İdare Et!

,

TDK Güncel Sözlüğüne “İdare etmek nedir?” diye sordum. İşte cevapları:

Yönetmek, çekip çevirmek, tutumlu kullanmak, yetmek, yetişmek, yeterli olmak, kurtarmak, hoş görmek, göz yummak, örtbas etmek…

Dilimize pelesenk olan bu güzel deyimin diğer anlamları ile alakalı da yorumlar yapılabilir elbette. Ama ben bu deyime karşılık olarak verilen son iki kavram üzerinde durmak niyetindeyim: göz yummak ve örtbas etmek.

Merhaba, nasılsın?

  • İdare ediyorum.
  • Babanla aran nasıl?
  • İdare ediyorum.
  • Sınavlar nasıl geçti?
  • İdare eder.
  • Geçinebiliyor musunuz?
  • İdare ediyoruz.
  • Evde vaziyetler ne durumda?
  • İdare ediyoruz.
  • Bu ara işler nasıl?
  • Eh işte! İdare ediyoruz.
  • Beyefendi size ceza yazmak durumundayım.
  • Ya abi idare etsen olmaz mı?
  • Ödemeyi geciktirmişsiniz. İşlem yapmam gerekiyor.
  • Abi bu seferlik idare et, valla bi daha geciktirmem…

Bu reel diyalog listesini daha da uzatmak ve çeşitli örneklerle zenginleştirmek mümkün. Millet olarak böyle idare etmek konusunda hiç kimse elimize su dökemez. En önemli meziyet ve maharetlerimizden birisi bu. Her halükarda idare ediyoruz yani.

Ebeveynler olarak çocuklarımızı idare ediyoruz, çocuklar da biz ebeveynlerini bir güzel idare ediyor. Biz, lüks özel okullara gönderip büyük paralar ödemeyi, istedikleri her şeyi hemen almayı, yaşları çok küçük olsa bile ellerine mutlaka birer akıllı (!) telefon ya da tablet vererek susturmayı çocuklarımız için en büyük marifet sayıyoruz. Çocuklar da habire test çözüp robotik özellikleri ile öne çıkmayı büyük başarı kabul ederek istedikleri her şeyi bizden koparma peşinde dirsek çürütüyorlar! Ama ne olursa olsun sonunda birbirimizi “idare ediyoruz” bence.

Alan razı veren razı!

Okul öncesi çocukları isterseniz hiç konuşmayalım. Hani şu büyük çoğunluğuna anneannelerin, babaannelerin baktığı; bakıcıya ya da kreşlere emanet ederek “rahatladığımız”, anne kokusuna hasret büyüttüğümüz minnacık çocuklarımız var ya! Ne yapsın neneler ve dedeler? Onlar da çocuklarını ve çocuklarının çocuklarını idare ediyorlar “torun sevgisi” hatrına.

Eşler birbirlerini, sevgililer hem birbirlerini hem sevgilerini; şoför her cinsten yolcularını, yolcular direksiyon sallarken aynı anda pek çok marifetini sergileyen şoförleri; amir memurlarının tembelliğini, memurlar amirlerinin kifayetsizliğini idare ediyor. Öğretmen öğrenci ve velileri, veliler okul yönetimlerini idare ediyor. Sporcular antrenörlerini, yöneticiler sporcularını; izleyici -en kötüsü olsa bile- dizi ve filmleri, kötü film ve diziler de ne izleyeceğini bilmeyen seyircilerini idare ediyor.

Aslında toplum olarak hepimiz seviyoruz “mış gibi” yapmayı. Örtbas etmeyi. Göz yummayı. Bize ait yanlışlara, eksikliklere göz yumulmasını. Kusurlarımızın örtbas edilmesini seviyoruz. Sürekli bastırılmışlık hoşumuza gidiyor bir anlamda. Okumuyor, öğrenmiyor, çaba sarf etmiyor, kendimizi geliştirmiyoruz. Sorunlarımızla yüzleşmeyi bilmiyoruz. Belki de büyüklerimizin çocukluklarından bize kadar bulaşan bir hastalık bu! Durduğumuz yeri “gelebileceğimiz” nihai nokta olarak görüyoruz. Gidebileceğimiz yeri bilmiyoruz. Sahip olduğumuz potansiyelden haberimiz yok. Dolayısıyla bir türlü kendimiz olamıyoruz.

“Optimal Koçluk” eğitiminde öğrendiğim ve çok hoşuma giden bir kavram var: İçimizdeki Sabotajcı. Hani şu bize sürekli olarak “Durumunu koru!” diyen; Aman ha! diyerek mütemadiyen gözümüzü korkutan iç sesimiz var ya! O işte! “Buradan kıpırdarsan helak olursun. Sonra burayı bile arar hale gelirsin. Ya gittiğin noktada umduğunu bulamazsan?” diye daha neler neler söylüyor bize. “Statü endişesi” iliklerimize kadar sirayet etmiş. Mevcudu muhafaza etmek, yetinmek yani kısacası “idare etmek” en önemli genetik özelliğimiz gibi, bu sabotajcının marifetiyle.

Başka iç seslerimiz de var elbette. “Her şeye rağmenci ol. Kendini tanı. Kendine inan. Bırak şu idare etmeyi. Kendini örtbas etme artık. Bakış açını değiştir. Hedeflerini belirle. Eylem planını yap ve sende var olan asıl potansiyeli ortaya çıkarmak için harekete geç!” diyen öz benliğimizin sesleri bunlar.

Kendimizi sabotajcılarımızdan kurtarıp öz benliğimizin sesini duyabilir hale gelmek yerine kendimizi ve birbirimizi “idare etmek” yolunu seçtiğimiz sürece bu hamur daha çok su götürür. Böyle bir konuyu gündeminize taşıdım diye bana da kızmayın lütfen.

Siz de beni idare ediverin” artık.

 

Osman Güzelgöz

osmanguzelgoz.com

İlişkiler Astrolojisi Üzerine

,

İlişkiler astrolojisi belki de astrolojinin en popüler alanıdır. İnsanlar öncelikle kendini tanımak için astrolojiye ihtiyaç duyarlar ve ilişkiler kendimizi en net gördüğümüz hayat alanıdır. Yani karanlıkta kalan taraflarımızı başkalarına aynalığıyla farkederiz.

İlişkiler astrolojisi diğer bir deyişle sinastri, haritalar arası açıları inceleyerek iki kişinin birbiriyle olan bağlantısının yapısını, enerji akışının kalitesini, geliştirici ya da ket vurucu özelliklerini gösterir. Fakat daha önceki yazılarımda da paylaştığım gibi astrolojik göstergeler her zaman bireysel irade ile bağlantılı olarak aktive olur. Yani hiçbir haritalar arası uyum, en üst düzeyde şaşılacak kadar iyi olanlar da dahil, iki kişinin birlikte olmalarını sağlayamaz. En önemli olan bireysel tercihlerdir. Dolayısıyla astrolojik bir verinin sizi merkezinizden çıkarmasına izin vermemelisiniz.

