Yaşarken Aldatmasın Hayat

,

İş arıyordu. Büyük çabalardan geçip sınavlarda ter döktü. Sonunda kariyer basamaklarına ilk adımını attı. Daha baştan iş, ev ve aile dengesini kurup farkındalık oluşturmaz ise çalışma hayatının berbat bir hale dönüşeceğini hep aklında tuttu. İlk yıllar yirmi metre kare ofisinde kendini sanki dünyanın hâkimi zannederdi. İşini anlamlı bulmuş, işe yaradığına inanmıştı. Yıllar kendini hissettirmeden akıp giderken, mutluluğun bir kelebek gibi gelip lacivert elbisesine konduğunu düşünürdü.

Böylece hayatının neredeyse yarıdan fazlasının masada geçeceği bir yaşam tarzının ilk yapı taşlarını oluşturmuştu. Bürokrasi, bir kez daha kendisi gibi yetenekli, ülkesine katkı sağlamak için gönülden çalışacak idealist elemanını bulmuştu. Kariyerinin ilerleyen yıllarında önüne birçok fırsatlar ve engeller çıkacağına emindi. “Ne olursa olsun, hedef ülkeye hizmet etmek, katkı sağlamak, işe yaramak ve sevgi yaymak olmalıdır” diye aklından geçirirdi. Yaşadığı toplumda yetenek ve tecrübeden öte, doğru zamanda doğru yerde olmak bir değer olmuştu.

Ne var ki, bürokrasinin buharlı bir tren gibi ağır yol aldığını yaşayarak öğrendi. Masa başında çalışmak suni bir işlemden geçiş gibiydi. Kararı hep başkası veriyor o uyguluyordu. Zaman, ziyan kanalından dört duvar arasına hızla akıp gidiyordu. Ofis koltuğunun büyüsü ondan dışarıdaki gürül gürül hayatı ve tılsımlı güneşi saklıyordu. Öyle kaptırmıştı ki, sorumluluk hissi ve çetrefilli haksızlıklar uykularına girer sıkıntı basardı. Yıllar hayatında katlandıkça bordro mahkûmu olmanın azar azar tükenmek gibi bir şey olduğunun farkına vardı. Hayat ne kadar az değişiklikle devam ederse o kadar iyi demeye alıştırılmıştı. Bir şeyler bekledikçe; en güçlü ve dirençli olanı bile, günlük iş yaşamının çarkları sıradanlaştırıyordu. Sıkılınca “Zaman çabuk geçsin, sevinince hayat hiç bitmesin” derdi. Stresle baş etmede soğukkanlı ve güçlü değildi. Kimseden bir şey ummamayı ilke edinmişti.

Koridorlarda dolaşan gövdeler bir sınıfsal düzenlemenin hareketi; çalışanlar makamların önem sırasına göre dizili odaların geçici kiracısıydı. Başka bir göreve getirilmek, bir üst basamağa tırmanabilmek için yeni beceriler öğrenmiş olsa da bu yetmiyordu. Başka yerde kendisine dahi iyi uyan bir iş bulmak için cesareti törpülenmişti. Kariyerinin en güzel çağında; hayat ondan çaldıklarıyla gözünde git gide ufalıp değerini yitiriyordu. Hayalleri tortulaşıp uzun vadeli bir yıkıma uğramıştı. Şimdi geçen dakikalarını arıyordu. Her şeyi yeni baştan düşünmeye artık geç kalsa bile; yeni bir sayfa açmak için tüm yaprakları tükense de, onu ayakta tutup peşini bırakmayan işe yaramak ve hayata katkı sunmak tutkusuydu.

Farkındalık ona her değişim ve dönüşüm sürecinde dürüst, merhametli ve hakkaniyetli yöneticilerin ekibi olacağını düşündürürdü. Yaptığı işin tatmin edici olması için elinden gelen tüm etkileme gücünü kullanırdı. Topluma yaratıcı bir boyut katabildiği anlar mutlu zamanlarıydı. İşbirliğine en iyi anlamı vermeye çalışır, ekip ve bulunduğu kadroya önem verirdi. Ekibin temel taşının “verimsizlik” üzerine evirildiği an suratından kederli bir yorgunluk akardı. Allah’tan her yeni başarı bunu biraz hafifletir. El yordamıyla sık sık değişen ekip iyisiyle, kötüsüyle kocaman bir aile gibi kendi enerjisiyle birbirini bütünlerdi. Çalışmak bir yana, sosyal ilişkilerin en iyi yatırım olduğunu bildiği halde, iş içinde bunu umursamazdı.

İdealindeki gibi olmaktan çok uzak sosyal koşullarda bile kendi davranışlarını, değerlerini ve hayattaki seçimlerini gerçekçi biçimde ve dürüstçe yaşayabiliyor; kişisel mutluluğa böylece de kolayca ulaşabileceğini sanıyordu. İnsan ilginç zamanlardan geçer, maddi olarak her şey daha önce hiç olmadığı kadar iyi olabilirdi. Ancak toplum hep yığmayı öğretirse, bireyler harcamama hastalığı edinirse, bu her şeyi korkunç bir duruma dönüştürebilirdi. İnsanın en çaresizi, alışkanlık edinemediği için istese de birkaç lokma bile yiyemeyen, gezemeyen ve paylaşamayan türleriydi. Paylaşmanın huzur olduğunu öğrenmişti.

