Misafirin Kim? Hüzün/Neşe

,

Hüznü bir kez davet ettin mi, gelip oturuyor evin salonunda başköşede! Öyle gözlerini dikip bakıyor. Ne kadar unutmak istediğin şey varsa hepsini bir bir çıkarıp önüne diziyor marifetmiş gibi… ( Aynı bohçacı kadının her bir ürününü özenle tek tek överek yerlere sermesi misali…) Her birinde ayrı bir sıkıntı, her birinde ayrı bir hesaplaşma… En çok da pişmanlıklar yıpratıyor seni! Geri dönüşü olmayanlar! Sanki şimdi yaşasan farklı davranacakmışsın gibi… En çok da bu çelişki yoruyor insanı; artık asla değiştiremeyeceğin ama değiştirmek istediğin şeyler! Zamanda yolculuk mümkün olsa ve geri dönebilsen bile, aslında yine ve her zaman aynını yapacağını da adın gibi bildiğin şeyler… Misafirinle biraz konuşup hemen ardından çağırdığına pişman olduğunda ‘’-Hadi artık kalk git’’ de diyemiyorsun. Sen çağırdın misafir olan o… Tamam, hadi o da misafirliğini bilsin gitsin diyorsun ama ne o rahatını bırakıp artık gideyim diyebiliyor, ne de sen ev sahibi olma vasfınla kibar davranmak zorunluluğundan, gönderebiliyorsun. Ne de olsa seveni oldukça az olduğu için hazır bir çağıran bulmuşken tadını çıkarmaya bakıyor. Öylece bakışıyorsunuz birbirinize o niye geldiğinden habersiz, sense çağırdığına pişman, nedenini bile zaten çoktaaan unutmuş halinle! Ee sonra? Bir süre öyle bakıştıktan sonra sen çay demleme bahanesiyle içeri kaçıyorsun. Mutfaktaki radyoda çalan keyifli bir müzik nedeniyle yüzünde bir gülümsemeyle geri dönüyorsun. Misafirin, biraz mahcup bir şekilde oturuyor aynı yerinde ama sanki hafifçe küçülmüş gibi geliyor senin gözüne. Daha sonra tekrar servis için mutfağa gittiğinde telefon çalıyor. Çok eski bir dostun arıyor ve sesinde inanılmaz güzel bir tınıyla ’’-Nasılsın, neler yapıyorsun seni özledim’’ diyor. Birden gözünün önüne dostunun kocaman gülümsemesi geliveriyor. Ruh halin bir tık daha yükselmiş ve güzelleşmiş bir şekilde içeri girdiğinde hüzün oturduğu köşede iyice ufalmış, elbiseleri ona birkaç beden büyük gelmiş görüntüsünde sana bakıyor. ‘’-Çay ister misin’’ diyorsun küçük bir çabayla uzanmaya çalışıyor ama boyu da yetmiyor sehpaya… Sen içeri gidip ona uygun bir tepsi arıyorsun. Geri dönerken kaloriferin yanında uzun süredir sadece yeşilleri bulunan çiçeğinin açtığını fark ediyorsun. Ona teşekkür ediyorsun, bu sefer gülümsemen daha büyük ve yüreğini de ısıtıyor… Ve salona döndüğünde hüzün gitmiş, yerinde sadece elbiseleri kalmış. Şaşırıyorsun buharlaştı mı ne oldu acaba diye? Sonra sende kalan elbiseleri toplayıp kapının dışına bırakıyorsun nasılsa gelir alır diye düşünüp! İyi de yapıyorsun. Elbiseleri içerde kalsa, almak için tekrar geldiğinde kapıyı çalacak ve sen içeri davet etmek zorunda kalacaksın. Sonra dudağında telefondaki dostundan bulaşan gülümseme, kulağında radyodan gelen müzik, burnunda yeni açan barış çiçeğinin belli belirsiz kokusuyla, bir koşu ’’NEŞE’’yi çağırmaya çıkıyorsun. Hem de yol üstündeki pastaneden onun en sevdiği küçük kurabiyelerden alırım diyerek telefonla aramak yerine evine doğru yürüyorsun… Ne de olsa onunla epeydir kahve sohbeti yapmamıştık diyorsun. Ama bu sefer kahveyi ben de orta şekerli içeceğim diyerek içten içe gülümsüyorsun kendine, muzipçe…

Sevgiyle, neşeyle kalın…

Belma Kafadar KARAÇAM

Profesyonel Koç

Belma Kafadar Karaçam

Belma Kafadar Karaçam

Yazarın Diğer Yazıları