İrade gücünüzü nasıl arttırırsınız?

,

Hayatta bir şeylere ulaşmak, bir şeylerde başarılı olmak için ilk ihtiyacımız olan şeylerden biri irade gücüdür. İrade gücü kişinin hayatta yaptığı duyu sınırlamaları (Tasavvuf dili ile ÇİLE çekmek) ile elde ettiği bir güçtür.

Akıllı insan kendi kendine sınırlamalar koyar ve yemek, cinsellik, uyku ve gereksiz yere maddi şeyler biriktirmek konusunda duyularının esiri olmaz. Şu kadar yemek yedim ya da şu kadar içki içtim demek bir güç belirtisi değil irade zayıflığı göstergesidir. Şöyle aktif cinsel hayatım var demek bir güç gösterisi değil bir irade zayıflığı göstergesidir. Şu kadar saat uyudum demek bir irade zayıflığını işaret eder. Aynı şekilde şu kadar malım var mülküm var diye öğünmek bir güç göstergesi değil irade zayıflığıdır. Aslında realitede olan şey, bütün bu olaylar sırasında duyularımızın esiri olmuş olmamız ve irademizi kullanamadığımızdır.

Peki, dik başlılık ile irade göstermek arasındaki fark nedir? Dik başlılık bizi kötü alışkanlıklara yaklaştırır, irade göstermek ise bizi kötü alışkanlıklardan uzaklaştırır. Başkalarının bütün uyarılarına rağmen sigara içmeye devam etmek kişinin irade gücünü değil dik başlılığını gösterir.

Neden irade gücüne ihtiyacımız var? Herkes hayatta mutlu olmak ister. Bu istek ve hedeflerine ulaşmak ve mutlu olmak için kişinin irade gücüne ihtiyacı vardır. İrade gücü kişi kendi isteği ile bir şeylere karşı kendini sınırlandırdığında ortaya çıkar. Mesela oruç tutmak, sabahları güneş doğmadan uyanmak, akşamları erkenden yatmak, gereksiz konularda gevezelik yapmamak, vb.

Bu davranışlar kişinin içten içe bir sevinç hissetmesini ve güç toplamasını sağlar. Bu güç zamanla kişinin içinde birikir. Eğer kişi duyu organlarını memnun etmek yoluyla mutlu olmaya çalışırsa bu biriktirdiği gücü kaybetmeye başlar ve duyuları bencilliğinin kölesi haline gelir. Evinize ne kadar fazla eşya alır onları biriktirirseniz o evin içinde o kadar az mutluluk duyarsınız. Bir anda bakmışsınız ki bütün enerjiniz tükenmiş. Peki neden? Çünkü evin içindeki her duyu objesi sizin dikkatinizi ve enerjinizi harcamanıza sebep olur. Enerjinizi kaybeder boş bir akıl ile televizyonun karşısına oturup kendinizi uyuşturmaya devam edersiniz çünkü güçsüz ve iradesiz kalmışsınızdır.

Fiziki egzersiz yaptığınız zaman hemen enerjiniz yükselir çünkü fiziki egzersiz kişinin rahattan vazgeçmesi anlamına gelir, bu da bir nevi kişinin kendini sınırlandırması,-çile çekmesidir. Koltukta uzanıp televizyon seyretmek yerine fiziki egzersiz yapmıştır.

Enerjinizi arttırmanın tek yolu bağımlı olduğunuz şeylerden vazgeçmektir. Düşünsenize 1 ay boyunca devamlı yediğiniz bir şeyden vazgeçiyorsunuz ve artık onu yemeyeceğinizi söylediğinizde ve yemediğinizde içinizde nasıl bir güç oluşur! İradenizi ve içsel gücünüzü arttırmak istiyorsanız duyu organlarını güçlendiren duyu nesnelerinden uzak durmanız gerekir. Oruç tutmak, negatif enerji veren yiyecekler ve içeceklerden uzak durmak, fiziki egzersiz yapmak, cinsel aktivitelerinizi sınırlandırmak, gereksiz yere ve gereksiz konularda konuşmamak, erken yatmak ve erken kalkmak, televizyon ve sosyal medya ile minimum seviyede vakit harcamak kişinin irade gücünü arttıran en temel yollardır.

İrade dolu bir yaşam dileğimle,

 

Okan Arslantürk

Mimar, Profesyonel Koç, Aile Danışmanı

Kinesiyoloji

,

Bu sayıda sizlere enteresan bir konu üzerine yazmak istedim : Kinesiyoloji

Ne kadar garip gelmişti bizlere polisiye filmlerinde Yalan Makinası’nı sorgulama sahnelerinde kullanıldığını gördüğümüz zaman. Nasıl oluyordu da bir makine bizim yalan mı doğru mu söylediğimizi ispat edebiliyordu? Nasıl oluyordu da vücuda bağlanan elektrotlar neyi anlıyor ve neye dayanarak cevap veriyordu? Üstelik bu bir ispat bile sayılıyor ve kişi buna göre yargılanabiliyordu. Çok acayipti.

Aslında kuralı bildiğiniz zaman o kadar da inanılmaz değildi. Poligraf yani Yalan Makinası’nın işleyişi, doğru veya yalan söylendiğinde oluşan vücuttaki değişiklikleri algılayıp sonuç elde etmesine dayanır. Vücut ritmini doğru söylediğinizde stabilken yalan söylerken nabzınız , nefesiniz , adrenalin seviyeniz ve kaslarınızın hareketi değişir. Buna dayanarak alınan sonuçlarda ise söylenenlerin ne derece doğru veya yalan olduğu ortaya çıkartılmaya çalışılır. Çok büyük oranlarla da gerçek cevapları elde eder. Ne de olsa Poligraf’a bağlanan her kişi Sharon Stone’nin canlandırdığı Temel İçgüdü’deki akıllı ve güzel Catherine Tramell değildir. Bu kült filmden geriye, akıllarda yer eden iki alet kalmıştır: Yalan Makinası ve Buz Kıracağı… Biz konumuzda buz kıracağını nerede kullanabileceğimizi buluncaya dek onu rafa kaldırıp Yalan Makinasını yanımıza alıyor ve Kinesiyoloji ile yolumuza devam ediyoruz.

Kinesiyoloji ne midir? Fiziksel bedenin enerji bedeni ile iletişim kurması ve bunu yansıtmasıdır aslında. Batıda bulunan Kas Testi ile Doğu Felsefesi’ndeki bedenin bilgeliği düşüncesinin inanılmaz bir sentezidir. 1964 yılında ilk olarak Dr. George Goodheart tarafından bulunmuş bir yöntemdir. Temeli, doğruyu söylediğimiz zaman kaslarımızın kuvvetlenmesi veya kasılması ; yanlış/ yalan söylediğimizde ise zayıflamasına dayanan bir yöntemdir. Bu da bilinçaltımız ile enerji bedenimizin arasındaki güçlü bir ilişki olduğunu gösterir. Bu demektir ki, biz yalan söylesek de bedenimiz asla yalan söylemez ve doğruyu bilir.

Dr. Goodheart, kiropraktör olarak bu kas testini biyokimya, osteopati, akupunktur, dişçilik, beslenme gibi tıbbın diğer birçok alanında bu uygulamayla kişilerin beden sağlığına ilişkin tanı koyabilmek amaçlı bir araç olarak kullanmıştır. Uygulamalı Kinesiyoloji üzerine birçok araştırmasına ve uygulamasına dayalı eserleri vardır. Aynı zamanda birçok yerde ilgili dersler ve eğitimler de vermiştir.

Bunu film repliklerinde veya gündelik hayatta en klasik olarak “ Gözler yalan söylemez.” sözleriyle düşünebiliriz. “Ayaklarım geri geri gidiyor.” dendiği zaman da birinin istemeden gittiği yere doğru hareket ederken, kaslarının zayıflayıp aslında “ koşa koşa” gittiği yerle kıyaslandığında kuvvetten düştüğünü anlatır. Böylece insanın beden, ruh ve zihinsel olarak istediği bir şeyi yaparken ne kadar güçlü olduğunu ancak istemeden yaptığı ama mecbur kaldığı işleri yaparkenki sıkıntısını, beden ve enerji bedeninin çelişkisi ile kas zayıflaması olarak değerlendirebiliriz.

Birçok uygulama alanı ve metodu vardır. Bunlardan en önemlisi Kas Testleridir. Bu kas testleriyle bizi bloke ve sabote eden her ne düşüncemiz varsa bunları bulup farklı dengeleme yöntemleri kullanarak enerjimizi düzenleyip doğru şekilde akışını gerçekleştirebiliriz. Dünyanın farklı ülkelerinde doktorlar, kiropraktikler ve kinesiyologlar ile birlikte çalışırlar. Böylece birçok alanda çalışılarak, hasta üzerinde bütünsel bir iyileşme sağlanır. Bizim ülkemizde de artık birçok doktor, bütünleyici çalışmalar ve eğitimler alarak hastaların rahatsızlıklarına hem bedensel, hem enerjisel ve hem de zihinsel bakabiliyorlar. Üniversitelerde enerji tıbbı ile ilgili birçok sistem üzerine tartışılan ve açıklanan seminerler düzenleniyor. Böylece, bedenlerimizin zaten özünde olan bilgeliği yeniden kullanmaya başladığımız bir dönemden geçiyoruz diyebiliriz.

