Medyum Ağacın Memleketinde

,

Bergama’dan Ayvalık’a doğru ilerlerken, Dikili girişini geçer geçmez kafanı batıya çevirdiğinde, kilometreler boyunca seni takip edecek olan Ege Denizi ile yoldaşı Midilli Adası’nı göreceksin; sağ tarafına baktığındaysa, alçak dağların göğe doğru hafif bir eğimle uzandığını. Maki severler beni mazur görsünler, bu tepeler üzerlerinde öyle aman aman bir bitki örtüsü barındırmazlar. Kısacası pek bir albenisi, hele hele deniz manzarası ile aşık atacak mecali yoktur kara tarafının. Durup bakmazsın bile, yanından geçip gidersin.

Oysa çok yanılıyorsun! Çünkü o tepelerin ardında, altında ve üstünde iki hazine yatar: altın ve altından çok daha değerli bir can.

Azıcık meraklan bakalım neymiş o canlı diye. Şşşştt…bilenleriniz bilmeyenlerinize söylemesin sakın.

Köylüsü ve son dönemde etrafta türeyen turist zararlısı dışında kimsenin geçmediği asfaltımsı yoldan içeri sapılır, az bi sonra da iyice sapıtılır. Kimdir turist zararlısı? Gittiği her yerin ekonomisine kısa vadede katkı yaparmışçasına çalım atan; pet şişe, naylon torba, meşrubat kutusu ve türevlerine bağımlılık geliştirmiş; neden bilinmez, kendisini çığlık çığlığa oradan oraya atan, cansız ve heyecansız canlı türü: Etten Robot.

Nebiler (Aşıklar) Şelalesi tabelasını gördün mü sakın oradan içeriye döneyim deme, bas git. Şaka şaka, biz çevremize özen gösteren iyi vatandaşlarız, özeliz, dönebiliriz. Yol yumuşak bir rampayla kıvrıla kıvrıla yükselirken, kahvemsi bej tonları hafiften yeşile döner. İşte o zaman uygun bir yerde arabanı sağa çek, arkana dön bak. Enfes bir panorama. Yanılmıyorsun, çek içine doya doya, manzaraya oksijen karışmış. Etrafa yayılmış meşe ağaçlarının palamutları katmer katmer bir çiçeğin içine saklanmışlar. Bölgeye has meşe palamutları farklı, tonlarcası zamanında boya yapımında kullanılmak üzere, Ege’nin bu tarafından Avrupa limanlarına taşınırmış. Sentetik boyaların icadıyla palamut ticareti durmuş. Oksijenin hası sadece bu meşelerden gelmiyor, dedim ya “Altından çok daha değerli bir can var burada.” diye, az daha yolumuz kaldı.

Fazla değil, üç beş yıl öncesine kadar Nebiler Şelalesi’nin ne bileni vardı ne de ziyaret edeni. Buraların yerlisi bile çalı çırpı arasında, orası burası çizile çizile yolunu zor bulurdu. Şelale özel mülkün içinde yer alıyormuş meğerse, girişinde bilet kesiyorlar artık. Zeytinli toprak yoldan geçip arabanı ağaçların arasında güneşten gizleyebiliyorsun. Güney Ege dolmuş taşmış belli ki, insanlar eskiden çok rağbet etmeyip denizini soğuk buldukları Kuzey Ege’nin kuş uçmaz kervan geçmez bu nadide güzelliğine ulaşabilmişler.

İnanmazsın, şelalenin tepesine tesis kurmuş, zemini gözleme ile döşemişler. Keşke onun yerine duvarları ses geçirmeyen bazlama ile kaplasalardı. Yanlış anlaşılmasın gözlemeye de bazlamaya da bayılırım. Ama dedim ya her şey yerli yerinde güzel. Gezi anılarımı yazmaya başladığımda, alaycı olmaktan özellikle kaçınacağıma söz vermiştim kendime. Bu gezide üzgün, kırgın ve bıkkınım. Bu hislerden arınabileceğim, sükûnet içinde sakinleşebileceğim bu doğal güzelliğin, elimizden çekilip alınmasına, aleni hırsızlığa kızgınım. Oğlum Çınar ise hiç oralı değil. Gördüğü her türlü su birikintisinde mutlu olmayı kolaylıkla başarıyor. Hayran hayran bakıyor küçük şelaleye.

Asıl şelalenin daha ileride olduğunu duyunca keyfim geri geldi. Orasının daha sakin olabileceği ihtimali bile beni şenlendirdi. Başladık yürümeye. Sağ olsun birileri kırmızı yağlıboyayla kayaların üzerlerine oklar çizmiş. Yol uzadıkça hedeflerine varmadan geri dönenlerin sayısı azaldı. Diğerlerini bertaraf edip yumurtasına hızla ilerleyen sperm misali, “Ohhh bundan da kurtulduk, biz kazanacağız. Doğanın hâkimi biz olacağız.” halleri. Vazgeçtikleri yetmezmiş gibi, öğüt vermeye kalkışıyorlar bakışlarıyla. Gözleriyle cümleler kuruyorlar: “Biz çok gittik vazgeçtik. Siz de bizce daha ileri gitmeyin. Zaten saçın sakalın ağarmış senin, yanındaki bebeyi de telef etme!”

Çınar kararlı. “Baba başarabiliriz.” deyince akan sular duruyor. Durmasa da geçen yıllara göre epey az akıyor dere. Acaba neden? Neden olduğunu birazdan öğreneceğiz. Yine de her yer o kadar güzel ki. Çınarlar minik fidanlardan asırlık ağaçlara, boy boy, her yerde. Hele zakkumlar, pembe çiçekleri. Su tertemiz. Hava sıcak olsa da bunaltıcı değil, üstelik aylardan Ağustos. Bazı yerlerde derenin üzerinden atlaman gerekiyor, Çınar’ı kucağıma alarak taştan taşa sekiyorum. Ne çok istiyor şelaleye ulaşmayı, içine atlamayı. Yanımıza neden mayo almadık ki! Neyse, yüzmeye müsait değil suyun seviyesi.

Az gittik uz gittik, dere tepe kıvrım kıvrım gittik. İnsanlar tekleşip tükleşti. Soruyoruz gördüklerimize “Daha yol var mı?” diye. “Var.” yanıtları azaldıkça yokluğun tadını çıkarıyoruz. Bu arada söylemeyi unuttum sana, yolumuzun daha başlarında bir mağaraya rastlamıştık, derenin içinden akıp geçtiği, harika bir yer. Hemen heveslenme, yarasalar falan kaçıyordu kalabalıktan, o seviye. Anladım ki insanlar şehirde, insanlık doğada güzel.

Karşımızda kocaman yuvarlak hatlı tombul granit kayalar; suyun, rüzgârın yüzyıllara yaya yaya yumuşattığı. Hop oradan, hop buradan geçelim derken minyatür şelale bir anda, önünde oluşturduğu doğal havuzuyla karşımıza çıkıyor. Mayo yok ya yanımızda, Çınar’a “Oğlum girilmez, akan su buz gibidir.” diyorum. Çınar’ın salyaları hayran bakışlarının arasından akıp suyu ılıtıveriyor. Niye inanmıyorsun ki bana? Nil Nehri’nin, timsah tanrı Sobek’in akan teri olduğuna inanmış insanlar binlerce yıl boyunca, sen de artık idare et canım.

“Tamam hadi atlayalım Çınar” diyorum. Adet oldu, su gördük mü mayo aramaz olduk…

Şelalenin dibinde yalnız başına dikelen çaycıdan başka kimse yok etrafta. Hani o aşağıdaki tesis var ya, oradan yollamışlar öncü kuvvet olarak. İkinci şelaleciği zapturapt altına alsın diye. Belki diyeceksin “Sana ne, el alemin mülkünden, nasıl isterlerse öyle kullanırlar.” Yok yok demezsin. Çünkü sen ve ben özeliz, çevremize özen gösteren iyi vatandaşlarız. Sorgularız suyun, havanın, toprağın, madenin mülkiyetini…

Şelale havuzunun suyu resmen ılık. İnsanın çıkası gelmiyor. Üzerinde dumanlar tüten kömür ateşinde demlenmiş çayımızı yudumlarken… O da ne, halk geliyor. Akın akın. Hani gelmeyeceklerdi, hani ikinci şelaleye ulaşmaları zordu. Kaldık mı hipster elit külodumuzla suyun içinde. Çınar başlıyor dalgasını geçmeye, “Hi hi hiii, çıksana baba sudan, çık-saaa-naaa….” Bekle bekle faydası yok. Güneş daha da yükselip, hava ısındıkça gelenler artıyor.

Ortamda şelalenin billur sularından kaynaklanmayan bir pırıltı… Kadınların kollarında, beylerin boyunlarında şıngır mıngır bilezikler, zincirler. Suda kalmaktan büzüşen parmaklarımı kulağıma götürüyorum. O da ne? Bir yüzük, bir de küpe… Altına da üstüne de doyamamışız buraların. Hepimiz çoook özeliz çoook. Altınlarımızla daha da güzel.

