İnsanların Kalbini Değiştirmek Cesaret İster – Green Book

Peter Farrelly‘in yönettiği Green Book, doktora derecesine sahip siyahi bir müzisyen olan Don Shirley ile İtalyan kökenli bir beyaz olan Tony Vallelonga’nın hikayesini konu alıyor. Dünya standartlarında bir piyanist olan ve Manhattan’dan Deep South’a bir konser turunda kendisine şoförlük yapması için birini arayan Don Shirley’in yolu, siyahiler hakkındaki önyargılarını göstermekten çekinmeyen Tony Vallelonga ile kesişiyor ve ikili Amerika’nın güneyine doğru 8 haftalık bir yolculuğa çıkıyor.

Manhattan’da Carnegie Hall’un üstündeki gösterişli bir dairede yaşayan zarif ve eğitimli bir klasik müzik piyanisti olan Shirley, Güney’de kötü muamele göreceğini bilmesine rağmen, yine de müziğinin insanların kararlarını değiştirebileceğini umuyor. Fakat işler hiç de düşündüğü gibi ilerlemiyor. 1960’larin başında Amerika’da ırkçılığın yoğun bir şekilde yüzünü gösterdiği dönemlerde geçen film ırk, sınıf ve kimliğe dayalı beklentilerin insanın ruhuna nasıl zarar verebileceğini çok güzel anlatıyor. Bana kalırsa bu film siyahi insanların, bu dünyadaki en basit zevklerden mahrum kaldığı bir dönemin hatırlatmasıdır.

Don Shirley hiç de o bildiğimiz Afro-Amerikalı’lardan değil. Hayatında hiç KFC yememiş ve Little Richard, Chubby Cheker gibi isimleri dinlememiş olan müzisyene Tony bu basit şeylerin güzelliğini öğretiyor. Aralarında oluşan bu sinerji izlemeyi çok keyifli ve hikâyeyi çok samimi bir hale getirmiş. Hikâyeye ismini de veren “Green Book” ise Victor Hugo Green tarafından yazılan ve 1936-1966 yılları arasında her yıl yayınlanan, siyahi gezginlerin güvenli bir şekilde konaklayabilecekleri ve yemek yiyebilecekleri rotaları işaret eden bir rehber.

2018 Toronto Film Festivali’nde “Halkın Seçimi” ödülüne layık görülen film, Golden Globe sonrası herkesin ilgisini çekti. Eşit derecede olağanüstü performansları ile bugünün en yetenekli oyunculardan ikisi olduklarını kanıtlayan Mahershala Ali ve Viggo Mortensen’in aralarındaki kimya filmin basarisini çok yukarıya taşımış. Oscar öncesi herkesin izlemesi gerektiğini düşündüğüm bu filme vaktiniz olduğunda bir şans verin derim.

 

Damla TEZEL

Hayat Geçer, Mısır Kalır

,

Kimler geldi hayatımdan kimler geçti

Hiçbirisi hasretini gidermedi

En güzeli senin kadar sevilmedi

Kimler geldi kimler geçti

Fikret Şeneş

“Dünyanın 7 Harikası da çocuğum gibi, hepsini eşit seviyorum.” dersem yalan olur. Bir sıralama yapmam istense, hiç düşünmeden piramitleri ilk sıraya yerleştiririm, peki hangisini?

Şu bir gerçek ki, kendileri ile ne kadar özdeşleştirilse de Mısır, piramitlerden ibaret değil. Mısır; silindir, yeri geldiğinde kare, bazen bir küre ya da yamuk, zaman zaman iki boyutlu ve dik kafalı, çoğu zaman katmanlı ve derindir.

Hayatın geçiciliğinin en iyi ifade bulduğu ülkenin, sonsuz hayatın peşinden koşan Firavunların memleketi olması hiç şaşırtıcı değil.

Mısır, üçe beşe bakmaz. On, yirmi hatta yüz, iki yüz yılın esamesi bile okunmaz burada. Kadim sözüne adını veren bu ülkede her şey akar gider. Taş kum olur, su Nil olur, rüzgâr mit olur: akar, akar, akar…

Eğer mıymıntılıktan kurtulmak, üzerindeki ölü toprağını atmak, bakış açını değiştirmek, yani yeniden doğmak istiyorsan Mısır’a gitmelisin. Tecrübe göstermiştir ki Mısır diriltemez ama kesinlikle tekrar tekrar doğurur. Bunu sadece Nil Nehri’nin suyuyla değil, çölünün kumuyla yapar. Çünkü ölmeden, tekrar doğamazsın.

Yıl 3150.

Milattan önceki üç bin yıldan söz ediyoruz. Biz daha milattan sonra iki bin yılı ancak devirebilmişiz, dünyanın gidişatına bakıp ha bire karalar bağlıyor, umutsuzluğa kapılıyoruz, Trump’ı sadece Amerika’nın değil tüm dünyanın başına gelmiş en fena ve izleri en kalıcı şey olarak tanımlıyoruz.

O ciddi, o deneyimli, o bilge Mısır patlatıyor bir şarkı Ajda’dan “Kimler geldi hayatımdan kimler geçti…”

Trump Firavun mu be ya, o da ölmeyecek mi bi’gün?

Oysa Mısır her şeyin bir sonunun olduğunu avaz avaz bağırıyor. Dün akşam ne yediğini unutan ama kendisini dünyanın efendisi sanan 21. yüzyılın Dijital Sapiens’ine bundan büyük ders olur mu?

M.Ö. 3150, Manşet: Yukarı ve Aşağı Mısır birleşti! Amanın tasalar bitti, şahane bir şey oldu.

Şimdi biliyoruz ki bunun üzerinden yüzlerce, binlerce yıl geçecek ortada Eski Mısır diye bir şey kalmayacak. Anlayacağın Trump çölde kum tanesi.

Ortadoğulu Afrikalı,

Hristiyan Müslüman,

Sulak alanlı Çöl,

Tezatların Ülkesi Mısır.

Biz de öyle yapalım, yazıya tersten başlayalım, alışageldiğimiz piramitlerden değil.

Küçükken bütün camilerin birbirine benzediğini sanırdım: bir kubbe, yanına çiz bir kalem minare. Mahallelerimizdeki camilerin tamamı böyle değil miydi? Osmanlı camileri ile Bizans kiliseleri arasındaki benzerlikten söz etmeyelim bile. İlkokul yıllarında, bugün önümüzde duran birçok şeyin tarihin derinlerine uzanan bir geçmişi olduğu, uygarlıkların kendilerinden önce gelen başka bir uygarlık üzerinde yükseldiğini yeni yeni görmeye başlıyor, neden sonuç ilişkisinin zamana yayılımını algılamakta güçlük çekiyordum.

Ibn Tulun Cami, bir yandan çok yabancı, diğer yandan çok tanıdık, Kahire’nin ortasında bir Mardin. Saatlerimi geçirebilirim burada, aylardan Kasım olduğunu da düşünürsek, hava ne sıcak ne soğuk. Geniş mekâna yayılmış dinginlik.

Abbasi Halifesi Ma’mun’un bir Türk kölesi varmış, onun oğlu olan Ahmad ibn Tulun için yapılmış bu cami. Ahmet, al-Fustat’a yani eski Kahire’ye vali olmak üzere, 868 yılında Mısır’a yollanıyor. Belli ki epey hırslı biri, iki yıl içinde bütün ülkenin valisi oluveriyor, kısa süre sonra bağımsızlığını ilan edip Abbasilere vergi ödemeyi reddediyor.

Al-Fustat’ın kuzey doğusunda, zamanın Musevi ve Hristiyan mezarlığının olduğu yerde yeni bir kraliyet şehri kuruyor. Söylence o ya, aynı yer meğerse tufanın ardından Nuh’un gemisinin karaya oturduğu ve Tanrı’nın Musa’ya seslendiği tepeymiş. Hemen yakınındaki Qal’at al-Kabsh ise İbrahim Peygamber’in oğlunu Tanrı’ya kurban etmeye hazırlandığı mekân. 905 yılında Abbasiler yönetimi tekrar ele geçirince şehri yerle yeksan etmişler, şehrin ihtişamından geriye sadece Ibn Tulun Cami kalabilmiş.

Cami’nin daha sonraki yıllarda eklenmiş alıştığımızın dışında bir minaresi var, şansın varsa tepesine çıkabiliyorsun. Hem minare hem de perspektif yüzünden kendini o anda bir Giorgio de Chirico tablosunun içinde buluveriyorsun.

İnsan insanı, mekân mekânı andırıyor.

Ahmad ibn Tulun ile Kavalalı Mehmet Ali Paşa’nın hikayelerinde de epey benzerlikler var. Tarihin tekerrüründen kastettikleri bu olsa gerek. Mısır, üç yüz elli yıl boyunca Osmanlı toprağı diye geçse de; yüz elli yıl Mısır Hidivi Kavalalı Mehmet Ali Paşa ve soyunun Osmanlı’ya karşı duruşları ile geçiyor. İlginç olan, bu ayaklanmalardan birinde Osmanlı’nın, İngiliz ve Fransızlardan beklediği yardım gelmeyince Ruslara başvurması. İngiliz ve Fransızlar, Rusların işe fazla müdahil olmasından rahatsız oluncaya kadar devreye girmiyorlar. Sonrasında Mehmet Ali Paşa’yı hizaya getirip, Osmanlı ile arasını yapmaya çalışıyorlar. Ne Osmanlı bir günde yıkılmış ne de Avrupa iç işlerine bir günde müdahale etmiş. Uzun zamana yayılan çürümenin kokusu Ortadoğu’nun üzerine adım adım sinmiş. Kendi kaderini elinde tutamayan ya da daha doğrusu kendinin kim olduğunu hala sorguladığı için kaderini yazamayan bir coğrafya. Ahhh o dış mihraklar yok mu…

Gerçeğin farklı yüzlerini, ilgili ülkeyi ziyaret ettiğinde görebiliyorsun. Kahire’nin merkezindeki kalenin ortasında muhteşem bir Osmanlı cami yükseliyor, en azından görüntü bu. Adı Muhammed Ali Cami. Kumtaşından yapılmış caminin iç yüzeyi, alabaster ya da su mermeri denilen yarı saydam olduğu için ışığı geçiren o güzelim mermerlerle döşenmiş. Alice Harikalar Diyarında misali, dev bir mücevher kutusunun içinde dolaşıyor, damarları resim gibi ve pürüzsüz taşları seyre dalıyorsun. Aşırı kalabalık; halılar uzun süredir süpürge yüzü görmemişler. Camiden çıkar çıkmaz çoraplarımı çöpe attım. Yanında kesinlikle galoş götürmelisin, ayakkabına değil çorabına giymek için.

Neden sonra anladım ki o Muhammed Ali bizim okul kitaplarımızdaki Kavalalı Mehmet Ali Paşa. Camisini, Mısır’da uzun süre hüküm sürmüş Memluklu değil de Osmanlı tarzında inşa ettirmesi tesadüf değil, aksine bir gövde gösterisi. Mitolojik bir baba oğul ilişkisi. Açıkça burasının sultanı benim diyor babası Osmanlı’ya. Boynuz, kulak birbirine karışmış. Kalenin içindeki sarayı ziyaret ederken, Topkapı ile Dolmabahçe’den tınılar kulağına çalınıyor.