Yüzyıllar hatta binyıllar öncesinde, teknolojinin bu denli insanoğlunu sarmalayan kuvveti iliklere dek hissedilmeyen dönemlerde Şifacılar, kendilerine has yöntemlerle hastalıkları bulup tedavi edebiliyorlardı. Karşılarındaki bedenin hastalıklarını, kendi özbenlikleri ile bağlantıya geçip enerjisel metodlarla taradıktan sonra hastalığı görüp, hissedip anlayarak tedavi ediyorlardı. Kadim öğretilerde bahsedilen ve yazılı metinlerde geçen şifalandırma tekniklerinden birçoğu tıp otoritelerini hayrete düşürmektedir. Fiziksel bedende yapılan eski ameliyat çalışmaları da günümüz teknikleriyle çok benzerlikler göstermektedir.

Mısırda firavunlar dönemindeki incelemeler sırasında bulunan bulgularda, beyin ameliyatlarının gerçekleştirilip tümorlerin alındığına dair deneyler yapıldığı ile ilgili çalışmalar çok etkileyicidir. O zamanın ( bize göre) teknolojik yetersizliği ile bu tümörlerin yerinin nasıl bulunabileceğini uzun süre anlayamayan tıp dünyası artık bunlara daha fazla anlam yükleyebilmeye başladı.

Bazı şifacılardan bir kısmı ise çok yakın geçmişte, yaşadıkları zamanda anlaşılamamanın yarattığı korkutucu duygular doğrultusunda enerji çalışmalarının sonucunda Cadı olarak damgalanıp yakılmışlardır. İnsanoğlunun anlamadığı herşeye vermeye alışık olduğu tepki, reddediş ve yok ediş, kendini bu alanda da böyle göstermiştir.

Kinesiyolojiyi enerjisel şifa sistemlerinde kullanıldığı zaman, kişinin sıkıntılarını oluşturan semptomların ana nedenine inilir ve kökeni bulunup onu şifalandırma çalışması yapılır. Ancak günümüzde beş duyumuzla birden hissedemediğimiz veya herhangi bir testten geçmeden sonucunu elimizde tutmadan hiçbirşeyin doğruluğu ispat edilemediği için Kinesiyolojinin ve uzmanlarının amacı da bir tanı koyabilmek değildir.

Bedende ortaya çıkan her hastalığın mutlaka bilinç altında ekili bir olumsuz duygu veya düşünceden kaynaklandığını daha önceki yazımda sizlerle paylaşmıştım. Yaşanan travmalar ve bu olumsuzluklar eğer hızlıca olumlu olarak dönüştürülmezse bedeni yavaş yavaş hasta eder . Bunun asıl nedeni, yarattıkları enerji dengesizliğidir. İste bu dengesizliği de geçmişte bizim hasta olmamıza sebep olacak düşünceleri tersine dönüştürerek iyileşmeye açılan kapının anahtarıdır Kinesiyoloji. Uygulamalarda aşılamayan travmalardan ve bırakamadığımız negatif inançlardan nasıl kurtulabileceğimize yönelik değişik çalışmalar ve yöntemler sunarak aslında kendi kendimize nasıl değişeceğimizi hatta iyileşebileceğimizi bize ispatlar.

Unutmayın ki aslında hepimiz kendi kendimizi iyileştiririz. Yöntemler ve uygulayıcıları bizler için yalnızca birer araçtır. Bu araçlardan kendimize en uygun olanını seçip kullandığımızda işe yarar. Yoksa aletlerle dolu kocaman bir çantayı kullanmadan dolaba kaldırdığınızda, gözden uzak öylece unutulmaya yüz tutacak ve siz de bozulmuş mekanizmanızla gün geçtikçe daha da zorluk çekeceksiniz.

Alet çantanızdaki her aracı bütünsel sağlığınız için en güzel ve faydalı şekilde kullanabilmeniz dileğiyle…

 

Elif Taşlıoğlu Dastori

 

 

Jüpiter YAY Burcuna Geçiyor

,

Jüpiter Yay Burcuna geçiyor, muhakkak hepiniz duymuşsunuzdur. Bu göstergeyi sadece Yay Burcu özelinde incelemek yanıltıcı olacağından, Neptün ile yıl boyu tekrarlayacağı açı bakımından ele almayı uygun görüyorum. Bu şekilde incelendiğinde Ay’ın döngüsel hareketiyle, bir ay içinde defalarca tetiklenecek önemli bir enerjiyi de inceleme fırsatı bulmuş olacağız. Balık Burcu’nun klasik ve modern iki yöneticisi kare açı ile birbirlerini görecekler, üstelik ikisi de yönettiği burçlarda çok güçlüler. Balık Burcu, aşkınlık, dini, mistik deneyimler, gündelik hayatın ve materyal dünyanın gerçeklerinden kaçma, başkalarının acılarına duyarlılık, bağımlılıklar, kurban olma, feda etme, merhamet konularıyla ilgilidir (detaylı bilgi edinmek için Balık Burcu ve psikolojik fonksiyonu hakkında okumanızı tavsiye ederim) ve bu dünyada deneyimlenebilecek en aşkın ruhsal hali gösterir. Bu iki yönetici gezegeninin kare açı ile birbirlerini görecek olmaları, 3 kez tam açılı olacak şekilde, bu yılın balıksal temalarla ilgili gerilimli bir yıl olacağının en bariz göstergesidir. Haritanızdaki Balık Burcu deneyimine bağlı olarak karşılayacağınız mistik bir zaman dilimi bizleri bekliyor. Burada eklenmesi gereken bir diğer konu da geçtiğimiz dönemde, Jüpiter Akrep Burcu’ndayken bu deneyimi yumuşak ve şifalandırıcı olarak deneyimlemiştik bu yüzden hepimiz bu enerjiye bir ölçüde aşinayız haritalarımızdaki açılardan bağımsız olarak.

Yay Burcu Jüpiter’in kendi yeridir, orda en güçlü iyimserlik, büyüme, özgürlük, bilgiçlik potansiyelindedir. Davranışlarda hafiflik ve aldırmazlık, düşüncelerde felsefi bir derinlik ve ben bilirimcilik vardır. Her iki burç da aşkınlık ister ve bilgi ile bütünleşme, büyüme ve yükselme ideali vardır. Kare açının vereceği aşırılık ve illüzyon da hesaba katıldığında, kişisel haritadaki ilgili alanlarda gerçeklerden sapma ve kendi kendini kandırma deneyimlenme riskinin olacağını söylememiz gerekir.

Biraz da değişken nitelikten bahsedelim bu noktada, her iki gezegen de değişken burçlarda zira. Değişken nitelik bir elementin başka bir elemente dönüşmeye hazırlandığı bozunma evresini gösterir; element ortaya çıkmış, yükselip doruğa ulaşmış artık bırakıp dönüşme evresine gelmiştir. Başka bir deneyimin ortaya çıkabilmesi için çözünme ve bozulma gereklidir. Psikolojik olarak da korunaklı bir bozunma sürecinden geçiyoruz çünkü Jüpiter ve Neptün ilahi sevgiyi almakla ilgili iki gösterge, biri bizi sevgi, şevk ve sevinçle doldururken diğeri aşkınlık, mistik haller ve zihinsel olarak odaklanamama ile gelen yükselme ve huşu hissi veriyor. Bu ikisinin kare açıyla transitte oluşu başımıza gelen her ne olursa olsun onu rahatlıkla ve istekle kabul edeceğimizi, heyecanlanabileceğimizi, yanlış yorumlayıp akışa kolaylıkla girebileceğimizi ve hayrına inanabileceğimizi, teslim olmaya istekli olabileceğimizi gösterir. Öte yandan kaçırma, yakalayamama, başarısız olmaktan korkma şeklinde de mistik korku deneyimlenebilir.

İnsanların gündelik yaşantılarına yansıyışı aşırı iyimserlik, spiritüel gurur, gerçek dışı idealler ve hayaller, gerçek hayatın zorluklarına katlanamama, vazgeçiş, yaşanan hayatın idealize edilmiş olanla hiç alakası olmadığını zaman zaman fark edip hezeyanlara düşme, sürekli uzak seyahatlere çıkma isteği, düzeni bozma başka aşkın modele geçme yanılgısı, madde bağımlılığı, kaçış için geliştirilmiş tekniklere zarar verici düzeyde sapma (aşırı ibadet, aşırı spor, intihar, okuma, gezme, yeme, alkol, sigara kullanma… ) ve dengelenmesi gereken duygusal yükselişler şeklinde olabilir. Bu süreçte dengeli, mantıklı, sayılı, hesaplı, akli yeme içme, çalışma, eğlenme ve spor rutinleri geliştirmek topraklanmaya en yararlı yöntem olacaktır.

Peki hiç mi iyi tarafı yok? Böylesi zorlukların daima müthiş fırsatlar barındırdığını söyleyebiliriz. Aşkınlık deneyimini sevgiyle yakalama şansı var. Maddi dünyanın kısıtlamalarını terk etmeksizin, onunla barış yaparak ve kabul vererek bir üst seviyeye çıkma, artık kavga etmeme, başkalarına gönüllülükle hizmet etme, sadece varlığı sürdürerek zararsızca yaşama sanatını öğrenme şansı var. Önemli spiritüel öğretmenlerin, ruhsal liderlerin haritalarında bu açı kalıbı görülür zira.

