Mesaj Alınmıştır..!

,

Ne oldu, nasıl oldu derken bir hafta içinde neye uğrağımızı şaşırdık. Dünyanın diğer ucunda ortaya çıkan bu salgının bize ne etkisi olacak ki diye umursamazken kendimizi aynı cenderenin içinde buluverdik… Peki sizce bütün bu yaşananlardan kime ne mesaj var?

Diyorum ki büyük resimde insanoğluna, ülkelere ve devletlere birçok ders çıktığı gibi mikro düzeyde işletmelere ve bireylere de mesajlar var. Gelin dışarıdan birlikte bakalım. Düne kadar devletler, insanlar, işletmeler olarak kurulu düzenlerimizin sürekliliğini garanti altına almak adına büyük bir hızla koşuyorken hiç beklemediğimiz bir anda olanca hızımızla duvara toslayıp yavaşlamak zorunda kaldık. Üstelik bu kez sadece kendi kurulu düzenimizi devam ettirmemiz yetmiyor, zira bu durumdan çıkmanın tek yolu hep birlikte şifalanmak. Ne oldu? Soru unuttuğumuz evrensel değerlerden geldi. Çin’den İtalya’ya giden yardım paketlerinin üzerinde yazan “Biz aynı denizin dalgaları, aynı ağacın yaprakları, aynı bahçenin çiçekleriyiz ifadesi sanki buradaki mesajın hayat bulmuş hali.

Hangi ülkeden, kıtadan, milliyetten veya sosyal statüden olursak olalım, kendi yaşam alanlarımıza hapsolduk. Ha apartman dairesi, ha baraka ha kraliyet sarayı… Sonuç aynı öyle değil mi? Peki bu durum bize ne anlatıyor sizce? Bana sorarsanız bu mahkumiyetten tek kelimelik bir mesaj çıksaydı, o DÜŞÜN olurdu. Düşün insanoğlu, düşünün devletler, düşünün işletmeler…Diyebilirsiniz ki neyi düşüneceğiz, her şey ortada, hiçbir şey iyiye gitmiyor, her şey belirsiz, artık iflah olmayız… Sizce bunları düşünmemiz için mi bu durumun içindeyiz. Yani kolaya kaçmak, bizim kontrolümüz dışındaki durum, kişi veya kurumlara topu atmakla iş bitiyor mu? Bana kalırsa tam da bu noktada ayrışma başlıyor. DÜŞÜNmemiz için yaşam alanlarımızda geçen süreyi, eğer başkalarını suçlamak, bizim dışımızdaki olaylara bağlayıp mazerete sığınmak veya hala parklarda bahçelerde gezerek inkarla geçiriyorsak inanın oradan çıkış yok.

Peki ne mi düşünelim, önce hiçbir şeyin eskisi gibi devam etmeyeceğini ve değişmemiz gerektiğini kabul edip, bu durumun bizim kontrolümüzde olan kısmıyla ilgili sorumluluğu üstlenelim. Bu kabulleniş bizi önce kendimize sonra da bizimle aynı gemide olanlara hesap verebilir duruma gelmemiz için bir plan yapmaya ve aksiyon almaya da sevk ediyor. Evet işte çıkış orada.

Elbette kolay bir süreçten geçmediğimizi kabul ediyorum. Ancak hiçbir köklü değişim kolaylıkla ve hissettirmeden olmaz. Kendimizi rahatsız, belirsizlik içinde ve zorlanıyor hissetmemiz de gelişimimizin bir parçası. Aynı durum işletmelerimiz için de geçerli. Bir şekilde mevcudu korumaya çalışarak bugünlere getirdiğimiz işimiz, ekibimiz belki ortaklıklarımız da değişime gebe. Neden? Sular durulduğunda işini yeni düzene adapte eden, piyasadaki ihtiyaca göre hizmetlerini ve ürünlerini çeşitlendiren, müşterisi ve tedarikçisiyle düzenli iletişimini devam ettirenler hayatta kalacak ve oyunu yeni kurallarına göre oynamaya aday olacak.

Şimdi karar sizde. Siz hangi taraftasınız? Kara kara düşünüp, durup beklemeyi seçenlerden misiniz? Bu durumda kendini, işini ve ekibini nasıl farklılaştıracağına odaklanıp, aksiyon alıp bilinçli bir şekilde oyunda kalma tercihinde bulunanlardan mı?

Bu yazıyı okuyanların şu yanıtı verdiklerini hayal ediyorum.

Mesaj alınmıştır…!

Sağlıcakla ve sevgiyle kalın.

 

Belma Öztürk Gürsoy
ActionCOACH İşletme Koçu

En yüksek potansiyelimizi gerçekleştirmek

,

İşten ayrıldığımdan bu yana odağım evime, aileme döndü diye daha önce de paylaşmıştım. Corona salgınıyla birlikte iyice ev oldu hayatım. Tüm aile evdeyiz. Hiç geçirmediğimiz kadar birlikte zaman geçiriyoruz, yemekler yapıyoruz, evimizi temizliyoruz, konuşuyoruz, dinleniyoruz…

Bu deneyim her birimiz için farklı duyguları tetikliyor. Bazılarımız yoğun korku ve kaygı ile mücadele ederken, bazılarımız da evde olmanın tadını çıkarabiliyor. Ben de Corona salgınının ülkemize gelişi sonrası geçen 2 haftadır kendimi izliyorum. Bende neler oluyor, bu durum bana ne hissettiriyor diye bakıyorum.

Ben de herkes gibi tüm dünyanın iyiliği, sağlığı için kaygılanıyorum, dua ediyorum. Gelişmeleri takip ediyorum. Kendimi ve sevdiklerimi korumak için elimden geleni yapıyorum, kendime daha iyi bakıyorum vs. Ancak, tüm bunların yanı sıra içimde farklı bir duygu daha var. Bir nevi huzur veren, şifalandıran bir şeyler oluyor. Kendimi durup durup lise yıllarımdaki hislerle baş başa buluyorum. Yıllarca ne zor günlerdi dediğim günleri tuhaf bir huzurla anımsıyorum. Yıllar sonra, o günlerde isyan ettiğim anlara saklanmış keyfi yakalayıveriyorum içimde. Acaba diyorum bu dejavu hali bana bir şey mi anlatıyor? Neleri anımsıyorum, geçmiş nerelerde tekerrür ediyor yazmak ve yazarken daha da çok şifalanmak istedim o yüzden.

Lise yıllarında okul dışındaki zamanım evde geçerdi benim hep. Öyle arkadaşlarımla buluşayım, bir çıkayım gezeyim gibi durumlar olmazdı pek. Okula gider ve hemen eve dönerdim. Sonra da hep evde zaman geçirirdim. Zira babam oldukça kuralcıydı bu konuda, kimseye güvenmezdi ve kardeşlerimi ve beni evde tutarak korumaya çalışırdı kendince. Sadece bir arkadaşım vardı okul dışında görüşmeme izin verdiği. Belki de o zamanlarda babaların çoğu böyleydi bilmiyorum ama ben çok kızardım. İçimde ona söyleyemediğim sözler birikir, fırtınalar kopardı. Bana bu denli karışmasa da yapmayacağım bazı şeylerin kararını en baştan onun vermesi büyük haksızlıktı bana göre. Artık ben liseye gidiyordum ve kendim için iyiyi kötüyü değerlendirebilirim diye düşünüyordum. Keşke beni böyle yönetmek yerine benim yanımda olabilseymiş sadece. Bunlar durumun bir boyutu elbette ama Corona günlerinin bana anımsattığı kısım bu değil; o zamanlar yaşadıklarımın bir diğer yüzü…

Ortaokul ikinci sınıfa kadar İstanbul’da yaşadıktan sonra o yılın ortasında Milas’a taşınmıştık. Babam Ege’yi çok sevdiği için, kendine büyük emeklerle Milas’ta bir iş kurdu. İlk zamanlar işler fena değildi. Yavaş yavaş yoluna giriyor diye düşünüyorduk ama elbette ailecek İstanbul’dan, alıştığımız yerden ayrılmak zaman zaman zor geliyordu. Bambaşka bir kültürdü Milas. Küçük bir kasaba olmanın verdiği herkesin kasabada tüm olan biteni bilmesi vs bana çok değişik geliyordu. Ama bir yandan da çok şanslıydık. Oturduğumuz apartmanda bizim gibi İstanbul’dan gelen komşularımız vardı ve onlarla arada konuşmak iyi geliyordu bize. Hatta karşı komşumuz Afife Teyze ile yollarımız kesiştiği için yıllarca şükrettim. Kendisi bir kitap tutkunuydu ve kocaman bir kütüphanesi vardı. Çocukluğundan beri okuduğu tüm kitaplarını saklamıştı. Ben de istediğim zaman gidip onun kütüphanesinden kitap alabiliyordum. Malum okul dışında genelde evde olduğum için ben de kendimi boş zamanlarda kitap okumaya vermiştim. Bazen kendimi öyle çok kaptırırdım ki kitap okumaya, gece uyku tutmaz kalkar gece lambasıyla okumaya devam ederdim sabaha kadar. Kitaplar arkadaşım olmuştu adeta. Onlardaki hikâyelerin içine girer her şeyi unuturdum. Ben de böyle yazabilsem diye hayaller kurardım hatta. O zamanlar bilgisayarlar, cep telefonları yoktu hayatlarımızda. Babamın bir daktilosu vardı. Arada onu alır kendimce hikâyeler yazardım. O daktilonun tuşlarına basınca çıkan seslerle kendimi bir başka hissederdim. Sanki çok önemli bir yazarmışım gibi…

Kitap okumanın yanında el işleri yapardım zaman geçirmek için. Bir dönem örgü örmüştüm bol bol. Yine Afife Teyze’den aldığım el işi dergilerinden bulduğum kazak modellerini yapardım. Ne güzel şeyler yapmıştım 15 yaşlarındayken. Bir şeyler üretmek, emek harcayıp ortaya bir şey çıkarmak, bunu kullanmak veya hediye etmek çok keyif veriyordu bana. Boş durmayı hiç sevmiyordum. Sanki rahmetli babamın beni evde tutarak yaşamamı engellediği bazı deneyimleri evde sürekli bir şeyler üreterek, öğrenerek telafi etmeye çalışıyordum. Yaşıtlarım farklı şeyler de deneyimliyordu belki ama ben de okuyordum, öğreniyordum, üretiyordum. Kendimi yapabildiğimce geliştiriyordum. O zamanki aklımla zannediyordum ki hayat dışarda, arkadaşlarla gezince, eğlenince hayat oluyor. Sadece öyle değilmiş sonraları anladım. Babama kızdıklarımın hepsi geçti gitti yıllar içinde.