İş için gittiğim seyahatlerin başına ya da sonuna bir iki gün ekleyerek ve her günün sonunda kendime zaman ayırmaya çalışarak gezebiliyorum birçok şehri. Kahire de bunlardan biri. Tarihi çarşısı neyse ki geç saate kadar açık. Bir batılıya çok ilginç gelebilecek ortamı, ikinci Sex and the City filmindeki Abu Dabi Pazar sahnesini hatırlattı bana. Kısacası her şey aşırı turistik, Kapalı Çarşı yanında otantik kalıyor, oysa ki orta çağın en önemli merkezlerinden birisi burası. Aklımda kalan en güzel anı, tanıştığım papirüs zanaatkarının bir gün sonra gidip almam için hazırladığı baykuş resmi, bir de eşime hediye etmek için zorlukla arayıp bulduğum uçlarında scarabeus yani kutsal bok böceği olan bilezik.

Ortasından Nil Nehri’nin geçtiği, çöl kumunun tozunun her yere sindiği, oluşturduğu pusun çoğu zaman gökyüzünde bir mide ağrısı gibi asılı kaldığı bu büyüleyici şehirde gezecek o kadar çok yer var ki. Kıpti Mahallesi’ni kesinlikle listene almalısın. Kıptiler Mısır’ın yerlisi ve dünyanın ilk Hristiyanları. Yedinci yüzyılda İslam gelmeden önce, Mısır’da nüfusun neredeyse tamamı Hristiyan. Bugün oranlarının yüzde on ila yirmi civarında olduğu düşünülüyor. Büyük bölümü Kahire’nin yanı sıra ticaretin asıl merkezi İskenderiye’de yaşıyormuş. Burada başka bir önyargımla daha yüzleştim. Kıpti Müzesini gezerken rastladığın Arapça yazılı kitapları; aşikâr olmasına ve açıklamalarında İncil oldukları yazmasına karşın, Kuran olarak görmekten kendimi alamadım. Sen Ortadoğu’da yaşa, dünyaya Batı’nın gösterdiği çerçevenin dışından bakama. İncil neden eski Yunanca, Latince ya da başka bir Avrupa dilinde olsun ki?

Vapurda otururken saniyenin milyonda birinde göz göze gelirsin birisiyle, o bakışta kendisi hakkında her şeyi anlatır, acısını hissedersin, tüm bunlar nasıl oldu kendine açıklayamazsın. Ülkeler de böyle, şehirler de; sana konuşurlar, içlerini açarlar. Bu hissi en yoğun yaşadığım ülke Yugoslavya idi, ben geliyorum diyordu parçalanma. İkinci olarak Mısır’da yaşadım benzer bir hissi. Bir şeylerin Tahrir’e doğru yaklaştığı çok açıktı.

1870’ten 1952’deki devrime dek uzanan bir “Belle Epoque” dönemi yaşanıyor Kahire’de. Tahrir Meydanı’nın doğusundaki mahallelerde gezerken bir nevi Beyoğlu hissi yaşıyorsun. Oryantal sosa batırılmış ya da batırılmamış Batı tarzındaki birçok bina, çöl kumuna uzun süredir maruz kalmanın ve fakirleşmenin etkisiyle harap olsa da, bir zamanın ihtişamına dair epey fikir veriyor. Aralarda Mısır mutfağını tadabileceğin güzel restoranlar var.

Kendini her yönden gelen araçlardan korumayı başarırsan, Kahire Müzesi yürüyüş mesafesi. Birçok yolda şerit diye bir şey yok. Arabalar uçabilseler tepene inebilirler. Trafik kazasına kurban olmamış araba sayısı pek az. Sokaklar, tekrar vurulacağından neredeyse emin oldukları için macunlanmış ama boyanmamış araçlarla dolu.

Ezilmeden müzeye varıyorum. Louvre ve British Museum’un Mısır’a ayrılan bölümleri meğerse devede kulakmış. Anlatmak mümkün değil, tıka basa yığmışlar eserleri. Eski Mısır uygarlığına azıcık ilgi duyuyorsan bu müzeyi görmemezlik edemezsin. Antik bir müzecilik anlayışı diyelim. Ben gördüğümden beri değişmiş midir bilmiyorum, çünkü üzerinden Arap Baharı geçti, restore etme imkanları olmamıştır sanırım, aynı duruyordur. Duvarların boyalarının dökülmesini ve her yerin toz içinde olmasını dert etmezsen, arkeolojinin cenneti işte tam burası.

Veee… elbette korku hikayelerini romanlara ve filmlere ödünç veren meşhur firavun Tutankamon, müzenin lanetlisi. Mumyalar iç içe birçok sandukanın içerisinde. Tutankamon’un maskı ise sandukalarının dışında sergileniyor, görmeye değer. Müzede benim en çok etkilendiğim bölüm burası değil, Firavun Akhenaton’a ayrılan oda. Akhenaton ya da IV. Amenhotep tarihin en önemli dini reformistlerinden biri, eski inançları yasaklayıp, bütün toplumu Güneş Tanrısı Aton’un etrafında birleşmeye zorluyor, bir anlamda tek tanrılı dine geçiş. Tabii öldükten sonra herşey eski düzene dönüyor. Akhenaton’un tasvir ve heykellerinde ciddi bir proporsiyonsuzluk göze çarpıyor, sıra dışı. Bugün kendisinin bir genetik hastalık yüzünden büyüyen kemiklere dolayısıyla normalden uzun uzuvlara sahip olduğu düşünülüyor.

Kahire ve yakınında görecek daha çok yer var. Hadi artık gidelim şu piramitlere, çocukluk ezberimize kavuşalım: Keops, Kefren, Mikerinos. Ben de çoğu insan gibi Giza Piramitlerinin çölün ortasında olduğunu sanıyorum, belki de öyleler, ancak şehir o kadar büyümüş ki çölün dibinde bitivermiş. Hemen önlerinde yıllar önce adını Amerika’da yaşayan uzak bir akrabamızdan duyduğum Sefenek ya da gerçek adıyla Sfenks. Gitmiş görmüş, çok etkilenmiş. “Ne harika, acaba ben de bir gün görebilir miyim?” derken, şimdi önlerinde dikeliyorum. “Gerçekten burada mıyım, bir hayalim gerçek mi oldu?” diyemeden üzerime çullanan insan kalabalığı. Mısır’ın diğer adı Bahşiş. Çöl devasa, ama adım atamıyorsun.

Gerisin geriye yürümeye başladım. Kendimi atların olduğu küçük bir meydanda buldum. Ata ilk ve son kez sünnet törenimde binmiştim, kısaca at binmeyi bilmiyorum. Seyisler, “Abi Allah aşkına at bin, binmezsen ölümü gör.” diyor olmalılar Arapça. Atlar, seyisler, insanlar üstüme üstüme geliyor. Mecburi istikamet: “Temem.” Yoksa Vertigo filminden kaçış yok.

Sıkı bir pazarlığın sonunda, sıska bodyguard’ım Abdullah ile birlikte atlarımızın üzerinde zaferini kutlayan iki komutan misali, bütün bahşişçilere el sallayarak aralarından süzülüyor, piramitleri arkamızda bırakıyoruz. Göz alabildiğine çöl. Atımın yuları Abdullah’ın elinde, sanırım Arapça “Deh” dedi ve atıma hafif bir tekme attı. Kum Denizi artık basmakalıp bir söz değil, bizzat kendisine doğru dört nala ilerliyoruz. Ata binmeyi bilmiyorum ki, “Bacaklarını bük tam oturma.” demişti en son. Allah’ım ne oluyooorrr… kıçım mı ata, at mı kıçıma vuruyor. Her şey endişe duyamayacağım bir hızda gelişiyor. Güneşin battığı çöle, o muhteşem manzaraya doğru sekiz nala ilerliyoruz. Düşünceler öyle hızlı gelip geçiyor ki yanımdan, ardından bahtsız bedevi, onun ardından kutup ayıları koşturuyor. Kâbus gibi. Abdullah kim, ben burada ne arıyorum? Keşke İstanbul sokaklarında aynı yerde döndürüle döndürüle kazıklanan batılı turist olsam. Bildiğin çöl. Tepeye gelince bir anda durduk. Arkamıza baktığımızda, bir yanımızda sonsuz Kum Denizi öbür yanımızda Piramitler ve ardında Kızıldeniz’e doğru uzanan [temsili diyorum, yoksa Kızıl Deniz çok uzakta kalıyor] Kahire. Kısa süreli bir rahatlama, “Ohhh…” daha doğrusu “Ahhh…” deme, manzaranın keyfini birazcık çıkarma; kısa süreli.

At meydanına geri dönüyoruz, anlaştığım parayı ödeyeceğim, Arapça anlamasam da “Abi yok biz bu paraya anlaşmadık.” muhabbetini kapıyorum. Meğerse İstanbul’daki batılı turist benmişim de haberim yokmuş. Öder miyim! Polis molis diyor, sesimi kalınlaştırıyorum, omurgamı dikleştirip, biraz da kabarıyor, zırnık koparmadım sanıyorum. Akşam olunca arkadaşlardan öğreniyorum ki ben zaten pazarlığımın başında kazıklanmışım. Neyse, benden çok kazıklananlar da var.

Görünmez olmaya çalışa çalışa piramitleri gezip, biletini aldığım halde içlerine giremeden otelime dönüyorum. Gün sonu, piramidin ortasında bir delikten karınca misali yüzlerce insan çıkıyor, onlarla birlikte nasıl ifade edeceğimi tahayyül edemediğim bir koku. Yazın en sıcak gününde deodorant kullanmayan bir otobüs dolusu insandan o parfümü elde edemezsin diyeyim, istersen gerisini sen… Zaten daracık bir koridor, içeri girmek için eğilmen gerekiyor. On adım attım ve geri döndüm. Dünyanın her bucağını gezmeye can atan ben, kendimi ilk defa “Aman günün sonunda göreceğin küçük bir oda, o da kalıversin.” derken buldum.

Hikâye burada bitmiyor. Sana da, kendime de “o” hissi yaşatmadan bu ülkeden dönmeyeceğim. Kahire’de her yere; otelden ayarlayıp, otel görevlisinin önünde pazarlık ettiğin taksilerle kazıklanmadan gidebiliyorsun. Hadi seninle son ziyaretimizi yapalım, Sakkara’ya. Şehre 25 kilometre.

Sakkara da Gize gibi birçok piramidin bulunduğu geniş bir nekropolis yani mezar alanı. İçlerinden bir tanesi var ki, Mısır’da yapılan ilk piramit olduğu düşünülüyor, basamaklı piramit diye de anılıyor, Firavun Djoser için milattan önce yirmi yedinci yüzyılda yapılmış. Şanslı günüm mü, yoksa herkes Gize piramitlerini mi görmeye gitmiş, etrafta kimsecikler yok. Belki de tanrılar içlerinden aynı şeyi geçiren tüm turistleri duydu ve hepimizi birbirimize görünmez kıldı.