Bu konuyla ilgisi olanlar muhakkak bilirler, daha önceki bir yazımda kısaca bende açıklamıştım, ikili ilişkilerde en önemli göstergeler Güneş, Ay, Venüs, Mars ve Merkür dür. İlk dört gezegen cinsiyet kimliğimizin ve ruhsal yatkınlıklarımızın ifadesiyle ve Merkür de kafa yapımız ve iletişim becerilerimizle alakalı olarak ilişkilerimizi etkiler. Mesela Venüs- Mars ve Güneş-Ay uyumu olan bir çifti ele alalım, duygusal ve ruhsal olarak uyumlu olmalarına rağmen eğer haritalar arası uyumlu Merkür bağlantıları yoksa muhtemelen birbirlerini anlamakta, iletişim kurmakta güçlük çekeceklerdir. Veya uyumlu ya da uyumsuz Venüs-Mars bağlantısı olan bir çiftin duygusal ve cinsel olarak tatmin oldukları halde Güneş-Ay bağlantıları yoksa bir süre sonra ruhsal olarak doyumlu bir ilişki sürdürmeleri zorlaşabilir.

Bütün bunların yanında soğukluk ve mesafe, otorite, zorlayıcılık daraltma ve kontrol ile anılan Satürn ün uzun evliliklerin ve birlikteliklerin haritalar arası açılarında muhakkak birkaç tane akıcı ve/veya zorlayıcı açısının olduğunu görürüz. Satürn birtakım yapıların oluşup, korunmasında, sürdürülmesinde etkili olacaktır, fakat dozunda gitmek kaydıyla yoksa soğukluk ve aşırı kontrol sebebiyle ilişkiyi donma ve kırılma noktasına da getirebilir. Satürn evliliği sembolize eden terazi burcunun yücelme yöneticisidir. Yani gerçekten istemediğimiz halde sürdürmek zorunda kalmaktan tutun da, harika bir şeyin çok fazla zamana ve sabıra ihtiyaç duymasına, bir çatının somut bir kararla ve bireylerin ikisinin de üstünde bir güçle korunmasına, toplumsal kurallar ve aile kavramına, çocuk gibi annelik gibi aşırı hassas bir yapının (yengeç burcunun tam karşısındaki oğlak burcunun doğal yöneticisidir) en güçlü, en sert, en stabil yapıyla korunabilir olmasına kadar bir sürü sembolizma ile Satürn ün evlilik dostu olduğunu söyleyebiliriz sanırım. Ve onun kolları altında insanlar şefkati, sevgiyi ve aile olmayı öğrenebilirler çünkü o süreyi ilişkiye Satürn tanır. Elbette ki ilişkideki her bir kişinin Ay ve Venüslerinin becerileri oranında 😊

Bu konuda söylenebilecek, yazılabilecek sayısız makaleler olabilir elbette, içerik bakımından detaylandırılabilir, harita örnekleri oluşturulabilir, kompozit (birleşik) haritalardan da bahsedilebilir. Kendimizi insanlarla olan ilişkilerimizde görüyoruz demiştik ya her ilişkiye bir servet, cevher, keşfedilmeyi bekleyen bir yanımız olarak da bakabiliriz kim bilir, belki de yargısız alana geçmemize vesile olabilir bu. Kendimizi görebilmek için aynaya doğru bakmayı öğrenebilmemiz dileğiyle mutlu bir Mart ayı olsun…

 

Esinlenilen Kaynaklar: Relationships and Life Cycles; Stephen Arroyo, Gökyüzü Ortaklıkları Steven & Jodie Forrest

 

Ülgen KARAARSLAN

Astroloji Danışmanı, ASA, MAPAI, ISARCAP
venussirius.com.tr
#studiovenussirius

Varoluşsal Zeka

,

Psikologların geliştirdiği Çoklu Zeka Kuramı eğitimciler tarafından benimsenerek, “Ancak tek bir zeka tipi olsaydı, eğitim sistemi adil olurdu” fikri üzerinden geliştirilmiştir.

Konu ilginizi çekerse, Harvard Üniversitesinden Prof.Dr.Howard Gardner tarafından ortaya atılan Çoklu Zeka Kuramı’nı Google ile aratarak bir çok makale okuyabilirsiniz. Gardner, 1983 yılında yazdığı Zihin Çerçeveleri (Frames of Mind) kitabında orijinal yedi zeka alanı tanımlamış; takip eden yıllarda yayınlanan kitaplarında iki zeka alanından daha bahsetmiştir.

Kişisel gelişime ilgi duyanların sık karşılaştığı bir kavram vardır; insan zihni, mutluluk için tasarlanmamıştır, sadece hayata tutunmak için tasarlanmıştır. İşte, Gardner tarafından sekizinci zeka olarak tanımlanan zeka türü, hayatta kalabilmek için gereken zeka, doğa zekasıdır (naturalistic). Elbette günümüz koşullarında doğa zekasını evirilmiş olarak kullanıyoruz. Doğa zekası güçlü olanlar, tüketici bir toplum içerisinde nelerin alınması, hangi ürünlerin alınmaması gerektiği bilen, ekolojik çevreyi ve dünyayı önemseyen kişilerdir. Toprakla uğraşmayı ve hayvanları beslemeyi seven, doğa içinde yaşamını sürdürebilen, hayvanları ve doğal çevredeki diğer parçaları (taşlar, kabuklar, ağaçlar, bulutlar, vb) tanımlayabilme ve sınıflandırabilme yeteneğine sahip, dış dünyayla güçlü bağları bulunan, soyu tükenmekte olan türleri araştırmaktan zevk alan, açık hava sporları yapmayı seven kişilerde doğa zekası güçlüdür, denilmektedir.

Benim ilgimi çeken ise henüz kesinleşmemiş olan son zeka alanı; Gardner ‘ın son on yıldır üzerinde çalıştığı zeka türü (existential), varlıkla ve varoluşa ilişkin büyük sorunlar ile ilgili olduğundan Varoluş Zekası veya Büyük Sorun Zekası veya Varoluşsal Zeka adlarından birini alabilir.
Nedir bu son zeka diye merak edenler için kısa bir açıklama; mantık çerçevesinde inanması zor olup aynı anda ihtiyaç duyulan kavramların anlamlandırılması ve insan zekasına uyumlu bir şekilde sunulması konuları ile ilgilidir.

Konuyu biraz daha açalım; varoluşsal zeka, insan varlığı ile ilgili daha geniş ve derin sorular sorma, sorular açısından düşünme ve metafizik cevapları arama eğilimidir. Hayatın anlamı ve hayatın başlangıcı gibi insanın varoluşu hakkındaki sorulara karşı duyarlılık olarak tanımlanmaktadır; Bize ne olacak? Gelecekte bizi ne bekliyor? Nereden geliyoruz? İnsanlar neden kavga ediyorlar? Neden savaş var? Hayat neden var? Ölüm neden var? Var olmak, ölüm ve gerçekliği sorgulamayı, hayatın anlamının irdelenmesi, doğum – ölüm, başlangıç – sonların nedenleri gibi, mantık yürütmenin zor olduğu ve duyulup hissedilemeyen konularda düşünme ve etkin yorum yapabilme becerisiyle ilgilidir.

