Bir Sabah Hikayesi: Salyangozla Buluşma

,

Bu sabah yürüyüş yapıyordum. Bir salyangozla buluştum. Ben yürümeğe başladığımda, o da yürüyüş yolunun bir tarafından diğer tarafına, yani karşıya geçmeye çalışıyordu. Ben 45 dakika yürüdüm, o da 45 dakika yürüdü. O karşıya geçti, ben de 5000 adım tamamladım. Yani 45 dakikanın sonunda her ikimiz de hedefimize ulaşmıştık. Yalnız onun bir farkı vardı, kararlılıkla ilerlediği karşıya geçme yolculuğu, yürüyüş yapan insanlar nedeniyle biraz zorluydu. Kimsenin ona basmaması gerekiyordu. Üstelik bu konuda onun yapabileceği bir şey yoktu, çünkü hızını çok da değiştirmesi mümkün değildi. Ona rağmen istifini bozmadan kararlılıkla ilerledi 45 dakika boyunca hedefine doğru, kaygısız, endişesiz, ya da kaygılı ve endişeli ama vazgeçmeden. Bir de bilirsiniz ya salyangozlar ilerledikçe arkalarında iz bırakırlar. Belki de kendince iz bırakıyordu geçtiği yollarda. Kendinden bir şey kalsın istiyordu arkasında. Kim bilir, belki de sadece bir izdi arkada kalan.

Bu arada, çocukluğumdan beri çok severim salyangozları, hani yağmur yağdığında su için çıkarlar ya ortalığa, boy boy, farklı kabuk renkleri ile dolaşırlar ortalıkta. Kimisi ömrünü o arada tamamlar, çünkü dikkatsiz insanlar üstlerine basarlar, bir çıtırtı çıkar ve talihsiz salyangoz veda eder aniden. Bazen de çocuklara oyuncak olurlar, çocuklar alıp atıverirler etrafa, sanki topla oynar gibi. Onca yaşımdır bakarım salyangozlara ama, bu sabahki arkadaş kadar merakla baktırmamıştı hiç biri kendini bana.

Neyse uzun lafın kısası, düşündürdü bana salyangoz bu sabah. Epey düşündürdü. Tam duygusal dayanıklılık, mutluluk, yaşam, kararlılık, azim filan düşünürken karşıma çıkması da pek tesadüf olmadı sanırım.

Yani, doğa her zaman olduğu gibi öğreticiydi bu sabah da…

Keyifli hafta sonları olsun herkese…

 

Nazlı Ermut

İşte benim İlk 45’liğim!

,

Tutkunun insanları nasıl dinamik, ilham verici ve mutlu kıldığını en net hissettiğim anlardan biriydi geçen yıl katıldığım MFÖ konseri. Hani bildiğinizi sandığınız ve çokça duyduğunuz bir şeyi gerçekten hissettiğiniz bir an vardır ya size, Evet ya, İşte bu! dedirten, benim için tam da böyle bir andı. Bu üçlünün ilerlemiş yaşlarına rağmen sahneden yansıttıkları enerji inanılmazdı. Onlarla aynı yaştaki birçok insanın, bırakın yüzlerce insana konser vermek ve coşturmak, evden çıkmak hatta kolunu kaldırmak istemediğini düşündüm. Üstelik bu durum yaşı ilerlemiş insanlara mahsus değil maalesef, çok genç yaşlardan itibaren bu rutinde yaşayan birçok insan var muhakkak.

İnsanın, hayat enerjisini besleyen ve canlı tutan bir amaca sahip olması ve eğer hala böyle bir amacı yoksa bunu bulmak için bilinçli adımlar atması ne kadar önemli… Aksi taktirde günlük işleri yetiştirmeye, faturaları ödemeye, evlenip, çocukları büyütüp ölmeye giden ruhsuz, amaçsız bir hayat bizi bekleyen. Eğer birilerinin gelip, bizi bu anlamsızlıktan çekip çıkaracağını bekliyorsak veya zaten dünya düzeni bu, böyle gelmiş böyle gider bahanesine yaslanmışsak, gerçekten bu dünyadan öylece boş, göçüp gidiyoruz. Şu meşhur söz de bunu özetliyor sanırım, insanlar 25 yaşında ölür, 75’inde gömülür diye.

Bu ay benim hayatımda 45 yaşımı gördüğüm özel bir zaman dilimi, tabiri caizse işte ilk 45’liğim… Bu süreyi nasıl kullandım diye dönüp baktığımda, başarı odaklı, en büyük tutkusu işinde başarılı ve yetkin olmak ve hep daha fazlasını öğrenmek olan birini görüyorum. Daha fazlasını öğrenmek adına cesaret etmemin de tutkumu ve enerjimi besleyen ön önemli etken olduğunu anlıyorum. Yeni 45’liğimde daha fazla macera yaşamayı, insanlığın ve varoluşun kadim sırlarının peşine düşmeyi, potansiyelimin sınırlarını zorlamayı, düşmek ve başarısız olmakla ilgili kaygılarımı bir kenara bırakıp, deneyime odaklanmayı seçiyorum.

Şimdi gelelim aynı konunun şirketler nezdindeki karşılığına. Şirketleri ayakta tutan ve üst liglere taşıyan yine bir tutku. İlk başlarda, şirketini kurarken patronların itici gücü olan tutku zamanla etkisini yitiriyor, soluyor ve hatta hatırlanmıyor bile. Peki patronların ne kadarı bunun farkında ve bireysel hedeflerine ulaşmak için şirketlerini bir araç olarak dizayn ediyorlar? Ne kadarı vizyonlarını netleştirip, buna ortak olacak kişilerden bir ekip kurmayı önemsiyorlar? Vizyon nedense sadece büyük şirketlere mal olmuş, büyük bir sözcük gibi algılanıyor, oysaki şirket ölçeğinden tamamen bağımsız. Her şirketin bir varoluş amacı olmalı, öyle değil mi?

Şirketlerin hayatı da tıpkı insan hayatı gibi. Eğer şirketlerin, patronun bireysel hayatındaki tutkusuyla da birleşen bir amaç ve vizyonları yoksa, böyle gelmiş böyle gider kabulüyle yönetiliyor ve maalesef yüzlercesi gibi bu dünyadan göçüp gidiyorlar. Şimdi kendinize şu soruları sormanızı öneriyorum, şirketimin bir vizyonu var mı? MFÖ’nün sahnede yansıttığı tutkuyu ve ilhamı yansıtıyor mu? Ve başkalarını da bu tutkuya ortak edebiliyor mu? Bulunduğunuz durumdan memnun değilseniz ve bir yerden başlamalıyım ancak nereden diye düşünüyorsanız, işte size başlangıç, bu soruların yanıtları üzerinde çalışmakla başlayın.

Sevgiyle kalın.

 

Belma Öztürk Gürsoy

ActionCOACH İşletme Koçu

Merkezde Kalma Becerisi, Kendine Alan Tutma Ve Haritadaki Göstergeleri

,

Merkezde kalma becerisi insanın olgunlaşma ve evrimleşme sürecinde çok önemli bir ayak. Kolay öğrenilmiyor ve fakat öğrenildiği zaman kişisel gücü inanılmaz arttırıyor, tekamül sürecini hızlandırıyor.