Jüpiter’in giriş anı haritasını da inceleyelim,

Yükselen 0 derece koç, Ay boşlukta gibi görünüyor, ama değil Jüpiter’in kavuşum orbunda. Ay fazı yeniay, ama Ay yanık değil. Aynı anda bitiş ve yeni başlama gösteriyor. ASC yöneticisi 12. evde. Bir süreç bitmiş gibi ama yeni başlama da umut ve şevk de orda. Ay düğümleri Yengeç-Oğlak aksına geçmiş, eski yüksek değer kalıplarını bırakıp öze köklere yönelme var. ‘Gerçekten değerli olan ne?’ sorusunu sormamızı ister gibi. 12. Ev gizli düşmanlara atfedilir. Aslında bizim bilinç dışımızı, bütünleşilmesi gereken alanı gösterir. Gizli düşman kim? O karşımıza herhangi bir zamanda çıkan aslında bizden olan, ama tanımadığımız gölgemizdir. Karşımıza eşimiz, iş ve parasal ortaklıklar yaptığımız kadınlar, bilgili önemli insanlar, annemiz, babamız, mistik öğretmenler, seksi genç kadınlar ve erkekler, öz değerimizi, maddi varlıklarımızı ve öz saygımızı yerle bir edebilecek ruh eşleri gibi çıkabilirler. Bu süreçte bizi destekleyecek olanlar ise ilişkide olduğumuz genç anlayışlı, akıllı, bilgili insanlar ve güçlü otoriter yaşlı kişiler olacaktır.

Bu an haritasına ve yıl içindeki açılara bakarak söyleyebileceklerimiz kuşkusuz çok daha fazla olabilir ama konuyu toparlamak gerekirse, Neptün ve Jüpiter’in gerilimli kontağının etkisiyle farkına varmadan çok yüksek farkındalık geliştirebileceğimiz bir yıla giriyoruz, bu süreç dilerim hepimizin en yüksek hayrına olsun, hep birlikte yükselelim insanlık ailesi olarak…

 

Ülgen KARAARSLAN
Astroloji Danışmanı
DİP ASA, MAPAI, ISAR CAP

www.instagram.com/uraniamercury/

Kapıldıkça Güzelden Güzele…

,

Yemyeşil bir manzara, renk renk çiçeklerle kaplı bir arazi veya ihtişamıyla bizi hayranlığa sevk eden bir mimari eser… Sivas’ta Ulu Camii sözgelimi, Edirne’de Selimiye, Hindistan’da Taç Mahal… binlerce yılı aşıp gelen eski medeniyetlerin kalıntıları… bir üstadın hayal dünyasından doğan bir beste… ya da enginliğiyle ve kıyılara vuran dalgalarıyla hayranlık ve ürpertiyi birlikte yaşatan coşkun bir deniz manzarası… hemen cezbeder bizi, değil mi? Kimi doğal, kimi de insan emeğinin ürünü bu güzellikleri bir süre de olsa seyre dalmadan geçip gidemeyiz yanlarından. Bunlarda içkin bulunan ihtişam veya yoğun insan emeği ve hayal gücü ruhumuzu coşturur.

Güzellikler karşısındaki bu tutumumuzu ifade eden “huşû” kavramı, iki duyguyu bir arada ve iç içe anlatıyor: Hayret/hayranlık ve ürperti. Kelimenin İngilizcesi olan “awe” da buna yakın bir anlam içeriyor ve insan ruhunu besleyen bu özellikleri nedeniyle (ve iyi ki) de giderek daha çok psikolojinin araştırma alanına giriyor.

Zira güzellikleri görebilecek bir donanımda olmak insan olmamızın da en güzel yönlerinden biri; hayatımızda güzellikleri çoğaltan, sözgelimi sanatı geliştirip yayan, temel unsurlardan biri de bu değil mi? Malum, marifet iltifata tabi. Aşık Veysel’e “güzelliğin on para etmez, şu bendeki aşk olmasa” dedirten duygu da bu olmalı. Görüp takdir eden birileri olmasa güzellikler ne anlam ifade eder ki?

Çevremizdeki güzellikleri fark edebilmek, sağlık ve mutluluğumuz üzerinde olağanüstü etkilere sahiptir. Bunu kimi zaman açık, kimi zaman da sezgisel olarak bilir ve hissederiz. Bu yüzdendir ki, şehirlerde daha çok yeşil alan isteriz. İlk fırsatta açık alanlara, kıyılara gitmek isteriz. Sevdiğimiz bir konserin hazzının günlerce ve hatta haftalarca izlerini taşırız ruhumuzda. Kuşlara, atlara, kedilere, köpeklere… tutkuyla bağlanırız. Dahası, bu tutkumuzdan yararlanarak, tedavi ederiz ruhumuzu asırlardan beri. Boşuna değil, evcil hayvan beslemiş sözgelimi atalarımız veya daha ileri durumlarda da müzik, hippoterapi (atlarla tedavi) gibi usullere başvurmuş.

Şükür ki psikoloji biliminin yeni yeni araştırmaları da huşû duygusunun çok yönlü faydalarını ortaya koymaya başladı. Bu konunun öncülerinden Prof. Dacher Keltner kitabı ve yazılarında bunu çok güzel anlatır. Özetlemek gerekirse:

Huşu duygusu fiziksel sağlığımıza katkı yapmanın yanında, zihinsel modumuzu da değiştirerek, daha rasyonel ve sağlıklı düşünmemize katkıda bulunur, öğrenme kapasitemizi artırır; doğa ve sanatın güzelliklerinin ihtişamı karşısındaki kendi mütevazı halimiz maddeci tutumumuzu yumuşatır; bizi daha cömert, anlayışlı ve işbirliğine yatkın hale getirir ve diğer insanlar ve insanlıkla bağ kurmamızı kolaylaştırır.

Microsoft Windows’un meşhur duvar kağıdının bize uyarlanmış hali 🙂 Evet, bu manzara bizi güldürüyor, ama doğaya özlemimizi ve güzelliğin dayanılmaz cazibesini de veciz biçimde anlatmıyor mu sizce de?

Belediyeler de benzer gerekçelerle şehirlerde yeşil alanları artırmaya çalışıyor. İlginç bir örnek, İngiltere’de bunun “yalnızlığa” da çare olarak görülmesi. Hatırlarsınız, uzun süreli yalnızlığın bir sağlık sorunu haline gelebileceği bilinciyle, İngiltere bir ilke imza atarak Yalnızlık Bakanlığı kurmuştu. İşte bu bakanlığın ilk önerilerinden biri şehirlerde park ve bahçelerin bu yönde düzenlenerek geliştirilmesi olmuş. Park ve bahçeler sağlığı korumakla kalmıyor, sosyalleşmeyi artırıyor diyor bir haber. Bundan yola çıkarak, bazı belediyeler de aşağıdaki resimdeki gibi gönüllü aktiviteleri teşvik etmeye başlamış.

Aslında doğa da bu tutkumuzu ödüllendirirken, sanki bir yandan da bizi kullanıyor 🙂 gibi: Ağaçlar (özellikle meyve ağaçları) ve çiçekler bahçemizin ve evimizin baş köşesine kurulup, adeta gönüllü bakıcıları yapmıyor mu bizi kendilerine? Ve bu, aslında harika bir strateji, değil mi? Neticede, hayatta kalmak ve türünü devam ettirebilmek için diken üretmek te, çiçek açmak ta, meyve vermek te bir yöntem. Ama, sevilip özen görmek istiyorsanız, güzellik üretmelisiniz.

Demek ki doğa ve içimizde buna karşı uyanan huşû duygusu, bize hayranlık yanında, hayata karşı tutumumuzun ne olması gerektiğine de ilham veriyor: Güzele değer vermek, çoğaltmak, yaymak, eserler bırakmak bizden sonrakilere. Ta ki gelecek nesiller minnet ve şükranla yad etsin, Yahya Kemal gibi:

Eslaf kapıldıkça güzelden güzele,

Fer vermiş o neşveyle gazelden gazele,

Sönmez seher-i haşre kadar şi’r-i kadîm,

Bir meş’aledir devr edilir elden ele.[1]

(Eslaf: Selefler, öncekiler.

Fer vermek: Güç/can vermek.

Neşve: Neşe.

Seher-i haşr: Mahşer sabahı.

Şi’r-i kadîm: Eski/meyen şiir)

İşin belki en güzel tarafı, bunu gündelik hayatımıza da kolayca uygulayabilecek olmamız. Ve bunun, sanat gibi illa da bizi hayrete sevk edecek derecede olmasının gerekmemesi. Küçük de olsa her güzelliği takdir edip desteklemek, bir güzel davranışa öncülük etmek yahut çevremizde küçük bir nezaket hareketi başlatmak… kelebek etkisi gibi büyüyerek güzellikleri çoğaltmaz mı?

Öyleyse, güzelliği görebilmekte olgunlaşmalıyız; fark etmeli, pratik yapmalı, derinleşmeliyiz. Bir Tepeden Bakmalıyız sözgelimi Aziz İstanbul’a Yahya Kemal gibi… yahut İstanbul’u dinlemeli Orhan Veli gibi, gözleri kapalı. Belki en önemlisi gönül gözüyle görmeli her şeyi Aşık Veysel gibi… ta ki Kara Toprak bile sadık yar olsun.