“Kamu politikalarının amacı insanı mutlu etmektir. Oysa insan aşırı çalışma ve stres yüzünden ev hayatına, ilişkilerine ve sağlığına farkında olmadan zarar verir mutsuz olur. İşteki baskılar hayatı daralttıkça kişi farkındalıktan uzaklaştığının ayırdına varamaz. Feda sırası kendine, dostlarına ve ailesine ayıracağı zamana gelir.” diye zihninden geçirdi. İşiyle kimliğini özdeşleştirdiğinde en büyük tuzağa düşmüş olacaktı. Kariyer tutkunu değildi, çünkü bunun mutlaka bir bedeli olduğunu biliyordu. Ailesinin refahı için çalışırken ödenecek bedel onlardan uzak kalmak olacaktı. Bu tuzağa düşülse bile, az hasarla çıkma imkânın varlığına inanıyordu.

Hayatın güzelliklerini yaşayabilmek için ömrünün sonuna kadar çalışmak gerekmediğini zaman geçtikçe anladı. Bertrand Russell’in “Çalışmak, abartılmış bir erdemdir.” sözünü hatırladı. Doğa yürüyüşleri, dağ tırmanışları da iyi bir işe yarama seçeneği sayılırdı. İnsan ancak sağlığı varsa bir koyabilirdi hayatının başına, tüm sıfırlar böylece değerlenirdi. Akşamüstü yürüyüşlerini hiç bırakmaz, toplumsal statüyü yitirme korkusundan asla ürkmezdi. Hayatı bir damla tadıp bir süre yaşamak hayatın meşakkatli bir yolculuk olduğunu görmesine yetiyordu. Onun farkındalığı işte buydu.

Zamanın kendi kendini tüketen anların toplamı olduğunu öğrendi. Hayatından çalıp işe aktardığı onca zaman nihayet bir gün tükenecekti. Sonra dönüş vizesi olmayan uzun bir yolculuğa çıkma vaktinin geldiğini anlayacaktı. Dökülen alın terleri kuruyacaktı. Kaybolacak anlarını diğer kaybettiği anlar daha bir yakınlaştıracaktı. Bunun da farkına varması gerektiğini düşündü.

Azra Sarızeybek Kohen’in sık sık vurguladığı “işe yarasın, hayata katkısı olsun” sözü, şimdiye dek duyduğu hedefine odaklı en güzel ifadeydi. Katkı sunmadığımız sürece hayat değerini yitirecekti. Bir çıkmaza girdiğinde insan takılıp kalmamalı, kendisini çekip kurtarmalıydı. Ömür dediğin birkaç bahar ve kıştan ibarettir. “İşe yaramak ve hayata katkı sunmak için şans birçok defa kapıyı çalar. İşte o zaman kişi hazır olup başarmalı! Yoksa hayat kıyıya vurup kumda izini oluşturduktan sonra denize katılacak bir dalga gibi olur.” diye içinden geçirdi. Bu hep böyle oluyor ve insanın sadece hayata katkı sunabildiği izler silinmeden kalıyordu.

Ağır bir misafirlik, uzun bir yolculuk gibiydi kavuşana emeklilik. İstedikçe ondan kaçıyor geç gelmesini diliyordu. Aslında bu dönem, takati kalan için hayata geri dönüşü yakaladığı andı. İnsanın geleceğin vaatlerini tükettiğinde, içindeki vazgeçişleri bir bir ayağa kaldırması hayatına bu son dönemini davet etmesiydi. Bütün ferini masa başında tüketen gözlerinin şimdi harfleri zar zor seçmesiydi. Yılların toplamı ağır ağır çıktığı o merdivenin eteklerindeydi. Üşümesinin soğuktan değil, yalnızlığından olduğunu biliyordu. Yaşarken kaçırdığı güzellikleri arayışı pişmanlığı değil farkındalığı çağrıştırsın istiyordu. Yaşamın devir hakkının artık yaklaştığını düşündü. Hayat insanı yaşarken aldatıyordu.

Hayatın sayfaları buharlaşmış ve bomboş değildi. Her hayat anı yaşatırken, aslında kendi sonuna gidiyor ve izlerini derinlerde saklıyordu. Yüklerini boşaltınca, kendini bozkırda atını dörtnala uçurup tozu dumana katarak kaybolan bir şövalyeye benzetti. Kariyerine başlarken önünde gördüğü sınırsız zaman neredeydi, şimdi? Her şey vardı, fakat kendisi artık kıvrımlı bir yola çıkmıştı. Hayat yitirmesin diye değerini, yol onu yepyeni bir ufka götürecekti, Kim bilir belki de sonsuzluğa…

Dostlukla,

Ali AKÇA

 

İnsan Olmak

,

Bir gölge gibi silinip gişen yaşamlar vardır. Gün batımının çok keskin ışıklarla donanıp yangın yerine dönüşerek sönüp kaybolması gibidir. O hayatların sadece hayal ve özlemi kalır. İnsan bazen elinden kaçıp giden geçmişin anıları ile baş başa kaldığında, kendini zamana yas tutar gibi hisseder. Hep mutluluk konuşulur, ancak mutlu olanların sayısı pek fazla değildir.

Kumral güzeli, omuzlarına değen kahverengi kısa saçları, bal rengi ile ela tonları taşıyan hafif çekik gözleri, ince ve biçimli dudakları, yumuşak hatlı burnu, zarif ince kaşları pürüzsüz ve gamzeli yüzüyle harika bir ahenk oluşturuyordu.

İlk etapta soğuk ve mesafeli davranarak yakını dahi olsa insanı kendinden uzak tutan bir yapısı fark ediliyordu. Sohbete başladığında esnek, sevecen ve merhametliydi. O’nu yakından tanıyan herkes kendisine “Sadece kanatları eksik” derdi. Soğukluk algısını sorumlu ve ciddi duruşu oluştururdu. Çekici ve cazibeliydi. Gülümseyince olumlu enerji yansıtırdı. Ellerini dokunduğu her şey iyileşirdi, elleri bir şifa kaynağıydı.