Bir ara da makrome yapmayı öğrenmiştim dergilerden baka baka. Saksılıklar, çantalar yapmış ve hediye etmiştim sevdiklerime. Kendimce uydurduğum o modellerin beğenilmesi o kadar mutlu ediyordu ki beni. Belki o zamanlardan beridir seviyorum insanlara özel hediyeler vermeyi. Hediyeler onlara özel olsun istiyorum hep. Dantel yapmayı bile denemişliğim vardır lise yıllarımda… Bir diğer sevdiğim meşgalem de tatlılar, hamur işleri yapmaktı o dönem. Annemin yemek kitaplarından yeni tarifler denerdim ara ara. Sonra da yiyenler beğendiğinde çok sevinir ve kendim yaptığım şeyden yemezdim, başkaları yesin mutlu olsun diye. Hala da böyleyim ben çoğu zaman başkalarını mutlu etmekten mutlu oluyorum. Çoğu zaman unutuyorum sadece kendimi mutlu edecek şeylere zaman ayırmayı, hayattan sadece kendim için keyif almayı. Ya da böyle mi zannettim yıllarca. Aslında sevdim ben o yıllarda yaptığım şeyleri; el işlerimi, kitaplarımı, yemekler yapmayı, kendimle olmayı, düşünmeyi, sıkılmayı, sıkıldıkça yaratacak şeyler bulmayı. Özümüz bu belki de.

Babamın işleri bir iki sene iyi gibi gittikten sonra ben lisedeyken yavaş yavaş bozulmaya başladı. Ekonomik kriz vardı ve babam aldığı krediyi ödemekte zorlanıyordu. Emeklerinin bu şekilde zarar görmesinden çok üzülüyordu. Bence ağır bir depresyondaydı. Bizleri mutsuz ettiğini hissedip kendini suçluyordu ama tabi ki bunlar hiç konuşulmuyordu aramızda. Ailede bir sessizlik vardı. Annem ya da babaannemle konuşurduk bazen. Hepimiz için zor günlerdi. Maddi olarak giderek çok daha faza zorlanıyorduk, akrabalarımız destek oluyordu ara ara. Babamsa inatla işleri kurtarmak için mücadele ediyor ve tüm emeğini bırakıp İstanbul’a geri dönmek istemiyordu. Fakat ailenin psikolojisi bozulmuştu iyice. Babam sinirli bir adam olmuştu, daha çok bağırıp çağırıyordu. Annem çok üzülüyordu olanlara, arada kalıyordu, bizi düşünüyordu. Ben lise ikinci sınıftayken bu zorlu durumlar had safhaya gelmişti diyebilirim. Ben kendimi derslere vermiştim. Okuldaki en başarılı öğrencilerden biriydim. Üniversite sınavı yaklaşıyordu ve ben yaşadığımız durumlar sebebiyle geleceğim için deli gibi kaygılanıyordum. Üniversiteye gidebilmek istiyordum ama nasıl olacaktı bilmiyordum. Ne dershaneye gidebilecek paramız vardı ne de psikolojimiz iyiydi. Başarabilir miydim bunca zorluğa rağmen üniversiteyi kazanmayı bilmiyordum.

Ve bir gün karar verdim. Yıl 1990, kazanacaktım. İnsanlar ne şartlarda neler başarıyorlardı. Neden ben yapamayayım ki dedim. Kendimi güçlü hissettim o gün ve karar verdim hatta hayalini bile kurdum. Çok güzel bir hayaldi. Hayal etmek bana daha güç verdi. Ben Boğaziçi Üniversitesi’ni kazanacaktım, hem de Ekonomi bölümünü ve ailemi bu zorluklardan kurtaracaktım. Ne büyük bir hayal değil mi 16 yaş için ama ben kurdum o hayali o zorluklar içerisinde. Öyle geçirdim Milas’taki son iki senemi. Benim hayalim tüm ailemin hayali oldu ve hepimize güç verdi belki de..

Ankara’da yaşayan rahmetli dayımla konuştuğumda üniversiteye hazırlanmak için test kitaplarına ihtiyacım olduğunu söylemiş ve ondan Ankara’dan bana birkaç tane kitap alıp göndermesini istemiştim. Milas’ta alabileceğim çok fazla test kitabı seçeneği yoktu. Kuzenim Güliz benden 3 sene önce girmişti sınava ondan eski test kitaplarını istedim. Bir süre sonra belki de birçok çocuktan daha fazla test kitabım olmuştu. Geçmiş müfredat da olsa Güliz’in kitaplarıyla başladım işe daha Lise 2’nin yarısındayken. Sonra canım dayımdan bir koli kitap geldi. Ankara’daki bütün dershaneleri dolaşmış ve neler alabiliyorsa almıştı. Nasıl mutlu olduğumu anlatamam. Hayalime bir adım daha yaklaşmış hissediyordum kendimi. Çok şanslıydım, hayat beni destekliyordu. Başladım çalışmaya…

Sınav günü geldiğinde biliyordum hayalimin gerçekleşeceğini. O kadar planlı hazırlanmıştım ki… Kendimden hiç şüphem yoktu. Çok şükür ki her şey de rast gitti ve gerçekten de hayal ettiğim gibi kazandım Boğaziçi Üniversitesi Ekonomi bölümünü. Ailem de okulun yurdu çıkmayınca mecburen taşındılar İstanbul’a. Zaten işler de kötüydü, babam artık iflas etmişti. Her şeye yeniden başlamak için benim İstanbul’a gelişim bir vesile olmuştu onlara da. Hayalime bir adım daha yaklaşmıştım. Yeni bir düzen kuruluyordu tüm ailem için, yeni baştan başlıyorduk birçok şeye ama olsun umut doluydum ben. Nitekim hayallerimin çoğu gerçek oldu yıllar içinde… Okulun son yıllarından itibaren çalışmaya başladım, kardeşlerim üniversiteyi kazandılar, babam kendine yeni bir düzen oturtmaya başladı. Allah yardım etmişti bana ve aileme. Yaşanan onca zorluğun içinden güçlenerek çıkmıştık. Çok zorlanmıştık, yıpranmıştık ama geçmişti fırtına. Yaralandık da çok bu dönemde hepimiz ama o yaralar şifamız da oldu. Kendime dönüp baktığımda hayal etmenin verdiği gücü öğrenmiştim. Daha ne olsun ki. İnsan hayal edip istedikten ve bunun için elinden geleni yaptıktan sonra tüm hayaller gerçekti zaten. Yeter ki niyeti iyi olsun, elinden geleni yapsın ve Olana, Oldurana güvensin… Hayatımın sonraki yıllarında yaşadığım tüm zor zamanlarda bu tecrübe bana ışık oldu. Aile çok önemliydi, birbirimize sahip çıkmak ve desteklemek ne kadar kıymetliydi. Zorlukların içinde çıkıyordu belki de en yüksek potansiyelimiz. O zorluklarda daha çok paylaşıyor insanlar gönülden, birbirlerine destek oluyor. Yokluğun içinde görüyoruz kendi varlığımızı, neleri var edebildiğimizi. Para değil bizi insan yapan; yeteneklerimiz, hayata kalbimizden gelerek sunabildiklerimiz, çabalarımız bence. Herkesin elinde olanı ortaya koyması ve paylaşması ne kadar kıymetli. Benim tecrübemde olduğu gibi dayımın, kuzenimin destekleri, annemin babamın benim istediğimi başarmam için arkamda durması, kardeşlerimin o yıllarda ben çalışabileyim diye evde sessiz durmaları ve daha birçok şey; hepsi birer hediyeymiş. Bana ne çok şey öğretmiş o dönem.

Sonraki yıllarda çoğunlukla evde geçirip bir şeyleri kaçırıyorum zannettiğim o yılların acısını çıkarmak için odağım daha çok iş hayatında, başarıda, kariyerde oldu sanırım. Hep bir koşturmaca ve bir şeyler başarma, öğrenme peşindeydim. Hem iyi bir anne ve eş olayım, hem başarılı bir iş kadını olayım hem de kendime zaman ayırayım, kendimi bulayım diye koşturup durdum. 2020 başında işi bırakıp bir mola verene kadar bu böyle gitti.

Şimdilerde daha farklıyım, eskiye geri dönüyorum. Corona günleri beni daha da fazla nostaljik yaptı. Tekrar yuvaya döndüm. Odağım kendim, evim. Bolca zamanım var ve içimden geleni yapmakta özgürüm. Her ne kadar pek dışarı çıkamasak da yine lise yıllarımda olduğu gibi kendime hobiler bulmak, kitaplarda kaybolmak, hayaller kurmak için çok güzel bir fırsat. Bunu fark ettikçe eskiden isyan ettiğim o evde olma, arkadaşlarımla görüşememe, gezememe hallerini sevgiyle anımsıyorum. Onlar da güzelmiş, yaratıyormuşum, kendimi ve neler yapabileceğimi keşfediyormuşum. Seviyormuşum ben o yaptıklarımın hepsini. Mecburiyet diye adlandırdığım her şey aslında içimden gelenlermiş. Gelmese zaten yapmazdım zaman olsa bile. Şimdi ancak kucaklayabiliyorum bunları sevgiyle.

Durduğumuz anlarda, zorlandığımızda, engellerle karşılaştığımızda buluyoruz içimizdeki cevheri belki de. Şimdi de farklı bir şekilde yaşadığım bu evde olma hali bakalım neleri uyandıracak içimde diye merak ediyorum. Kim bilir belki de dostlarımızı, sevdiklerimizi, onlara sarılmayı özleyeceğiz en çok. Birlikte yaşadığımız ama modern hayatın koşturmacasından zaman ayıramadığımız ailemizle daha derin ilişkiler kuracağız. Afife Teyze’nin benim için bir hazine oluşu gibi şimdi de eşimizin, çocuğumuzun, bu dönemde görüşebildiğimiz insanların içlerindeki hazineleri keşfedeceğiz. Birbirimizle içimizden akan güzellikleri paylaştıkça korkuya kapılmaktansa, hayatlarımız da sevgiyle akmaya başlayacak ve yaşadığımız andan keyif alabileceğiz. Arada ben de korkuyorum elbette ne olacak diye ama şu an bana o kadar güzel geliyor ki evde olmak. Tekrar yemekler yapmak, kızımın yanında olmak, evimi düzene sokmak, okumak ve bazen öylece durmak… Sanki eskiden olduğu gibi.

Dün düşündüm de gençken beni zorlayarak büyük hayaller kurduran, en yüksek potansiyelimi yakalatan hayat acaba yine bir şeyler planlıyor mudur diye. Kim bilir dedim böyle evde kendimle daha çok baş başa kaldıkça belki kurarım yine kocaman bir hayal, yaratırım sonra onu ilmek ilmek ya da bu sefer sadece anın tadını çıkartmak olur odağım ve her ne olacaksa kendiliğinden ve kolaylıkla oluverir ve o zamanlardaki kadar zorlamam kendimi, ne olacağım korkusu değil kalbimden gelenler olur motivasyonum. Mecburiyet gibi bir anlam yükleyerek değil de içimden geldiği için, aşkla, sevgiyle gerçekleştiririm tüm hayallerimi Corona günlerinin anısı olarak…

 

Sağlıcakla, sevgiyle kalın.

 

Öznur Önal

Çocuklarla Corona Virüs Hakkında Nasıl Konuşmalıyız?