Yahut da kalp gözüyle görmeyi öğrenen Küçük Prens gibi olmalı. Dünya edebiyatının en güzel örneklerinden biri olan Antoine De Saint Exupery’nin Küçük Prens’ini hatırlayın:

Küçük Prens, gülünün nazı ve kaprisinden bıkınca, kendi küçük gezegeninden çıkar ve dünyada bir çöle iner. Dünyada dolaşırken, gülleri gören Küçük Prens şaşırmış ve hayal kırıklığına uğramıştır: “Eşi benzeri bulunmayan bir çiçeğe sahip olduğum için çok zengin olduğumu düşünüyordum. Yalnızca sıradan bir gülmüş”. Küçük prens çimenlere uzanıp, ağlar ve işte o zaman tilki ortaya çıkar.

“Benimle oynar mısın?” der küçük prens. “Çok mutsuzum.”

“Hayır,” der tilki. “Oynayamam; evcil değilim ben.”

“Evcil ne demek?”

“Genellikle ihmal edilen bir iş, bağ kurmak anlamına geliyor. Yani, örneğin sen, benim için hâlâ yüz bin öteki çocuk gibi herhangi bir çocuksun. Benim için gerekli de değilsin. Ben de senin için yüz bin öteki tilkiden hiç farkı olmayan herhangi bir tilkiyim. Ama beni evcilleştirirsen, beni kendine alıştırırsan, birbirimiz için gerekli oluruz o zaman. Benim için sen dünyadaki herkesten farklı biri olursun. Ben de senin için eşsiz benzersiz olurum…”

Küçük prens, “Anlıyorum galiba,” dedi geride bıraktığı kendi çiçeğini düşünerek, “Galiba o beni evcilleştirmiş…”

“İnsan ancak evcilleştirirse anlar,” dedi tilki. “İnsanların artık anlamaya zamanları yok. Dükkânlardan her istediklerini satın alıyorlar. Ama dostluk satılan bir dükkân olmadığı için dostları yok artık. Eğer dost istiyorsan beni evcilleştir.”

“Seni evcilleştirmek için ne yapmalıyım?” diye sordu küçük prens.

“Çok sabırlı olmalısın,” dedi tilki. “Önce karşıma, şöyle uzağa, çimenlerin üstüne oturacaksın. Gözümün ucuyla sana bakacağım, ama bir şey söylemeyeceksin. Sözler yanlış anlamaların kaynağıdır. Her gün biraz daha yakınıma oturacaksın…”

Böylece küçük prens tilkiyi evcilleştirdi.

“Gidip güllere bak şimdi,” dedi Tilki. “Kendi gülünün eşi benzerinin olmadığını göreceksin.”

Küçük prens gidip güllere baktı. “Siz benim gülüme benzemiyorsunuz,” dedi. “Çünkü ne bir kimse sizi evcilleştirdi, ne de siz bir kimseyi. İlk gördüğüm zamanki tilkim gibisiniz. O zaman yüz bin başka tilkiden herhangi biriydi. Ama şimdi dostum oldu ve benim için eşi benzeri yok.”

Sevgi ve huşûyla kalın.

Mehmet MURAT

 


[1] Klasik Türk Müziği seviyorsanız, Münir Nurettin Selçuk’un Yahya Kemal’in bu ve başka bir rubaisiyle birleştirerek yaptığı “Çepçevre Bahar İçinde” adlı harika bestesini, üstadın kendi sesinden ve/veya yeni bir yorum olarak Didar Aliye Koyuncu’dan dinlemenizi öneririm.

Öğretilmiş/Öğrenilmiş Çaresizlik

,

On yıl önce artık beni çok rahatsız eden omuz ağrım nedeni ile doktora gitmiştim. Doktorum ile diyaloğumuz şöyle gelişti:

– Şikâyetiniz nedir?

– Sağ omzum ağrıyor.

– Çalışıyor musunuz?

– Evet

– Evli misiniz?

– Evet

– Çocuğunuz var mı?

– Evet

– Araba kullanıyor musunuz?

– Evet

– Bilgisayar kullanıyor musunuz?

– Evet

– Eee, o zaman olur!

İçimden “Kamera şakası mı bu?” diye düşünürken, doktorum ağrı kesici yazdığı reçeteyi bana uzatıyordu bile! Sonrasında “ nasılsa herkeste oluyormuş” diye hiç doktora gitmedim. İki yıl önce sağ omzumun ağrısı yaşam kalitesini epey düşürünce yeniden doktora gittim. Eski MR’ları istedi. Daha önce hiç çektirmediğimi söyleyince epey şaşırdı. İlk kez çektirdiğim MR’da boyun fıtığının sağ kola yaptığı basının bu ağrının sebebi olduğumu öğrendiğimde ise “çaresizliği” de öğrendiğimi anladım. Doktorlarımızı tenzih ederim, kötü doktora denk geldim şeklinde yorumlamak değil elbette niyetim, “ağrı ile yaşamam gerektiğine ikna olma” ile ilgili durumundan bahsediyorum. Bu duyguyu bir şekilde öğreniyoruz.

Öğrenilen çaresizlik, içinde olduğunuz durumu değiştirilemeyeceğine ikna olmanız demektir.

İlginç olan ise bu kavramın yalnızca modern insanlara özgü bir dert olmaması, aynı zamanda hayvanlarda da karşımıza çıkmasıdır. Örneğin tropik büyük balık cinsinden barakuda, geniş bir oda büyüklüğündeki cam havuza konur, yandaki havuzda da küçük balıklar vardır. Yemek için her saldırdığında cam duvarlara çarpan iri balık, yirmi gün sonunda cam duvarlara çarpmadan havuzda yüzmeyi öğrenir. Son aşamada yandaki havuz ile arasındaki bölme kaldırılır ama aynı yerde yüzmeye devam eder. Diğer taraftaki balıkları yiyemeyeceğini öğrendiğinden artık denemeyi bırakmış, kendi alanında yüzmeyi öğrenmiştir.

Pire deneyi ise ilginç gerçekten, elli santim sıçrayan pireyi otuz santimlik kavanoza koyup kapağı kapatılır. Zıpladıkça canı yanan pire kavanoz boyu kadar zıplamayı öğrenir ve çarpmamak içim yirmi dokuz santim sıçrar. Kapak açılıp “özgür” bırakıldığında ise sınırları çoktan belirlenmiş olduğundan kavanozdan dışarı çıkacak kadar zıplamaz.

En çok bilinen örnek ise sirklerde kullanılmak üzere yetiştirilen filler. Doğal yaşam alanından zorla koparılmış her vahşi hayvan gibi filler de özgürlüklerini geri kazanmak için mücadele eder. Peki, o zaman eğitmenler bu devasa hayvanları “evcilleştirmeyi” nasıl başarıyorlar? Bu sorunun cevabı işkencenin bir türevi, yani tam anlamıyla öğretilen çaresizlik. Filler henüz yavruyken “eğitilmeye” başlar ve kalın bir zincirle bir kazığa bağlanırlar. Zincirleri canlarını acıtırken bir taraftan da özgür kalma çabalarını devamlı boşa çıkararak iradelerini kırar. Bu yöntem eski hayvanat bahçelerinde de kullanılmaktaydı. Fillerin yaşadığı alanın etrafına derin bir çukur kazılırdı ve yavru filler adım atarak çıkamaz, büyüdüklerinde ise çıkamayacağını öğrendiği için adımlayıp geçmezdi. Tonlarca ağırlığındaki yetişkin fil, küçükken öğrendiği alanda yaşamını sürdürür ve bu sayede kaderini kabullenmiş olur.

Peki, biz insanlar çaresizliğin, bizden onlarca kat ağır bir devi bile kırabilecek acımasız bir silah olduğunu bilirken nasıl aynı tuzağa kendimiz de düşüyoruz? Demokrasilerde oy vermenin kişiye bir tehdit oluşturmadığı ülkelerde, yüzde elliye kadar düşen katılım oranları bize ne anlatıyor? Peki ya “cam tavan”a çarpan kadınlar? Bu da bir başka yazının konusu olsun.

Kişisel gelişim felsefesinin önemli isimlerinden Jim Rohn “Bulunduğun yer seni memnun etmiyorsa, yerini değiştir. Ağaç değilsin.” diyerek, öğrendiğimiz çaresizlikleri bir kenara bırakabilmenin reçetesini verir.

Öğrenilmiş olması aslında ilk başta böyle bir durumun içinde olmadığınızın da ispatıdır. Koçlukta, danışan ile koç arasında birebir uygulanan birçok teknik ile farkındalık sağlanabilir ve yeniden bireysel çareler bulunabilir. Biz harekete geçmeye karar verdiğimizde!

Sağlık ve huzurla

Nurkan Zaim
Ekonomist, Profesyonel Koç

 

Ninnoc

,

– “vavavavavavav ….” Kulaklarımda, kafamın içinde zonkluyor, dayanamıyorum, kenara çekilip şöyle oturuyorum” (büzülüp başını dizlerine dayayıp elleri arasına alarak).