Mısır’da ilk defa kumu ve çölü hissediyorum. Dingin. Isı okşuyor. Yanımda bir anda bir kedi beliriyor. Sen nereden çıktın? Vakur, ince uzun bacakları ile attığı her adımda takipte. Ayakkabılarım taşla karışık kumun arasında bir batıp bir çıkarken, o uçar gibi ilerliyor, sanki bu dünyadan değil gibi. Yoksa değil mi? Bir kayanın üzerine oturup seyre dalıyorum. Etrafta tek bir Allah’ın kulu yok. Sakkara’nın büyülü piramidi, basamak basamak gök yüzüne yükseliyor. Uzakta, sanki bir çırpıda tırmanacağını sandığın altıncı tabakanın zirvesinde, birisi el sallıyor. Nasıl çıkmış oraya? Zorlukla seçiyorum, üzerinde yırtık pırtık, beyaz bir şeyler mi var, rüzgârda hafif hafif dalgalanıyor gibi. Sanki bir kumaşa sarılmış da…

Etrafıma bakıyorum, kedi gitmiş, zirveye bakıyorum kimse yok.

Zamanın olmadığı Mısır’dayım artık, sonsuzluğun hüküm sürdüğü.

§

Aslında gezecek o kadar çok yer, anlatacak o kadar çok hikâye var ki. Nil’de tekne turu yapmalısın mesela, şehrin dışına doğru iki yakadaki kasabaları görmelisin muhakkak. Sonra Afrika’nın en eski camisi kabul edilen Amr ibn al-As’ı ziyaret etmelisin. Bir de ölüler şehri var, içine giremiyor, otobandan geçerken uzaktan bakıyorsun, en en en fakirlerin yaşadığı yeri şehrin. Kaldı ki ben Kahire’nin dışına çıkamadım bile. Mısır’da daha neler neler neler var.

Yazılarımı kendi kendimle kavga ede ede ancak bu kadar kısaltabiliyorum her hafta. Artık sana da iş düşüyor, ortaokul edebiyat hocamın deyişiyle duygu ve düşüncelerini

benimle paylaşırsan çok sevinirim.

 

Diğer bütün yazılarım ve bol bol fotoğraf için bloğuma abone olabilirsin: www.hayatevi.org

Instagram, Facebook ve Twitter hesaplarım @hayatevinde

Beklerim.

 

Said Fehmi Ağduk

Susarak, Merhaba!

,

“…Sadece sessizlik nehrinden içtiğinizde gerçekten şarkı söyleyeceksiniz. Dağın tepesine ulaştığınızda, ancak o zaman tırmanmaya başlayacaksınız. Ve dünya uzuvlarınızı talep ederse, sadece o zaman gerçekten dans edeceksiniz.” Halil Cibran

Bazen şehrin gürültüsünden ve gündeliğin koşturmasından uzaklaşmak üzere birkaç günlüğüne dağ bayıra, sahile, bir şekilde ıssızlığa kaçarsınız. İlk günün sabahı pür heves uyanır, belki aylardır ilk defa akıllı telefonunuzu kapatır, etrafta bol oksijenli yürüyüşler yapar, hava uygunsa yüzer, balık filan tutar, işi gücü bırakıp toptan oralara yerleşme hayalleri kurarsınız. Akşama doğru içinizdeki “yürü yürü de nereye kadar” diyen sesi duymamaya, #doğadatekbaşıma #ormandaçaykeyfi filan gibi afili etiketler yapıştırarak sosyal medyada fotoğraf paylaşma dürtünüzü bastırmaya çabalar ve kararlılığınızı kutlarsınız.

Sessizlik uzar… Bazen sizi sağır edecekmişçesine uzar… İçinizdeki ses “zaten sen…” diye başlayacakken siz bir telaş sessizlikten doğan boşluğu müzik, film, sosyal medya gibi dış uyaranlarla doldurmaya yönelirsiniz. Rahatsızlığınız arttıysa, yanınızda başkası varsa onunla, yoksa telefonda herhangi bir kurtarıcıyla, durmamacasına konuşursunuz.

Belki birkaç gün daha direnir, ay pardon dinlenirsiniz. Belki hemen eşyalarınızı toplar ve gerisingeri, o, içinde daha rahat ettiğinizi fark ettiğiniz gürültü ortamına dönersiniz. Belki günler sonra, “ben karmaşa insanıyım kardeşim, yapamıyorum kırda bayırda” deyip, tumturaklı bir kahkaha eşliğinde anlatırsınız büyük kaçış hikayenizi… Belki herkes güler, belki bir ikisi bilir de söyler, bazısı bilir de gizler, bilmez de hisseder; dış gürültüyle çevrili olma ihtiyacı, çoğu zaman iç sesimizi duymamak için kulaklarımızı tıkamaya benzer…

Bu yüzden sessizliğin sesini pek azımız sever, bazımız idare eder, çoğumuz nefret eder.

Konuşmak kadar olmasın, ben sessizliği severdim. Seçilmiş yalnızlıklar gibi, seçilmiş sessizliklerin de armağan olduğunu düşünürdüm. Sosyal iletişimde, hele de koçlukta sessizliğin gücünü kimi zaman kullanır; insanları kendi konuşma gündemimden ari, sadece onları duyarak dinlediğimi, sessizliği iyi tanıdığımı sanırdım.

Yanılmışım.

Yaşamımı konuşarak kazanıyorum. İletişimin her türlüsü gibi konuşmaya da sevdalı olmak dışında, seminer ve eğitimlerde saatler boyu keyifle konuşabiliyorum. Aksilik bu ya, şarkıcı hastalığına tutuldum! Ses tellerimde polip oluştu, sesim gittikçe daha fazla kısılıp çatallandı ve sonunda ameliyat olmam gerektiği anlaşıldı. Geçtiğimiz Aralık ayının birinci gününde operasyon geçirdim. Narkoz yorgunluğu ve ilk birkaç günün sersemletici boğaz ağrısı dışında ameliyatın fazlaca zorluğu yoktu. Asıl önemlisi, ameliyatın ardından 2 hafta boyunca tek kelime bile konuşmamam gerekiyordu. Çaresiz, sustum. Önceden tanıdığımı sandığım sessizlikle de asıl o dönemde tanıştım.

Sessizliği yazının başında, karikatürize ederek anlattığım gibi değil, gerçek ve faydalı bir uygulama olarak deneyim etmiş olanlardan, “ne var ki iki hafta susmakta canım, ben bir ay boyunca inzivadaydım” gibi tepkiler verenler oldu. Galiba onlar benim paylaştığım deneyimi değil, kendi deneyimlerinin yankısını duydu. Zira ben inzivada değil, yaşamın, gürültünün ve sorumlulukların tam da içinde sustum.

Durumumu çok acınası, müthiş bunalacağım, çaresiz kalacağım bir hal gibi görüp tatlı şefkatlerini esirgemeyenler de çoktu. Şefkatlerine minnettarım, ve elbette kimi zaman konuşamamaktan bunaldım, ama durumun düşündükleri kadar korkutucu olmakla da ilgisi yoktu.

En büyük kaygım 5 yaşındaki, henüz okuma yazma bilmeyen oğlumun beni nasıl anlayacağıydı ki, dudak hareketlerimden ve beden dilimden beni her seferinde tastamam anlayıp, anneme, eşime kendince tercüme ettiği anları, yıllar geçse de aynı sıcaklıkla anımsayacağım…

Nitekim o iki hafta su gibi dingin, usul usul geçti. Mutlak ses perhizi dönemi geride kaldı, ama halen günde birkaç saat, bazen kalabalık içinde bile, susuyorum. Zorunlu olmadıkça telefonda konuşmuyor, işin açığı bunu pek de özlemiyorum.

Anladım ki sessizlik, sorular, cevaplar ve hikayelerle tıka basa dolu. İnsanın ruhunu dinlendiren, algılarını tetikleyen, üretkenliğini harekete geçiren bir tarafı var. Gördüm ki ses çıkarmadan anlaşılmanın, yoğun, etkin ve kendiliğinden bir dinleme deneyimi yaşamanın, kendine ve karşındakilere fırsatlar sunmanın hazzı enfes…

Bu deneyimleri paylaşmak ve çoğaltmak üzere, önümüzdeki dönemde “Etkili Konuşma Sanatı” atölyelerime, “Etkili Susma Sanatı” bölümleri eklemek üzere çalışıyor ve bu konuda farklı birçok kaynaktan okumalar yapıyorum.

Geçtiğimiz gün okuduğum, Psychology Today’de yayınlanan yazısında Dr. Alex Lickerman, sessizliğin etkili kullanıldığında müthiş bir armağana dönüşeceğini ifade ediyor… “Daha önce sessizliği yalnızca yalnızken tadının çıkarılması ve başkalarının huzurunda sakınılması gereken bir şey olarak görürdüm. Şimdi, işimde kendimi daha etkili kılmak, başkalarını daha iyi anlamak ve böylece daha şefkatli, daha akıllı ve daha mutlu olmak için kullanabileceğim bir araç olarak görüyorum. Eğer hepimiz daha fazla dinleyerek vakit geçirirsek, dünyanın nasıl farklı olacağını bir düşünün…”

Mümkünse yaşamınızda kısacık da olsa sessizliğe yer açın.

Sevgiyle kalın,

 

Çiğdem Eren Kiziroğlu, ACC

Profesyonel Koç, Eğitmen

Çapaksız Avrupa Alamanya

,

…Türkiye’nin parası az insanı çok.

Diğer yandan Almanya’nın ise çok parası ama az insanı var…

BBC’nin 1973’te hazırladığı Türkiye’den Almanya’ya göç belgeseli*

KAYBOLDUK…

Königstuhl Tepesi’ne tırmanıyoruz. Amaç, Alplerin kuzeyindeki en önemli Rönesans Saraylarından biri olan Heidelberger Schloss’a ulaşıp, şehrin muhteşem manzarasına nazır keyif yapmak ve elbette karnımızı doyurmak.

Asıl amaç, birlikte güzel vakit geçirmek.

Amcamın yüzü kıpkırmızı, birazdan kalp krizi geçirecek. Oysa onu en son gördüğümde rengi yeşildi. İzmir Enternasyonal Fuarı’nın tamamını gezip lunaparktaki bütün oyuncaklara üçer kez bindiğimizde yine aynı ekiptik: kusmak üzere olan amcam, kuzenim ve ben.

“Siz ÖL-DÜ-RE-CEK-Sİ-NİZ beni!” diye, oflaya puflaya o pütürlü derili elleriyle koca gövdeli ağaçları kavrayıp ayakta durmaya çalışırken; kuzenim ve ben, ilk gençliğin kendine has umursamazlığıyla içten patlamalı kahkahalar atarak ilerliyoruz. Nazımız amcamıza geçer, hayatta gerçekten şımarabildiğimiz belki de tek insana.

Ağaçların arasından, epey uzaktan görünen o kayalar acaba kaleye mi ait? Yok canım bildiğin dağ taş. Aslında kaleyi değil, kaleye ulaşmak için bineceğimiz füniküleri arıyorduk. Ne de olsa amcam alışkın bizimle böyle antik kuntik şeylere binmeye. Füniküleri bulamadığımız gibi kaleden gittikçe uzaklaşıyormuşuz. Birkaç saat sonra radyo ve televizyon antenlerinin dibindeyiz. Amcam öldü ölecek. Biz de öleceğiz, ama kıkırdamaktan.

