Anıları Kalır Şehrin

,

Hangi şehirde olursa olsun heyecan ve hayranlık içinde onu tanımaya çalışırdı. Şehre değişik açılardan bakmak, farklı duyguların sınırlarını keşfetmek ona daima büyülü gelirdi. Bir bankta oturmuş Boğaz’ın ruhunu, ez uzağını, en yakınını, renklerini, enerjisini hissedip; koku ve havasını ilk solukta içine çekti. Harika doğası olan geniş bir boğaz ve masalsı köprülerle birbirine bağlanmış dünyada başka bir şehrin olmadığını düşündü.

Bazen o kadar şey üst üste gelir ki, insan bir türlü gezdiği yahut içinde yaşadığı şehri göremez. “Kimi şehirler iyi yazılmış bir kitap gibidir” derler. Sokaklarında her gün önünden geçip fark edilemeyen ne çok şeyler vardır. Orada olanı fark etmek için kimi zaman yavaşlamak, insanın içindeki sessiz gözlemcinin varlığını derinden idrak edebilmesi gerekir. İnsan içeri ve dışarıdaki her şeye tanık olan o sessiz gözlemciyle dost olabilmelidir.

Hafiften esen rüzgârla, sularda kayıp giden zamanın eşliğinde yüreği gibi sular da pır pır edip oynaşıyor. Yanından yöresinden geçen irili ufaklı teknelerle aynı anda dev gemilerin ağır ağır süzülüşünü izliyor. Mutluluk buysa, şu an doğa zenginliği ve mevcut tüm sebeplerin o anı oluşturduğunu hissediyor. Sahilde insanı hem lüks hem de tuz kokusu sarıyor. Bu anı doyasıya sindirirken sadece keyif veren iyilik halini masmavi boşluğa kilitlemek istiyor.

Az önce, Rumeli Hisarı’ndan Bebek’e doğru ince esintiyle keyifle yürümüştü. Çocuklar Boğaz’a atlıyor kıyıya vuran çöplerin arasında coşuyorlardı. Oltasını özensizce havada yarım daire çizerek fırlatan insanların yanından dikkatle geçmişti. Bu manzarada yanında getirdiği yiyecekleri yiyip içenler vardı. Boğaz’da onlar balık tutarak keyfin kaynağını mutluluğa dönüştürürken; o kendini zorlu düşünce ve duyguların oltasından kurtarıp karşı kıyının manzarasına odaklıyordu. Zihnindeki akıp duran düşüncelere dur demek istemişti. Çünkü doğaya yönelmek onun zihin dağınıklığını gideren en çok sevdiği şeydi.

Yüzyılların rüyası Boğaz Köprüsü’nün manzarası bir başkaydı. Bu nefis güzelliği insanlar doya doya izliyordu. Muhteşem ahşap evlerinin nostaljik dokusunu henüz tam kaybetmeyen sahilin en büyülü yerinde; “insanın bir kıtanın kıyısında oturup diğer kıtayı görebilmesi” ne hoş dedi. Bu mavi sularda “insan isterse hüznü, hasreti, saadeti, aşkı aynı duyarlılık ve derinlikle içinde barındıran ruhu görülebilir” diye mırıldandı.

Sahil hareketliydi. Belli ki, başka yerlerde yaşayan İstanbullular da hafta sonu gezmeye gelmişlerdi. Kalabalık çok kozmopolitti. Bu doyumsuz güzelliği fark eden herkes “hemen buraya yerleşmeliyim” diye istekte bulunabilirdi. Yüzlerce yıllık tarihe sahip yalılar inci gibi sıralanmış. Kuşlar parklardaki asırlık ağaçlarda soluklanıyordu. İstanbul’un en güzel seyir yerlerini; hisarlar, camiler, kasırlar, köşkler, saraylar ve dahası lale bahçelerini merak etti.

Tarihi görüntüler iş kuleleriyle, alışveriş merkezleriyle bir bünyede kesişmişlerdi. Bir yanda çarpık şehirleşmeye, diğer tarafta yer yer ormanın kesilerek yerlerine ayrıcalıklı sitelerin yerleştirildiği Baudelaire’in ifadesiyle “sahte cennetler” gözlemleniyordu. Tepelerdeki ormanların içinde ucube gibi görünen villalar sessiz bakışlarına takılıyor. Arnavutköy sahiline cepheli mermerden yapılmış iki asırlık Beyhan Sultan Çeşmesi’nin yanından geçti. Ecdat ruhunu taşa ve ahşaba nakşetmiş hissediliyordu. Arnavutköy İskelesi’nin karşısında dantel gibi ince işlenmiş ahşap fasadlı evlerin bulunduğu dar sokakları gezdi. Üçer katlı, daracık görünümlü, asırlık her biri bir sanat eseri bu ahşap İstanbul binaları Boğaz’a bakıyor. Bakımsız kalan, terkedilmiş olanlar var. Dünyada bundan daha etkileyici görüntü olamaz dedirten Boğaz’ın görsel zenginliğinde birçok kültür beraberce nefes alıp yaşıyorlar.

Sırtına büyük bir cami yerleştirilmiş heybetli siluetiyle tam karşıda Çamlıca Tepesi duruyor. Kentin yeni bir sembolü olmuş. Fakat ona uzaktan sanki yapmacık bir maket gibi görünüyor. Cumhuriyet tarihinin en büyük camii olduğunu duymuştu, Aklına bir soru takılıyor: “İstanbul’da yaşayıp da boğazı hiç görmeyen sadece haberlerde duyan kaç kişi vardı acaba?” Sonra dikkatini ve farkındalığını tüm kalbiyle çevirdiği Boğaz’ın sularında; hem Tanrı’nın yarattıkları hem de onun parçacıklarını gördüğünü aklından geçiriyor.

Boğaz olmasa, insan bu şehrin tüm kaosuna, kalabalığına, trafiği ve hayat pahalılığına katlanıp yaşamaya devam eder mi? Bilmiyordu. Boğaz köprüsünü izliyor. Napolyon Bonapart’ın “İstanbul’a sahip olan Dünya’ya hâkim olur.” sözlerini anımsıyor. Sonra, “bir millet kendi içinde birbiriyle didişmese belki olurdu” diyor. Dünya’ya hâkim olunamadığı için hayıflansa mı, bilemiyordu. İnsanlar geçmişi ve geleceği yaşarken; şehrin geçmişi bırakıp daima şimdiki anı yaşadığını hissediyordu. Şehrin anıları sanki gözlerine takılıp kalacaktı.

“Şükürler olsun ki, ruhu her gün yeniden doğan bu ihtişamlı şehirde ne hesaplaşmam gereken anılar, ne de duyduğum endişe ve nefret var” dedi. Bir yalanın kendisini avutması yerine hep bir hakikatin incitmesini yeğlerdi. Huzur, bazen yavaşlayıp durup her şeyi bırakmak; farkındalık insanın kendine gelip hem iç dünyasını hem de etrafını görmesi değil midir? Boğazın gözlerini kamaştıran esrarlı görünümü onu bir kez daha mutlu etti. Derin bir nefes alıp kendi kendine; “Şehri eşsiz kılan gün doğumu ve batışını da özellikle izlemeliyim. İşte ondan sonra şehrin dokularına işlemiş olurum” diye içinden geçirdi.

“Boğaz’ın gerçek yüzü böyle mi olmalıydı, bu kutlu şehirde şimdiki zaman büyüsünü böyle mi bozuyordu? Batıya benzemek uğruna ruhsuz taş mimarisine özenen akıl dışı zihniyetlerle eşsiz tarihi mimarinin yok olup gittiğine şahit olmak insana hüzün veriyordu. Yöneticilerinin bizzat bu şehre ihanet ettiklerini itiraf etmeleri dürüstlük mü sayılmalıydı? İstanbul’un bir sokağına çıktıklarında, yüreklerinin bir kısmının mütemadiyen “cız” edip yanacağına, onlara bilerek ya da bilmeyerek bu şehre verdikleri zararı daima hatırlatacağına inanıyordu.

Dostlukla…

Ali AKÇA

Başıboş Düşünceler

,

Şu tuhaf hayatı fazla takmadığımız sürece mutlu, boş verdiğimiz sürece huzurlu hissederiz. Kimi insanlar dünyamıza gelişiyle sevinç verir, kimileriyse gidişiyle arkasında huzur bırakarak gider. Hayat akışının farkına vararak şükürden mutluluğa bir köprü oluşturabilirsek ne mutlu bize. O zaman derin düşüncelere dalıp ufkun en son çizgisine ulaşır rahatlarız.

En güzel dönemimizi yaşadığımızı düşündüğümüz bir anda, farkında olmadığımız kadar çok sevdiğimiz birisinin kaybıyla ilk büyük acıyı yaşarız. Kuşlar gibi çırpınan yüreğimiz o günden sonra uzun bir süre maviliklerde uçmayı bırakır. İnsan her ne kadar sıkıntılarını, karanlık başıboş düşünce ve duygularını kolaylıkla kovabilme gücüyle donatılmış olsa da; gerçekle yüz yüze kaldığında bocalamadan edemez.

Önümüze çıkan zorlukları takmamak, umudu kaybetmemek kolay değildir. Ancak her ne olursa olsun yaşam sevincinin kaybedilmemesi yaşamın en tılsımlı yanıdır. Hayatımız genetik yapımız ve çevresel etmenlerle etkileşim içindedir. Evren, dünya, doğa hepsi düzenli uyumlu, sadece insan olarak bizde uyum yoktur. Doğumdan itibaren başlayan ölüm sürecinin son anına gelince ancak ebedi huzura kavuşacağımıza inanırız.

Evlerdeki huzur aslında birçok gürültünün, sıkıntının ya da zorluğun bulunduğu yerlerdedir. Bütün bunların içinde bile bir araya gelip sevmeyi sürdürmek insanın yürek rahatlığının yüzüne yansımasıdır. Eğer yuvanın içinde eften püften meselelerle huzuru bozan tartışmalar olmazsa, dış şartların zorluğu yuvaya fazla zarar veremez. Belki mutluluğun hazır bir reçetesi yoktur fakat mutluluğa, huzura, dinginliğe ve iyi hissetmeye giden yolda fark etmemiz gereken şeyler vardır. Daha huzurlu bir yaşam bilinçli mücadele gerektirir.

Hiçbirimiz yaşamın bize ne getireceğini bilmeyiz ama ne götüreceğini kendi kararlarımız ve isteklerimizin belirleyeceğini biliriz. Hayatta insana en çok zarar veren kendi benliği ve kendi seçimleri değil midir? Herkes aynı sorunları yaşar, aynı dertlerle kederlenir ve aynı yerlerden acır. Yalnızlık kolay bir şey değildir. Elleri üşüdüğünde bile insan birini diğeriyle ısıtır.

Başka biriyle ancak onu sevdikçe ve bizi mutlu ettiği sürece birlikte oluruz. Sevmek, sevilmek yalnızlığı paylaşmak istemek doğal bir ihtiyaçtır. Yaşananların acısı geçer, anıların etkileri kalır. En büyük dediğimiz aşklar bile zamanla nefrete dönüşüyor. Ne kadar dirensek, ağlayıp yalvarsak nafile çare yok. Büyük umutlarla kurulan yuvalar kısa zamanda çöküyor, çiftlerin bu dünyadan ayırılışına kadar enkazı temizlenemiyor.