– Ninnoc, kendini tarif edebilir misin? Sen nasıl bir kızsın?

– … Sonraki soru lütfen. Bu çok zor bir soru… hayır, cevaplayamıyorum… Herkes dış görünüşümü biliyor sadece, gerçek beni çok az kimse biliyor. “Gülümsememin ardında ne çok şey var, bilmiyorsunuz”…

– Bu şiiri neden seviyorsun?

– Çünkü bana uyuyor, özellikle de okuldaki halime. Elimden geldiğince sadece mutlu yönümü gösteriyorum.

Okul bahçemiz şöyle bir yer… (kağıda çizerek) bahçede, teneffüslerde sınıfımdaki diğer kızlar genelde şöyle bir çember oluşturuyor ve en popüler kız, elinde telefonla tam ortada duruyor. Durmadan aldığı mesajlar ve hediyeler hakkında konuşuyor. Bu çembere girmeye çalışıyorum, ama genellikle önce dahil oluyor, sonra yavaş yavaş tekrar çemberin dışına itiliyorum. Ben oradan uzaklaştığımda fark etmiyorlar bile. Aslında orada olduğumu da fark etmemişlerdi. O çembere uyamamıştım… herkes gibi uyamadım.

Sonra yine bahçenin kenarındaki ağaçların altına, bana azıcık yer veren yere, gidiyor ve yalnız başıma oturuyorum. Orada sadece oturuyor ve onların konuşmalarını dinliyorum.

“Normal” (elleriyle yazı formundaki tırnak işareti yaparak)… “normal”… “farklı” (daha kızgın bir tonda)… “normal”… “popüler”…

– Normal olmak nedir?

– Ne bileyim?… Şimdi olduğu gibi işte, ben tamamen normalim… umarım öyleyim… Umarım değilim… belki…

Farklıysanız insanlar sizi hep eleştirir: “Normal davran!”… Yanlış bir şey yapmadığımız ve kimseye bir zarar vermediğimiz halde.

Neden farklı olamazsın ki? Sanırım diğer çocuklar beni farklı olmak için uğraşıyor gibi görüyor. Farklı olmayı seviyorum, çünkü o zaman kendimi diğerlerinden ayırt edebiliyorum ve o zaman kendimi daha iyi tanıyorum.

– Kendini tamamen, tüm yönünle göstermeye cesaret edebiliyor musun?

– Hayır. Kendimi gerçekten göstermeye cesaret edemiyorum çünkü insanların benim daha az çekici yönlerimi görmelerini istemiyorum, ta ki onlara tümüyle güveninceye kadar. Sevimsiz ve depresif yönüm mesela. Bunu onların bilmesine gerek yok, çünkü bunlar benim daha az çekici/sevimli yönüm. Korkuyorum ki o yönümü görürlerse şöyle düşünecekler: bu kız düşündüğümden daha az neşeli, en iyisi on pek takılmayım.

Eski okulumda her günüm bir kabustu. Soğuk. Bilirsiniz, arabadan iniyorum, orada okul… Sert bir zemin. Her şey işte bu sert zeminin rengindeydi, gökyüzü ve hatta ağaçlar bile. Ağaçlar bu zeminin bir açık tonuydu sadece… Ödevleri yalnız yapmaktı, her Allahın günü, eve yalnız gitmek, teneffüsleri yalnız geçirmekti… Sınıfta böyle hissettiğim anlarda gider kendimi tuvalete kapatırdım. (Sessizce ağlıyor).

– Bu şekilde hisseden tek kişinin sen olmadığını bilmek seni teselli eder mi?

– Kötü hisseden tek kişi olmadığını her zaman bilirsin. Onuncu sınıfta kendimi kötü hissettiğim zamanlar, tek kişi olmadığımı biliyordum ve dahası dünyada yüzlerce, binlerce, milyonlarca çocuk vardı, tam da benim gibi hisseden. Ben, o milyonlarca çocuktan biri olmak istemiyordum işte. Hayır, bu bir teselli değil.

İnsanlar “yalnız sen değilsin” dediklerinde… Evet, bunu biliyorum! Buna dayanamıyorum; biri kolunu omuzuna atıp “iyi misin?” dediğinde, tam da biraz önce sana araba çarptığında. Hayır, tabi ki iyi değilim!

“İyi misin?”… Samimiyetsizlikten hiç hoşlanmıyorum… Yanlış zamanda yanlış soru.

Bir süre sonra bir şeyler çatırdıyor içimde ve bir daha asla bir bütün olamayacak gibi. Kaba davranışlara maruz kalan bir kişinin içinde, bir şeyler sonsuza kadar kırılıyor işte.

Bilirsiniz, arabanın ön camında küçük bir çatlak olursa, bir süre sonra tümden çöker, dağılır. Yani cam, üzerinde küçük bir çatlak olduğunda daha kırılgandır. Bence kötü davranılan çocukların içinde böyle çizikler oluşuyor. Ve bu onları öyle kırılgan hale getiriyor ki, giderek cam gibi parçalanmaya yol açıyor. İşte benim içimde de böyle bir şey kırıldı… Kendimi olduğu gibi gösterme cesareti.

İşte bu, eski sınıfımda içime yerleştirilen şey: korku. Artık hayatımın geri kalanı boyunca insanların beni sevmeyeceklerinden korkacağım.

***

Ninnoc, Hollandalı Niki Padidar’ın yönettiği bol ödüllü bir kısa film. 18 dakika. Buradan İngilizce altyazılı olarak izleyebilirsiniz.

Filmin kahramanı Ninnoc’un bahsettiği, biz yetişkinlere göre küçük şeyler, ama bir birey olarak sevilmek ve değer verilmek, hele de o yaşlardaki çocuklar için ne kadar önemli ve yokluğu ne kadar acı verici.

Ne yazık ki, tam da birey olmanın sancılarının yaşandığı bu dönemde, çocuklarımızın üniversite sınavı stresli dönemleri var.

Milli eğitim bakanı Sayın Ziya Selçuk’un “bilgi değil, deneyim ve görgü temelli” ve “mizaç tiplerine” göre eğitime vurgu yapması, neden kendisinin bakanlık görevini almasının sevinç yaratmasını izah ediyor, değil mi? Sayın Bakanın Ebeveyn Benim başlıklı değerli kitabını herkese özellikle tavsiye ediyorum.

 

Sevgiyle kalın.

 

Mehmet Murat

Kendimizi İfade Etme Şeklimiz

,

Eril-Dişil enerji dengemizin kendisini baskın bir şekilde gösterdiği alanlardan biri de kendimizi ifade şekillerimizdir.

Kişi anlamadan, dinlemeden ya da karşı tarafa hiç söz hakkı vermeden anlatma eğiliminde ise Yıkıcı eril enerji tavrındadır.

Genellikle yüksek bazen de oldukça yüksek ses tonu kullanır.

Ne kadar bağırırsam o kadar anlaşılırım gibi bir inancı vardır.

Zihni hep kendi söyleyecekleri ile doludur.

Günlük sohbet esnasında bile hep kendi konuşmak ister.

Hoşuna gitmeyen ya da katılmadığı fikirleri tamamen reddeder.

En son söylenecek sözü ilk başta pat diye söyleyebilir.

Kişi sürekli olarak söylemesi gerekenleri, fikrini söylemekten kaçınıyor, duygularını içine atıyorsa büyük olasılıkla pasif dişil enerji alanındadır.

Bu kişiler sıklıkla Boğazıma bir yumru oturdu, dilimin ucuna kadar geldi söyleyemedim deyimlerini kullanırlar.

Kimseyi kırmamak maskesi altında sürekli kendilerini kırarlar.

Sonrasında da kimsenin onları anlamadığı manipulasyonunu yapabilirler.

Söylenmesi, ifade edilmesi gereken durumları, hisleri iş işten geçtikten sonra belirtme eğilimi vardır.

Doğru zamanlamayı asla yakalayamaz.

Ses tonu çok düşüktür.

Çoğu zaman karşı taraf konuşan kişiyi duymakta zorlanır.

Denge; ifade etmemiz gerekenleri süzebilip doğru zamanda doğru ses tonuyla ifade edebilmektir.

Sözlerimiz büyülüdür.

Yaratma gücü vardır.

Ağzından çıkanı kulağın duysun…

Söylediklerimizle yaptıklarımızın bir olması yine 5. çakra hakimiyetindedir.

Özü, sözü bir olmak dedikleri tam da burasıdır.

 

Didem Öztabak

Çok Sıkıldım, Çekiç Arıyorum…

,

Bazı anlarda ruh halimiz bize şunları söyletiverir ya; “-Çok sıkıldım bunaldım. Nedenini bilmiyorum içimde bir şeyler var, ne oldu şimdi, ters olan ne anlayamıyorum. Hiç sevmedim böyle hissetmeyi ama çıkamıyorum da bu durumdan!”

Eeee peki çıkmasam ne olur? Bilmem! Bilsem de devam eder miyim? Zaten bilemezsem ne değişiyor ki?

Böyle bir gel/ git durumları, kendinle konuşmalar ya da vızıldayan iç sesini susturmaya çalışmalar…

Hiç böyle hissettiğiniz oldu mu? Bazılarınızın “- Çoook ” dediğini duyar gibiyim 🙂

Peki, sonra ne oldu hatırlayan var mı?

