Yaz Tatili Programınıza Ek Öneriler

,

Yaz geldi, okullar tatil oldu ve siz de iyi bir tatili hak ettiniz; özellikle de bu yıl üniversite sınavına giren gençler ve ebeveynleri. Öncelikle sizi tebrik ediyor, her şeyin gönlünüzce olmasını diliyorum.

Tatilden veya bir seyahatten dönenlere “yediğiniz içtiğiniz sizin olsun, gördüklerinizi anlatın” deriz. Sizden gördüklerinizi anlatmanı anlatmanızı istemeyeceğim tabi 🙂 Birçok yerde ve bu sitede de yaz tatili önerilerine ilişkin güzel yazılar okudunuz. Mevcut programınız içine biraz daha fazla seçenek eklemek göz çıkarmaz, değil mi? Malum, Eylül ortasına kadar zamanınız var. Hadi başlayalım.

1. Gündelik hayattan bir konuyu, yeni ilgi alanı ve yeteneğe dönüştürün

– Mutfağa girip, en az üç yemek türünü yapmayı öğrenin. Evde yemekleri kim yapıyorsa, onunla ortak bir deneyim ve (muhtemelen) maceranız olacak. İşin püf noktaları, incelikleri, acemilikler, başarı ve küçük başarısızlıklar… derken, güzel bir anınız olabilir.

– Zaman bulup yapamadığımız bir şeyi, mesela güzel bir ekmek tarifini deneyin, taze ve tam kıvamında bu ekmekle ailece erkenden bir kahvaltı yapın.

– Gün doğumunu veya hiç olmazsa sabahın erken saatlerinin nefis sakinliğini ve serinliğini tadacak kadar erken kalkın ve buna alışın. Uyku düzeninizi tamamen değiştirmek kolay değil, birkaç haftanızı alabilir. Bunu tatil zamanında yapsanız daha iyi.

– Yeteneğim var mı diye düşünmeden, resim, müzik v.b. bir hobiye başlayın. Her küçük başarıyı kutlayın. “Önemli olan kazanmak değil, yarışmaya katılmak” :), değil mi?

– Varsa bahçenize veya balkonunuzda bir saksıya fesleğen, kekik, maydanoz gibi bazı kolay yetişen sebzeler ekin, yaptığınız yemeklere bunlardan taze birkaç dal eklemenin keyfini yaşayın. Ağanın eli tutulmaz, sebze olur da çiçek olmaz mı?

– Bahçenizde veya parklarda hoşunuza giden en üç bitki veya ağacın adını öğrenin. Bunlar hakkında kısa bilgiler edinin. Çok beğendiğiniz birini yetiştirmede uzmanlaşın. Yabancı bir dilde, öncelikle İngilizce, konuyla ilgili videolar izleyin. İlgilendiğiniz bir konuda yabancı dil öğrenmek çok daha kolay ve zevklidir, değil mi?

– Ailenin seyahat planını siz yapın veya yol güzergahını belirleyin. Ebeveyninizden danışmanlık hizmeti alabilirsiniz tabii 🙂

– Pekiyi, başka bir hobi veya beceri geliştirmeyi düşündünüz mü? Bunlar üzerinde etrafınızdakilerle sohbet edin, öneriler alın. İngilizce videolar izleyin. Belki daha önce cesaret edemediğiniz bir şeye, yapanları görünce başlama cesareti bulacaksınız kendinizde.

2. Merak ettiğiniz veya ilgilendiğiniz bir konuda duygusal farkındalık içinde sohbetler edin

– Hayatımızın her kesitinde bir şekilde bizi ilgilendiren ekonomi veya felsefe gibi bir alandan, aklınıza gelecek bir konuyu biraz düşünün, internetten küçük [ve kısa süreli! :)] bir araştırma yapın. Sonra bunu yakınlarınızla konuşun. Amaç tartışma veya doğru-yanlış bulma değil, duygusal farkındalık olsun. Doğru veya yanlışa takılmadan söyleyin ve dinleyin, bu sırada karşınızdakinin yüz ifadelerine, ses tonuna, beden diline odaklanın. Yargısız, tam bir dinlemeyi deneyimleyin. Onların bakış açılarını ve perspektifini yargılamadan anlamayı deneyimleyin.

– Ekonomi, felsefe, psikoloji veya başka bir alandan bir konuyu öğrenmek için de tartışabilirsiniz tabii. Artık yetişkin olan iki oğlumla birlikte yaptığım ayaküstü sohbetlerden çok keyif alıyorum, çok şey öğreniyorum. Muhtemelen sizin ebeveyniniz de bundan çok keyif alıyordur. Mesela, enflasyon nedir, hayatımızı nasıl etkiler? Yatırım araçları nedir, getirileri nasıl hesaplanır? Basit formüller üzerinden örnek durumları nasıl analiz edersiniz? Veya herhangi bir ilginç bilimsel bulguyu birbirinize aktarın.

– İnsanları nelerin mutlu ettiğini, en çok nelere değer verdiklerini, onları en çok nelerin motive etiğini, nelere üzüldüklerini gözlemleyin. Bunu bir boş zaman etkinliğine dönüştürün. Empati egzersizleri yapın. İnsanların üzüntüsü veya sevinçlerini ne kadar fark ediyorsunuz? Yüz ifadelerinden bunları ne kadar anlayabiliyorsunuz? Empatik ve anlayışlı insanların sevgiyi en kolay tadıp sevilen insanlar olduklarını gözlemlediniz mi?

– İnsan ilişkilerinde zaman zaman sorun yaşayabilirsiniz. Aslında bunlar da daha iyisi için birer fırsat. Özür dileme ve affetme hakkında bilgi ve farkındalığınızı artırın.

3. Pozitif duygular egzersizi yapın, yeterli bir süre yaparsanız, etkileri sizi çok şaşırtacak ve muhtemelen hayata bakışınız değişecek. Mesela,

– Her gün, gün içinde karşılaştığınız en az üç güzel şeyi bulun, yani fark edin. Büyük-küçük demeden bunları günün sonunda kısaca yazın. Bunlar için içinizde şükran duyun. Evinizde pişen bir sıcak yemek, parkta karşılaştığınız bir çiçek, size kapıyı tutan biri, bir nezaketinizden dolayı size teşekkür eden biri, bir fincan kahvenin keyfi ve bunda emeği geçenler… Bunu en az 21 gün yapın. Sonra ara sıra tekrarlayın.

– Sosyal hayatta, büyük-küçük etrafınızda gördüğünüz her güzel şey için varsa fırsatınız ilgili kişiye teşekkür edin, yoksa içinizden şükran duyun. Günün sonunda bunları da yazın.

– Hayatınızda sahip olduğunuz, ama artık kanıksayıp farkına varmadığınız üç güzel şeyi ve/veya üç güzel özelliğinizi bulun, bunlar için şükran duyun.

– Sevdiklerinizle birlikteyken, aklınızdan ona ilişkin güzel duygular geçirin. Sözgelimi, “dileklerin gerçek olsun, hayatın daha güzel olsun…” gibi. Bu sözleri içinizden geçirirken, karşınızdakinin bunu bilinçli veya bilinçsiz beden dilinizden okuyacağını düşünün.

– Ara sıra hoşgörülü farkındalık (mindfulness) egzersizi yapın. Konusu iş dünyası olsa da şu yazımdaki basit egzersizler başlangıç olarak işinize yarayabilir.

– Huşu (hayret/hayranlık ve ürperti) duyguları deneyimleyin. Bunun en kolayı doğa ve sanatta, özellikle müzikte. Bu tatilde mümkün olduğunca gün doğumu ve gün batımlarını bir bilinçli farkındalık egzersizi olarak yaşayın. Geceleri açık gökyüzünde yıldızları izleyin.