Kendine alan tutmak günümüzde en zor öğrenilen beceriler arasında eğer doğal olarak yetenekli değilsek. Televizyon izlemek, internetin çok erişilebilir olması, bizim her şeye erişimimizi sağladığı gibi her şeyin de bize erişmesini sağlıyor. Bizim bu noktada bilinçli, seçici olmamız ve sınırlar çizmemiz gerekiyor. Yoksa her şeyden haberimiz oluyor diye sevinirken duygusal ve zihinsel alanımız çöplüğe dönüşebiliyor farkına varmadan. Toplumumuzun aile yapısı da sınırlarımız konusunda yetersiz farkındalık sahibi olmamıza sebep oluyor. Bir tarafta hiç sorumluluk alamadan büyüyen insanlar diğer tarafta yaşının çok üzerinde istismar boyutunda iş yükü olan çocuklar. Ya da ‘’sevgi’’ ile ‘’hayır’’ dememeyi özdeşleştiren bir besleme anlayışı. ‘’Ben size saçımı süpürge ettim’’ diye feryat eden kadınlar mesela kültürümüzde çok yaygın, bu durumda ‘’sen de bana saçını süpürge etmelisin’’ diyor satır arasında. Bu örnekler çok çeşitlendirilebilir, hepsi de ilişkilerde saygı ve sınır eksikliği ile ilgili olur. Oysa yapılması gereken aile içinde herkesin beslenmesine ve sorumluluk sahibi olmasına olanak sağlayacak şekilde işbirliği oluşturmak ve herkes için sağlıklı sınırlar geliştirmek. Çocuklar bunu aile içinde öğrenebilirler kolaylıkla.

Alan tutmak, merkezimizde kalmak bir başka deyişle olaylar, duygular ve kişiler karşısında kendi ruhsal bütünlüğümüzü korumak ve onlara geçip gitme izni vermek, seyirci olabilmek ve her şeye rağmen içsel bütünlüğümüzü muhafaza etmek demek benim tabirimle. Bu bir beceri ve öğrenilebiliyor eğer istenilirse. Ve tabi ki bazı şanslı kişiler de var ki onların haritalarında da görünen doğuştan gelen yetenekleri var. Bu göstergelerin en başında Jüpiter’in ışıklar tabir ettiğimiz Güneş ve Ay’la olan yumuşak açıları gelir. Burada özellikle Güneş ile olan açılar öz saygı deneyimini gösterdiğinden merkezde olmak konusunda hayatımızın ilk dönemlerinde oldukça önemlidir zira ilerleyen yıllarda deneyim ile kazanılabilecek olan bu yeteneğe erken evrelerde sahip olur kişi. Bunu erken yaşlarda deneyimlemenin ne önemi var diye sorduğunuzu duyar gibi oluyorum. Mesela genç, yeni evli birinin hayatında hem annesine hem de eşine hayır diyebilmesi, ya da onların duygusal manüpülasyonlarıyla başa çıkabilmesi, sevilmek için taviz vermesi gerektiğini düşünmemesi, daha çok sorumluluk alırsa daha iyi bir ilişkisinin olacağına inanmaması hep bu öz saygının kişinin davranışlarına yansımasıdır.

Jüpiter Ay uyumlu açıları da oldukça besleyici ve bizim merkezimizden çıktığımız deneyimleri engellemese de onlardan aldığımız negatif duyguları nötralize etmekte oldukça yardımcıdır. Evimize dönüp kendimizle kaldığımızda kolaylıkla duygusal olarak dengelenebiliriz.

Peki kendimizi sınırsızca başkalarının onayına, kabulüne açtığımız hiç kendimize alan bırakmadığımız göstergeler neler? Satürn- Güneş, Satürn-Ay sert açıları. Bu açılar sevgi ve kabul için sorumluluk almayı, görevleri iyi şekilde yerine getirmeyi ön şart olarak getiren açılardır. Kişi mükemmeliyetçi bir aile yapısında aşırı sorumluluk alarak büyümüş olabilir, dolayısıyla hayat boyu aşırı sorumluluk alamaya gönüllü olur, büyüme ve olgunlaşma gecikir çünkü zaten en küçüklüğünden itibaren büyümüş de küçülmüş gibi bir havası vardır. Satürn-Güneş, Satürn-Ay kişileri hem kendi sınırlarını bilmezler ve aşırı fedakarlık yapma eğiliminde olurlar hem de karşılarındakinin sınırlarını tanımazlar. Çünkü sınır ihlali ile büyümek onlara sınırların ihlal edilebileceği gibi bir bilgi vermiştir. Kişinin hem kendi sınırlarını çizmeyi öğrenmeye hem de başkalarınınkine saygı göstermeyi öğrenmeye karar vermesi gerekir, zorlu fakat büyütücü bir süreçtir. Fazla sorumluluk alarak büyümek kendi enerjisini kendi kullanamayan insanlarda görülür, hep vermeye zorlandıkları için çocukluk süreçlerinde kendilerini büyütecek fırsatları olmadığından, ileriki yaşlarda bu süreci bilinçli şekilde deneyimlemeyi seçmeleri normaldir. Bu insanlar ilişkide oldukları kişiler onlara sınırsızca vermeyi kabul etmediğinde büyük düş kırıklığı ve hezeyan yaşarlar. Öğrenmeleri gereken kendi enerjilerini kendileri için kullanabilecekleridir. Ne kadar basit görünüyor bu bilgi oysa çok zor bir beceridir eğer kişi temelden bu değere sahip değilse. Mücadele edilen duygular çok derindir sevilmeme korkusu en temelde hayatta kalma güdüsüne kadar iner…

Haritada ilişki, evlilik, uyum, güzellik ve denge sevgisi veren Venüs gezegeni, bu gezegenin fonksiyonuyla ilişkili 7. Ev ve terazi burcu vurgusu da kişinin sınırları konusunda yetersiz farkındalık sahibi olmasına neden olabilir. Zira en iyi ego sınırları ikili ilişkiler kanalıyla öğrenilir. Venüs’ün aşırı vurgulu olduğu haritalarda, harita sahibi ilişkiyi sürdürmek adına her türlü fedakarlığı yapmaya hazırdır, üstesinden gelebileceğinden çok sorumluluk üstlenebilir. Uyum ve denge adına sahte kimlikler benimseyebilir, sevgi kazanmak için gerçek düşüncelerini saklayabilir. Haritadaki başka göstergelerin etkisiyle konu çok farklı senaryolarda şekillenebilir. Ama temelde konu kişinin uyum ve dengeye olan ihtiyacını karşılamak için fazla tavizkar ve merkezinden uzak olmasıdır.

Sınırlar öğrenilebilir, belli yaş dönemlerinde geçirdiğimiz gezegen periyotları bu becerilerin kazanılması için deneyimler sunan zamanlardır. Başka bir yazımızda da bu gezegen periyotlarına değinelim,

Sevgi dolu güzel bir Eylül ayı, harika bir çalışma yılı olmasını dilerim…

 

Ülgen CURA KARAARSLAN

DİP ASA, MAPAİ, İSAR CAP, Member of OPA

VENUSSİRİUS.COM.TR

İG ULGENKARAARSLAN

 

 

Kendinizin Kaçıncı Versiyonusunuz?

,

Günümüzde teknoloji ve yapay zeka, çoğumuzun artık takip edemeyeceği kadar hızlı bir şekilde gelişirken, tüm bu teknolojilerin kendilerini güncel tutmak ve rekabet avantajı sağlamak için harcamak zorunda oldukları büyük bir enerji, zaman ve maliyet olduğunu da göz ardı etmemek gerekir.

