KAŞ’ta Uyanmak Aşk’la Uyanmak

,

Sabah uyanınca o ilk anda tüm lacivertliğiyle denizi izledi. Kuşların cıvıltısı bir şarkı gibiydi. Guguk kuşlarının karşılıklı ritimle yankılanan “Gu guuuk gu!” seslerine martı çığlıkları karışıyordu. Mevsim baharın yaza geçtiği en tatlı anıydı. Sabahın tüm sesleri dingin bir his oluşturuyordu. Çukurbağ Yarımadası’nın en son konumunda olan otel odasının penceresinden baktı, deniz son derece canlı ve sanki bir ırmağın akışı gibi hareketliydi.

Zeytin ağaçları, palmiyeler, zambaklar, incirler, yaseminler, melisalar doyumsuz bir koku yayıyordu. Ortada sanki bir çağlayan sesi var gibiydi. İnsan, yaşam kaynağı suda yüzmeye bayılıyor. Deniz çarşaf gibiyken erkenden yüzmek istedi. Deniz suyuyla buluşmak bir tedavi gibi rahatlattı.

Bir önceki günü anımsadı. Heyecan veren yolculuk onu korkutma yerine aydınlatmıştı. Henüz yorgunluğu üzerindeydi. Yemyeşil bitkiler, çalılıklar, bodur ağaçlarla kaplı zirve ve yamaçların kuytularında karlı dağlar, cam mavisi bir denize dik biçimde iniyordu. Yükseklerde yaylalar, on-on beş evden oluşan köyler, dağlardan inen sular denize karışıyordu. Antalya üzerinden gitmek varken, nasıl olmuştu da ulaşılması çok güçlü olan eski yolu seçmişti. Akşehir’i görmek istemesi, Eğirdir gölünün nefes kesen manzarasını arzulaması etkili olmuştu. Ağlasun, Korkuteli ve Elmalı güzergâhını seçmişti. Yollar öyle bozuk ve dardı ki; iki binli rakımlara kadar tırmanıyor, tepelerin etrafında ilerliyor ve sonra yamaçlardaki dar yollardan aşağılara süzülüyordu.

Yola, Kuzeyden Elmalı ovasından geçip Gömbe üzerinden devam ederek çok güçlükle Kaş’a ulaşmıştı. Sık sık karşısına çıkan uçurumlardan, ıssız yollardan geçmişti. Zirvelerde keçi sürülerinin otlaması, daha enginlerde başlarında yaşlı çobanları olan kuzu ve koyun sürüleri görülüyordu. Ormanların arasında yığılmış tomruklar istiflenmişti. Dağlar hem güvenli hem serindi. “Dönüşü kıyı yollarından, karadan yaparım” diye içinden geçirdi. Tabi bir yatı olsaydı deniz yolu en iyisiydi. Kaş’ın irili ufaklı adalarını gezer, yenilenmiş limana yatını çekerdi. Kaputaş denilen görkemli kanyonu görecekti. Patara plajını görmeliydi.

Kaş turistlerin çok sevdiği ve tuttuğu bir yer. Kentin içinde en güzel evler uzun çarşı sokağında bulunan cumbalı evlerdi. Bu sokağın ilerisindeki meydanda yer alan görkemli Likya anıt-mezarı çok eski geçmişle bağlantı kuran kanıttı. Ayrıca kentin biraz dışında denize karşı yamaçta denize açık nal biçiminde iyi korunmuş bir tiyatro vardı. Meis Adası yanı başında tüm bölgenin gelişme odağı olmuş. Anadolu’ya ve Çukurbağ Yarımada’sına bir nefes kadar yakın bir adanın başka bir ülkenin sınırları içinde olması insanın içini “cız” ettiriyordu. İçinden “Kaş henüz bakir sayılabilecek gelişen bir yöre, bizim mevcut turizm anlayışımızla yağma yapılmamasını dilerim.” diye dilekte bulundu.