Dünyanın yüzyıllar önce neye benzediğini, başka bir gezegende hayat olup olmadığını, ölümden sonra yaşamın olup olmayacağını, başka bir boyutun olup olmadığını, paralel evrenleri, sonsuzluk ve sonsuzluk ötesi olgular üzerine düşünebilen insanların bu zeka alanında güçlü olduğu ileri sürülüyor.
Aynı zamanda, bu zeka türündeki insanların hayatın ve ölümün ötesinde neler olduğu konusunda düşünce yürütebilecek kapasiteye ve duyarlılığa sahip marjinal, en uç noktalara değinen kişiler olabileceği söyleniyor. Varoluşsal zekaya sahip insanlar, diğerlerine göre bu konularda fazlaca düşünüp, günlük yaşantılarını kendi varlık sebepleri hakkında kafa yorarak sürdürürler. Bu düşünceler yaşam ve ölümün nedenlerini ve nasıllarını içerebilir. Birçok insan bu düşünceleri hiç dikkate bile almazken kendi varlıkları ile ilgili insanlar neden doğduğu, hayata nasıl geldiği ve neden öldükleri gibi soruların yanıtlarını keşfetmeye çalışırlar.

Süren araştırmalarda, son zeka alanının meslek türlerinin; evren bilimciler, filozoflar, kuantumcular, fizikçiler, matematikçiler, din adamları, yoga eğitmenleri gibi sonsuz büyüklüğün ve sonsuz küçüklüğün ötesini hayal edebilen meslekler olabileceği üzerinde fikirler öne sürülüyor.

Ruhsal zeka da varoluşsal zekanın bir parçası olarak görülebileceğinden, varoluşsal zeka, ruhsal ve zihinsel deneyimlere sahip olan kişilerde güçlü olduğu varsayımıyla meditasyonda daha yetenekli kişiler olduğu söylenebilir.

Konu epeyce derin, okudukça daha fazlasını öğrenme isteği uyandırıyor. Benim merak ettiğim konu ise; yeni bir zeka alanının nasıl bulunduğudur.

Zeka üzerindeki çalışmaların sonsuz bir süreç olmadığını özellikle vurgulayan Gardner; biyoloji, psikoloji, antropoloji, beyin cerrahisi gibi birçok disiplinden faydalanarak başka zekaların da var olabileceğini üzerinde çalıştıklarını anlatıyor. Aslında beyinde yeni yerler, daha önce kullanıldığını fark edilmeyen bölgeler keşfedilmediğini söylüyor. Bu farklı disiplinlerden gelen bazı kriterlerin hepsi bir noktaya doğru işaret ediyorsa ancak yeni bir zekadan bahsedilebileceğini ve en önemlisi beynin hangi bölgesinde bu bilgilerin işleme konduğunu araştırarak yeni bir zekanın olup olamayacağına karar verildiğini açıklıyor.

Beynin herhangi bir kısmının felsefi ve varlıkla ilgili sorularla uğraştığına dair bir kanıta henüz ulaşılamadığından bu zeka, henüz literatüre girmemiştir. Bir çok kriter yerine getirilmesine rağmen beynin hangi bölgesinde bu bilgilerin işleme konulduğu henüz araştırma aşamasındadır.

Varoluşsal zeka alanında yürütülen çalışmaların sonuçlandırılması beklenirken, zihnimizde yarattığımız ütopyada yönetenlerin sahip olduğunu düşlediğimiz bir zeka türü olduğu aşikardır.

 

Sağlık ve huzurla,
Nurkan ZAİM
Ekonomist, Profesyonel Koç

 

Yaşasın Cemreler Düşüyor

,

Bu aralar bir kar yağıyor, bir güneş çıkıyor. Hava nispeten bir ılınıyor, sonra bir bakıyorsunuz, yine eksilere düşmüş. Eksiler normal de, ılık havalar Şubat ayının bildiğimiz normali değil. Bunlar oldukça sık sık tedirgin bir ifade ile mevsimlere bir hal oldu, eskiden kış böyle mi olurdu derken buluyorum kendimi. Sonra bu yorumlarımın arasında bir şey geliveriyor aklıma, çocukluğumdan beri tanıdığım bir ses sesleniyor içimden: Merak etme, mevsimler değişse de, değişmeyen bir şey var, rahat ol, bak cemreler düşmeye başladı, hatta ikisi düştü bile, kaldı bir tane, sonra bahar. Cemrelerin düşeceğini bilmek, düştüğünü duymak, bana her kıştan bahara geçişte iyi hissettiriyor, çünkü onları tanıyorum, tanımadığım değişikliklerin arasından göz kırpıyorlar bana, rahat ol, biz buradayız diye.

Bugün şunu düşündüm: Değişen şeylerin içinde değişmeyen ve güven veren şeylerin de var olduğunu bilmek iyi bir şey. Hemen ardından da şu cümleyi söyleyiverdim kendime: Demek ki neymiş, hayattaki değişim dönemlerinde, değişmeyen ve güven verenlerin varlığını keşfedip, onlardan destek almak değişimi yaşamanın kolaylaştırıcılarından biri olabilirmiş. Meğer cemreler de değişimde değişmeyenlerin metaforu, hatırlatıcısıymış benim için.

Özel hayatta, iş hayatında, sosyal hayatta, tüm hayat türlerimizin içinde değişim bizimle hep el ele, yan yana, hatta burun buruna. Değişim, bilmediğimiz ya da alışkın olmadığımız şeyleri yaşamak gibi bir şey olduğu için olsa gerek, bazen tedirgin oluyoruz o bilinmeyenlerle karşılaşmaktan. Öyle olduğunda da “istemiyorum bu değişimi”, bildiğim gibi iyiydi diyen bir itiraz yükseliyor içimizden. İşte benim cemreler, bu tedirginliğin, bu itirazların daha kolay atlatılmasının ve değişimi daha kolay yaşamanın güven veren destekçileri galiba.

Acaba sizin hayatınızın içindeki değişimleri kolaylaştıran cemreler neler, kimler? Bugüne kadar nasıl destek oldular size? Bugünden sonra nasıl destek olmaya devam ederler? Belki düşünmek istersiniz…

 

Nazlı Ermut

www.nazliermut.com

Kapılar

,

Yaşamda karşımıza farklı zamanlarda farklı kapılar çıkar. Her kapı başka bir yola açılır, kendimizi ve ihtiyaçlarımızı tanıyıp anladıkça; bize neyin iyi gelip gelmediğini daha iyi anlamaya başlarız. İhtiyaçlarımızın farkında olmak ve bize iyi gelen kapıları bulmak bazen akışta kendiliğinden olur, bazen de çaba gösterip destek alarak.