Gel gör ki; yalnızlık da Allah’a mahsustur. Geçen dakikaları sudaki kristal şeker gibi çoktan eriyen insanın, ömrünün sonlarında bir tatlı huzur almaya gideceği yer belki de huzurevleri olacaktır. Geride bir yığın çaba, çoluk-çocuk, eş-dost akraba, ömür bırakıp, onlara dokunamadığı hissine kapılıp huzurevinden içeri adım atacaktır. Onları rahatsız etmek ince fikri, istenmemek, dışlanmak ve bakılmamak kaygısı belki de kendisini bu yola doğru itecektir. İnsan zaten hep ince düşüncelerin tuzağına düşünce kaybeder.

Bir yandan kaybettiğimiz cana can katan dostlara üzülürüz. Öte yandan tam rahat edecekken, usul usul hissettirmeden bedenimize sızan ve sağlığımızı etkileyen, geçici veya kalıcı hasar bırakan hastalıklar bizi üzer. Eğer iyi bir sosyal çevre varsa, hasta bile olsak sağlığımız olumlu etkilenir. Bu konu ile ilgili yapılmış pek çok çalışma sosyal çevresine önem veren, onlarla sık sık buluşan kişilerin daha sağlıklı ve uzun yaşadığını ortaya koymaktadır. Uzun yaşamak kaliteliyse doyumsuzdur. Ancak sağlık durumunun bozularak kişinin kendi ihtiyaçlarını karşılayamaz ve bakıma muhtaç hale gelmesiyle ailede sorunlar ortaya çıkar.

Aynı şehirde huzurevlerine gitmek, şehri terk etmek midir; tükenmiş umutlar sonsuzluk yolunda orada yeşerir mi, bilemem. Huzurevlerinde huzur veren insanlar bulunur mu? Uzun süre bakıma muhtaç olan kişi aile içinde kırılgan, alıngan, saldırgan ve kırıcı hale gelebilir. Kent yaşamında yaşlının aile içinde yaşaması daha güçtür. Ülkemizde huzurevlerinde kalanların sayısı az olmakla birlikte giderek artmaktadır. Gün gelir, insan yaşlılara bakıp hizmet sunan huzurevleri ve yaşlı bakım yurtlarının birinin kapısını çalmak zorunda kalır. O kapıdan girince hayat bir uçurumda durur gibi yeniden başlayacaktır. İnsan suskun suskun, derin derin uzaklara ufkun en son çizgisine bakıp durur.

Artık hepimiz için en iyi, en uygun olanlar dışındaki hiç kimseye katlanamayacak duruma gelmişiz. Başka birisiyle ancak bizi sevdiği ve mutlu ettiği için birlikte oluyoruz. Çevremize bir bakalım; kimi insanların gelişip olgunlaşmasına rağmen sonunda canları öyle bir acıyor ki, nerdeyse hayata küsüp yalnız kalmayı seçiyorlar. Günümüzde 60’lı, 70’li yaşlarını sürdüren hem çocuklarına, hem ana-babalarına bakmak zorunda kalan, kanaat etme duyguları yüksek “baby boomer” nesli de artık tükeniyor.

Günün sonunda, bir biçimde boş sokaklarda, başıboş düşüncelerle yalnızlık çizgisine doğru yürürüz. Bazen zaman bile derdimize çare olamaz. Ellerimizden her şeyin kayıp gittiğini görür yoruluruz. Acılar geçse bile anıların izleri mütemadiyen kalbimize dokunur. Öyleyse, hayatımızda boşluk hissetmeden de; can dostlarımız, yakın arkadaşlarımız ve ailemiz olduğunu fark edebilmeliyiz. Her gün aynı yollardan farkında olmadan yürürsek, aslında her gün hissetmeden yavaş yavaş ölürüz.

Dostlukla…

Ali Akça

KAŞ’ta Uyanmak Aşk’la Uyanmak

,

Sabah uyanınca o ilk anda tüm lacivertliğiyle denizi izledi. Kuşların cıvıltısı bir şarkı gibiydi. Guguk kuşlarının karşılıklı ritimle yankılanan “Gu guuuk gu!” seslerine martı çığlıkları karışıyordu. Mevsim baharın yaza geçtiği en tatlı anıydı. Sabahın tüm sesleri dingin bir his oluşturuyordu. Çukurbağ Yarımadası’nın en son konumunda olan otel odasının penceresinden baktı, deniz son derece canlı ve sanki bir ırmağın akışı gibi hareketliydi.

Zeytin ağaçları, palmiyeler, zambaklar, incirler, yaseminler, melisalar doyumsuz bir koku yayıyordu. Ortada sanki bir çağlayan sesi var gibiydi. İnsan, yaşam kaynağı suda yüzmeye bayılıyor. Deniz çarşaf gibiyken erkenden yüzmek istedi. Deniz suyuyla buluşmak bir tedavi gibi rahatlattı.

Bir önceki günü anımsadı. Heyecan veren yolculuk onu korkutma yerine aydınlatmıştı. Henüz yorgunluğu üzerindeydi. Yemyeşil bitkiler, çalılıklar, bodur ağaçlarla kaplı zirve ve yamaçların kuytularında karlı dağlar, cam mavisi bir denize dik biçimde iniyordu. Yükseklerde yaylalar, on-on beş evden oluşan köyler, dağlardan inen sular denize karışıyordu. Antalya üzerinden gitmek varken, nasıl olmuştu da ulaşılması çok güçlü olan eski yolu seçmişti. Akşehir’i görmek istemesi, Eğirdir gölünün nefes kesen manzarasını arzulaması etkili olmuştu. Ağlasun, Korkuteli ve Elmalı güzergâhını seçmişti. Yollar öyle bozuk ve dardı ki; iki binli rakımlara kadar tırmanıyor, tepelerin etrafında ilerliyor ve sonra yamaçlardaki dar yollardan aşağılara süzülüyordu.

Yola, Kuzeyden Elmalı ovasından geçip Gömbe üzerinden devam ederek çok güçlükle Kaş’a ulaşmıştı. Sık sık karşısına çıkan uçurumlardan, ıssız yollardan geçmişti. Zirvelerde keçi sürülerinin otlaması, daha enginlerde başlarında yaşlı çobanları olan kuzu ve koyun sürüleri görülüyordu. Ormanların arasında yığılmış tomruklar istiflenmişti. Dağlar hem güvenli hem serindi. “Dönüşü kıyı yollarından, karadan yaparım” diye içinden geçirdi. Tabi bir yatı olsaydı deniz yolu en iyisiydi. Kaş’ın irili ufaklı adalarını gezer, yenilenmiş limana yatını çekerdi. Kaputaş denilen görkemli kanyonu görecekti. Patara plajını görmeliydi.

Kaş turistlerin çok sevdiği ve tuttuğu bir yer. Kentin içinde en güzel evler uzun çarşı sokağında bulunan cumbalı evlerdi. Bu sokağın ilerisindeki meydanda yer alan görkemli Likya anıt-mezarı çok eski geçmişle bağlantı kuran kanıttı. Ayrıca kentin biraz dışında denize karşı yamaçta denize açık nal biçiminde iyi korunmuş bir tiyatro vardı. Meis Adası yanı başında tüm bölgenin gelişme odağı olmuş. Anadolu’ya ve Çukurbağ Yarımada’sına bir nefes kadar yakın bir adanın başka bir ülkenin sınırları içinde olması insanın içini “cız” ettiriyordu. İçinden “Kaş henüz bakir sayılabilecek gelişen bir yöre, bizim mevcut turizm anlayışımızla yağma yapılmamasını dilerim.” diye dilekte bulundu.

Mavi bayraklı, denize sıfır, doyumsuz manzaralı butik otellerden birinde konaklıyordu. Butik oteller titiz bir emeğin ürünüdür. Mutfağında bir sanata dönüşmesini arzuladığımız yöresel ürünlerden yapılan leziz yemekler pişirilir. Yöresel sayılabilecek köy kahvaltısı, köy ekmeği ve ürünleri sunulur. İnsanın içindeki mutluluk kaynağını adeta gün yüzüne çıkarır. Otel odaları ve teraslarının Akdeniz’in doyumsuz maviliğini; sanki cennetten bir köşesini eşsiz bir manzara eşliğinde konuklarına sunar. Cennet gibi yaratılan tatil beldelerinde farklı güzellikteki plajların doyumsuz havasını konuklarına yaşatır.

Bu yöreyi sevmişti. “Kaş’ta yaşamak insanın kendini farklı bir dünyada yaşadığını anlamasıdır. Arınma, dinginlik ve huzur dolu, ruhunun en derinliklerinde dinlenip hafiflediğini; büyülü ve masalsı bir mekânda kanatlandığını hissetmesidir. Kısaca bu yörede insan kendinden bir parçaya kavuşabilir. Kendi fiziki doğalarının yeryüzünün parçası olduğu bilincinde olan insanlar; ait oldukları bu doğayı yöre halkıyla hem korumalılar hem de özgün lezzet ile tatlı huzuru misafirlerine ikram edebilmeliler” diye içinden fısıldadı.

Kaş’ın her mevsimi ayrı güzel olmalıydı. Çiçeklerle bezeli daracık sokakları, teraslarıyla, insanı şehrin yıpratıcı yaşamından alıp hülyalı düşlere doğru uçurabilecek bir beldeydi. Zamanın burada işlemediği hissini uyandıran tatil yapmanın yozlaşmadığı bakir yörelerden en önemlisi olduğunu gözlemledi. Burada insan denize bir peri hoşluğuyla dokunup, çoğu teras ve balkonlardan denizin üzerinde yakamozların dansını seyretme keyfini yaşıyordu.

Otel odasının teras ve balkonlarından, sadece sabah ve gün doğumundan bahsetse yeterdi. Pırıl pırıl sevgi dolu güneş ışığı karşı tepelerden yükselirken, denizin üzerinde yakamozlar dans eder. İnsan saatlerce kıpırdamadan huzur içinde ve dingin bir ruh hali ile oturup omuz omuza vermiş dağların siluetini ve denizi izleyebilirdi. Üstelik aynı lezzette bir de gün batımı vardı. “Yaşamın ne olduğunu sonuçta yaşam seviyemiz belirler” dedi.

Kendi cennetinin mimarları gibi insanların özenle oluşturduğu hoş ortamlar; nispeten leziz yemekler ve insana kendisinin ne kadar özel ve değerli olduğunu hissettiren Çukurbağ Yarımadası doyumsuz bir yerdi. Fakat bir özelliği vardı ki, bu artısı diğer bölgelerden farklı bir güzellik oluşturmaktaydı. Bu esrarengiz fark, hem denize sıfır hem de mavi bayraklı, temiz, titiz ve doğal konaklamaya imkân vermesiydi.

Civarda; bir mücevherden daha fazlası, çam kokuları, hoş çiçek kokuları içinde keyifle dolaşma arzusu insanı sarıyordu. Estetiğe önem veren, ince bir zevk barındıran mimari yapısı, büyülü terasında bir şeyler içmek aşkı anlatmanın en romantik yolunu keşfettiriyordu. Kusursuz bir dekorasyonla bezeli odalardan hayranlıkla izlenen deniz sanki insanı evvelce burada yaşanan tılsımlı hayatların gizemli aşklar, tanrıçalar diyarına götürüyordu. Tatil yörelerinde zaman geçirmek, insanın en iyi tarafını gösterdiği bir flörte benziyordu. Yine de, insan burada ruhunun derinden uyuştuğu, karıştığı, kaynaştığı yeni dostlar da edinebiliyordu.