§

1989, Fransız İhtilali’nin iki yüzüncü yılı. Fransa’da başvurduğum gençlik kampından gelen olumsuz yanıtı elbette “Türk olduğumuz için istemiyorlar bizi.” diye yorumluyoruz. Biyoloji öğretmenim bir Fransız, durumun farkında. Aylar öncesinden başvurmamıza, reddedilmem için hiçbir neden olmamasına karşın, hayır yanıtını almama içerleyip yazın beni kendi aile evine davet ediyor. Nasıl giderim? Almanya’da yıllardır işçi olarak çalışan amcalarımdan, hiç evlenmemiş, çocuğu olmamış büyük olanını arıyoruz. “Ben bilet yollarım, gelsin!” diyor babama “Hem de yazı bizimle geçirir.” İlk defa Batı yani gerçek Avrupa’ya gideceğim.

Heyecan dorukta. Uçağım Stuttgart Havalimanı’na indi. Nejat Amcam karşıladı. Ludwigshafen‘a gidiyoruz. Burada her yer amcamın yıllardır bize taşıdığı bavul bavul hediyeler gibi kokuyor.

Yüzyıllar boyunca bir Alman bir Fransızların eline geçmiş; sonunda ne idüğü belirsiz bir halde Fransızların elinde kalmış olan Strasburg’a çok yakınız, iş bir tren biletine bakar. Dört günlüğüne öğretmenimin evine gidip dönüyor, sonra sıkılmaya başlıyorum. O yaşlarda bir ay çok uzun süre. Amcalarım yoğun çalışıyor, acaba ne iş yapıyorlar. “Beni de götürsenize bir gün işe.” soruma bir türlü yanıt alamıyorum. Nehrin karşı kıyısı Mannheim, kuzenimle yürüye yürüye gidiyoruz sık sık. İlk Espresso’yu burada içiyor, tart denilen şeyin bin bir türünü burada tadıyorum. Türkiye daha bu lezzetlerin farkında bile değil, öyle her köşe başında Coffee Shop’ların açılması on yıllar alacak.

Farklı, ama yine de pek bir şey yok buralarda! Var da yok gibi işte. Güneşi bozuk burasının, ha bire arıza yapıyor, Alamancıların pek sık dediği gibi kaput yani. Almanca da bilmiyorum ki, sokağa çıkıp insanlarla kaynaşayım. Sanki sokakta insan mı var? Akdeniz’de sokak insandır, burada sade asfalt. Temmuz sonları, bir anda yağmur bastırıyor. Tüküre tüküre yağıyor. Hava neme doyuyor, sonra soğuyor. Garip, grili mavili gökyüzümsü boşluk.

Her şey var burada! Televizyonda ne ürünler, çeşit çeşit. Reklamın kendisini değil sesini hatırlıyorum. Bir kadın, geniş ağzı gülümseme dolu bağırıyor: “PUUUuuunika”. Meyve suyu reklamı. Nerede bizim meyveler sebzeler. Sonra o biçim filmler var, bildiğin televizyonda, ulusal yayın. Geç saat olsa, herkes yatsa da baksak diye bekliyorum. İnanmazsın, her şeyi gösteriyorlar, yuh artık. Şeffaflık ve demokrasiyi çok farklı anlamış, çoğu zaman da yanlış anlamış iki ülke Türkiye ve Almanya. Her yer tertemiz Almanya’da, otlar bile aralarında organize olup disiplin içinde çıkıyorlar topraktan; “Bak abicim sen buradan çık, ben de şuradan. Ablam sen öbür taraftan…” Acayip memleket.

§

“E amca hani beni iş yerine götürecektin?” Tık yok! Artık sesimizi kesmek için mi nedendir; bizi Heidelberg’e gezmeye götürecek. Yaşasınnn…

Radyo ve televizyon antenlerinin dibindeyiz. Königstuhl‘un tepesinde manzara şahane. Eski şehir ayaklarına amade, hemen ardında yeni şehir uzanıyor; vadi Ludwigshafen ve Mannheim’a doğru göz alabildiğine genişliyor. Tarihi tahta Füniküler’e, otuz kırk derece eğimde ilerleyen bu garip trene binip, tıngır mıngır şehre iniyoruz. O kocaman çelik halatlar bir kopsa halimiz nice olur. Kopmaz, kopamaz, burası Almanya: iki tane dünya savaşından çıkmış bir teknoloji devi, sanki hiçbir şey olmamış gibi hala ve hala Avrupa’nın lokomotifi. Füniküler kale durağına varınca saat ilerlemiş olduğu için sarayı gezemiyoruz, içimde kalıyor. 17 yaşımı yeni doldurmuş, ancak para kazanamıyor, kararları ben veremiyorum. Oysa birkaç yıl sonra olmuş olsa, atla bir trene başka bir gün tekrar gel, gez sarayı. O sırada, hayatın, yolumu Heidelberg’e dört kez daha çıkaracağını, sarayı doya doya gezeceğimi bilmiyorum ki.

Yıllar sonra bu kez ablamla birlikte Heidelberg’deyiz. Frankfurt’tan ulaşım trenle bir saat on beş dakika. Hauptbahnof yani merkez istasyonda inip, eski şehrin merkezi Marktplatz’a yürümek kırk dakika sürüyor. Yarı yolu, bizim ablamla mağazalar caddesi diye adlandırdığımız Hauptstraße oluşturuyor. Eğer bir gün yolun düşer de alışveriş yapmak istersen bu cadde işini görür, ancak ara sokaklara dal derim ben, çok güzel butik dükkanlar var. Marktplatz’ın hemen arkası Kornmarkt. Yıllar önce amcamla bulamadığımız füniküler hemen oradan kalkıyor. Paşa paşa binip en tepeye çıkıyoruz. Şahane, güneşli bir hava. Kırmızı beyaz pötikareli örtüleriyle tipik bir Alman lokantasında hayatımın en ama en güzel şnitzelini yedikten sonra enfes apfelstrudel’i mideye indiriyorum [benzer lezzettekileri yıllar sonra Viyana’da yiyeceğim, o da başka bir yazının konusu]. Ohhh, beyaz buğday birası da cabası.

Üzerime bir rahatlık geldi. Artık gezebiliriz. Tabii bulmuşken önce temiz tuvaleti ziyaret ediyoruz. Ellerimi sabuna uzatıyorum, sabunu elime alıyorum… Gözlerimden yaşlar boşalıyor. Amcam yanımızdan ayrılalı yıllar olmuş, anısı hemen yanı başımda.

Nejat Amcam Noel Baba’nın yer yüzündeki temsilciydi. Belki kendi çocuğu olmadığı için bizi hediyelere boğardı. Bavulları doldura doldura gelirdi her seferinde. Çikolata, muz ve kahve lüks iken Milka ve Chiquita’yı onun sayesinde tattık. Legolarımızla doya doya oynadık. Herkesler Mekap ayakkabı giyerken biz Adidasları çektik ayağımıza. Sonra o müthiş kahve kokusu. Türkiye’de kıtlık çekilirken, annem Alamanya’dan getirdiği yeşil kahve çekirdeklerini kavurur, değirmeni tutuştururdu amcamın eline.

Kokusuz sabun kokusu! Ellerimi sabuna uzatıyorum. Benim ellerim yumuşacık. Amcamın elleri hep pütür pütür. Gözlerim yaşarıyor…

– Amca sen neden bu kadar çok sabun getiriyorsun bize?

– Yavrum fabrikadan veriyorlar.

– Peki bu el kremleri neden torba torba?

– Onu da fabrikadan veriyorlar, bedava, bana çok fazla ben de size getiriyorum.

– Neden sabun ve krem veriyorlar ki size?

– Ellerimizi yıkayalım diye!

Ne kadar güzel bir yer burası, bence Almanya’nın en şahane yeri Heidelberg. Bu kez Kale durağında iniyoruz fünikülerden. Doya doya gezeceğiz ablamla, ne de olsa paramızı artık kendimiz kazanıyoruz.

Heidelberg, Almanya belki de Avrupa’nın en romantik şehirlerinden biri. Aşk hikayesi dinlemeye hazır mısın? Bir varmış bir yokmuş, Avrupa’nın asil ailelerinin kurbanlık evlatları, sevsin sevmesin anlaşmalı şekilde birbirleri ile evlendirilirlermiş. Neyse ki bizim hikayemizde aşk acısı yok, savaş acısı var. İlla bir acı olacak yani. Namıdiğer Kış Kralı V. Frederick ile Kış Kraliçesi Elizabeth Stuart’ın aşkları dillere destan. Nereden mi biliyorum gerçekten aşık olduklarını? Harabe sarayın, soğuk koridorlarında ilerlerken, etrafa bir ısı yayılmaya başlıyor. Bembeyaz tenli, hafif tombik rehberimizin pembe yanakları yavaştan kırmızıya dönüyor. Ateş, sarayın yıkık bacalarını değil, Alman ablamız Engelbertha’nın bedenini sarıyor, anlattıkça. Genç Frederick’in, gelinini almak için İngiltereye gidişi, orada mimarlarla anlaşması, dönünce sarayın muhteşem kulelerinden birini, İngiliz usulü tiyatro salonuna dönüştürmek için nasıl dimdik ayağa kaldırdığı… Sergilenen oyunlar veee o kara günün gelişi.

On yedinci yüzyılın başındayız. Taht Savaşları [Game of Thrones] şaka değil gerçek; kış gelmiş durumda [Winter has come.] Protestanlar ve Katolikler, her iki taraf da karşısındakinin has ak gezer olduğuna kani. V. Frederick’in Bohemya Kralı olmasına karar veriliyor. Kendilerine Kış Kral ve Kraliçesi denmesi, hükümranlıklarının sadece bir mevsim sürmesinden. Yeniliyorlar, ardından 1618’den 1648 yılına dek sürecek Otuz Yıl Savaşları başlıyor. Savaşın vahşeti, açlık ve veba yüzünden sekiz milyon insan can veriyor. Bu savaşın bizimle ne alakası var deme. Almanya’nın bölünmüşlüğünden çıkardığı acı ders Pan-Cermenizmi doğuruyor. Bu sürecin Birinci ve İkinci Dünya Savaşı’na gelip dayandığı iddia ediliyor. Demek ki savaşma seviş tezi çok doğru. Bıraksaydık Frederick ve Elizabeth’i, krallıklarını sürdürebilselerdi belki de bunları yaşamazdık. Gerçi onları sevgilerini paylaşmaktan kimse alıkoyamıyor, sürgün hayatlarında bile bir sürü çocuk yapıyorlar, hatta büyük oğulları I. George bir süre sonra Büyük Britanya Kralı oluyor. Hala hayatta olan Kraliçe II Elizabeth onun büyük büyük büyük… torunu. Hepsi Alman, hepsi İngiliz, hepsi Fransız, hepsi akraba; yıllardır savaşıyorlar. Savaş ve aşkı, saray koridorlarında bırakıp bilime ve felsefeye geçmenin tam zamanı, ne dersin?