– Tatil diye hareketsizlikten, düzensiz uykudan özellikle kaçının. Günün keyfi düzenli uyku ve hareketsiz olmaz. Aksi halde tatilde bile stresiniz yeterince düşmeyecektir, unutmayın.

Çünkü beynin boş kalmaya ve atalete tahammülü yok. Tüm bu egzersizler ise beyninizi yeniden formatlar, çalışma şeklini değiştirir. Beynin bu esnekliği (nöroplastisite) harikalar yaratır. Buna güvenin.

Mutlu tatiller, güzel deneyimler dilerim. Sevgiyle kalın.

Mehmet Murat

2 Temmuz Yengeç Burcunda Güneş ve 17 Temmuz Oğlak Burcunda Ay Tutulması

,

Bu ayki yazımızda biraz daha teknik konulardan bahsedelim istiyorum. Önümüzdeki ay iki önemli tutulma var, tutulmalar ay düğümlerinin transit ettiği burçlarda gerçekleşir, Güneş ve Ay, ay düğümleriyle 18 derecelik orbda yer alıp, yeniay ve dolunay pozisyonlarında bulunduklarında yörüngeleri dünyanın yörüngesi ile hizalanmıştır ve birbirlerinin ışığını belirli ölçülerde keserek tutulma dediğimiz doğa olayına neden olurlar. Bu yüzden tutulmalar aksımız her zaman ay düğümlerinin bulunduğu burçlarda ya da 18 derece yakınlıkta komşu burçlarda gerçekleşebilirler.

Tutulmalar eski dönemlerde kralın ya da kraliçenin ölümüne kadar gidebilecek, toplumu etkileyecek düzeyde önemli olaylarla bağdaştırılırdı. Bugün bizler onları oluşması muhtemel olaylar için en önemli kırılma zamanlarının güçlü birer göstergesi olarak yorumluyoruz. Oluşması zor görünen değişimlerin gerçekleşmesi için beklenmedik olaylarla yüz yüze gelinen ve hatta bireysel haritaların potansiyellerine göre ölümler ve kayıplarla da bağlantılıdırlar.

Güneş tutulması 10 derece Yengeç burcunda gerçekleşiyor. Güneş ve Ay, kuzey düğüm bendinde kavuşuyor, Ankara’ya göre çıkartılmış haritada 5. evde yer alıyorlar. Yükselen Kova burcu ve yöneticisi Satürn 12. evde Oğlak burcunda ve Güney düğüm ile kavuşumda. 12. ev kollektif etkiyi gösteriyor bu evde yer alan Satürn aslıyla uyumlu gerçekleştirilen görev ve sorumlulukların bireysel etkilerin üstünde bir yetenek ile gerçekleşmesini, adeta ilahi destek görmesini anlatır.

Güneş tutulmaları, algıladığımız kadarıyla gündüzün kararması ve gecenin kısa süreliğine hakimiyet kazanması olduğundan eski halklarca korkunç olayların habercisi gibi algılanmıştır. İnsanoğlunun bilinmeze karşı duyduğu korku, ve kontrol sanrısının ortadan kalkması bu inancın temelini oluşturur. Zahiri olanın batıni olanı maskelemesi sınırlı güce ve algıya sahip insanın güvende hissetmesini sağlıyor olabilir pek tabi ki. Böyle bakıldığında tutulmanın gerçekleştiği ev konularında hali hazırda yaşanan karmaşa ve yanılgıların bir son bulması, en azından bu konularla ilgili bir dizi olayın gerçekleşmesini bekleyebiliriz. Kuzey düğüm tarafında gerçekleşecek olması olayların yeni, bilinmeyen nitelikte ruhsal gelişime hizmet edecek deneyimleri içereceğinden bir miktar daha korkuyla karşılanabileceğini gösteriyor. Bu tutulma haritasında ev, aile ve yuva konularını, çocuklar, aşk ve yaratıcılık konularıyla birleştirecek büyük ve köklü değişimlerden bahsedebiliriz. Yükselenin Kova burcunda olması radikal değişimleri gösterir dedik fakat yöneticisi Satürn ün 12. evde güney düğümle ve Pluto ile kavuşum, Güneş-Ay tutulmasına karşıt yaptığını düşünürsek, bu değişimlerin alışmış olunan güvenlik alanı kalıplarını kırmayı gerektireceğini, bazı bitişleri ve vazgeçişleri getireceğini söyleyebiliriz. Uranüs değişimi destekleyen sekstil ve şefkatli Neptün’de üçgen açı veriyor tutulmaya. Sepharial’a göre Yengeç burcunun ikinci dekanında oluşacak bir Güneş tutulması, nehirleri, su kaynaklarını kurutur, kadınlar ve erkekler arasında patlamalara ve tutkulara neden olur. (Güneş ve Ay Tutulmaları, Dünya ya etkileri, Sepharial, ilhan yayınevi, 2000)

Aşağıda 17 Temmuz Ay tutulması haritasını görüyoruz. Ay tutulmaları, dolunay zamanı gerçekleşir, Ay ve Güneş karşıt konumda yer alır ve Dünyanın yörünge düzlemiyle hizalanırlar, böylece ay düğümlerinin de orbunda bulunurlar. Ay tutulmaları olgunlaşmış girişimlerin sonuçlarının ortaya çıkış zamanlarını gösterirler.

Ay tutulması haritasında yükselen rahatına düşkünlüğü, uyum, ahenk, sadelik ve yaşamdan zevk almayı simgeleyen Boğa burcunda fakat köklü değişim, devrim ve dürüstlüğü simgeleyen Uranüs ile tam kavuşum yapıyor ve Güneş tutulmasının köklü değişim temasına tekrar vurgu yapıyor. Güneş tutulmasının derecesine yakın yerleşmiş yöneticisi Venüs önceki tutulmanın getirdiği temayı destekleyen davranışları sorgular nitelikte. Ay`ın tutulduğu konum ise güney düğümle ve 10. evde, değişimlerin toplum önünde görünür hale gelmesini gösteriyor aynı zamanda ASC’nin yücelme yöneticisi. Yerleşim itibariyle de 4-10 aksında olduğundan Yengeç- Oğlak temasını destekliyor ve özünüze, kendi varlığınıza şefkatli olmanız gerektiğini, toplumun getirdiği, başka normlardan kaynaklanan kabukların artık kırılıp geride bırakılması gerektiğini sert bir şekilde hatırlatıyor. Yengeç burcu Ay yönetiminde olduğundan en hassas ve savunmasız olduğumuz, kendimizi zayıf hisssettiğimiz duygusal beslenme alanımızı gösterir. Bu aksta gerçekleşen tutulmalar, hem kendi benliğimizi besleme ile ilgili dersler hem de anne-babamızla ilgili deneyimler getirir. Sepharial e göre Oğlak burcunun bu dekanında gerçekleşen Ay tutulması bir kralın ölümünü ve bir isyanı gösterebilir.

Tutulmaların bizim ve kollektifin en yüksek hayrına gerçekleşmesi dileğiyle güzel bir Temmuz ayı olsun.

Ülgen CURA KARAARSLAN,

ASTROLOG, DİP ASA
İSAR CAP, MAPAİ, OPA ÜYESİ

Herkesin Bir Koça İhtiyacı Var!

,

Google CEO’su Eric Schmidt kendisine bir koça ihtiyacın var dendiğinde ilk olarak “benim bir koça ihtiyacım yok, ben örnek bir CEO’yum, neden bir koça ihtiyacım olsun ki, bir problemim mi var?” diyerek tepki veriyor. Öneriyi yapan kişi “hayır, hayır” diyor “bir koça ihtiyacın var, herkesin bir koça ihtiyacı vardır.” Sonrasında Schmidt, koçu Bill Campbell ile çalışmaya başladığında diyor ki “Her meşhur atletin, her meşhur performansçının, ne yaptıklarını görüp ‘yapmak istediğin bu mu?’ diye soran, farklı bir bakış açısı veren, başkalarının gözünden kendilerini görmelerini sağlayan bir koçu vardır. Bir koç gerçekten yardımcı olur.”