Şehrin kargaşasından uzak; huzur, sağlık ve mutluluğun hiç değilse bir müddet kendisiyle olacağına inanarak yedi yüz kilometreyi aşkın bir uzaklığı ışık hızıyla kat edip mutlu olma hissini daha yollardayken kalbinde ısıtmıştı.

Dönüşü de öyle oldu.

Ali AKÇA

Yağmuru Dost Bilirdi Çocuklar

,

Yağmur nisan ayının en iyi dostudur. Çocukların neşesi, eğlencesi ve en büyük sevincidir. Çoğu kez aniden gelir, büyüleyici pırıltısıyla hemencecik yağıp geçer. Kimi zaman günlerce, uzun uzun, sesli sesli yağar. Bahar dallarında yapraklar çatırdar, su damlacıkları çiçeklere gömülür. Mis gibi ince bir parfüm sarar ıslak çimenleri. Bir bakarsın iki gri bulutun arasından gün ışığı göz kırpar, nemlenen kalplerimiz ısınır. Yağmur nice seneleri tazelerken, ruhumuzu taneleriyle adeta eritiverir. Çocuklar yağmurlarının çisil çisil yağışına doyamaz. Yeşil, pembe, mor bahar tüm ıslaklığıyla kırlara yayılır.

Dışarıda delice düşen damlalar hem yaşama sevincimizi canlandırır, hem de camlara üşüşen buğular içimize bir hüzün salar. Duvarlara çarpıp inen su tanelerinin düşüp kaldırımlara her savruluşunda; yağmurun her katresinde yüreği üşüyen insan bazen bir fanilik hisseder. Sanki sonu gelmez maviliklerde, yağmurlar ruhumuzu yıkayıp geçerler. Yağmurlardan sonra güneş açar. Mutluluk renklerinden bir gökkuşağı belirir.

Öyle inanırız ki; bereket, şifa ve uğur getirmek üzere yağmurun üç olağanüstü gücü vardır. Eğer zamanında yağmazsa kıtlık olacağını düşünürüz. Nisan yağmuru doğanın ilacı, dergâhların zem zem suyu, bolluk ve bereketin simgesidir. Nisan yağmurlarıyla yetişen yemlik, madımak, kuşkuş, ebegümeci, ısırgan gibi bitkilerin yapraklarından yapılan yemekler yenilirse o yıl hasta olunmaz derler. Nisan yağmurları için, eskiler “istiridyenin içine düşerse inci, yılanın ağzına düşerse zehir olur” derlermiş. İnsanlar farklı mı sanki. Kimi bize mutluluk verir, kimisi acı bir iz bırakıp gider.

Isınan iklimi, yağmurları izler güller. Leylaklar, nergisler açmaya yüz tutar. Dallarda bademler, erikler ilk meyveye tutulur. Nisan ortasından itibaren yavaş yavaş ılımanlaşır denizler. Bedri Rahmi Eyüpoğlu; baharı getiren nisan için “Yılda bir kere çıldırır ağaçlar sevincinden, Rabbim ne güzel çıldırır” der. Sezai Karakoç sevgilinin gülmesini şu güzel sözlerle vurgular: “Ve güldün, rengârenk yağmurlar yağdı” Cahit Zarifoğlu, her damlasıyla bizi serinleten yağmurun içindeki sevginin sıcaklığını şu dizelerle öylesine derinden vurgular ki: “bir çiçek bahçesinde geceye durgun kalışın yağmur sıcağı gibi/Öptüm sonsuz gidişinden saçlarının seyriyle seni”.

Çocuklar aslında yağmurlu günlere yakışır. Anne, baba, çocuk yürüyerek bir şemsiyenin altında birleşir. Nisan yağmurlarında insan sevdikleriyle ilkbahardan birkaç gün çalar. Doğa ile iç içe olmak doyumsuzdur. Baharda, uzayan günlerin can alıcı güzelliklerini keşfetme zamanı yağmurlarla gelir. Yağmurlar altında bir suyun başında olup damlaların hareler oluşturarak suyla bütünleşmesini izlemek kadar harika ne olabilir? Nisan yağmurları bize baharı sunar, hayatı güzel biçimde yaşamamızı sağlar.

Ancak günümüzde yağmur alıp götürüyor çocukları. Aniden bastırıp şehirde sel oluyor, tekrar tekrar üzüyor insanı. Çünkü yağmurların ince ince sinebileceği bir karış toprağı kalmadı. Modern, çağdaş olması için çaba gösterilen Türkiye’de tüm bu güzellikler çoktan kayboldu. Oysa topraklarımız yaratılmış varlıkların içerisinde en merhametli olanıydı. Şiddetli yağmur altında korunacak yer arayan verimli topraklar merhametten yoksun fuzuli yere betonlara gömüldü. Toprağın üzerine gökdelenler dikerek insanların kullanımına sunuldu. Yağmur sularının sızıp işleyeceği bir karış betonsuz alan bırakılmadı. Sokak ve caddeleri seller kaplıyor, yolları ve köprülerin altını su birikintileri tutuyor, hatta köprü ve geçitler çöküyor, trenler devriliyor. Semtleri, mahalleleri, işyerlerini ve evleri su basıyor. Kara bulutlar, gök gürlemeleri, şimşekler şimdi çocukları korkutuyor.

Doğanın dengesi insan eliyle bozulduğu için, on beş dakikalık yağmurlarda her yeri su basıp hayatı felç ediyor. İnsanları, arabaları, ne varsa önüne alıp sürüklüyor. Yollar bir nehre dönüşüyor. Şehrin sakinleri su birikintisinden çıkamıyor. Yağmuru dost bilen çocuklar özlemle bekledikleri güzel yağmurlardan sevinmek bir yana korkar hale geliyorlar. Bayılarak izleyecekleri gökkuşağını izlemeye dışarı çıkamıyorlar. Huzur veren, o romantik olanı değil, şimdi kuşkulu, endişeli, korkunç yağmurlar yağıyor. Gökler bir savaş varmışçasına patlıyor.

Oysa çok fazla değil bir çeyrek asır önce; dizelerde ifade edildiği gibi, yağmuru bir sevgi, bir ışık, bir nur, dost bilirdi çocuklar.

Yağmuru Dost Bilirdi Çocuklar

alnımızda başlardı ince ince

başıboş sağanak olur dinerdi

iner iliklere, ruha işlerdi

yağmuru dost bilirdi çocuklar

 

damla damla, sanki doğal bir inci

sular dağdan takla makla kopar

doğardı üstünde yaşam sevinci

yağmuru dost bilirdi çocuklar

 

varoşlarda bir yangın yeri doğar

bulutlar şimşek yıldırım patlar

toprağı, kaldırımı sevince boğar

yağmuru dost bilirdi çocuklar

 

sicim gibi iner gri boncuklar

besler yeşertirdi tüm umutları

caddeyi, sokağı, aşmazdı sular

yağmuru dost bilirdi çocuklar

 

Ali Akça

Ay Büyür Bahar Gelir

,

“Yaradılış,sevgi demek,

İnce bir duygu sevmek,

Sevgide tohum emek,

Baharla açan ilk çiçek,”

Ali Akça

Koynuna yağmurla gömüldüğü kışın yüreğinden bahar çiçeklerle bize geri döner. Hafiften serin meltem yüzümüzü okşar, cemre düşer, güneş gözkapaklarımızı ısıtır. Enginlere yayılan doğanın nefis kokusu içimize dolar. Hayatımızın tadı tuzu yerine gelsin diye hayatı akışına bırakırız. Hep özlem duyarız büyüleyicidir, ilkbahar sabahlarına bayılırız.

Dallarında sevgi çiçekleri açan ağaçlar sümbül kokuları içinde maviye yükselirken bir başkadır. Dünyamız bahar sevinci ile yeniden kurulur. Gözlerimizde yaşama sevincinin tılsımı belirir. Bahar, canlar arasında mutluluk bağı, tutkunun güldeki zevkli kaynağı ve acıların dermanına dönüşür. Mevlana’nın derin aşk öyküsü, Yunus’un hoşgörüsü, Bektaşi Veli’de birlik türküsü sevgiyle yoğrulmuştur. Kuş cıvıltılarında büyüyen sevgi baharda gözlerimizi kamaştıran bir cazibedir.

Çabalarımız sevginin ürünü mutluluğa odaklı değil midir? Öyleyse, yaşayacağımız bu mutluluk bizi sonsuz derecede neşeli ve zevkli kılacaktır. Her mevsim sevebiliriz, ancak kirazların çiçekli gölgesi altında geçen zaman sevginin en fazla coşkulandığı, dengelendiği anlardır. Ağaçlar bin bir renge bürünür, toprak canlanır, dallar tomur tomur yeşerir, gün ışıldar, sokaklarda yüzler gülümser. İçimize doldurduğu umutla bahar sevenlerin aklını çeler.

Yeşil tomurcuklar patlar, alabildiğine canlı çimenler, burcu burcu taze havasıyla kırları sarar. Bulutsuz akşamlar başlar, dağlardan akan su sesidir bahar, emeğimize bereket akar. Özgün mimarisiyle köyler, asırlık çınar ağaçlarının gölgelediği meydanlarıyla doyumsuzdur. Bademler büyülü, beyaz, davetkâr, doyumsuz gelinliklerini giyer. Bayılırız ıhlamur kokularına, fesleğenler bize göz kırpar. Hayatımızı kuru sözler değil, bahar sevgisi değiştirir.

Aşk mevsimini bulmuştur. Umudun ışığında, insan aşka doğru sürüklenir. Dudaklara bir gülümseme yayılır, kristal kadar canlı kalplerimizin buzları erir. Gençliğimizi, güzelliği ve aşk sezonunun dönüşünü anımsatıp yaşatır. Doğada, bahçelerde baş döndürücü, ılık ışığın huzmesinde kalplerimiz ve menekşeler uyanır, erguvanlar gözlerini açar. Evren herkese sunabilecek kadar bol sevgi ve bereketle doludur.

Hayatın anlamını sevgi ve erdemle yaşarsak doldurabiliriz. Rüzgârın taşıdığı bulutlar üzerinde, kırlangıçların kanatlarında ilkbahar, kışın kucağından kollarımıza atılarak bize gönülden neşeyle yeni bir merhaba der. Sevgi, aşk ve mutlulukla gönüllerimizi hoş tutar. Güneşin tatlı yüzü, günlerin uzaması, baharın görünmesi aşka uçabilelim diye kanatlarımızı aşılar. Baharla yaşadığımız aşkın gizeminin ölümde bile olamayacağını düşünürüz.

İnsanın sadece bir hayatı ve yapmak istediklerini gerçekleştirmek için bir şansı vardır. Oysa aşkın kaynağı bahar her defasında döner gelir. Aşk canlara dokunsun, keşfetsin diye yeni imkânlar tanır. Sevgisiz hiçbir şey güzel görünmez. Sevgi başlar, yoğunlaşır ve damlaya damlaya aşka dönüşür, aşk derinleştikçe sevgisini uzaklara götürür. Sevgi koyulaştıkça sevenler daha mutlu yaşar. Aşk bir çiçeği koklamaya doyamamak, bahar yağmurlarında ıslanmaktır. Sevginin olmadığı hiçbir bahar ve kırlangıç dönüşü insanı etkilemez. Ne mavinin sakinliği, ne denizin ısınan teni, ne de sabahın ilk ışıkları yüreğinde sevgi kıpırdamayan insanlara fazla dokunamaz. Fuzuli, “Dünyada her şey aşktan ibaretmiş” der. Kalpte aşk olmayan gönül taşlaşmaya yüz tutar.