Rekabetler, ihtiyaçlar ve beklentiler nedeniyle, Windows 10’a son dört yılda 8 kez, dünyanın en kararlı işletim sistemlerinden biri olarak kabul edilen IOS işletim sistemine ise, kullanıma geçtiğinden bu yana 12 kez güncellenme yapılmak zorunda kalınmıştır. Her ne kadar bu örnekler, en güncel ve teknolojik olanlar olarak göze çarpsa da, yakın geçmişimize kısa bir göz atarsak daha onlarcasını gözlemlediğimizi ve yaşadığımızı hatırlayabiliriz.

İnsanlığın kendi içindeki değişimi ile, birçok alanda eskiye göre farklı uygulamalar etrafımızı sarmış durumda. Okul öncesi çağlardan başlayalım isterseniz. Şu anki çocuk yetiştirme yöntemleri ile geçmişi bir kıyaslayın. Doğru bildiğimiz birçok şeyin, artık ne kadar hatalı yöntemler olduğunu her yerde savunuyoruz. Peki öğrenim sistemi ve öğretme metotları, meslek seçimleri ve mesleklerin öncelikleri. Ya Endüstriyel devrimler…

Buharlı Makinelerin gücünün tetiklediği 1. Endüstri Devrimi ile başlayan makineleşme süreci;

Montaj hatları ve seri üretim ile özdeşleşen 2. Endüstri Devrimi;

Bilgisayar ve otomasyon önderliğindeki 3. Endüstri Devrimi;

Ve tabi ki günümüzün en önemli konularından biri olan, Sanal Fiziki Sistemler üzerine kurgulanmış, IoT (Nesnelerin İnterneti), Öğrenen Robotlar, Büyük Veri gibi heyecan verici uygulamaları ile Endüstri 4.0.

Her biri, kendi döneminin ihtiyaçları sebepli oluşturulmuş veya geliştirilmiş çözümlerdir.

İnsan gücünden bağımsız makineleşme çabaları, buharlı makinelerin ortaya çıkmasını, büyük taleplerin en verimli yöntemlerle karşılanması için seri imalat süreçlerinin başlaması takip etmiş, sistemlerin otomatikleştirilmesi ve sanallaştırılmasıyla günümüze kadar evrimleşmiştir tüm sanayi süreci.

İhtiyaçların günden güne değiştiği, hatta yıllar öncesiyle kıyaslandığında evrim geçirdiği, her yeniliğin hızla tüketilerek, doyuma erişme süresinin sürekli kısaldığı yeni dünyada ayakta kalabilmenin tek çaresidir, “taleplere hızla cevap verebilmek ve kendini güncel tutabilmek”.

İş hayatında da, özel hayatımızda da durum pek farklı değildir aslında. Ayakta kalabilmek için kendimizi, organizasyonlarımızı ve süreçlerimizi güncel tutmayı başarmak ve buna emek harcamak durumundayız. Başaramazsak ne mi olur? Şu an robotlar yerine, buharlı makineler ile üretim yapmaya çalışsak ne olacaksa o olur. Daha uzun zaman, daha fazla enerji, çok daha yıpratıcı bir süreç ve istenilen verimi almaktan çok uzak bir çıktı.

Kendini ve organizasyonunu güncel tutmanın yeri ve önemi bu kadar belirginken yine de çok zorlanırız yenilenmek için. Çok da doğaldır aslında bu zira kendi elleriyle ve bin bir güçlükle yaptığı çalışmaların, alışkanlıkların artık yenilenmeye muhtaç olduğunu kabullenmek, insanın en zorlandığı konuların başında gelir. Sımsıkı sarılırız emeklerimize ve ritüellerimize çünkü bizim için ilk günkü kadar özel, önemli ve gereklidir onlar. Ayrıca konfor alanımızda kalmayı da sağlamış oluruz bu şekilde.

Özel hayatımızda durum biraz daha kolaydır. Kendimiz ile ilgili konularda daha esnek ve yeniliğe daha açık olabiliriz. Bu sayede de daha sık ve yoğun bir güncelleme içinde olma çabamız daha fazladır. (farkında olmasak bile) Örneğin bundan 20 yıl önceki gibi beslenmiyoruz, ya da 20 yıl önceki gibi sporlar yapmıyoruz. Hobilerimiz artık tamamen farklı. Giyim tarzımız, eğlence tarzımız ve çevremizdekiler…Hepsini sürekli güncelleyerek buraya taşımışız ve güncellemeye devam edeceğiz. Çünkü güncellenmediğinde rahatsızlık duyarız ve değişimin temel çıkış noktası rahatsızlıktır. Bir şeyden rahatsız olmaz isek onu değiştirme ihtiyacı da duymayız. Hayatımızda ihtiyaç olduğu halde güncellemediğimiz her konu, zamanı geldiğinde bizi rahatsız eder ve hemen aksiyon alma ihtiyacı duyarız. İş hayatında da durum pek farklı değildir ancak sürece dair yaptıklarımız öncelikle etki alanımıza dokunacağı için rahatsızlığın etkilerinin bize yansıması bir faz farkıyla olur. Bu da bizim güncellenme ihtiyacımızı ve kararımızı ötelememize sebep olabilir.

Değişmezsek, paradigmalarımızdan kurtulmazsak ve konfor alanımızda kalmaya çalışırsak ne olur peki sizce?

Kurallarımız etrafımızdaki duvarlar, paradigmalarımız ise ayağımızdaki prangalara dönüşür. Bu kural duvarları ve paradigma prangaları, hem bizim ilerlememizi engeller, hem de dışarıyı görmemizi. Sınırlı bir görüş açısı ve kendi oluşturduğumuz kısıtlar içinde ilerlemeye çalışırız ancak ne hayat, ne de rekabet bizim güncellenmemizi bekler. Çünkü dışarıda nehir hızla akmaya devam edecek ve yalnızca kendisi kadar hızlı ve çevik olabilenler akıntıya kapılmadan ilerlemelerini sürdürebileceklerdir.

“Peki şu an bir güncellemeye ihtiyacımız var mı?” sorusu gelecektir aklımıza. Elbette var. Çevremizdeki her şey, her gün irili ufaklı değişimlere uğrarken bizim de bunlara bir şekilde ayak uydurmaya çalıştığımız gerçeği, hep önümüzdedir zaten. Buradaki konu, tüm bu değişim ihtiyaçlarının ne kadarına enerji, zaman ve emek harcadığımız ve ne kadarını gerçekleştirebildiğimiz ile ilgilidir.

Değişim, hayatımızın her alanında kaçınılmaz ve kabullenmemiz gereken bir olgu ise o halde kendimizi bu yeni durumlara uygun şekilde konumlandırmak ve geliştirmek de, yine peşimizi hiç bırakmayacak bir zorunluluktur. Değişim, hızla akan, çok güçlü bir nehirdir. Gelişim ise üzerinde oturduğumuz bot. Değişim nehrinin gücünü kullanmak sizlere kalmış. Ya Gelişim botu ile hızla bitiş çizgisine doğru ilerlersiniz, ya da bottan inip nehrin gücünün sizi savurmasını beklersiniz.

Dünyamız, her sabah uyandığımızda bizim için yenilikler ve sürprizler hazırlar. Yapmamız gereken tek şey bunun farkında olarak kabullenmek ve kendimizi yeni ihtiyaçlara uygun şekilde, hızla güncelleyerek bu değişimlerin keyfini çıkartmaktır.