,

Sadece Ülkemizde değil şu anda tüm Dünya’da her yerde ve her evde Corona Virüs konuşulmaktadır. Çocuklar bu süreçte internet ya da televizyonda gördüklerini ya da diğer insanlardan duyduklarını anlamakta güçlük yaşayabilirler. Bu nedenle özellikle kaygı, stres ve üzüntü gibi duygulara karşı savunmasız olabilirler. Çocuklarla açık, destekleyici bir iletişim kurmak, başkalarını anlamalarına ve süreçle başa çıkmalarına yardımcı olabilir. Çocukları bu süreçte destekleyebilmek için kuracağımız etkili iletişime ilişkin bazı öneriler;

· Corona virus hakkında konuşmaktan korkmayın, çekinmeyin

Çocuklar bu konu ile ilgili zaten birçok şey duymuşlar, maske takan kişileri görmüşler veya günlük rutinlerinin değişim nedeninin ne olduğunu bilmektedirler. Çocuklarla bu konuda hiçbir şey konuşmamak onların anksiyetesini daha fazla artırır. Amacımız arkadaşlarından ya da haberlerden ne duyarsa duysun çocuklarımızı iyi bir şekilde bilgilendirmektir. Çocukla kuracağınız güvenli bir iletişimle sizi güvenilir bir bilgi kaynağı olarak görmesini sağlayabilirsiniz.

· Çocukla gelişimsel düzeyine uygun olarak konuşun

Çocuklar dünyada olup bitenler hakkında doğru bilgi edinme hakkına sahiptirler. Ancak bu bilgileri verirken yaşa/gelişimsel düzeye uygun bir dil kullanılmalı, tepkileri izlenmeli ve kaygı düzeylerine karşı duyarlı olunmalıdır. Çocuklar daha çok egosentriktir (ben merkezci), bu yüzden haberlerde corona virüs hakkında duydukları, onların hasta olacaklarına ilişkin endişelenmelerine neden olabilir. Bu nedenle onlarla dürüst, sakin ve güven verici bir şekilde konuşun.

· Dürüst olun: gerçeği çocuğa uygun bir şekilde açıklayın

Çocuğa çok fazla bilgi vermeye çalışmayın, çünkü bu durumu daha da güçleştirebilir. Bunun yerine sadece çocukların sorularını yanıtlamaya çalışın. Dürüst ve net bir şekilde cevap vermek için elinizden geleni yapın. Her şeye cevap veremiyorsanız sorun değil; önemli olan çocuk için ulaşılabilir olmaktır. Sorusunun yanıtını bilmiyorsanız dürüstçe “bilmiyorum” diyebilirsiniz. Onların sorularını cevaplayamıyorsanız tahmin etmeyin. Bu durumu sorunun yanıtını birlikte öğrenmek için bir fırsat olarak kullanabilirsiniz. UNICEF ve Dünya Sağlık Örgütü gibi kuruluşların web siteleri mükemmel bilgi kaynaklarından bazılarıdır. İnternette gördüğü her bilginin doğru olmadığını ve uzmanlara güvenmenin en doğrusu olduğunu açıklayın.

· Açık uçlu sorular sorun ve dinleyin

Konuşmaya başlamak için çocuğu sorun hakkında konuşmaya davet edin. Güvenli bir ortamda olduğunuzdan emin olun ve çocuğun özgürce konuşmasına izin verin. Çocuğun size corona virüs hakkında duyduklarını ve kendisini nasıl hissettiğini anlatmaya davet edin. Onlara soru sorma fırsatı verin. Onları dinleyin. Kendisini size anlatmasının tüm yollarını kullanın. Oyunlar, resimler ve hikayeler bu yollardan sadece birkaçıdır. Çocuğun bildiklerini öğrenin. Çocuğun yaş düzeyine göre sorular sorun. Bu size çocukların ne kadar bildiklerini öğrenme ve yanlış bilgileri duyup duymadıklarını öğrenme şansı verir. Duygularını kabul ettiğinizi ve bunlardan korkmanın doğal bir şey olduğunu ifade edin. Onlara tüm dikkatinizi vererek dinlediğinizi gösterin. Çocuklara, daha fazla bilgi edindikçe onları güncel tutmaya devam edeceğinizi söyleyin.

· Sohbetleri dikkatle bitirin

Çocukları iletişim sonlandığında sıkıntılı bir durumda bırakmadığımızı bilmek önemlidir. Konuşmanız sona erdiğinde, normal ses tonlarını kullanıp kullanmadıklarını ve vücut dillerini izleyerek kaygı düzeylerini değerlendirmeye çalışın. Çocuklarınıza, istedikleri zaman sizinle başka konuşmaları da yapabileceğini hatırlatın. Onlara önem verdiğinizi, dinlediğinizi ve endişe duyduklarında hazır bulunduğunuzu hatırlatın.

Çocukların hayatlarını kontrol edebildiklerini hissetmelerine yardım edin
Çocukların kontrol sahibi olduklarını hissetmeleri için yapabilecekleri aktiviteler belirleyin. Çocuklara yeterli uyumanın ve ellerini iyi yıkamanın ve çoğu zaman güçlü ve iyi kalmalarına yardımcı olabileceğini öğretin. Düzenli el yıkamanın virüslerin başkalarına yayılmasını önlemeye de yardımcı olduğunu açıklayın. İyi bir rol modeli olun ve çocukların sık sık ellerinizi yıkadığınızı görmelerine izin verin. İnsanları güvenli ve sağlıklı tutmak için olan her şey hakkında konuşun. Hastanelerin ve doktorların hasta olan insanları tedavi etmeye hazır olduğunu bilmeleri onların güven içinde hissetmelerini sağlayabilir. Bilim insanlarının bir aşı geliştirmek için çalıştıklarını bilmek onları rahatlatabilir. Çocukların, insanların birbirlerine nezaket ve cömertlik hareketleriyle yardım ettiğini bilmeleri önemlidir. Bu nedenle salgını durdurmak ve toplumu güvende tutmak için çalışan sağlık çalışanları, bilim insanları ve gençlerin öykülerini paylaşın. Çocuklara zaman zaman stresli hissetmenin normal olduğunu ifade edin. Bu duyguları tanımak ve stresli zamanların geçtiğini ve hayatın normale döndüğünü bilmek çocukların esneklik kazanmasına yardımcı olabilir.

Rutine sadık kalın
Çocuklar rutinlerinin bozulmasından rahatsız olabilirler. Çocukların corona virus nedeniyle okuluna ya da kreşine devam edememesi de onlar için bir stresör olabilir. Bu nedenle çocuğun olabildiğince rutinlere uygun olarak günlerini geçirmesi sağlanabilir. Düzenli yemek ve uyku saatleriyle yapılandırılmış günler, çocukları mutlu ve sağlıklı tutmanın önemli bir parçasıdır.

· Kendilerini nasıl koruyacaklarını gösterin ve anlatın

Çocukları corona virüs ve diğer hastalıklardan korumak için en iyi yollardan biri, düzenli el yıkamayı teşvik etmektir. Birlikte şarkı söyleyerek ya da öğrenmeyi eğlenceli hale getirmek için müzik ve danstan yararlanabilirsiniz. Çocuklara dirsekleriyle öksürük veya hapşırmada ne yaptıklarını gösterebilir, hastalık belirtileri olan insanlara çok yakın olmamanın iyi olacağı açıklayabiliriz.

· Başkalarını suçlayabilecek ve damgalamaya yol açabilecek dilden kaçının

Bir kişinin ırkı veya etnik kökenine bakılmaksızın virüslerin herhangi birini hasta edebileceğini unutmayın. Coronanın kimlerde olabileceği konusunda varsayımlarda bulunmaktan kaçının. Bir meslek grubu ya da bir etnik kimliği damgalayıcı bir dil kullanmaktan kaçının.

· Kendinize iyi bakın ve kaygınızla başa çıkın

Siz sözel olarak ifade etmeseniz de çocuklar sizin kaygınızı hissederler ve algılarlar. Bu nedenle kendinizi gergin veya panik halde hissediyorsanız corono virüs hakkında çocukla konuşmayınız. Endişeli olduğunuzu fark ettiğinizde çocuğun sorularını yanıtlamadan ya da iletişime geçmeden önce kendinize biraz zaman verin, sakinleşin. Siz kaygınızla başa çıkabilirseniz çocuklara daha iyi yardımcı olabilirsiniz. Endişeli veya üzgün hissediyorsanız, kendinize zaman ayırın ve rahatlamanıza ve iyileşmenize yardımcı olacak şeyler yapmak için biraz zaman ayırın.

 

Handan Boztepe

 


Kaynaklar

https://childmind.org/article/talking-to-kids-about-the-coronavirus/

https://kidshealth.org/en/parents/coronavirus-how-talk-child.html

https://www.cdc.gov/coronavirus/2019-ncov/daily-life-coping/talking-with-children.html

https://www.unicef.org.au/blog/news-and-insights/march-2020/how-to-talk-to-your-children-about-coronavirus

Evdeyiz

,

Korkmamızın nedeninin yaşananlar ile ilgili hiç kimsenin tecrübesinin olmamasından kaynaklandığı söyleniyor.
Aslında tarih kendini tekrarlıyor mu, diye baktığımızda 14.yüzyılda vebanın on yıl içinde Asya ve Avrupa’da nüfusun belki de yarısından çoğunu etkilediğini görüyoruz.
Bilim insanlarının iyileştiremedikleri hastaların, kara veba adı verilen bu illetle yüz milyona yakın insan hayatını kaybetmiş, yıllarca insanlık acı çekmişti.
2002 yılında Hong Kong ‘da başlayan SARS virüsü ve yine 2014 yılındaki ebola salgını Afrika’da bir virüs ile başlayıp salgına dönüşmüştü. Google’layarak bu iç karartıcı örnekleri çoğaltmak elbette mümkündür.

Günümüzde bilim insanları ve fikirlerinin hak ettiği değeri teslim ederek kabul ediyoruz ki, modern tıp sayesinde, virüsün ne olduğu ya da ne olmadığı biliniyor. Bu kadar çabuk yayılması ise şimdiye kadar olumlu yönleri ile tanıdığımız küreselleşmenin en olumsuz yanıdır.

Bu süreçte uluslararası ilişkilerin ne kadar önemli olduğu; işbirliği ve önderlik görevlerini uluslararası mecrada da sorumlu davranan yöneticilerin hak edebileceğini görüyoruz. Küreselleşme savunucuları ise sınırlarını kapatan Avrupa Birliği ülkeleri gibi gelişmiş ülkelerin yönetim anlayışlarını da görmüş oldular.

Tıpkı bu virüs gibi aklımızdaki kötü düşünceler de çabuk yayılıyor.
Sosyal medyada çok yazılıp çizildiği üzere kıyamet mi yaklaştı?
İnsanlığın doğru yoldan çıkması nedeniyle, cezalandırılıyor muyuz?
Gerçekten çocukların gözyaşlarında boğulacak mı kötüler?