§

Heidelberg’e beşinci ziyaretim, geçen sene tam bu zamanlara denk geliyor, Ocak ayı. Dünyanın en kapsamlı eczacılık müzelerinden biri sarayın avlu içinde kurulmuş. Soğuk ve nemli kış gününde, fotoğraf çekmek için hafiften birbirinin üzerine çıkan Japonlar ortamdaki tek ısı kaynağı. Şöyle kenara çekilse de o garip yaratığın fotoğrafını ben de çekebilsem. Dört bucaktan getirilmiş mineral ve havyan uzuvları. En ilginci de hayali bir yaratık olan tek boynuzlu at. Kendisi heykel boynuzu gerçek; bir narwhaldan alınmış. Narwhal boynuzlu bir balina türü, o dönemde boynuzunun değeri altının on katıymış. Azılı korkuları zehirlenmek olan asiller, zehri tespit etmek için kullanıyorlarmış. Tabii ki hurafe.

Heidelberg Schloss’u belki de en güzel Victor Hugo’nun sözleri tarif ediyor: “Beş yüz yıl boyunca Avrupa’yı sarsan her şeyin kurbanı olmuş ve şimdi de ağırlığı altında parçalanmış.”

Mark Twain, Hugo’dan geri kalmıyor. Savaş ve yıldırımların yıkıp döktüğü kulelerinin, doğanın önce harap edip sonra yeşilliğe boğduğu teras bahçelerinin arasında ne de güzel saklandıklarını anlatarak devam ettiriyor sözlerini: “Talihsizlik, bu yaşlı kaleye, bazen insan karakterine yaptığının aynısını yapmış, geliştirmiş.”

Evliya Çelebi adına konuşmak uygun olmaz ancak bana öyle geliyor ki sarayı görmüş olsaydı “Minare yıkık ama mihrap yerinde.” derdi.

Heidelberg’in can suyu tam ortasından geçip şehri ikiye ayıran Neckar Nehri iken, Carl Theodor Köprüsü şehri tekrar birbirine bağlıyor. Köprünün eski şehir tarafındaki girişinde iki kuleli bir kapısı var. Eski köprünün kuleleri şapka gibi çatıları, halka halka döşenmiş kırmızı taşlarının arasına sürülmüş kireç beyazı boyasının yarattığı zıtlıkla, taaa uzaklardan gör beni gör beni diye haykırıyor.

Geceyi, köprüye yirmi saniye yürüme mesafesindeki Schnookeloch’ta geçireceğim. 1705 tarihli konuk evinin odaları 2013 yılında modernize edilmiş. Tek sıkıntı giriş katında yer alan ve yine o tarihlerden beri hizmet veren aynı isimli restorandan gelen kendine has yağ kokusu; her yere nüfus ediyor. Çatı katındaki odam pek etkilenmiyor. Bir daha gitsem yine aynı yerde kalır mıyım, kalırım. Tertemiz ve yaşının olgunluğunu hissettiren bir mekân. Akşam yemeğimi Schnookeloch’ta yiyeceğim, bakalım o kokunun kaynağında neler var. Yaşlısı ve genciyle cıvıl cıvıl bir mekan. Yerel halk ve öğrenciler iç içe. Tarifinde asla ne olduğunu bilemediğim Alman sosis çeşitlerini denemek için cesaretimi topluyorum. Değişikliklere açığım açık olmasına da; lahana anneannemin elinden dolma olarak çıkmadıkça ya da acılı bir kapuskaya dönüşmedikçe, kelimenin tek anlamıyla karın doyurmak için yenilen sentetik bir gudubete dönüşebiliyor.

Sentetik demişken, amcalarımın bir kaset fabrikasında çalıştığını söylemiş miydim? O yıllarda Almanya’dan gelen boş kasetler pek revaçtaydı; plakçılara şarkı listesi ile birlikte verir doldurturduk. Yıllar sonra öğrendim ki BASF aslında bir kimya fabrikasıymış.

§

Eski köprüyü geçtim. Nehir boyunca dizilen iki katlı tarihi ve modern villaların arasından içeri gizli saklı bir yol giriyor. Yüksek ve yosun tutmuş bahçe duvarlarının arasında uzanan daracık Arnavut kaldırımı, epey tırmandıktan sonra seni Filozoflar Yolu’na çıkaracak. Eski şehrin ve kalenin en güzel panoramik manzarası burada. Heidelberg Üniversitesi Almanya’nın en eskisi. Hocaları manzaralı orman yolunu tartışa tartışa yürüdükleri için bu ismi almış. Filozoflar Yolu insanı derin düşüncelere itiyor, hatta eski düşünceleri oldukları yerden söküp tekrar önüne getiriyor. Amcalarım o fabrikada acaba ne yapıyorlardı?

Almanya boşuna bir sanayi devi olmamış. BASF bugün kendi tabiriyle “Sürdürülebilir bir gelecek için kimya yaratıyor.” 2017 yılında satışlarından 60 milyon avro sağlamış olan kurum 1800’lerin ortasında işe boya üreterek başlamış. O dönemde Çin’de köy köy dolaşarak kumaş boyası sattıkları müthiş bir pazar yaratmış, tereciye tere satmışlar. Bizim çivit, dünyanın indigo dediği boyaları özel teknoloji ile bol bol üretip, minik minik paketler halinde en ücra köylere ulaştırmışlar. Ardından kimyevi ve sentetik gübre dönemi başlıyor. Ne vizyon, ne organizasyon…

Baba tarafımın yolculuğu, tıpkı bu tüccarlar gibi batıdan doğuya, sonra doğudan batıya olmuş. Yugoslavya’nın Tikveş bölgesinden yola çıkıp İstanbul üzerinden İzmir’e ulaşıyor, bugünün Çingene o günün göçmen Mahallesi Tepecik’e yerleşiyorlar. 1961 yılında tersine yolculuk başlıyor. İki amcam, ailelerinin kaçmak için bindikleri trenlere bu kez göçmek için biniyorlar. Zamanında kendi vatanları olan Yugoslavya üzerinden geçerek Almanya’ya varıyorlar.

Hiç ama hiçbir ülke, belki Japonlar dışında, Almanlar kadar pürüzsüz ürün üretemez. Biz hala o noktaya gelemedik. Al eline Türkiye’de üretilmiş plastik bir şey, örneğin bir kova ya da elektronik bir cihaz; dikkatli bakarsan kalıp birleşme çizgisini hemen göreceksin, biraz elleyince az da olsa çapakları muhakkak eline gelecek. Oysa Alman ürünleri öyle mi, kaymak gibidir yüzeyleri, sağlamdırlar, estetik olma kaygısını İtalyan ve Fransızlara tüm çapakları da bize bırakmışlardır.

Günahlarını almayalım, yüzyıllar süren çalışkanlıklarıdır geldikleri nokta, emekleri ile hak etmişlerdir. Benimki sadece bir öz eleştiri, neden teknoloji üretmek yerine zımpara olduğumuzun bir iç hesaplaşması.

Ludwigshafen, öğleden sonra. İş sonu, amcam bitkin. Nedendir bilinmez gün içinde ellerini bol bol yıkayıp, bol bol kremlemesi gereken, hiç anlatmadığı o işi yapmış, eve yorgun argın gelmiş. Koltuğa uzanıyor. Diğer amcam mesaide, çoğu zaman geç saatte geliyor. Kuzenimle sofrayı hazırlamışız, biraz dinlenmesini bekledikten sonra hep birlikte oturuyoruz. Şakalaşmalar. “Amca sana da hem kırmızı hem yeşil çok yakışıyor.” diye sataşmalar. Kahkahalar gırla…

Artık sormuyorum, amca sen nerede çalışıyorsun diye. Biliyorum artık gastarbeiter yani misafir işçi ne demek.

Heidelberg Almanya’nın en güzel yeri, Ludwigshafen ise cehennemin dibi.

* https://www.youtube.com/watch?v=j1fn4y46czc

 

Said Fehmi Ağduk

Yeni Yıl

,

Her yeni yıl hayatımızı ve esenliğimizi zenginleştirecek bir zaman dilimidir. İçimizi bir heyecan kaplar. Günlerce özenli hazırlık yapılır. O gece birlikte harika bir gün yaşansın; tatlı, hoş ve güzel geçsin isteriz. İçimizdeki mutluluk kaynağımız coşar. Çünkü yeni yıla mutlu giren, tüm yıl boyunca hep mutlu olurmuş, buna inanırız.

Elbette kutlamalar ve eğlence tarzları çok değişti. Eskiden ailece evlerde yılbaşı sofrası etrafında toplanılır, neşeli bir havada gece merakla beklenirdi. Arabesk şarkılar siyah-beyaz televizyon kanalında izlenir; ekranda yürek hoplatan figürleriyle bir dansöz tam gece yarısı görünür, beş dakika göbek atıp kaybolurdu. Sanki tüm dertler bir anda unutulur, yeni yıla göbek atarak girilirdi. En çok para, sağlık ve mutluluk dilenirdi. Mutluluğun bir arayış, hareketli bir hedef, hiç bitmeyen bir yolculuk olduğu sanırım biliniyordu.

Şimdi hiçbir şeyin eski tadı yok. Dünyanın neredeyse çivisi çıkmış. İklimi, atmosferi, ülkelerin liderlerin tutumları değişmiş, En güzel bir şehrin dünyaca ünlü bulvarından akan insan yüzlerine bakınız. Mutsuzluk, umutsuzluk, endişe, gelecek korkusu, kavga ve çatışma olasılığını hissedersiniz. İnsanların yaşam tarzı, bakış açısı, beslenme tarzı çok farklılaşmış. Bu hava içinde, dünya insanlığı olarak yeni bir yıla daha giriyoruz. Noel pazarları kuruluyor, hediyeler, havai fişekler ve ateş şelaleleri ile yeni yılı karşılayacağız. Bizde Noel dini bayram değil; yeni yıla adım atmak, tatil, eğlence ve hediyeler demektir.

AVM’lerin yüzü, sokaklar, caddeler parıldıyor. Vitrinler neon ışıklarıyla, Noel figürleriyle dekore edilmiş, yeni yıl ağaçları süsleniyor, partiler düzenleniyor. Kentin her yerinde eğlence mekânlarında, restoranlarda rezervasyon yaptırılıyor. İnsanlar eğlenecek ve çevrelerine neşe saçacaklar. Yeni yıl tatilini kayak merkezlerinde geçirecek olanlar çoktan yola çıktılar. Keşke insanların neşesi yıldızlar gibi gökyüzünü bütün yıl aydınlatabilse! Bu coşkuyu tüm yıl boyunca içimizde taşıyabilsek! Hayatın amacı mutluluğa odaklanabilsek!

Evlerde heyecan, tatlı bir telaş; camlarda ışıklarla süslenmiş Noel ağaçları var. Aile, akraba, eş, dost, arkadaş ve sevgilileri bir araya getirecek şölen türünden zengin bir sofra hazırlanıyor. Dışarıda restoranlar, barlar gençlerle tıka basa dolacak. Evden kaçıp felekten geçen yılın son gününü çalmak isteyenler seçtikleri bir mekânda yeni yılı coşkuyla, şenlikle kutlayacaklar. Çığlıklar atıp, sevgi ve havai fişek gösterileri arasında birbirleriyle sarılıp öpüşecekler. Ev ortamında yiyip içip televizyon karşısında sabahlara dek eğlenecekler.

