İnsan Olmak

,

Bir gölge gibi silinip gişen yaşamlar vardır. Gün batımının çok keskin ışıklarla donanıp yangın yerine dönüşerek sönüp kaybolması gibidir. O hayatların sadece hayal ve özlemi kalır. İnsan bazen elinden kaçıp giden geçmişin anıları ile baş başa kaldığında, kendini zamana yas tutar gibi hisseder. Hep mutluluk konuşulur, ancak mutlu olanların sayısı pek fazla değildir.

Kumral güzeli, omuzlarına değen kahverengi kısa saçları, bal rengi ile ela tonları taşıyan hafif çekik gözleri, ince ve biçimli dudakları, yumuşak hatlı burnu, zarif ince kaşları pürüzsüz ve gamzeli yüzüyle harika bir ahenk oluşturuyordu.

İlk etapta soğuk ve mesafeli davranarak yakını dahi olsa insanı kendinden uzak tutan bir yapısı fark ediliyordu. Sohbete başladığında esnek, sevecen ve merhametliydi. O’nu yakından tanıyan herkes kendisine “Sadece kanatları eksik” derdi. Soğukluk algısını sorumlu ve ciddi duruşu oluştururdu. Çekici ve cazibeliydi. Gülümseyince olumlu enerji yansıtırdı. Ellerini dokunduğu her şey iyileşirdi, elleri bir şifa kaynağıydı.

İnsanların kim olduğu ve ne olacağının büyük kısmı alınyazısında gizlidir. Hiç kimse kimsenin geçmişine sahip olamaz. Babasını yeni kaybetmiş henüz on altı yaşında bir genç kız düşünün. Kendisinden büyük evli ağabeyi ve evlenmek üzere ablası olmasına rağmen babasının genç yaşta ani ölümüyle geride kalan kardeşlerin sorumluluğunu yükümlenir. Ailede o yaşta sorumluluk üstlenmek ağır bir şeydir. Annesinden biraz “sorumsuz ve vurdumduymaz” diye bahseder. Her ölümün birer ayrılık olduğunu, ama her ölümlü ayrılığın aslında ne kadar zor olduğunu sonra, hayat izlerinin silindiği yıllarda daha çok fark eder.

Kimi insanlar sadece kendi çıkarlarına odaklanan ve dar bir sorumluluk alanı içinde kendilerini hapsederler. Bu tip insanlar için kendi çıkarlarına dokunan her ne varsa sorundur. Bu yüzden de sürekli tedirgin ve gergindirler. Asıl sorun kişisel alanlarını kendilerinin belirleyememesidir. Bunlar insanın hayatında “ederleri” kadar yer alır. İnsanı haksızlığa, adaletsizliğe yenik düşmekten kurtaran her zaman içinde taşıdığı derin inancıdır.

İyi bir baba, düzgün bir aile içinde mutlu yaşayıp giderken genç kız bir bahar günü babasını aniden kaybeder. Oysa daha hayatın temel atma dönemindedir. Kendisinden küçük kardeşlerinin biri on ve diğeri dokuz yaşındadır. Henüz ilk gençliğinde -lise ikinci sınıf- hayatın sorumluluğunu alır. Önünde upuzun bir yaşam vardır. Bir yandan kendisinin okuması, öte yandan kardeşlerine sahip çıkıp onların da okutulması gerekmektedir.

Vefalı dostların da yardımıyla okumasını sürdürdüğü lise ve üniversite çağı sıkıntılar içinde devam eder. Yurtta kalır, yol parası bulamadığı günler olur. Yine de halinden memnundur şükreder. “Üniversite arkadaşlarımızla sıcak bir çorba içtiğimiz gün bizim için sanki bir şölendi” der. O dönemde ağabey babasının iş yerine kurulmuş sonra her şeyi satıp savmış ve kimseye hesap vermeden İstanbul’a taşınmıştır. Evlenen abla zaman zaman kendisine yardımcı olmaya çalışır.