İnsanların kim olduğu ve ne olacağının büyük kısmı alınyazısında gizlidir. Hiç kimse kimsenin geçmişine sahip olamaz. Babasını yeni kaybetmiş henüz on altı yaşında bir genç kız düşünün. Kendisinden büyük evli ağabeyi ve evlenmek üzere ablası olmasına rağmen babasının genç yaşta ani ölümüyle geride kalan kardeşlerin sorumluluğunu yükümlenir. Ailede o yaşta sorumluluk üstlenmek ağır bir şeydir. Annesinden biraz “sorumsuz ve vurdumduymaz” diye bahseder. Her ölümün birer ayrılık olduğunu, ama her ölümlü ayrılığın aslında ne kadar zor olduğunu sonra, hayat izlerinin silindiği yıllarda daha çok fark eder.

Kimi insanlar sadece kendi çıkarlarına odaklanan ve dar bir sorumluluk alanı içinde kendilerini hapsederler. Bu tip insanlar için kendi çıkarlarına dokunan her ne varsa sorundur. Bu yüzden de sürekli tedirgin ve gergindirler. Asıl sorun kişisel alanlarını kendilerinin belirleyememesidir. Bunlar insanın hayatında “ederleri” kadar yer alır. İnsanı haksızlığa, adaletsizliğe yenik düşmekten kurtaran her zaman içinde taşıdığı derin inancıdır.

İyi bir baba, düzgün bir aile içinde mutlu yaşayıp giderken genç kız bir bahar günü babasını aniden kaybeder. Oysa daha hayatın temel atma dönemindedir. Kendisinden küçük kardeşlerinin biri on ve diğeri dokuz yaşındadır. Henüz ilk gençliğinde -lise ikinci sınıf- hayatın sorumluluğunu alır. Önünde upuzun bir yaşam vardır. Bir yandan kendisinin okuması, öte yandan kardeşlerine sahip çıkıp onların da okutulması gerekmektedir.

Vefalı dostların da yardımıyla okumasını sürdürdüğü lise ve üniversite çağı sıkıntılar içinde devam eder. Yurtta kalır, yol parası bulamadığı günler olur. Yine de halinden memnundur şükreder. “Üniversite arkadaşlarımızla sıcak bir çorba içtiğimiz gün bizim için sanki bir şölendi” der. O dönemde ağabey babasının iş yerine kurulmuş sonra her şeyi satıp savmış ve kimseye hesap vermeden İstanbul’a taşınmıştır. Evlenen abla zaman zaman kendisine yardımcı olmaya çalışır.

Bir gül tazeliğinde üniversiteyi bitirdiğinde evlenip kendisine düzgün bir yuva kurabilecekken sorumluluk bilinciyle bir müddet kalbini elleriyle sevgi ve evliliğe kapatır. Geride okuması gereken iki kardeşin eğitimi vardır. Onlara yardımcı olur, fakülteyi bitirdiklerinde akademisyen olmaları için onları cesaretlendirir, baskılar ve zorlar.

İlk tanıdığımda beni etkileyen en önemli yönü ve özelliği tüm vücut hareketlerine egemen olan zarif davranış tarzı ve dürüstlüğüydü. Yaşam arzu ve sevinci vardı. Arzulu, istekli ve neşeliydi. Babasını erken kaybetse de ondan gerçek bir sevgiyi almıştı. Fakat onu kaybetmek omuzlarına ne kadar büyük, tarifsiz, uçsuz-bucaksız bir acı yüklemişti. Annesinin sorumsuzluğundan, biraz daha yaşasaydı babasının yapmak istediklerinden bahsederdi. Evlerine her gittiğimde bir huzur ve aile sıcaklığı hissederdim. İlber Ortaylı, “Bir ömür nasıl yaşanır” adlı kitabında “Herkes kendi talihinin mimarıdır” der. Acaba öyle miydi? Bu düzende yaşamın sırrını bulmak hiç kolay mıydı?

Hayat yanılarak, yanlış yaparak öğrendiği bir yol olmamıştı. Yaptıklarının karşılığında beklediği sadece sevgi ve saygıydı. Affetmediği ya da affedip uzak durduğu kimseler yok muydu? Elbette vardı. Bazen konu açıldığında “Bugün baktığımda kendi hayatımı da daha iyi düzene koyabilirdim. Aşk ve sevgiye kendimi kapatmayabilirdim” derdi. Ancak insanların en iyisi, en doğrusu, en değerlisi, en anlayışlı, en bilgesi olmak kolay mı? Eminim bugün olsa yine ailesine olan aynı sorumluluğu taşırdı.

On yaşında yetim kalan ve profesör olan kardeşinin Dünya Kız Çocukları Günü’nde yazdığı kutlama mesajını okudu: “Üç kız kardeşimle büyüdüm. On yaşında yetim kaldım. Ablam bize hem babalık yaptı hem ablalık yaptı. O olmasaydı bugün geldiğim yerde olamazdım. Çocuklarımın kız kardeşi olmadı, bu yüzden bir yanım hep eksik kaldı. Kızlarınızı okutun ve kıymetlerini bilin. Fedakâr ablam benim. Fakülteyi bitirip asistan olana kadar evlenmedi. Birçok kez gelen teklifleri reddetti. Beğenmedim derdi, oysa bilirdim ki bizi kimseye emanet etmeye kıyamazdı. Abinizin babanızın yapmadığını bir abla bir kız kardeş yapar.” Bu mesaj tam da kendisinden bahsediyordu.

Vefa aile arasında en çok değer verilen bir duygudur. İnsanları eksileri ve artılarıyla birlikte tutar. Aynı şekilde hatta daha fazlasını yaptığı kız kardeşi gibi kimileri için biraz palazlanınca arayıp sormayı unutanlara vefalı denilebilir miydi? Vefalı en ufak bir çağrıda karşılık beklemeden insanın yanında olan, yaptığı iyiliği az, kendisine gelen iyiliği çok bilen kişiydi.