Negatif paylaşımlar, konuşmalar ve yarın ne olacak korkusunu bugünden yaşamak kaygıyı artırıyor.
Endişe duymak da bağışıklık sistemini olumsuz etkiliyor ve bu da bize hastalıklara daha çabuk kapılmamıza davetiye çıkarıyor. Bu da birbirini takip eden bu döngüyü oluşturuyor.

Mutlak iyilik ve mutlak kötülüğün olması değişimin sürekliliğine aykırıdır.
İddia etme, bizi yanılgıya götürüyor.
Anahtarımız ise değişime uyum sağlayabilmektir.
Zekâ, ortama uyum ile ölçülebildiğinden, dengede kalan her zaman kazanıyor.
Kim olduğumuzu davranışlarımızla ve olayları nasıl anladığımız ile gösteriyoruz.
Şikâyet ederek elde ettiklerimizi bir kâğıda yazalım desek, bir paragraf olumlu yazan çıkar mı?
Evde kalamayan herkes için çok zor günler, sağlık çalışanları, bankalar, marketlerde çalışanlar…
Sonu olduğunu bildiğimiz ama ne zaman olacağını bilmediğimiz bu günler; karar bulacağı bir zaman ve hedefe doğru akıp gidiyor.

Her zaman yazılarımı sağlık ve huzurla diye bitirirdim ama hiç bugünkü kadar anlamlı olmamıştı.

Sağlık ve huzurla…
Nurkan ZAİM
Ekonomist, Profesyonel Koç

Korkmaktan Korkmayın Ama…

,

Korku… Herkesin, hayatının bir döneminde hissettiği o temel duygu…

Hiç kimse yoktur ki, hayatının bir anında o kalp çarpıntısını hissetmesin. Hatta daha doğduğu ilk günden itibaren korkmaya başlarmış insanlar. Bilim insanları, bebeklerin dünyaya iki korkuyla birlikte geldiğini söylerler. Düşme korkusu ve yüksek ses… Yani daha doğduğumuz ilk günden itibaren korkuyu tatmaya, onu hayatımızın içinde hissetmeye başlarız. “O halde bu iki korku dışındakiler nasıl hayatımızın içine giriyor?” diye soracak olursanız, şöyle cevaplar çıkacaktır karşımıza: Bazen deneyimlediklerimiz, bazen duyduklarımız, bazen gördüklerimiz ancak çoğu zaman da kurguladıklarımız bizde bu korkuların oluşmasına sebep olur. Şimdi şöyle bir durup düşünseniz ve sorsanız kendinize; “Hem şu içinde bulunduğunuz zamanda, hem de geriye dönük olarak yaşadığınız korkuların kaçı, gerçek tecrübelerinizden miras kalmıştır size?” Sizce tüm korkularınızın yüzde kaçını oluşturur bunlar, yani gerçekten deneyimlemeniz sonucu oluşan korkularınız? Bu zamana kadar yaşadığınız tüm korkuları düşündüğünüzde, bu oranın çok yüksek olmadığını göreceksiniz. Yani aslında gerçekten yaşadığımız şeylerin değil, “ya başıma gelirse” diye düşündüğümüz şeylerin bizi bu kadar büyük stres altına soktuğunu söylememiz çok mümkün. Bu stresin yoğun veya sürekli yaşanması durumunun, başta depresyon ve benzeri psikolojik rahatsızlıklar ile kalp rahatsızlıkları olmak üzere, birçok önemli hastalığa sebep olabildiği bilinmektedir. O halde her şey için bu kadar büyük korku ve endişe duymaya gerek var mı sizce?

Her şey için değil belki, ama bazı şeyler için “evet, gerek var”. Çünkü bu söylemlerimden “hiçbir şeyden korkmayın” yorumunun çıkartılmasını istemem. Özellikle bazı durumlara karşı, belirli dozda korkunun olması hayati açıdan son derece önemlidir. Örneğin bir çoğumuz, küçükken elimizi sıcak bir cisme temas ettirip, yakmışızdır. Nasıl, deneyimle öğrendiğimiz bu korkuya, benzer durumlara düşmemek için ihtiyacımız varsa, daha önce deneyimlemesek de, sağlığımızı tehlikeye sokabilecek bazı konular için de korku duymaya ihtiyacımız vardır. Zira burada duyulan korkular faydalı korkular olup, bizi önemli tehlikelerden korurlar. Bununla birlikte, bazı korkularımız da, riskin doğru analiz edilmemesi sebepli gereksiz veya haddinden fazla olabilir. Bu durumda da, yersiz bir endişeye kapılıp, kendimize zarar verebilir veya karşımıza daha farklı sorunlar çıkartabiliriz.

Size basit birkaç örnekle konuyu daha iyi aktarmaya çalışayım:

  • Yukarıdan başımıza bir şeylerin düşme ihtimali olan bir yerde baret takmak çok önemli ve gereklidir. Peki etrafta herhangi bir tehlike yokken, sürekli kafamıza bir şey düşer diye korkup, düz yolda yürürken baret taksak, ne düşünürsünüz?
  • Ya da belirli bir metrenin altına dalış yapmak istediğimizde, kendimizi korumak ve nefessiz kalmamak için oksijen tüplü dalgıç kıyafeti giymek gerekir. Peki aynı korkuyu denizde boyunuzu aşmayan bir yerde duyup, bu kıyafeti giyip, sığ bir yerde bunlarla yüzmeye çalışmak ne derece mantıklıdır?
  • Veya zaten çok çalıştığınız bir dersin sınavının, ya da tüm detaylarına hakim olduğunuz bir projenin sonuçlarının çok kötü olacağını düşünüp, sürekli bundan endişe duymak ne kadar akılcıdır sizce?

Belirli düzeyde korku ve endişe çok faydalı bile olabilir. Bazı şeylerden korkmak, tedirgin olmak, işimize, sağlığımıza veya çevremize zarar verme ihtimali olduğunu bilmek, almamız gereken tedbirleri yerinde, zamanında almamızı sağlar ve bu da bizi olası risklerden korur. Bu korku ve tedirginlik, bir inşaat alanında korumasız gezinmememizi, iyi yüzme bilmiyorsak kendimizi korumadan çok açılmamamızı, zor ve önemli bir sınav öncesi rehavete kapılmamamızı veya hızla bitirmemiz gereken bir projede dikkatimizin dağılmamasını sağlar.

O halde konu, aslında bir şeyden korkmak veya korkmamak olarak ele alınmamalıdır. Her şeyden korkulabilir. Hatta bazen bazı şeylerden korkmak gereklidir. Burada mühim olan hangi durumda, ne zaman ve ne ölçüde korkmamız gerektiğidir. Şöyle ki;

Şehrin merkezinde gezerken, sizi bir aslanın yeme ihtimalini düşünüp, bundan endişe etmek ve sürekli bunun için tedbirler almaya çalışmak ne kadar sağlıksız bir düşünceyse, Afrika gezisine gittiğinizde sizi gezdiren arabanın devrilmesi sonucu, size doğru hızla gelen bir aslana karşı da hiçbir şey yapmadan “bana bir şey olmaz” düşüncesiyle gezinizi sürdürmeye çalışmak o kadar tehlikelidir.

Yani, Korkmaktan Korkmayın ama korkacağınız şeylerin zamanlamasını ve dozunu iyi ayarlayın ki; “Ne şehirde aslana av olma stresini yaşayın, ne de Afrika’ da aslanın akşam yemeği olun.”

N.Ahmet Genç

Sadece Sadeleşme

,

Çoğumuz kendimizin çocuk ve daha genç hallerine kıyasla daha az coşku duyuyoruz, daha az kahkaha atıyoruz, yaşamımızı daha dar bir alanda yaşıyoruz, adeta daha azız. Ne de olsa çocukluğumuzdakine göre daha çok sorumluluğumuz, yani yükümüz var. Bu yükler bazen bize ağır gelip bütün enerjimizi alıyor olabilir.

Oysa sadeleşerek yüklerimizi azaltmamız ve kendimize alan açmamız mümkün. Korona virüsünün ve evlerimizdeki hapis sürecinin de bize gösterdiği gibi gerçekte vazgeçilmez sandığımız birçok şey vazgeçilmez değil.

Bu yazıda, özel yaşamımızda bize yük olan veya enerjimizi yiyen şeylerden kurtulmayı anlatacağım.

Aşağıda sadeleşmek için derlediğim birkaç öneri var. Bunların içinde kendi uygulamadığım ve faydasını görmediğim hiçbir şey yer almıyor. Başta zor veya fazla gelenler olabilir. Yine de kendinizi kapatmamanızı, yapabildiğiniz kadarı ile küçük küçük başlamanızı öneririm. Bazılarına yönelik zihinsel veya duygusal bariyerleriniz olabilir ya da nasıl ilerleyeceğinizi bilemeyebilirsiniz. Bunları dilerseniz iyi bir koçla çalışabilirsiniz.

1. Fazla eşyalardan kurtulun:

Eşya aynı zamanda bakım demektir. Eşyanın bakımı, zamanınızı ve enerjinizi alır.

Örneğin renk renk, model model kıyafetler gönlümüzü açıp estetik duygumuzu okşar. Bununla birlikte her renkli kıyafetle bir ona uygun ayakkabı, çanta gibi aksesuarlar almak isteriz. Hepsi dolaplar doldurur, daha büyük dolaplar daha büyük evlere ihtiyaç doğurur. Bu evlerin temizliği bakımı da ayrı meseledir. Çok sayıdaki kıyafetimizi genellikle düzen içinde tutmak zor olduğu için istediğimiz çeşitlilikte de giyemeyiz, bir kalabalık vardır ve seçim yapmamız zordur. Konu basit görünse de enerjimizi alır.

Benzer mantığı tüm eşyalarınız için yürütebilirsiniz.

Bir zaman ayırarak eşyalarınızı tek tek gözden geçirin ve şu soruyu sorun: ‘’bu xxx eşyayı benim için olmazsa olmaz yapan bir şey var mı?’’. Yoksa kurtulun.

2. Alışkanlıklarınızı gözden geçirin:

Bize güzel bir his veren şeyler biz fark etmeden alışkanlığa, hatta bazen bağımlılığa dönüşür. Kendi geçmiş yaşantımdan basit bir örnek vereceğim: Yıllarca kahve içme alışkanlığım yoktu. 2014 yılında çalıştığım iş yerine güzel bir kahve makinası geldi ve ben sabahları kahve içmeye başladım. Bana hoşluk veren bu konu bir süre sonra alışkanlık haline dönüştü. Sabahları kahve içmeden duramaz oldum, ayılamıyordum veya başım ağrıyordu. O işyerinden ayrıldıktan sonra da her sabah o kahveyi içmenin yollarını aramaya başladım. Sabah erken koçluk seanslarına, toplantılara, eğitimlere de gidiyor olsam zihnimin bir köşesini o kahveyi içme fikri işgal eder olmuştu. Alışkanlıklarla ilgili böyle kötü bir durum vardır, tıpkı bilgisayarda arka planda çalışıp hafızayı yiyen programlar gibi zihnimizi işgal ederler.