Bunun içindir ki; Her sabah uyandığımızda bir şeylerin değiştiğini bilip, kendimizin yeni güncellemelerini yapmak, açmak istediğimiz başarı kapılarının en önemli anahtarlarından biridir.

Şimdi kendinize sorabilirsiniz; Siz kendinizin kaçıncı versiyonusunuz ve en son güncellemenizi ne zaman yaptınız?

 

N. Ahmet Genç

Dünyayı Nasıl Kurtarırız?

,

Ben büyürken enflasyon rakamları yüksekti, bu yüzden üniversite 1. sınıfta ‘’ekonominin en büyük sorunu nedir?’’ sorusuna ‘’enflasyon” cevabını vermiş ve ekonomiden sınıfta kalmıştım. Ertesi sene ekonominin en büyük sorununun ‘’kıt kaynaklar’’ olduğunu öğrendim, o zamanlar sanki bana dünyanın da en büyük sorunu buymuş gibi geliyordu. Bugün ise dünyanın en büyük sorununa cevabım farklı.

Evet, kıt kaynaklar gerçekten ekonominin en büyük sorunu ve biz insanlar yıllardır buna çözüm bulmaya çalışıyoruz. Özellikle son 100 yıldaki gelişmelerle yeni kaynaklar bulduk, verimliliği artıracak teknolojiler geliştirdik, düzgün kaynak paylaşımı için yönetim sistemleri kurduk. Bütün gelişmelerin sonucu olarak ortalama ömrümüz uzadı, oturduğumuz yerden alışveriş yapıyor, hatta flört bile edebiliyoruz, şanslı olanlarımızın gündelik yaşamları daha konforlu. Diğer taraftan insanlık olarak yaşadığımız temel sorunlar hala aynı: Savaş, açlık, doğanın yıkımı gibi dertlerimiz devam ediyor, belki sadece biraz şekil değiştirdi. Biz insanlar ileride başka gezegenlerde kaynaklar keşfedip kullansak ve kolonileşsek de böyle gittiğimiz sürece bu insani sorunların çözülmeyeceğini; bizim de hala kıt kaynaklardan ve nüfustan şikayet etmeye devam edeceğimizi düşünüyorum.

Çünkü biz savaşlara, açlığa, doğaya ne kadar üzülsek de bu dertler başımıza direkt iş açmadıkça genellikle önceliğimiz olmuyor. Biz insanlar, liderler, kurumlar, yine kendimizin kurduğu bu büyük sistemin içinde kendi varoluşumuzu garantilemenin ve hatta büyütmenin peşine düşüyoruz.

Çocukluğumuzda, tüm bunların peşine düşmeden önce hayallerimiz ve heyecanlarımız vardı; sonrasında korku ve kaygılarla tanıştık. Zaman içinde ise büyük bir kısmımız için korku ve kaygılar, hayal ve heyecanlara üstün geldi. Hayallerini amaca dönüştürmüş girişimcileri, bireyleri ve idealistleri biraz ayrı tutuyorum. Çoğumuz, ‘geçimimizi sağlayalım’, ‘evimizi arabamızı alalım’, ‘çocuğumuzu okutalım’ larla başlayıp zaman içinde kendimizi oyuna kaptırdık. Eski naif hayallerimizi unuttuk, onları beslemediğimiz için çocuksu halleri ile güdük kaldılar.

Evet, sistemin büyüklüğü, işleyişi, dinlediğimiz haberler, okuduğumuz makaleler, liderlik koltuklarına bağımlılık geliştirmiş yöneticiler (böyle olmayan lider de var ve çok saygıdeğer buluyorum) korku ve kaygılarımızı genellikle besler; böylece önceliğimiz her zaman kendimizi korumak ve kurtarmak olarak kalır. Hatta belki biz de başkalarının kaygı ve korkularını besleyenlere dönüşürüz. Varlığımızı büyütmenin yolu çoğumuza sistem içindeki dikey basamakları çıkmak gibi görünür. İşte tüm bunların sonucu olarak da yine kendi yarattığımız örgütlerin (STK’lar dahil), ülkelerin ve birliklerin hemen hemen hepsinde çıkar ve ego çatışmaları, köşe kapmaca devam edip gidiyor. Biz çocukluğumuzun cennetini beslemediğimiz için cennet vaadi ancak dinlerde ve ütopyalarda yer bulabiliyor.

‘’Biz bireyler olarak işi gücü bırakıp kendimizi insanlığa mı adayalım yani’’ gibi itirazları duyar gibiyim. Önerim olan çıkar yolu, 3 maddede hem bireyler, hem liderler, hem de örgütler için özetlemeye çalışacağım.

1. İçinde bulunduğunuz sistemin sanal olduğunu unutmayın:

Psikolojideki tanıma göre iç çatışma, kendimiz olmakla sisteme uymak arasındaki gidiş gelişlerimizdir. Çoğumuz bu çatışmayı içimizde farklı şiddetlerde yaşarız, genelde de nasıl işin içinden çıkacağımızı bilemeyiz.

Konu şu ki, Harari’nin de dediği gibi örgütler ve devletler, işbirliğine yönelik yarattığımız sanal sistemlerdir. Bizler bu sistemlerin içinde oyunlarımızı oynarız. Bunların sanal olduğunu unutup gerçek sanmak, kendimizle olan bağımızı zayıflatır ve gerçeklik algımızı şaşırtır.

Gerçek büyüme, kendi iç dünyamızın ve manevi varlığımızın gelişimidir. Ancak buradaki gelişim bizi doyuma ve huzura ulaştırabilir; bazen dışa doğru sistemleri değiştirecek şekilde etki de yapabilir. Bunun tarihte Ghandi, Atatürk, Martin Luther King gibi çok sayıda örneği vardır. Bu kişiler, önce kendi bireysel gelişimlerini sağlamış, maneviyatlarını yükseltmişlerdir. Sistemde en tepeye yerleşmeleri, büyük ruhsal varoluşlarının vücut bulmuş hali gibidir.

2. Kendi cennetinizi hayal edin ve onu büyütün:

Biz hala 2 milyon yıl önceki beynimize çok benzer bir beyne sahip olduğumuz için korku ve kaygıya duyarlıyız. Bu duygular, özellikle ilkel çağlarda bizim hayatta kalmamızı sağladı. O yüzden bu iki duygumuz çok güçlüdür ve çok az miktarı bile genellikle ortama yayılıp soluduğumuz havayı zehirlemeye yeterlidir.

Oysa hayaller çoğunlukla uçucudur, sürekli beslenmeleri ve geliştirilmeleri gerekir. Cennet belki hep dini veya ütopik bir vaat olarak kalacak. Bunu bilseniz de kendi ütopyanızı içinizde besleyin ve yaşatın. Dünya üzerinde hükmünüz varmışçasına dünyayı değiştirme hayali kurabilirsiniz. Kaldı ki kendi iç dünyanız üzerinde sadece sizin hükmünüz var. Unutmayın ki sizi kendi cennetinizden ancak kendiniz kovabilirsiniz.

Kendi iç cennetiniz ve hayaliniz varsa, gerçekten vizyoner bir lider olabilirsiniz ve insanları sürükleyebilirsiniz. Motivasyonu bazen korku ve kaygı ile sağlamak da mümkündür. Fakat bunu yaptıkça bilin ki savaş, yıkım devam edecektir.