Hele bir de önceden savrula savrula kar yağmışsa. Hatta o gece kar yavaş yavaş, lapa lapa bir gümüş konfeti gibi kaldırımlara düşüyorsa. Bir tatlı sevinç gibi kristal kar taneleri sokakları mutluluktan bir örtü gibi bembeyaz kaplamışsa. İşte o zaman bu atmosfer, şahlanan bulutların tango ziyafeti şehvetiyle yıldırımlara dokunup bütün gizemi ve esrarıyla insanlara yeni yılı getirmiş olacaktır. Karın nurdan saltanatı başlayınca, insanları birbirlerine yakınlaştıracak romantik ve duygusal ortam tamamlanmış olacaktır.

Zamanımızı her birimiz için önemli olacak şekilde harcamak ve dokunduğumuz herkes için bir anlamı olsun istiyoruz. Ancak, şu tek düze hayatımız iyi-kötü, acı-tatlı bir akışta tükeniyor. Zaman akıp gittiğinde ise artık o ana dönmek mümkün olmuyor. Yeni yılın zaman dilimine girerken insanlar, yeni bir başlangıç, değişim, dönüşüm güzel bir hayat, mutluluk ve sağlık diliyor. Her yeni yılın hayatın harika dönemlerinin bir başlangıcı olmasını arzu ediyorlar. Aynı zamanda, nice dileklerle, sürprizlerle, hediyelerle, bir şölen havasında karşıladıkları önceki yılın bütün stresini atmak için çılgınca eğleniyorlar.

Yeni yıl insanlara yeni imkânlar sunarken beraberinde pek çok engeller de getirebilir. İnsanlar yetenekleri olmaması ve torpilleri karşılığında, yeteneklerinden daha orantısız bir biçimde para kazanıyorlar. “Yeryüzündeyiz ve bunun bir tedavisi yok” diyor, Samuel Beckett. Adaletin olmadığı dünyamızda, ülkelerin ve sakinlerinin yaşam düzeyleri arasında büyük bir uçurum oluştu. İnsanlığın küçük bir bölümü bolluk içinde yaşam sürdürürken diğer büyük kısmı asırlardır açlık içinde kıvranıyor. Oysa hayat diğerkâmca yaşanırsa anlamlıdır. Pet Mesiti, “Hayat diğer insanlar için payımıza düşeni yapmaktır” diyerek bu durumu özetliyor.

Yeni yılı özel ve mutlu bir gün olarak algılayıp, umutlarımız yeşersin istiyoruz. Sonunda umutlarımızı sömürüp çekip gittiğine şahit olmakta var. İnsan eğer daha sağlıklı olmak istiyorsa, kendine fazla vakit ayırması, sevgi ve neşesini başkalarıyla paylaşması, yeni hedefler için çaba göstermesi gerekir. Yeni şehirler, insanlar, lezzetler keşfetmek, yeni ufuklara açılmak gerekir. Zira hayat çevrenin bize sunduğunuzdan çok daha farklıdır.

Mutluluk her zaman enerji ve disiplin ister. Gerektiğince sormayı, sorgulamayı, dinlemeyi daha iyi yapmalıyız. Sevdiklerimize olan tutkularımızı daha iyi ifade edebilmeliyiz. Mutlu yarınlar, gerçek vefalı ve sadık dostluklar oluşunca anlamlı olur. Hayat, espri ve hayal gücüyle bezenmiş, kültürle dokunmuş, cesaretle güçlenmiş ve ümitlerle canlandırılmışsa bize hoş gelecektir. Dostlarımızı hatırlamalıyız, Özellikle gençlerle birlikte olmalıyız. Çocuklarla geçen vakit dünyanın en mutlu zamanlarıdır. Yeni yıl egolarımızın aşıldığı, bencillik yılı değil gönül yılı olmalıdır. Sade bir hayatın getirdiği zenginlik ve özgürlük ikliminde yaşamak mutlu olup mutlu edebilmek olmalıdır. Geçmişlerden daha harika bir yıl olmalıdır.

Hayata daha olumlu bakabilmek, birikimleri paylaşıp harcayabilmek, tutku duymak, bol bol sohbet ve yürüyüşler yapmak ne iyi olacaktır. Her yıl mümkünde baharda turfanda tatille bedenimizi kış uykusundan uyandırmak, yeni yerler gezip görmek bizi verimli kılacaktır. Bol bol kitap okumak, kısa günlük tutmak insanı mutlu eder. Anılarımızı, tecrübelerimizi, yaşadıklarımızı toprak olmadan yazarak sonraki nesle aktarmalıyız. Sevdiğimiz insanlarla daha fazla birlikte olmalıyız, ancak kimseye aşırı bağlanmamalıyız.

Bilmeliyiz ki, insan kendisi için istediğini sevdikleri için de dilemedikçe kolay mutlu olamayacaktır. Bütün yıl boyunca iyilik ve neşe dilemeliyiz. İyilik yapmanın mutluluğunu tadabilmeliyiz. İnsanları umursamayı, yoksullara daha fazla yardım etmeyi düşünüp daha iyi bir dünya hayal etmeliyiz! İçimizdeki yoksunluğu gidermek için, insanı mutlu eden sıcak insan ilişkileri, insanlara dokunmak, insanlarla ısınmak, yalnızlığa son vermek, geçmişin izleri ve geleceğin korkularını silip huzura ulaşmayı içselleştirmeliyiz!

Yine de yılbaşı özel bir gündür. Her doğan gün yeni bir umuttur. Bolca para ve mal dileriz. Ancak paranın ve malın azı da çoğu da insanı perişan edebilir. Kararınca dileyelim ve hepsinden önemlisi daima şükredelim! “Para mutluluk getirmez” sözüne katılamam. Para yapmacık mutluluğu satın alabilir. Mutluluğun zaten kaynağı içimizdedir. Önce sağlık dilemeliyiz. Noel Baba kapıdan bacadan girip muhakkak hediyelerini getirecektir.

Yeni yılı şu dizelerimle karşılarken okuyucularıma mutlulukla geçecek yeni bir yıl diliyorum.

Koskoca bir yıl nasıl da hızlı geçti,

İnan gönlüm bir yıl daha gençleşti…

 

Ali AKÇA

Bu Yıl Ne Kadar Eksildin Kendinden?

,

Kendini, kendinden ne kadar eksildiğini ne kadar eklendiğini değerlendirmek için ne güzel zamanlardır “yeni yıl” “yeni yaş” “yeni başlangıçlar”. Yeni yıla dilekler ve isteklerle başlayıp ona bir sürü sorumluluk yüklemek kolay. Çünkü nasıl olsa yeni, gıcır gıcır. Yaşanmamış, yazılmamış, çizilmemiş öylece bizi bekliyor. Ama ya yaşadığımız, yazdığımız, çizdiğimiz, zamanını kullandığımız yıl? Geçmiş olan yıl? Onu her gününde sorunlar, sıkıntılar, istekler, üzüntüler, koşuşturmalara mı boğduk yoksa kararınca yorup ardından soluklanacağı nefes alacağı anlar ve onlardan da çocuklarımıza ve onların çocuklarına aktarılacak, bir kış akşamı birlikte kahkahalarla anlatılacak anılar mı yarattık?

Gelecek yıla daha iyi hazırlanma, geçmiş yıldan öğrenme, daha çok anı biriktirme ve yeni yılı da çok yormamak gayretiyle yılın sonuna doğru daha yoğun bir şekilde kendime şu soruları sorar oldum son yıllarda…

Ne kadar eksildim kendimden, “benden”?

Hangi güzelliklerden ne kadar ekleyebildim “bene” ?

Ne kadar gerçekleştirebildim “beni” ?

Ya memnuniyet durumum nedir “benden”?

Bana bu soruları sordurarak kendimi hatırlatmaya yardımcıdır bir deniz bir de kitaplar… Onlar; içinde kaybolmaktan hiç korkmadığım, her içine dalıp çıktığımda yenilendiğim, içine daldıkça güzelleşen, derinine indikçe derinleştiren, bana yeni pencerelerin açılması için umut olan, yol olan, sonsuzluğu anlatan, sona geldiğimi düşündüğümde ufukta bana yeni başlangıçlar sunan çok sevdiklerimdendir. Belki de bundandır ne zaman bir sorum ya da sorunum olsa çözümü çareleri onlarla birlikte daha kolay bulmam. Ne zaman ki cevabını bilmediğim sorular çıktı karşıma cevabı da onlarla birlikte geldi. Ya bir kitapçıda tesadüf ederiz kendileriyle sessizce çağırır beni al diye, ya da bir dost vesilesiyle kendisini kavuşturur size.

Bu dost vesilelerini oldukça sık yaşarım. Hani yaşlı teyze sohbetlerinde birisi sorununu anlattığında şu otla şunu karıştırır sıcak suda kaynat ılık ılık iç ya da filanca doktora git onun yazdığı ilaçlar çok iyi geliyor diyerek öneriler verenler vardır ya işte benim de iştahla bir yemek tarifi veren şefler ya da şifali bir ot tarifi veren aktarlar gibi şu kitabı okudum bak çok iyi geliyor, bak bir okusan tekrar okursun diyen dostlarım var.

İşte tam bu yılın sonunda sorular sorulmaya hesaplar kapatılmaya başlandığında yani “Ne kadar eksildim kendimden? sorusuna yanıt ararken bir dostumun önerdiği Bessel A. Van Der Kolk’un yazdığı “Beden Kayıt Tutar” kitabıyla tanıştık. Travmaların “benden” ne kadar eksilttiği, bu eksikliği fark etmenin önemi ve fark ettikten sonra yapabileceklerimiz sunulmuş bu kitapta. Kitabın her bölümü son derece güzel ve öğreticiydi benim için ama özellikle bir bölümünde yazılanlar çok daha dikkat çekiciydi.

….Kendisi de toplama kampında kalmış olan Krystal, hastalarının pek çoğunun profesyonel olarak başarılı olduğunu ancak özel ilişkilerinin mesafeli ve umutsuz olduğunu görmüştü. Duygularını bastırmak, bir çok şeyi kaybetme pahasına iş dünyasında başarılı olmalarını sağlamıştı. Bu insanlar, bir zamanlar ezici olan duygularını bastırmayı öğrenmişlerdi ve sonuç olarak da ne hissettiklerini bilmiyorlardı. Çok azı terapiye ilgi göstermişti… (syf. 99)

Hayatı bir işten bir işe, bir başarıdan bir başarıya, bir hedeften bir hedefe, bir ödülden diğerine koşarak yaşarken, yaşadığın travmaları normalleştirmeye çalışırken ya da normalin bu olduğunu düşünürken; şarkı söyleten, dans ettiren, kahkahalarla güldüren, ağlatan, yağmurda ıslatan, çimenlerde yuvarlandıran, sırtüstü yatıp bulutlardan masal yazdıran, düştüğünde güldüren, yeni heyecanlar yeni deneyimler yaşatan, “Beni ben yapan”, “BEN” e ne oluyor? Ne kadar eksiliyorsun bunlardan?

Ne kadar erken fark edersek o kadar iyi. Çünkü henüz zamanın, enerjin ve üstelik daha yaşanmamış, yazılmamış, çizilmemiş, gıcır gıcır bir yılın var önünde.

 

Handan Boztepe

Koçluğa İlişkin Notlar…

,

Hepimizin ulaşmak istediğimiz hedefler; üstesinden gelmek istediğimiz, uğraştığımız zorluklar; bir yol haritasına ihtiyaç duyan fikirlerimiz ve sıkıştığımızı hissettiğimiz zamanlar var. Profesyonel bir koç ile birlikte çalışmak sahip olduğunuz potansiyeli açığa çıkarabilir ve kişisel ya da profesyonel yaşamınızda gelişme sağlayabilmeniz için sizi çok değerli bir yolculuğa çıkarabilir.