Hayatının en güzel döneminde, kardeşinin mesajı onu geçmiş günlere geri götürmüştü. Geçmişin bütün yaralayıcı ve iyi anlarıyla bir film şeridi gibi gözlerinin önünden akıp gitti. İnsan olmak kimi zaman sevdiklerini mutlu etmek için kendinden vazgeçmekti. Mutluluk insanı oyalayan bir yoldu. Elli beşinde hala güzel, neşeli ve hayat doluydu. Mantık evliliğinde yirmi yılını aşmıştı. İzler kalsa bile sevgi kendi ikliminde acılara dayanma gücü veriyordu.

 

Dostlukla…

 

Ali AKÇA

Zamanın Peşinde

,

Dur durak bilmeden, mola vermeden yıllarca zamanın peşinden koşan hep kendisi olmuştu. Senede üç gün bile tatil yapmadığını ifade etmekten sanki gurur duyardı. Sürekli zamanın peşine takılan beklentileri kovalamaktan acı içinde olduğunun bile farkında değildi. Hayatta kendilerine öykündüğü, örnek aldığı ve taklit etmeye çalıştığı rol modeli olarak bildiği kişileri hep zamanın peşinde koşarken gördüğü için hayatı böyle algılamıştı.

Oysa zaman herkes için su gibi akıp gidiyordu. Kimi insan zamanı nasıl öldüreceğine kafa yorarken, kimileri de zaman kazanma peşindeydiler. Zaman herkesin yarış arkadaşıydı. Şimdi bu yarışta bir kez olsun zamanı yakalamak ve önüne geçmek istiyordu. Onu bir yakalasa, ellerinin içinde tutabilse dünyalar onun olacaktı. Sonra isterse boşluğa düşsün hiç umurunda değildi. “Yeter ki bir defa olsun hayata telaşsız bağlanabileyim. Arzularım, tutkularım ve hırslarım artık zamanın peşini bıraksın!” derdi. Belki de, zamanla yarışılmayacağını, onunla barışılacağını öğrenmişti.

Hep telaş, hep vesvese penceresinden bakmıştı. Dört yanını korku ve endişe sarardı. Aslında kendi kendine yetecek donanımda olmasına rağmen sistem onu farkında olmadan bir sürüye bağlanmaya zorlamıştı. Çünkü bazı toplumlarda sürüden ayrılanı hiçbir düzen pek fazla ilerletmezdi. Ataları: “Sürüden ayrılanı kurt yer.” derken bir aslandan değil, bir koyundan bahsetmişlerdi. Yenilmesini çok beklediler ancak pes etmedi. Emin olun onun hikâyesi de sizinkiler kadar oldukça derindi. Kime, neye olduğunu bilmese de, tek hedefi yetişmekti. Pozitif zihinle büyümek mi, yoksa üç büyük hayal kırıklığı mı onu bu hale getirdi bilemiyordu? Sadece “kendini ve başkalarını zorlamaktan hoşlanmadığını” biliyordu.

Bürokrasiye merakla girmiş bulunmakla yıllardır kendine haksızlık ettiğinin farkındaydı. Tek ideali Devlete hizmet etmekti ve bunu her fırsat bulduğunda yapabilmişti. Ancak neden sonra zamanın peşini bırakınca, bürokrasinin hiçbir dönem adil ve etkileyici; tutkulu ve büyüleyici, idealizmini yaşatacak bir iklim olamadığını anlayabilmişti. Bürokrasi insanın sahip olduğu yeteneği kendi çarkında hoyratça kullanarak köreltiyordu. Vicdan ve adalet dışına çıkmayı becerenlerin çoğu dönemlerde iyi takla atabildiği ölçüde ayrıcalıklı ve şanslı memur kişiler olabildiği; bunu yapamayarak patinaja giren kişilerin şansının kötü sayıldığı devasa bir güruha dönüşmüştü. Çoğu kez zamanın peşinden koşmak, işkolik olmak, ölümüne çalışmak demekti. Hızlı koşup hiçbir yere varmamaktı. Durmadan çalışmak yıkıcı ve verimliliği azaltan sonuçlar doğuruyordu. Zamanın peşini bırakmayan ünlü bir yönetici tatilin ve dinlenmenin olmadığı bir özel hayattan bıktığı için; “Artık ne özel jetlere binerim, ne de 18 saat çalışırım” diyordu.

Zamanın peşinde koşanların günü geldiğinde nasıl da çabucak yorulduklarını görüyor; zamanın önüne geçmeyi başaranların ise enerji dolu hayatlarını sürdürdüklerine şahit oluyordu. Kiminin işi, kiminin eşi, kimilerinin arkadaşı ve nihayet kutsal dini çarpık yaşayan hainlerin ihaneti bu toplumda insanı yoruyordu. Bu yorgunluğu zamanla bir türlü atlatamaması, mutluluğa giden sokakların çıkmaza dönüştüğüne şahit olması, buna karşı hiçbir şey yapamamak onu endişeleniyordu.

Napolyon şöyle der: “Yasaların işlemediği tek bir hırsız vardır ve bu hırsız insanoğlunun en değerli şeyini çalar: Zaman…” Zaman hırsızlarına fırsat verip vermemek aslında insanın elindedir. Günümüzde insanın en değerli dakikalarını alıp gidenler; anlamsız arkadaşlar, sosyal medya, gereksiz dedikodu yapan insanlar, sürekli tüketenler, tükenmiş bir ilişkiyi sürümek, insanı ruhsal ve bedensel olarak bitiren birlikteliklerdi. Bunlar için insan zamanın peşine takılır, sürüklenerek her fırsatı harcamaktan kaçınmazdı.

