Anıları Kalır Şehrin

,

Hangi şehirde olursa olsun heyecan ve hayranlık içinde onu tanımaya çalışırdı. Şehre değişik açılardan bakmak, farklı duyguların sınırlarını keşfetmek ona daima büyülü gelirdi. Bir bankta oturmuş Boğaz’ın ruhunu, ez uzağını, en yakınını, renklerini, enerjisini hissedip; koku ve havasını ilk solukta içine çekti. Harika doğası olan geniş bir boğaz ve masalsı köprülerle birbirine bağlanmış dünyada başka bir şehrin olmadığını düşündü.

Bazen o kadar şey üst üste gelir ki, insan bir türlü gezdiği yahut içinde yaşadığı şehri göremez. “Kimi şehirler iyi yazılmış bir kitap gibidir” derler. Sokaklarında her gün önünden geçip fark edilemeyen ne çok şeyler vardır. Orada olanı fark etmek için kimi zaman yavaşlamak, insanın içindeki sessiz gözlemcinin varlığını derinden idrak edebilmesi gerekir. İnsan içeri ve dışarıdaki her şeye tanık olan o sessiz gözlemciyle dost olabilmelidir.

Hafiften esen rüzgârla, sularda kayıp giden zamanın eşliğinde yüreği gibi sular da pır pır edip oynaşıyor. Yanından yöresinden geçen irili ufaklı teknelerle aynı anda dev gemilerin ağır ağır süzülüşünü izliyor. Mutluluk buysa, şu an doğa zenginliği ve mevcut tüm sebeplerin o anı oluşturduğunu hissediyor. Sahilde insanı hem lüks hem de tuz kokusu sarıyor. Bu anı doyasıya sindirirken sadece keyif veren iyilik halini masmavi boşluğa kilitlemek istiyor.

Az önce, Rumeli Hisarı’ndan Bebek’e doğru ince esintiyle keyifle yürümüştü. Çocuklar Boğaz’a atlıyor kıyıya vuran çöplerin arasında coşuyorlardı. Oltasını özensizce havada yarım daire çizerek fırlatan insanların yanından dikkatle geçmişti. Bu manzarada yanında getirdiği yiyecekleri yiyip içenler vardı. Boğaz’da onlar balık tutarak keyfin kaynağını mutluluğa dönüştürürken; o kendini zorlu düşünce ve duyguların oltasından kurtarıp karşı kıyının manzarasına odaklıyordu. Zihnindeki akıp duran düşüncelere dur demek istemişti. Çünkü doğaya yönelmek onun zihin dağınıklığını gideren en çok sevdiği şeydi.

Yüzyılların rüyası Boğaz Köprüsü’nün manzarası bir başkaydı. Bu nefis güzelliği insanlar doya doya izliyordu. Muhteşem ahşap evlerinin nostaljik dokusunu henüz tam kaybetmeyen sahilin en büyülü yerinde; “insanın bir kıtanın kıyısında oturup diğer kıtayı görebilmesi” ne hoş dedi. Bu mavi sularda “insan isterse hüznü, hasreti, saadeti, aşkı aynı duyarlılık ve derinlikle içinde barındıran ruhu görülebilir” diye mırıldandı.

Sahil hareketliydi. Belli ki, başka yerlerde yaşayan İstanbullular da hafta sonu gezmeye gelmişlerdi. Kalabalık çok kozmopolitti. Bu doyumsuz güzelliği fark eden herkes “hemen buraya yerleşmeliyim” diye istekte bulunabilirdi. Yüzlerce yıllık tarihe sahip yalılar inci gibi sıralanmış. Kuşlar parklardaki asırlık ağaçlarda soluklanıyordu. İstanbul’un en güzel seyir yerlerini; hisarlar, camiler, kasırlar, köşkler, saraylar ve dahası lale bahçelerini merak etti.