O yüzden alışkanlıklarınızın öncelikle farkına varın: Alışkanlıklarınız partnerinizin her gün aramasını beklemekten tutun da sigara içmeye, yeme içme adetlerinize veya yakınınızla didişme hallerinize kadar uzanabilir. Vazgeçemediğiniz her şey sizin için yük olma potansiyeline sahiptir. Farkında olun ve enerjinizi verdiğinizi bilin, devam edip etmemek sizin seçiminiz.

3. Kendinizi başkaları ile kıyaslamayın

Biliyorum zor! Okulda çan eğrisine tabiyiz, sonra yukarıdan aşağı sıralandığımız ve buna göre yeni okullara yerleştiğimiz /veya yerleşemediğimiz sınavlara giriyoruz. İş ortamında birbirimizle kıyaslanıyoruz, rekabet halindeyiz. Birçok mecrada gördüğümüz reklamlarda ‘’kaçırmayın, ilk siz bilin, herkes ne okuyor öğrenin’’ gibi mesajları okuyoruz. Buna bir de sosyal medya ekleniyor.

Kendimizi başkaları ile kıyaslamak oldukça büyük bir yüktür! Hepimizin DNA’sı da yaşam deneyimi ve yolu da kendine özgüdür. Kendimizi başkası ile kıyaslamak, elma ile armudu kıyaslamak gibidir.

Bir konuda gelişmek istiyorsanız bunun yolu, niyetinizi net şekilde ortaya koyup çaba sarf etmek ve emek vermeye başlamaktır. Düzenli emek ve çaba ile ilerlemeyen hiçbir şey yoktur. Kendinizi sadece kendinizle kıyaslayın.

4. Sosyal medyaya hiç bakmadığınız blok zamanlar edinin:

Sosyal medya birçok katkı sağlarken çoğumuzun odağını da elinden aldı. Beynimiz, akıllı telefonlarımızın verdiği sesli veya görüntülü uyarılara duyarlı ve bazılarımız için her ne yapmakta olursak olalım gelen mesajın önceliği var.

Bunun yanı sıra dibimizde tuttuğumuz telefona, uyarı gelmese bile sürekli bakmak gibi bir alışkanlık geliştirdik. Adeta boş kalamıyoruz. Bazılarımız tuvalette, metroda, sinemada, hatta trafikte bile telefonlar elimizde bir şeylere bakıyoruz.

Biz aynı anda birkaç şeyi hallettiğimizi sansak da gerçekte bir tenis kortunda aynı anda birkaç farklı kişi ile tenis maçı yapıyor gibi oluruz. Bu şekilde dikkatimizi ve enerjimizi gerçekten toplamamız mümkün değildir. Bir işle uğraşırken, kitap okurken, sohbet ederken telefonlarınızı bulunduğunuz mekandan farklı bir mekana bırakın. Bilgisayarda çalışıyorsanız mesaj uyarılarının otomatik çıkışını mümkünse kapatın.

Ne yapıyorsanız ona konsantre olun, zamanınızı, dikkatinizi ve enerjinizi ona verin.

Sonrasında sosyal medya için de bütün enerjinizi verdiğiniz özel zamanlar ayırabilirsiniz.

5. Yorulunca dinlenmeyi bilin

Dinlenmek tanımı gereği yorulduğumuzda yaptığımız ve bizi huzurlu şekilde sakinleştirecek veya yaşam enerjimizi yükseğe çıkarak bir şey olmalı. Düşünün ki gece iyi uyuyunca sabah enerjik uyanıyoruz ve ‘’ne güzel dinlendim’’ diyoruz, güne enerji ve istek dolu başlıyoruz. Dinlenme adı altında yaptığınız her aktivite size bunu sağlamıyor olabilir. Bazı dinlendiğimizi sandığımız etkinlikler aslında bizi daha da yoruyor ve atalete gömüyor olabilir.

Önünüzde dinlenmek için yapacağınız her ne varsa kendinize şunu sorun: Yapacağım veya yapmakta olduğum şey + ben bir araya gelince nasıl olacağız? Bunu yaptıktan sonra rahatlayıp daha huzurlu ve sakin olacak ve/veya yaşama enerjimi tekrar kazanacak mıyım?

Bu soruya o anda verdiğiniz cevap önemlidir. Örneğin hastaysanız kanepede saatlerce yatmak sizin için şifalı iken sağlıklıysanız bu sizin enerjinizi daha da düşürebilir. Veya açken yediğiniz yemek enerji verirken tokken yediğiniz ağırlık verip sizi aşağı çekebilir.

Sadeleştikçe hayatta yapmak isteyebileceğiniz şeyler için birçok enerjiniz kaldığını göreceksiniz. Diyebilirsiniz ki korona günlerinde zaten çok zaman ve enerjimiz oldu, ne yapacağımızı bilemedik! Bu da tabii ki sonraki bir aşama ve belki bir başka yazının konusu olur. Şimdi sadece ufak bir soru ile sizi bırakayım: Zamanımızı ve enerjimizi nereye yönlendireceğimizi kendinizin seçmediği bir yaşama ne kadar kendi yaşamınız diyebilirsiniz?

Hande Arıkan

Hizmetlerimi ve tüm yazılarımı ve görmek için web sitemi ziyaret edebilirsiniz.

 

Arka Ev’de Tıkılıp Kalmak

,

Şimdiye kadar kimseye açamadığım her şeyimi sana açabilmeyi umuyorum.

Umarım sen benim için büyük bir huzur ve destek kaynağı olursun.

Anne Frank

12 Haziran 1942

Öğretmenim canım benim canım benim

Seni ben pek çok pek çok severim.

Sen bir ana, sen bir baba,

Her şey oldun artık bana.

 

Ne olur, hiç kimse kendisinden başka bir şey olmasın bu aralar! Herkes kendi olsun. Öğretmenler öğretmen; ana babalar, ana baba olarak kalsın. Çocuklar okullarına gitsin, velileri iş yerlerinde çalışsın, hayat normale dönsün. Ama bu o öyle bir normal olsun ki, eski normale hiç benzemesin.

Acaba yukarıdaki şarkı hala okullarda öğretiliyor mu? Şayet öğretilmiyorsa ve sen bu şarkıyı biliyorsan, büyük olasılıkla Koronavirüs’e karşı riskli yaş grubundasın. Hele bir de çoğumuz gibi işini evden yapmaya başladıysan, yüksek olasılıkla evde çocuklarınla kafayı yemek üzeresin. Çocukların eğer ergense sana benden artı puan. Çocukların alfa kuşağındansa bonusların artıyor. Kısacası Allah kolaylık versin.

Çocuğu nereme sokacağım, okulları tatil ederlerken bir de bunu söyleselerdi!

Diye, sokakta bağıra bağıra cep telefonuyla konuşuyor kadın, elinde alışveriş poşetleri, sinirli sinirli ilerlemeye çabalıyor. Belli ki iş yeri çalışmaya devam etmesini istiyor. Çalışan bir ebeveyn olarak evde çocuğunla kalsan ayrı, işe gidip çocuğunu bırakacak yer bulamasan ayrı sorun. Büyükanne, büyükbabalara da bırakamıyorsun artık. Eve tıkılıp kalmak bu olsa gerek sanıyorsun. Yanılıyorsun!

Photo from https://www.annefrank.org/en/

Bugün seninle Hollanda’ya gidiyoruz, 78 yıl öncesine, 1942 yılına; İkinci Dünya Savaşı’nın tam ortasına.

Amsterdam’a ilk 1995 yılında gittim, sonra dört beş defa daha. Her seferinde erteledim. Bir türlü hazır hissetmedim kendimi Anne ile buluşmaya. Neyle karşılaşacağımı gayet iyi biliyormuş gibi! İki yıl boyunca bir evde mahkûm hayatı sürmek, hayır mahkûm hayatından daha da öte; fark edilmemek için çıtını bile çıkarmadan, ertesi gün hayata gözerini açıp açamayacağından sürekli endişe duyarak yaşamak. Azap…

Hava bildiğin buz; gibisi yok. Rüzgâr tüm kanalları dört dönmüş, emdiği nemi üzerimize üflüyor. Ne deri eldiven ne yün bere beş para etmiyor. Arka Ev, Amsterdam’ın en popüler ve merkezi yerlerinden De 9 Straatjes yani 9 Sokak bölgesinde yer alıyor. Sanki o korkunç olaylar burada yaşanmamış. Şık butiklerin vitrinleri ışıl ışıl. Zenginlik göz kamaştırıyor.

Frank ailesi zamanında hayli zenginmiş, şimdi orta halliden halliceler. Baba Otto, olayların sarpa saracağını hissedince işini ve ailesini Frankfurt’tan Amsterdam’a taşımaya karar veriyor 1933 yılında. Başta akıllıca görünen karar kısa zamanda boşa çıkıyor. Kötülükten yeterince uzağa gidemediklerini anladıklarında iş işten geçmiş oluyor.

Anne Frank Müzesi’nden

Otto Frank, reçeli yoğunlaştırmak için kullanılan pektin ve baharat işinde. Bugün “Anne Frank’ın Evi” ya da “Arka Ev” diye bilinen ev; işte tam bu iş yerine arkadan küçük bir kapı ile bağlı. Başka evlerin arasına sıkışıp kaldığı için bütün gözlerden uzak kalmış ek bir ev, Arka Ev.

8 Temmuz 1942, Çarşamba

Sevgili Kitty,

Pazar sabahından şimdiye yıllar geçmiş gibi. Çok şey yaşandı…Evet, yaşıyorum ama nerede ve nasıl diye sorma… Saat üçte…verandada tembel tembel uzanmış kitap okuyordum. Biraz sonra Margot tedirgin bir halde mutfak kapısında belirdi.

“Babama SS’lerden bir bildiri geldi.” dedi fısıldayarak…

Gelen çağrı Anne’ın kendisinden üç yaş büyük ablası Margot için. Aylardır hazırladıkları Arka Ev’e beklenenden daha erken sığınmak durumundalar.

Yatağımdaki son gecem olduğunu bilmeme karşın başımı yastığı koyar koymaz uyuyakaldım…Geceyi bir buzdolabında geçirecekmişiz gibi kalın giyindik, amacımız biraz daha fazla kıyafeti yanımıza alabilmekti. Bizim durumumuzdaki hiçbir Yahudi elinde kıyafetlerle dolu olan bir valizle evden dışarı çıkmayı göze alamazdı. Üzerime iki gömlek, üç pantolon ve bir elbise, bunlara ek olarak da etek, manto, yazlık mont, iki çift çorap, kalın ayakkabı, bere, şal ve daha bir sürü şey giymiştim…

Saat yedi buçukta…kapıyı arkamızdan kapattık; vedalaşmam gereken tek kişi küçük kedim Moortje idi.

Anne hatıra defterinin ilerleyen sayfalarında geriye bırakmak zorunda kaldığı Mootje’ye olan özleminden söz edecek.