Oysa sadece sen ve ben özeldik, elittik, doğaseverdik, iyi vatandaşlardık, farklıydık ötekilerden. Altına üstüne özen gösterirdik çevremizin.

Uzun lafın kısası, kaşla göz arasında fırladık sudan, kıvrıla tırmana yolumuza devam ettik. Yanlış yöne sapmışız meğerse, farkında olmadan yolumuz Kozak’ın altına düşmüş. Olur mu kamyon trafiği köy yolunda? Vızır vızır, biri gelirken diğeri dönüyor. Çukuralan Altın Madeni’nden tonlarca toprağın içinde altın mikronu[1] taşınıyor. Kaz Dağları’ndan çok önce, Madra Dağı’nın eteklerinde Ovacık’ta başlamıştı arayış. Süreç Çukuralan’da tıkır tıkır işliyor. Verilen ve daha işletmeye alınmamış maden izinlerini duysan dudağın uçuklar.

Hiç altın madeni görmemiştim, şimdi de gör-e-medim, dibine kadar gitmeye gönlüm razı olmadı. “Zaten büyük olasılıkla yoldan çevirirler, ne de olsa özel mülkleri almazlar içeri!” diye geçirdim içimden. Olayın boyutunu ancak akşam Google Earth’ten bakınca anlayabildim. Göz görmezse gönül rahat rahat katlanırmış. Türkiye’nin değil dünyanın göz bebeği fıstık çamı ormanlarımızın tam ortasında, yengem görse “Elemterefiş, kem göze kızgın şiş.” diyeceği türden bir nazar, acıyan ve acıtan bir yara.

Merakım, Altın Madencileri Derneği’ne kadar uzandı.[2] “Acımasız olma, meseleye bir de diğer tarafın gözünden bak.” dedim kendime. Web sitelerinin ilk sayfasındaki “Altın Madenciliğinde Kamuoyunun Merak Ettiği Konular” sunumunu inceledim. Sen de incelemeli ve kendi kararını kendin vermelisin. İki soru özellikle ilginç geldi.

İhtiyaçlarınızdan vazgeçebilirseniz, yer kabuğunu kazmayız!!!

Arabanızdan, bilgisayarınızdan, telefonunuzdan, buzdolabınızdan, çamaşır ve bulaşık makinenizden, kalorifer sisteminizden, elektrikten, oturduğunuz evinizden, uçaktan, trenden, gemiden, asfalt yollardan, kısacası hayatınızdan, kullandığınız tüm araç ve gereçlerden VAZGEÇEBİLİR MİSİNİZ? Vazgeçebilirseniz madenciler yer kabuğunu kazmaz.

Türkiye’de sadece altın üretiminde mi siyanür kullanılmaktadır?

Sunum bu minvalde devam ediyor; Türkiye’de kullanılan siyanür kimyasallarının sadece %3’ünün altın üretiminde geriye kalan %97’sinin başka sanayi dallarında kullanıldığını anlatıp, neden altın madencilerine bu kadar yüklenilirken diğer sanayi dallarına ses çıkarılmadığından dem vuruyor. İlerleyen sayfalarda, Atatürk’ün, İkinci Meclis önünde çekilip sonradan renklendirilmiş meşhur fotoğrafının eşliğinde, neden 1933 yılında “Altın Arama ve İşletme İdare Başkanlığı”nı kurduğu soruluyor.

Haklılar, bunlar hepimizin kendisine sorması gereken meşru sorular. Ne onlu ne de ONSsuz yapamıyoruz. Küçük bir yüzük, minik bir küpe derken vazgeçemediğimiz madenler ve enerjinin kölesi haline gelmiş durumdayız. Meseleye topyekûn, gezegen boyutunda yaklaşmamız gerekiyor.

Yine de sormadan edemeyeceğim. Atatürk’ü mezarından çıkarıp sorabilseydik, bugünün dünyasında yaşanan altın madeni felaketleri, nedenleri ve sonuçları konusunda nasıl bir yanıt alırdık kendisinden acaba? Benzer soruların yanıtlarını yaşayan devlet insanlarından alamadığımıza göre, başka kime soracağız?

Saçma değil mi? Çok saçma! Ama işte öyleyse böyle…

Çark ettiğim maden yolunun az ilerisindeki dönemeçte Madra Çayı çağlardı yakın zamanda. Artık akmıyor. Yukarıdan baktığında görebildiğin kurumak üzere olan yapayalnız bir iki göletcik. Küresel ısınma mı yoksa altın madeni mi suçlu? Yönü mü değişmiş yoksa çayın? Belki Kibariye biliyordur yanıtını, “Kim bilir?”. Yüzümüzü en iyisi kumuldan gök yüzüne çevirelim. Büyüleyici çam sakızı kokuları hepimizi sarhoş edip gerçekleri unutmamızı sağlayabilecek mi dersin? Susmaksızın cırlayan yazın cazgır böcekleri topumuzu hipnotize edebilecek mi? Belki de bunlara hiç gerek yok, nasılsa doğal halüsinasyonlarımız bize yeter.

Hadi çok yüklendim bize, konuyu geliştirelim. Fıstık çamlarının altın değerinde yenilebilir tohumlara sahip olmalarının yanı sıra -kilosu bin liraya yaklaşmış- yüzyıllardır peyzaj düzenlemesinde kullanıldığını biliyor muydun? O kadar güzeller ki, antik dönem villalarından, imparatorluk saraylarına ormansı bahçelerin vazgeçilmez unsuru olmuşlar. Kozak’ta ise, doğal granit kütlelerinin arasından, çırpı gibi uzanan gövdeleri ve gök yüzünde havai fişek misali patlayan dalları ve iğne yapraklarıyla, yeşil pofuduk bulutsu hatta çocuksu bir halleri var. Bu ağdalı cümlelerime bayılıyorum, gerçek bir gezi yazısı yazıyormuşum havasına sokuyor beni. Ağda demişken, aklıma karamel geldi, o da şerbeti hatırlattı. Şerbet de helvayı. Madem karmışlar helvasını Kaz ve Madra Dağları’nın, bana da şöyle bol çam fıstıklı tarifini vermek düşer. Yakın zamanda Facebook, Instagram ve Twitter hesaplarımda bulabilirsin: @hayatevinde. Patlattım mı reklamımı da, işte şimdi tam bir gezi yazarı oldum.

Ormanın ortasında futbol sahası büyüklüğünde bir alana yaymışlar bizim helvanın fıstık çıkarılacak kobalaklarını. Dalıyorum içeri. Canavar sesli makineler Kozaklıların kobalak dedikleri kozalakları parçalayıp içinden en sona kalan kabuklu çam fıstığı yani küneri çıkarıyor. Belli ki asıl künerler önceden silkelenmiş içlerinden. Bu sona kalan künerler fabrikaya yollanıp kırılacak, içlerinden kavrulduklarında altın rengini alan çam fıstıkları çıkacak.[3] Makinelerden biri kısa süreli susunca sohbete başlıyoruz işçi arkadaşlarla.

Cennetin göbeğindeyiz diyeceğim, dilim varmıyor. Onlar da ben de cehennemimize çevirmek üzere olduğumuzun farkındayız buraları. Başlıyorlar anlatmaya. Herkes biliyor neyin ne olduğunu, paranın değerini. Fıstık çamının yüksek ticari değeri var!

Abim, fıstık çamımız en güzelidir bizim dünyadaki. Tükeniyor. Nedenini bir türlü bulamadılar. Altın madeni dediler. Sonra Basra Böceği[4] dediler, bal yapımında kullanmak için getirdiler uzaklardan. Bu böcek çam ağacının öz suyunu emiyor, sonra affedersin abim bildiğin sıçıyor. İşte arılar da boku yiyip bal yapıyorlar. Sen duydun muydun hiç böyle bişey! Yani bulamadılar bir türlü nedenini. Son on yıl içinde 2500-2000 tondan 200 tona düştü burada üretim. Taaa İtalya’ya gidiyor bizim fıstıklar. İtalyanlar markayı vurup İtalyan diye satıyorlarmış dünyaya. Bizim fıstıkları…

Farkındayım kaçırdım keyfini. Sen de haklısın, rahat rahat bir gezi anısı okumayı bekliyordun. Ne yapalım, altın yaldızlı değil burada durumlar, o yüzden istediğin daveti alamayacaksın bugün. Köyden kente göçten hiç bahsetmedim bile, üzülmeyesin diye. Yani bir elin balda, bir elin fıstıkta, diğeri de altında olamıyor aynı anda. Seçmek zorundayız.

Biliyor musun, fıstık çamı, ağaçlar aleminin medyumu gibidir, geleceğini görür! Görmekle de kalmaz, sonraki üç yıl boyunca ne kadar ürün vereceğini sürgünleri aracılığıyla kulağımıza fısıldar. Sana seçim hakkı verir. Köylü de böylece geleceğini öngörebilir. Kobalaklar toplandıktan sonra güneşe çıkarılmadıkları sürece açılmadan korunabilirler. Diyelim bu yıl ürün iyiydi ancak gelecek sene o kadar iyi olmayacak. Bu yılın kozalaklarının hepsi kullanılmaz, bir kısmı sonraki yıla, yıllara saklanır. Zamanı gelince güneşe serilir ve açılmaları sağlanır. Nakit para gibidir kobalak, banka gibi depolarda saklanabilir.