Geçen haftalarda PCC Profesyonel Koç Kemal Başaranoğlu’nun bir süredir gönüllü olarak sürdürdüğü “Yeni bir kapı açmaya var mısın?” adlı “Farkındalık Atölyesi”ne katıldım. Kemal Bey, atölyeyi koçlukta kullanılan araçlardan birisi olan kartlarla yürüttü. Kartları kullanmak duyguları kalpten dile taşıyarak, onları ifade etmeyi kolaylaştıran, güçlü olduğu kadar keyifli bir araç benim için. Atölyede açmak istediğim yeni kapımın nasıl bir kapı olduğu,kapının rengi, şekli, biçimi, büyüklüğü, açık mı kapalı mı olduğu, kapının arkasında ne olduğu gibi soruları kartlar üzerinden hayal etmek keyifli bir süreç oldu. Kapımı imgeleyip kağıda çizdikten sonra kapımın bana düşündürdüklerini ve hissettirdiklerini grupla paylaşmak; bunu da profesyonel bir koçun kolaylaştırıcılığında yapmak bana çok iyi geldi. Grupta herkesin kapısının birbirinden ne kadar farklı olduğunu görmenin ve herbirimizin kapısıyla olan ilişkisini gözlemlemenin kendisi bile bana başka kapılar açtı.

Bu atölye çalışmasının ardından tam da işle ilgili yeni kapıları aralamanın eşiğindeyken, Uluslararası Profesyonel Koçluk Federasyonu’nun (ICF Türkiye) düzenlediği toplantıda Profesyonel Koç Nazlı Ermut’un “İş’te Anlam ve Mutluluk” başlıklı konuşmasını dinledim. Nazlı Hanım konuşmasında işyerinde “çalışan memnuniyeti” kavramının zaman içinde “işyerinde anlam ve mutluluk” değerlerine doğru nasıl evrildiğini anlattı.  Nazlı Hanım’ın, kendi deyişiyle, “anlam ve mutluluğun elele tutuşmasının” çalışanlar için ne kadar önemli olduğunu anlatması kendimle ilgili bir şeyi fark etmemi sağladı:  Açmak istediğim yeni kapımın mutlaka anlam ve mutluluğa doğru açılmasını istediğimi fark ettim. Kemal Bey’in çalışmasında imgelediğim kapıyı kağıt üstüne çizerek somutlaştırmışken; buna anlam ve mutluluk değerlerini de ekleyince kapım ete kemiğe bürünmüş oldu.

İki koçun bu süreçte bana eşlik edişi hem içime hem de dışarı doğru açılan kapılarımdan içeri girmem için beni cesaretlendirdi. Her iki deneyim de bana seanslarda koçluk becerileriyle yaptığımız şeyin aslında kendi kapılarını arayanlara yol arkadaşlığı yapmak olduğunu bir kez daha hatırlattı ve “koçluk mesleğinin kapısından iyi ki girmişim!” diye düşündüm.  Antoine De Saint-Exupéry’in sevdiğim bir sözü var: “Görünen her şeyin gerisinde daha engin bir şey vardır; her şey, kendinden başka bir şeye açılan bir yol, bir kapı, bir pencereden başka bir şey değildir.”

Bu bahar kendimize, birbirimize, içeri ve dışarı doğru açılan kapılarımızın olduğu bir bahar olsun.

 

Mevlüde Sahillioğlu

 

Duygusal Olarak Sağlıklı İnsanların 7 Alışkanlığı

,

Hayata, dünyaya ve geleceğe bakış açımız yalnızca ufkumuzu belirlemekle kalmaz, sağlığımızı ve dolayısıyla yaşam başarımızı da etkiler. Neticede, enerjimizi en çok harcadığımız şeyler, yaşam kalitemizi belirliyor. Bu ise alışkanlıklarımız üzerinden gerçekleşiyor.

O halde, (duygusal olarak) sağlıklı insanların temel alışkanlıkları nedir?

Bu konuda çok şey söylenebilir, ama bizce özetle 7 alışkanlık önemli. Gelin kısaca bir göz atalım.

  1. Duygularını Dinlerler, Bastırmaya çalışmazlar

Fark edip anladığımızda, bedeniniz bize duygular aracılığıyla çok şey anlatır. Zira, hiçbir duygu gereksiz değildir. Bize engel olması, onların (bedenin/bilinçdışının) anlatmak istediklerini anlayamadığımızda ortaya çıkan gerilimden kaynaklanır çoğunlukla. Kendi zihnimizi bilinçli takibe alma, duygularımızı fark edebilme ve anlama becerisi kazandırır.

  1. Hem Fiziksel, Hem De Zihinsel Sağlığına Önem Verirler

Malum, bedensel sağlığımız ve psikolojik/duygusal sağlığımız arasında yakın bir ilişki vardır ve çoğunlukla da çift yönlü bir etkileşim içindedir: Birindeki bozulma, diğerini etkiler. Bu çoğunlukla bir problem gibi görünse de aynı zamanda büyük bir nimet. Psikolojik sorunlarımız stres aracılığıyla beden sağlığımızı etkilediğinde, ciddi bir problem; Stresle başa çıkma becerimizi geliştirip olumlu duyguları beslemeyi öğrendiğimizde ise beden sağlığımıza katkıda bulunan bir nimet.

İyi haber de şu ki, mutluluk hormonlarının nasıl artırılacağına dair her geçen gün artan bir bilimsel çalışmalara rastlıyoruz. En azından, deneyerek kolayca keşfettiğimiz bazı pratikler var: Düzenli egzersiz, yeterli ve düzenli uyku, sağlıklı gıda seçimi, olumlu düşünme, sosyal çevre… Neticede, “her işin başı sağlık”, değil mi?

  1. Kötü Alışkanlıklarını Fark Eder, İyi Alışkanlıklarını Geliştirirler

“Dostunu söyle, sana kim olduğunu söyleyeyim” meşhur özdeyişi, alışkanlıklar için de geçerli, değil mi? Neticede alışkanlıklarımız da bir arkadaş sadakati ile hep yanımızda olacak. Aristoteles’in dikkat çektiği gibi, sürekli yaptığımız şey neyse, biz oyuz.

Her bir kötü alışkanlığın yerine yeni bir iyi alışkanlık geliştirdiğimizi düşünelim. Nasıl olurdu? Mesela;

– Geçmişe ve geçmiş başarısızlıklarımıza takılıp kalmak yerine, güçlü karakter özelliklerimizi bulup yapabileceklerimize odaklanmak

– Duygularımızı zehirleyen kin ve nefret yerine, hoşgörü ve affetmeyle ruhumuzu arındırmak,

– Bir sorunla karşılaştığımızda suçlu aramak ve soruna odaklanmak yerine, çözüme odaklanmak,

– Herkesi memnun etmeye çalışmak yerine, doğru zamanda doğru şeyi yapmaya odaklanmak ve gerektiğinde (ilkeler doğrultusunda) hayır diyebilmek,

– Aşırı yemekten, sağlıksız gıdalardan, hareketsizlikten sakınıp, düzenli uyumak,

Sabit zihin kalıbı ile küçük düşünmeye şartlanmak yerine, gelişim zihin kalıbı ile büyük düşünmeyi öğrenirler: Her şeyin daha iyisi mümkündür ve “bulanlar arayanlardır”,

– Rahata alışmak yerine, “akış”ta huzuru ve mutluluğu bulabilmek[1]

  1. Umutları, Korkularından Büyüktür

Hata yapma korkusundan korkmadan, hedeflerine yürürler. Hayat eylem ve çalışıp çabalama üzerine kurulmuştur. Eyleme geçmeden ne başarıyı ne de iç huzuru bulabiliriz. Olumlu düşünenler, hata yapma korkusunu aklına getirip “kötüyü çağırmaz”, konfor alanından çıkarlar; “her şey ilk adımla başlar…”. Hayatın değişmez huyu da çabayı ve cesareti ödüllendirmek.