Özellikle iş yerinde koçluk son yıllarda çok hızlı bir gelişim gösteriyor. Yalnızca dünyada değil, ülkemizde de pek çok firma yöneticilerinin bir koçla çalışmasına olanak tanıyor ve bunun meyvelerini topluyor.

Yönetici koçluğu; gelişmiş stratejik planlama, sunum becerileri, öfke ve stres yönetimi, takım oluşturma ve liderlik gelişimi için koçluk da dahil olmak üzere çok çeşitli hizmetleri ve uzmanlık alanlarını kapsamakta. Firmalar genellikle organizasyonun bir parçası olmayan, kurum dışından bir koçtan hizmet alırken bunun alternatifi olarak iç koçlarla çalışan firmalar da mevcut. Yönetici koçluğu hizmeti veren koçlar iş/yaşam dengesine koçluk, iletişim ve liderlik becerilerinde gelişim için koçluk ya da performans artışı için koçluk benzeri temel koçluk çalışmalarının ötesinde ‘eğitim, danışmanlık/mentorluk ve koçluk’ hizmetlerinin bir kombinasyonunu da sunuyorlar.

İş yerinde koçluk uygulamaları yalnızca yönetici koçluğunu içermiyor, aynı zamanda şirketin yönetici olmayan çalışanlarına yapılan koçluk hizmetlerini de kapsıyor. Bu çalışmalarda yine dışarıdan koçluk hizmeti de alınırken, daha yaygın olan uygulama kurumun iç koçlarla çalışması yönünde. Bu durumda genellikle koçluk eğitimi alan insan kaynakları ya da eğitim departmanı personelleri kurum içerisinde koçluk rolünü de üstleniyorlar. Hatta bu konuya özellikle önem veren bazı firmaların koçluk/mentorluk departmanları da bulunuyor. İç koçlukla ilgili bir diğer uygulama da ‘koç olarak yönetici – koç yönetici” yani firmada yöneticilerin kendi personellerine mevcut performanslarının artması ve potansiyellerinin ortaya çıkmasını sağlamak amacıyla aynı zamanda doğaçlama olarak koçluk da yapıyor olmaları. Bu anlamda yöneticilerin koçluk becerileri konusunda eğitim almaları ve bunu uygulamaları, işyerinde koçluğun artmasına önemli bir katkı sağlamaktadır.

Koçluğun ülkemizde gelecek vadeden bir meslek olarak öne çıkması ve özellikle kurumsal alanda hızla gelişim göstermesi, kariyerinin başında olan ya da yeni bir kariyer geliştirmek isteyen bireyler için oldukça güçlü bir alternatif oluşturuyor. Bu alternatifi değerlendirmek isteyen kişiler için önerim mesleğe geçiş süreçlerinde deneyimin peşinden koşmaları ve öncelikle kendileriyle çok fazla çalışmaları olacaktır. Bu şekilde ehil koçlar olarak, ‘herkesin bir koça ihtiyaç duyduğu’ bu büyüyen sektörde önemli bir rol almaları kaçınılmazdır…

Ebru Oğuş, PCC

www.optimalkocluk.com.tr

 

Hedefe Giden Yolda Ne Kadar Risk Alınmalı?

,

Hayatımızda fark yarattığımız zamanlar hep risk alınan dönemlerdir.

Kökeni Fransızca’ dan gelen “RİSK” kelimesinin sözlük anlamına baktığımızda karşımıza şu ifade çıkar: “Zarara uğrama tehlikesi”

Dolayısıyla Risk aldığımız anda, aslında beraberinde bir zarara uğrama ihtimalini de kabullenmiş oluyoruz. Peki, sınırları nereye kadar zorlamak, ne kadar Risk almak gerekir? İşte burası biraz göreceli bir konudur zira bu sınır, kişiye veya duruma göre değişebilmektedir.

Şöyle bir düşünün; 20’ li yaşlarda bir genç için paraşütle atlamak, tüplü dalış gibi sporlar “riskli” olarak adlandırabileceğimiz aktivitelerken, 3 yaşında bir çocuk için atlı karıncaya binmek veya 90 yaşında biri için dik bir merdivenden tek başına inmeye çalışmak da o yaş grupları için son derece “riskli” aktiviteler olarak nitelendirilebilir. Ya da yıllar boyunca elektrik işleriyle uğraşan bir profesyonelin binlerce volt altında yaptığı iş, eline kontrol kalemi almamış birinin evinde ampul değiştirmesinden daha az riskli olabilir. O halde risk almak yaşa, bulunulan ortama, tecrübeye ve göreve göre değişkenlik göstermektedir.

Peki profesyonel hayatta risk almanın tanımı, karşılığı nedir? Yukarıdaki örnekleri iş hayatı için uyarladığımızda, kişinin pozisyonu, görevi, tecrübesi, hedefi ve bu hedefi gerçekleştirmek için elinde kalan zaman elbette alacağı riski değiştirecektir. Öyle ya, bazen yeni işe girmiş bir çalışanın, bir tutanağı temize geçirirken, bir cümlenin değiştirilmesi ile ilgili alacağı küçük bir inisiyatif onun için çok riskli iken, bazen bir üst düzey yöneticinin milyon dolarlık anlaşmaları yaparken alacağı bir inisiyatif çok daha az riskli olabilir.

Risk almak, ilerlemek ve fark yaratmak için son derece önemlidir.

Bernard Shaw’ un Risk ile ilgili Çince’ den yaptığı bir örnekleme, Risk almanın önemini de çok açık bir şekilde vurgulamaktadır:

Her kelimeyi bir şekille anlatan Çince’ de risk, iki şekil yan yana getirilerek yazılır: “Tehlike” ve “Fırsat”. (George Bernard Shaw)

O halde yaptığımız işte fark yaratabilmek için kim, ne kadar risk almalı sorusu karşımıza çıkıyor ki bence işin püf noktası da burada. Aslında riski belirleyen faktörler, hedefin büyüklüğü, pozisyon gücü ve zaman ile sınırlıdır. Eğer alınması gereken riski, bir formül ile açıklamak isteseydim, sanırım aşağıdaki gibi bir şey olurdu.

ALINMASI GEREKEN RİSK= HEDEF X POZİSYON GÜCÜ/ZAMAN

Bu formülden çıkarılması gereken sonuçlar şunlardır:

· Hedef ne kadar yüksekse alınması gereken Risk o kadar artar.

· Pozisyon Gücü ne kadar yüksekse alınması gereken Risk o kadar artar.

· Zaman ne kadar azsa alınması gereken risk o kadar artar.

Sonuç olarak ilerlemek için Risk almak gerekir. James B. Conant’ ın da dediği gibi, “Kaplumbağaya dikkat et, ancak kafasını çıkarıp risk aldığında ilerleyebiliyor.”

Peki siz, hedefinizin ya da pozisyon gücünüzün gerektirdiği riskleri alıyor musunuz, yoksa kabuğunuzun içinde rahat mısınız?

N. Ahmet Genç

Kendinin Farkındamısın?

,

“Görüşün netleşmesi ancak kalbinin içine baktığın zaman mümkündür.