Fıstık çamların arasında gezinirken Çınar sorusunu patlatıyor:

Baba çimler çam ağacı olabilir mi?

Şaşkınım. Hayallerine set çekmemek için, yekten hayır demekten kaçınıyorum. Suskun bakışlarım arasında, imdadıma yine onun yanıtı yetişiyor.

Olamaz değil mi yoksa aralarından yürüyemezdik.

Geleceği çamlar, gerçekleri çocuklar haykırıyor. Biz görmezden geliyoruz!

 

Said Fehmi Ağduk

Yorumlarını paylaşmak, diğer yazılarım ve fotoğraflarımı görmek için blog sayfam www.hayatevi.org’u ziyaret edebilir ya da bana doğrudan yazabilirsin: hayatevinde@gmail.com


[1] Mikron: Bir metrenin milyonda biri, milimetrenin binde biri, mikrometre. https://sozluk.gov.tr
[2] http://altinmadencileri.org.tr/
[3] http://www.habay.com.tr/urunlerimiz/
[4] marchalina hellenica

 

Yaratım…

,

Bir yaratım süreci gerçekleştirmenin en somut örneklerinden biri doğum yapmaktır.

Rahîm boşluktur ve boşluk dengeli dişil alanı temsil eder.

Kapsayıcıdır.

Esnektir.

Büyütendir.

Karanlıktır.

Tüm bu özellikler dengeli dişil alanın yansımalarıdır.

Üreme sistemi bir döngü içindedir.

Daireseldir.

Esnek olan rahim, içindeki bebek büyüdükçe onu tutabilme becerisi gösterir ki bu dengeli eril özelliğidir.

Esnekliğin içinde bir miktar sınır belirleme, kapatma, mecazi olarak kilit koyma olmadığı taktirde rahim bebeği tutamaz

Ve bu pasif dişil bir tavır olur.

Fazla esneklik, gerekeni tutamama, sınır belirleyememe tavrı yaratır.

Yıkıcı alanda çok yaşayan bir kadın hamile kalmak için elzem olan o boşluğa sahip olamayabilir. Zihni kapsayıcı olmayan bir kadının bedeni bir bebeği kapsamak için de uygun koşulları sağlamayabilir.

Kalabalık gruplarla yaptığım çalışmalardaki gözlemim yıkıcı eril alanı çok artan bir kadın düzenli olarak dengeli dişil çalıştığında; bedenini, zihnini esnetip, sakinleştirdiğinde doğurganlık hem somut hem de soyut olarak artıyor. Hem somut hem de soyut olarak doğurganlığımı-yaratıcılığımı attırmak için neye ihtiyacım var sorusunun cevabı herkes için kendine özel ve etkili bir anahtar.

Yaratıcılık süreci erkek için de aynı şekilde işliyor.

Dengeli dişil alanda hayal gücünü kullanabilen bir erkek dengeli erilini ortaya koymazsa somut bir sonuç elde edemiyor.

Mecazi olarak bebeği kucağına alabilmiş olmak dengeli eril alanı temsil ediyor.

Bu bir bakış açısı.

Belki işine yarayabilir 🌸

 

Didem Öztabak

Hindolog ve Yaşam Koçu
www.didemoztabak.com

Sorunsuz Bir Üniversite Eğitimi Ve Sonrası İçin Bilmeniz Gerekenler

,

Tükenmişlik sendromu kavramını (burnout) giderek daha fazla duyuyoruz. Bu kavramı dilimize pelesenk eden de iş dünyasında çalışanların giderek daha fazla strese maruz kalması. Ne yazık ki buna artık üniversite öğrencileri arasında da giderek daha fazla rastlıyoruz.

Bu yazıda, üniversite eğitiminizi daha az sorunla tamamlamanıza yardım edebilecek ve üniversite sonrası için de işinize yarayabilecek bazı önerilere değineceğiz.

1. Öncelikle neden üniversitede olduğunuzu ve motivasyon kaynağınızı netleştirin: “Öğrenmek gelişmenin en iyi yoludur ve bu da ancak çabayla olur” fikrine sahip öğrencilerin eğitim için daha fazla motivasyon bulduğu ve daha az stres yaşadığı biliniyor. Bunu her ders çalışmaya odaklanacağınız sırada hatırlayın. Öğrendikleriniz mutlaka bir şekilde size fayda sağlayacak; bu bilgiler daha sonra iş yaşamında hiç işe yarmayacak olsa bile, öğrendikçe “beyin kaslarınızın” yani zihinsel kapasitenizin arttığını unutmayın. Bilgiyle yoğrulup, bilgiyle boğuşarak gelişen beyniniz ileride en temel güç kaynağınız olacak.

2. Çalışmalarınızı ve kaydettiğiniz ilerlemeyi görselleştirin, izleyin: Dönemin başında hocanın dersin içeriğine ilişkin çizdiği çerçeveyi ara sıra gözden geçirin, hatırlayın. Planlı olun, yapılacakları adım adım listeleyip masanızda hazır tutun. Tamamladığınız her ders çalışma adımını da bu listede işaretleyin, ilerlemenizi kutlayın, kendinizi ödüllendirin.

3. Az da olsa her gün çalışmak, ara ara ve bir defada yoğun çalışmaktan iyidir: Her gün mutlaka bir ilerleme kaydedin, zor metinleri aşağıdaki metotla (madde 6) tekrar ederek özümseyin. Günde 1-2 saat çalışmayla yetinen öğrencilerin yeterince başarılı olamadıkları bir gerçek. Günde net 3-4 saatin altına düşmeyin. Tabii, okuduğunuz bölüm, konuya ilgi dereceniz, yeterli geçmiş altyapınızın olup olmadığı bu süreyi değiştirebilir. Yılmayın, yerine göre çalışma saatlerinizi uzatmanız veya biraz azaltmanız gerekebilir.

4. Dinlenmeyi ve yeterince ara vermeyi ihmal etmeyin: Ara vermeden çalışmak verimi düşürür, bunu biliyoruz, asıl önemli olan aralarda ne yaptığınız. Tekrar odaklanmanıza iyi gelecek şeyleri bulun. Spor, sosyalleşme, hobiler, müzik v.b. rahatlatıcı aktiviteleri yaşamınıza dahil etmeye çalışın. Tabii, bunlar içinde en önemlisi düzenli uyku, egzersiz ve dengeli beslenme.

5. Nihai hedefinizi gözünüzde canlandırın ve sık sık hatırlayın: Üniversite döneminin güzel günleri de zorlukları da var. Ama sonunda elde edecekleriniz “hala” çok önemli; hala dememizin sebebi, araştırmalara göre, ne kadar yaygınlaşmış olursa olsun üniversite mezunu olmanın hala bir ayrıcalık ve ekonomik olarak çok cazip olması. Karamsarlığa kapılmayın. Sadece ekonomik yönü mü? Size şaşırtıcı gelecek belki ama üniversite mezunu olmanın size kattığı yeteneklerin daha iyi, daha mutlu ve hatta daha uzun bir yaşamı vadettiğine dair çok sayıda bilimsel araştırma var. Bunları göz önünde tutmak motivasyonunuzu artıracaktır.

6. Pasif okumaktan sakının, metotlu tekrar yapın, çok yönlü olun: Pasif okumak beyni yeterince uyarmaz, çabuk sıkılırsınız. Altını çizmekle yetinmek de pasiftir. Buna karşılık varsa konuyla ilgili test ve problemleri zaman geçirmeden tamamlamak, tekrar okumaları düzenli aralıklara yaymak, okudukça üzerinde düşünmek daha yararlı.

Alışık olmadığınız ve zor metinleri nasıl okuyacağınıza ilişkin, yine bu ayki dergimize yazdığım “Schopenhauer Terapisi Kitap Okumanın Zararlarına Karşı” başlıklı yazımdan bir bölümü aynen alıyorum:

“Herhangi önemli bir kitap … bir kez daha okunmalıdır. Zira öncelikle kitabın muhtevası bütünü itibariyle ikinci kez okunduğunda kavranılır ve başlangıç ancak son bilindiğinde gerçekten anlaşılır; ve buna ilave olarak, kitap ikinci kez okunurken kişinin içinde bulunduğu ruh hali ve zihin yapısı ilkinden farklıdır, dolayısıyla çoğu kez başka bir izlenim elde edilir; muhtemeldir ki muhteva başka bir ışıkta görünür.” (Arthur Schopenhauer)

İlk bakışta basit ve yeni bir şey söylemiyor gibi görünen bu ifadeler aslında çok önemli bir metodu anlatıyor. Bizi geliştirecek olan kitaplar, ilk okumada anlayamadığımız veya yeterince iyi anlayamadığımız kitaplardır. Bunlar için daha ileri bir zihinsel duruma/donanıma ihtiyacımız var. İlk okumada anlayamadığımızda stres veya paniğe kapılmadan ikinci, hatta gerekirse üçüncü, dördüncü… okumayı göze almamız çok önemli. Genellikle ikinci okumada zihnimiz bir kalıp/çerçeve (pattern) yakalar, beynimizin eşyayı bir düzen içinde görme eğilimi olağanüstü bir nimettir ve yılmadan devam ettiğimizde, gözümüzü korkutan bilimsel/felsefi metinlerden anlam çıkarmaya ve anladıkça da haz almaya başlarız. Bu bilinçle okumaya başlamak, ilkinde anlayamadığımızı gördüğümüzde yaşayacağımız panik, yılgınlık ve stresi büyük ölçüde ortadan kaldıracaktır.