Toplanmamış yataklar, masada kahvaltı atıkları ve kedi için mutfağa bırakılmış yarım kilo et… Tüm bunlar bizim alelacele gittiğimiz izlenimini veriyordu. Ancak “izlenimler” umurumuzda bile değildi. Sadece gitmek istiyorduk… Uzaklaşmak ve güvenle gideceğimiz yere varmak… O kadar.

Dünyanın gözü önünde; Yahudiler, LGBT topluluğu, çingeneler, engelliler ve toplumun türlü türlü dışlanmış bütün kesimleri toplama kamplarında açlık, kötü muamele, ağır işçilik ve bulaşıcı hastalıklar yüzünden katlolurken, Frank ailesi tek çözümü kendi kendilerini eve kapamakta buldu.

Bugün, gezegen olarak topyekûn tarihte benzeri görülmemiş bir karantina döneminden geçiyor. Çoğumuz şu ya da bu şekilde tam ya da kısmi karantina hayatları sürüyor, hepimiz bir nevi Arka Evde yaşıyoruz. Gerçi karşılaştırmaya bile utanıyorum, bizimki Anne’ın hayatına ancak teğet geçebilir.

Prinsengracht (Prens Kanalı) 263 numaralı eve yaklaşamıyorum, ayaklarım geri geri gidiyor. Oyalanıyorum. Oysa bugün müze olarak işlev gören Anne Frank’ın evini sadece online bilet alarak belirli saat aralıklarında ziyaret edebiliyorsun ve zamanını geçirirsem zar zor bulduğum biletim yanacak.

Prinsengracht 467. Dört kanatlı, açılabilir, üst kısımları camlı, alelade bir dükkâna ait olabilecek sıradan kapılar. İçeriden hafif bir ışık sızıyor. Nasıl yer ki burası? Yüzümü cama yapıştırıyorum; aynalar, yüzlercesi. Altın varak çerçeveli antika aynalar. Jean-Christophe Grangé’nin romanlarından uyarlanmış bir filme set olabilecek gizemli, loş, hafiften ürkütücü bir mekân. Acaba içeri girsem mi? Yasak olmasın?

Dar, epey uzun depo dükkân. Her iki tarafta, sıra sıra işkence zincirlerine asılmış aynalar. Etrafta kimsecikler yok. Solda tahta cam bölmenin arkasında masalarında çalışan bir adam ve bir kadın. Puslu camların ardından beni görmüyorlar, görmelerini zaten istemiyorum. Yalnız kalmak, tanınmamak, hatta saklanmak için ideal. Tavandan bir salıncak sarkıyor. İş gittikçe garipleşiyor, birazdan bir çocuğun ruhu “babaaa…” diye seslenecek adeta. Dükkânın ortasına markasını bilmediğim siyah lüks bir araba park etmiş. Kimselere görünmeden kaçıp kurtulsam mı? Bir anda, beyaz iş önlüğüyle sarışın uzun boylu, soluk benizli bir kadın beliriyor karşımda, sert ve sakin bir tonla orada olmamamı ima eder tarzda “Burada ne arıyorsunuz?” demesini bekliyorum. Aynalar galerisinde karşılaştığım bu kadın acaba gerçek mi? Ya ben? Karşılıklı iki aynanın sonsuzluğunda kaybolmuş, kendi içimde bir yerlere bakıyorum.

Hollandaca bir şeyler söylüyor. Ses tonu gayet sevecen. Anlamadığımı anlayınca İngilizce konuşuyor. Anouk Beerents’in Antika Aynalar Dükkânı’ndayım. Ortalıktaki sisler kayboluyor. İki üç yüzyıllık Fransız ve İtalyan, altın ve gümüş varaklı aynaların sonsuzluğunda sohbete başlıyoruz. Antika aynaları olduğu gibi koruyup çerçevelerini restore ediyorlar. İzlemeye koyuluyorum. O kadar rahatlatıcı ki, el ustalığı isteyen işler daima ilgimi çekmiştir.

O-YA-LA-NI-YO-RUM!

Prinsengracht 263 numaraya ulaşmak için tam 102 bina ileriye yürümem gerekiyor. Ne bulmayı umuyorum orada; ergen bir kızın, toplama kampına gönderilmeden önce, 13 yaşından 15 yaşına dek hayatının son iki yılını kaybettiği bu Arka Ev’de? Amsterdam’da ziyaret edilebilecek bin yer varken. Bir yere gitmeyi bu kadar istemezken, gitmeyi takıntı haline getirmek.

Ayaklarımı sürüye sürüye vardım.

11 Temmuz 1942, Cumartesi

Babam, annem ve Margot hala on beş dakikada bir çalan ve saatin kaç olduğunu bildiren çanın sesine alışamadılar. Ben alıştım, hatta kısa bir süre içinde hoşlanmaya başladım. Bu ses özellikle geceleri güven verici geliyor. Sanırım böyle saklanmanın bana neler hissettirdiğini bilmek istersin. Sana sadece bunu henüz benim de bilmediğimi söyleyebilirim. Burada kendimi asla evimdeymiş gibi hissetmeyeceğime inanıyorum. Sadece kendimi uzun bir tatil yaptığım, kendine özgü bir pansiyonda gibi hissediyorum… Arka ev biraz nemli ve çarpık olmasına rağmen ideal bir gizlenme yeri. Bütün Amsterdam’da, hatta belki tüm Hollanda’da daha iyi düzenlenmiş bir yer yoktur.

Sol taraftaki bina Otto Frank’ın iş yeri sağ taraftaki bina Arka Ev. Evin sadece ikinci, üçüncü katı ile tavan arasını kullanabiliyorlar.

Aslında var. Hollanda, Yahudilerin benzer acılar yaşadığı Fransa ve Belçika arasında en fazla kayıp veren ülke. 140,000 Yahudi’nin 104,000’i yani %75’i Nazilerin soykırımına uğruyor. Saklanmaya çalışan 30,000 kişiden 2,000’i kaçmaya çalışıyor. Saklanan 28,000 kişinin 12,000’i yakalanıyor. Sadece Hollanda’da 16,000 tane daha Annelies Marie Frank var. Çoğu yeri işgal edilmiş Avrupa’nın diğer köşelerindeki Arka Evleri, oralardaki hayatları sen hayal eyle.

Tarih bizi sosyal medyada paylaşılan, marketlerde paylaşılamayan tuvalet kâğıdı savaşlarıyla anacak. Batı dünyası raflarda zerresini bırakmamış. Neyse ki biz hala tam gelişemiş ülkeler arasındayız da baklagiller seviyesinde ilerliyoruz, 1940lardaki Hollanda’dan farkımız yok.

9 Kasım 1942, Pazartesi

Arka Ev’in ruhunu anlatabilmek için sana nasıl gıda maddesi temin ettiğimizden de söz etmeliyim… Gıda maddesi karneleri illegal yollardan alınıyor… Evde bulunan yüz konserve kutusunun dışında, … dayanıklı bir tüketim maddesi olduğu için 135 kilogram bakliyat satın aldık… Bu kışlık erzakı, saklayabileceğimiz en iyi yer olan tavan arasına çıkarmalıydık. Peter’i bu işle görevlendirdik. Altı çuvalın beşi, kazasız belasız yukarı çıkabildi. Peter tam altıncı çuvalı sırtlanmıştı ki çuvalın alt dikişi patladı ve kahverengi fasulyelerden oluşan bir yağmur merdivenlere yağmaya başladı… kâbus gibi bir gürültü koptu. Peter önce çok korktu, sonra da beni aşağıda, merdiven başında, fasulye adasının ortasında ayak bileklerime kadar gömülmüş olarak görünce kahkahalarla gülmeye başladı.

Namıdiğer kiliseye sonunda ulaştım, hemen yanında Amsterdam Pancake’çisi onun yanında da önünde insan gruplarının bekleştiği modern bir yapı. Hani nerede Anne’ın evi? İşte bu modern yapının arkasında gizli. Soğuk iliklerime işledi, şimdi donuma yapacağım. Müze değil, sanki konsolosluk girişi. Güvenlik had safhada, saatinden önce kimseyi içeriye almıyorlar. Yine de şansımı denemeliyim. Sıkışmışlığım jest ve mimiklerime yansımış olmalı. Güvenlik görevlisinin kafasını hafif ve hızlı bir hareketle sağ yana eğmesi “Hadi hemen yap da çık.” anlamına geliyor besbelli. Bildiğin modern bir müze, tuvaleti de öyle. Eski evden eser yok, arkada gizleniyor olmalı. İşimi bitirip hemen çıkıyorum. Burada her şey kurallara bağlı. Tam saati gelince, ziyaret öncesi yarım saatlik rehberlik paketini satın alan grubumu içeri alıyorlar. Pırıl pırıl, bembeyaz boyalı orta büyüklükte bir toplantı odasına alınıyoruz. Birazdan her yer kararacak, ruhumuzda aklıktan eser kalmayacak. Kendimizi cehennemin dibinde bulacağız, haberimiz yok. İkinci Dünya Savaşı’nda yaşananlar bir film şeridi gibi gözümüzün önünden geçiriliyor.

Biliyor musun, şeytanın hani şu bir insandan çıkıp diğer insanın bedenini ele geçirdiği o korku filmlerine inanır oldum galiba. Bu insanların kim olduğunun önemi yok. Bir SS subayı yahut Yahudi soykırımının hiç yaşanmadığını iddia eden İranlı bir molla ya da bir Filistinliyi evinden eden İsrail hükümeti arasında fark var mı sence? İnsan bedeninde seyahat eden; dil, din, ırk, millet, cinsiyet tanımayan bir garip zebani.

Geçenlerde sağ ayak bileğimi burktum. Epey süredir sola yükleniyorum. Birkaç gün önce de sağ kolumu incittim. Malum evde karantina halleri. Yapılması gereken alışık olmadığımız onlarca iş ve artan ev kazaları. Bedenimin en tanımadığım, pek ilgisiz bıraktığım sol yanı ile cebelleşiyorum. Çorba karıştıracağım, olmuyor; saçlarımı yıkayacağım, yok; elektrik süpürgesini iki kolumla iteliyorum. Bedenimin sağı solundan farklı mı, üstün mü? Diyorlar ki dünyanın %10’u solakmış. İnsanlar sadece solak oldukları için birçok konuda yok sayılıyor, zorla değiştirilmeye çalışılıyor. Oğlum Çınar solak, hiçbir makas eline uymuyor. Makasları, okul sıralarını, kahve cezvelerini ve daha pek çok şeyi sağlaklar için üretiyoruz. Solaklar için tek tük üretilen her şey hem zor bulunuyor hem de diğerlerinin en az iki katı fiyatla satılıyor. Biliyor musun yıllardır doğru olduğuna inanarak kullandığım sağlak sözü bile sözlükte yok. Gerek de yok, ne de olsa biz sağlaklar aslolanız. Solakları adlandırırken ötekileştirdiğimizin farkına bile varmayız.