Kurum, örgüt veya devletseniz bana göre en büyük gücünüz, hayal ettiğiniz ve sunmaya çabaladığınız cennettir.

3. İnsani değerler belirleyin ve bunların etrafına şekillenin:

Hayallerimizdeki cennetten türettiğimiz değerler, yarattığımız sanal dünya ile kendi iç cennetimiz arasındaki köprümüzdür.

Değerleri bir kenara bırakıp, başımıza gelen olaylar bazında her şeye tek tek karar vermeye çalıştığımızda hayat çok ikircikli olabilir. Karar bekleyen her durum ve olay yeni bir tartışma konusu, ruhumuzu yiyen yeni bir çatışma haline gelebilir. Ayrıca her biri bizi bu sanal oyunun içine daha çok çeker ve onu daha gerçek sanırız. Bazen de ‘’bir kereliğine’’ diye düşünüp, çok değer verdiğimiz şeylere karşıt kararlar alırız. İşte bu, kirlenmemizin başlangıcıdır. Çoğunlukla bu ‘bir kere’, içimizdeki bir sınırı geçmemizi sağlar ve devamının gelmesini kolaylaştırır. Kendimizi kaptırdığımız oyunun içinde neye değer verdiğimizi unuttuğumuzda, iç dünyamızı gittikçe daha çok kirletme riskini taşımaya başlarız. Bu da iç çatışmamızı artırır.

Liderseniz ve değerlerinizi net ortaya koyup temsil etmiyorsanız, benzer süreci ekibiniz, kurumunuz, ülkeniz içinde yaşarsınız. Sonu gelmeyen olay bazlı tartışmalar, her yeni çıkan değişimin etrafındaki bitmeyen bir girdap, ne olduğu belli olmayan bir ahlak sistemi, insanlara farklı muamele sonucu ayrışmalar gittikçe artar. Sonuç yine savaş ve yıkımdır.

Örneğin ‘’insanlar arasında ayrımcılık yapmamayı’’ bir değer olarak koyduğunuzu düşünün. Artık kararları almak veya çatışma halinde tarafınızı belirlemek de daha kolay olacaktır. Siz hangi durumda ve ne pahasına olursa olsun ayrımcılığı reddeden tarafta olacaksınızdır. Konuların tekrar tekrar tartışılması gerekmez. Bir liderseniz ve bu değerinizi anlatıp tavizsizce yaşatıyorsanız, ekibiniz de bu tür bir konuda ne sizinle, ne de kendi aralarında tartışmaya girmez. Şimdi büyük bir kurumun değerinin ‘’çevreye zarar vermemek’’ olduğunu ve kurum liderlerinin bu değeri sonuna kadar savunacak iç bütünlükte olduğunu düşünün. Atılan her adımın çevreyi korumaya yönelik olması sizce nasıl olurdu?

Koruyup temsil ettiğiniz insani değerler sistemi, iç cennetimizi koruyan ve onun kirlenmesini önleyen gardiyanlar gibidir. Cehennemin zebanilerinden sizi ancak cennetinizin değerler sistemi koruyabilir.

Gördüğünüz gibi önerilerimin hepsi, bireysel ve ruhsal gelişime dayanıyor. Kanımca insanlığın en büyük sorunu, bu gelişimin eksikliğidir ve gerçekten ileri gitmenin yolu buradadır. Dünyayı kurtarmak, kendimizi kurtarmakla başlayacaktır. Liderlerin etki alanları geniş olduğu için kendilerini geliştirmelerinin etkisinin de daha çok olacağı inancındayım. Ruhsal gelişimini dağlara yerleşip insanlardan uzaklaşmaksızın gerçekleştirmeye çalışan, kaynayan kazanın ve zehirli atmosferin içinde her şeye rağmen hayallerini ve insani değerlerini koruyan liderlere saygım büyük. Umut da bence burada…

 

Hande Arıkan

Hizmetlerimi ve tüm yazılarımı ve görmek için web sitemi ziyaret edebilirsiniz.

 

“BİZSİZLİK” Oyunu

,

Önce başarının tanımı ve başarılı olmanın kuralları yeniden belirlendi.

Ardından mutluluğun tanımı ve mutlu olmanın kuralları.

Başarılı olmak mutlu olmak için yapılacak her şey mubah kılındı.
Kendinden çok başkalarıyla rekabet, kendinden daha çok başkalarını izlemek kurallardan biriydi.
Yola çıkan tüm engelleri ortadan kaldırmak için ne gerekiyorsa yapmak gerekliydi.

Çünkü “ben” o kadar önemliydi ki üzülmemeli, kırılmamalı, engellenmemeliydi.

“Ben” dışındaki her şey çok önemsizdi.
Cümleler hep “ben”le başladı hep “benim”le bitti.
Oyunun kuralı buydu.
Oyunda tek ve hep önemli “ben”dim.
Benim başarım benim hedefim benim mutluluğum benim sahip olduklarım hepsi çok önemliydi.

Daha çok “ben” im olmalıydı hep “ben” im olmalıydı.
Bildiğini, emeğini, sevgini, enerjini paylaşmamak gerekti oyunda çünkü paylaştığın ya senden fazlası olursa.
Ya senden daha başarılı ve mutlu olursa.
Kendine biriktirmeli kendine yatırım yapmalıydı en çok; çünkü kendi kendine kalacaktı er ya da geç.

Oyun işte böyle kuruldu…

“Ben” “ben” im diyenler çoğaldı çoğaldı çoğaldı ve artık sadece “ben” oldu yaşam amacı Dışındaki hiçbir şeyin kendisini ilgilendirmediği bu dünyada gün geldi “ben” im diyenlerle birlikte bir şey daha arttı
O da ŞİDDET
Adı ihmal, dayak, aşağılama, akran zorbalığı, mobing, istismar, ağaç katliamı, hayvan eziyeti ve dahaları oldu.

Tanımına tanımlar eklendi.

Dünya şiddeti haykıran, yardım isteyen, birilerini ikna etmeye çalışanlarla doldu.

Şiddetin seyircisi boldu.
Çünkü dokunmayan yılanın ömrüne ömür bahşedildi; dokunmadığı sürece yaşamasına izin verildi.

Yapılanlar hiç bilinmedi, gözler yumuldu, kulaklar tıkandı…
Çünkü oyun içinde bir oyundu üç maymunu oynamak.

Hep böyle mi devam etmeliydi hep böyle mi devam edecekti.

Hayır!

Peki nasıl son verilir bu “biz”sizlik oyununa?

Çok çok çok uzun yıllar önce bilenen ama oyunun kuralı gereği unutturulan bir şeyi hatırlayarak ve yeniden yaşayarak.

Tanımı ne olursa olsun sonlanmasını istiyorsak şiddeti, çözümü eskisi gibi bizde var olan bilgileri uyandırıp “biz” olmaktan geçiyor.

O zaman biz de önce adını koyalım oyunumuzun

Adı “BİZ OYUNU”

Oyunun kuralları mı?

Kuralları zaten hepimizde yazılı…

 

Handan BOZTEPE

Sorma Sanatı

,

Küçük bir çocuk özellikle ilk konuşmaya başladığında en çok yaptığı şey soru sormak olur ya hani o bazen ebeveynine ‘ne zaman ardı arkası kesilecek bu soruların’ diye düşündüren! Saf bir merakla sorar sorularını, öğrenmek için eşsiz bir açlığı vardır, çevresinde olup biten her şeyi, neyin nasıl olduğunu, neden olduğunu, nereden geldiğini merak eder yaşamı öğrenmeye çalışan zihni ve o değerli kalbi.