Josh Billing “Bu hayatın yarısı çok hızlı evet demekle, diğer yarısı da zamanında hayır diyememekle geçiyor.” derken insanın nasıl da bilinçsizce zamanın peşine düşüp onu kovaladığını anlatıyordu. Hayat mutluluk ve acılarla dolu uzun bir maratona benzer. İnsan şimdiki zamanı yaşamak istiyorsa eğer, bu maratonun etaplarını iyi değerlendirmeli, zamanı iyi kullanabilmeliydi. Geçmişte kurmuş olunan ilişkilerin yükü atılabilmeliydi. En doğrusu geçmişi affedip bedeni içerden şifalandırmak değil miydi? Zamanın önüne geçmek, kederli ve mutsuz olmak yerine, yaşamdan zevk almaya başlamak ve enerjiyi canlı ve yaratıcı bir hayat için kullanmaktı.

İnsan bir durup düşünebilse, bu hayatı kimin için yaşıyor, kendisi için mi; yoksa başkaları için mi? Zamanın peşinde koşmaktan ruh hali, sağlığı ne durumda? Ömürlerinin göz açık kısmının üçte ikisini işte geçirenler çok mu mutlu? Peşini bıraksa zamanın ruhen ve bedenen gördüğü zararlardan arınmış olacaktı. Çabalasa, denese, elinden geleni yapmış olsa; huzuru ve rahatlığı zamanın önüne geçerek yaşayabilse mutluluğa kavuşmuş olmayacak mıydı? “An”ı erteleme alışkanlığı her defasında zamanın peşine takılmak değil miydi? Oysa hayatın yaşanacak her “an”ının asla hiç tekrarı yoktu.

Zaman herkesi pür telaş acelecilik kıskacına sokmak ister. Oysa sabır ve dayanıklılık, zihnin ve bedenin vazgeç dediğinde devam cesaretini gösterebilmek değil midir? Şüphesiz öyle olmalı diyerek içinden şu sözleri geçirdi: “Dünyaya bakış açısını değiştirecek yeni bir düşünce, yeni bir kapı, yeni bir enerji, frekans ve titreşim bulduğunda; zaman insana takla atma becerilerini öğretmeye kalksa bile, artık onu kendi iklimine çekmeyi beceremeyecek.”

Zamanın önünde durmak stresten arındırılmış mutluluğa atılan bir adımdır. Zamanın önüne geçebilirsek bir eli tutmanın ve bir kalbe bağlanmanın arasındaki incelikli farkı çok daha iyi öğreneceğiz. Öyleyse zaman henüz sevgimizi yutmadan; kendimize ve sevdiklerimize zaman ayırıp; sağlıklı, nurlu ve akıl dolu bir hayatı yaşama çabasını sürdürelim.

Dostlukla…

Ali AKÇA

 

Hayat Zorlaşınca

,

İnsan hayata bir kere gelmiş bulunur.

Hayatın kaçınılmaz zorlukları yorsa bile, yaşama katkısı olduğu sürece insan mutlu olur. Aslında zorluğu da kendisi yaratan insanoğlunun işi yaşamını anlamlı kılar. Ancak, iş hayatı kişinin istek ve ideallerine uygun bir yaşam sürmesine çoğu kez izin vermez. Duygularını alt üst ettiği gibi, onu üzüntü ve depresyonla karşı karşıya bırakır. Hayatın zorlu oyununda insan panik olur. Yerini bulamadan, mutlu olamadan, çoğu durumda varlığının anlamını kavrayamadan gün gelir hayattan gitmiş bulunur.

Huzursuz günleri aşmak için sonsuz çaba harcarken ne kadar zor günler yaşanırsa yaşansın; umudu asla tüketmemek, pes etmemek gerektiğine inanırız. İnşirah Suresi’nde “demek ki, zorluğun yanında bir kolaylık mutlaka var!” ifadesi mücadelemizin önderi olsun isteriz. Bu gönül darlığımıza şifa veren suredir. Karşılaşılan tüm güçlükler bir kolaylıkla aşılmıştır. Gece nasıl iki gündüz arasında ise, zorluk da kolaylıklar arasındadır. Dünyada zorluğa karşı sabır ve azimle mukabele edildiğinde neticesi olumlu olabilecektir. Yani zorluğun çaresi vardır, çözümsüz değildir. Ancak bu çare sabreden ve zorluğu yenmeye azmedenler içindir.

Ancak, sabır zaman kaybı ve ömür törpüsü olabilir. Zaman kaybı aslında hayat kaybıdır.

Özellikle başarmak istediğimiz çok önemli bir hedef olduğunda, ona ulaşmak kolay değildir. Steve Jobs, Richard Branson, Thomas Edison, Albert Einstein, Elon Musk gibi başarılı insanların biyografileri okunduğunda, işlerinde inanılmaz sonuçlar elde etmeden önce hepsinin hayatlarında zor zamanlar geçirdiği anlaşılır. İnsan, hayallerinin hayatını yaşamayı istediğinde onlarınki gibi birçok aynı engelleri aşması gerekebilir. Zorluklar insana “olmak istediği kişi olmaya“ izin veren testlerdir. Zorluk ve sıkıntıların kişiyi engellemek değil, gelişmesine yardım etmek için var oldukları anlaşılmalıdır.

Tony Robbins “Başarı, iyi yargılamanın sonucudur, iyi yargılama tecrübenin sonucudur ve tecrübe genellikle kötü yargılamanın sonucudur“ diyerek başarının çizdiği yolculuk sürecini göstermek istemiştir. Başarısızlıkların, hataların ve aksiliklerin insanın durmak yerine büyümesine izin vermek için karşımıza çıktığı anlaşıldığında, onlara daha olumlu bir bakış açısı ile bakılabilir. O zaman amaç hatırlanır, yapılanlar, nedenleri ve neden başarılı olmak istendiğini sorgulanır. Hayallerine ulaşma hedefleri ve nedeni insanı motive eder.