  1. Ya Hep Ya Hiç Yerine, Adım Adım Gelişimeye (Tedricilik) İnanırlar

“Ya hep ya hiç” anlayışı, konu uzun vadeli hayat amacımız ve meslekte ilerleme söz konusu ise özellikle engelleyici bir inançtır. Malum, en yaygın sabotajcılarımızdan biri hata yapma korkusu. Ya hep ya hiç anlayışı, hata yapma korkusunu besler, ilk başarısızlıkta ise pes etmeye yol açar. Oysa, her gelişim bir deneme-yanılma, en çok da deneme, deneme, deneme… sonucudur. Klişe de olsa meşhur örnek, bebeklikte yürümeyi öğrenirken ortalama 250 kez düşüp yeniden ayağa kalkmamız. Malcolm Gladwell’in çok satan kitabı “Outliers” ile meşhur ettiği “On Bin Saat Kuralı” da buna dayanır. Ana fikir açık: Yeterince emek verir ve pes etmezseniz, başarmakla kalmaz, yaptığınız şeyde uzmanlaşırsınız.

  1. Zayıf Yanlarına Takılmaz, Güçlü Yönlerini Geliştirirler

Diyelim ki dışa dönük, neşeli ve çabucak bağ kuran insanlar gibi olmak istiyorsunuz ama sizin en bariz özelliğiniz içe dönük olmanız. Üzülmeli ve daha da içinize kapmanızı nasıl önlersiniz?

Veya birinin üstün özelliklerini görüp gıpta ettiniz diyelim. Aynı şeyi siz de denediniz ve başaramadınız. Yine denediniz, yine olmadı. Yukarıdaki alışkanlık (tedricilik), sizin için de işe yarar, diyebilir miyiz?

Durun bir dakika. Ya bu denediğiniz alan sizin zayıf yönlerinizden biri ise ve çok daha güçlü karakter özelliklerinize uyan başka bir alan varsa? Bu güçlü özelliklerinize hitap eden bu alan size çok daha hızlı ve çok daha iyi bir gelişim sağlamaz mı?

Zayıf yönlerimize odaklanmak şevkimizi kırarken, güçlü karakter özelliklerimize odaklanmak umudu, özgüveni ve başarıyı büyütür. Yukarıda bahsettiğimiz on bin saat kuralı, güçlü özelliklerinize uyan alanlarda özellikle işinize yarayacak ve sizi ileride alanınızın virtiözü, duayeni yapacaktır. Zira, hepimizin hem zayıf hem de güçlü yanları vardır ve tüm özellikleri ile mükemmel, süper insan yoktur. Zayıf yanlarınıza odaklanmadan önce güçlü yanlarınızı bulun, dostlarınızdan ve ailenizden sizin en bariz özelliklerinizi söylemelerin isteyin ve görün neler çıkacak!

  1. Sevgi ve Dostluğu Önceler, Nezaket ve İnsancıl Davranışları Önemserler

“Mutluluk sevgidir. Nokta”

Harvard’ın 75 yıllık büyük (The Harvard Grand Study) araştırmasını duymuşsunuzdur. Özetle şu sorunun cevabını arıyordu: [2]

“Hayatımız boyunca bizi sağlıklı ve mutlu eden şeyler nedir? Eğer, şimdiden geleceğiniz için yatırım yapacak olsanız, zamanınızı ve enerjinizi neye harcardınız?”

Projeyi 40 yıl boyunca yöneten Prof. George Vaillant’ın bu soruya cevabı ise yukarıda gibi çok yalın:

“Mutluluk sevgidir. Nokta” [3]

Bizim bu yazımızın sonucu ve asıl meramı da işte bu: Duygusal olarak sağlıklı insanların saydığımız tüm bu alışkanlıkların mutluluğa yol açması, bu alışkanlıkların hayatımızda dostluk ve sevgiyi beslemesiyle doğru orantılı. Zira insan, sosyal bir varlık ve ancak gerçek bir sevgi ortamında mutlu olur ve kendini gerçekleştirebilir. Sevgiyi mayalamayan her alışkanlık, başarı getirse de ağzımızda kül tadı bırakır.

 

“Dünyanın en zeki insanı da olsanız, bulunduğunuz ortam vasat ve vasatın altındaki kişilerden ibaret ise, düzeyinizi bile koruma imkanınız yoktur. Hepimiz beraber en çok zaman geçirdiğimiz beş kişinin ortalamasıyız.” – Jim Rohn

 

Peki sevginin formülü nedir? Cevap yine oldukça yalın: Sevgi “iyilik, dostluk, emektir.”[4]

Emek ne mi?

Merhamet, şefkat, kadir kıymet bilme (şükran), güzellikleri takdir (huşu), empati, nezaet, cömertlik… gibi değerleri temel alarak kapılar açıp, köprüler kurmak değil mi?

Sevgiye kalın.

 

Mehmet MURAT

 


[1]http://yazarlar.coachteam.com.tr/hayat-problem-cozmektir-ve-zorluktan-sonra-huzur-vardir/

[2] http://yazarlar.coachteam.com.tr/anlamli-ve-huzurlu-bir-hayat-2/

[3] George Vaillant: Happiness is Love. Full stop. https://archive.tedx.amsterdam/2014/10/george-vaillant-happiness-love-full-stop/

[4] http://yazarlar.coachteam.com.tr/sevme-sanati-iki-film-erich-fromm-ve-mevlana/

Kırmızı

,

Sevgili Sevda,

Sana geçmiş zamandan yazıyorum. Kırmızı’yı merak etmişsin, anlatmak istiyorum.

Az rastlanan durumlar dışında, her kız çocuğunun kırmızı rugan iskarpin ayakkabı hayali olmuştur. Ben de kırmızı ayakkabı uğruna; ayaklarımda kemik çıkıntısı olsa da hayalinden hiç vazgeçmedim. Belki de en saf, en basit hayaldi bu….

Rugan Kırmızı ile okula başlamak, ne büyük mutluluktu benim için…

Sanırım o zaman başladı Kırmızı’ya olan tutkum.

Herkes tarafından fark edilen, iç çekerek seyredilen, üzeri tozlanınca ellerimle temizlediğim ayakkabılarım, nasıl da canımı yakıyordu…

Olsun …

Bunu ben istememiş miydim? Hayalini kurmamış mıydım? Olmasa da oldurmamış mıydım?

Canımı acıtsa da onlar benim arzularım değil miydi?