Sorular öğrenmek için kullandığımız en güçlü araçlardır. “Tek gerçek bilgelik hiçbir şey bilmediğini bilmektir.” diyen antik çağ filozofu Sokrates’ın kullandığı en güçlü silahlarından biri sorulardı. “Hiç kimseye bir şey öğretemem, yalnızca düşünmelerini sağlayabilirim.” derken karşısındakini düşünmeye sevk etmek için soruları kullanırdı.

Bazen en iyi liderlerin tüm yanıtlara sahip olanlar olduğu düşünülse de bu düşünce şekli bizi sormamız gereken soruları sormaktan alıkoyabilir. En başarılı liderler sorular sormaktan çekinmeyenlerdir. Öğrenmek, düşünmek, keşfetmek için sorarlar sorularını. Onları lider yapan özelliklerinden birisi de bu çocuk ruhlu meraklarıdır, büyüdükçe kaybetmedikleri.

Koçluk mesleğinde de soruların gücünü etkin bir şekilde kullanırız. Müşterimizin kendi yanıtlarına ulaşmasını, kendi zihninde bir keşif yolculuğuna çıkmasını hedefler sorularımız. İyi yanıtlar alabilmek için iyi sorular sormamız gerekir. Sorularımızı şekillendirirken birkaç noktayı dikkate almak buna hizmet edecektir. Bir koç olarak tamamen müşterimize odaklanmış olmalıyız; müşterimle ve onun gündemiyle ilgili ne öğrenmek istiyorum? Sorularımın bir amacı olmalı; sorduğum soruyu niçin soruyorum? Bu soru neye hizmet ediyor: bilgi toplamaya, netleşemeye, gerçek olanı ortaya çıkarmaya, olasılıklar yaratmaya vs? Gelen bilgiyi nasıl kullanacağım? Tüm bunlar soracağım soruları şekillendirirken, bir hususu daha dikkate almak gerekir ki o da karşımızdaki kişinin sorularımıza ne kadar hazır olduğudur. Başarılı bir koç müşterisini iyi tanıyan ve güçlü bir koçluk ilişkisi inşa etmeyi başarmış olandır. Ancak bu şekilde karşımızdaki kişiyi daha derin sorular için hazırlamış oluruz.

Elbette sorular yanıt veren tarafa hizmet ediyorsa eğer anlam ve değer kazanırlar. Yoksa sadece soru soranın merakını gidermek; bu ister arkadaşça bir sohbet ortamı olsun, ister profesyonel bir alan olsun, değersiz sorularla zaman kaybetmekten ibarettir.

Bir hoşlukla tamamlayayım isterim sorulara ilişkin yazdıklarımıJ Papaz efendi dostu olan Haham Moşe’ye sormuş: “Dostum Moşe, diyorlar ki siz Yahudiler her soruya soruyla yanıt veriyormuşsunuz, doğru mudur?”. Moşe cevap vermiş: “Öyle mi yapıyor muşuz?”

 

Ebru Oğuş, PCC

www.optimalkocluk.com.tr

Hayat Zorlaşınca

,

İnsan hayata bir kere gelmiş bulunur.

Hayatın kaçınılmaz zorlukları yorsa bile, yaşama katkısı olduğu sürece insan mutlu olur. Aslında zorluğu da kendisi yaratan insanoğlunun işi yaşamını anlamlı kılar. Ancak, iş hayatı kişinin istek ve ideallerine uygun bir yaşam sürmesine çoğu kez izin vermez. Duygularını alt üst ettiği gibi, onu üzüntü ve depresyonla karşı karşıya bırakır. Hayatın zorlu oyununda insan panik olur. Yerini bulamadan, mutlu olamadan, çoğu durumda varlığının anlamını kavrayamadan gün gelir hayattan gitmiş bulunur.

Huzursuz günleri aşmak için sonsuz çaba harcarken ne kadar zor günler yaşanırsa yaşansın; umudu asla tüketmemek, pes etmemek gerektiğine inanırız. İnşirah Suresi’nde “demek ki, zorluğun yanında bir kolaylık mutlaka var!” ifadesi mücadelemizin önderi olsun isteriz. Bu gönül darlığımıza şifa veren suredir. Karşılaşılan tüm güçlükler bir kolaylıkla aşılmıştır. Gece nasıl iki gündüz arasında ise, zorluk da kolaylıklar arasındadır. Dünyada zorluğa karşı sabır ve azimle mukabele edildiğinde neticesi olumlu olabilecektir. Yani zorluğun çaresi vardır, çözümsüz değildir. Ancak bu çare sabreden ve zorluğu yenmeye azmedenler içindir.

Ancak, sabır zaman kaybı ve ömür törpüsü olabilir. Zaman kaybı aslında hayat kaybıdır.

Özellikle başarmak istediğimiz çok önemli bir hedef olduğunda, ona ulaşmak kolay değildir. Steve Jobs, Richard Branson, Thomas Edison, Albert Einstein, Elon Musk gibi başarılı insanların biyografileri okunduğunda, işlerinde inanılmaz sonuçlar elde etmeden önce hepsinin hayatlarında zor zamanlar geçirdiği anlaşılır. İnsan, hayallerinin hayatını yaşamayı istediğinde onlarınki gibi birçok aynı engelleri aşması gerekebilir. Zorluklar insana “olmak istediği kişi olmaya“ izin veren testlerdir. Zorluk ve sıkıntıların kişiyi engellemek değil, gelişmesine yardım etmek için var oldukları anlaşılmalıdır.

Tony Robbins “Başarı, iyi yargılamanın sonucudur, iyi yargılama tecrübenin sonucudur ve tecrübe genellikle kötü yargılamanın sonucudur“ diyerek başarının çizdiği yolculuk sürecini göstermek istemiştir. Başarısızlıkların, hataların ve aksiliklerin insanın durmak yerine büyümesine izin vermek için karşımıza çıktığı anlaşıldığında, onlara daha olumlu bir bakış açısı ile bakılabilir. O zaman amaç hatırlanır, yapılanlar, nedenleri ve neden başarılı olmak istendiğini sorgulanır. Hayallerine ulaşma hedefleri ve nedeni insanı motive eder.

O halde hayat zorlaştığında ne yapılmalı? Pes etmek yok. Kararlılıkla mücadeleye devam edilmeli. Karşımıza ilk önce, belirsizlik, şüphe ve zorluk dönemlerinin geleceğini anlamalıyız. Bunlardan kaçınmanın kolay bir yolu olmayacaktır. Ortaya çıkan hatalar öğrenilmesi gereken derslerdir. Zorlu hayatın yorucu patikalarında karşılaşılan her zorluk ilerleme için yeni bir fırsat oluşturacaktır. Aslında, tüm çabalar ve karşılaşılan zorluklar başarı yolculuğunun temel taşlarıdır. Başarısızlıklardan geçe geçe, etkili mücadelelerle başarıya ulaşmak kolaylaşacaktır. Yılmamak gerekir. Bu yüzden insanlar sık ​​sık “neden” in “nasıl” dan daha önemli olmasına kafa yorarlar. Bir şey elde etmek istediğimiz ve yeterince güçlü olduğumuz zaman hiçbir şey bunu yapmamıza engel olamaz.