“İyi de, bir kitabı defalarca okuyacaksak hızımız kesilir, geride kalırız” diye düşünebilirsiniz. Ancak, burada zaten ilk okumada hemen anlayıp geçeceğimiz kitaplardan bahsetmiyoruz. Onlar için de metotlu bir tekrar (not alma, zihin haritası yapma v.b.) çok işe yaracaksa da, bizim için önemli olan ilk başta anlamakta zorlandığımız metinlerle karşılaştığımızda havlu atmadan yola devam edebilmek. Bu türden metinlerde, zaten normal olanın da tekrar tekrar okumak olduğu bilincine vardığımızda, bizi oyalamakta usta olan beynimizin oyunlarından kendimizi kurtarabiliriz. Hafızamızı yoklayalım, en çok oyalandığımız anlar, bize yılgınlık veren zor metinlere bir türlü başlayamamak değil mi? Beynimizin bizi oyalama taktiğinin temelinde bizi zorluklardan/acılardan koruma içgüdüsü yatar. İşte bu yüzden, defalarca okumanın normal olduğu bilinci, beynimizin bu türden oyalama çabalarını zaman içinde azaltacaktır ve biz, geri kalmak bir yana hızlanacağız.

Schopenhauer yoğun (tekrar tekrar) okumanın yanında “yazmaya” da vurgu yapıyor. Yazıyı uzatmamak için bu konuya fazla girmeyeceğim ancak şu kadarını hatırlatmama izin verin: Yazmak en sağlıklı düşünme metodudur. Yazarken farkındalığınız ve bilinç düzeyiniz en yüksek noktadadır. Okuduklarınıza ilişkin kendi cümlelerinizle alacağınız kısa notlar ve olabildiğince anahtar kelimelerle hatırlama, zihin haritası (mind map) v.b. görsel yöntemleri de kullanmak çok yararlı olacaktır. Zihin haritasına ilişkin kitap ve/veya interneti kaynaklarına göz atmanızı öneririm.

7. Fazla uzmanlaşma yerine çok yönlü/genelci (generalist) olmayı düşünün: Fark ettiğiniz gibi, hem üniversite başarısı ve hem de sonrası için söylediğimiz bu husus yaygın kanıya ters. Zira uzmanlaşmanın önemi inkar edilemez.

Ancak, dünyadaki değişimin hızı artık bir insanın ömrünü tek bir uzmanlık alanıyla tamamlamasına imkân vermeyecek gibi görünüyor ve bu bize daha geniş bir eğitim/yetenek yelpazesine yatırım yapmanın önemini gündeme getiriyor. Geleceği kimse tam olarak kestiremez, ancak aşırı uzmanlaşma yerine çeşitliğe vurgu yapan yayınları görmüşsünüzdür.

Bunun yaşam başarımız için ne anlama geldiğini bir kitap (Range: Why Generalists Triumph in a Specialized World – David Epstein, 2019) üzerinden özetlemek istiyorum:

Epstein, bir alanda küçük yaştan itibaren uzmanlaşmanın, yaygın kanının aksine başarı için bir kural değil, istisna olduğunu vurguluyor. (Zaten o yaşlarda yaşam hedefimizi ne kadar isabetle bulabildiğimiz de tartışılır, değil mi?). Bunun yerine yeni dönemde (belki de her zaman olduğu gibi) “zihinsel çok yönlülük ve kişisel deneyimlerin asıl güç kaynakları” olduğuna dikkat çekiyor.

Epstein’ın okullardaki eğitim yöntemleri için söyledikleri de bu yönde: “Okullardaki yaygın tutum (tekrar tekrar benzer problemleri çözerek ezberleme) öğrencilere cevapları daha hızlı buldurabilirse de bilginin içselleştirilmesini önleyerek entelektüel kapasiteyi düşürür. Hızlı ve kolay bir şekilde öğretmeye/öğrenmeye odaklı yerleşik eğitim yöntemleri, bilgiye derinlemesine nüfuz etmeyi ve kalıcı olarak öğrenmeyi zorlaştırır. Oysa problemlerle boğuşarak çalışmak uzun süreli hafıza için daha önemlidir.”

Yaratıcılık her zamankinden daha önemli artık. Epstein’a göre, “Bir şey, ne kadar farklı ve çeşitli bağlamlar içinde öğrenilirse, o derece içselleştirilir ve öğrenci zihninde o denli soyut modeller oluşturur ve tek tek spesifik örneklere bağımlı öğrenme kalıbını da kırmış olur. Böylece öğrenciler öğrendiklerini daha önce hiç görmedikleri farklı farklı durumlara uygulayarak bilgiye daha iyi nüfuz ederler. Yaratıcılığın özü de budur”.

Epstein, hiçbir bilginin boşa harcanmadığını hatırlatıyor. İlgisiz (gibi görünen) çalışma alanları arasında keşfedeceğimiz bağlantılar çoğu zaman en dikkat çekici yeniliklerle sonuçlanabilir. Yenilikler, geniş ilgi alanı, soyut düşünmeye yatkınlık ve ara sıra başarısızlığa tolerans gösterdiğimizde daha kolay gerçekleştirilir.

Özetle, Epstein’ın bakış açısını da kendi durumunuz bağlamında düşünün, daha geniş bir ilgi alanında okumak, düşünmek hem üniversite hem de iş yaşamınızda işinize yarayabilir.

Başarı ve mutluluk dileklerimle, sevgiyle kalın.

 

Mehmet MURAT

Profeyonel Koç

 

Bumerang

,

Karşı yönden birbirlerine doğru gelen iki trenden hangisinin saati ileri doğru gider? Uzayın bir noktasında yan yana gelip kendi yörüngelerinde hızla seyreden cisimlerden hangisinin saati doğru zamanı gösterir? Oysa ikisi de birbirinin geçmişine doğru ilerlemektedir. Ve mutlaka bu karşılaşma tekrar edecektir. Her karşılaşma yeni bir anda gerçekleşecek ama zaman hiç değişmeyecek. Gidenler geri dönecek …Gittiğin zaman, aynı anda dönmekte olduğun zaman aslında.

Arkandan bakakalmıştım, yağmur yağıyordu. Nasıl da mutlu görünüyordun, giderken zafer senindi. Sıyrılmayı başarmıştın bundan da. Oysa benim için zaman durmuştu. Önünde durduğum dükkânın vitrininde kocaman bir duvar saati acele etmeden sallıyordu sarkacını.

“Merak etme dönecek, şu andan itibaren döneceği ana doğru ilerliyor.” dedi. “Nerden biliyorsun!” diye bağırdım, gelip geçenler irkilerek yüzüme baktılar, sakin görünmeye çalışarak yollarına devam ettiler. “Biliyorum” dedi, sarkacını sallamaya devam ederek, “zaman böyle olur çünkü.” “Ona inanmayı seçtim,” Burada dururken –bu vitrinde- kaç kişi saydım bir bilsen. Sabah gidenler akşam dönüyor mesela, akşam geçenlerse daha kısa zamanda dönüyor. Beni görmüyor hiçbiri ama ben hepsini tanıyorum. Şu yanından geçen sarı pardösülü var ya, onun zamanı var dönmek için, ama şu hızlı hızlı giden siyah saçlı, onun çok az zamanı kaldı, bilmiyor. dedi. Kendinden emin sarkacını sallamaya devam etti. “Peki ya benim ne kadar zamanım var ne kadar beklemem gerekiyor?” dedim. “Bu sana bağlı, öğrenmen gerekenleri ne kadar çabuk öğrenirsen o kadar çabuk döner.” Ama neyi öğrenmem gerekiyor bilmiyorum ki. “Anlayacaksın merak etme”, dedi. “Sadece duymaya çalış.” Anlamıyordum, canım çok acıyordu, kızıyordum. Neyi duymam gerek? Kalbinin sesini, dinle, hala atıyor değil mi? Onu gerçekten duyduğunda çok şaşıracaksın. Doğru söylüyordu kendime acımaktan kalbimin sesini duyamıyordum. Başım önümde, ıslanmış bir kedi yavrusu gibi sığınağıma döndüm. Yağmur hala yağıyordu, camın önündeki koltuğa çöktüm. Kafesteki Hint bülbülleri neşeyle beni karşılamışlardı oysa, neden sonra sustuklarında fark ettim. Yağmurun camda açtığı anlamsız yolları izledim bir süre. Saatin sarkacı beynimin içinde aynı kararlılıkla sallanıyordu. Kalbimin sesini duyduğumda çok şaşıracakmışım ne demek istemişti acaba, çok saçma deyip mutfağa gittim kendime bir kahve yaptım. Mutfak masasına oturdum benim bunları düşünecek vaktim bile yoktu, kredi taksitleri her ay maaşımın yarısını çalıyordu, küçük kızım gözlerime bakarak kaybolduğum yerde beni arıyordu. “Ne kadar çabuk öğrenirsen o kadar çabuk döner” pöf… İşe koyuldum hem zaten sarkaçlı bir saatin konuştuğuna kim inanırdı ki…

 

Ülker Halimoğlu

Yüzler ve Anlamları

,

Yıllar geçtikçe aynalara baktığımızda daha çok kimi görüyoruz? Kime benziyoruz acaba?