Tarihi görüntüler iş kuleleriyle, alışveriş merkezleriyle bir bünyede kesişmişlerdi. Bir yanda çarpık şehirleşmeye, diğer tarafta yer yer ormanın kesilerek yerlerine ayrıcalıklı sitelerin yerleştirildiği Baudelaire’in ifadesiyle “sahte cennetler” gözlemleniyordu. Tepelerdeki ormanların içinde ucube gibi görünen villalar sessiz bakışlarına takılıyor. Arnavutköy sahiline cepheli mermerden yapılmış iki asırlık Beyhan Sultan Çeşmesi’nin yanından geçti. Ecdat ruhunu taşa ve ahşaba nakşetmiş hissediliyordu. Arnavutköy İskelesi’nin karşısında dantel gibi ince işlenmiş ahşap fasadlı evlerin bulunduğu dar sokakları gezdi. Üçer katlı, daracık görünümlü, asırlık her biri bir sanat eseri bu ahşap İstanbul binaları Boğaz’a bakıyor. Bakımsız kalan, terkedilmiş olanlar var. Dünyada bundan daha etkileyici görüntü olamaz dedirten Boğaz’ın görsel zenginliğinde birçok kültür beraberce nefes alıp yaşıyorlar.

Sırtına büyük bir cami yerleştirilmiş heybetli siluetiyle tam karşıda Çamlıca Tepesi duruyor. Kentin yeni bir sembolü olmuş. Fakat ona uzaktan sanki yapmacık bir maket gibi görünüyor. Cumhuriyet tarihinin en büyük camii olduğunu duymuştu, Aklına bir soru takılıyor: “İstanbul’da yaşayıp da boğazı hiç görmeyen sadece haberlerde duyan kaç kişi vardı acaba?” Sonra dikkatini ve farkındalığını tüm kalbiyle çevirdiği Boğaz’ın sularında; hem Tanrı’nın yarattıkları hem de onun parçacıklarını gördüğünü aklından geçiriyor.

Boğaz olmasa, insan bu şehrin tüm kaosuna, kalabalığına, trafiği ve hayat pahalılığına katlanıp yaşamaya devam eder mi? Bilmiyordu. Boğaz köprüsünü izliyor. Napolyon Bonapart’ın “İstanbul’a sahip olan Dünya’ya hâkim olur.” sözlerini anımsıyor. Sonra, “bir millet kendi içinde birbiriyle didişmese belki olurdu” diyor. Dünya’ya hâkim olunamadığı için hayıflansa mı, bilemiyordu. İnsanlar geçmişi ve geleceği yaşarken; şehrin geçmişi bırakıp daima şimdiki anı yaşadığını hissediyordu. Şehrin anıları sanki gözlerine takılıp kalacaktı.

“Şükürler olsun ki, ruhu her gün yeniden doğan bu ihtişamlı şehirde ne hesaplaşmam gereken anılar, ne de duyduğum endişe ve nefret var” dedi. Bir yalanın kendisini avutması yerine hep bir hakikatin incitmesini yeğlerdi. Huzur, bazen yavaşlayıp durup her şeyi bırakmak; farkındalık insanın kendine gelip hem iç dünyasını hem de etrafını görmesi değil midir? Boğazın gözlerini kamaştıran esrarlı görünümü onu bir kez daha mutlu etti. Derin bir nefes alıp kendi kendine; “Şehri eşsiz kılan gün doğumu ve batışını da özellikle izlemeliyim. İşte ondan sonra şehrin dokularına işlemiş olurum” diye içinden geçirdi.

“Boğaz’ın gerçek yüzü böyle mi olmalıydı, bu kutlu şehirde şimdiki zaman büyüsünü böyle mi bozuyordu? Batıya benzemek uğruna ruhsuz taş mimarisine özenen akıl dışı zihniyetlerle eşsiz tarihi mimarinin yok olup gittiğine şahit olmak insana hüzün veriyordu. Yöneticilerinin bizzat bu şehre ihanet ettiklerini itiraf etmeleri dürüstlük mü sayılmalıydı? İstanbul’un bir sokağına çıktıklarında, yüreklerinin bir kısmının mütemadiyen “cız” edip yanacağına, onlara bilerek ya da bilmeyerek bu şehre verdikleri zararı daima hatırlatacağına inanıyordu.

Dostlukla…

Ali AKÇA

Ali Akça

Ali Akça

Yazarın Diğer Yazıları