Öte yandan, zorlukların iyileştirici özelliği vardır. Kibir, acıma ve şükretmekten uzak olma gibi olumsuz yanlarımızı iyileştirme gücüne sahiptir. İnsan rahat dönemlerinde kendine yapılan bir kötülüğe karşılık vermeyi düşünürken; sıkıntı çektiği zaman affetmenin, hoşgörünün daha doğru olduğuna karar verebilir. Neşeli anlarında yakınları aklına gelmezken, zorluğa düştüğünde tanıdığı insanların varlığını hisseder. Manevi ve insani duygular hayat zorlaşınca ön plana çıkar. Bu nedenle, zorluklar insanı bir biçimde olgunlaştırır.

Zorluklar ve mutluluk paylaşıldığı an gerçektir. Zorluk aşıldıkça mutluluk katlanır. Bu gündelik hayatımızın kökten bir değişimidir. Her büyük sporcunun neden koçu olduğunu ve her işadamının neden belirli bir seviyeye ulaşan bir danışmanı olduğunu hiç merak ettiniz mi? Çünkü tek başına başarılı olunamıyor ve başarıya giden yol kimse için önceden belirlenmiyor. Önceden başarıya ulaşanların ayak izleri takip edilmeli ve yardımları istenilmelidir.

İnsan için yeni bir şehre taşınmak, başka bir dünyanın başlaması gibi baştan aşağıya bir değişimdir. Bir defa emir demiri kesti mi, yapacak bir şey kalmamıştır. Bu değişim hayatın yaşanacak zorlu maceraları arasında en soluk kesicisi olabilir. Böyle bir değişimle insanın iradesi baskılanmaz ve içindeki özü öldürülmezse şehre uyum sağlamak kolay olacaktır. Vefa duygusunun kaybedildiği yerde hiçbir kutsalın etkisi olmayacaktır. Eğer sevgi ve anlayışla insanın arkasında duracak bir kurumu varsa; iş hayatının yaşama da katkısı fazla olacaktır.

Ne yazık ki, Türk kültüründe her şey “Kervan yolda dizilir” mantığından ibaret gibidir. Gelecek uzaktan bizimle dalga geçer. Anılarımızı hiç kabullenmez, kendimiz ile barışık olamayız. Hayat zorlaştığında, bunun kaçınılmaz bir şey olduğunu kabullenir, bunu biraz da biz zorlaştırırız. Düzenimizi başkaları bozduğu için, yine başkasından yardım dileriz. Yaşama sevinci kaybedilip, yanlış yerlere odaklanınca tutkularımızı yaşayamaz enerjimizi boşa harcarız.

Endişe hiçbir işe yaramaz. Sonuçta mutlu olanlar yaşamı boyunca insanlara ve hayatlarına pozitif dokunuşlar yapanlardır. Aynı zamanda zorluklar aşıldığında, bu anlamlı bir hayat sürmenin en güzel ödülüdür.

Hayat ciddi ve zor bir oyundur.

 

Ali AKÇA

Sessiz Sinema

,

Çocukluğumda en sevdiğim oyunlardan biriydi sessiz sinema! Birçok hareketin simgelediği adlar olduğundan iyi de oynardık; rakip takım için zorlayıcı bir film ismi bulduğumuzda ise kıs kıs gülerek izlerdik anlatıcının şekilden şekile girmesini. Filmi anlatan oyuncunun konuşmasının kesinlikle yasak olduğu oyun, anlatıcının film adının kaç sözcükten oluştuğunu parmakları ile göstermesi ile başlar. Hemen ardından yerli yabancı ayrımı gelir. Anlatan başparmağı ile yerli film ise aşağı doğru tamam işareti yapar, yabancı film ise yukarı doğru…

İşte ben de sizlere bu ayki yazımda bir yerli bir de yabancı film tavsiye etmek istiyorum.

İlki yeni sayılabilecek bir Türk filmi; Kelebekler, senaristi ve yönetmeni Tolga Karaçelik. Henüz geçtiğimiz yıl vizyona giren ve Sundance Film Festivali’nde Büyük Jüri Ödülü’nü kazanan ilk yerli yapımımız.

Otuz yıl sonra babalarından gelen bir telefonla bir araya gelen iki ağabey ve kız kardeşlerinin koptukları mekâna dönüşleri, babalarının öldüğünü ve vasiyetini öğrenmeleri, anneleriyle geçen çocuklukları… Tam olarak annelerinin neler yaşadığı izleyiciye bırakılsa da ağır travma yaşandığı ve ailenin parçalandığı gerçekliği içinde işlenmiş. Kardeşlerin aslında yetişkin birer birey olarak birbirlerini hiç tanımamaları, yaşanan olaylara verdikleri tepkiler ve gün ışığına çıkan karmaşık bir geçmiş olarak özetlenebilir bu sıra dışı film. Anlatım ve görsellik olarak ise özellikle köye kelebeklerin geldiği bölüm oldukça başarılı, başrollerde Tolga Tekin, Tuğçe Altuğ ve Bartu Küçükçağlayan var. Ucuz şakalar ve durum komedilerinin modern yerli sinema için tek alternatif olmadığını anımsatır nitelikte bambaşka bir film Kelebekler. İzleyen herkesin kendine dair bulacakları olduğuna ve hüzün/neşe eşiğinin aslında ne kadar da ince ama derin bir çizgi olduğunu bir kez daha fark edeceğine eminim.

İkincisi ise yabancı; 1989 yapımı dilimize Aşkın Gücü olarak çevrilmiş (What Dreams May Come). Orijinal adında olduğu gibi, iyi ya da kötü, hayaller gerçek olabilir üzerine romantik bir görsel şölen. Robin Williams başrolde mücadeleci ve büyük bir ego ile asla pes etmeyen bir aile babası rolünde. Çocuklarını işi yüzünden okula bırakamayan eşini, evlatlarının kaybına yol açan trafik kazası sonucunda çektiği vicdan azabı ile delirmenin eşiğinden kurtarıp sevdiği kadını hayata bağlamayı başarmış bir adam… Film ise kendisinin de bir trafik kazasında ölmesi üzerine başlıyor.

Çekildiği yılın teknolojisini zorlayan inanılmaz sinematografi ile uçsuz bucaksız ve rengârenk bir cennet… Öbür dünyada herkesin hayal edebildiğini yapabildiği kendi evreni var, olabildiğince çılgınca ve korkutucu bir özgürlük… Her birey dünyada olduğundan çok farklı görüntüye sahip olabiliyor. Örneğin oğlu babasının değer verdiği ve asistanlığını yaptığı ilk doktor görüntüsüne sahip olabiliyor. İzlerken aklınıza takılan soruların yanıtları akış içerisinde yanıtlanıyor;

“Neden kendimizden farklı kişiler olmayı seçiyoruz cennette?” Paketin önemi yok dense de asıl neden, sahip olduğumuz otorite figürleri; öğretmeninin, babanın kim olduğu senin gerçekte kim olduğunu etkilediğidir.

Birçok beylik gelebilecek diyalog içerse de güzel bir anlatımı var. “İyi insanlar kendilerini affedemedikleri için cehenneme giderler.” Ruh eşiniz “kendimi affedemem belki ama seni affedebilirim ” derse kimseye beylik gelmez!