Bir telefon, bir haber, sosyal medyada paylaşılmış bir foto, dışardan gelen çocuk kahkahası, fırından gelen ekmek kokusu, bir parça çikolata, bir soru, bir müzik, çalan kapı zili, komşunun köpeğinin sesi, üşüdüğün için kalkıp giydiğin bir hırka, aniden çıkan bir gökkuşağı, çimen kokusu, çiğ damlası ve benzerleri… Minicik minnacık şeylerin ardından bir önceki çıkılmaz sandığımız hislerden çıkıp gitmişiz değil mi? Belki şimdi bunları okumasanız o anları hatırlamayacaktınız bile…

Benimki de iş mi yani ne güzel unutmuştuk, geçti gitti niye hatırlatıyorum sanki?

Hatırlatıyorum, çünkü böyle sıkıntılı anlar geldiğinde, zamanın göreceliği misali bir uzar bir uzar ki sormayın gitsin. Aslında bazen (her zaman değil maalesef 🙂 ) bir anda bu sevimsiz ruh durumu değişebildiğine göre, öyle uzun boylu kalamayacağının farkına varabilelim istedim. Ve istedim ki böyle afakanlar bastığında geçtiğini de düşünelim. Beynimizin bir yerlerinde kodlanmış bir umut olsun ki çabucak sıyrılıverelim. Sevmediğimiz bu ruh durumundan çıkmak için bize neyin iyi geldiğini arayıp, bulup çıkaralım ve onu dar günlerde kullanılmak üzere tutalım istedim.

Hani genelde annelerimizin ne olur ne olmaz diye, cüzdanlarının bir köşesinde bekleyen küçücük güvence parası misali… Bunun içinde neşe, mutluluk dolu olduğumuz anların fotoğrafını çekip beynimizin yüreğimizin gizli köşelerine kaydedelim, ihtiyaç durumunda kullanılmak üzere…

Böyle yazınca birden aklıma toplu taşım araçlarındaki imdat çekici geldi! O cam ardındaki duruşu bana hep olumsuzu çağrıştır. Kaza konusunu ve olma olasılığını hatırlatır. 🙂 Hep öylece kalsın isterim camı hiç kırılmadan! Oysa başka tarafından bakarsak, asıl anlamı tehlike anında oradan çıkıp gidebilme umudu olmalı öyle değil mi?

İşte anlara, anılara, nesnelere, renklere, durumlara dolayısıyla tüm duyularımızla sürekli kaydettiklerimize ne yüklediğimiz tamamen bize bağlı! Ne tarafından bakıp yorumladığımız da…

İmdat çekicini kurtulma umudu ya da kaza olasılığı diye görmek farkındalıkla duygularını analiz edip olumsuzları ayıklayıp olumlular ile kodlamak alışkanlığını edinmek yetisi ile çoook orantılı…

Bu tamamen farkında olma konusunda disiplinli bir alışkanlık geliştirmeye dayanıyor. Hep olumlu tarafından bakıp kodları iyilikle güzellikle en önemlisi de umut ile yükleme alışkanlığı edinmeye ihtiyaç duyuluyor, çoğunlukla! Böylece çekiçler kaza değil kurtulma güvencesi olarak görünüyor bize…

Hadi böyle eğitmeye çalışalım mı kendimizi ne dersiniz? En azından umut dolu bir kaç çekiç edinmek üzereJ

Sevgiyle kalın

Belma Kafadar KARAÇAM

Profesyonel koç

 

#kalbimlesohbetler

,

#81 OJAS 🍁 Fiziksel iyilik, zihinsel berraklık, ve tam sağlık için elzem 3 ana öğeden biri, Ojas’tır. Kimi zaman, bağışıklık sistemi diye adlandırıldığına ya da güç/kuvvet diye çevirildiğine denk gelebiliriz. Dr Vasant Lad, Ojas’ı, sindirimin son ürünü diye tanımlar. Doshalardaki artış, hastalıklara neden olurken, Ojas’taki artış, iyilik ve sağlığın kapılarını açar. •••
🍁Ojas’taki azalma, kişide; korkulu, kaygılı bir ruh hali ve güçsüz ve sağlıksız bir bedene neden olur. Duyu organlarında zayıflama başlar. Yaşama karşı isteksizleşebilir. •••
🍁Ojas’ı dengede tutmak ya da artırmak için neler yapılabilir?
* En azından günde 1 kez, beden tipine uygun, taze pişmiş/hazırlanmış bir yemek yemek
* Bu yemeği oturarak, sessizlik içinde, telaşsızca, farkındalıkla ve bir tören gibi yemek
* Yemekleri doğru saatlerde yemek
* Her gün, bir kaç dakikalığına da olsa, doğada vakit geçirmek. Toprakla bağlantı kurmak.
* Çevrede olup biteni farkındalık ile izlemek, günlerin ve mevsimlerin akışının farkına varmak. * Gündüzleri güneş, geceleri ay duşu almak:)
* İçsel dinginliği ve kalbin telaşsız alanını yakalamayı sağlayan sakin ve dingin yoga ve meditasyon çalışmaları yapmak
* Doğru zamanda ve yeterli miktarda uyumak
* Toksik her şey ile (yiyecek, içecek, kozmetik, ortam, ilişki vb) nazikçe vedalaşmak…😌🍁

#82 Kendimizi şifalandırdığımızda, atalarımızı şifalandırırız, soyağacında akan derin yaralardan.
Atalarımızı şifalandırdığımızda, Yerküreyi/ Yuvamızı şifalandırırız, tüm insanlığın derin yaralarından…. demiş, Nilgün Arıt hocam. Çok güzel demiş. Ne yapacağız? Nasıl yapacağız? Sadece kendi bildiklerimi anlatabilirim. Kendi bildiğimi okuduklarımı😌. Aşağıdaki liste, başucu kitabım olan Aidin Salih/ Gerçek Tıp’ın kapağına yazıp, yapıştırdığım kendime notumdur:

1. Tüm bedenlerini;

a. Vücudunu (içini: gerçek yiyecek ye, güzel su iç, güzel uyu, ve dışını: mümkün olduğunca kimyasalsız yaşa, hareket et. Nerede hareket, orada bereket…)

b. Aklını (düşüncelerin eylemlerine dönüşecek, ona göre, iyi düşün)

c. Ruhunu (dua et, meditasyon yap, ataların ruhuna hayır işle, ağaç dik, tohum ek)

d. Kalbini (çocuklarla ve hayvanlarla vakit geçir, hayvan satın alma, sahiplenme de. Dost ol onlarla, onların neşesini ve huzurunu yaşa) ve

e. Etrafını (evini, eşyalarını, ilişkilerini sadeleştir. Az eşya, öz insan) temiz tut.

2. Bir eylem yap, mesela gül… (Che Guevara)

3. Üçe gerek yok şimdilik. Önce ilk ikiyi tamamlayalım😊🍀

👣Ayak sürümeyelim, yağlayalım çünkü;

1. Ayak ve bacaktaki yorgunluk hissi ve ağrıya iyi gelir

2. Ayak güçlenir, yere sağlam basar

3. Böylece omurga güçlenir

4. Vizyon genişler

5. Vata dengelenir (ki; neredeyse tüm rahatsızlıklar ilk Vata dengesizleştiğinde oluşmaya başlar)

6. Doku, lif ve bağlar rahatlar

7. Doğru adımlar atılır •••••••••••••••••••••••••••••••••••••••••••••••••••••••••••••

👥Kafa ütülemeyelim, yağlayalım çünkü;

1. Saçlar beslenir, canlanır, parlar

2. Duyu organları daha hassas çalışır, güçlenir

3. Yüzdeki çizgiler azalır, oluşmaz

4. Kafa ne geçmişte takılır, ne şu anı kaçırır, ne de gelecekten kaygılanır •••••••••••••••••••••••••••••••••••••••••••••••••••••••••••••

👂Kulak kabartmayalım, yağlayalım çünkü;

1. Vata artışına bağlı (iç ve dış) kulak rahatsızlıklarının önüne geçer (vertigo, derinin pul pul dökülmesi vb)

2. Katı boyun yumuşar

3. Çene yumuşar

4. Yumuşak çeneden sert sözcük çıkmaz
•••••••••••••••••••••••••••••••••••••••••••••••••••••••••••••

Kim hangi yağı kullansın, kim yağ kullanmasın? İşte bunlar hep Ayurveda ve hepsi ve daha fazlası: ( 30 Kasım-2 Aralık ) Bolu / Yeni Yıla Hazırlık Kampı’nda. Pek yakında @haryogayurveda 💚

#kalbimlesohbetler
Aslı Can
Yoga Eğitmeni

Merhametin Verimliliği Toksik İş Kültürüne Karşı

,

(İş’te Anlamlı ve Huzurlu Bir Hayat-3)

Mehmet MURAT

 

İşbirliği, insan türünün yeryüzündeki başarısının belki de en temel dayanağı. Daha gelişmiş beynimiz ve anatomik bazı avantajlarımız (örneğin, başparmak) diğer canlılardan daha yetenekli olduğumuzu gösterse de, bu yeteneklerimizi işbirliği içinde kullanmadığımız sürece bizden çok daha güçlü doğadaki yırtıcılar karşısında bir şansımız olmazdı.