Mavi bayraklı, denize sıfır, doyumsuz manzaralı butik otellerden birinde konaklıyordu. Butik oteller titiz bir emeğin ürünüdür. Mutfağında bir sanata dönüşmesini arzuladığımız yöresel ürünlerden yapılan leziz yemekler pişirilir. Yöresel sayılabilecek köy kahvaltısı, köy ekmeği ve ürünleri sunulur. İnsanın içindeki mutluluk kaynağını adeta gün yüzüne çıkarır. Otel odaları ve teraslarının Akdeniz’in doyumsuz maviliğini; sanki cennetten bir köşesini eşsiz bir manzara eşliğinde konuklarına sunar. Cennet gibi yaratılan tatil beldelerinde farklı güzellikteki plajların doyumsuz havasını konuklarına yaşatır.

Bu yöreyi sevmişti. “Kaş’ta yaşamak insanın kendini farklı bir dünyada yaşadığını anlamasıdır. Arınma, dinginlik ve huzur dolu, ruhunun en derinliklerinde dinlenip hafiflediğini; büyülü ve masalsı bir mekânda kanatlandığını hissetmesidir. Kısaca bu yörede insan kendinden bir parçaya kavuşabilir. Kendi fiziki doğalarının yeryüzünün parçası olduğu bilincinde olan insanlar; ait oldukları bu doğayı yöre halkıyla hem korumalılar hem de özgün lezzet ile tatlı huzuru misafirlerine ikram edebilmeliler” diye içinden fısıldadı.

Kaş’ın her mevsimi ayrı güzel olmalıydı. Çiçeklerle bezeli daracık sokakları, teraslarıyla, insanı şehrin yıpratıcı yaşamından alıp hülyalı düşlere doğru uçurabilecek bir beldeydi. Zamanın burada işlemediği hissini uyandıran tatil yapmanın yozlaşmadığı bakir yörelerden en önemlisi olduğunu gözlemledi. Burada insan denize bir peri hoşluğuyla dokunup, çoğu teras ve balkonlardan denizin üzerinde yakamozların dansını seyretme keyfini yaşıyordu.

Otel odasının teras ve balkonlarından, sadece sabah ve gün doğumundan bahsetse yeterdi. Pırıl pırıl sevgi dolu güneş ışığı karşı tepelerden yükselirken, denizin üzerinde yakamozlar dans eder. İnsan saatlerce kıpırdamadan huzur içinde ve dingin bir ruh hali ile oturup omuz omuza vermiş dağların siluetini ve denizi izleyebilirdi. Üstelik aynı lezzette bir de gün batımı vardı. “Yaşamın ne olduğunu sonuçta yaşam seviyemiz belirler” dedi.

Kendi cennetinin mimarları gibi insanların özenle oluşturduğu hoş ortamlar; nispeten leziz yemekler ve insana kendisinin ne kadar özel ve değerli olduğunu hissettiren Çukurbağ Yarımadası doyumsuz bir yerdi. Fakat bir özelliği vardı ki, bu artısı diğer bölgelerden farklı bir güzellik oluşturmaktaydı. Bu esrarengiz fark, hem denize sıfır hem de mavi bayraklı, temiz, titiz ve doğal konaklamaya imkân vermesiydi.

Civarda; bir mücevherden daha fazlası, çam kokuları, hoş çiçek kokuları içinde keyifle dolaşma arzusu insanı sarıyordu. Estetiğe önem veren, ince bir zevk barındıran mimari yapısı, büyülü terasında bir şeyler içmek aşkı anlatmanın en romantik yolunu keşfettiriyordu. Kusursuz bir dekorasyonla bezeli odalardan hayranlıkla izlenen deniz sanki insanı evvelce burada yaşanan tılsımlı hayatların gizemli aşklar, tanrıçalar diyarına götürüyordu. Tatil yörelerinde zaman geçirmek, insanın en iyi tarafını gösterdiği bir flörte benziyordu. Yine de, insan burada ruhunun derinden uyuştuğu, karıştığı, kaynaştığı yeni dostlar da edinebiliyordu.

Şehrin kargaşasından uzak; huzur, sağlık ve mutluluğun hiç değilse bir müddet kendisiyle olacağına inanarak yedi yüz kilometreyi aşkın bir uzaklığı ışık hızıyla kat edip mutlu olma hissini daha yollardayken kalbinde ısıtmıştı.

Dönüşü de öyle oldu.

Ali AKÇA

Ali Akça

Ali Akça

Yazarın Diğer Yazıları