Borges şu sözlerle baharı betimler: “Pabuçlarımızı fırlatıp atalım” çıplak ayaklarla yürüyelim. Güneşin, doğanın tadına varalım. Bahar çocukların neşesi kadar iç açıcıdır.Onlarla gönülden fazlaca oynayalım. Gerçekten yaşamayı bilirsek bahar cennettir. Gün ışıklarının yükselişini doyumsuz bir merakla izleyelim, özgürce dağlara tırmanıp denizlere inip kumların üzerinde zıplayarak yürüyelim. Konfüçyüs mutluluğu;“Mutluluk dağın tepesinde değil, dağa tırmanmaktadır.” diye harika bir şekilde ifade etmiş. Gerçekten mutluluk varılan noktada değil, onun için verdiğimiz çaba ve çekilen zorluklarda gizlidir.

Baharda doğa ile iç içe olup bol bol gülümseriz. Sevip seviliriz. Sevildiğimizde yaralarımız iyileşip kapanır, ilgi gördüğümüzde hayata karşı bakışımız değişir, daha anlamlı, daha doyurucu ilişkiler kurmaya yöneliriz. Hayata karşı bakışımız bambaşka olur. Sanki tüm dünyaya kafa tutabilecek güce erişmiş hissederiz. Sadece o iyi bir dünya inşa etmemize izin verir. İnsanı en güçlü silahlara karşı savunan caydırıcı en birincil duygudur. Yürüdüğümüz bu yolda hayat ışığımızdır, her zorluğu onunla aşarız. Değişip dönüşmek, büyümek sancılıdır. Ama ortaya taptaze bir “biz” çıkar. Kendi dünyamızı ancak sevgi ile yerinden oynatabiliriz.

İnsan yaşam gayesinin anlamını ararken en büyük eksikliğinin sevgi olduğunu keşfeder. Sevgiyi bulduğunda bunun ne kadar değerli olduğunu hisseder ve dünyalar onun olur. Birbirimizi sevdikçe saygımız da çoğalır. Birisini sevmek, ona bizi huzurlu kılacak fırsatı vermektir. Sevgi açlığımızı giderir, ruhlarımızı yatıştırır, kalplerimizi yumuşatır. Gül veren ellerimize mutlaka güzel kokular yerleştirir. Sonsuza açar bizi, uzak diyarlara götürür. Kendimizi buluruz, sevdiklerimize zaman ayırıp mutlu oluruz. Dostluğa ve güvene olan inancımız güçlenir. Doğa ile uyum içinde, aile ile toplum etkileşsin diye bahar bayramları kutlarız.

Vaktiyle ay büyümüş bahar gelmiş, cemreler düşmüş, inceden serin bir meltem esmiş. Ankara’nın uzak bir köyünün kırlarını gelin yüzlü papatyalar ve kızıl gelincik tarlaları sarmış. Nisan ayının ilk günü yağmurlar çiselerken, iki katlı kerpiç bir evde, köy ebesi beni, ben evreni kucaklamışım.

O yüzden kelimelerin rengiyle her baharı boyar ve her ilkbahar bir yıl daha gençleştiğimi hissederim. Çünkü bahar sevgi, tazelik ve güzelliktir.

Ali AKÇA

Sana Geldim

,

“Dışımda bir dünya var, zıpzıp gibi küçülen,

İçimde homurtular, inanma diye gülen.”

Necip Fazıl Kısakürek

Sana geldim. Suskunum ama içimde fırtınalar kopuyor. Bin bir emek ve çaba sonucu elde ettiğim çalışma hayatı birçok arkadaşım gibi beni de tatmin etmiyor. Yaratıcı ruhumu sanki gün be gün yitiriyorum. Sıradanlığa dönüşen iş hayatımın iyileşmesini engelleyen duvarları aşamıyorum. Günlük yaşamda neredeyse dengemi kaybettim, karar verip harekete geçmekte zorlanıyorum. İçimde çağlayan bir kaynak var, enerjiye dönüşmüyor, motive edemiyorum. Çıkmaz sokakta durgun sular gibiyim, akamıyorum. Bilsen, kendimi hiç iyi hissetmiyorum. Bazen “Kimim, nereye gidiyorum, hayalim bu muydu?” diye soruyorum. Eğitimimle yaptığım işler arasında bağ kuramıyorum. Hayatım nereye akıp gidiyor, gelecekte neye dönüşecek farkında bile değilim. Oysa işimi büyük umutlarla arzu etmiştim, hedeflerim gerçekçiydi. Şimdi, farklı kariyer seçenekleri aklıma gelse bile, cesaretim yok, güvenimi yitirdim, tek başıma doğru karar veremiyorum. Başarısızlığa doğru giden bu girdaptan hızla çıkmam gerektiğini biliyorum. İçime kapanıyorum bunu aşmak kolay mıdır, bilemiyorum. Olumlu düşünmek istiyorum, kırılıyorum. Sana açılsam, içimi döksem birlikte beni keşfedebilir miyiz? Birlikte, el ele bir yolculuğa çıksak, bana yoldaş olsan! Düşüncelerimi değiştirip yeni hedefler oluşturabilsek! Ne olur eyleme geçmeme destek ver, itici gücüm ol! Mimarım ol, bende mutluluk ve huzur duvarları inşa et! Kanatlarımı öyle bir aşıla ki, uçabileyim, hayatımda denge bulayım! Biliyorum mucizeler yaratmıyorsun; yine de bir umutla, kalan güçlü yanlarımla sana geldim. “Karadutun lekesini sadece kendi yaprağı çıkarırmış.” İnsan da aynen bir ağaç gibidir. Yarasına ilacı başka yerde arayan her zaman yanılır. Her yaranın merhemi kendi dalındadır. Çözümlerim içimde. Kendime soramadığım soruların; sezgilerin, tecrübelerin ve tekniklerin olduğunu işittim. Aynı sıkıntılardan geçip, bunların üstesinden gelen tecrübeli birisine ihtiyacım var. İnan arkadaşlarım, ailem ve çevrem duygularımı anlayıp bana yardım edemiyorlar. Hayatım değişsin istiyorum! Umudumu yaşatmak, korkularımla yüzleşmek, iyiye odaklanmak, engelleri aşmak istiyorum. Birlikte belirleyeceğimiz hedefime, keyifle, mutlu ve hızlıca ulaşmama yardım edebilesin diye sana geldim.

Profesyonel bir değişimle pozitif enerjiye kavuşayım. İnançlarım güçlensin, özgüven eksikliğim yerine gelsin. Birikimlerin gücüyle; sağlam, verimli ve cömert uygulamalarla kendimi daha iyi tanıyabileyim. Kişisel veya mesleki yaşamın zor anlarında adım adım yanımda ol! Duygusal zekâmı aç, etkili olmamda, karar almada, değerlerde, bilgeliğin kapılarının açılmasında akıcı olayım. Kariyerimin yeniden yapılandırılmasında; anlamlı bir yaşama kavuşmam için güçlü yanlarını, niteliklerini ve deneyimlerini beni başarıya götürecek yolda uygulamak için en iyi şekilde çaba göstermeni arzu ediyorum.

Anladım ki, çocukluk, okul dönemi, çalışma hayatı hepsi bir bütün. İşimle henüz bağlantımı koparmadan, bunaldım ve bir arayış içinde sana geldim. Sorularım, şüphelerim, korkularım tam oluşmadan beni dinleyecek, benim en iyi yolu bulmama yardımcı olacak bir yol arkadaşım olabilesin diye seni seçtim. Performansımın artırılması ve işimi severek yapmam konusunda destek istiyorum. Yolumu aydınlatan ateş böceğim ol! Yaptığım işten keyif almak istiyorum. Kalbimin derinliklerinde kazınmış mücevherimi gün yüzüne çıkarmak istiyorum, senden destek almaya geldim. Durumuma nasıl adapte olacağımı bilen birisine ihtiyacım var. O sensin. Arzu ettiğim dönüşümü yaratacak alternatifleri keşfetmek amacıyla konfor alanımdan çıkmak için sana geldim.

Hayatıma kişisel ve mesleki yeni bir düşünce biçimiyle bakmak istiyorum. Hoşnut olmayı bileyim, iyi ilişkiler kurabileyim, yanımdaki meslektaşlarımla geçireceğim zamanın tadını çıkarabilmeyi çok istiyorum. Engelleri ortadan kaldırmama, acı verici düşünceleri dönüştürmeme ve gerçekten istediğim şeyi derinlemesine elde etmeme yardımcı olacak bir plan hazırlayalım, bana yardımcı olabileceğine inandığım çok için sana geldim.

Büyük bir arzu ile elde ettiğim işimde mutlu olsam! Sadece kuralları ve prensipleri vurgulayarak yönlendirmeye çalışan yöneticilerden ziyade, iş öğretenleri de olsa! Çalışma ortamındaki iş rekabetini bilgi saklama ve kıskançlık düzeyine çıkaran meslektaşlarım paylaşımcı olsalar! Yöneticiler adil tutum ve davranışlar sergileseler! Hayatımı hayal ettiğim gibi şekillendirecek irade ve güce sahip olduğumun farkındayım. Yine de, nerede hata yaptığımı görebilmek, kendimi daha iyi tanımak için iç sesim sana döndüm.

Karşısında tüm heybetiyle çırılçıplak ayna duruyordu. Uzun uzun ona bakıyor. Ne zaman hayat mücadelesine fazla dalsa onu unuttuğunu fark ediyordu. Bu kaçıncı görüşmesi anımsamıyor. Birbirlerini can kulağıyla dinliyorlar. Gözlemliyor, memnuniyetsizliğini yüzüne yansıtıyor. Aynada kendini yakalıyor, bakınca duygusal acılar içinde olduğunu hissediyor. Sevgi ve şefkatle; “kendisini tanımaya” yöneliyor. “Ey ayna sana geldim! Hiç kimse bilmese bile sen beni biliyorsun! Bu yolculuğun en samimi dökümünü seninle paylaşıyorum.” diyor.

Sıkışıp kaldığım ve işlerin neden istediğim şekilde çalışmadığını keşfetmeme yardımcı olabilirsin. Yeni olasılıkları keşfetmek için inancımı yeniden kazanmama, engellerin ötesine geçmeme yardım edebilirsin diye geldim. Birlikte, yeniden geçerli bir yönlendirme stratejisi geliştirelim, somut eylemlere geçelim istiyorum. Uygulamada beni destekleyecek, bilgi alabileceğim, bağlantı kurabileceğim, beni yönlendirecek yardıma gereksinim duyuyorum.

Biraz sohbet edip gezintiden sonra içindeki gizemli güç ona; Epictetus’un şu sözlerini hatırlatıyor: “İnsanlara rahatsızlık veren olaylar değil, olaylara verdikleri anlamlardır.” Davranışlarımızın nedeni olayların kendisi değil, bizim bu olaylara ilişkin beklentilerimiz ile algılarımızdır. Bu sözlerden şunu anlıyor: Kendine güvenen kişinin tüm potansiyeli ile hedefine odaklanması ve karşılaştığı zorlukların üstesinden gelmeye çalışması gerekiyor. Olumsuz düşüncelerin olumsuz; olumlu düşünceler ise olumlu duygu ve davranışların kaynağı olduğunu defalarca yaşadığını düşünüyor. Bu içsel mücadele onu derinlere götürüyor.