Yazı yazarken başvurduğum kitaplar genelde haftalarca evin her yerinde geziniyor. Aynı anda yazacağım birçok yazı üzerine okuyor, düşünüyor, hayal kuruyorum. Çınar, Baobab Yayınları’ndan çıkan “Anne Frank’ın Hatıra Defteri”nin muhteşem resimli romanını eline geçirdiği andan itibaren soru yağmuruna başladı.[xii] Onca damlanın arasında, aslında tek bir sorusu var:

Baba bu insanlara neden eziyet ediyorlar?

Yedi yaşındaki oğlumun zihninde, hiçbir eziyet gerekçelendirilememeli. Ohhh hecelemesi bile zor.

Hiçbir nedeni yok Çınar. Sen solaksın değil mi? Bu insanların da solak olduğunu düşün, hem de hepsinin. Solak olmak sence acı çekmenin, çektirilmenin bir gerekçesi olabilir mi? Son derece normal öyle değil mi solak olmak? Yahudi ya da diğerlerinden farklı olmak da öyle.

Yüzüme baktı, soru yağmuru geri dönecek biliyorum.

Uzun uzun yazayım istiyordun belki de. Sana Anne Frank’ın evini gezdireyim istiyordun, başka yerleri gezdirdiğim gibi. Ev bomboş, içeride hiçbir şey yok. Tamtakır kuru bakır. Fasulyelerden de eser yok. Tek bir duvar var, Anne’ın film artistlerinin fotoğraflarını, manzara kartpostallarını falan yapıştırdığı, insancıllıktan geriye kalan tek bir duvar. Ağlama duvarı. O noktaya kadar durdurabildiysen eğer; göz yaşların şimdi bebeklerinden istemsizce fışkırıyor.

Hiçbir boşluktan bu kadar etkilenmemiştim!

İki yılın sonunda namussuzun biri, şeytanın ta kendisi, Frank Ailesi’ni ispiyonluyor. Naziler hepsini apar topar toplama kamplarına yolluyor.

Ailenin bütün üyeleri ölüyor, geriye sadece Baba Otto dönebiliyor. Bu yazıyı er ya da geç yazacaktım, yazının adı da “Anne Frank’ın Babası” olacaktı. Ancak içinden geçtiğimiz, evlerimize hapsolduğumuzu sandığımız şımarık günlerimizde, ne bileyim “Arka Ev’de Tıkılıp Kalmak” daha iyi bir başlık gibi geldi bana.

O bomboş evden aklımda kalan tek şey dopdolu bir fotoğraf. Bugünden tam 21,879 gün önce, bir Salı günü, 3 Mayıs 1960’ta Baba Otto Frank, ailesiyle iki yılını geçirdiği Arka Ev’in tavan arasına geri dönmüş. Arnold Newman, o bir anlık duruşu siyah beyaz dünyada dondurmuş. Baba, çatıyı taşıyan evin ahşap direğine sağ omzuyla yaslanmış, sağ ayağını az yüksekteki ahşabın üzerine koymuş. Damarları belirgin sağ eli yumruk olmuş. Sol bedeni dimdik ayakta. Kafası hafif öne eğik, karşılıklı iki aynanın sonsuzluğunda kaybolmuş gibi, kendi içine dönmüş bir yerlere bakıyor. Anıların ağırlığı içinde kayıp bir baba. Kıyımdan geriye döndüğü sanılan, aslında hiç dönememiş…

Otto Frank’ın Arnold Newman tarafından Arka Ev’in tavan arasında çekilen fotoğrafı.

Sabah oldu. Çınar uyandı. Yatağından sesleniyor.

Babaaa…

Yanına gidiyorum.

Biliyor musun sana niye minik fındığım diye sesleniyorum? Büyüdüğünü biliyorum, gelecek ay 7 yaşını bitireceksin. Ne kadar büyürsen büyü yine de daima benim çocuğum olarak kalacaksın, minik fındığım olacaksın; abin de öyle, boyu boyumu geçmiş olsa bile.

Çınar sorularını dümdüz soruyor:

Sen ölene kadar mı?

Hayır Çınar, ben öldükten sonra da, daima!

Korona günleri zor ve bir o kadar da özel. Sen de ailene ve dostlarına sımsıkı sarıl e mi?

 

Sait Fehmi Ağduk

https://hayatevi.org/

 


[xii] Anne Frank’ın Hatıra Defteri, Uyarlayan:Ari Folman Çizen:David Polonsky, www.baobabyayinlari.com

Koronalı Bahar

,

Şüphe, duyguların değil, zekânın bir ürünüdür.

Francis Bacon

 

Kışın yüreğinde titreyen bir bahar bekliyorduk. İnsanların içi kıpır kıpır olacaktı, doğa uyanıyordu, yalancı baharla ağaçlarda tomurcuklar çiçeğe dönüşüyordu. Yağmurlar damla damla nisanı getirecekti. Badem çiçekleriyle toprak kokusuna bayılacaktık. Meğerse bu kışın yüreğinde öldürücü bir Korona virüsü varmış. Bahar geliyor derken dünya tamamen durdu.

Gönüllerde çiçek açması beklenirken şimdi şehirlerde virüs dolaşıyor. Kış gül yerine sanki dikenlerde virüs yetiştirmiş. Yürekleri korku ve panik duygusu kaplamış. Virüs insanları katlediyor, ancak inanıyoruz insanlığı asla yok edemeyecek. Mart’ın sonu kapıdan baktırmayacak gibi, güneşin yüzünü görüyoruz. Havalar ısınacak, güneşten gelen ultraviyole ışınları içimizi tatlı tatlı ısıtacak.

Serin bahar günlerinde, kendi devrimini başlatan dünyanın korona virüsü salgınına karşı önlem alıp evde kalıyoruz. Aynı evde, apartmanda ve mahallede olan yakınlarımızla virüs yayılmasın diye yakınlaşamıyoruz. Ülkeler, şehirler sınırlarını birbirine kapattı. Uçuşlar durdur. Dünya hiç olmadığı kadar güvenini yitirmiş durumda. Modern ekonomiler ve piyasalar böyle bir şeyi hiç yaşamadılar.

Bir gün öleceğini bilen insan ölümün kendisine bu kadar yaklaştığını hiç hissetmiş midir bilmem. Toplumda karşılaştığı diğer insandan, bindiği asansörden veya evinin kapı kolundan, giydiği elbiseden böylesine kaçmamışlardır. Herkes can derdinde, dünya her kriz sonrası olduğu gibi yine yeniden sistemini kuruyor. Virüsün oluşturduğu psikolojik korku ve panik insanları virüsten ölmekten daha çok ürkütüyor.

İnsanlık neye alışmadı ki; acılara katlandı, sevdi, özledi, üzüldü, ağladı. Ancak hiç bu kadar kuşku ve endişeye kapılmamıştı. Korku son umutların da tükenmesinden kaynaklanır. Oysa ümitsiz yaşanmaz. Kendi çağını değiştiren dünyanın yarısının salgınla pençeleşeceği söyleniyor. Hep birlikte evde can sıkıntısı çekiyoruz. Ancak bunu, virüsle karşılaşıp solunum sıkıntısı çekmekten daha iyi olarak görmek gerek.

Şimdi ne Paris, ne Barselona ve ne de Londra’nın büyüleyici güzelliğini görebiliriz. New York’un gökdelenleri arasında akıp giden ışıl ışıl caddelerde in cin yok. Venedik’te aşk buluşmalarının tutkusu yerine endişe ve karmaşaya bıraktı. Şehirleri acıya dönüştüren tüm sinsi virüsleri, insana bilim gücü veren gizli bir el toparlayıncaya kadar Roma suskun ve sönük kalacak. Las Vegas’a gidip kimse kumar oynamayacak.

Meydanlarında hayranlıkla gezdiğimiz şehirlerin sokakları şimdi bomboş. Sanki her şey tehlikeli ve değerini yitirmiş durumda. İnsanlar bir birine yaklaşmaktan korkuyor. Pırıl pırıl ışıkları yanan şehirler, şimdi boşalan kaldırımlarıyla ıssız ve kararsız hayalet gibi görünüyor. Sanki Züğürt Ağa’nın terkedilmiş köyü Haraptar’a dönmüş gibi.

Para ve güce erişip, gökleri delen, kendini Tanrı sanan insan yaratıcılık gücüne hâkim olmak isteyince şimdi ejderhalar gibi virüs ateşi soluyor. Kuralları doğanın (Tanrı) koyduğu, onun mutlak yaratıcı olduğu unutulmuş. Yarım asrı geçen ömrümde böyle telaş ve şüphecilik görmedim. Tüm liderler adına savaş diyor. Savaşın bir tarafı sağlık personeli, karşısında amansız Korona virüsü. Liderlerin çoğu, tepe yöneticileri, dünyanın yarısı ofisine ve evine kapandı.

Francis Bacon “Düşüncelerimiz arasında şüpheler, kuşlardan yarasaya benzer; yarasalar gibi hep alacakaranlıkta uçuşurlar.” der. İnsana yarasadan geçtiği iddia edilen Korona virüsü hakkında her ne kadar “Çaresizlik” pompalanmış olsa da; bilgimiz var, çare düşünüyoruz, endişenin olduğu yerde umutlarımız var, karanlığa savrulmayalım. Yıldızlarla dolu gökyüzünü yeniden eskisi gibi görmek istiyoruz.

Bilime inanan, direnen, mücadele eden, kendini ve toplumu koruyan hayatını kurtaracak. Bir gün koronayı bedenimizde belki misafir edeceğiz, ne kadar geç olursa o kadar iyi olacak, umarız o gün bizi tanır ve anlaşırız. İlk aşıyı kim bulursa, o bilim adamları dünyaya hayatı bahşedip insana sevgiyi yayacak. Umutluyuz, iyimseriz, çağı değiştiren bu virüsü de yeneceğiz.

Bahar geliyor. İnci tanesi, şirin sahil kasabaları, denizin en berrak hali bizi bekliyor. Ha gayret, biraz disiplin, direnelim. Sağlıklı, kutsal yaşam ve akıl rehberliğinde mutlu günler göreceğiz.

Dostlukla…

 

Ali Akça

Aynı duyguları paylaştığımız kollektif zamanlar…

,

Alıştığımız zamanların çok dışında, sanki bir film izler gibi yaşıyoruz son dönemde…

Yeni alışkanlıklar, yeni düzenler, yeni rutinler…

Alışveriş çılgınlığını biraz olsun atlattıktan sonra, şimdi de evde ne yapacağız telaşı.

Şimdi ne yesek, ne yapsak, ne izlesek, ne öğrensek!

Her an farklı bir paylaşım, farklı bir etkinlik…

Şu anda tek yapmamız gereken belki de biraz durmak

Evet, bilmediğimiz bir dönem içindeyiz, hepimizin işi, okullar, yaptıklarımız, programlarımız, spor aktiviteleri, buluşmaları vardı ve şimdi hepsi bir anda şekil değiştirdi.

Sosyal medya çılgın gibi etrafımızda dönüyor, kim ne yapmış, neler anlatıyor yetişmeye çalışıyoruz.

