Yaşarken Aldatmasın Hayat

,

İş arıyordu. Büyük çabalardan geçip sınavlarda ter döktü. Sonunda kariyer basamaklarına ilk adımını attı. Daha baştan iş, ev ve aile dengesini kurup farkındalık oluşturmaz ise çalışma hayatının berbat bir hale dönüşeceğini hep aklında tuttu. İlk yıllar yirmi metre kare ofisinde kendini sanki dünyanın hâkimi zannederdi. İşini anlamlı bulmuş, işe yaradığına inanmıştı. Yıllar kendini hissettirmeden akıp giderken, mutluluğun bir kelebek gibi gelip lacivert elbisesine konduğunu düşünürdü.

Böylece hayatının neredeyse yarıdan fazlasının masada geçeceği bir yaşam tarzının ilk yapı taşlarını oluşturmuştu. Bürokrasi, bir kez daha kendisi gibi yetenekli, ülkesine katkı sağlamak için gönülden çalışacak idealist elemanını bulmuştu. Kariyerinin ilerleyen yıllarında önüne birçok fırsatlar ve engeller çıkacağına emindi. “Ne olursa olsun, hedef ülkeye hizmet etmek, katkı sağlamak, işe yaramak ve sevgi yaymak olmalıdır” diye aklından geçirirdi. Yaşadığı toplumda yetenek ve tecrübeden öte, doğru zamanda doğru yerde olmak bir değer olmuştu.

Ne var ki, bürokrasinin buharlı bir tren gibi ağır yol aldığını yaşayarak öğrendi. Masa başında çalışmak suni bir işlemden geçiş gibiydi. Kararı hep başkası veriyor o uyguluyordu. Zaman, ziyan kanalından dört duvar arasına hızla akıp gidiyordu. Ofis koltuğunun büyüsü ondan dışarıdaki gürül gürül hayatı ve tılsımlı güneşi saklıyordu. Öyle kaptırmıştı ki, sorumluluk hissi ve çetrefilli haksızlıklar uykularına girer sıkıntı basardı. Yıllar hayatında katlandıkça bordro mahkûmu olmanın azar azar tükenmek gibi bir şey olduğunun farkına vardı. Hayat ne kadar az değişiklikle devam ederse o kadar iyi demeye alıştırılmıştı. Bir şeyler bekledikçe; en güçlü ve dirençli olanı bile, günlük iş yaşamının çarkları sıradanlaştırıyordu. Sıkılınca “Zaman çabuk geçsin, sevinince hayat hiç bitmesin” derdi. Stresle baş etmede soğukkanlı ve güçlü değildi. Kimseden bir şey ummamayı ilke edinmişti.

Koridorlarda dolaşan gövdeler bir sınıfsal düzenlemenin hareketi; çalışanlar makamların önem sırasına göre dizili odaların geçici kiracısıydı. Başka bir göreve getirilmek, bir üst basamağa tırmanabilmek için yeni beceriler öğrenmiş olsa da bu yetmiyordu. Başka yerde kendisine dahi iyi uyan bir iş bulmak için cesareti törpülenmişti. Kariyerinin en güzel çağında; hayat ondan çaldıklarıyla gözünde git gide ufalıp değerini yitiriyordu. Hayalleri tortulaşıp uzun vadeli bir yıkıma uğramıştı. Şimdi geçen dakikalarını arıyordu. Her şeyi yeni baştan düşünmeye artık geç kalsa bile; yeni bir sayfa açmak için tüm yaprakları tükense de, onu ayakta tutup peşini bırakmayan işe yaramak ve hayata katkı sunmak tutkusuydu.

Farkındalık ona her değişim ve dönüşüm sürecinde dürüst, merhametli ve hakkaniyetli yöneticilerin ekibi olacağını düşündürürdü. Yaptığı işin tatmin edici olması için elinden gelen tüm etkileme gücünü kullanırdı. Topluma yaratıcı bir boyut katabildiği anlar mutlu zamanlarıydı. İşbirliğine en iyi anlamı vermeye çalışır, ekip ve bulunduğu kadroya önem verirdi. Ekibin temel taşının “verimsizlik” üzerine evirildiği an suratından kederli bir yorgunluk akardı. Allah’tan her yeni başarı bunu biraz hafifletir. El yordamıyla sık sık değişen ekip iyisiyle, kötüsüyle kocaman bir aile gibi kendi enerjisiyle birbirini bütünlerdi. Çalışmak bir yana, sosyal ilişkilerin en iyi yatırım olduğunu bildiği halde, iş içinde bunu umursamazdı.

İdealindeki gibi olmaktan çok uzak sosyal koşullarda bile kendi davranışlarını, değerlerini ve hayattaki seçimlerini gerçekçi biçimde ve dürüstçe yaşayabiliyor; kişisel mutluluğa böylece de kolayca ulaşabileceğini sanıyordu. İnsan ilginç zamanlardan geçer, maddi olarak her şey daha önce hiç olmadığı kadar iyi olabilirdi. Ancak toplum hep yığmayı öğretirse, bireyler harcamama hastalığı edinirse, bu her şeyi korkunç bir duruma dönüştürebilirdi. İnsanın en çaresizi, alışkanlık edinemediği için istese de birkaç lokma bile yiyemeyen, gezemeyen ve paylaşamayan türleriydi. Paylaşmanın huzur olduğunu öğrenmişti.