O halde hayat zorlaştığında ne yapılmalı? Pes etmek yok. Kararlılıkla mücadeleye devam edilmeli. Karşımıza ilk önce, belirsizlik, şüphe ve zorluk dönemlerinin geleceğini anlamalıyız. Bunlardan kaçınmanın kolay bir yolu olmayacaktır. Ortaya çıkan hatalar öğrenilmesi gereken derslerdir. Zorlu hayatın yorucu patikalarında karşılaşılan her zorluk ilerleme için yeni bir fırsat oluşturacaktır. Aslında, tüm çabalar ve karşılaşılan zorluklar başarı yolculuğunun temel taşlarıdır. Başarısızlıklardan geçe geçe, etkili mücadelelerle başarıya ulaşmak kolaylaşacaktır. Yılmamak gerekir. Bu yüzden insanlar sık ​​sık “neden” in “nasıl” dan daha önemli olmasına kafa yorarlar. Bir şey elde etmek istediğimiz ve yeterince güçlü olduğumuz zaman hiçbir şey bunu yapmamıza engel olamaz.

Öte yandan, zorlukların iyileştirici özelliği vardır. Kibir, acıma ve şükretmekten uzak olma gibi olumsuz yanlarımızı iyileştirme gücüne sahiptir. İnsan rahat dönemlerinde kendine yapılan bir kötülüğe karşılık vermeyi düşünürken; sıkıntı çektiği zaman affetmenin, hoşgörünün daha doğru olduğuna karar verebilir. Neşeli anlarında yakınları aklına gelmezken, zorluğa düştüğünde tanıdığı insanların varlığını hisseder. Manevi ve insani duygular hayat zorlaşınca ön plana çıkar. Bu nedenle, zorluklar insanı bir biçimde olgunlaştırır.

Zorluklar ve mutluluk paylaşıldığı an gerçektir. Zorluk aşıldıkça mutluluk katlanır. Bu gündelik hayatımızın kökten bir değişimidir. Her büyük sporcunun neden koçu olduğunu ve her işadamının neden belirli bir seviyeye ulaşan bir danışmanı olduğunu hiç merak ettiniz mi? Çünkü tek başına başarılı olunamıyor ve başarıya giden yol kimse için önceden belirlenmiyor. Önceden başarıya ulaşanların ayak izleri takip edilmeli ve yardımları istenilmelidir.

İnsan için yeni bir şehre taşınmak, başka bir dünyanın başlaması gibi baştan aşağıya bir değişimdir. Bir defa emir demiri kesti mi, yapacak bir şey kalmamıştır. Bu değişim hayatın yaşanacak zorlu maceraları arasında en soluk kesicisi olabilir. Böyle bir değişimle insanın iradesi baskılanmaz ve içindeki özü öldürülmezse şehre uyum sağlamak kolay olacaktır. Vefa duygusunun kaybedildiği yerde hiçbir kutsalın etkisi olmayacaktır. Eğer sevgi ve anlayışla insanın arkasında duracak bir kurumu varsa; iş hayatının yaşama da katkısı fazla olacaktır.

Ne yazık ki, Türk kültüründe her şey “Kervan yolda dizilir” mantığından ibaret gibidir. Gelecek uzaktan bizimle dalga geçer. Anılarımızı hiç kabullenmez, kendimiz ile barışık olamayız. Hayat zorlaştığında, bunun kaçınılmaz bir şey olduğunu kabullenir, bunu biraz da biz zorlaştırırız. Düzenimizi başkaları bozduğu için, yine başkasından yardım dileriz. Yaşama sevinci kaybedilip, yanlış yerlere odaklanınca tutkularımızı yaşayamaz enerjimizi boşa harcarız.

Endişe hiçbir işe yaramaz. Sonuçta mutlu olanlar yaşamı boyunca insanlara ve hayatlarına pozitif dokunuşlar yapanlardır. Aynı zamanda zorluklar aşıldığında, bu anlamlı bir hayat sürmenin en güzel ödülüdür.

Hayat ciddi ve zor bir oyundur.

 

Ali AKÇA

Anıları Kalır Şehrin

,

Hangi şehirde olursa olsun heyecan ve hayranlık içinde onu tanımaya çalışırdı. Şehre değişik açılardan bakmak, farklı duyguların sınırlarını keşfetmek ona daima büyülü gelirdi. Bir bankta oturmuş Boğaz’ın ruhunu, ez uzağını, en yakınını, renklerini, enerjisini hissedip; koku ve havasını ilk solukta içine çekti. Harika doğası olan geniş bir boğaz ve masalsı köprülerle birbirine bağlanmış dünyada başka bir şehrin olmadığını düşündü.

Bazen o kadar şey üst üste gelir ki, insan bir türlü gezdiği yahut içinde yaşadığı şehri göremez. “Kimi şehirler iyi yazılmış bir kitap gibidir” derler. Sokaklarında her gün önünden geçip fark edilemeyen ne çok şeyler vardır. Orada olanı fark etmek için kimi zaman yavaşlamak, insanın içindeki sessiz gözlemcinin varlığını derinden idrak edebilmesi gerekir. İnsan içeri ve dışarıdaki her şeye tanık olan o sessiz gözlemciyle dost olabilmelidir.

Hafiften esen rüzgârla, sularda kayıp giden zamanın eşliğinde yüreği gibi sular da pır pır edip oynaşıyor. Yanından yöresinden geçen irili ufaklı teknelerle aynı anda dev gemilerin ağır ağır süzülüşünü izliyor. Mutluluk buysa, şu an doğa zenginliği ve mevcut tüm sebeplerin o anı oluşturduğunu hissediyor. Sahilde insanı hem lüks hem de tuz kokusu sarıyor. Bu anı doyasıya sindirirken sadece keyif veren iyilik halini masmavi boşluğa kilitlemek istiyor.