Eminim sizlerin de zaman bize neler yapıyor diye düşündüğünüz olmuştur! Peki, bizdeki bu değişimler nasıl oluşuyor? Evet, ilk aklımıza gelenler; yaşam koşulları, çevrenin, iklimin etkisi ve karşı konulamaz yerçekimi değil mi?

Çevremize şöyle bir bakarsak, benzer şartlarda yaşayan dostlarımıza, yaşıtlarımıza… Aynı şekilde mi değişmişiz? Öyleyse, nasıl oluyor da aynı koşullarda yaşayan benzer kişiler farklı etkilenebiliyor?

Bunları düşünerek insanlara daha bir farkındalıkla yakından bakmayı deneyin bir kez de… Eğer biraz dikkatliyseniz, hiç tanımadığınız halde, karşınızdakinin yüzünden duruşundan yaşamına dair bir şeyler çıkarabilirsiniz… Yüzündeki her bir kırışık, vücudun duruşu, eğilme açısı, saçları, ellerin rengi, derisi, gözlerinin pırıltısı hep birer ipucu oluyor. Yaşamların/ yaşanmışlıkların izleri olarak…

Aslında vurgulamak istediğim genlerden ve/veya doğal yaşam biçiminden gelen fiziksel farklılıklar değil! Zaten bunların normal yollarla kolayca değiştirilmesi de pek mümkün değil! Hani, bu daha net bir şekilde askerlerde belli oluyor denir ya doğru sanki… Aslında hepsi ortalama aynı yaşlarda, aynı saç tıraşı, aynı kıyafetler içindeyken bile farklarını ayırabilirsin derler ya, tıpkı öyle işte… Yaşadığı bölge, gelir düzeyi, aile yapısı az çok belli eder kendini ve doğruya oldukça yakın bir tahmin yapabilirsiniz. Bunlar doğuştan bizimle gelenler…

Benim bahsettiğimse nasıl olduğumuz değil, yıllar içinde bizim kendi bedenimize neler yaptığımız/yapabildiğimiz… Aslında yaşanılan her bir duygu, her bir fiziksel etki ve sanırım en çok da düşünceler bizde görsel birer işaret olarak yansıyorlar. Gelip yerleşiyorlar bedenimize ve bir daha kolay kolay geri dönüşü olamıyor.( Ha dışarıdan görünmeyip de içeriden yaptığın başka hasarlar da var kuşkusuz… Onlar artık başka bir yazının konusu olsun 🙂 )

Bazı örneklerine bakarsak;

Yaşamında genellikle fazlaca olumsuz davranan /düşünen ya da kızgın kişilikli birinin sürekli kaşlarını çatmasından alnının tam ortasında derin bir kırışıklık oluşabiliyor,’’-Yaklaşma sinirliyim !’’ mesajını veren…

Ya da çoğunlukla içten gülebilen birinin, yaşından bağımsız olarak göz kenarlarına yerleşen sevecen ince çizgiler gibi…

Titiz birini de genellikle elindeki kırmızılıklardan, kısa tırnaklarından, derisinin hafif kurumuş olmasından anlayabiliyoruz…

Ya da çok daha titiz bir başkasının sürekli geriye toplanmaktan, kaşların üst kısmında ve alın yanlarında azalan ve zayıflayan saçlarından…

İşi ya da ilgisi gereği güneşin altında fazla zaman harcayanın ne yaparsa yapsın açılamayan derisinin rengi gibi…

Sürekli bir şeylerden memnun olmayıp, mutsuz olanların az sonra ağlayacakmışçasına aşağı doğru bükük duran göz ve dudak kenarları gibi…

Çocukluğundan beri sürekli ağır yük taşıyan bir hamalın sırtı ve boynu nasıl zamanla yüküne uyum sağlayıp hafif eğiliyorsa, hayat boyu çok fazla sorumluluk alan birinin omuzları da görünmeyen o manevi yüklerin fiziksel ağırlığı varmış gibi eğilebiliyor.

Ya da tek elinin parmak uçları nasır tutmuş birinin dokunduğu el, tenini fiziksel olarak huzursuz edebilir belki ama çaldığı saz yüreğine ruhuna çok iyi gelebilir.

Biraz dikkatli bakış, biraz yaşanmışlık, karşınızdaki ile ilk görüşmenizde bile az çok bilgi verebiliyor.

Tüm bedenimiz yaşamımızdan izler taşıyor ve bizi anlatıp, zamanla bizi biz yapıyor. Belki de bu yüzden; yüzü ve vücudu için estetik kaygıları nedeniyle değişiklik yapma isteği duyanlar ile karşılaştığımızda, doğal olması gereken etkiler bedenden yapay olarak silinince, bazen anlayamadığımız bir farklılık hissedebiliyoruz.

Sonuç olarak, yıllarını nasıl geçirdiğini, hayatına neler kattığını daha iyi anlamak istiyorsan, aynada çok daha dikkatle bir bak bakalım kendine, sanki ilk kez görüyormuş gibi her bir detayını uzun uzun inceleyerek… Her birinde yaşamının izlerini arayarak… Bak bakalım yüzün, vücudun, neler anlatıyor neler hatırlatıyor! Nasıl yaşadın, nasıl yaşıyorsun ve nasıl yaşamak istiyorsun bir daha düşün istersen…

Çünkü yaşamın zorla dayatmadığı ve mecbur olup değiştiremediğin durumların dışındaki bazı kişisel seçimlerin, ruhunda olduğu gibi bedeninde de değişimlere neden olabiliyor!

Yani sonuçta yine her şey sana bağlı…

Sevgiyle kalın

 

Belma Kafadar KARAÇAM

Profesyonel Koç

Cesaret bir yetenek mi?

,

“Cesaret akademik zorluklara ve korkuya karşı gösterilen sebattır,

kendine güven ise korkusuzca sebat gösterebilmektir”. Andrew Martin

Cesaret, birçok kaynakta “korkulara rağmen adım atmak” olarak tanımlanıyor. Korkularına rağmen adım atabilmek ise hepimize göre farklılık göstermektedir. Özellikle de geleceklerini şekillendirecek adımlar atmaları sürecinde gençler için bu durum çok daha önemlidir. Aslında gençlerin hepsi farklı alanlarda cesaretlerini ortaya koyabiliyorlar. Çünkü kendi güçlü oldukları yanlarının veya güçlendirmesi gereken yönlerinin bizden çok daha farkındalar.

Onların üstelik sadece bir alanda değil, faklı birçok alanda cesur olmaları gerçekten çok takdir edilecek özelliklerinden. Sporda, sanatta, bilimde, müzikte, edebiyatta, matematikte, aslında okulda cesurlar. Hepsinin farklı yetenekleri olduğu halde aynı dersleri ve aynı sınav sisteminin ipini göğüsleme cesaretini gösteriyorlar…

Einstein’in, enerjinin meşhur E=mc2 formülünün sırrının, şu şekilde çevrilmesini okumuştum bir yazıda. Enerji=Motivasyon X Cesaret2. Aslında gerçekten de cesaret ile motivasyon yakından ilişkili iki kavram. Birbirini besleyen iki harekettir.

O zaman cesaret nasıl tanımlanabilir?

Kanadalı Psikolog S. J. Rachman korku ve cesaret konusuna yoğunlaşan bir bilim insanı. Diyor ki, çoğu insan, cesareti, korkusuzluk olarak anlıyor. Oysa cesaret, stres ve korku karşısında direnmek, sabırla tahammül etmektir.

Kısaca cesaret, her zorluğa rağmen, harekete geçme yeteneğidir…

O zaman gençler birçok alanda cesaret gösteriyorlar evet, bununla birlikte cesarete ihtiyaç duydukları alanların başında, benim çalıştığım gençlerin çoğunda gözlemlediğim aile ilişkileri, eğitimdeki belirsizlikler geliyor… Bu da onlarda gelecek kaygısına neden olmaktadır.