Dışarı bakan rüya görür, içeri bakan uyanır…”

Carl Gustav Jung

Günlerden bir gün, ormanda oyun oynayan bir grup çocuk, dört nala koşan bir atın kendilerine doğru yaklaşan sesiyle heyecanlanırlar. Uzun yeleli, simsiyah bir at süren, orta yaşlı bir adamın kendilerine doğru geldiğini görürler. Adam yaklaştığında, çocuk merakı ve pervasızlığı ile seslenirler, “hey, nereye gidiyorsun?”. Adam yanıtlar, “bilmiyorum çocuklar, ata sorun…”

Bu minicik öyküdeki at, bilinçaltımızı, koşullu tepkilerimizi, çoğu zaman otomatik pilota emanet ettiğimiz yolculuğumuzu temsil eder. Kendinizin farkında olduğunuzda, at sizi değil, siz atı sürmeye başlarsınız. Zira duygusal zekanın ilk ve belki de en önemli unsuru olan öz farkındalık, öncelikle kendinizi anlamayla ilgilidir.

Öz farkındalık sahibi bir insan, hangi yöne gitmekte olduğunu ve oraya niçin gittiğini bilir. Kendisine ben gerçekten kimim, neler veya kimler beni mutlu ediyor, neler etmiyor, neleri iyi yapıyorum, hangi alanlarda gelişime ihtiyacım var, beni neler harekete geçirir, neler durdurur gibi soruları objektif ve gerçekçi bir bakışla yanıtlayabildiğinde, özünü tanır.

Araştırmalar, kendimizi net bir biçimde görebildiğimizde, özgüvenimizin arttığını gösteriyor. Kendi seçimlerimizde ve başkalarının seçimlerine verdiğimiz tepkilerde daha rasyonel bir yaklaşım geliştiriyor, daha etkin bir iletişim gerçekleştiriyoruz. Değerlerimizi, inançlarımızı, duygularımızı, güçlü ve zayıf yönlerimizi, davranışlarımızı ve bu davranışların diğer insanlar üstündeki etkisini net bir şekilde görebiliyoruz.

Duygusal zekanın farklı unsurları birbirleriyle etkileşiyor. Öz farkındalık, öz yönetimi de beraberinde getiriyor. Diğer insanların bize bakışını anlamaya, kendimizi kıymet verdiklerimizin gözünden de görebilmeye başladığımızda, daha doyurucu ilişkiler kuruyoruz. Nitekim, insan ancak özünü yönetebildiği zaman ilişkilerini yönetebilir. Kendini tanıyabildiği, içindeki her telden çalan sesler korosuna kulak verebildiği, kalbindeki arzunun farkına varabildiği müddetçe mümkünlerin kapısını aralayabilir.

Bu süreç her zaman toz pembe bulutlar ve masmavi rüzgarlarla kaplı bir patikada yürümek değildir. Fırtınanın ortasında, içinin en derinindeki, yüzleşmesi en zor duygularına ve deneyimlerine içsel bir şefkat ve kabullenişle yaklaşabilmek de öz farkındalığın temelindedir. Ancak ve sadece o zaman, her yönüyle kendilik kazanabildiğinde, tüm insanlığına saygı gösterebildiğinde, başkalarına gerçek ve içten bir empati ile yaklaşabilir. Bağlam fark etmeksizin, tüm sosyal yaşamında güven, açıklık ve inanç temellerine dayanan ilişkiler kurabilir.

Düşünün ki dörtnala koşan bir atın üzerinde, saçlarınız rüzgâra, gözleriniz ufka emanet yol alıyorsunuz. Gerçekten kimsiniz siz, nereye gidiyorsunuz?

 

Çiğdem Eren Kiziroğlu, ACC

Profesyonel Koç, Eğitmen

Genç Liderlerle Yol Almak

,

‘’Çocuklarınızın üzerinde etki bırakmak istiyorsanız,

önce kendi hayatınız üzerindeki etkinin nasıl olduğuna bakmalısınız’’

C.T

Okulların tatile girmesiyle öğrenciler yeni düzenlerine ayak uydurma sürecini hızlıca atlatıp, derslerden, sınavlardan, sınav kaygılarından biraz nefes alarak tatilin tadını çıkarmaya başladılar.

Acaba aileler ne hissediyor şu günlerde?

Birden bire değişen uyku saatleri, yemek yeme düzenleri ve bilgisayar başında geçen saatler… Tüm kontrolü kaybettiğini hissedebilir ebeveynler doğal olarak, bununla birlikte biraz özgürlük de çocukların hakkı diye düşünüyorum…

Bu dönemde çalıştığım ailelerde, özellikle ebeveyn iseler, çocukları kaç yaşında olursa olsun, çocuklarının kendisi için hep en doğru sonuçlara ulaşacak şekilde davranması en temel hedeflerden. Durum böyle olunca da sürekli etrafa direktifler veren ama büyük kısmı boşa giden ebeveynler oluveriyoruz. Çünkü çocuklar için şu anda ders bitti uzun bir teneffüs zamanı…

Bu dönemde çocukların özgürlüğe, ebeveynlerin de biraz daha sakince kalabilmeye ihtiyacı var.

Danimarka kültürünün bir parçası olan hygge (hooga) “samimi ve konforlu bir şekilde bir arada olmak” anlamına geliyor. Ne kadar basit ve yalın… Herkesin bu süre boyunca, bir akşam yemeği ya da barbekü partisi olsun, şikayet etmeden, böbürlenmeden, olumsuz ya da tartışmalı konuları gündeme getirmeden, dram ve acının olmadığı bir alan yaratmaya çalıştığı, önceden planlanmamış şekilde zamanın, anın tadını çıkarmak. Geçmişten gelen hikayeler anlatmak, oyunlar oynamak ve herkese yardım etmek hygge’nin bir parçasıdır. Temelinde basit şeylerden keyif almak var. Mesela evde mumları yakıp, güzel bir kahveyle günü paylaşmak, pencerenin içine oturup dışarıyı seyretmek ve bence en değerlisi de aile ve arkadaşlarla egolardan arınmış, kimsenin iğneleyici sözler söylemediği, birbirini gereksiz yere eleştirmediği, sürekli bir şeylerden şikâyet etmediği huzurlu ve gerçek bir bağ kurabilmek… Aslında okurken bazı şeyler çok da tanıdık değil mi? Bizim geçmişten gelen kültürümüzde de yok mu; birlikte zamanın, anın keyfini sevdiğin kişilerle, ailenle gerçek ve sahici paylaşmak, tüm farklı kimliklerini bırakarak, sadece öz kimliğinle orada olabilmek, büyüklerin hikayelerini dinlemek, pencerede oturup annenin yeni yaptığı anne kurabiyelerinin o mis gibi kokusunu içine çekerek arkadaşınla paylaşmak…

O zaman bize farklıymış gibi gelen ne olabilir?

Buna ister hayat deyin, ister hayatın getirdikleri… Anın tadını çıkarmayı unutarak, çocuklarımızla onlara sürekli emirler vermeden iletişim kurmayı bir kenara bırakarak, zorluklar içinde kendimizi sıkıştırmamız aslında…

Elbette onların en iyisine sahip olmasını istiyoruz, kendi yapamadıklarımızın onların hayatında eksik kalmaması için uğraşıyoruz da kaçırdığımız neler olabilir? Onları gerçekten dinlemekle başlamak kulağa güzel gelebilir mesela…

Bir koç gibi dinleme ile bir ebeveyn olarak dinleme ne kadar çok benziyor. Koç dinlerken, danışanının hayatını ve yaptığı seçimleri anlamak için ve bu seçimlerin hayatında bir denge kurmaya onu nasıl yaklaştırdığı ya da uzaklaştırdığının farkındalığı ile dinler. Ebeveyn olarak dinlerken aynı titizlikle ve özenle dinlediğimizde, çocuklarımızın daha açık ve net olduğunu fark ederiz, ihtiyaçlarını duyabiliriz, aslında bize söylemek istediklerini anlayabiliriz.