Az önce, Rumeli Hisarı’ndan Bebek’e doğru ince esintiyle keyifle yürümüştü. Çocuklar Boğaz’a atlıyor kıyıya vuran çöplerin arasında coşuyorlardı. Oltasını özensizce havada yarım daire çizerek fırlatan insanların yanından dikkatle geçmişti. Bu manzarada yanında getirdiği yiyecekleri yiyip içenler vardı. Boğaz’da onlar balık tutarak keyfin kaynağını mutluluğa dönüştürürken; o kendini zorlu düşünce ve duyguların oltasından kurtarıp karşı kıyının manzarasına odaklıyordu. Zihnindeki akıp duran düşüncelere dur demek istemişti. Çünkü doğaya yönelmek onun zihin dağınıklığını gideren en çok sevdiği şeydi.

Yüzyılların rüyası Boğaz Köprüsü’nün manzarası bir başkaydı. Bu nefis güzelliği insanlar doya doya izliyordu. Muhteşem ahşap evlerinin nostaljik dokusunu henüz tam kaybetmeyen sahilin en büyülü yerinde; “insanın bir kıtanın kıyısında oturup diğer kıtayı görebilmesi” ne hoş dedi. Bu mavi sularda “insan isterse hüznü, hasreti, saadeti, aşkı aynı duyarlılık ve derinlikle içinde barındıran ruhu görülebilir” diye mırıldandı.

Sahil hareketliydi. Belli ki, başka yerlerde yaşayan İstanbullular da hafta sonu gezmeye gelmişlerdi. Kalabalık çok kozmopolitti. Bu doyumsuz güzelliği fark eden herkes “hemen buraya yerleşmeliyim” diye istekte bulunabilirdi. Yüzlerce yıllık tarihe sahip yalılar inci gibi sıralanmış. Kuşlar parklardaki asırlık ağaçlarda soluklanıyordu. İstanbul’un en güzel seyir yerlerini; hisarlar, camiler, kasırlar, köşkler, saraylar ve dahası lale bahçelerini merak etti.

Tarihi görüntüler iş kuleleriyle, alışveriş merkezleriyle bir bünyede kesişmişlerdi. Bir yanda çarpık şehirleşmeye, diğer tarafta yer yer ormanın kesilerek yerlerine ayrıcalıklı sitelerin yerleştirildiği Baudelaire’in ifadesiyle “sahte cennetler” gözlemleniyordu. Tepelerdeki ormanların içinde ucube gibi görünen villalar sessiz bakışlarına takılıyor. Arnavutköy sahiline cepheli mermerden yapılmış iki asırlık Beyhan Sultan Çeşmesi’nin yanından geçti. Ecdat ruhunu taşa ve ahşaba nakşetmiş hissediliyordu. Arnavutköy İskelesi’nin karşısında dantel gibi ince işlenmiş ahşap fasadlı evlerin bulunduğu dar sokakları gezdi. Üçer katlı, daracık görünümlü, asırlık her biri bir sanat eseri bu ahşap İstanbul binaları Boğaz’a bakıyor. Bakımsız kalan, terkedilmiş olanlar var. Dünyada bundan daha etkileyici görüntü olamaz dedirten Boğaz’ın görsel zenginliğinde birçok kültür beraberce nefes alıp yaşıyorlar.

Sırtına büyük bir cami yerleştirilmiş heybetli siluetiyle tam karşıda Çamlıca Tepesi duruyor. Kentin yeni bir sembolü olmuş. Fakat ona uzaktan sanki yapmacık bir maket gibi görünüyor. Cumhuriyet tarihinin en büyük camii olduğunu duymuştu, Aklına bir soru takılıyor: “İstanbul’da yaşayıp da boğazı hiç görmeyen sadece haberlerde duyan kaç kişi vardı acaba?” Sonra dikkatini ve farkındalığını tüm kalbiyle çevirdiği Boğaz’ın sularında; hem Tanrı’nın yarattıkları hem de onun parçacıklarını gördüğünü aklından geçiriyor.

Boğaz olmasa, insan bu şehrin tüm kaosuna, kalabalığına, trafiği ve hayat pahalılığına katlanıp yaşamaya devam eder mi? Bilmiyordu. Boğaz köprüsünü izliyor. Napolyon Bonapart’ın “İstanbul’a sahip olan Dünya’ya hâkim olur.” sözlerini anımsıyor. Sonra, “bir millet kendi içinde birbiriyle didişmese belki olurdu” diyor. Dünya’ya hâkim olunamadığı için hayıflansa mı, bilemiyordu. İnsanlar geçmişi ve geleceği yaşarken; şehrin geçmişi bırakıp daima şimdiki anı yaşadığını hissediyordu. Şehrin anıları sanki gözlerine takılıp kalacaktı.

“Şükürler olsun ki, ruhu her gün yeniden doğan bu ihtişamlı şehirde ne hesaplaşmam gereken anılar, ne de duyduğum endişe ve nefret var” dedi. Bir yalanın kendisini avutması yerine hep bir hakikatin incitmesini yeğlerdi. Huzur, bazen yavaşlayıp durup her şeyi bırakmak; farkındalık insanın kendine gelip hem iç dünyasını hem de etrafını görmesi değil midir? Boğazın gözlerini kamaştıran esrarlı görünümü onu bir kez daha mutlu etti. Derin bir nefes alıp kendi kendine; “Şehri eşsiz kılan gün doğumu ve batışını da özellikle izlemeliyim. İşte ondan sonra şehrin dokularına işlemiş olurum” diye içinden geçirdi.