Sosyolog yazar Brene Brown da “Asıl büyük cesaret mükemmellikten uzak ve kırılgan olduğunu açığa çıkarmak, korkuya kapılmadan dolu dolu yaşayabilmektir” diyor. Mükemmel olmadığını bilmenin gücü, kendini kabul etmekten, kendini kabul etmenin gücü de bize başkalarını kabul etmemizi sağlayacak bakış açısı kazandırmaktadır. Özellikle sürekli aileleri ve çevreleri tarafından eleştirilen gençlerin stresle nasıl baş edebileceklerini öğrenmeleri çok önemlidir. İşte cesaret, eleştirileri kişisel saldırı olarak almadan daha nesnel olmaya çalışmaktan geçmektedir. Onlara verebileceğimiz en önemli tavsiye; “Eğer biri sizi yaptığınız bir hatadan dolayı eleştirirse, söylenenleri ve sizin ne hatanız olduğunu gerçekten anlamaya çalışın ve hata yapma hakkınız olduğunu hatırlayın. Hatasız öğrenme ve gelişmenin de mümkün olmayacağını unutmayın.” olabilir. Bu tür yaklaşımlar gençlerimizi kendi kararlarını verirken veya yapmak istediklerini belirlerken daha cesurca adımlar atmaya teşvik edecektir.

Cesaretin diğer önemli kaynakları da, bir stratejiye ve bir hedefe sahip olmaktır.

Stratejik adımlar, kişinin kendisini geliştiren türdendir. Kendisine koyduğu o yüksek ve anlamlı hedefe ulaşama sürecinde gösterdiği cesaret ve motivasyon onu hayatının her döneminde ateşleyecektir.

Şimdi kendimize tekrar bakalım. Evimizdeki geleceğin cesur liderlerinin nelere ihtiyaçları var? Hepimiz gençlerimizin daha cesurca kendi hayatlarının senaryosunu yazmalarına, yönetmelerine destek olmak için neler yapabileceğimize odaklanıp, onları dinleyelim ve birlikte cesaretle yola çıkalım…

Onların her daim cesaretle yol almaları dileğiyle…

 

Ceyda Tezel, MCC

Master Sertifikalı Koç, Eğitmen
www.optimalkocluk.com.tr

 

Zaman ve Enerji…

,

Zaman ve enerji… Hayatımızdaki en önemli kavramlardan ikisi… Bir şeylerin veya birilerinin uğruna harcadığımız ve asla geri alamayacağımız, her gün yeni kartların dağıtıldığı “hayat oyununda” elimizde yalnızca iki adet bulunan jokerler gibidirler. Doğru yerde kullanıldığında harikalar yaratarak oyunu kazandıran, yanlış yerde kullanıldığında ise hatalı tercihler uğruna kaybedilen bir oyunun, heba edilmiş olan hazineleri…

Peki bu kadar kıymetli bu iki unsuru harcarken yeteri kadar hassas davranıyor muyuz sizce? İnsanoğlunun çok başarılı olduğunu söyleyemeyeceğimiz bu konunun, vahşi doğada bir uzmanı olduğu kesin. Pumalar…

Doğadaki dengeye, ustalığa, uzmanlaşmaya ve mükemmelliğe her gün hayran kalmamak mümkün değil. Birçok bitki ve hayvanın gösterdiği bazı davranışlar var ki, biz insanlardan çok daha öte ve hesaplı.

Bunlardan bir tanesi de Pumalar. Pumaları keskin bakışlı, güçlü, yırtıcı bir kedigiller üyesi olarak biliriz. Fakat avlanma taktikleri öyle özeldir ki, hayatımızın her alanında kullanabileceğimiz bir ders niteliğinde diyebilirim.

Pumalar bir avın peşinden koşmaya başladığında, avın büyüklüğüne göre elde edeceği enerjiyi hesaplamaya başlar. Bir yandan da avın peşinden koşma süresiyle orantılı olarak kendi harcadığı enerjiye odaklanır. Avlanma koşusu başladığı anda tüm av süresini, yani koşu zamanını bu hesaba dayandırır. Bir Puma, eğer harcadığı enerji, avını yakalaması ve yemesi durumunda kazanacağı enerjiden küçükse avının peşinden koşmayı bırakır. Avını yakalaması durumunda kazanacağı enerji halen daha fazlaysa koşmaya devam eder. Yani bir Puma’ nın bir tavşan ile bir ceylan avlamak için harcadığı süre aynı değildir. Ceylanı yakalamak için çok daha uzun süre koşmaya devam etme kararı verdiği halde, tavşan için belirli bir süre sonunda koşmayı durdurur çünkü o andan itibaren tavşanı yakalasa bile, kazanacağı enerjiden daha fazlasını kaybetmeye başlayacağını bilir.

Pumalar’ ın yaptığının tam tersine odaklanan kişiler için kullanılan deyimin adı “Aptal Puma Sendromu”dur. Peki biz kendi hayatlarımızda bu hesabı ne kadar yapıyoruz sizce? Aslında bu durumu iki şekilde değerlendirmek gerekir düşüncesindeyim. Öncelikle Ceylandan başlayalım isterseniz. Yani yorulmadan, bıkmadan, usanmadan ve son ana kadar peşinden koşmamız gerekenlerden. Elbette tarihte birçok örneği vardır bu konunun:

Mesela Henry Ford; Ford Motor şirketini kurduktan sonra tam beş kez batırmıştır ancak sonrasında yeniden kurmuş ve şirketi şu an bulunduğu konuma ulaştırmıştır.

Ya da Walt Disney; Bir gazete editörünün, kendisini “hayal gücünün gelişmediği ve iyi fikirleri olmadığı” için işten çıkartmasına aldırmadan, amacı için uğraşmaya devam ederek bu noktaya gelmeyi başarmıştır.

Soichiro Honda’ yı da bu listeye eklemek lazım sanırım zira Honda, Toyota Motor Şirketi’ne mühendislik başvurusu yaptığında reddedilerek uzun süre işsiz kalmıştı. Daha sonra evde kendi motosikletini üretmeye başlayarak yola çıktığı serüveninin bugün ne noktada olduğunu hepimiz biliyoruz.

Tüm bu hikayelerin ortak noktalarından biri, aynı iç görü aslında. POTANSİYELİ GÖRÜP, VAZGEÇMİYORLAR.

Bunlar ceylanı görüp, getireceği enerjiye inananların, uzun soluklu av koşularına verilebilecek örnekler. Peki avın büyüklüğünün farkında olmayıp, koşuyu erken bırakanlar olmamış mıdır sizce? Bunlara da birkaç çarpıcı örnek vermek isterim:

Star Wars’un yapımcısı George Lucas, filmin çekimi için geren bütçeyi bulabilmek üzere çeşitli yerlerle birçok görüşmeler yapmıştır. Bunlardan özellikle Fox’la yaptığı görüşmeler halen konuşulmaktadır. Fox, filmin başarısız olacağını düşünmesinden dolayı filme yalnızca 350.000 dolar bütçe ayırmıştır. Paraya ihtiyacı olan Lucas, Star Wars markasının lisans haklarını kendi elinde tutma koşuluyla anlaşmayı kabul etmiştir. Fox’ un, bu maddi desteği esirgeyerek, sinema tarihine damgasını vuran ve elde ettiği ürün satışlarıyla da bambaşka bir noktaya ulaşan Star Wars’tan 20 milyar dolar kaybettiği konuşuluyor.

Apple’ın hissedarlarından Ronald Wayne, ortaklarının acemiliğinden korkarak şirketin başarısız olacağını düşünmüş ve elinde olan %10 hisseyi satmıştır. 1.500 dolara satmış olduğu hisselerin bugünkü değeri 35 milyar dolara ulaşmıştır.

1997 yılında Yahoo’ nun yeni palazlanan Google’ı satın alıp, konuyu kapatma şansı vardı. Hem de sadece 1 milyon dolar gibi bir rakama. Google’ın bugünkü piyasa değeri yaklaşık 400 milyar dolar… O dönem bu satın almaya yanaşılmadı çünkü Google düz bir arama motoruydu, Yahoo ise bir portaldı.

Tüm bu örnekler büyük avın peşinden koşma veya vazgeçme kararı veren insanların/şirketlerin hikayeleri. Bir de tüm hayatını, enerjisini, zamanını, küçük bir tavşan peşinden koşarak geçiren ve her şeyini tüketenler var elbette. Yani Aptal Puma Sendromu’ na kapılanlar. Onların hikayelerini çok duyamamamızın sebebi, tüm sınırlı kaynaklarını, küçük faydalar peşinde heba etmeleri sebeplidir.

Peki siz, şu an kendinizi değerlendirdiğinizde, enerjinizin ve zamanınızın ne kadarını yüksek fayda getirecek işlere, ne kadarını ise küçük işlere harcadığınızı düşünüyorsunuz? Peşinden koştuğunuz hedefleri, günlerinizi verdiğiniz projeleri veya tüm mesainizi harcadığınız işleri sıraladığınızda, fayda-maliyet analizi sonucu karşınıza çıkan tabloda artıda mısınız? Olmadığınızı düşünüyorsanız, zamanınızı ve enerjinizi harcadığınız işlerin listesini yeniden gözden geçirip, farklı bir öncelik sırası vermenin vakti gelmiştir belki de. Çünkü siz tüm kaynaklarınızı, tavşanın peşinden koşup harcarken, bir sonraki büyük hedefiniz, ceylan için yeteri kadar gücünüz ve zamanınız kalmayabilir.