Çocukları ardından kocasını da kaybeden ve dünyada yalnız kalarak bu sefer pes eden eşi, yaşamına son vererek cehennem tarafına gidiyor. Öldüğün zaman yok olursun fikrine sahip olan karısının gerçekliğine karışır ise geri dönüşü olmayacağını bilen kocası, cehenneme rehber eşliğinde eşini bulmaya gidiyor. Betimlemeler çok güzel gençliklerinde dans dersi için ısrar eden kadın kocasından ret yanıtı alınca “insanların suratlarından oluşan bir denizin içinde kayboluyorum sanki” demiş ve bu onun cehennemi olmuş. Filmdeki sınırsız hayal gücü ile cehennem de görsel şölenden payını almış.

Hastalığı yüzünden 2014 de intihar eden Robin Williams yirmi beş yıl önceki rolünü anımsıyor muydu acaba?

Gerçekten de hepimiz bazen kazandığımızda kaybediyoruz.

Hepimiz beraber yaşlanabilir miyiz cennette? Yeniden dünyaya dönebilmek, farklı seçimler yapmak, tekrar denemek, yeniden doğmak ve yine ruh eşini bulmak mümkün mü? Filmde epey soru soruluyor ve sanırım izleyici kedi inancı doğrultusunda yanıtlarını buluyor.

Gerçek, beynimizde gerçek olandır. Belki de dedikleri gibi “…koca bir insan ömrü cennette sadece bir kalp atışıdır.”

Sağlık ve huzurla

Nurkan ZAİM

Ekonomist, Eğitim Koçu

Yüzü Olmayan Kız; Ölüm, Pişmanlık ve Hayata Asılmak

,

Her insanın özünde yaşamını devam ettirebilme şavaşı vardır. Bir kişi, yaşamını devam ettirebilmek için başkasını öldürmek dahil her yola başvurabilir. Fakat intihar eden kişi, hayatla olan tüm savaşı bırakmıştır… Umutsuzluk, çaresizlik ve başka yol olmadığı düşüncesi kişide derin kaygı yaratır. Tek kurtuluşun ölüm olduğuna karar verirler. Her 40 saniyede bir kişinin intihara bağlı öldüğü göz önüne alındığında intiharın çok önemli bir toplumsal sorun olduğu kesindir. İntihar bireyseldir ama tek o kişinin ölümü ile sonuçlanmaz. İnsanlar ölüm ile kendi acılarına son verirken, aslında acılarını katlayarak geride kalanlara bırakırlar. Malaperte bu durumu, “intihar hemen daima egoizmin ürünüdür” diye özetler.

Özellikle 15-25 yaş arasında intihar oranları yüksektir. Gençlikte toplumsal düzen, hayat ve yaşama biçimi gibi sorunlar çözüm bekler. Genç kendisinin ne olduğu ile toplumun kendisinden ne beklediği arasında çelişki yaşar. Toplumun beklentilerini reddetmek yerine kendi benliğini red eder. Genç kendisini kısıtlandırılmış ve durdurulmuş hisseder. Kısıtlandığını düşünen genç için hareketsizlikle ölüm eşanlamlıdır. Çoğu kez intihar eylemi, onlar için, başka türlü başarılamayan hareketi sağlamak için yapılır. Çünkü önemli olan, hangi biçimde olursa olsun ileriye doğru hareket etmektir. Gençlerdeki intihar dürtüsü komplekstir. Bunlar hem gerçekten ölme arzusu hissederken hem de aynı zamanda intihar eylemi ile gerçekten yaşıyor olduklarını hissetme arzusu gibi hedefinden sapmış düşüncelere sahiptir.

İntihar ile umutsuzluk arasındaki ilişki erişkinlerde belirgin iken, depresif olmayan gençlerin intiharlarında umutsuzluk her zaman neden değildir. Menninger’e göre intihardan önce kişide öncelikle adam öldürme isteği gelişir. Kişi zaman içinde bu isteği kendine karşı çevirir ve kendini öldürür. Fakat asıl mesele ölümü gerçekten isteyip istememektir. Menninger’e göre yaş arttıkça öldürme isteği azalırken, ölme isteği artar. Yaşlılarda gerçek intihar oranı yüksek olup, temel etken umutsuzluktur ve ölümü gerçekten isterler.

Genç yaş intiharlarının çoğunda kişiler aslında gerçekten ölmek istemezler, daha çok tehdit içeriklidir ve dürtüseldir. Bu kişilerdeki ana problem insanlarla olan ilişkilerdedir. İntiharın temelinde öfke vardır ve amaç aslında ilişkide sorun yaşadıkları kişiyi üzmek, cezalandırmak, intikam almaktır. Alfred Adler intihara kalkışan bireyi, “kendisine zarar verme hayalleri görerek ya da kendine zarar vererek başkalarını inciten insan” olarak tarif eder. Özetle intihar bir iletişimdir; yardım için ağlamaktır; başkalarından yardım istemektir; tehdit veya intikam metodudur; pişmanlık ve bir itiraftır.

On yedi yaşındaki Katie Stubblefield’in intihar eylemi kendine zarar vererek başkalarını inciten insan tarifine tam uymaktadır. Katie’nin eylemi dürtüseldi ve asıl amacı ölmek değil, kendisini aldatan ve terkeden sevgilisinden öç almak, onu üzmek ve cezalandırmaktı. Bir çok genç intiharında olduğu gibi bir anlık öfke ve üzüntü ile aldığı karar yüzünden av tüfeği ile kafasına ateş ederek dönüşü olmaz bir yola girdi. Katie’nin intihar sonrası hayata yeniden tutunma hikayesi ilham vericidir. Katie’nin tüm zorluklara ve acılara rağmen hayata tutunma isteği aslında onun amacının ölmek değil intikam almak olduğunu ispatlamakta. Bir anlık öfke ile yüzünü kaybeden Katie, olaydan sonra bunu neden yaptığını hatırlamıyordu bile.

Zorlu ameliyatlar sonrası hayata döndürülen Katie’nin artık eski görünüşüne kavuşturmak imkansızdı. Tüm yüzü parçalanmış, yüzündeki kemikler dağılmış ve gözleri ciddi hasar almıştı. Katie çok uzun bir süre çiğnemek, yutkunmak ve rahatça nefes alabilmek gibi eylemleri gerçekleştiremedi. Vucudundan çıkan çok sayıda borular ile yaşama tutundu. Tek çaresi yüz nakli olmaktı. Yüksek doz uyuşturucu yüzünden hayatını kaybeden Andrea Schneider adlı bir kadının yüzü, 2017 yılında 31 saat süren zorlu bir ameliyatla Katie’ye nakledildi.

Kurşun Katie’nin, burnunu, alnını ve çene kemiğini de dahil olmak üzere yüzünün büyük bir kısmını tahrip etmişti. Aynı kurşun gözlerinde ve beyninde de hasara sebep oldu. Nakil ameliyatına kadar 22 estetik ameliyat geçiren Katie’ye yüz nakli sonrası da üç ameliyat daha yapıldı. Genç kadın halen konuşmada güçlük çekiyor. Psikoterapinin yanısıra Katie yeni baştan konuşmayı ve yürümeyi öğreniyor. Nakil edilen yüzü vücudunun reddetmesi olasılığına karşı da hayat boyu bazı ilaçlar kullanacak. Katie’nin yeni hedefi ise okula yeniden başlamak, intihar ve hayatın önemi konularında gençlere konuşmalar yapmak…

 

Prof.Dr. B Handan Özdemir