“Kamu politikalarının amacı insanı mutlu etmektir. Oysa insan aşırı çalışma ve stres yüzünden ev hayatına, ilişkilerine ve sağlığına farkında olmadan zarar verir mutsuz olur. İşteki baskılar hayatı daralttıkça kişi farkındalıktan uzaklaştığının ayırdına varamaz. Feda sırası kendine, dostlarına ve ailesine ayıracağı zamana gelir.” diye zihninden geçirdi. İşiyle kimliğini özdeşleştirdiğinde en büyük tuzağa düşmüş olacaktı. Kariyer tutkunu değildi, çünkü bunun mutlaka bir bedeli olduğunu biliyordu. Ailesinin refahı için çalışırken ödenecek bedel onlardan uzak kalmak olacaktı. Bu tuzağa düşülse bile, az hasarla çıkma imkânın varlığına inanıyordu.

Hayatın güzelliklerini yaşayabilmek için ömrünün sonuna kadar çalışmak gerekmediğini zaman geçtikçe anladı. Bertrand Russell’in “Çalışmak, abartılmış bir erdemdir.” sözünü hatırladı. Doğa yürüyüşleri, dağ tırmanışları da iyi bir işe yarama seçeneği sayılırdı. İnsan ancak sağlığı varsa bir koyabilirdi hayatının başına, tüm sıfırlar böylece değerlenirdi. Akşamüstü yürüyüşlerini hiç bırakmaz, toplumsal statüyü yitirme korkusundan asla ürkmezdi. Hayatı bir damla tadıp bir süre yaşamak hayatın meşakkatli bir yolculuk olduğunu görmesine yetiyordu. Onun farkındalığı işte buydu.

Zamanın kendi kendini tüketen anların toplamı olduğunu öğrendi. Hayatından çalıp işe aktardığı onca zaman nihayet bir gün tükenecekti. Sonra dönüş vizesi olmayan uzun bir yolculuğa çıkma vaktinin geldiğini anlayacaktı. Dökülen alın terleri kuruyacaktı. Kaybolacak anlarını diğer kaybettiği anlar daha bir yakınlaştıracaktı. Bunun da farkına varması gerektiğini düşündü.

Azra Sarızeybek Kohen’in sık sık vurguladığı “işe yarasın, hayata katkısı olsun” sözü, şimdiye dek duyduğu hedefine odaklı en güzel ifadeydi. Katkı sunmadığımız sürece hayat değerini yitirecekti. Bir çıkmaza girdiğinde insan takılıp kalmamalı, kendisini çekip kurtarmalıydı. Ömür dediğin birkaç bahar ve kıştan ibarettir. “İşe yaramak ve hayata katkı sunmak için şans birçok defa kapıyı çalar. İşte o zaman kişi hazır olup başarmalı! Yoksa hayat kıyıya vurup kumda izini oluşturduktan sonra denize katılacak bir dalga gibi olur.” diye içinden geçirdi. Bu hep böyle oluyor ve insanın sadece hayata katkı sunabildiği izler silinmeden kalıyordu.

Ağır bir misafirlik, uzun bir yolculuk gibiydi kavuşana emeklilik. İstedikçe ondan kaçıyor geç gelmesini diliyordu. Aslında bu dönem, takati kalan için hayata geri dönüşü yakaladığı andı. İnsanın geleceğin vaatlerini tükettiğinde, içindeki vazgeçişleri bir bir ayağa kaldırması hayatına bu son dönemini davet etmesiydi. Bütün ferini masa başında tüketen gözlerinin şimdi harfleri zar zor seçmesiydi. Yılların toplamı ağır ağır çıktığı o merdivenin eteklerindeydi. Üşümesinin soğuktan değil, yalnızlığından olduğunu biliyordu. Yaşarken kaçırdığı güzellikleri arayışı pişmanlığı değil farkındalığı çağrıştırsın istiyordu. Yaşamın devir hakkının artık yaklaştığını düşündü. Hayat insanı yaşarken aldatıyordu.

Hayatın sayfaları buharlaşmış ve bomboş değildi. Her hayat anı yaşatırken, aslında kendi sonuna gidiyor ve izlerini derinlerde saklıyordu. Yüklerini boşaltınca, kendini bozkırda atını dörtnala uçurup tozu dumana katarak kaybolan bir şövalyeye benzetti. Kariyerine başlarken önünde gördüğü sınırsız zaman neredeydi, şimdi? Her şey vardı, fakat kendisi artık kıvrımlı bir yola çıkmıştı. Hayat yitirmesin diye değerini, yol onu yepyeni bir ufka götürecekti, Kim bilir belki de sonsuzluğa…

Dostlukla,

Ali AKÇA

Ali Akça

Ali Akça

Yazarın Diğer Yazıları