Dinleme, gözlemleme, uyum…

Temel amaç aslında; gerçek iletişim ve böylece gençlerin kendi hayatlarının lideri olabilmesi için gerekli ortamlara alan açmak. Merkeziyetçi olmayan, paylaşımcı, hayal gücü yüksek, toplumsal faydayı amaçlayan kendi hayatının ve sorumluluklarının liderliğini üstlenen gençler.

Haydi onlarla yol alabilmek için önce kendi yolculuğumuza ışık tutmaya…

Sevgiyle

 

Ceyda Tezel, MCC

www.optimalkocluk.com.tr

 

Nuh’un Gemisi Hazır: Cennete Dönüş Zamanı

,

Doğayla savaş halindeyiz.

Kazandığımızda, yok olacağız.

Hubert Reeves

Bir düşünce deneyi yapalım: Bir sabah uyandığınızda, baktınız ki bütün dünyada sizden başka tek bir insan kalmamış. Bir virüs bütün insan soyunu tüketmiş, bir siz kalmışsınız.

Ne hissederdiniz?

Tamamı size kalan dünyanın bütün bağları bahçeleri, en güzel evleri, arabaları, bomboş sahilleri… kısacası dünyanın bütün imkanları sizi mutlu etmeye yeter miydi?

Sizi bunu düşünedurun, her gün görüp de kanıksadığımız bir mucizeyi bize hatırlatan iki dizi filmden bazı alıntılar yapalım.

The OA adlı dizinin bir karakterinin yalın sözleri (dizinin ana temasıyla pek bir ilgisi olmasa da) çok şey anlatıyor: “Atalarımız, yani avcı-toplayıcılar Ay’a her bakışlarında onda tapınılacak bir şeyi, bir tanrıçayı gördüler. Biz Ay’a baktığımızda ise oraya gitmek istedik. Uzay yarışı, Ay yüzeyine önce kimin insan indireceği üzerineydi. Kafamızı buna takmıştık, ama oraya inip arkamıza baktığımızda, ancak o zaman gerçek nimeti fark ettik. Karanlığın ortasında, o yaşayan mavi gezegeni görmek pek çok kişinin ufkunu açtı. Dünyayı uzaydan görüp, bu açıdan bakan her astronot, Yerküreyi bir mucize olarak tanımladı.”

The 100s adlı dizinin konusu ise tam da bu bakış açısının ürünü: 97 yıl önce, dünyada insan medeniyetini yok eden bir nükleer savaş sonucunda, kalan bir avuç insan, bir uzay gemisinde neslini devam ettirmeye çalışıyor. Ne var ki, bu uzay gemisi de ömrünün sonuna yaklaşırken, insan soyu burada da tükenmek üzeredir. Son çare olarak, yüz kişilik bir gençten oluşan bir ekibi, yeniden yaşanılır hale gelip gelmediğini öğrenmek amacıyla, yeryüzüne gönderirler. (Uyarı! Yazının bundan sonrası, dizi akışının önemlice bir kısmını ifşa ediyor). Bizim mehtaba bakıp hülyalar kurduğumuz gibi, uzaydan mavi gezegene bakan insan soyunun son temsilcileri de hülyalar kuruyor, bir gün o cennete yeniden kavuşma hayaliyle yaşıyorlardı. Aslında çoğu Yeryüzünü hiç görmemiş, ölen ebeveynlerinin anlattıkları üzerinden bir cennet hayali kurmuşlardı.

İnsanlığın ortak hafızasında yer alan (kutsal kitaplarda anlatıldığı gibi) cennetten kovulma ve sonrasında üstüne bir de büyük tufan hikayeleri de böyle bir şey anlatmıyor muydu?

Diziye dönersek, Dünya’ya gönderilen gençler yeryüzüne inince ne gördüler?

Bizim her gün görüp de kanıksadığımız bu cennetin hayal ettiklerinden de güzel olduğunu, elbette. Faciadan 30-40 yıl sonra, artık insanların yaşamadığı Çernobil şehrinin yoğun bir bitki örtüsüne bürünmesi ve birçok canlı türünün de yeniden çoğalması gibi, yeryüzü de yeniden insan eli değmemiş bir cennete dönüşmüştü çünkü.

Sonra ne mi oluyor?

Tarih tekerrür ediyor ve insan soyu bu cennet içinde kaynakları büyütmek ve hakça bölüşmek yerine, kaynaklar için savaşa tutuşuyor. Cenneti cehenneme çevirmenin kestirme yolunu, yani tarih boyunca yaptığımız şeyi, iyi anlatıyor The 100s adlı dizi.

***

FAO’nun (BM Gıda ve Tarım Örgütü) tahminine göre, dünyada üretilen gıdaların üçte biri tarladan sofraya ve oradan da çöpe giden bir süreç içerisinde, kayıp ve israf sonucu heba oluyor. Dünyada milyonlarca insan açlık çekerken, yeni bir üretim artışı yapmadan, sadece bu kayıpları azaltmak bile dünyada açlığa çare olacak büyüklükte. (Dahası, elde kalanlar da aslında ihtiyacımızdan fazla!). Hollanda, Danimarka ve İngiltere’den bazı örnekler, teknolojinin harekete geçirdiği birçok sivil inisiyatifin bu konuda umut vaat ettiğini gösteriyor.

Ancak, asıl sorun bu değil; asıl sorun, birçok bilim insanının yakındığı gibi, biz insanların dikkatini hiç olmazsa sıradan şeyler kadar olsun küresel sorunlara çekip farkındalık oluşturabilmek, insanlığın ortak yaşamsal sorunlarının ancak karşılıklı bağımlılık bilinci içinde çözülebileceğinin bilincine varmak. Sözgelimi, iklim değişikliği ve çevre sorunlarının önemlice bir kısmı bizim farkındalığımızla çözülebilecek türden; kalanı da tüm insanlık olarak adil bir fedakarlığı paylaşmamıza bağlı. Ama hiçbirisi de imkanlarımızı aşacak düzeyde değil. Bu konuda bireyler olarak her birimize ve her ülkedeki milletlere düşen ve aslında sanıldığı kadar zor olmayan görevler var. Ayrıntıları bu yazımızın sınırlarını aşıyor ama şu kadarı açık ki, bizi uyarmaya çalışan bilim insanlarına daha fazla kulak vermemiz gerekiyor çok geç olmadan.

***

Yazımızın başındaki düşünce deneyine geri dönelim. Bütün imkanlar denizi içinde olsanız da dünyada tek başınıza kaldığınızda, mutlu olmak bir yana, yaşamın çekilmez hale geleceğini hemen fark ettiniz değil mi? Durup bir an düşünmek yetiyor; dünyada mutlu olmamız ve refahımız tüm ırk ve mizaç çeşitliğiyle birlikte, başka insanların varlığını zorunlu kılıyor.

İnsan dışındaki canlıların nüfusunu ve oranını dünya otomatik olarak dengeliyor. İnsan ise durmadan yayılan ve yeryüzünde yürümeye başladığından itibaren dünyaya hâkim olma potansiyeli taşıyan bir canlı. Bu süreçte hayat bize hiçbir canlıya vermediği bir ağır görevi yüklemiş; sürekli gelişmek ve ilerlemek. Zira bisiklet sürmeye benziyor medeniyetimiz,

durduğumuzda düşüyoruz. Düştüğümüzde ise kıt kaynaklar için savaşarak hiçbir canlının yapamadığı kitlesel kıyımı yapıyoruz.

Oysa öte dünyada umduğumuz cennete ulaşabilmek için önce burada, bu dünyada cennetimizi kurmakla görevliyiz ve bunun için gerekli imkan ve yeteneklere sahibiz. İnsanlık karnemizin notları bu süreçte verildiğine göre, daha iyisi ve kusursuzu olan öte dünya cennetine ulaşmak da her şeyden önce bu yeryüzü cenneti idealine verdiğimiz katkıya bağlı, değil mi?