Oysa şu anda tam olarak neye ihtiyacım var?

Birlikte olmaya ihtiyacım var, bununla birlikte kendimi güvende hissetmeye de ihtiyacım var. En çok yanında rahat, anlaşılır, güvende hissettiğim ailemle birlikteyim ve ben ne kadar bunun farkındayım?

Olduğum yerin gerçekten farkında olmak, o anın tadını çıkarmak, sevdiğim, sevildiğim kişileri sarmak, sarmalamak, anın içinde kalmak, görmek, duymak, hissetmek. Mecburen, şartlar böyle olduğu için değil de gerçekten orada olmanın güvenini sıcaklığını, samimiyetini fark ederek kalmak.

Peki, eşin, sevdiğin kişi, çocukların ne hissediyor şu anda sence? Ne yapmak istiyorlar?

Okumak mı, internette oyun oynamak mı, sürekli telefonda konuşmak mı? Ve senin tüm bunlara ne kadar tahammülün var? Eğer tahammül seviyem düşmeye başlamışsa bir bakmam lazım eksik olan şey ne tam olarak?

Eksik olan şey aslında, her zamanki gibi davranmaya çalışmaktan, içinde bulunduğum zamanın şartlarını tam değerlendirememek olabilir mi…

Daha çok kendimle çalışmak,

Daha çok duygularımı fark etmek,

Daha çok ne istiyorum, neye ihtiyacım var bakmak.

Bunları bana sağlayacak yine tek bir kişi var. Kendim…

İlişkilerimizde en temelde hep istemek var, sürekli bir beklenti. Sonra diyoruz ki “Neden olmuyor?”

Özellikle böyle zamanlarda konuşmak, anlatmak, kendinizi doğru ifade edebilmek çok önemli. Sevdiğiniz, hayatı paylaştığınız kişilere, eşiniz, sevgiliniz, çocuklarınız, büyükleriniz kim varsa çevrenizde, onlarla duygunuzu, beklentilerinizi, isteklerinizi paylaşarak başlayabilirsiniz. Ortak zamanlar yaratmak, oyunlar tasarlamak, hayal kurmak, her şey düzene girdikten sonra yapmayı istediğiniz tatili planlamak, paylaşarak yemek pişirmek ve onu bir kutlama akşamına çevirmek hepimizin ruhuna iyi gelecek paylaşımlardır.

Sağlıklı günlere hep birlikte, paylaşarak yol almak dileğiyle…

 

Ceyda Tezel, MCC

optimalkocluk.com.tr

Bağışıklık Sistemimiz İçin Mucize Formül!

,

Böyle toplumsal ve küresel kaos ve karmaşa zamanlarında ortaya çeşitli tellallar, bezirganlar, medya ya da sosyal medya maymunları; merdiven altı fikir, din ve bilim adamları çıkıyor. Hatta bunlar öyle çok ve öyle pervasız durumda oluyorlar ki yaratılan bilgi kirliliği yaşanan salgından, karmaşa ve kaostan daha riskli hale geliyor.

Koronavirüs pandemisi (küresel salgın) bizi yine böyle bir tablo ile karşı karşıya getirdi. Aman Allah’ım! Piyasa doktor olmayan doktordan, bilimden haberi olmayan bilim adamından, dini anlamamış din adamından, kendisi sosyalleşememiş sosyal medya maymunundan geçilmiyor. Ahkâm kesmenin, nasihatin, reçetenin, “mucize formülün” bini bir para!

Bu saldırılar altında bizler de rüzgârın önünde oradan oraya savrulan yaprağa, ehliyetsiz ve kifayetsiz muhterislerin çiğneyip geçtiği toprağa dönmüş durumdayız. Kim olduklarına, yeterlilik ve liyakatlarına; ne dediklerine, niye söylediklerine, nerede paylaştıklarına bakmadan adeta emir kuluymuşuz gibi itaat etmenin, her denileni yapmanın çaresizliğini yaşıyoruz.

Yaşadığımız küresel salgınla ilgili olarak bu bahsettiğim kitlenin üzerinde en çok durduğu konuların başında bağışıklık sistemimizi güçlendirmek geliyor. Krizi ahlaksızca, pervasızca fırsata çevirmek isteyen “ölü soyucular” kolları sıvamış ve bağışıklık sistemimizi güçlendirmek üzere habire reçete yazıp duruyorlar. Evlerimiz sarımsak ve soğan kokusundan geçilmiyor. Zencefilden zerdeçala, sumaktan limona tüm sözde reçeteleri vücudumuza taşıyıp duruyoruz.

Virüse karşı mücadele açısından elbette direncimiz önemli. Bunun için de bağışıklık sistemimizin güçlü olması gerekiyor, evet. Zaten insanları virüs öldürmüyor. Koronavirüs insanları öldürseydi bugün virüsün bulaştığı (tanısı pozitif çıkan) her insan ölmüş olurdu. Vaka ve hayatını kaybeden kişi sayılarına baktığımızda bu tabloyu çok net görüyoruz. Virüse direnç gösterememek, bağışıklık sistemimizin güçlü olmaması gibi durumlarda, ileri yaşlarda ve altta herhangi bir kronik hastalığı olanlarda ölüm oranı yüksek.

Bütün bunları bilim insanları, hekimler, konunun ehli olanlar zaten söylüyor. Asıl söylenmesi, üzerinde durulması ve dikkat çekilmesi gereken önemli şu husus ise bütün bu karmaşa içerisinde tam olarak, olması gerektiği gibi ifade edilmiyor, söylenmiyor, altı hassasiyetle ve önemle çizilmiyor: Önemli olan bağışıklık sistemimizi nelerin güçlendireceği veya nelerle güçlendireceğimiz değil; direncimizi azaltan, bağışıklık sistemimizi zayıflatan unsurların neler olduğudur. Bu unsurların başında endişe, kaygı, korku ve bütün bunların zihnimizde, bilinçaltımızda dolayısıyla da bedenimizde oluşturduğu STRES geliyor.

Evet.. Bağışıklık sistemimizi zedeleyen, güçsüzleştiren, zayıflatan, direncimizi azaltan duyguların başında STRES geliyor.

Şimdi size Daniel GOLEMAN’ın “Duygusal Zekâ” isimli kitabından bazı alıntılar yapacağım. Dikkatle okumanızı, incelemenizi tavsiye ediyorum:

“… Kaygı –hayattaki baskıların uyandırdığı sıkıntı- bir hastalığın iyileşme süreci ile bağlantısı bilimsel olarak en iyi kanıtlanmış olan duygudur.

… Yale’li Psikolog Bruce McEwen stres-hastalık bağlantısı üzerindeki çok sayıda araştırmayı gözden geçirirken, bunun çok çeşitli etkilerinden söz etmiştir: Bağışıklık işlevini, kanserin metastaz hızını artırmasına neden olacak derecede engellemesi; virüs enfeksiyonlarına karşı direnci azaltması; ateroskleroza (damar tıkanmasına) yol açan plak oluşumunu ve miyokardiyal enfarktüse yol açan kan pıhtılaşmasını artırması; 1. Tip şeker hastalığının başlangıcını ve II. Tip şekerin gelişmesini hızlandırması; astım krizlerini kötüleştirmesi ve başlatması.

… Beynin kendisi de, hipokampusun ya da belleğin zarar görmesi gibi, sürekli stresin uzun vadeli etkilerine açıktır.

… Cornegie-Mellon Üniversitesi’nden Psikolog Sheldon Cohen , İngiltere’nin Sheffield kentinde soğuk algınlığı üzerinde ihtisaslaşmış bir araştırma bölümündeki bilimcilerle birlikte bilimsel açıdan en inandırıcı araştırmalardan birini gerçekleştirmiştir. Bu araştırmada, hayatlarında ne kadar stres hissettikleri dikkatle değerlendirilen insanlara daha sonra sistematik olarak bir soğuk algınlığı virüsü bulaştırılmıştır, ancak virüse maruz kalan herkes soğuk algınlığına yakalanmamıştır. Dayanıklı bir bağışıklık sistemi soğuk algınlığı virüsüne karşı direnebilir ve direnir. Cohen, daha stresli insanların soğuk algınlığına yakalanmaya daha yatkın olduğunu bulgulamıştır. Az stresli olanların yüzde 27’si virüse maruz kaldıktan sonra soğuk algınlığına yakalanırken, bu oran daha stresli bir yaşantı sürdürenlerde yüzde 47 olmuştur; bu da stresin tek başına bağışıklık sistemini zayıflattığının doğrudan bir kanıtıdır.

… Özellikle sinir bozucu olayların yoğun bir biçimde üst üste gelmesinden üç dört gün sonra, bu kişilerin soğuk algınlığına ya da üst solunum yolu enfeksiyonlarına yakalandıkları görülmüştür. Aradan geçen bu sürenin bildiğimiz birçok soğuk algınlığı virüsünün kuluçka dönemine tam denk düşmesi, virüsü en kaygılı ve sıkıntılı dönemlerinde kapanların hastalanmaya özellikle açık bir hale geldiklerinin göstergesidir…”

Kaygı, endişe, sıkıntı, evham gibi duygularla oluşan stresin bağışıklık sistemini zayıflattığı, virüslerin daha çabuk ve etkili bir biçimde bünyeye zarar vermesine yol açtığı çok açıktır. Elbette bu konu ile ilgili pek çok bilimsel araştırma, bulgu ve veriden örnek verilebilir. Ben sadece konumuzla ilgili önemli birkaç araştırmayı alıntılayarak salgının tahribatının bedensel, sosyal ve duygusal boyutuna dikkat çekmek istedim.

Şimdi derin bir nefes alalım ve sakin bir biçimde düşünelim; bağışıklık sistemimizi güçlendirmek, en azından zayıflatmamak için aklın ve bilimin sözünü dinleyelim. Uykumuza ve beslenmemize dikkat edelim. Mesafe, temas, hijyen ve izolasyon uyarılarına elbette çok dikkat edelim. Ama en çok da kaygıdan, sıkıntıdan, evhamdan; yani stresten uzak duralım. Sosyal ve duygusal durum açısından güçlü olamazsak bağışıklık sistemimizi soğan, sarımsak, zencefil, limon ve sumakla güçlü kılamayız. STRES altındaki bir zihin ve bedenle virüs mücadelesini kazanamayız.

Bağışıklık sistemimizi güçlendirmek için uyduruk merdiven altı mucize formüller aramaktan, bu anlamda her söylenene inanmaktansa; Yaratıcımızın bize bahşettiği HAYATIMIZIN kıymetini bilelim. Hayatın hakkını vererek ve bütün hayatlara saygı göstererek yaşayalım. İhmal ettiğimiz kendimize doğru içsel bir keşif gezisine çıkalım. İhmal ettiklerimizi arayıp konuşalım.

Kendimizden başlayarak her şeye değer bulduklarımıza ve her şeye rağmen sevdiklerimize “Hayatı ve seni seviyorum!” diyelim…

Göreceksiniz, başaracağız…

 

Osman Güzelgöz
www.guzelgozkocluk.com