Anladım ki, iç dünyamıza dönüp, oraya gerektiğinde yolculuk yapmak mutlu olmanın iyi bir aracıdır. Zaten, farkında olmamız gereken şey; problemlerimize çözüm bulabileceğim kaynağın içimizde olduğunun bilincine erişmektir. İçimize doğru yapılan eylem odaklı bu yaklaşım “sağlıklı insanların terapisi” olarak; bizdeki sevgi, güven ve çalışma azminin en iyisini ortaya çıkaracaktır. İçimdeki muazzam güce doğrudan erişmemizi sağlayacaktır.

Karşılaştığımız sorunları algılama ve yorumlama şeklimiz başarı ve mutlulukta çok etkilidir. Olaylara anlam vermeye çalışırken hayatımızda istemediklerimizin tüm gerilimini yaşamak yerine, istediklerimizin güzelliklerine odaklanmalıyız.

 

Ali AKÇA

Yüreğindeki Düşe Yolculuk

,

Çözüm sende, hiçbir şey önceki gibi olmayacak, daha iyi olacak!

İnsanın yüreğine yolculuk ederek onun başarı ve mutluluk pınarına bizzat kendisinin ulaşmasında yardımcı olan kişiye yaşam koçu diyorum. Yaptığı hizmetiyle bireyin içindeki güç merkezini gün yüzüne çıkarmasına ve kendi potansiyelinin farkına varmasına yardımcı olur. Yaşam koçu ile köprüyü birlikte geçen kişi, hedefine ulaşmak için beraber keyifli bir yolculuk yapmış olur. Kişi, yaşam koçuna açılır, o da can kulağıyla dinler, kalp gözüyle anlar, diyalog ve soru-cevaplarla hayatın gizli dilini ortaklaşa okurlar. Yaşam koçu danışana sorar, dinler, gözlemler ve onu geliştirir. Problemi olan kişi kendi önceliklerini sunar; koç tarafından kaynakları ve kısa vadeli hedefleri belirlenir.

Benzerlik var gibi görünse de bu hizmet; psikologluk, rehberlik ve danışmanlık hizmeti değildir.

Uluslararası Koç Federasyonu (IFC) koçluğu, “koçluk alanların, kişisel ve profesyonel potansiyellerini azamiye çıkarmak için esinleneceği düşündürücü ve yaratıcı bir ortaklık” olarak tanımlar. Bu tanımdan koçluğu; koçu ile danışanı arasında, kişisel ve profesyonel potansiyellerini en üst düzeye çıkarmak için yaratıcı düşünmeye teşvik eden bir süreç, bir eşlik olarak anlarız.

Cennetin yolu, hayat dediğimiz yolculuğun en son noktasında başlamaktadır. Bu kısa yolculuğun daha heyecanlı, daha keyifli, daha yaratıcı ve daha mutlu olabilmesi; bu dünyadaki örümüzün iyi ve iyiliklerle dolu geçmesine bağlıdır. Hayat bu kadar güzelken, doyurucu, dengeli ve değer verilen bir yaşam sürmek hepimizin hakkıdır. Fakat gel gör ki, aile ve çevre şartları çoğu zaman hayatın kontrolünü ele almamıza ve içimizdeki gücü keşfetmemize yardımcı olamamaktadır. Yaşam koçu, içinde sıkıntılar, problemler oluşan, çıkmaza giren bireylere yardımcı olan; onların elinden sıkıca tutarak köprüyü geçiren, hayatta yapmak istediğini düşündüren kişidir.

Bir koçun insanlara ışık tutacak gerekli eğitimleri alması, uygulama tecrübesi ile yararlı iletişim kurma ve yardımdan hoşlanma becerisi olmalıdır. Danışanın ortağı olarak onun duygu ve düşüncelerini sezebilen, yüreğindeki suskun sözcükleri konuşturan, içindeki küskün motoru çalıştıran kişi olmalıdır. Koçluk türlerinden biri olan “yaşam koçluğu” ise insanın başarılı ve mutlu bir yaşam sürebilmesi için farkındalığını arttırmaya, saklı hazinelerine ulaşma ve bunları hedef ve istekleri doğrultusunda kullanmasına destek sağlayan özel bir süreçtir. Yaşam koçu danışanı ile etkileşime girer ve sosyal çevrelerden nasıl etkilendiğini, önyargı ve tutum, tutku ve hedeflerinin nelerden oluştuğunu inceler. Engin tecrübesiyle danışanın ağzından çıkan kelimelerde onun ruh halini, içinde bulunduğu durumu, yaşadığı kaderi ve yapabileceklerini analiz ederek; bireyin kalbindeki mutluluğu ona hissettirir, yüreğine dokunup içindeki incileri ortaya çıkarır.

İnsanlar birçok nedenle kendi potansiyelinin gerisinde kalarak güvenini kaybeder. Kendini tanıyamaz ve kontrol edemez. Kimi dönemlerde yetenek ve kapasitelerini; karar ve eğilimlerini doğru değerlendiremez. Okul, iş hayatı ve toplumdan kendilerine yansıyan stres ve baskı sonucunda yılgınlığa kapılır. Dolayısıyla bir şeyler yapma hevesini, yaşam heyecan ve sevincini kaybedip kendilerine katkı yapamayacak duruma gelirler. Bu sorunlarla kimileri başa çıkarken; çoğu birey çıkmaza düşüp başkasından yardım alarak, hedeflerine odaklanıp içinde bulunduğu sıkıntılı durumdan ancak dış yardım sayesinde çıkıp rahatlar. Hayatta ne olacağını bilemeyen, düşündüğü gibi davranamayan, hayallerinin önünde engeller bulunan kişiler ilerde bambaşka bir insan olmak, daha iyi hissetmek, kendisine değer verilmesini isterler. Kendi gücünü dolu dolu kullanabilmesi ve iyi bir yaşam sürebilmesi için ona yardım ve destekte bulunacak bir yol arkadaşına gereksinim duyar. İşte profesyonel yaşam koçları bu tür kişilere gerekli araç ve tekniklerini uygulayarak onların tutum ve becerilerini değiştirerek, onları daha etkin, verimli ve zengin hale getirebilirler.

Üstelik bu işbirliği danışanın kendi arzusuyla ve kendisi için yapması hususunda yaşam koçunun destek vermesiyle gerçekleşir. Bu beraberlik sayesinde danışanın bakış açısını değiştirip, onu avuntudan değişime yönelterek etkin düşünmesi sağlanır. Birlikte çıkılan yolculuk boyunca; danışan düşünce yapısını, beslenme tarzını, kafa yapısını değiştirir; aktif yaşam tarzı ve birlikte hedefler oluşturulur. Günün sonunda bireyin yaşamında olumlu, derin ve kalıcı bir değişim oluşur. Dwight D.’nin “Motivasyon; insanların onlardan yapmalarını istediğiniz şeyi, siz istediğiniz için değil, kendileri istedikleri için yaptıklarını düşünmelerini sağlamaktır.” sözüyle adeta yaşam koçlarının sunduğu hizmeti ifade etmektedir.

İyi eğitim almış erdemli yaşama sahip yaşam koçu; kendi potansiyelini ve sınırlarını aşmış, yaşam tecrübesi yüksek, yaşamını bir şölen haline getirmiş kişidir. Danışanına güçlü ve doğru sorular yönlendirerek daha kaliteli bir hayat sürmesine, problemini çözerek daha iyiye ulaşmasına yardımcı olur. Biliyoruz ki, tek bir soru bile birçok engeli kaldırıp kişinin yaşam tarzını değiştirir. Konfüçyüs, “Uzun bir yolculuk tek bir adımla başlar.” diyor. Yaşam koçlarına gereksinim duyan bireyler, bir kararla; ruhen, zihnen ve bedenen enerjik ve canlı bir yaşama adım atabilirler. Korkularla dost olup, heyecanlarla kol kola kendilerine giden yola koyulurlar. Çözüm kendi içlerindedir.

Yaşam koçu, kişisel ve mesleki alanda, insan ilişkilerinde tecrübeli olandır. Aynı sorunu yaşamış ve çözmüş birileri insanı iyiye götürür. Doğru sorularla tüm seçenekler görülecek, bu dinamik süreçte danışan cevaplarını kendisi bulacaktır. Çoğu beceriler nasıl ustadan öğrenilmişse, yaşam koçu aynı maharetle danışanının kendi çözümlerini üretmesine yardımcı olur, bireyi desteğiyle motive eder. Gelişimin her aşamasında kişinin vazgeçmemesi için engelleri kaldırıp, enerjisini yükselterek geleceğini güzel biçimde inşa etmesine yardımcı olur. Yaşama sevinci, iyilik ve mutluluk ana ölçütlerdir. Bireye kendi isteği ile başlattığı değişimi temel alan, kişisel ve mesleki büyüme ve gelişmesini destekleyen bir hizmet verilir. Koçluk ilişkisinde hareket, eylem, sorumluluk ve takip üzerinde durulur. Koçluktaki yaklaşım ise, bireyler ya da takımların koçun destekleyici, kendi kendini keşfetme temeline dayanan yaklaşımlarıyla kendi çözümlerini yaratabilmeleridir.

Yaşam koçu yaşadığı evreni, dünyayı ve toplumunu sürekli gözlemler. Danışanını gerektiğinde uyarır, birlikte çıkılan yolda ilerleme imkânı oluşmuyorsa; boşa kürek çekmek yerine koçluk ilişkisinin olmayacağına inandığı an süreci durdurur. Profesyonel koçluk, zayıf ya da doğru olmayan şekilde uygulanan davranışlara değil, güçlü yönler ve yeteneklerin gelişmesi için fırsatları belirleme üzerine odaklanır. Yardım alan kişiler: Kendine inanır, önemli hisseder, yeniden güven kazanıp kişisel ve mesleki yaşamında ilerlemeye odaklanır. Kendini sever, saygısını geliştirir, kapasitesini, kaynak ve potansiyelini harekete geçirir. Hayatta gideceği yeri kendisi belirler. Teknik bilgi ve becerilerini geliştirir. Önündeki engelleri kaldırır, en iyi yönlerini ve ilişkisini geliştirip yalnızlıktan kurtulur.

Kişisel koçluk talebine cevap vermek için yaşam koçu ön görüşme ve sonraki seanslarla kendisine başvuran kişinin ihtiyaç ve motivasyonu birlikte belirler. Uygulanacak yöntem ve kullanılacak araç ve teknikleri seçer. Yaşam koçu tüm bunların sonucu olarak bireyin kendisiyle ve başkalarıyla ve çevresiyle olan ilişkisini geliştirmek veya değiştirmek, gelişimi yavaşlatan kısır döngüleri parçalamak amacıyla destekleyici eylem planları geliştirir.

Koçluk hizmeti kişiye özel, hayata onun gözüyle bakıp alıştırma ve eylemlerle desteklenir. Danışanın güçlü ve gelişime açık alanlarının ortaya çıkarılması amacıyla durumuna uygun teknikler seçip uygulanır. Kişinin eğitim, işsizlik konusu, toplumdaki yeri, kariyer rehberliği ve işteki anlamını bulmasına destek olur. Kişinin düşünce sistemini harekete geçirerek hayatındaki sorunları çözme yolunda kendi cevaplarına ulaşmasına yardımcı olur. Burada bir tılsım aranacaksa, bu kendine yardım edemeyecek bireylerin yaşama sevinci ve hayata karşı bitip tükenmeyen bir arzu ile sarılmalarına engel perdenin kaldırılmasıdır. Güzel sözcükler bizi neşelendirir, gülümsememize ve kahkaha atmamıza neden olur. Yetkin bir yaşam koçu, insanın hayatını değiştirir, iyilik inancını tazeler, kişilik algısını güçlendirir, ilham verir, ruh halini iyileştirir, yaraları sarar, kalplerini ısıtır. Danışana yoldaştır.