Bir gül tazeliğinde üniversiteyi bitirdiğinde evlenip kendisine düzgün bir yuva kurabilecekken sorumluluk bilinciyle bir müddet kalbini elleriyle sevgi ve evliliğe kapatır. Geride okuması gereken iki kardeşin eğitimi vardır. Onlara yardımcı olur, fakülteyi bitirdiklerinde akademisyen olmaları için onları cesaretlendirir, baskılar ve zorlar.

İlk tanıdığımda beni etkileyen en önemli yönü ve özelliği tüm vücut hareketlerine egemen olan zarif davranış tarzı ve dürüstlüğüydü. Yaşam arzu ve sevinci vardı. Arzulu, istekli ve neşeliydi. Babasını erken kaybetse de ondan gerçek bir sevgiyi almıştı. Fakat onu kaybetmek omuzlarına ne kadar büyük, tarifsiz, uçsuz-bucaksız bir acı yüklemişti. Annesinin sorumsuzluğundan, biraz daha yaşasaydı babasının yapmak istediklerinden bahsederdi. Evlerine her gittiğimde bir huzur ve aile sıcaklığı hissederdim. İlber Ortaylı, “Bir ömür nasıl yaşanır” adlı kitabında “Herkes kendi talihinin mimarıdır” der. Acaba öyle miydi? Bu düzende yaşamın sırrını bulmak hiç kolay mıydı?

Hayat yanılarak, yanlış yaparak öğrendiği bir yol olmamıştı. Yaptıklarının karşılığında beklediği sadece sevgi ve saygıydı. Affetmediği ya da affedip uzak durduğu kimseler yok muydu? Elbette vardı. Bazen konu açıldığında “Bugün baktığımda kendi hayatımı da daha iyi düzene koyabilirdim. Aşk ve sevgiye kendimi kapatmayabilirdim” derdi. Ancak insanların en iyisi, en doğrusu, en değerlisi, en anlayışlı, en bilgesi olmak kolay mı? Eminim bugün olsa yine ailesine olan aynı sorumluluğu taşırdı.

On yaşında yetim kalan ve profesör olan kardeşinin Dünya Kız Çocukları Günü’nde yazdığı kutlama mesajını okudu: “Üç kız kardeşimle büyüdüm. On yaşında yetim kaldım. Ablam bize hem babalık yaptı hem ablalık yaptı. O olmasaydı bugün geldiğim yerde olamazdım. Çocuklarımın kız kardeşi olmadı, bu yüzden bir yanım hep eksik kaldı. Kızlarınızı okutun ve kıymetlerini bilin. Fedakâr ablam benim. Fakülteyi bitirip asistan olana kadar evlenmedi. Birçok kez gelen teklifleri reddetti. Beğenmedim derdi, oysa bilirdim ki bizi kimseye emanet etmeye kıyamazdı. Abinizin babanızın yapmadığını bir abla bir kız kardeş yapar.” Bu mesaj tam da kendisinden bahsediyordu.

Vefa aile arasında en çok değer verilen bir duygudur. İnsanları eksileri ve artılarıyla birlikte tutar. Aynı şekilde hatta daha fazlasını yaptığı kız kardeşi gibi kimileri için biraz palazlanınca arayıp sormayı unutanlara vefalı denilebilir miydi? Vefalı en ufak bir çağrıda karşılık beklemeden insanın yanında olan, yaptığı iyiliği az, kendisine gelen iyiliği çok bilen kişiydi.

Hayatının en güzel döneminde, kardeşinin mesajı onu geçmiş günlere geri götürmüştü. Geçmişin bütün yaralayıcı ve iyi anlarıyla bir film şeridi gibi gözlerinin önünden akıp gitti. İnsan olmak kimi zaman sevdiklerini mutlu etmek için kendinden vazgeçmekti. Mutluluk insanı oyalayan bir yoldu. Elli beşinde hala güzel, neşeli ve hayat doluydu. Mantık evliliğinde yirmi yılını aşmıştı. İzler kalsa bile sevgi kendi ikliminde acılara dayanma gücü veriyordu.

Dostlukla…

Ali AKÇA

Ali Akça

Ali Akça

Yazarın Diğer Yazıları