Aşk Kovalayan

,

“Kendini sevmek, ömür boyu süren bir romantizmin başlangıcıdır.” Oscar Wilde

 

Bir varmış, bir yokmuş…Uzak diyarların tümünde, küçük kızlara masal çokmuş. Masalların büyülü dünyasında prenseslerin yeri apayrı, romantizmin tadı fıstıklı çikolata, sarayların bahçeleri uçsuz bucaksızmış. Tüm prensesler mutlu sonunu, tüm minik kızlar kendi masalını beklermiş. Büyürken masal dinler, masal dinlerken büyürlermiş…

Bir varmış, bir çokmuş… Uzak diyarların birinde, masal düşkünü küçük bir kız yaşıyormuş. Aradığının aslında prensi değil, kendisi olduğunu anlayamayacak kadar ufak; hikayelerin anlatıldığı kadarından ibaret olduğunu sanacak kadar da safmış üstelik! Küçük kız hem anneannesinden dinlediği masallardan etkilenir hem de o masallardaki küçük kızlar süt içmek zorunda olmadığı, erkenden yatağa gönderilmediği, tarih ve matematik derslerine çalışmakla vakit geçirmediği için, onlara biraz da içerlermiş. Gece balodan baloya gezip dans ettiklerini, gündüz bağ bahçede cıvıldayan kuşlar ve konuşan sincaplarla keyfettiklerini düşünür, onlara pek özenirmiş. Bu kızların masallarının da anlatılmayan kısımları olduğu, hiç mi hiç aklına gelmezmiş!

Büyüdükçe, kalp kırıklığıyla tanışmış; bilmediği türden bir acı, durmamacasına akan ve hep de bir anda bitiveren gözyaşlarıyla… Pembelerine fümeler düşmüş, mavilerine gölgeler. Prensiyle karşılaşma düşleri de umudu da gün günden azalmış.

Yetişkinlerin gerçek dünyasında masalına sahip çıkmak zormuş. Etraf kurbağa gibi görünen prenslerle değil, prensmiş gibi görünen kurbağalarla doluymuş. Koca köstekli saatine baka baka koşan beyaz bir tavşan gibi zaman, aşkın ömrünü kısaltıyormuş…

Kendini ve yaşamı tanıdıkça, güçlü ve tuttuğunu koparan prenseslerin var olduğunu öğrenmiş. Prenses olmanın, illa bir prens gerektirmediğini… Aşkın bazen de göze almaların toplamı olduğunu… Ruhuna, zihnine, bedenine uygun o başkasını ararken kendini ertelemeye yazgılı olmadığını… Ona mutluluk sunacak değil, zaten içinde olduğu, koşulsuz ve benzersiz mutluluğunu paylaşacak ilişkiler aradığını anlamış. Yeni pembeler keşfetmiş, gölgesiyle derinleşen maviler…

Yıllar sonra, kendi kalesinin anahtarları elinde; ailesi ve dostlarının güvenli varlığı istediğinde hemen yanı başında, huzurlu yalnızlığı tüm görkemiyle emrinde, gece yarısı balkabağına dönüşmeyen arabası garajında; şükran dolu ve hayatıyla barışık yaşarken, gerçek masal bir adamla tanışmış. Kendi toprağında doğmuş, ama uzak bir ülkeye yerleşmiş bir adam. Prensliğini özünde taşıyan, sundukları içten ve gerçek, sevgisi masallara bedel bu adamla, yeni mevsimler, yeni takvimler, yeni tatlar, yeni ülkeler, yeni paylaşımlar yaşamaya başlamış. Aşkın yolu kimseyi kimseye dönüştürmek değil, kendini ve onu her haliyle sevebilmekmiş, onu anlamış…

Bir varmış, bir yokmuş… Hayat, çoğul düşlerini kovalarken, tekil düşlerini de doyasıya yaşayabilenlere, peri tozu gönderiyormuş…

Peki, ya sen, gökten payına düşen üç kırmızı elmadan birini yerken, şöyle bir durup hayal etsen… Kendini içtenlikle seviyor ve kendine değer veriyorsun. Bu resmin şimdikinden farkı ne? Böyle yaşamak sana hangi yeni masal kapılarını açardı?

 

Çiğdem Eren Kiziroğlu, ACC

Profesyonel Koç, Eğitmen