N.Ahmet Genç

Şirketiniz Kime Benziyor?

,

Çeyrek asır önce, bir önceki yazımı ilk 45’liğimle ilgili yazmış olmamın verdiği özgüvenle bu kadar rahat kullanıyorum bu ifadeyi 🙂 , üniversite sıralarındayken bir öğretim görevlisinin sınava giren biz öğrencilere sarf ettiği şu sözler, hep aklımda kalmıştır. “Cesaret ile cüret birbirinden bıçak sırtıyla ayrılır” diye. O zamanlar için büyük ölçüde gülüp eğlendiğimiz güzel sohbetler arasında bahsi geçen bu sözün, şimdilerde gerçek derinliğini daha iyi anlıyorum.

Hayat da hep bıçak sırtı tercihler arasında geçip gidiyor, öyle değil mi? Kimi zaman bu tercihler konusunda bilinçliyiz, kimi zaman da adım atmakta zorladığımızda, şartlar bize başka tercih bırakmadığı noktada önümüze geleni yaşayacak kadar çaresiziz. Bir tarafta mutsuz olduğu, değiştirmek için çaba harcadığı halde değiştiremediği bir durum veya ortamdan çıkma cesaretini ve cüretini gösterenler var. Diğer tarafta, bu tercihini kullanmayı devamlı erteleyenler, hep daha doğru zamanı bekleyenler, neden olamayacağına ilişkin sebepleri konu edenler… Tüm bu gelgitler içinde kaçırdığımız çok önemli bir detay var, çabasız kaldığımız her an, sorunlarla yüzleşmekten kaçtığımız ve kaybettiğimiz zaman değil midir? Her ne sorun varsa, biz anlamamakta veya gereğini yapmamakta ısrar ettikçe, daha büyüğü ve daha zorlayıcı versiyonuyla sınanıyoruz.

Ha bir de tabi yaşadığı sorunla ilgili hep dışarıda bir suçlu veya sorumlu arayanlar var. Kimdir bu suçlular, kimi zaman performansı kötü çalışanlar, kimi zaman istikrarsız ekonomi ve siyasi ortam, kimi zaman da hiç memnun olmayan müşteriler ve yıkıcı rekabet. Peki sonuç, uzun veryansın sohbetleri, sonu gelmez neden olmaz senaryoları, umutsuzluk girdabı…

Ne zamanki, sorunlarla yüzleşip, sorumluluğunu alıp, kendimize ve paydaşlarımıza hesap verebilirlikle ilgili adım atıyoruz, o zaman kasvet bulutları yavaş yavaş dağılmaya başlıyor. Öncelikle artık, neden olmazlara takılıp devamlı pili bitik bedbaht bireyler ve iş sahipleri olmaya son veriyoruz. Bunun yerine koyduğumuz ne yapabiliriz sorusu bize çözüm seçenekleri getirmeye başlıyor. Çözümlere odaklanmak ve çevremizdeki olasılıkları fark etmek de işte bu süreçte mümkün olabiliyor. Ancak göz ardı edilmemesi gereken gizli bir tehlike var. Modumuzu değiştirdik, çözüm ve olasılıklara açığız ancak o kadar keskin çizgilerimiz var ki en ufak bir tökezlemede tekrar başladığımız karamsarlık ve umutsuzluk girdabına düşebiliriz. O halde elbette hedefler koyalım ve bu hedeflere ulaşmak düsturumuz olsun ancak bunun bir süreç olduğunu ve küçük de olsa istikrarlı adımlar atmanın ve vazgeçmeden azimle devam etmenin hayati olduğunu unutmayalım derim. Bugünden yarına hemen her şey mükemmel olmayabilir ancak bugün başlamazsanız, ya hep ya hiç arasında, hiçlikten nasıl uzaklaşacaksınız?

Çocuklarımızda deneyimlediğimiz gibi, söylediklerimizi yapsınlar istiyoruz ancak onlar bizim yaptıklarımızı örnek alıyorlar ve sonuç olarak ebeveynliğimizi sorguluyoruz. Dolayısıyla patronlar olarak siz nasılsanız şirketinizin de, ekibinizin de sizin gibi olacağı muhakkak. Ekibinizin çözüm getirmesini, olasılıklara odaklanmasını ve verimli çalışmasını istiyorsunuz. Şimdi size ayna tutalım. Peki siz, bu konularda nasıl bir örneksiniz? Hadi söylediğim gibi yapın diyen mi? Bizzat söylediğini yaparak örnek olan mı?

 

Sevgiyle kalın,

Belma Öztürk Gürsoy

ActionCOACH İşletme Koçu

İnsanlar ve Karizmaları

,

Karizma veya karizmatik kavramlarını çok duyuyoruz değil mi? Zaten anlamını bilse de bilmese de herkes “karizmatik” olmak peşinde. Bu kavram nedense daha çok erkeklere, özellikle de genç ve yakışıklı erkeklere yakıştırılıyor. Sanki kadınların, çocukların veya yaşlıların “karizmaları” olamazmış gibi!

Karizma kelimesi; İngilizcede “sevgi ve hayranlık kazanma yeteneği”(charisma) anlamında kullanılmaktadır. Bu sözcük Almancada aynı manaya gelen “charisma” kelimesinden alıntıdır. (İlk kullanımı: 1922 Max Weber, Alm. sosyolog.) Kökeni Eski Yunancaya dayanmaktadır. Eski Yunancada “sevinmek, sevinç duymak” fiilinden türetilmiş; “zarafet, lütuf, güzel davranış” kavramlarının karşılığı olarak kabul edilmiştir.

Karizma kavramının sözlüklerdeki diğer anlamlarının özeti de şöyle:

“Bir kimsenin kişiliği etrafında oluştuğu kabul edilen ve niteliği kolay açıklanamayan, hayranlık uyandıran etkileyici güç. Kişisel nitelik, karakter özellikleri… Kişinin, birçok farklı ortamda bulunduğunda bile o çevrelerde de kendisine saygı duyulmasını sağlayan hali, durumu ve davranışlarından ötürü kazandığı göreceli statü…”

“Bu da nereden çıktı şimdi?” dediğinizi duyar gibiyim; hemen sebebini arz edeyim:

Bendeniz henüz Optimal Yaşam Koçluğu’nun Değerli Ekibi ve Eğiticileri ile tanışmadan önce de KOÇ’muşum meğer! Hem de sistematiğini bilmeden koçluk yapıyormuşum kendi kendime ve çevreme :)… Yaşanmışlıklarım, tecrübelerim, iletişim uzmanlığım, ailem, çevrem ve daha pek çok unsurun varlığı ve birbirleriyle ilişkileri bana koçluk yaptırıyormuş. İşte bu eski zamanlarda ben “Karizmalar” üzerine bir yazı yazmışım. Arşivimde duruyordu bu yazı. Daha o zamanlar Yaşam Koçluğunun nüanslarını, uygulama modellerini, tekniklerinden bazılarını, alet çantasını, güçlü ve etkili sorularını (kısmen de olsa) biliyormuşum. Beden, Zihin ve Ruh bütünlüğü kavramını metodolojik olarak analiz etmemişim ama nasıl olmuşsa “Her insanda 3 temel karizma vardır; bunlar AKIL, RUH ve BEDEN Karizmalarıdır” diye yazmışım.

O zaman düşünüp yazdıklarımın bugün KOÇLUK bilgilendirilmelerimle örtüşmesine ne kadar seviniyorum bilemezsiniz! Bu sevincimi de “Karizmalar” üzerinden sizlerle paylaşmak istedim.

Evet… Bana göre kadın, erkek, çocuk, genç, yaşlı her insanda 3 temel karizma vardır. Bunlar Beden, Ruh ve Akıl karizmalarıdır. Biz bu karizmalarımızın hepsinin aynı anda farkına varamıyor olabiliriz. Hepsinin yansımalarının hayatımıza eşlik ettiğini her zaman göremiyoruz belki. Üçü bir arada olmuyor yaşamımızda. Ya da bu üç karizmamızın dengesini kuramıyor, onları ahenkli bir biçimde içselleştiremiyoruz.

Belki de yaşadığımız bütün dertlerin, sıkıntıların, çözemediğimiz pek çok sorunun altında bu gerçek yatıyor. Zaten insanlar da “karizma” kavramını daha çok fiziki özelliklere, giyime ve benzer detaylara indirgemiş durumda. Biz de bir insan olduğumuza göre kendi karizmalarımızı yüzeyselleştirmişiz ve bu konuda kendimizin farkında değiliz maalesef.

Yaratıcımız aslında hepimize bu üç karizmayı birlikte bağışlayıp sorumluluğunu da yine bize yüklemiş. İlahi bütün kaynaklar bu karizmaların varlığına işaret eder ve “AKIL, RUH ve BEDEN karizmalarınızın farkına varıp uyumlu bir biçimde hayatınıza katarsanız mutlu olursunuz.” der. Ama biz bir türlü üçünü bir araya getiremiyoruz. Hatta bırakın üçünü; bazen birinin bile farkına varamıyor ve bu nedenle de bir türlü “kendimiz” olamıyoruz. Böylece kendimizle ilgilenmeyi bırakıp hep birilerinin karizmalarının peşine düşüyor, onların karizmalarını konuşuyor ve onlara benzemeye çalışıyoruz.