“Hal ve gidiş” karnesi kırıklarla dolu olsa da :), insanlığın şimdiye kadar ki başarılarını da küçümseyemeyiz. Önceliklerimizi yeniden düzenlersek, adil ve sürdürülebilir kaynak kullanımını da başarabiliriz. Bu açıdan bakıldığında, dünyanın kaynakları da neredeyse sonsuzdur aslında.

Zifiri karanlık içinde, soğuk ve uçsuz bucaksız uzayda, imdadımıza yetişecek Nuh’un gemisi, aslında işte bu güzel gezenimizin ta kendisi; İçine her türden canlıyı ve tüm insanlık ailesini almak üzere tasarlanmış muhteşem bir gemi. Öyle bir gemi ki, kızılca kıyametin ortasında, dört buçuk milyar yıl önce demir almış zamandan. Tam donanımlı, ultra konforlu bu olağanüstü gemi, saatte yüz dokuz bin kilometre hızla süzülüyor1 uzayda. Biz fanilere için ölüm korkusu salan depremler, bu gemi için hafif sarsıntılar sayılır ancak. Oysa ne badireler atlatmış bu yolculukta; bağrına uzaydan dev gülleler saplanmış, yeryüzünün hakimleri dinozorlar hiç yaşamamış gibi olurken, keskin iklim değişiklikleri üzerinde yaşayanları defalarca değiştirmiş, nice yıkılmaz zannedilen insan medeniyetleri bir kalemde silinmiş yüzeyinden. O ise yoluna devam ediyor aynı hızla.

“Kaptanı Nuh olan bir gemide dalgalardan korkulmaz” derler. Lakin bu geminin kaptana ihtiyacı yok, zira bu gemiye hiçbir şey olmaz. Kırılgan olan, tehlikede olan o değil; biziz çünkü!

Çok geç olmadan doğru adımları atmalıyız. Yeryüzü cenneti idealimize her zamankinden daha yakınız. Nuh’un gemisi limanda hazır… her zamanki gibi.

Öncelikle, günlük yaşamdan küresel ölçekteki daha esaslı konulara kadar, insan medeniyetinin nasıl bir karşılıklı bağımlılık içinde olduğu ve esasen güzel olanın da bu olduğunu görmemiz gerekiyor. Gelecek yazımızda buradan devam edelim.

Sevgiyle kalın.

Mehmet MURAT

 


1 “Kurşun gibi” diyemiyoruz, zira en hızlı kurşun saatte 4-5 bin km civarında bir hızla gider. Dünyanın Güneş etrafındaki yörüngesel hızı saatte 109 bin, Güneşin Galaksi merkezine göre yörüngesel hızı ise yaklaşık 900 bin km.

YKS

,

Gençlerimiz, eğitim hayatının miladı sayılabilecek üniversite sınavına girdiler. İlgili olanların çok iyi bildiği gibi geçen yıl sınavın adı ile birlikte birçok değişiklik yapılmıştı. Bu yıl da sistem, yenilendiği üzere çift gün ve üç oturum halinde yapıldı. Aday öğrenciler, birinci gün 15 Haziran 2019 tarihinde, Yükseköğrenim Kurumları Sınavı birinci oturum Temel Yeterlilik Testini (TYT) verdiler. Ertesi gün ise ikinci oturum Alan Yeterlilik Testi (AYT) sonrasında üçüncü ve son oturum Yabancı Dil Testini (YDT) tamamlayıp, rahatladılar!

İlk gün yine geçen yıl olduğu gibi 40 soru Türkçe, 20 soru Sosyal Bilimler, 40 soru Temel Matematik ve 20 soru Fen Bilimleri testi olmak üzere 120 soru soruldu. 20 Fen Bilimleri içeriği 7 Fizik, 7 Kimya ve 6 Biyoloji sorusuydu. 20 Sosyal testinde ise 5 Tarih, 5 Felsefe, 5 Coğrafya ve 5 Din Kültürü ve Ahlak Bilgisiydi.

İkinci oturumda ise 40 soruluk Türk Dili ve Edebiyatı ve Sosyal Bilimler-1, 40 soruluk Sosyal Bilimler-2, 40 soruluk Matematik ile 40 soruluk Fen Bilimleri testleriyle toplam 160 soruydu. MF’ler, 40 Matematik sorusu ile birlikte Fen Bilimlerinde 14 Fizik, 14 Kimya ve 13 Biyoloji sorusunu yanıtladılar. TM’ler için ise 40 Matematik sorusunun yanında 24 Edebiyat, 10 Tarih ve 6 Coğrafya sorusu vardı. Yabancı dil sınavına giren adaylara seçimlerine göre; Almanca, Arapça, Fransızca, İngilizce ve Rusça dillerinde 80 soru yöneltildi.

Sınav sonrası yapılan ilk değerlendirmelerde genel olarak gençlerimiz; Türkçe sorularının uzun ve anlaşılması güç olduğu, şıkların birbirine çok yakın olması nedeniyle iki seçeneğe indirmek için çok süre harcandığını ve Matematiğe az zaman kalmasından zorlandıklarından bahsettiler.

2018 yılında yeni sistemin ilk sınavı olduğu için Matematik sorularının daha kolay olduğu da bir diğer genellemeydi. Fen bilimlerinde özellikle Fizik sorularında sıkıntı yaşanmamış, MEB tarafından yayınlanan etkinlik testleri, PISA soruları ve MEB müfredatına uygun kazanımlarına göre soruların hazırlandığı genel kabul gören fikir, elbette bu sistemli ve düzenli çalışan öğrencilere ait görüşlerden biri…

Her yıl olabilen değerlendirme dışı soru geleneği bu yıl da bozulmadı (!) TYT Temel Soru Kitapçığındaki Matematik Testinin yedinci sorusunun iptaline karar verildi. Dört yıllık fakülte tercih etmeyecek olan öğrenciler için ikinci oturuma girmeleri zorunlu olmadığından sınava giren aday sayısı Temel Yeterlilik Testi ’ne başvurular olarak değerlendiriliyor, bu da 2 milyon 515 bin 91 aday olarak açıklandı.

ÖSYM sınav takvimine göre, 2019 üniversite sınavının sonuçları 18 Temmuz 2019 tarihinde açıklanacak, geçen yıllarda olduğu gibi bir gece önce süprizi beklenebilir.

Son iki yılda yayınlanan Tercih Günleri ve Yeni Üniversite sınav sistemi yazılarım da tercih günleri için yararlı olmasını umarım.

Meslek seçimi için önemli bir adım olan üniversitelere girmek için çabalayan gençlerimiz sadece dört yıl okumak ile bu işin bitmeyeceğinin farkındalar artık!

Amerika’da meslek yüksekokullarına erişim sağlayan bir sitenin yayınladığı Güneş ve Rüzgâr Enerjisi Teknisyenliği gibi henüz iş konularından bile haberdar olmadığımız elli meslek tanıtımı epey ilgi çekti. Kentsel Tarım Uzmanı ve 3D Baskı Teknisyeni gibi son derece farklı mesleklerden bahsediliyor. Uluslararası Çalışma Örgütü’nün (ILO) işin gelecek konulu çalışmasına göre 2030 yılında dünya genelinde sekiz yüz milyon iş, teknolojik gelişmelerden etkilenecektir. Küresel sendikalar gelişen koşulların işverene maliyetlerinde yüzde beş civarında düşüş sağladığını, işçilerin verimliliği artarken, işçilerin gelirlerinde iyileşme olmadığı gibi işsiz kalmalarının söz konusu olduğunu açıklıyor. Günümüzde yapılan pek çok işin kaybolacağı; tekstil, kimya ve boya sektörlerinde geliştirilmekte olan teknolojiler ile insan gücü kullanımı gittikçe azaltılacağı raporlanıyor.