Yaşam koçu, danışanın gözüyle bakıp onun iç dünyasına serin bir esinti gibi giren ve onu açarak sevginin görkem ve ışıltısında yoldaş olup, çözüme dair kendi gücünün kendisi tarafından harekete geçirilmesini sağlayandır.

 

Ali AKÇA

Yeni Yıl

,

Her yeni yıl hayatımızı ve esenliğimizi zenginleştirecek bir zaman dilimidir. İçimizi bir heyecan kaplar. Günlerce özenli hazırlık yapılır. O gece birlikte harika bir gün yaşansın; tatlı, hoş ve güzel geçsin isteriz. İçimizdeki mutluluk kaynağımız coşar. Çünkü yeni yıla mutlu giren, tüm yıl boyunca hep mutlu olurmuş, buna inanırız.

Elbette kutlamalar ve eğlence tarzları çok değişti. Eskiden ailece evlerde yılbaşı sofrası etrafında toplanılır, neşeli bir havada gece merakla beklenirdi. Arabesk şarkılar siyah-beyaz televizyon kanalında izlenir; ekranda yürek hoplatan figürleriyle bir dansöz tam gece yarısı görünür, beş dakika göbek atıp kaybolurdu. Sanki tüm dertler bir anda unutulur, yeni yıla göbek atarak girilirdi. En çok para, sağlık ve mutluluk dilenirdi. Mutluluğun bir arayış, hareketli bir hedef, hiç bitmeyen bir yolculuk olduğu sanırım biliniyordu.

Şimdi hiçbir şeyin eski tadı yok. Dünyanın neredeyse çivisi çıkmış. İklimi, atmosferi, ülkelerin liderlerin tutumları değişmiş, En güzel bir şehrin dünyaca ünlü bulvarından akan insan yüzlerine bakınız. Mutsuzluk, umutsuzluk, endişe, gelecek korkusu, kavga ve çatışma olasılığını hissedersiniz. İnsanların yaşam tarzı, bakış açısı, beslenme tarzı çok farklılaşmış. Bu hava içinde, dünya insanlığı olarak yeni bir yıla daha giriyoruz. Noel pazarları kuruluyor, hediyeler, havai fişekler ve ateş şelaleleri ile yeni yılı karşılayacağız. Bizde Noel dini bayram değil; yeni yıla adım atmak, tatil, eğlence ve hediyeler demektir.

AVM’lerin yüzü, sokaklar, caddeler parıldıyor. Vitrinler neon ışıklarıyla, Noel figürleriyle dekore edilmiş, yeni yıl ağaçları süsleniyor, partiler düzenleniyor. Kentin her yerinde eğlence mekânlarında, restoranlarda rezervasyon yaptırılıyor. İnsanlar eğlenecek ve çevrelerine neşe saçacaklar. Yeni yıl tatilini kayak merkezlerinde geçirecek olanlar çoktan yola çıktılar. Keşke insanların neşesi yıldızlar gibi gökyüzünü bütün yıl aydınlatabilse! Bu coşkuyu tüm yıl boyunca içimizde taşıyabilsek! Hayatın amacı mutluluğa odaklanabilsek!

Evlerde heyecan, tatlı bir telaş; camlarda ışıklarla süslenmiş Noel ağaçları var. Aile, akraba, eş, dost, arkadaş ve sevgilileri bir araya getirecek şölen türünden zengin bir sofra hazırlanıyor. Dışarıda restoranlar, barlar gençlerle tıka basa dolacak. Evden kaçıp felekten geçen yılın son gününü çalmak isteyenler seçtikleri bir mekânda yeni yılı coşkuyla, şenlikle kutlayacaklar. Çığlıklar atıp, sevgi ve havai fişek gösterileri arasında birbirleriyle sarılıp öpüşecekler. Ev ortamında yiyip içip televizyon karşısında sabahlara dek eğlenecekler.

Hele bir de önceden savrula savrula kar yağmışsa. Hatta o gece kar yavaş yavaş, lapa lapa bir gümüş konfeti gibi kaldırımlara düşüyorsa. Bir tatlı sevinç gibi kristal kar taneleri sokakları mutluluktan bir örtü gibi bembeyaz kaplamışsa. İşte o zaman bu atmosfer, şahlanan bulutların tango ziyafeti şehvetiyle yıldırımlara dokunup bütün gizemi ve esrarıyla insanlara yeni yılı getirmiş olacaktır. Karın nurdan saltanatı başlayınca, insanları birbirlerine yakınlaştıracak romantik ve duygusal ortam tamamlanmış olacaktır.

Zamanımızı her birimiz için önemli olacak şekilde harcamak ve dokunduğumuz herkes için bir anlamı olsun istiyoruz. Ancak, şu tek düze hayatımız iyi-kötü, acı-tatlı bir akışta tükeniyor. Zaman akıp gittiğinde ise artık o ana dönmek mümkün olmuyor. Yeni yılın zaman dilimine girerken insanlar, yeni bir başlangıç, değişim, dönüşüm güzel bir hayat, mutluluk ve sağlık diliyor. Her yeni yılın hayatın harika dönemlerinin bir başlangıcı olmasını arzu ediyorlar. Aynı zamanda, nice dileklerle, sürprizlerle, hediyelerle, bir şölen havasında karşıladıkları önceki yılın bütün stresini atmak için çılgınca eğleniyorlar.

Yeni yıl insanlara yeni imkânlar sunarken beraberinde pek çok engeller de getirebilir. İnsanlar yetenekleri olmaması ve torpilleri karşılığında, yeteneklerinden daha orantısız bir biçimde para kazanıyorlar. “Yeryüzündeyiz ve bunun bir tedavisi yok” diyor, Samuel Beckett. Adaletin olmadığı dünyamızda, ülkelerin ve sakinlerinin yaşam düzeyleri arasında büyük bir uçurum oluştu. İnsanlığın küçük bir bölümü bolluk içinde yaşam sürdürürken diğer büyük kısmı asırlardır açlık içinde kıvranıyor. Oysa hayat diğerkâmca yaşanırsa anlamlıdır. Pet Mesiti, “Hayat diğer insanlar için payımıza düşeni yapmaktır” diyerek bu durumu özetliyor.

Yeni yılı özel ve mutlu bir gün olarak algılayıp, umutlarımız yeşersin istiyoruz. Sonunda umutlarımızı sömürüp çekip gittiğine şahit olmakta var. İnsan eğer daha sağlıklı olmak istiyorsa, kendine fazla vakit ayırması, sevgi ve neşesini başkalarıyla paylaşması, yeni hedefler için çaba göstermesi gerekir. Yeni şehirler, insanlar, lezzetler keşfetmek, yeni ufuklara açılmak gerekir. Zira hayat çevrenin bize sunduğunuzdan çok daha farklıdır.

Mutluluk her zaman enerji ve disiplin ister. Gerektiğince sormayı, sorgulamayı, dinlemeyi daha iyi yapmalıyız. Sevdiklerimize olan tutkularımızı daha iyi ifade edebilmeliyiz. Mutlu yarınlar, gerçek vefalı ve sadık dostluklar oluşunca anlamlı olur. Hayat, espri ve hayal gücüyle bezenmiş, kültürle dokunmuş, cesaretle güçlenmiş ve ümitlerle canlandırılmışsa bize hoş gelecektir. Dostlarımızı hatırlamalıyız, Özellikle gençlerle birlikte olmalıyız. Çocuklarla geçen vakit dünyanın en mutlu zamanlarıdır. Yeni yıl egolarımızın aşıldığı, bencillik yılı değil gönül yılı olmalıdır. Sade bir hayatın getirdiği zenginlik ve özgürlük ikliminde yaşamak mutlu olup mutlu edebilmek olmalıdır. Geçmişlerden daha harika bir yıl olmalıdır.

Hayata daha olumlu bakabilmek, birikimleri paylaşıp harcayabilmek, tutku duymak, bol bol sohbet ve yürüyüşler yapmak ne iyi olacaktır. Her yıl mümkünde baharda turfanda tatille bedenimizi kış uykusundan uyandırmak, yeni yerler gezip görmek bizi verimli kılacaktır. Bol bol kitap okumak, kısa günlük tutmak insanı mutlu eder. Anılarımızı, tecrübelerimizi, yaşadıklarımızı toprak olmadan yazarak sonraki nesle aktarmalıyız. Sevdiğimiz insanlarla daha fazla birlikte olmalıyız, ancak kimseye aşırı bağlanmamalıyız.

Bilmeliyiz ki, insan kendisi için istediğini sevdikleri için de dilemedikçe kolay mutlu olamayacaktır. Bütün yıl boyunca iyilik ve neşe dilemeliyiz. İyilik yapmanın mutluluğunu tadabilmeliyiz. İnsanları umursamayı, yoksullara daha fazla yardım etmeyi düşünüp daha iyi bir dünya hayal etmeliyiz! İçimizdeki yoksunluğu gidermek için, insanı mutlu eden sıcak insan ilişkileri, insanlara dokunmak, insanlarla ısınmak, yalnızlığa son vermek, geçmişin izleri ve geleceğin korkularını silip huzura ulaşmayı içselleştirmeliyiz!

Yine de yılbaşı özel bir gündür. Her doğan gün yeni bir umuttur. Bolca para ve mal dileriz. Ancak paranın ve malın azı da çoğu da insanı perişan edebilir. Kararınca dileyelim ve hepsinden önemlisi daima şükredelim! “Para mutluluk getirmez” sözüne katılamam. Para yapmacık mutluluğu satın alabilir. Mutluluğun zaten kaynağı içimizdedir. Önce sağlık dilemeliyiz. Noel Baba kapıdan bacadan girip muhakkak hediyelerini getirecektir.

Yeni yılı şu dizelerimle karşılarken okuyucularıma mutlulukla geçecek yeni bir yıl diliyorum.

Koskoca bir yıl nasıl da hızlı geçti,

İnan gönlüm bir yıl daha gençleşti…

 

Ali AKÇA

Hayatın Harika Dönemleri

,

Dünya hayatı başlıca üç dönemden oluşuyorsa, ben bana göre en güzel olduğunu düşündüğüm iki dönemini çok sevdim. Hayatı verimli ve dolu dolu yaşadığımız bu dönemlerde mutlu olmamış kişi sayısının az olduğunu düşünüyorum. Özgürlüğümüzün en ileri olduğu çağlarda; deniz, toprak, mavi gök, her şey bizimdir. Çok sevdiğim ilk gençlik yıllarında insan güç ve canlılık içinde bir çağlayan gibi hızla büyür gelişir. Şimdilik orta dönemi bir an göz ardı edelim. Hayat boyunca özlenen ve beklenen, tüm yüklerden, sorumluluklardan nispeten kurtulup ufukların aşıldığı diğer dönem son gençlik çağıdır. Olgunluk, zihin huzuru, özgürlük ve sakinliğin hüküm sürdüğü bu dönemin ben de henüz başlarındayım. Hayallerin harika olduğu dönemden gerçeklerin hiç fena olmadığı döneme doğru ilerliyorum.