Konunun biraz daha kolay ve iyi anlaşılması için detaylandıralım, örnekleyelim; çevremize ve dolayısıyla da kendimize karizmaların penceresinden şöyle bir bakalım:

Kişi zengindir, başarılıdır, zekidir. Kafası iyi çalışır. Yani AKILLI kabul edilir. Parası vardır; iyi yaşamak, iyi giyinmek ister. Yani aklı ve parası ile “karizmatik” olmak ister. Ama başaramaz! Çünkü ruhsal olarak tatminsizdir. Hastalıkları vardır. Duygusuzdur. İyi bir paylaşımcı değildir. Tonlarca para verip üstüne başına aldığı şeyleri bir türlü kendine yakıştıramaz. Rüküşlükten kurtaramaz kendini. Çünkü Ruh ve Beden karizmalarının farkında değildir. Bu nedenle mutlu olamaz. Sorunları vardır. Çünkü karizmaları arasında olması gereken ahenk ve dengeyi kuramamıştır.

Beden karizmasını sadece fiziki görünüm ve ölçüler olarak ele alanlar çok yanılır. Gözler, eller, ayaklar, ten, dudaklar, bakışlar, tebessüm, doğru yürümek, dokunabilmek, oturma biçimi ve daha birçok faktör vardır. Beden Dili kavramı bize zaten BEDEN karizmasının önemini anlatmaktadır. Beden dilini bilmeyenin, kendi bedeninin farkında olmayanın huzurlu ve mutlu olması; üçlemeyi tamamlaması, ruhu ve aklıyla bütünleşmesi mümkün değildir.

Hani bir “ne giyse yakışanlar” vardır. Bir de “Ne giyse yakıştıramayanlar!”

Hani bazı kişiler giydiklerini taşırlar, bazı kişileri de giydikleri taşır, bilirsiniz!

Bazı insanların sadece bir tebessümü bile etkiler sizi, heyecan verir, mutlu kılar.

Bazı insanlar ruhlarının ışığını yansıtır kendi aklına, bedenine ve çevresindekilere. Aydınlatır varlığı ile dokunduklarını.

Bazen bedeninin farkında olan ışıl ışıl, tiril tiril insanlar görürüz çevremizde. İçten içe gıpta ederiz. O da bunu hisseder ve mutlu olur. Duyguları da vardır, hissedişi de. Yani beden ve ruh karizması ideal gibidir. Ama konuştukları, yaptıkları, ilişkileri, iletişimi hiç de AKILLICA değildir. Algısı zayıftır. Zekice yaklaşımları yoktur. Öngörüleri azdır, öngörebildikleri ise isabetsizdir, tutarsızdır. Üçlemenin bir ayağının eksik olduğunu anlarsınız. Kendisi bunun farkında değildir belki ama siz fark edersiniz. “Her şeyim var ama neden başarılı ve mutlu değilim?” der çoğu zaman. Aslında her şeyi yoktur işte! Karizmalarından birisi fonksiyonel değildir.

Bazen de AKIL ve BEDEN karizmaları ideale yakın olan ama RUH karizması hissedilmeyen insanlar görürüz çevremizde. Ya da biz yaşarız bu karizmamızın eksikliğini. Hani her şeyi var ama “çok ruhsuz” ya da “Bunun içi boş!” denilen türden…

Hangisi önce gelmeli veya hangisi daha güçlü olmalı ya da hangi sıralamaya göre karizmalarımızla ilgilenmeliyiz diye sormak boşa kürek çekmektir. Burada öncelik sonralık değil her birinin benliğimizdeki, yaşamımızdaki, paylaşımlarımızdaki yeri; huzur ve mutluluğumuza olan etkisi önemlidir. Burada bu üç karizmamızın varlığımız için gerekli olan dengesi ve farkındalığımızdaki ahengi mühimdir. “Gerisi sadece teferruattır.” deyip geçebiliriz…

Dikkat ederseniz bazen 1 var 2 yok, bazen 2 var 1 yok örnekleri üzerinden gidiyoruz. Bu örnekleri istediğiniz kadar çoğaltabilirsiniz. Başka yerlere bakmaya da gerek yok bunun için. Sadece kendimize ve yakın çevremize baktığımızda sayısız örnek görürüz zaten.

Peki, Ruh, Beden ve Akıl Karizmalarının üçü de ideal veya ideale yakın olan insanlar yok mudur? Elbette vardır. Kendisi ile barışık yani kendi kendisinin farkında olan; huzurlu, mutlu, başarılı, akıllı, paylaşımcı, vermeyi bilen, empatisi yüksek, kendine, hayata ve çevresine “değer” katabilmiş olan, üreten; bedeni, aklı ve ruhu ile kendini aydınlatmış ve bu aydınlanmanın ışıltılarını çevresine de yansıtabilmiş olan insanlara bakın. Bunu rahatlıkla görebilirsiniz.

Karizma veya Karizmatik sözcüklerini şimdi tekrar değerlendirelim. Kelimenin kökeninde var olan “zarafet, lütuf, güzel davranış” gerçeğini önce kendimiz için, sonra da diğer bütün insanlar için yeniden düşünelim. Aynı zamanda bir “sevgi ve hayranlık kazanma yeteneği” olan karizmalarımızın dengesine ve ahengine bu pencereden tekrar bakıp hayatımızdaki yerini yeniden gözden geçirelim.

Yaratıcımızın bize bahşettiği bu üç karizmamızın; beden, zihin ve ruh üçlemesi olarak kıymetini bilelim. Bu çerçevede benliğimizde oluşan “farkındalık”, hayatımızın gerçeği olsun. Seçeneklerimizi bu gerçeğe göre yeniden belirleyip yola çıkalım. Huzura ve mutluluğa doğru, karizmalarımızın farkında olarak yürüyelim. Göreceksiniz, o zaman “hedeflerimize” ulaşmamız hususunda daha başarılı olacağız.

 

Osman Güzelgöz

www.osmanguzelgoz.com

Geride Kalanlar

,

Kazanan ve kaybedenin olmadığı mücadeleler içinde bulunduğumuz zamanlarda, hayatta kalmanın, ölüm ile savaşın kazanılmış olduğunu düşünmek gibi bir yanılgıya düşeriz.

Ümit ve korku birlikteliği gibi bizi asıl dengede tutanın zıtlıklar olduğunu unuturuz.

Bu ay için seçilen resme dikkatle baktığımızda, kadının gülümsediğini fark ediyoruz. Sonbaharın son ayı olan kasıma başladığımız bugünlerin hüzün ile resmedilmesine inat gülümsüyor sanki. İlk gördüğümde atkısından düşenlerin aynı yöne bakan düzenli yapraklar şeklinde olmasının, başka bir anlam içerdiğini düşünmüştüm. Bilinçaltı mesajı da denilen subliminal mesajlar, pazar stratejilerinin yansıması olan reklamlarda sıkça kullanılan, ilk anda saklı kalması istenilen bir işaret gibidirler. Gülümsemesi olmasa, alışılagelmiş sonbaharın hüzün sarmalı içindedir der, üzerinde durmaz geçebilirdik. Adı üzerinde işte, baharın sonu geldi. Önümüzdeki günlerin daha soğuk ve karanlık olacağını bilerek, ertelediğimiz işlerimiz için “ah keşke zamanında yapsaydım” iç hesaplaşmalarına dönülen pişmanlıkları yaşadığımız hazan mevsimindeyiz.

Neden kaybettiklerimiz için mutlu olalım ki? Boynunu sıkan atkının zaman içinde yok olacağını bilmenin rahatlığımı kadını gülümseten? İz bırakmak mı yoksa? Yürüyüp giderken gülümsüyor, bıraktıklarına rağmen gülümsüyor. Her bir okuyucu kendi hikâyesini kurgulayabilir elbette fotoğraftaki kadına bakarken.

Geride bıraktıklarımız sadece kaybettiklerimiz mi?

Tamamlanmış olanın, tam vaktinde vedası olabilir mi?

Güneşli günlere veda ederken günlerin kısaldığını fark ediyoruz. Yapraklarını beslemek için gerekli suyu gittikçe soğuyan donuk topraktan çekemeyen ağaç; devam edebilmek için mecburen döküyor bazılarını. Aslında ağaçtan dökülen yaprakların her birimiz için farklı bir metaforu olabilir.

Ağacın beslemeyeceği için döktüğü yaprağa sorun bir de, o sıkılmış olmasın köklü ağaca olan bağlı kalıp gezip tozamamaktan, sonra yeniden toprağa karışıp başka şekillerde can bulamamaktan!

Hayata yeni pencerelerden bakmaya cesaret edebilmek lazım. Algılarımızı esnetebildiğimiz derecede yeni değerler ile karşılaşırız.

Denemeden bilemeyiz ki…

Sağlık ve huzurla…

 

Nurkan ZAİM
Ekonomist, Profesyonel Koç