Bütün bunlar sadece on bir yıl içinde olacak deniyor. Gelecek sanıldığı kadar uzak değil aslında. Ülkemizde de bu yıl, geleceğin mesleği olarak görülen Hibrid ve Elektronik Taşıtları Teknolojisi, Dijital Medya ve Pazarlama, Üç Boyutlu Modelleme Animasyon bölümleri ve kontenjanları YKS kılavuzlarında yerini aldı.

Gençlerimizin kendi kararları ve değerleri ile ileriye baktıklarında, gözlerindeki ışığın geleceklerini aydınlatmasını bütün yüreğimle diliyorum.

Sağlık ve huzurla

Nurkan ZAİM

Ekonomist, Eğitim Koçu

Hayatın Kıymetini Bilmek ve Her şeye Rağmen Adil Yaşamak…

,

Bizlere bahşedilmiş olan en değerli hazine hayattır. Bu hazine, hayata dair unsurların bizlere armağan edilmesi ya da bir başka bakış açısı ile emanet edilmesidir. Canımıza da, cananımıza da, yârimize, yaranımıza da; tabiattaki bütün canlılara da, yeryüzündeki her insana da böyle bakmalıyız.

Bize sunulan imkânları kullanırken hayatı konforlu yaşayacağız diye eşyanın esiri olmamalı, yaratılış gayemizi asla unutmamalıyız.

Yaşamak; bakmak, görmek, hissetmek, duymak, düşünmek, konuşmak, sevmek hepimiz için çok kıymetli hayat unsurları ve paha biçilmez armağanlardır. Önemli olan bizim bunun ne kadar farkında olduğumuz; hayatın hakkını vererek ve hak edenlerle paylaşarak yaşayıp yaşamadığımızdır.

Konumumuz, durumumuz, maddi ve manevi varlığımız, makam ve mevkiimiz ne olursa olsun asıl olan yaşamaktır; sağlıklı, kaliteli, huzurlu, en mühimi de adil yaşayabilmektir. Bize bu nimeti bahşedene samimi teşekkürümüzü ancak bu yolla sunabilir ve emaneti ancak bu şekilde koruyabiliriz.

Bana göre herkes öncelikle kendi yaşamının sağlıklı, huzurlu, mutlu ve adil olup olmamasından sorumludur. Uçak yolculuklarına başlarken yapılan uyarı anonslarında şöyle bir cümle hep dikkatimizi çekmiştir bilirsiniz:

“Herhangi bir tehlike anında başınızın üstündeki kapaklar açılacak ve oksijen maskeleri ortaya çıkacaktır. Çocuklu yolcularımızın önce kendi maskelerini, daha sonra çocuklarının maskelerini takmaları gerekmektedir.”

Bu da çok net bir biçimde göstermektedir ki önce bizim ayakta durmamız, sağlıklı olmamız, yaşamımızın kaliteli ve adil olması gerekir. Böyle olabilirse ancak diğer insanlara karşı olan sorumluluklarımızı daha olumlu bir biçimde yerine getirebiliriz.

Kendini sevmeyenin başkasını sevme ihtimali zayıftır. Kendi sağlığını koruyamayanın başkasının sağlığı için sorumluluklarını yerine getirmesi mümkün değildir. Kendini bilmeyenin başkasını bilme şansı yoktur.

Kendimizle, kendi yaşamımızın kaliteli ve adil olması ile ilgili sorumluluklarımızı yerine getirdiğimizde önümüze hemen ailemiz ve çevremiz çıkar. Bu öncelikler sıralaması kendimiz, ailemiz ve yakın çevremizden başlayarak genişleyip yeryüzünün bütün insanları ve canlılarına kadar uzayıp gider.

Bu arada hayatı kaliteli ve adil yaşamak derken sakın bunun zenginlik, mal, mülk, para, pul, makam, mevki, menfaat ve bunlar için her şeyi mubah görmek olarak algılamayın. Ben burada hayatın özünden, bizatihi kendisinden bahsediyorum.

Çevrenize bakarsanız görürsünüz:

Nice fakir vardır ki hayatı birçok zenginden daha onurlu, kaliteli ve adil yaşamaktadır. Yine nice zengin vardır ki maddi bakımdan her imkânı olmasına rağmen hayatı bir türlü kaliteli, huzurlu ve adil yaşayamamaktadır.

Demek ki mesele zenginlik veya fakirlik değil; hayatı her şeye rağmen sevmek ve adil yaşamak anlamında sorumluluklarımızı yerine getirmektir.

Ne yazık ki hepimiz bu hususta çeşitli ihmallerle yaşıyoruz. Hem kendimizin yani bize emanet edilen bu kutsal hayatın kıymetini bilmiyoruz hem de ailemiz ve çevremizin hayatının huzurlu, sağlıklı ve adil olabilmesi için üzerimize düşeni yerine getirmiyoruz.

İnsanlar bazen kendi hayatlarını ve diğer insanların hatta pek çok canlının hayatını sıkıntıya sokacak hareketleri yapmakta adeta birbirleri ile yarışıyorlar.

Çıkın trafiğe, bunu görürsünüz. Hemen hemen bütün ortamlarda, bazen kutsal mekânlarda bile bunu görmek mümkün.

Kendi hayatımızın konforu adına, kendi çıkarlarımız için, küçük küçük şahsi menfaatler ya da sözüm ona sevap kazanmak adına başka hayatların konforuna tecavüz etmekten asla imtina etmiyoruz.

Kendine saygısı olmayan bir sürü insan, başkasına da saygı duymadığı için hayatı bazen yaşanılmaz hale getirebiliyor.

Burada ego ortaya çıkıyor. İnsanımızın egosu kendini sevmesi, kendi yaşamını kaliteli ve adil hale getirmesi anlamına gelmiyor maalesef. Aksine insan, egosunun esiri olunca hayatı hem kendine hem de çevresine zehir edebiliyor.

Kabahatimizi, eksikliğimizi, yanlışlarımızı, inatçılıklarımızı, yetersizliklerimizi idrak edip düşünerek aslımıza, özümüze dönmek varken sürekli olarak mazeret ve bahane üretiyoruz. Varsa yoksa nefsimizi tatmin, küçük ve şahsi çıkarlar… Minik sevaplar peşinde koşarak “kendini” kurtarma telaşı…

Oysa yaşamak, her şeye rağmen yaşamaktan geçiyor. Kendini ve çevreni sevmek, insanı ve doğayı sevmek, toplumu ve memleketini sevmek; her şeye rağmen sevebilmekten geçiyor. Yani hesapsız, kitapsız, beklentisiz, sevginin özünü yakalayarak sevmekten geçiyor.

Hayatın kendisi zaten güzeldir. Yaratılış bizatihi kendisi özel ve mükemmeldir. İnsan zaten yaratılmışların eşrefi olarak vasfedilmiştir. Böyle tanımlanan bir varlığın kendi yaşamını kaliteli, adil ve her şeye rağmen güzel yaşaması gerekir. Kendi yaşamı adil olmayanın başkası için adil davranabilmesi mümkün müdür?

Yine yüce bir beyan olarak aklımızda şu tavsiyenin kalması iyi olur diye düşünüyorum:

“İnsanların en hayırlısı insanlara faydalı olandır.”

Kendi yaşamının kıymetini bilen; iyi, güzel, anlamlı, sağlıklı, kaliteli ve adil yaşamayı sevgiyle ve her şeye rağmen başarabilen insanlar zaten kendi doğallıkları içerisinde mutlaka başkasının yaşamına da olumlu katkı sağlar. Bunu da herhangi bir beklenti ile değil, her şeye rağmen hayatı ve bu hayatı kendisine armağan edeni sevdiği için başarır.