Uluslararası Koçluk Federasyonu ICF koçluğu; ‘kişisel ve mesleki potansiyeli maksimize eden, müşteriyi daha fazla düşünmeye teşvik ederek yaratıcı süreçler içine girmesi için ilham veren, müşteri ile koçun işbirliği içinde olduğu bir ilişki’ olarak tanımlar. Koçluk süreci bireyin özel ve profesyonel yaşamına bakışını geliştirirken, liderlik becerilerini de geliştirir ve sahip olduğu potansiyeli açığa çıkarmasına yardımcı olur.

Profesyonel koçluk mesleği hedefler belirlemek, sonuçlar yaratmak ve bireysel gelişimi yönetmek üzerine odaklanır. Koçlar her müşterinin yaratıcı, becerikli ve bütün olduğuna inanır ve koçluk ilişkisinde uzman taraf müşteridir. Koçun rolü güçlü sorular sormak, yansıtmalar yapmak, nesnel değerlendirme ve gözlemlerde bulunmak, etkin ve aktif bir şekilde dinlemek, gerekli durumlarda müşterisinin kör noktalarına meydan okumak, yeni perspektifleri ortaya çıkarabilecek düşünce değişimlerini teşvik etmektir.

En başarılı koçluk ilişkisi neyi başarmak istediğine dair net bir fikre sahip olan, işbirliğine ve farklı bakış açılarına açık bir müşterinin varlığı ile başlar. Müşterinin bu ilişki içerisindeki ilk rolü kendisi için anlamlı olan hedeflere dayalı bir koçluk gündemi oluşturmaktır. Müşteri; kendi karar ve eylemleri için tam bir sorumluluk üstlenmek, olası tüm düşünce ve bakış açılarını desteklemek için koçluk sürecini kullanmak, büyük resmi görmek ve problem çözme becerilerini geliştirmek ve ayrıca koçun sağladığı araçları, kavramları, modelleri etkili eylemler gerçekleştirmek adına destek olarak kullanmaktan sorumludur.

Peki, bir birey neden koçluk hizmeti almak isteyebilir? Bunun pek çok nedeni olabilir. Özellikle de eğer kişinin önünde önemli bir fırsat ya da zorlu bir engel varsa bazen bir kaldıraç gücüne ihtiyaç duyması olabilir. Ya da kişi hedeflerine ulaşmakta zorluk çekiyorsa yine koçluk desteğine gereksinim duyabilir. ICF’in yaptığı bir araştırmada (2017 ICF Global Consumer Awareness Study) insanların koçluk hizmetine başvurma nedenleri şu şekilde belirtiliyor: iş stratejileri geliştirmek, kariyer olanaklarını arttırmak, profesyonel/özel yaşam dengesini sağlamak, özgüveni arttırmak, verimliliği çoğaltmak, çalışma performansını arttırmak, yeni bir iş alanına geçiş yapmak, iletişim becerilerini arttırmak, iyilik halini çoğaltmak.

Bazen de kişi yalnızca, özel ya da profesyonel yaşamında keşfedebileceği daha fazla şeyler olduğuna, içinde gün yüzüne çıkmamış daha büyük bir potansiyel yattığına inanıyordur.

Koçlar olarak, koç ve müşterisi bir araya geldiğinde oluşan koçluk ilişkisinin sinerji yaymasını ve bu ilişkinin gücünün müşteriye geri yansımasını hedefleriz. İki bileşenli gibi görünen bu ilişkinin bana göre bir üçüncü bileşeni daha var ki belki de bu bileşen yapılan çalışmanın sonuçlarını belirliyor: az önce dediğim şekliyle, müşteriye geri yansıması hedeflenen ‘ilişkinin gücü’ olarak tanımlayabileceğim bu bileşen hem müşterinin hem de koçun üstlendikleri tüm sorumlulukları tam olarak yerine getirmeleriyle ortaya çıkıyor ve en başarılı koçluk sonuçları bu güç sağlandığı zaman elde ediliyor.

 

Ebru Oğuş, PCC
Profesyonel Koç, Koç Eğitmeni
www.optimalkocluk.com.tr

#TBT yerine #TBY…

,

Son dönemde çok fazla sayıda ve çok fazla farklı danışan grupları ile seanslar yaptım ve sonuçta bendeki yansımalarını; yeni yıla girerken, bazı yazılarımın bölümlerinden alıntılarla bu ayki yazımda paylaşmak istedim sizlerle… Bunu da instagramda çok kullandığımız hashtag TBT ile yazmaya karar vermiştim. TBT’nin açılımı yani Throw Back Thursday. Burada değinilen perşembe gününün aslında bir özelliği yokmuş. Sadece cumadan önceki gün, kullanıcılar birbiri ardına eski fotoğraflarını paylaşma akımını başlattığından ve haftanın özellikle bu günü tercih ediliğinden TBT kavramının sonundaki T, perşembe günü için ayrılmış. Yani perşembenin özel bir sebebi olmamakla birlikte, herkes anlaşmış gibi arşiv fotoğraflarını perşembe günü paylaştığından TBT ifadeleri de bu şekilde yayılmış. Fotoğrafların tbt si olur da yazıların olmaz mı? Ben de yeni bir hashtag oluşturdum ve Throw Back Year … #TBY…

#TBY Kendi hayatımızın senaryosunu yazmak…

Kendi hayat oyununuzu sıfırdan yazma şansınız olsa nasıl bir oyun yazardınız? Kendinize uygun gördüğünüz rol ne, ne yapıyor, nasıl bir işte çalışıyor, neler hissediyor olmayı hayal ediyorsunuz???

Değişim yaratmak genellikle gözümüzü korkutur ve içimizdeki sesi harekete geçirir.

Şimdi ne gerek var?

Sen şimdi yine beceremezsin!

Yok şimdi hiç sırası değil! gibi sürekli iç sesimiz bizi çekiştirmeye başlayabilir. Aslında burada belki de en çok kendimize anlatmamız gereken kısım hiçbir şeyi silip atmıyoruz. Tüm geçmiş deneyim, birikim, tecrübenin zaten bize yansımaları ile yeni oyunumuzu ve yeni rolümüzü yazmaya başlıyoruz. Bu bazen tamamen yepyeni bir senaryo da olabilir bazen de mevcut senaryo içinde bambaşka bir rol de olabilir.

Tüm kariyer değişiklikleri de böyle başlamıyor mu zaten? Hayat senaryosunu yeniden kaleme almaya cesaret edebilenler. Buradaki cesaret gerçekten önemli. Çünkü adım atmak için önce ihtiyacımız olan ateşleme butonu burada bence. Okuduğum yabancı kaynaklı bir yazıdan alıntı yaparak buraya değinmek istiyorum.

New York, Kaliforniya’nın 3 saat ilerisinde, ancak California’nın yavaş ya da New York’un hızlı olması anlamına gelmiyor. Her ikisi de kendi “Zaman Dilimini” temel alınarak yaşıyor ve çalışıyor.

Etrafımıza baktığımızda, tanıdığımız kişilerden bazıları bekar diğerleri evli ve çocuklu olabilir.

22 yaşındayken mezun olmuş biri iyi bir iş için 5 yıl beklemiş olabilir veya 27 yaşında mezun olan ve hemen iş bulan başka birisi olabilir

Birisi 25 yaşındaki CEO olurken başka birisi 50 yaşında CEO olup 90 yaşına kadar yaşayabilir.

Herkes kendi “Zaman Dilimi” temelinde yaşamını sürdürür.

İş arkadaşların, dostların, çevrendeki kişiler; bazılarını senden geride bazılarını da senden önde görebilirsin!

Aslında herkes kendi zamanlarında kendi dilimindedir. Tanrı’nın herkes için farklı bir planı vardır. Zaman farktır. Obama 55 yaşında emekli olurken, Trump 70 yaşında aynı noktadan devam ediyor.

Tüm bunlar onlarla ilgilidir. Kendi zamanlarıyla.

Peki ya seninki?

Senin “Zaman Dliminde” ne var?

Durun… Gücünüzü fark edin ve kendi merkezinizde kalın. Her şey sizin için birlikte çalışır.

Senin hedefinde neleri yaşamak var?

Şimdi gerçekleştirmek istediklerini düşün, onları hisset ve en başta yazdığım gibi kalemi eline al…

Kendi senaryonu yazmak için…

Geç kalmadın… Erken de değil … Tam zamanında!

#TBY Kahramanın yolculuğu

“Görüşünüz, yalnızca kalpten bakabildiğinizde berraklaşır. Dışarı bakanlar düş kurar, içe bakanlar uyanış yaşar.” der Jung.

Jung’a göre gölge arketipi hayatımızın en eğlenceli, yaratıcı yanıdır. Son derece güdüleyici olmakla birlikte gerçek iç görülerin, yaşamın devamı için gerekli olan hareketlerin kaynağıdır.

Aslında kısaca, hayattaki en büyük başarı kişinin kendi kendisi ile baş edebilmesi, kendine söz geçirebilmesidir. Matrix filminde ana karakterler olan Ajan Smith ve Neo aynı kişinin birbiri ile savaşan aydınlık ve karanlık yönleridir. Bir yazıda okuduğum ve çok hoşuma giden; “Hepimiz doğuştan kalbimize saplanmış bir “excalibur” ile doğarız ve kendi maceramızın seçilmiş kahramanı oluruz.” Kılıcı yüreğinden çıkarabilecek olan da sadece bizizdir. Ejderhayı serbest bırakmak, hayatına sahip çıkmak, egoyu öldürmeden ona kimin patron olduğunu öğretmek elimizdedir.

“Bütün mükemmellik demek değil, tam olmaktır.”

#TBY Yedi kere düş, sekiz kere kalk…

VABİ-SABİ; mükemmel olmama hali, yani hayatın içinde yakalanan, doğal mutluluk ve huzur! Bu yaklaşım olayları müdahaleci olmadan, doğanın kendi doğal ritmi içinde kabulü yani mükemmelliyetçiliği dışlıyor. İddiasız, sıradan, doğal, abartıdan uzak şeylerde de mutluluk ve huzuru bulabilmek. Vabi-Sabi’yi benimseyen yaşlı Japonlar, kırışıklıktan yoksun bir yüzün, yaşanmışlıktan da yoksun kalacağına inanıp kusurdan da memnun olabilmek, azı çok sayabilmek, basit ve eski ile de mutlu ve huzurlu olabilmek lazım diye düşünüyorlar.

Mutluluk daima kalbin kararıdır.

Bu yolculuktaki 10 kural ile bitirmek istiyorum;

Aktif kalın, emekli olmayın… Sizi motive edecek hep bir işiniz olsun.

Ağırdan alın… Yavaş yürüyün çok ilerleyin.

Midenizi tıka basa doldurmayın… Yüzde 80 doyunca yemeği bırakın.

Çevrenizde iyi arkadaşlarınız olsun… Dost biriktirin.

Bir sonraki doğum gününe kadar şekle girin… Su hareket eder ve pırıl pırıldır.

Gülümseyin… Olasılıklarla dolu bir dünyada olmanın keyfini çıkarın.