Evet, evet öyleydi…

O zaman arzularıma sahip çıkmalıydım.

Kırmızı; benim için hayallerin başlangıcıydı. Bundan sonrada hayallerimin rengi olacaktı. Her zaman yaşayan canlı kalmaya çalışan, mücadelenin rengi hafızamda yerini almıştı. Kırmızı’ya hayranlığım sanırım bir çift iskarpin ayakkabı ile başlamıştı.

Kırmızı tüm zamanlarda hayran olunan bir renk değil miydi?

Günümüzde ve hatta geçmiş uygarlıklarda tutkunun, aşkın, cesaretin rengi olmamış mıydı?

Nasılda yüksekti enerjisi…

Baş döndürücülüğü…

Peşinden sürükleyiciliği de senin olsun.

Kırmızı; çocukta rugan iskarpin ayakkabı, kadında şık topuk ve ruj, direnişte sembol olmuş kırmızı elbiseydi.

Türk için bayrak, yaşam için kalp, hayat için başlangıçtı.

Savaşta vatan için dökülen kan, gelincikte naiflikti.

Liderlikti, hasretti, görünür olmaktı, ateşti ateş….

Ateş her şeyi dönüştürendi…

Kırmızı benim adımdı, aşktı, sevdaydı…

Yaşamdaki canlılığı ile zamanı unutturandı.

 

Sevda’dan Sevda’ya…

 

Sevda Özdemir

Hayalleriniz İçin Ne Tür Bir Kahramana İhtiyacınız Var?

,

Danışanım, yaşamı içinde olabilecek olumsuz senaryolara sürekli kafayı taktığını, bunları nasıl ortadan kaldıracağını planlamaktan yaşamın tadını çıkaramadığını söyleyerek gelmişti.

Gerçekten de özellikle son yıllarda el attığı hemen hemen her işte oldukça başarılıydı. Bu başarılarında, şikayetçi olduğunu konunun büyük payı olduğuna inanıyordu. Her şeyi o kadar kusursuz, incelikli ve soruna yer bırakmayacak şekilde yapıyordu ki, başarı geliyordu. İş hayatı, mevcut tarzını ödüllendirmiş ve hatta pekiştirmişti. Tüm başarılarına rağmen geldiği noktada, sürekli düşünen, planlayan, anın tadını çıkarmakta zorlanan, bundan da sıkıntı duyan biri haline dönüşmüştü ve bundan hoşnut değildi.

Seanslarımız ironik başlamıştı: Danışanımla, her şeyi kafaya takma halinin çevresine ve hayatına verdiği sıkıntılarla yönelik kaygıları üzerine konuşuyorduk. Danışanım bir kez daha hep yaptığını yapıp, korku ve kaygılara odaklanıyordu. İlk seanslarımızda kaygı yüzünden kaygı duymak gibi sonu olmayan bir döngüde olduğumuzu fark ettim.

Fark ettiğim bir başka konu da danışanımın odaklandığı tüm bu olumsuzlukların zihnini fazlasıyla işgal ettiği, bu sebeple kafasında olası iyi senaryoları kurmaya yer kalmadığı oldu. 4. Seansımızda ilişkimiz yeterince olgunlaşmıştı. Seansın akışı içinde kendisinden, getirdiği konu ile ilgili olumlu bir gelecek hayali kurmasını istedim. Ve işte danışanım yine önünde neredeyse tek bir olasılık olarak gördüğü geleceği, bugünden yola çıkan bir plan şeklinde anlatmaya başlamıştı. Planına giden yolda nelere dikkat etmesi gerektiğini de hemen arkasına ekliyordu. Hayal kurmak, konfor alanının dışındaydı ve bizim koçluk işimiz de belli ki oradaydı.

Seansımızın detaylarına girmeyeceğim, ama kırılma noktası yaşanan seanslardan biriydi diyebilirim. Danışanım seans bitiminde başladığı noktadan farklı ve sevdiği bir gelecek hayali kurmuş ve onu adeta yaşamıştı. Çıkarken ruh hali neredeyse tamamen değişmişti. Uzun zamandır ilk kez gelecek ile ilgili böylesine net ve yapabileceğine inandığı bir hayali olduğunu söyledi. Bundan sonra her şey farklı olacaktı, kendisi o seanstan bu sihri hissederek, umutla ayrıldı.

O sihir dedi ama ben yine de sihir demek istemiyorum. Çünkü istediğimiz ama yapamadığımız bir şeyi yapmaya başlamak ciddi bir dönüm noktası olsa da tüm sorunlarımızın bitişi değildir. Biz hep yıllarca deneyimlediğimiz eski davranışımıza dönmeye meyilli oluruz. Özellikle korktuğumuzda alışkın olduğumuz halimize otomatik olarak çekiliriz. Konumuz ile ilgili işimizin bittiği yer, her iki düşünme biçimine de kolaylıkla gidebildiğimiz ve istediğimiz zaman işimize yarayan davranışı “seçebildiğimiz” zamandır.

Eğer hep sorunlara odaklanma eğilimindeysek, büyük ihtimalle aile ve arkadaş ilişkilerimizde de bunu yaparız. Dostlarımız ve yakınlarımızla ilişkimizin ilk başladığı zamanki duygularımızın özünü ve hayallerimizi çoğunlukla unutur, iyi şeyleri kanıksar, sıkıntıları dert ediniriz. Ve tabii ki kendimizle ilişkimiz de böyle gider. Kendimizdeki sorun gördüklerimize tahammülümüz azdır, ne yaparsak yapalım içimizde hep daha çoğunu yapmamız gerektiği hissini taşırız. İşte artık mükemmeliyetçilik denen illet üzerimize yapışmıştır. Çağımızın ödüllendirdiği ve her yerde yaşattığı bu kavramı artık içselleştirmişizdir.

Mükemmeliyetçi yaklaşımın, kurumlarda da aldatıcı bir yönü vardır, özellikle sadece hata bulma şeklinde tek yönlü ilerlediğinde… Bir organizasyonda bir uçta vizyon ve hedefler, diğer uçta da zorluk ve engeller yer alır ve her iki taraftaki bilgi de değerlidir. Kurumların hangi tarafa daha çok odaklandığı kültürlerine bağlıdır.

Bazı yerlerde sorunlar konuşulmaz, böylece önlem alınamaz veya alternatif yollar geliştirilemez. Bunun sonucunda vizyon ve hedef konuşmaları inandırıcılığını yitirmiş, ruhsuz hayaller olarak kalır.

Bazı yerlerde ise o kadar çok sorun konuşulur ki başka hiçbir şeye odaklanılamaz. Kurum içinde adeta sorunların hangi amaca yönelik çözüldüğü unutulur, hayat günü kurtarma kıvamındaki tatsız bir mücadeleye dönüşür. Hedefler de bu arada elimizin arasından kayıp gider. Kurumun yöneticileri çoğunlukla nerede yanlış olduğunu anlayamaz, hataları aramaya devam eder.

Olumlu olmak zor mu?