İşbirliğindeki başarımız ise, bizi bir arada ve an az çatışma içinde tutan empati, merhamet, cömertlik, nezaket, diğerkâmlık v.b. insancıl/barışçıl değerlerde diğer canlılardan çok daha üstün olmamızdan kaynaklanmıştır. Frans de Waal (psikolog, primatolog, etolog) gibi bilim adamlarının çalışmaları, tüm gelişmiş primatları öne çıkaran değerlerin bunlar olduğunu ve insan medeniyetinin başarısının da bu değerlerin en gelişmiş uygulamaları sayesinde mümkün olduğunu büyük bir yetkinlikle anlatır.[1]

Ne yazık ki, zaman zaman merhamet ve andığımız tüm insani değerlerin yakın ve özel ilişkilerimizde geçerli olduğu, iş dünyasında ise sadece rekabetin esas olduğu yanılgısına kapılıyoruz. Oysa avcı-toplayıcı topluluklardan tarım toplumuna, tarihimizin büyük bir bölümünde iş ve özel yaşam ayrılmış değildi; beslenme ve hayatta kalma, yani “iş”, zamanımızın büyük bir kısmını alırdı ve burada işbirliği temel avantajımızdı. Kısacası, insanlık tarihi bu değerlerle yoğrulmuştur.

Bu girizgâhın sebebi, son zamanlarda (özellikle küresel krizden sonra) giderek artan bir “toksik işyeri kültürü”nün yaygınlaşmasından yakınan yazı ve araştırmaların çoğalması. Bu yöndeki bulguların büyük bir kısmı bireyci niteliği ağır basan ABD toplumu için geçerli gibi görünse de, küresel düzeyde de bunun ciddi bir sorun olduğu özellikle vurgulanmaktadır.

Oysa rekabete aşırı vurgu yapan ve insancıl değerleri geri plana iten toksik iş kültürü daha “verimli” bir ş ortamı yaratmadığı gibi, hem şirketlere/kurumlara hem de ekonominin bütününe çok ciddi maliyetler yüklemektedir (Bkz. Bir önceki yazımızın kaynaklarında anığımız araştırmalar). Ürettiği mutsuzluk ve insan kaynakları sermayemizi köreltmesi de cabası.

Merhamet, Toksik İş Kültürüne Karşı

Toksik iş kültürü nedir ve nasıl tanımlanır?

Toksik işyeri genellikle, bir yandan rekabeti teşvik ederken, bir yandan da insanlarda ve ortamda insancıllığı baskılayan atmosferi tanımlamak için kullanılmaktadır. Temel odak kar, süreçler ve kaynakların kısıtlı kullanımıdır. Havuç-sopa anlayışına, yani sertlik ve disipline (gerektiğinde cezaya) dayanan ve çalışanlara karşı kabalığı yönetim düzeyinde ve çalışanlar arasında normalleştiren tutum ve davranışların hakim olduğu iş kültürü ve buna karşı yönetimin duyarsızlığını ifade eder.

Böyle işyerlerinde, ağır iş yükü performans gibi sunulurken, çalışanlar düzeyinde iş çoğunlukla angarya olarak görülür, motivasyon ise düşüktür. Yenilik ve yaratıcı düşünceye yer yoktur; sağlıksız eleştiriler orijinal fikirleri bastırır. Bu durum, iş’te (çalışma hayatı) olabilecek manevi ödülleri (kendini ifade etme, geliştirme, ilerleme ve başarı duygusu, üretkenlik, yaratıcılık v.b.) yok eder.

 

Böyle bir ortamda çalışanlar arası rekabet yıkıcı hale gelmiş; işbirliği, dayanışma, ekip ruhu aşınmıştır. Sağlıksız rekabet, anksiyete, depresyon ve değersizlik duygusunu yaygınlaştırır, verimi düşürür.

Bu durumu analiz edip, rekabet yerine ekip ruhunu, işbirliğini ve dayanışmayı teşvik eden bir kültüre yönelinmezse, yönetim genellikle mükemmeliyetçilik tuzağına saplanır, mikro yönetim anlayışına ve bireysel yeteneklere daha fazla yaslanmaya başlar. Bu ise işyeri kültürünü daha da toksik hale getiren bir kısır döngüye yol açar.

Bu konuda çok sayıda araştırma var, ancak şimdilik, kısa çarpıcı bir değerlendirmeyi aktarmakla yetinelim:

Bir TED konuşmasında Margeret Heffernan, Purdue Üniversitesi’nde tavuklar üzerinde yapılan bir araştırmadan yola çıkar. Deneyde, tavuklarda üretkenliği ölçmek amacıyla, her bir kümesin en üretken tavuğu alınıp, bunlardan yeni bir kümes oluşturulur. Deneyin sonunda, ortalama tavukların bulunduğu kümeste verimlilik düşmek bir yana artarken, süper tavukların toplandığı kümeste yaşayan sadece üç tavuk kalmıştır. Yaşayan üç tavuk diğerlerini gagalayarak öldürmüştür.

Magaret Heffernan’ın çıkardığı kıssadan hisse: Süper tavuklar kendilerinden üretken değildir, diğerlerinin üzerine basarak yükselirler. Yıkıcı rekabet, üretkenliği yok eder. Buna karşılık, sağlıklı işyeri kültürü ve çalışan tatmini daha iyi sonuçlar üretir. Bu konuda, yeri geldikçe yazı serimiz boyunca kısa örnekler vermeye devam edeceğiz.

Sorunun Kaynağı ve Çaresi

Bireysel rekabeti öne çıkarıp işbirliği ve merhameti geri plana iten iş kültüründen çoğunlukla yönetim sorumludur. Esasen, genel kural olarak, işyerinde çatışmanın başlaması da bitirilmesi de yönetim anlayışıyla yakından ilgilidir. Çok satan ve bir klasik haline gelen Etkili İnsanların Yedi Alışkanlığı kitabının yazarı Stephen Covey şöyle bir örnek verir:

Şirkette takım çalışmasının bozulup, yıkıcı bir rekabetin geliştiğini gören bir yönetici Covey’den danışmanlık hizmeti ister. Covey, daha yönetici ofisine girer girmez çıkışta kapıya yakın bir yerde asılı tabloyu fark eder. Tablo, burun buruna finiş çizgisine koşan atların resmidir: Yönetici, farkında olmadan işbirliği yerine yıkıcı bir rekabeti telkin etmektedir.

Power Paradox kitabının yazarı Prof. Dacher Keltner’in sıkça dile getirmekten hoşlandığı örnek ise daha çarpıcıdır. Yaptıkları geniş çaplı bir deneyde, bir yönetici ve iki çalışandan oluşan çok sayıda örnek grupta şunu yapmışlar: Ortada bir sehpa üzerinde, üç fincan kahve ve bir tabakta yedi kurabiye vardır. Denekler orada başka bir şey için bulunduklarını düşünürken, hareketleri gözlemlenir: Son kurabiyeyi kim alacak? Deney sonucunda görülüyor ki, neredeyse tüm örnek gruplarda son kurabiyeyi, diğerlerini hiç dikkate almadan ve büyük bir rahatlıkla (kırıntıları üstüne başına dökerek), yönetici alır.

Prof. Keltner’in uyarısı önemli: Bunlar tekil örnekler değildir. Güç ve yetki maalesef empati ve merhameti köreltmektedir. Ve maalesef bu eğilim insan olarak hepimizde var. Empati ve merhamet bir arada yaşama zorunluluğunun getirdiği değerlerdir. Bunların bir davranış kalıbı olarak incelikli formları, ancak bunu önceleyen bir kültür içinde ortaya çıkabilmektedir. Nitekim, başka toplulukları yağmalamayı ve hatta (bireysel) hırsızlığı kahramanlık sayan kültürler de olmuştur.

Yakın zamanda, bir Alman araştırma ekibinin Afrika’da bazı kabileler üzerinde araştırma da bunu doğruluyor: Diğerkamlık, cömertlik ve merhamet ancak hakim kültür bunu destekliyorsa orta çıkabilmektedir.

Öte yandan, önümüzde henüz sonuçlarını tama kestiremesek de yepyeni fırsat ve sorunlara yol açacak ve insanlığın gelişim çizgisinde yepyeni bir meydan okuma oluşturacak bir dönem var: 4. Sanayi Devri ve Yapay Zeka’nın yükselişi. Şimdiden belli olan bir husus varsa, o da şimdiye kadarki eğitim ve becerilerimizin yapay zeka karşısında yetersiz kalacağı. Ancak, insanlığın çözüm kaynağı da yine aynı: Bizi bu zamana kadar doğadaki tüm canlılardan üstün tutan ve robotlardan/yapay zekadan da üstün tutacak olan değerlerimiz.

Bu konuda en büyük sorumluluk ise yönetim kademesine düşmektedir. Yazımız uzatmamak ve önerilerimize yer verebilmek için, bu konudaki çok sayıdaki örnekten yalnızca birine atıfta bulunmakla yetineceğiz: LinkedIn CEO’su Jeff Wiener’in Pennsylvania Üniversitesi (Wharton) mezuniyet töreninde yaptığı “Merhamet Nasıl Daha İyi İşletmeler Oluşturur” başlıklı konuşması.