Hayatın ilk ve son gençlik dönemlerinden daha iyi bir zaman dilimi yoktur. Bu iki gençlik dönem hayatımızın ilk yirmisi ile ellisinden sonraki yıllardır. Özellikle hayat ilk gençlik ve uzun olgunluk dönemlerinden sonra; kendi yolumuzu çizmek ve o yolda mutlu bir yolculuk sürdürmemiz için önümüze beklenmedik fırsatlar çıkarır. Anlamaz kendimizi yok sayarsak eğer, önümüze serilen şansları kaçırmış oluruz. Kaliteli yaşamak isteyen herkes fiziksel, zihinsel, duygusal yeteneklerinin özgürce kullanmasını engelleyen her şeyi yaşamından çıkarmalıdır. İyi yaşam, hayatı sevmek, kendini sevmek ve özen göstermek, insanın kendisiyle, diğer insanlarla ve evrenle barışık olması, yeteneklerimizin zenginliği içinde süren bir hayat kurabilmek son gençlik çağında da mümkündür.

Her yaşın kendine has güzelliği ve derinliği vardır. Ancak ilk yirmi yaşımız bana göre hayatın en güzel yıllarıdır. Çiçek açmanın ve mutlu olmanın mümkün olduğu bir çağdır. Ergenliğin en önemli yeri işgal ettiği, kişiliğin tamamlandığı belirleyici yaştır. Hayatın tatlı yanını gördüğümüz; aynı zamanda kaygılı, hırslı, güçlü olduğumuz, ideallere inandığımız dönemdir. Bu dönem toplumu ve kendini tanıma, keşfetme bakımından olağanüstüdür. Ülkeyi yeniden kurabilme, dünyayı yeniden yapabilme yaşıdır. Bu dönem kuşkusuz, yaratıcılığın, neşenin, gençliğin tüm anları tam olarak deneyimlemesi gereken en iyi yaşam döneminin zirvesini temsil eder. Ünlü Fransız şarkıcı Charles Aznavur’un vurguladığı gibi “gençken hayatın tadı insanın dilinin üstündeki yağmur damlası gibidir”, önemli olan yapılan ve yapılacak her şeyde yağmuru sağanağa çevirmeye çalışmaktır.

Bu iki dönem arasında kalan yetişkinlik/olgunluk zamanları; kısaca insanın kendisi ve belki de başkalarını mutlu etmek için kendini tükettiği yıllardır. Çalışma, çaba, hırs, kariyer dönemidir. İş yaşamında başarılı ve iyi bir seviyeye gelmek; iç mücadele, sevgi ve evlilikte uyum sağlamak için gayret, çocuk sahibi olma, refah ve mutluluğa yöneliş, iş güç sorunu, uyumlu ve pozitif kişiliği sürdürmek. Bu olgunluk dönemi zorludur, büyük çabalar harcanır. 0tuzlu yaşlarda, büyük kararların verildiği, yeterince sorumluluğun alındığı, ebeveynlerden bağımsız, mali özerkliğin elde edildiği, aile kurulduğu dönemdir. Kırklı yaşlar; birikimin ciddileştiği, para kazanmanın doruk noktası ve yatırım zamanıdır. Bunlar dışında kalan bazı kişisel standartlarımızı artırmak için çaba sarf ettiğimiz orta yaşın büyülü köprüsüne geçtiğimiz son gençliğe kadar bizi ulaştıracak geniş zaman dilimidir. Hedefimiz önemli, yük ve sorumluluğumuz ağır, yolumuz uzundur. Bu yaşlar bilinen dünyanın yok olmaya başladığı, az sayıda insanlarla uzun yaşamın istenildiği dönemdir. Daha çok yaşamın ertelendiği, zamanımızın olmadığı, hep gelecek için çalıştığımız, fedakârlık dönemidir, iş için, yakınlarımız için, çocuklarımız için yaşamı ötelediğimiz dönemdir.

Ellili yıllar, insanın kendisinin ve yaşamın gerçek anlamda farkına vardığı, olgunlaşmanın doruklarına doğru yolculuğa çıktığı bir yol ayrımıdır. İnsan buralarda hayatı daha iyi anlar ve tüm güzelliğini keşfeder. Her basamakta yaşamın, olayların, karşısına çıkan insanları tanıyarak yaşamı özümsediği ve birikimlerini harcayarak hayatı bir anlamda yudum yudum içmenin zevkine vardığı yaşlardır. İnsanı harika ve karmaşık yapan düşüncelere erişip, değerini bilip mutlu yaşantının uygulamasını yaptığı dönem, hayatta ince ayarların yapıldığı, yaşanacak en mutlu yıllar son gençlik çağıdır. Daha çok aile ve sosyal çevre ile bütünleşme ve onlarla yaşamın çok değerli olduğunun anlaşıldığı dönemdir. İnsanın önünde ne kadar ömür varsa onun en güzel yaşanmasının iple çekildiği olgun yaşlardır. Beklentilerin sınırlı olduğu, başkalarını mutlu etmek için kişinin kendini tüketme anlarının bittiği dönemdir. Sahip olduğumuz ve çok hoşlandığımız şeyleri harcama, kullanma zamanıdır. Olduğumuz kişilerin ve sahip olduklarımızın değerini bildiğimiz anlar toplamıdır. Mutluluğu ötelemeyen dakikaların yığıldığı zamandır. Kimileri için, küçük bir sahil kasabasına taşınıp, işi gücü bırakıp, kendini bahçeye çiçeklere vererek, yaşamı bir sanata dönüştürme, sıkı ve güvenilir bir sosyal çevre ile birikimlerini paylaşma ve hayatı anlamlı hale getirmektir.

Üçüncü dönem, C. Pavese’nin ifade ettiği gibi; hayatın, yaşantı aramak ԁeğil, kendimizi aramak olduğunu anladığımız dönemidir. Farklı bakışlarla üzgün ve karanlık gözlerle bakmaktan ziyade güzellikleri görüp, sevgi ile her nefesimizden haz alarak yaşamak, yeni bir yaşamın, yaşama sanatının anahtarı olarak görebilsek, kendi gerçeğimizi, içimizdeki “yaşama sevinci” cevherini keşfedebiliriz. Emeklilik ile çok ileri yaşlarda hissedilen kırılganlık ve muhtaç olma durumu olan dördüncü yaş arasındaki bu dönemde asıl insanı korkutan; etraftan kopmak, hiçbir şeye katkıda bulunmayan özlemli, yaşlı insana dönüşmektir. Esasen bu dönemde, insan sahip olduklarının tadını çıkarmayı iyice öğrenmiş, çoğunlukla, ayrılık ve hasret gibi hayatın acımasız şeylerini aşmıştır. Tecrübelerimiz ve hayatımızda inşa ettiğimiz yaşanmışlıklarımız bizi daha cesur yola çıkmaya hazır hale getirmiştir. Bu dönemin huzurevinde değil, evde huzuru bulduğumuz dönem olduğunun farkına varmalıyız. Hayatın sevgiyle dolu bir dönem olması; onu yeni bir gözle görmemize, düşünce ve beslenme yapımızı gözden geçirmemize bağlıdır. Bizi yorgun kılanın hayat değil, taşıdığımız maskeler olduğunu fark edip onlardan sıyrılmalıyız.

Son gençlik döneminin daha sonraki yılları ise; sevgimizi, ilgimizi, yığdıklarımızı ölçülü harcayıp bizimle olanlarla paylaşarak, hayatın büyük bereket ve zenginliğine ulaşma dönemidir. Dileyelim! Bu dönemde, en iyi duygularımız bizimle yola devam etsin. Hayatın kötü yönlerini göz ardı edelim. Olumsuzlukları çoktan bir kenara bırakalım. Güzellikler hayatımızın öncüsü olsun. Mutluluk günümüzün başladığı ve bittiği yuvamızda yeşersin. Yaşama sevincimiz zirvede, hayat bir zevk kaynağı olarak bize yüzünü dönmüş olsun. Küskünlük, pişmanlık ve öfke duygularımızı bir öpücük yollar gibi avucumuzun içinden ötelere doğru üfleyelim. Hayatımıza anlam, coşku, umut katalım. Affedelim, hayatla barışıp mutluluğun kaynağına yönelelim. Denizin sesinde rahatlayalım, güzel müziklerle mest olalım, yılların yorgunluğundan arınıp ağır yükümüzden kurtulup tüy gibi hafifleyelim. Ahmet Hamdi Tanpınar’ın bir şiirinde belirttiği gibi; rüzgârda uçuşan tüy bile bizim kadar hafif olmasın…

Her ne olursa olsun hayat her an yaşamaya değer, sevmek her çağda güzeldir. Yaşadığımıza, sevgiyi paylaştığımıza, yolları tükettiğimize, dağları aştığımıza, şehirleri gezdiğimize badem ağaçlarının bembeyaz çiçekleri, yol kenarlarında kızıllaşan gelinciklerin tozları, samanyolu, yıldızlar şahit olsun! Yaşadıkça savrulmamak için, yaş almanın tekdüze günlerinin yavanlığından anlık günlük sürelerle sıyrılmak için hayatı mutluluk hazinesinde biriktirdiğimize akşamların dar vakitleri değil, geniş zamanları şahit olsun! Son dönemin sonlarına uzanmak değil zor olan, güçlük insanın o süreçte yalnız kalmasıdır. Hayatın toplama dönemlerini çoktan aştığımız bu son gençlik çağı; gönülden dağıtma dönemine katıldığımız, gereksiz eşyalardan arındığımız, ruhumuzun en hoş olduğu farkındalığın tılsımına eriştiğimiz Nirvana bölümü olsun!

Olacaksa, sevgi, aşk, kardeşlik, dostluk olsun…

Ali AKÇA

Eylül Sonbaharla Büyülenir

,

Güz yağmurlarıyla birlikte yaprak dökümü başlar. Dışarıda sonbaharla büyülenen eylül güneşinden yayılan ışınlar altında, solgun ve sarıya dönen bir dünya oluşur. İnsanın içinde derinden derine romantik bir güzellik canlanır. Yaşama olan yolculuğumuzda hayranlıkla yaptığımız sonbahar gezileri çoktan başlamıştır. Yenidünyalar keşfetmemizi sağlayan ve farkındalığımızı pekiştiren bu yolculuklar; doyumsuz manzarasıyla doğanın eşsiz şöleniyle sonsuz bir zaman dilimine doğrudur. Sonbahar koynunda bir melek dokunulmazlığında bembeyaz bir kış; daha derininde diriliş barındıran sımsıcak bir ilkbahar coşkusu saklamaktadır. Bu mevsimde efsunlanan eylül, bize geçmişi ve sevdiklerimizi hatırlatırken tatlı bir hüzün; sevgi ve aşk hayatımızı canlandırıp neşelendirir, güzel bir renk konfetisi sunar.

Sıcaklar azalır, yumuşayan gökyüzü yavaş yavaş havayı serinletir, günler de dakika dakika kısalır. Nereye baksak orada bütün cazibesiyle doğa kendini gösterir. Ağaçlarda sararıp kızıllaşan titreyerek sağa sola savrulup uçuşan yapraklar masalsı bir canlılığa bürünerek insanı mest eder. Yeşilin bin bir rengi yerini sarı ve kızılın tonlarına bırakır, altın sarısına dönüşüp rengârenk bir cümbüş içinde parıldar. Ağaçların eteklerinde sanki bir Afgan halısı gibi kehribar rengi yapraklar birikir. Sonbahar, bende duygunun ve aşkın en yoğun yaşandığı bir tatlı hayranlık oluşturur. Bir kez daha baharların aşk mevsimi olduğuna dair inancım güçlenir.

