Balıkçı

,

Saatlerdir teknesinde bir heykel kadar hareketsiz duruyordu. Ne kadar az hareket edersen beynin de buna inat çok daha fazla ve hızlı çalışıyordu sanki! Yalnız olduğunu bilmese tam arkasında geveze birinin oturduğunu düşünecekti. Aslında sessizlik de insanı gürültüden beter bir şekilde rahatsız edebiliyordu.

Her seferinde seçimine lanetler yağdırıyordu. Yıllardır alışamamıştı bu işe! Etraftaki sis neredeyse dokunup eline alabilecek kadar yoğundu. Çıplak olsan bile tamamen vücudunu saran bir elbise giymiş kadar yakınında hissettiriyordu kendini… Böyle günlerde gölün yüzeyi de bir ayna formunda olurdu. Öyle ki suyun yüzeyinde duran bulutların içinde otuyormuş gibi hissedebilirdin.

En son ne zaman hareket ettiğini bile hatırlayamıyordu. Anda donup kalmış gibiydi… Kafasındaki düşüncelerin ağırlığı sanki bacaklarında ve kollarında toplanmıştı. Üçüncü defadır yavaşça gelen o martı yine teknenin ucunda aynı yere konmuş bekliyordu. Kasabın önündeki kediler gibi… Martı da kararsız kaldı, bu bir canlı mı heykel mi diye? Hatta adama biraz daha yaklaştı, hemen ardından vücut ısısından mı nefesinin rüzgarından mı bilinmez hızlıca kanatlandı…

Balıkçıysa bu geliş gidişleri kendince bir oyun haline getirmiş ve her seferinde daha ne kadar yaklaşabileceğini merakla izliyordu. Hareketsizliğin nedeni biraz da ondandı sanki… Aynı martı olduğuna adı gibi emindi… Saatlerdir gördüğü tek hareketli şey olduğundan, pür dikkat inceleyebiliyordu. Her bir milimetresini ezberlemiş gibiydi. Koca bir sürünün içinde bile olsa hemen tanıyabilirdi. Teknenin ucuna konuş kalkışları gölle teknenin birleştiği yerdeki aynanın mükemmelliğini çok kısa bir süreliğine bozuyordu.

Ve bir anda ‘’-Eveeeet sonunda eveeeet’’ diye haykırdı… İpi bırakılan uçan balon misali, tüm ağırlığı bir anda yok olmuş gibi ayağa fırladı! Arkasındaki geveze korkudan susmuştu… Heyecan içinde bağırıyordu balıkçı! Sonunda bu uzun bekleyişin ödülüne ulaşmıştı. Ağının ipleri ağırlaşmış ve onu kendine doğru çekmeye başlamıştı. O da ustaca bir hamleyle çekip teknesine boşaltıverdi.

Teknenin içine dağılıveren gümüşi gri renkli balıklar hayat hala devam ediyor dercesine kımıl kımıl hareketliydiler. Çevik hareketlerle kovasına doldururken küçük bir farklılık gördü. Daha koyu bir renkte olduğu için geç fark etmişti. Yavru bir yılan balığı… Gövdesine oranla çok daha kocaman gözleri vardı ve insan gibi bakıyordu. Bugüne kadar böylesine hiç rastlamamıştı! O kısacık anda yavru balık ile göz göze geldi ve yavru neredeyse tüm hayat hikayesini aktarıverdi gözlerinden gözlerine… Balıkçı bir an daldı gitti… Uzunca süre kırpmadığı için mi, yavru balığın bakışından mı bilemedi ama gözleri buğulandı. Hemen kurtarmalıydı bu güzelim canı! Bu yavrunun yeri sular ve ailesinin yanıydı. Niye sadece farklı olduğu için yaşam hakkı verdiğini bile sorgulayamadan kararını verdi ama acele etmeliydi. Tam o anda martı cinin lambasından çıkar gibi bir anda teknenin ucunda beliriverdi, sanki gülümsüyordu. Uzun günün sonunda onun da ödülü gelmişti işte.

Bunu anlayan balıkçı, martı ile göz göze geldi ve bakışlarıyla ‘’-Hayır’’ dedi, ‘’-Hayır bunu asla sana veremem. O çok küçük ve biraz daha yaşamayı hak ediyor’’.

Hızlı bir şekilde yavru yılan balığını avuçlarına alıp sırtını martıya döndü ve suya bırakıverdi, yüzünde başarmanın verdiği huzurlu ve gururlu bir gülümsemeyle! Tam o anda kulaklarının dibinden neredeyse kanatlarını sürterek geçen martı keskin bir hamle ile suya daldı…

Çıktığında ağzında yavru yılan balığı vardı. Yan gözle balıkçıya bakıp nispet yapar gibi yavaş yavaş uzaklaştı…

Belma Kafadar KARAÇAM

Profesyonel Koç

· Bu yazı Fotoğraf sanatçısı Sn. Ümmü Nisan Kandilcioğlu’nun ’’Sis ve göl ‘’ isimli fotoğraf çalışmasından esinlenilerek oluşturulmuştur.

Belma Kafadar Karaçam

Belma Kafadar Karaçam

Yazarın Diğer Yazıları