Polyanna masalı ve mutlu sonlu Türk filmleri ile büyümüş olsak da aslında olumlu düşünmek, aşağıdaki 4 sebepten ötürü çok da kolay değildir:

  • Evrimsel olarak negatif uyaranlar, beynimiz tarafından tehdit olarak algılanır ve bir an önce çözülmeleri gerekir.
  • Pozitif uyaranlara günlük hayatımızda daha sık rastlarız, bu sebeple onları kolaylıkla normalleştiririz.
  • Olumsuz bir uyaran, adaptasyon gerektirdiği için değişiklik anlamına gelir, epey enerjimizi alır.
  • Son olarak olumlu bir konu her şeyin iyi gideceğini garanti etmez, ama olumsuz tek bir konu kötü gitmesine yol açabilir.

Yani olumlu düşünmeye özellikle odaklanmazsak, olumsuzluklar her yeri kaplar.

İsteğimiz, bunları görmezden geldiğimiz bir Polyannacılık oyunu değildir; ama her şeyin farkında olarak gelişime yönelik pozitif bir duruşa sahip olmaktır. Pozitif psikoloji alanında çalışanlar, bu duruşa bir isim bulmuşlar: PsyCap – yani “psikolojik sermaye”. Psikolojik sermayenin temel taşları olarak tanımlanan 4 boyut, bu kavramın ne olduğu konusunda epey fikir veriyor. Bu 4 boyut, İngilizcedeki HERO (hope, efficacy, resilience, optimism) kelimesi ile tanımlanıyor: Umut, önündeki işe yönelik “yapabilirim” inancı, duygusal esneklik, iyimserlik. HERO, İngilizcede kahraman anlamını taşıyor.

Araştırmalara göre PsyCap’in yüksek olması, yaşamdan aldığımız doyumu ve mutluluğumuzu artırıyor.

Önce kişilere yönelik kazanımlara bakalım: 2013 yılındaki bir araştırmaya göre PsyCap ile vücut kitle indeksi, kolesterol seviyeleri gibi sağlık göstergelerinin olumlu yönde bağlantısı var.

Bunun yanı sıra PsyCap yükseldikçe ilişkilerimize daha çok yatırım yapıyor, sağlam ve doyurucu yakınlıklar, dostluklar kurabiliyoruz. 2015 de Amerikan askerleri üzerinde yapılan araştırmada ise PsyCap arttıkça ruh sağlığının iyiye gittiği ve madde bağımlılığının azaldığı görülmüş.

Kurumsal alana da benzer bir durum söz konusu: Farklı kurum ve kültürlerden 12.000 çalışanla yapılan bir araştırmaya göre duygusal sermayenin yüksek olması, çalışan tavrında ve performansında belirleyici bir faktör olarak ortaya konmuş.

Şimdi kendinize sorun ve dürüstçe cevap verin: kendinizle, yakınlarınızla, yönettiğiniz ekiple veya kurumla ilgili kaygılarınızın, şikayetlerinizin, korkularınızın arkasında nasıl bir hayal var? Öyle ya, bir korku varsa, mutlaka arkasında bir arzu veya hayal vardır. O hayali hala hatırlıyor musunuz? Hayallerinizi kaybetmeden onlara odaklı yaşamak ister misiniz? İşte bunun yolu 4 boyuta eğilerek psikolojik sermayenizi artırmak!

Herkese güzel ve olumlu günler diliyorum…

Hande Arıkan

 

 

Bu yazıdaki PsyCap kavramı ve araştırmalar, aşağıdaki makaleden alınmıştır:

https://www.annualreviews.org/doi/full/10.1146/annurev-orgpsych-032516-113324

Yazıdaki koçluk hikayesinde isim verilmese de söz konusu danışanın izni alınmıştır.

Hizmetlerimi ve tüm yazılarımı ve görmek için web sitemi ziyaret edebilirsiniz.

 

 

 

 

Susma Hakkı

,

Zamanın birinde, huzur ve mutluluğun yaşam olduğu, sevginin paylaşılarak arttığı, azla doyulan, çok olsun diye savaşılmayan, bir yaşanan, birinin derdinin herkesin derdi olduğu, her şeyin paylaşıldığı bir diyar varmış. Bu diyarda kimler mi yaşarmış? Hayal kurucular. Konuşarak ve düşünerek yaşar ve huzur içinde geçinir giderlermiş. Bir ritm halinde rengarenk olurlarmış konuşmaya başlayınca renklerin seslerini duyarlarmış ve sesleri renklendirirlermiş. Bu diyarda insanlar konuşmaya bir başladı mı? Gökyüzü rengarenk olurmuş. Kızsalar da üzülseler de içinde sevgi olan sözler söylerlermiş.

Günlerden bir gün bu diyara bir ziyaretçi gelmiş ve diğer tüm ziyaretçiler gibi sevgiyle kabul edilmiş. Bu ziyaretçi için bu diyardaki en garip davranış kendileri dışında olanlar için hayal kurucuların gösterdikleri çabaymış. Birinin sorunu o kişiye aittir, eylemleri sözleri o planlamalı diye düşünüyormuş. Kimsenin kimse için bir şey yapmasına gerek yokmuş. “Biz olmak” “birlik olmak” çok saçmaymış ona göre. Onun geldiği yerde öyleymiş çünkü.

Bu ziyaretçi zaman içinde bu diyardakilere başkaları için yorulmanın gereksizliğini, onlar için harcayacakları enerjiyi ve zamanı kendilerine harcamanın daha mantıklı olduğunu anlatmış. Kendine ayıracağın zaman ve eylemleri başkaları için harcamanın gereksizliğini her seferinde her eylemde vurgulamış. Onlara bir hakları olduğundan bahsetmeye başlamış. Bu hakkın adı “Susma Hakkı” ymış. Kendileri dışındaki hiçbir şey için hareket etmemeleri ve sessizliklerinin adıymış bu. Önceleri itiraz edip az kişi tarafından kullanılsa da gel zaman git zaman bu diyardaki herkes bu hakkını çok fazla kullanır olmuş. Sustukça çok kazandıklarını düşünmeye başlamışlar. Eskiden başkasının meyvesine de konsa zararlı böcekler hemen herkes birlik olur böcekleri kovarlarmış. Birine zarar verilse hep birlikte zararı onarırlarmış. Artık sadece kendileri varmış. Ama diyarda “Susma Hakkı” nı o kadar çok kullanmışlar ki konuşmayı unutmuşlar. Birbirlerinden uzaklaşmışlar. Paylaşamaz olmuşlar pek çok şeyi. Evet belki çok şeye çok şeylere sahip olmuşlar. Ama seslerini, neşelerini, sevgilerini en önemlisi de hayal kurma yeteneklerini kaybetmişler. Artık diyar da rengarenk değilmiş. Solmuş tek tek renkler ve hayal kurulmaz bir diyara dönüşmüş. Kararmış içindekilerle birlikte. Bu diyara gelen ziyaretçinin adı neymiş biliyor musunuz?

Korku. Evet korku. Çünkü;

Korku korur gibi görünür seni oysa ki korur hayal kovucunun dengesini.

Korku kurdurmaz hayalleri.

