Ruhsal Dayanıklılık- RESILIENCE

,

Türkçe karşılığı “Ruhsal Dayanıklılık” olarak kullanılan “Resilience”, hayatın stresli ve zorlayıcı deneyimleri karşısında ruh sağlığımızı koruyabilmek anlamına gelir. Latince kökeni ‘’esneklik’’ demektir. Fizikten ödünç alınan bu terim için henüz uygun Türkçe bir karşılık bulunamadığından resilience kelimesinin kullanımı sürdürülmektedir. Resilience tıpkı bir materyalin esnedikten sonra kendi eski formuna geri dönebilmesi gibi kişilerin de zor dönemleri atlatıp kısa bir süre içerisinde eski hallerine dönebilmesi yetisi anlamında kullanılmaktadır. Çevremizden de fark edebileceğimiz gibi bazılarımız eski formuna hızla geri dönebilirken bazılarımız kırılır, örselenir.

Psikolog Emmy Werner, 1955 yılında doğan ve yoksulluk, istismar, travma gibi radikal kriz durumları yaşamış olan 700 Hawai’li bireyi 40 yıl süreyle izlemiş. Benzer olayları yaşayan bu insanlardan bazılarının ruhsal dayanıklılık açısından diğerlerine göre daha güçlü olduğunu gözlemlemiş. Bu çarpıcı sonuç, ‘’hangi özellikler bizi dayanıklı kılar?’’ sorusunu sormaya ve bunun nedenlerini araştırmasına sebep olmuş. Werner’in araştırmasından sonra konu yüzlerce araştırmanın bu konuda etkili veriler ortaya koymasına imkan vermiş durumda.

Resilience, strese neden olan şeylerle, sıkıntılı durumlarla, değişimle ya da fırsatla başa çıkma sürecidir. Resilient kişiler ruhsal darbelerde sallanır ama düşmezler. Resilient olmak için kişi önce bir risk durumu yaşamalı ve sonrasında başarılı bir şekilde bu riske yanıt vermelidir. Resilience büyük risklere başarılı bir adaptasyonel yanıttır. Dolayısıyla riske maruz kalmayan kişinin resilient olduğu söylenemez.

Bütün bu genel tanımlamaların ötesinde yönetim literatürüne baktığımızda; resilience daha çok kariyer ve örgütsel davranış alanlarında yaygın olarak kullanılmaktadır. Organizasyonlarda bireylerin zorluklar ve değişimler karşısında güçlü durabilmeleri için resilience eğitimleri verilmektedir. Bu eğitimlerde ruhsal dayanıklılığın öğrenilebilir bir şey olduğu ve kişilerin kendilerini toparlamalarının her şeyin üzerinde olduğu anlatılır. Çünkü günümüz dünyasında iş ortamlarında hem pozitif hem de negative sayılabilecek çok sayıda tetikleyici vardır. İşgücünün demografik yapısında, çalışmanın doğasında, iş-özel hayat ilişkilerini değiştiren ve çalışma hızını muazzam yükselten yeni teknolojilerin artan kullanımında değişiklikler oldukça, işverenler de çalışanlarının resilient olmalarını daha fazla bekler olmuşlardır.

Yapılan çalışmalar ‘resilient’ insanların uyum yeteneğinin gelişmiş olduğunu gösteriyor. Yani kişi davranış biçimini dış dünyanın koşullarına uygun hale getirebiliyor, yeni durumlara daha esnek tepki gösteriyor, yaşamını duruma uygun olarak tekrar gözden geçirip düzenleyebiliyor, travmatik ve zor durumlar var olan ön kabullerine uymuyorsa, yeni koşullara uygun olarak onları yenileyebiliyor. Başka bir şekilde ifade etmek gerekirse: resilient kişi yaşadığı ayrılık, ağır hastalık, iş kaybı, derin hayal kırıklığı veya şiddet karşısında hayatın anlamını bütünüyle sorgulamadan, yeni bir bakış açısı geliştirebilir durumdadır.

‘Resilient’ olmayan insanlar ise çoğunlukla Beck’in depresyonun açıklama modeli olarak ortaya attığı bilişsel üçlüyü kullanırlar. Olanı kişiselleştirirler, genelleştirirler ve felaketleştirirler. Bu düşünce biçimine sahip olan kişi yaşanan şeyin sorumlusunun kesinlikle kendisi olduğuna, durumun sürüp gideceğine ve değiştirilemez olduğuna ve hayatının diğer alanlarının da etkileneceğine inanır. İçinde bulunduğu krizi kendi başarısızlığı olarak görür, beceri eksikliğinden kaynaklandığına inanır ve gelecekte de şanssızlığının devam edeceğini düşünür. Örneğin bir iş projesi başarısızlığa uğradığında: “Bunu başarabileceğimi nasıl düşünebildim ki veya bir daha böyle bir şansım olmayacak!” gibi düşüncelere kapılır.

‘Resilient’ insansa gerçekçi ama daha iyimser bir açıklama yapar, olan bitende kendi payının ne olduğunu görmeye, anlamaya çalışır. Kendilik değerini korumak için otomatik olarak başkalarını suçlamaya başlamaz, herşeyin kendi kontrolü dışında olduğundan da yakınıp durmaz.

Yaşamdaki anlam kaybolursa ‘resilience’ da kaybolur. Bu nedenle çaresiz ve kaçınılmaz bir durumda kalan birinin hemen olmasa bile bir süre sonra yaşananda bir mana bulabilmesi çok önemlidir. Viyanalı bir Yahudi olan, tanınmış psikiyatr Viktor Frankl, Auschwitz dahil olmak üzere birçok konsantrasyon kampında kalmış, oralardan sağ kurtulmuş bir kişidir. Frankl, eğer insan değiştiremiyorsa bir trajedide bile anlam bulabilir der. Frankl konsantrasyon kampından ölmeden kurtulmasının önemli olduğunu, çünkü burada yaşananları dünyaya anlatmasının insanlık görevi olduğunu düşünerek sağ kaldığını söyler.

Resilience’dan bahsederken dikkatli olunması gereken bir durum vardır. Pozitif psikolojiyle “resilience”ı birbirine karıştırmamak gerekir. Pozitif psikoloji kişinin içinde bulunduğu durumdan bağımsız olarak mutlu olup olmamasından kendisinin sorumlu olduğunu ifade eder. “Resilience”ın bu söylemle ilgisi yoktur. ‘Resilience’ mutlu olmanın değil, zorluklar karşısında dağılmayıp devam edebilmenin yolunu gösterir, pozitif psikoloji ise toplumsal koşullar ne olursa olsun mutlu değilsen sen sorumlusun der.

Birsen Aktuğan
Ekonomist, Profesyonel Koç