Doğayla tekrar bağlantı kurun… Şarj olmak için doğaya dönün.

Teşekkürlerinizi sunun… Doğaya, çiçeğe, arkadaşlarınıza, ailenize, kendinize teşekkür edin.

Anı yaşayın… Geçmiş için pişmanlığı, gelecek için kaygıyı bırakın ve günün tadını çıkarın.

İkigainizi takip edin… İçinizdeki tutkuyu keşfedin.

Mutlu kalın… Keyifli kalın… Yeni yılda da sevgiyle kalın…

 

Ceyda Tezel

Aile Danışmanı – Profesyonel Koç
www.optimalkocluk.com.tr

Cam Tavan

,

Kasım ayı sayımızda öğrenilmiş çaresizlikten bahsederken yeni bir pencere açmıştık; “… biz insanlar çaresizliğin, bizden onlarca kat ağır bir devi bile kırabilecek acımasız bir silah olduğunu bilirken nasıl aynı tuzağa kendimiz de düşüyoruz? Demokrasilerde oy vermenin kişiye bir tehdit oluşturmadığı ülkelerde, yüzde elliye kadar düşen katılım oranları bize ne anlatıyor? Peki ya “cam tavan”a çarpan kadınlar? Bu da bir başka yazının konusu olsun.” Yeni yılın ilk gününde, bıraktığımız yerden devam edelim bu konuya.

Beyaz yakalı yönetici konumunda çalışan kadınların, bir aşamadan sonra terfi etmelerinin önünde duran ve iş yaşamında yükselmelerini önleyen faktörler için “cam tavan” benzetmesi yapılıyor.

Kadınlara, iş hayatlarında yazılı olmayan kurallar nedeni ile çoğunlukla ancak bir yere kadar yükselmeye olanak tanınıyor ancak oradan sonra görünmez cam bir tavana çarpıp durduruluyorlar, aynı pire deneyindeki gibi.

Cam tavan metaforu, görünmez bir elin kadınlar için iş ve sosyal alanda önceden çizilen sınırlar anlatılıyor. Örneğin öz geçmişleri ve yetenekleri göz önünde bulundurulduğunda birbirlerinden farklı olmayan bir kadın ve erkeğin bir iş için değerlendirmeleri yapılırken, kadının ileride doğum yapıp işten izin alabileceği düşünülerek fırsat eşitliği ilkesine karşı gelinmiş olunuyor.

Yaşamda her zaman zorlukların üstesinden gelme mücadelesi veren, sonuca ulaşmasını önleyen sorunların ortadan kaldırmak için bir hayli çaba sarf eden kadınlar… Çocukları olan kadın – anne, evladı olan boşanmış kadın bekâr anne, eşi vefat etmiş kadın dul kadın, ev hanımı, çalışan kadın; kendilerinden önce gelenlerin mücadelelerini devam ettirmeye çalışan kadınlara, her biri farklı etiketli roller biçilmiştir. Cam tavanın kadınlar tarafından bireysel çabalarla aşılabiliyor olması hala bütün görkemiyle bizlere yukarıdan bakmadığı anlamına gelmiyor.

Kendi adıma, kariyer yolunun henüz başlarında, rekabet yarışlarının yoğun olduğu ve farklılıkları yok sayarak, tek tip insan yaratma modeli içinde çalışılan banka teftiş kurullarında başlamanın yüksek cam tavanları olduğunu söyleyebilirim. Denetleme alanında da sabite geçiş denilen basamakta çarpılır bu cam tavana! Her kurum için farklı yüksekliği de olsa cam tavanın varlığı söz konusudur. Benimki cam tavana çarpmaktan çok aslında “kariyer de yaparım çocuk da” sloganını gerçek yaşama uyarlamamak olabilir. Elbette asıl önemli olan özgür irade ile karar verebilmek ve tercih edebilmektir.

2019 yılının gözle görünür görünmez, elle tutulur tutulmaz her tür engeli aştığınız ve özgürce yaşayabileceğiniz bir yıl olmasını dilerim.

Sağlık ve huzurla

Nurkan Zaim
Ekonomist, Profesyonel Koç

Yeni Yılda Kendinizi Hediyelendirin

,

Bu da bitti.

Başlayan herşey gibi … An gibi… Gün gibi… Ay gibi… Bu yıl da öyle veya böyle bitti. Biter bitmez de diğeri çabucak başlayıverdi. Öncekiler de böyle değil miydi?

Herşey bir nefesle başladı.

Hayatta hatırlayabildiğimiz ilk andan bu yana ne başlangıçlar yaptık, ama hepsi bitti.

Benim zamanımda oyunlar sokakta oynanırdı. Sabahı zor edip çabucak kalkıp koşa koşa dışarıya çıkar yepyeni oyunlara başlardık. Oyunlarımız bitti.

Kolalı bembeyaz yakalarımız, önlüklerimiz ve çantamızla İlk okulumuz başladı. Sonra ardı arkası kesilmeyen dersler, sınavlar, dönemler, tatiller derken okul bitti.

Kimimiz üniversite kimimiz iş hayatı derken yaşamlarımızda farklı bir dönem başladı.

Ne telaşlar, ne sıkıntılar, ama ne çok güzellikler de yaşandı kim bilir bu zamanlarda. Onlar da bitti.

Sonsuz olacağı düşünülen doludizgin aşklar yaşandı.

Zamanın durması istenecek kadar büyük acılar yaşatarak sonunda ayrılıklarla bitti.

Yuvalar kuruluncaya dek koşturmacalar, yorgunluklar, tartışmalar, gülüşmeler doldu anılar hanesine.

Evde ilk kahvaltı sonrası uzatılan yorgun ayaklar ve bir “Ohh!” ile hepsi bitti.

Doğuruncaya kadar ne hamilelikler yaşandı,

Doğar doğmaz bambaşka bir bireyin yepyeni hayatı başladı.

Bir cana hayat verirken, onun da diğerlerine nasıl farklı başlangıçlar verdiğinin farkında olmak ise bambaşka bir başlangıç oldu. O da sonrasında kendi döngülerini yaşamak üzere nefes almaya başladı.

Yaşam işte, böylece akıp gidiyor . Ve birgün geliyor ki tüm kırgınlıklar, sevinçler, başarılar, olumsuzluklar, güzellikler, çirkinlikler, heyecanlar, hırslar yaşanılan o anlarda kalıvermiş ve hayat sona ermiş, sona gelmiş.

Ve hayat, başladığı nefesle bitivermiş.

İşte tam bu noktada farkında olmamız gereken tek şeyin AN olduğunu fark etmemiz gerekiyor. Hangimiz yeterince An’da kalabiliyoruz ki tek gerçeğin An olduğu bu illüzyonlar sahnesinde?

Yeni bir yıla daha girerken yalnızca gelen yeni yılı kutlamak ve her yıl aynı dilekleri tekrarlamaktan başka şeyler de yapalım bu defa. O içtenlikle yinelenen dileklerimizi gerçekleştirebilmek için önce hak etmeye bakalım. Örneğin ilk önce :

 

Affedelim.

Bunu yalnızca kendimiz için, kalbimizdeki ağırlıkların bir kısmını bırakmak adına içimizden ve en samimi duygularımızla yapalım. Bunca kızgınlık ve kırgınlığın altında ezilmek yerine, egomuzu dizginleyelim ve bize zarar veren düşünceleri uzaklaştıralım kendimizden.

Af dileyelim.

Bazen biliriz, bazen farkına bile varmayız birilerini kırdığımızın. Biz en iyisi bilerek veya bilmeyerek yaptığımız tüm hatalar için af dileyelim. Bir yerlerde duyulacak ve dileğimiz kabul görecektir. Yeter ki samimiyetimizi de işin içine katalım.

An’da Kalalım.

Geçmişte yaşanan tatsızlıkları, gelecekte ne olacağı kaygı ve endişesini birden bırakıp hiçbirşey olmamış gibi yapamayız belki, ama belli zamanlar kendimize An’da kalabilme hediyesini verebiliriz. Bunun için meditasyon yapalım. Belli birşeye odaklanıp yalnızca şimdide kalalım. Ne kadar rahatladığımızı ve olaylara bakışımızın yavaş yavaş nasıl değiştiğini zamanla göreceğiz.

Teşekkür edelim.

Her yaşam bir amaca hizmet etmek içindir. Bedenli bir varlık olup bu dünyada yaşıyor olmak büyük bir ayrıcalıktır, derler. Bu yüzden bu hayatta bizi biz yapan herkese ve herşeye teşekkür edelim. Hayatına dokunduğumuz insanlar da bize teşekkür edeceklerdir.

Sevelim.

Hergün sevgi sözcüğü duyarak sulanan çiçekler nasıl daha güzel açıyorsa, siz de kendimize güzel sözler söyleyerek başlayalım bu yıla. Önce ‘Ben’den başlayıp sonra başkalarına uzatalım sevgimizi, uzayalım sevgiyle. Verdikçe çoğalan , çoğaldıkça çağlayan en değerli şeydir sevgi. Bu yıl daha çok sevelim.

Hayal Kuralım.

Çocukluğun en güzel taraflarından biri de istediğimiz şekilde ve dilediğimizce hayal kurabilmek değil midir? Büyüdükçe kaybediyoruz hayallerimizi birer birer ve git gide büyüyerek hayal fakiri insanlar olarak dolduruyoruz dünyayı. Böylece renksizleşiyoruz belki de… Hayal kurmaya tekrardan başlayalım. Hayatımıza renk katalım. Siz de alın fırçanızı elinize, yaratabildiğiniz en güzel tabloyu kendi seçtiğiniz renklerinizle yansıtın tuvalinize.

Rüyalarımızı Önemseyelim.

Bunca zamanı uykuda geçirip rüyaları umursamamamız ne büyük kayıp. Biran önce bilinçaltımızın arka bahçesi olan rüyalarımıza kulak verelim. Uykularımızı yeniden düzenleyelim. Daha çok rüya görmenin, rüyalarınızla konuşmanın yollarını arayalım. Rüyalarımızın bize nasıl yol gösterdiğini, hala uyuyorken rüyada uyanıp berraklaşarak hem rüyamızı hem de hayatımızı yönlendirelim, yönetelim.

Nefes alalım.

Kim nefes almaz ki… Ama doğru nefes almak başka bir bilgi. Yeniden başlayalım hayata ve nefes almayı öğrenelim. Aldığımız nefesi nerelere gönderebileceğimizi, nefesin hangi duygularda nasıl yönlendilebileceğini ve nasıl bir şifaya dönüşebileceğini öğrenelim.

 

Bu yıl herkesten önce kendimizi hediyelendirelim. Bizleri ağırlaştıran yüklerden kurtulup kendimize , ama önce kendimize yepyeni bilgiler hediye edelim. Işıl ışıl donatalım kendimizi. Kendi kendimize, kendimizin ne kadar değerli olduğunu gösterelim ve kendimize emek verelim. İçimizden dışımıza doğru bir değişim yılı olsun bu yeni yıl.

Arındıkça özgürleşelim, yükselelim, iyileşelim, şifalanalım ve diğerlerine dokunalım.

Işığımızın başlattığı değişimler çok olsun.

 

Yeni Yılımız Kutlu Olsun.

Elif Taşlıoğlu Dastori