Başıboş Düşünceler

,

Şu tuhaf hayatı fazla takmadığımız sürece mutlu, boş verdiğimiz sürece huzurlu hissederiz. Kimi insanlar dünyamıza gelişiyle sevinç verir, kimileriyse gidişiyle arkasında huzur bırakarak gider. Hayat akışının farkına vararak şükürden mutluluğa bir köprü oluşturabilirsek ne mutlu bize. O zaman derin düşüncelere dalıp ufkun en son çizgisine ulaşır rahatlarız.

En güzel dönemimizi yaşadığımızı düşündüğümüz bir anda, farkında olmadığımız kadar çok sevdiğimiz birisinin kaybıyla ilk büyük acıyı yaşarız. Kuşlar gibi çırpınan yüreğimiz o günden sonra uzun bir süre maviliklerde uçmayı bırakır. İnsan her ne kadar sıkıntılarını, karanlık başıboş düşünce ve duygularını kolaylıkla kovabilme gücüyle donatılmış olsa da; gerçekle yüz yüze kaldığında bocalamadan edemez.

Önümüze çıkan zorlukları takmamak, umudu kaybetmemek kolay değildir. Ancak her ne olursa olsun yaşam sevincinin kaybedilmemesi yaşamın en tılsımlı yanıdır. Hayatımız genetik yapımız ve çevresel etmenlerle etkileşim içindedir. Evren, dünya, doğa hepsi düzenli uyumlu, sadece insan olarak bizde uyum yoktur. Doğumdan itibaren başlayan ölüm sürecinin son anına gelince ancak ebedi huzura kavuşacağımıza inanırız.

Evlerdeki huzur aslında birçok gürültünün, sıkıntının ya da zorluğun bulunduğu yerlerdedir. Bütün bunların içinde bile bir araya gelip sevmeyi sürdürmek insanın yürek rahatlığının yüzüne yansımasıdır. Eğer yuvanın içinde eften püften meselelerle huzuru bozan tartışmalar olmazsa, dış şartların zorluğu yuvaya fazla zarar veremez. Belki mutluluğun hazır bir reçetesi yoktur fakat mutluluğa, huzura, dinginliğe ve iyi hissetmeye giden yolda fark etmemiz gereken şeyler vardır. Daha huzurlu bir yaşam bilinçli mücadele gerektirir.

Hiçbirimiz yaşamın bize ne getireceğini bilmeyiz ama ne götüreceğini kendi kararlarımız ve isteklerimizin belirleyeceğini biliriz. Hayatta insana en çok zarar veren kendi benliği ve kendi seçimleri değil midir? Herkes aynı sorunları yaşar, aynı dertlerle kederlenir ve aynı yerlerden acır. Yalnızlık kolay bir şey değildir. Elleri üşüdüğünde bile insan birini diğeriyle ısıtır.

Başka biriyle ancak onu sevdikçe ve bizi mutlu ettiği sürece birlikte oluruz. Sevmek, sevilmek yalnızlığı paylaşmak istemek doğal bir ihtiyaçtır. Yaşananların acısı geçer, anıların etkileri kalır. En büyük dediğimiz aşklar bile zamanla nefrete dönüşüyor. Ne kadar dirensek, ağlayıp yalvarsak nafile çare yok. Büyük umutlarla kurulan yuvalar kısa zamanda çöküyor, çiftlerin bu dünyadan ayırılışına kadar enkazı temizlenemiyor.

Gel gör ki; yalnızlık da Allah’a mahsustur. Geçen dakikaları sudaki kristal şeker gibi çoktan eriyen insanın, ömrünün sonlarında bir tatlı huzur almaya gideceği yer belki de huzurevleri olacaktır. Geride bir yığın çaba, çoluk-çocuk, eş-dost akraba, ömür bırakıp, onlara dokunamadığı hissine kapılıp huzurevinden içeri adım atacaktır. Onları rahatsız etmek ince fikri, istenmemek, dışlanmak ve bakılmamak kaygısı belki de kendisini bu yola doğru itecektir. İnsan zaten hep ince düşüncelerin tuzağına düşünce kaybeder.

Bir yandan kaybettiğimiz cana can katan dostlara üzülürüz. Öte yandan tam rahat edecekken, usul usul hissettirmeden bedenimize sızan ve sağlığımızı etkileyen, geçici veya kalıcı hasar bırakan hastalıklar bizi üzer. Eğer iyi bir sosyal çevre varsa, hasta bile olsak sağlığımız olumlu etkilenir. Bu konu ile ilgili yapılmış pek çok çalışma sosyal çevresine önem veren, onlarla sık sık buluşan kişilerin daha sağlıklı ve uzun yaşadığını ortaya koymaktadır. Uzun yaşamak kaliteliyse doyumsuzdur. Ancak sağlık durumunun bozularak kişinin kendi ihtiyaçlarını karşılayamaz ve bakıma muhtaç hale gelmesiyle ailede sorunlar ortaya çıkar.

Aynı şehirde huzurevlerine gitmek, şehri terk etmek midir; tükenmiş umutlar sonsuzluk yolunda orada yeşerir mi, bilemem. Huzurevlerinde huzur veren insanlar bulunur mu? Uzun süre bakıma muhtaç olan kişi aile içinde kırılgan, alıngan, saldırgan ve kırıcı hale gelebilir. Kent yaşamında yaşlının aile içinde yaşaması daha güçtür. Ülkemizde huzurevlerinde kalanların sayısı az olmakla birlikte giderek artmaktadır. Gün gelir, insan yaşlılara bakıp hizmet sunan huzurevleri ve yaşlı bakım yurtlarının birinin kapısını çalmak zorunda kalır. O kapıdan girince hayat bir uçurumda durur gibi yeniden başlayacaktır. İnsan suskun suskun, derin derin uzaklara ufkun en son çizgisine bakıp durur.

Artık hepimiz için en iyi, en uygun olanlar dışındaki hiç kimseye katlanamayacak duruma gelmişiz. Başka birisiyle ancak bizi sevdiği ve mutlu ettiği için birlikte oluyoruz. Çevremize bir bakalım; kimi insanların gelişip olgunlaşmasına rağmen sonunda canları öyle bir acıyor ki, nerdeyse hayata küsüp yalnız kalmayı seçiyorlar. Günümüzde 60’lı, 70’li yaşlarını sürdüren hem çocuklarına, hem ana-babalarına bakmak zorunda kalan, kanaat etme duyguları yüksek “baby boomer” nesli de artık tükeniyor.

Günün sonunda, bir biçimde boş sokaklarda, başıboş düşüncelerle yalnızlık çizgisine doğru yürürüz. Bazen zaman bile derdimize çare olamaz. Ellerimizden her şeyin kayıp gittiğini görür yoruluruz. Acılar geçse bile anıların izleri mütemadiyen kalbimize dokunur. Öyleyse, hayatımızda boşluk hissetmeden de; can dostlarımız, yakın arkadaşlarımız ve ailemiz olduğunu fark edebilmeliyiz. Her gün aynı yollardan farkında olmadan yürürsek, aslında her gün hissetmeden yavaş yavaş ölürüz.

Dostlukla…

Ali Akça

Ali Akça

Ali Akça

Yazarın Diğer Yazıları