Korku susturur önce dilini sonra zihnini, korku ele geçirir önce bedenini sonra ruhunu, korku durdurur, ne ileriye götürür ne de geriye seni.

Korku bir rüyadır; korkanın hiç uyanmak istemediği ve uyandığında her şeyin daha kötüye gideceğine inandırıldığı.

Bu Ay 8 Mart Dünya Kadınlar gününü kutlayacağız. “Susma Hak” kını kullanmayı reddeden bir grup hayal kurucu kadının “korkusuzca” gerçekleştirdiği bir eylem kutlamamıza sebep bu özel günü. İçinde evrenin yaratılışıyla eşzamanlı var olan özel gücü geçici kazançlara değişmeyen, içindeki gücünü keşfetme yolculuğunda her gün emek harcayan, sesinin rengini tüm evrene yansıtan, hayal kuran ve hayal kurduran tüm kadınların günü kutlu olsun.

 

Handan Boztepe

 

Durarak, Kaldığımız Yerden…

,

“Saatin kendisi mekân, yürüyüşü zaman, ayarı insandır.”

Ahmet Hamdi Tanpınar- Saatleri Ayarlama Enstitüsü

 

“Susarak” başlamıştık Ocak’ta, bu yılın ve bu sitenin ilk yazısına, araya Şubat’a özel aşk masalı girdi, Mart’ta da “Durarak” devam edelim o halde…

Bazen, bir güne iş, ev, eş ve çocuklarla ilgili sorumluluklar sığmış, siz bu arada yemeğe, uykuya, spora, kişisel bakıma, sosyalleşmeye zaman ayırmış, hiçbir şeyi ve hiç kimseyi ertelemeden günü geçirmişsinizdir. “Hızlı ve etkin”, tam da planladığınız şekilde geçirdiğiniz günün bir kısmını ertesi günü organize ederek, daha büyük bir kısmını da zaman kaybetmemek seferberliği içinde telaşlanarak tamamlamışsınızdır.

Arada, nefesiniz kesintili ve eksik, telefonunuz elinizde, görünmeyen ama pek afili Zaman Yönetimi Üstün Başarı Madalyası göğsünüzde, genelde gündüz değil de gece, el ayak çekilince, başınızda ince bir sızıyla sırtınızı koltuğa yaslar, “ay biraz durayım” dersiniz.

Size saatler gibi gelen birkaç dakika direnir, ay pardon, dinlenirsiniz. İçinizi belli belirsiz bir boşluk duygusu yoklar. Boşlukta yankılanan uğursuz bir ses tam da “acaba sen…” diye başlayacakken siz bir telaş boşluğu müzik, film, sosyal medya gibi dış uyaranlarla doldurmaya yönelirsiniz. Hatta daha da iyisi, hem zaman bakımından da en etkilisi, bir yandan film ya da dizi bakar, bir yandan sosyal medyada gezinirsiniz. Hikâyeyi şöyle bir kapın da detaylara gerek yok nasılsa… O gün de kitap okumaya vakit bulamaz ama aklınıza gelmişken internetten birkaç yeni yayımlanan kitabı daha hızla sipariş ediverirsiniz. Elinizin altında bulunsun da bir gün sırası gelir nasılsa…

Belki ertesi gün arkadaşlarla, tabii ki hızlı bir öğle yemeği esnasında “valla bazı insanlar nesini seviyor yalnızlığın, boşluğa bakmanın kardeşim, hem insan dediğin sosyal hayvan” deyip, çıngıraklı bir kahkaha eşliğinde yanarsınız, boşlukla ve yalnızlıkla derdinizi… Belki herkes güler, belki bir ikisi bilir de söyler, bazısı bilir de gizler, bilmez de hisseder; her şeyi hızla ve aynı anda yapma ihtiyacı, çoğu zaman içimizdeki boşlukta duraklamamak için koştura koştura kaçmaya benzer…

Fizikçi Julian Barbour, “The End of Time” (Zamanın Sonu) adlı kitabında, geçmişi ya da geleceği olmayan bir evrende yaşadığımızı, bu ebedi şimdinin içinde zamanın geçişi hakkındaki izlenimimizin de kozmik bir yanılsama olduğunu savunur. Ona göre zaman mutlak değil, meydana gelen olaylara göre farklı algılanan göreceli bir kavramdır. Kısacası zaman, beyinde saklanan birtakım hayaller arasında kıyas yapılmasıyla var olmaktadır.

Elbette Barbour’un bakış açısını benimsemek, ne bir günü 24 saat, bir saati 60 dakika olarak kabul ettiğimiz gerçeğini değiştirir; ne de hiçbir iş yapmamayı, hiçbir sorumluluk üstlenmemeyi, her şeyi yaymayı ve ertelemeyi beraberinde getirir. Yıkıcı eril enerji alanı kadar, pasif dişil alan da toksiktir. Ancak zamanın akışına yönelik algımızda kendimize alan açmak, bambaşka mümkünleri peşinde taşıyabilir.

İş yaşamında yönetim konuları ve gündelik sohbetler kadar, koçluk gündemlerine de dahil ediliyor, farkındalık atölyelerinde de çokça soruluyor zaman yönetimi konusu. Bu kavram sizin için tam olarak ne ifade ediyor, bilmiyorum. Kanımca, zamanı yönetemezsiniz. Gün içinde üstlendiğiniz sorumlulukları telaşlanmadan da az çok aynı sürede gerçekleştirebilir, üstelik yapılacak şeyleri planlamak, plana uymayan şeylerle mücadele etmek ve durmaksızın şikâyet etmek aşamalarına ayırdığınız fazladan zaman ve enerjiden tasarruf edebilirsiniz. Siz ne yaparsanız yapın, bir biçimde akmaya devam edecek olan zamanın içinde, önceliklerinizi yönetmeyi öğrenebilirsiniz…

Koşullar zor olduğunda yorulabilirsiniz, stres duyabilirsiniz ve bu çok doğal, çok insanca… Ama içinizde biriken kızgınlıkla, bezginlikle, stresle daha da zehirlenmek, sağlığınızdan olmak yerine; içinize bakabilir, yavaşlama pratikleriyle sakinleşebilirsiniz. Elinizde olmayan koşullarla kavga etmek yerine, o koşullar içinde kendinizi koruyabilir, gücünüzü elinizde olanları şekillendirmek için kullanabilirsiniz… Siz ne yaparsanız yapın bazen sizi zorlamaya devam edecek olan hayatın içinde, kendinizi yönetmeyi öğrenebilirsiniz…

Zamanı yönetmeyi, yazının başında karikatürize ederek anlattığım gibi değil, içine kendimizi ve önceliklerimizi yönetmeyi dahil ettiğimiz, gerçek ve faydalı bir kavram olarak içselleştirmek, bugünümüze ve her günümüze bambaşka, ferah feza kapılar açabilir.

Hayat, belki de üç beş dakika arttırma seferberliği kapsamında telaşlanırken kaçırdığımız anlarda gizlenmiştir…

 

Çiğdem Eren Kiziroğlu, ACC

Profesyonel Koç, Eğitmen