Keşke Hayat Mükemmel Olsa!

,

1970’lerin unutulmaz sesi Şenay “Hayat Bayram Olsa” (https://www.youtube.com/watch?v=scE1KJMygn0) şarkısında “Şu dünyadaki en mutlu kişi mutluluk verendir. Şu dünyadaki en sevilen kişi sevmeyi bilendir. Şu dünyadaki en bilgin kişi kendini bilendir.” demiş. Şenay bu efsane şarkısında “Şu dünyadaki en mutlu kişi hiç hata yapmadan mükemmele ulaşandır” dememiş.

Aslında sürekli mükemmelin peşinden koşmak ne kadar güzel değil mi? Keşke yaptığımız her işte kusursuz olsak. Her şey planladığımız gibi ilerlese, oynadığımız her maçı kazansak, başvurduğumuz her işe kabul edilsek, dünyanın en iyi doktoru, en iyi avukatı, en iyi pazarlama direktörü olsak…

İyi niyetli bir hedef olmakla birlikte, mükemmelliğe ulaşmak için hangi bedelleri ödüyoruz? Bu iddialı hedef bizi neye dönüştürüyor? Hayatı bu şekilde yaşayınca etrafımızda nasıl bir etki yaratıyoruz? Ödediğimiz bedellerin ne kadar farkındayız?

  • Mükemmelin peşinden koşarken elimizde sadece bir pusula ile yola çıkmak istemiyoruz. Bize her detayı gösteren bir yol haritasıyla ilerlemek istiyoruz. Israrla o haritanın elimize geçmesini bekliyoruz. Riskli bir yolculuğa çıkmaktansa yolculuğa hiç başlamamayı tercih ediyoruz. Ne de olsa başarısızlığı önlemenin en garantili yöntemi, yola hiç çıkmamak. Aynı şekilde, reddedilme korkusuyla ilişkide ilk adımı atan biz olmak istemiyoruz. Bazen hayatımızın insanlarını ve ilişkilerini kaçırıyoruz, sadece reddedilmenin ezikliğini yaşamamak için.
  • Mükemmelin peşinden koşarken yolculuğun kendisine değil sadece hedefe odaklanıyoruz. Hedefe istediğimiz hızda ulaşamayınca da acı çekiyoruz. Bazen bu acı o kadar dayanılmaz oluyor ki, yola acıyla devam etmektense pes etmeyi tercih ediyoruz.
  • Mükemmelin peşinden koşarken kendimize karşı acımasız oluyoruz. Kendimize şefkat besleyemiyoruz, kendimizi affetmiyoruz. Belki de en yaralayıcı olanı, kendimizi sevmiyoruz. Sonra da kendimizde geliştiremediğimiz bu duyguları doğal olarak başkalarına karşı da besleyemiyoruz. Birlikte çalışması, yanında olması sevimli olmayan insanlara dönüşüyoruz.
  • Mükemmelin peşinden koşarken, hayatta kendi kendimize yetmeliyiz inancıyla yardım istemiyoruz, yalnız kalıyoruz. Hayatın yükünü tek başımıza omuzlarımızda taşıyoruz.
  • Mükemmelin peşinden koşarken hayatı “ya hep ya hiç” yaşamak istiyoruz. Ya dünyanın en sert diyetini yapıyoruz, ya da diyetimizi bozduğumuzda önümüze gelen her şeyi yiyoruz. Hem de gerçek bir mükemmeliyetçinin duyduğu suçluluk duygusuyla aradığımız keyfi bulamadan.
  • Mükemmelin peşinden koşarken mükemmel olmadığını düşündüğümüz duygularımızı yok sayıyoruz. Korku, endişe ve öfkemizi bastırıyoruz. Bize ait bu duyguları kabul etmeyerek aslında kendi özümüzü inkar ettiğimizi fark etmiyoruz. Maslow “İnsan kendini içindeki cehennemden korurken, içindeki cennetle de temasını kaybeder” demiş.
  • Mükemmelin peşinden koşarken hayatı olduğu gibi kabul etmeye direnç gösteriyoruz. Sonra da kabul etmediğimiz ve direnç gösterdiğimiz hayatın bizimle birlikte akmamasına şaşırıyoruz.

İşte bu nedenle Tal Ben-Shahar, The Pursuit of Perfect isimli kitabında “Perfectionist” olmanın karşısına “Optimalist” olmayı yerleştiriyor. Hayatı her haliyle kabul etmenin ve hayatla birlikte akmanın insana iyi gelen hafifliğinden bahsediyor. Omurgasız olmadan esnek olabilmenin ne kadar değerli ve önemli olduğunun altını çiziyor. İşte o zaman hayat belki bayram olabilir. Ya da hayat aslında öyle olmasa da, biz hayatı bir bayram gibi yaşayabiliriz.

Ahmet Akın

www.kramp.com.tr

Ahmet Akın

Ahmet Akın

Yazarın Diğer Yazıları