Düşen yaprakların üzerinde yürürken çıkan seslerden mutluluk duyarım. Sokaklarda, uzun yürüyüşlerle sonbaharı yaşamak, bu mevsimin yeşil ve pembe renkli meyvelerinden bol bol yemek bana huzur verir. Turuncu renge boyanan doğaya heyecan ve şaşkınlıkla bakıp, parkın yakınındaki koruluğun havasını ciğerlerime çekip doldururum. Yaşadığım andan zevk almak, özgür olmak ve sevmek, geleceği sadece zamansızlığı yaşamak bu mevsimde de bana son derece keyif verir. Rüzgârların peşine takılıp giderken eylül, yağan yağmurlar, esen rüzgârlar, nemli kaldırımlar, sis ve uzun duman dalgaları hepsi bir hazinenin parçaları gibi gözlerimi kamaştırır. Sokaklarda gördüğüm sararmış uçuşan yapraklar düşlerimin içinden yol alarak doğanın özüne dönüşür.

Bu serin sabahlarda, göçmen kuşlar birdenbire çekip giderler. İlkbaharda gelen bu kuşlar, havaların serinlemesiyle daha iyi barınma ortamını bulabilmek için sıcak bölgelere doğru yola çıkıp düzenli biçimde gökyüzünde kâh süzülüp kâh kanat çırparlar. Çoğunluğu leylekler, kırlangıçlar ve bülbüller oluşturur. Kimi güneşe göre, kimisi yıldızlara göre yönlerini bulurlar. Ülkemiz onların bu yolculuğunda bir köprü gibi geçişlerini sağlar. Uzun kanatlı kuş sürüleri ayrılırken boş kalan yuvalar, engin ovalar, ormanlar, dağlar ve gökyüzü ılık ve tatlı bir hüzünle dolar. Bu göçler ve güz mevsimi kendini hatırlattığında; ruhumda yıllardır yerleşmiş olan ilham perilerinin kimi zaman doyumsuz bir neşeye, kimi zaman yoğun bir hüzne gark olduğunu hissederim. Sis ve uzun dumanlar dağların zirvesine yerleşir, taze bir sonbahar rüzgârı solmuş yaprakların kokusunu taşır.

Eylül’ün hazanları ardına bırakmış, canlanıp tazelenmiş aşklarından da bahsetmek yerinde olur. Eylül aylarında aşk başka türlü büyülenir. Âşıklar sevgilisine eylülde gel diye çağrı yapar. Mutluluk hayatımıza sonbahar esintisi gibi girer, yüreklerimize sevinç dolar. Doğa, Yedi Göller, Abant ve Kazdağları romantik çiftlere adeta zamanı durduran efsanelerin yeniden yaşanır olan en güzel yanlarını sunar. Sessizliğe bürünen bu doğada âşıklar kendilerini masalsı bir diyardaymış gibi hisseder. Elbette ayrılıklar ve hüzün de sonbaharı çağrıştırmaktadır. Atilla İlhan “Adım Sonbahar” şiirinde sonbaharın tatlı hüzünlerini şöyle betimlemiştir:

oysa ben akşam olmuşum

yapraklarım dökülüyor

usul usul

adım sonbahar.

Kuşların göçü gibi, yolculuk da ruhumuza sunulan bir hediye olup yolda olmaktan alınan haz ve keyfi tarif edemiyorum. Bize hayatımızın değerini, zamanın kıymetini yola koyulmanın tutkusunu öğreten eylül ile yolculuklar başlıyor. Bu mevsim geçişinde seyahat etmenin; hayal gücünü, bilgelik ışığını yaşatmak, olgun ve güçlü, erdemli ve kişilikli insanların yoluna yönelmek olduğunu düşünüyorum. İçimizdeki iyiliğin ortaya çıkacağına olan inancım artarken kendimiz gibi yaşayabilmenin sevinci çoğalıyor. Sonbaharda hayatın ve zamanın kıymetini bizlere bildiren; bizi düşünmeye, yola koyulmaya sevk eden son derece güzel yol güzergâhları var.

Sonbaharda uzun yol tutkunları gibi olur, mutlaka yola çıkarım. Bu defa, Türkiye’nin en güzel deniz ve doğa manzarasından birine sahip olan Çanakkale-Ezine yolu üzerinde ilerliyorum. İçimde yolculuk sevinci, bazen mola verip, kimi zaman iç kısımlara sapıp ören yerlerini de gezerek Kazdağlarına doğru ilerliyorum. Yolun bir yanında deniz, diğer yanında ağaçlar, harika bir atmosferde geride iz bırakarak yaprakların ve yolun tadını çıkarmaya çalışıyorum. Yeşilyurt köyüne ulaşıp, şirin bir butik otelde birkaç gün konaklayıp, efsanesini okuduğum Kazdağlarının büyülü manzarasını doya doya gezip içimde sevgiler yeşersin istiyorum. Ege üzerinde esen serin rüzgârlar havayı değiştiriyor. Mekân değişikliği ile gelen berrak düşünceleri, duyguları, hisleri ve umudu yaşıyorum. Yahya kemal Beyatlı’nın “Sonbahar” şiirinden birkaç mısra aklımdan geçiyor:

yaprak nasıl düşerse akıp kaybolan suya,

ruh öyle yollanır uyanılmaz bir uykuya,

Nazım Hikmet’in “Mevsim Sonbahar”” şiirinde sonbaharın sevgilisine anlatışını şu mısralarla anımsıyorum:

nemli, ağır kızıltılar…

sevgilim, sevgilim,

mevsim

sonbahar…

 

Necip Fazıl Kısakürek “Bahçedeki İhtiyar” şiirinde sonbaharı nasıl da güzel betimliyor:

Yapraktan saçını yerlere yaymış,
Sonbahar ağlıyor ayaklarında.

Çanakkale’nin Bayramiç İlçesi sınırlarında kalan Kazdağları’nın kuzey yamaçlarında görülecek manzara, bölgenin sonbahar mevsimindeki tüm güzelliklerini gözler önüne seriyor. Göknarlar, meşe, kestane ve gürgenlerin oluşturduğu ormanlık alanda; mitolojik dağlar şeridi, egzotik renklerde çiçekler ve nihayet bir tepe üzerinden Ege’ye bakmak doyamıyorum. Görsel doğanın hüzün mevsimi içinde yollarda uçuşan sarı kızılyapraklar yerde renkleri bitki özünden yapılan ipek bir Isfahan halısı gibi yollarda renk cümbüşü oluşturuyor.

Bu güzel rota ’da, arabanın camını açarak içeriye rüzgârların girmesine izin veriyorum. Uzayıp giden bu canlı sahil yolunda tuzlu nemli havayla ciğerlerimi doldurup bayram yapıyorum. Mutluluk bazen bu kadar saf ve temiz bir nefesimizde Ege’yi hissetmektir. Mutluluk esas olarak kişinin hayatına anlam vermekle ilgilidir. Bize daha köklü bir şekilde sahip olduğumuzdan gelen bir duyum, bizi insan yapan şeyin özüdür. Ve yolculuk bizi bu öze geri getirir. Seyahat bir noktadan diğerine geçmekten daha fazlası olduğu için, bizi bırakmayan ve günlük olarak bu sürekli yenilenme, keşif ihtiyacını bize ilham veren bir durumdur. Eylül, sonbahar ve yolculuk, bu üçlü birlikte, bende tükettikçe çoğalan bir türlü bitmek bilmeyen bir hazinedir.

Oksijen zenginliği ile Fransız Alpler’inden sonra dünyanın nadir bölgeleri arasında sayılan ve her mevsim baş döndürücü güzelliklere bürünen Kazdağları’nın, bu özelliğiyle pek çok hastalığa da şifa kaynağı olduğu biliniyor. Özellikle sonbahar mevsiminde, su kaynakları, ormanlardan oluşan bitki örtüsü ve müthiş oksijeni ile sanki cennetten bir esinti ve sarı ve kızılın tonlarıyla müthiş bir görsel şölen oluşturuyor. Doğadaki birçok çaylar buralardan sağarak evlere içme suyu olarak geliyor.

Güz mevsiminde tabiatın oluşturduğu tüm bu güzellikleri yaşayıp fotoğraf karelerine işleyerek gezi anılarını ölümsüzleştiriyoruz. Ardıçbaşı, Yedikardeşler ve Koçara Deresi’nde çekilen güzel fotoğraflar, yörenin ortaya çıkan tüm renklerini yansıtıyor. Parkurdaki kuş ve su sesleri, Naneli Pınar’dan yayılan mis gibi nane kokusu bizlere adeta cennetten esintiler getiriyor. Dağ çileğinin güzelliği, şelalelerin etrafına dökülmüş kırmızı yapraklar, büyüleyici havada insan sevdiğiyle birlikte, el ele, gönül gönüle yepyeni duygular içinde zaman geçiriyor.

Eylül güneşiyle kızıl bir alev olup parlayan yapraklar içimizdeki birikmiş gizli hazları uyandırıyor. İnsan düşünsel yaratıcılık ve ruhsal zenginlik kazanıyor. Ege’nin soğuk suyunda yüzerken olumsuz enerjiler vücudumuzdan arınıp gidiyor. Sanki ruhumuz giysilerini değiştirir, hafifler yeğinleşiriz. Doğal yöresel yiyeceklerden tadarız. Yemyeşil doğa bizlere, dereleri, gölleri ve yaban hayvanlarıyla unutulmaz bir deneyim yaşatır. Bu maceralar, yorucu ama bir o kadar da huzur ve heyecan doludur. Zengin ve karmaşık bir deneyim, mutluluk için yapılacak en iyi yatırımlardır. Zaman ve tecrübe ile ufuklar genişler. Hayatta olduğu gibi yolculukta da mutluluk bir denge meselesidir. Doğanın şekillendirdiği ve insanın yarattığı güzellikler karşısında gerçekten gözümüzü açmak zahmetine katlanırsak ruhumuzun mırıltılarını dinleyerek teslim oluruz. Kırılgan omuzlarımızdaki sorumluluğun yükünü ve zayıflığımızı algılarız.

Yol boyunca şehirleri, kasabaları ve köyleri keşfederken insan kendini oluşturuyor. Bilinmeyen manzaraları gezdikçe uyumu yakalayıp, uçsuz bucaksız ufku izlemeye zaman ayırıp; renkler, çeşitlilik ve doğanın dengesini anlamaya çalışır. Mutluluk burada, bir yolun bükümünde, bir günbatımında, kuşların uçuşunda, bir plajda veya bir ağaçta yani her yerde. Kendiliğinden oluşan öngörülmemiş sevinçler, şaşkınlıklar, heyecan, özgürlük duyguları burada. Tüm bu değişim, yenilikler ve keşiflerin bolluğu duyularımızı canlandırarak bizi her zamankinden daha istekli yapıyor. Seyahatte, beyin sürekli olarak öğreniyor ve aynı zamanda iç bahçe genişliyor, yapılandırılıyor, hareketlenip sonsuzluğa uzanıyor. Çünkü yolculuk insanı dışarıda olduğu kadar iç dünyasında da özgür bırakıyor. Her sonbahar gelişinde büyüleniyorum…

Ali AKÇA