Herkesin ama herkesin bu konuda öncelikle kendini ve bütün sorumluluklarını muhasebe etmesi, kendisi ile sık sık hesaplaşması faydalı olacaktır.

Hayatta bir kişinin bile yaşamının adil ve kaliteli hale getirmek adına atılacak faydalı bir adım tasavvur bile edilemeyecek önemli bir iyiliktir. Tabii ki öncelikle kendimizden başlayarak.

O zaman; Alvar İmamı Efe Hazretleri (Muhammed Lutfi Efendi)’nin dediği gibi biz de diyelim:

“Allah bizi İNSAN eyleye!”

 

Osman GÜZELGÖZ

Başıboş Düşünceler

,

Şu tuhaf hayatı fazla takmadığımız sürece mutlu, boş verdiğimiz sürece huzurlu hissederiz. Kimi insanlar dünyamıza gelişiyle sevinç verir, kimileriyse gidişiyle arkasında huzur bırakarak gider. Hayat akışının farkına vararak şükürden mutluluğa bir köprü oluşturabilirsek ne mutlu bize. O zaman derin düşüncelere dalıp ufkun en son çizgisine ulaşır rahatlarız.

En güzel dönemimizi yaşadığımızı düşündüğümüz bir anda, farkında olmadığımız kadar çok sevdiğimiz birisinin kaybıyla ilk büyük acıyı yaşarız. Kuşlar gibi çırpınan yüreğimiz o günden sonra uzun bir süre maviliklerde uçmayı bırakır. İnsan her ne kadar sıkıntılarını, karanlık başıboş düşünce ve duygularını kolaylıkla kovabilme gücüyle donatılmış olsa da; gerçekle yüz yüze kaldığında bocalamadan edemez.

Önümüze çıkan zorlukları takmamak, umudu kaybetmemek kolay değildir. Ancak her ne olursa olsun yaşam sevincinin kaybedilmemesi yaşamın en tılsımlı yanıdır. Hayatımız genetik yapımız ve çevresel etmenlerle etkileşim içindedir. Evren, dünya, doğa hepsi düzenli uyumlu, sadece insan olarak bizde uyum yoktur. Doğumdan itibaren başlayan ölüm sürecinin son anına gelince ancak ebedi huzura kavuşacağımıza inanırız.

Evlerdeki huzur aslında birçok gürültünün, sıkıntının ya da zorluğun bulunduğu yerlerdedir. Bütün bunların içinde bile bir araya gelip sevmeyi sürdürmek insanın yürek rahatlığının yüzüne yansımasıdır. Eğer yuvanın içinde eften püften meselelerle huzuru bozan tartışmalar olmazsa, dış şartların zorluğu yuvaya fazla zarar veremez. Belki mutluluğun hazır bir reçetesi yoktur fakat mutluluğa, huzura, dinginliğe ve iyi hissetmeye giden yolda fark etmemiz gereken şeyler vardır. Daha huzurlu bir yaşam bilinçli mücadele gerektirir.

Hiçbirimiz yaşamın bize ne getireceğini bilmeyiz ama ne götüreceğini kendi kararlarımız ve isteklerimizin belirleyeceğini biliriz. Hayatta insana en çok zarar veren kendi benliği ve kendi seçimleri değil midir? Herkes aynı sorunları yaşar, aynı dertlerle kederlenir ve aynı yerlerden acır. Yalnızlık kolay bir şey değildir. Elleri üşüdüğünde bile insan birini diğeriyle ısıtır.

Başka biriyle ancak onu sevdikçe ve bizi mutlu ettiği sürece birlikte oluruz. Sevmek, sevilmek yalnızlığı paylaşmak istemek doğal bir ihtiyaçtır. Yaşananların acısı geçer, anıların etkileri kalır. En büyük dediğimiz aşklar bile zamanla nefrete dönüşüyor. Ne kadar dirensek, ağlayıp yalvarsak nafile çare yok. Büyük umutlarla kurulan yuvalar kısa zamanda çöküyor, çiftlerin bu dünyadan ayırılışına kadar enkazı temizlenemiyor.

Gel gör ki; yalnızlık da Allah’a mahsustur. Geçen dakikaları sudaki kristal şeker gibi çoktan eriyen insanın, ömrünün sonlarında bir tatlı huzur almaya gideceği yer belki de huzurevleri olacaktır. Geride bir yığın çaba, çoluk-çocuk, eş-dost akraba, ömür bırakıp, onlara dokunamadığı hissine kapılıp huzurevinden içeri adım atacaktır. Onları rahatsız etmek ince fikri, istenmemek, dışlanmak ve bakılmamak kaygısı belki de kendisini bu yola doğru itecektir. İnsan zaten hep ince düşüncelerin tuzağına düşünce kaybeder.

Bir yandan kaybettiğimiz cana can katan dostlara üzülürüz. Öte yandan tam rahat edecekken, usul usul hissettirmeden bedenimize sızan ve sağlığımızı etkileyen, geçici veya kalıcı hasar bırakan hastalıklar bizi üzer. Eğer iyi bir sosyal çevre varsa, hasta bile olsak sağlığımız olumlu etkilenir. Bu konu ile ilgili yapılmış pek çok çalışma sosyal çevresine önem veren, onlarla sık sık buluşan kişilerin daha sağlıklı ve uzun yaşadığını ortaya koymaktadır. Uzun yaşamak kaliteliyse doyumsuzdur. Ancak sağlık durumunun bozularak kişinin kendi ihtiyaçlarını karşılayamaz ve bakıma muhtaç hale gelmesiyle ailede sorunlar ortaya çıkar.

Aynı şehirde huzurevlerine gitmek, şehri terk etmek midir; tükenmiş umutlar sonsuzluk yolunda orada yeşerir mi, bilemem. Huzurevlerinde huzur veren insanlar bulunur mu? Uzun süre bakıma muhtaç olan kişi aile içinde kırılgan, alıngan, saldırgan ve kırıcı hale gelebilir. Kent yaşamında yaşlının aile içinde yaşaması daha güçtür. Ülkemizde huzurevlerinde kalanların sayısı az olmakla birlikte giderek artmaktadır. Gün gelir, insan yaşlılara bakıp hizmet sunan huzurevleri ve yaşlı bakım yurtlarının birinin kapısını çalmak zorunda kalır. O kapıdan girince hayat bir uçurumda durur gibi yeniden başlayacaktır. İnsan suskun suskun, derin derin uzaklara ufkun en son çizgisine bakıp durur.

Artık hepimiz için en iyi, en uygun olanlar dışındaki hiç kimseye katlanamayacak duruma gelmişiz. Başka birisiyle ancak bizi sevdiği ve mutlu ettiği için birlikte oluyoruz. Çevremize bir bakalım; kimi insanların gelişip olgunlaşmasına rağmen sonunda canları öyle bir acıyor ki, nerdeyse hayata küsüp yalnız kalmayı seçiyorlar. Günümüzde 60’lı, 70’li yaşlarını sürdüren hem çocuklarına, hem ana-babalarına bakmak zorunda kalan, kanaat etme duyguları yüksek “baby boomer” nesli de artık tükeniyor.

Günün sonunda, bir biçimde boş sokaklarda, başıboş düşüncelerle yalnızlık çizgisine doğru yürürüz. Bazen zaman bile derdimize çare olamaz. Ellerimizden her şeyin kayıp gittiğini görür yoruluruz. Acılar geçse bile anıların izleri mütemadiyen kalbimize dokunur. Öyleyse, hayatımızda boşluk hissetmeden de; can dostlarımız, yakın arkadaşlarımız ve ailemiz olduğunu fark edebilmeliyiz. Her gün aynı yollardan farkında olmadan yürürsek, aslında her gün hissetmeden yavaş yavaş ölürüz.

Dostlukla…

Ali Akça