Weiner bir soru üzerine, “22 yaşımdaki kendime bir tavsiyem olsaydı, bu ‘daha merhametli ol’ olurdu” diyor: “Sizin yaşınızdayken pek de merhametli biri değildim ve eğer sonraları merhametli olmayı öğrenmeseydim, bugün sizin karşınızda olamazdım”… “Merhamet odaklı yönetim yalnızca daha etkin ekipler oluşturmanın değil, daha başarılı bir şirket oluşturmanın da yolu”… “Bu yönde bir iş kültürü oluşturduğunuzda, rekabet avantajı kazanacaksınız.”

Weiner’in konuşmasının sonundaki tavsiyesi: Yakınızdaki insanların değerini bilin![2]

Test ve Öneriler: Kurum kültürünüz/şirketiniz merhameti mi duyarsızlığı mı teşvik ediyor?

Merhameti çoğunlukla bireysel bir nitelik olarak düşünürüz, ama uyku dışındaki zamanımızın çoğunu geçirdiğimiz kurumların (işyeri, okul…) sıkıntıları olan insanlara karşı nasıl davrandığımız üzerinde büyük etkileri vardır ve bu sonuçta verimlilik ve yaratıcılığı etkiler.

Konuyla ilgili araştırmalara dayanarak hazırlanan, kurumlarda merhamet kültürünü ilişkin aşağıdaki testi, halihazırda içinde bulunduğunuz kurumu düşünerek cevaplayın. Sorular, sizin ve kurumdaki diğer insanların ortamda kendilerini nasıl hissettiklerini, nasıl düşündükleri ve nasıl davrandıklarını ölçmek için tasarlanmıştır. Soruları, idealinizdekini değil, halihazırda olanı düşünerek mümkün olan en samimi şekilde cevaplandırın. Yanlış veya doğru cevap yok, amaç mevcut durumun resmini çıkarmak.

Haydi, başlayalım.

Aşağıdaki soruları, sorulardaki ifadelere katılma derecenize göre, bir puan vererek cevaplayın.

Puan skalası

Hiçbir Zaman: 1, Bazen: 2, Her zaman: 3

 

1. Kurum/işyerinde birinin bir sıkıntısı olduğunu gördüğümde, çekinmeden hemen ona yardım teklif ederim. PUAN
2. Kurumumuzda bize duygularımızı dışarda bırakmamız ve sıkıntılarımızı paylaşmamız yönünde telkinde bulunulmaz.
3. Birinin bir ihtiyacı olursa, o kişiye yardımcı olabilmemiz için kurumumuz e-mail v.b. gerekli iletişim araçları ile herkesi bilgilendirir.
4. Zor zamanlarımızda yöneticilerimiz insanlarla konuşur ve dertlerini dinlerler.
5. Kurumumuzda insanlar yoğun stres yaşadıklarında, bir acıları olduğunda, iş yükünden bunaldıklarında veya bir zorluk yaşadıklarında bunları rahatça ifade edebilirler.
6. Üzüntülü zamanlarımda kurumumdaki diğer insanların bana kayıtsız kalmadıklarını hissedebiliyorum.
7. Kurumumuzda birinin sıkıntılı zamanlarında diğer insanların toplu yemek düzenleme, bir mesaj atma, çiçek gönderme v.b. yollarla ilgilerini gösterip destek olmaya çalıştıklarına çok şahit oldum.
8. Kurumumuzda, kimse kimseye bir sıkıntısı olan kişilere ilgi gösteremeyecek kadar meşgul oldukları duygusunu vermezler.
9. Kuruma yeni katılanların uyum sağlamaları için elimizden geleni yaparız.
10. Kurumumuz zaman zaman ihtiyaç içindeki insanlar yararına etkinliklere sponsor olur.
11. Kurumumuzda bir kimse sıkıntılarından bahsettiğinde, diğer insanlar bundan rahatsız olup ondan kaçınmaya veya görmezden gelmeye çalışmazlar.
12. Kurumumuzda yöneticiler, insanların birbirlerine yardım etme çabalarını desteklerini açıkça hissettirirler.
13. Kurumumuzda hepimize bir birey olarak değerli olduğumuz hissettirilir.
14. Kurumumuzda birisinin bir derdi veya sıkıntısı olduğunda diğerlerinden yardım istemesi, bir süre kendisine esnek davranılması veya destek olunmasını istemesi bir zayıflık işareti olarak görülmez.
15. Şirketimizde bir kimse zor zamanlardan geçtiğini ifade ettiğinde, iş arkadaşlarının çoğu buna empati ve yardımsever bir tutumla yaklaşırlar.

 

1- Puanınız 15’e ne kadar yakınsa, işyerinizde/kurumunuzda merhamet düzeyi o kadar düşük demek.

Puanınız, kurumunuzun/işyerinizin merhameti teşvik etmede ve farkındalık sağlamada yetersiz kaldığını gösteriyor. Yani, kurumunuzda/işyerinizde insanlar bir diğerinin sıkıntılarını fark etmiyor veya buna yeterince dikkat etmiyorlar. Belki bunun sebebi kurum kültürü insanların sıkıntılarını ifade etmelerine ve yardımlaşmalarına destek olmuyor. Uç örneklerde bu durum, iş arkadaşlarının acılarına duyarsızlık, zayıflık işareti olarak görme ve onlardan uzaklaşma eğilimlerine kadar varabilmektedir.

Testi bir kurum üyesi/çalışan olarak yaptıysanız, şunları düşünmenizde yarar var:

a- Kurumunuzda/işyerinde gördüğünüz, büyük-küçük, tüm insancıl davranışları fark edin, takdir edin, ilgililere (mümkünse ayrıca yazılı) teşekkür edin. Bu güzel örneklerin hikayelerini mesai arkadaşlarınızla sohbetlerinize dahil edin. Yeri geldiğinde bir benzerini veya daha iyisini siz de yapın. Bir kelebek etkisi oluşturmayı deneyin.

b- Mesai arkadaşlarınızın dertlerini, sıkıntılarını fark etmek için kendinizi duygusal olarak hazırlayın. Birinin sıkıntısını hissettiğinizde, mümkün olan en nazik ve anlayışı şekilde nasıl yardımcı olabileceğinizi düşünün. Kendi içinizde merhamet duygunuzu geliştirecek farkındalık oluşturmaya çalışın, bu konudaki duyarlılığınızı geliştirin (ilerde bu konuya ilişkin bazı pratikler önereceğiz).

c- Küçük bir davranışın da bazen çok önemli etkileri olabileceğini aklınızdan çıkarmayın. Elinizden hiçbir şey gelmese de, hiç olmazsa dertlerini dinleyin, empatinizi gösterin. Bu yaklaşımınıza diğer mesai arkadaşlarınızı da dahil etmeye çalışın.

Testi bir yönetici olarak yaptıysanız:

a- Kurumunuzda/şirketinizde insanların birbirlerine duyarlı ve yardımsever davranmalarını teşvik edecek resmi politikanızı oluşturun, iş/kurum kültürünü bu yönde geliştirin. Gerektiğinde bu yöndeki faaliyetlerin öncüsü olun. Kurum/iş dışında da imkanınız elverdiğince bu türden faaliyetlere sponsorluk edin.

b- Yeri geldikçe ve fırsat buldukça, insanlık ortak noktamıza vurgu yapın, empatiyi teşvik edin. Dertleri olana zaman ayırıp dinleyin. Bunun zayıflık işareti olmadığını herkese hissettirin. Tüm mesai arkadaşlarınızdan, birinin bir sıkıntısı olduğunda size en kısa zamanda haber vermelerini isteyin. Kapılarınızı açık tutun.

c- Kurumunuzda/şirketinizde empati ve merhamet örneklerini açıkça takdir edin, dikkat çekin, duyurun. Siz de, bazen küçük güzel davranışın bile büyük sonuçlara yol açabileceğini, iş verimliliğinin en önemli faktörlerinden biri olabileceğini aklınızdan çıkarmayın.

d- Uzun toplantılar yapmayın, ekip çalışmasını teşvik edin. Bireysel yıldızlara değil ekip başarısına odaklanın, bilgi birikimini mümkün mertebe yayın ve herkesin kendini mümkün olan en hızlı ve kolay şekilde geliştirmelerine imkan tanıyın.

2- Puanınız 45’e ne kadar yakınsa, işyerinizde/kurumunuzda merhamet düzeyi o kadar yüksek demek.

Puanınız, kurumuzda/işyerinizde yerleşmiş bir dayanışma/yardımlaşma kültürü olduğuna işaret ediyor. İnsanlar birbirlerinin sıkıntılarına dikkat ediyor ve gerektiğinde empati ve yardımseverlikle yaklaşıyorlar. Muhtemelen bu durum iş verimine de ciddi katkılarda bulunmaktadır.

Mevcut durum oldukça iyi olsa da, bu durumu sürdürmek için zaman zaman yukarıda söylenenlerden durumunuza uyanlar üzerinde düşünmenizde fayda var.

 


[1] Daha geniş bir değerlendirme için “Kötülük Problemi ve Empati Çağı” ve “işyerinde Koçluk 3” başlıklı yazılarıma bakabilirsiniz.

[2] Konuya ilişkin bir hikaye için “Gemi Yapımcısı’na Şükranlarımla…” başlıklı yazımı okuyabilirsiniz.