“Boğaz’ın gerçek yüzü böyle mi olmalıydı, bu kutlu şehirde şimdiki zaman büyüsünü böyle mi bozuyordu? Batıya benzemek uğruna ruhsuz taş mimarisine özenen akıl dışı zihniyetlerle eşsiz tarihi mimarinin yok olup gittiğine şahit olmak insana hüzün veriyordu. Yöneticilerinin bizzat bu şehre ihanet ettiklerini itiraf etmeleri dürüstlük mü sayılmalıydı? İstanbul’un bir sokağına çıktıklarında, yüreklerinin bir kısmının mütemadiyen “cız” edip yanacağına, onlara bilerek ya da bilmeyerek bu şehre verdikleri zararı daima hatırlatacağına inanıyordu.

Dostlukla…

Ali AKÇA

Başıboş Düşünceler

,

Şu tuhaf hayatı fazla takmadığımız sürece mutlu, boş verdiğimiz sürece huzurlu hissederiz. Kimi insanlar dünyamıza gelişiyle sevinç verir, kimileriyse gidişiyle arkasında huzur bırakarak gider. Hayat akışının farkına vararak şükürden mutluluğa bir köprü oluşturabilirsek ne mutlu bize. O zaman derin düşüncelere dalıp ufkun en son çizgisine ulaşır rahatlarız.

En güzel dönemimizi yaşadığımızı düşündüğümüz bir anda, farkında olmadığımız kadar çok sevdiğimiz birisinin kaybıyla ilk büyük acıyı yaşarız. Kuşlar gibi çırpınan yüreğimiz o günden sonra uzun bir süre maviliklerde uçmayı bırakır. İnsan her ne kadar sıkıntılarını, karanlık başıboş düşünce ve duygularını kolaylıkla kovabilme gücüyle donatılmış olsa da; gerçekle yüz yüze kaldığında bocalamadan edemez.

Önümüze çıkan zorlukları takmamak, umudu kaybetmemek kolay değildir. Ancak her ne olursa olsun yaşam sevincinin kaybedilmemesi yaşamın en tılsımlı yanıdır. Hayatımız genetik yapımız ve çevresel etmenlerle etkileşim içindedir. Evren, dünya, doğa hepsi düzenli uyumlu, sadece insan olarak bizde uyum yoktur. Doğumdan itibaren başlayan ölüm sürecinin son anına gelince ancak ebedi huzura kavuşacağımıza inanırız.

Evlerdeki huzur aslında birçok gürültünün, sıkıntının ya da zorluğun bulunduğu yerlerdedir. Bütün bunların içinde bile bir araya gelip sevmeyi sürdürmek insanın yürek rahatlığının yüzüne yansımasıdır. Eğer yuvanın içinde eften püften meselelerle huzuru bozan tartışmalar olmazsa, dış şartların zorluğu yuvaya fazla zarar veremez. Belki mutluluğun hazır bir reçetesi yoktur fakat mutluluğa, huzura, dinginliğe ve iyi hissetmeye giden yolda fark etmemiz gereken şeyler vardır. Daha huzurlu bir yaşam bilinçli mücadele gerektirir.

Hiçbirimiz yaşamın bize ne getireceğini bilmeyiz ama ne götüreceğini kendi kararlarımız ve isteklerimizin belirleyeceğini biliriz. Hayatta insana en çok zarar veren kendi benliği ve kendi seçimleri değil midir? Herkes aynı sorunları yaşar, aynı dertlerle kederlenir ve aynı yerlerden acır. Yalnızlık kolay bir şey değildir. Elleri üşüdüğünde bile insan birini diğeriyle ısıtır.

Başka biriyle ancak onu sevdikçe ve bizi mutlu ettiği sürece birlikte oluruz. Sevmek, sevilmek yalnızlığı paylaşmak istemek doğal bir ihtiyaçtır. Yaşananların acısı geçer, anıların etkileri kalır. En büyük dediğimiz aşklar bile zamanla nefrete dönüşüyor. Ne kadar dirensek, ağlayıp yalvarsak nafile çare yok. Büyük umutlarla kurulan yuvalar kısa zamanda çöküyor, çiftlerin bu dünyadan ayırılışına kadar enkazı temizlenemiyor.

Gel gör ki; yalnızlık da Allah’a mahsustur. Geçen dakikaları sudaki kristal şeker gibi çoktan eriyen insanın, ömrünün sonlarında bir tatlı huzur almaya gideceği yer belki de huzurevleri olacaktır. Geride bir yığın çaba, çoluk-çocuk, eş-dost akraba, ömür bırakıp, onlara dokunamadığı hissine kapılıp huzurevinden içeri adım atacaktır. Onları rahatsız etmek ince fikri, istenmemek, dışlanmak ve bakılmamak kaygısı belki de kendisini bu yola doğru itecektir. İnsan zaten hep ince düşüncelerin tuzağına düşünce kaybeder.

Bir yandan kaybettiğimiz cana can katan dostlara üzülürüz. Öte yandan tam rahat edecekken, usul usul hissettirmeden bedenimize sızan ve sağlığımızı etkileyen, geçici veya kalıcı hasar bırakan hastalıklar bizi üzer. Eğer iyi bir sosyal çevre varsa, hasta bile olsak sağlığımız olumlu etkilenir. Bu konu ile ilgili yapılmış pek çok çalışma sosyal çevresine önem veren, onlarla sık sık buluşan kişilerin daha sağlıklı ve uzun yaşadığını ortaya koymaktadır. Uzun yaşamak kaliteliyse doyumsuzdur. Ancak sağlık durumunun bozularak kişinin kendi ihtiyaçlarını karşılayamaz ve bakıma muhtaç hale gelmesiyle ailede sorunlar ortaya çıkar.

Aynı şehirde huzurevlerine gitmek, şehri terk etmek midir; tükenmiş umutlar sonsuzluk yolunda orada yeşerir mi, bilemem. Huzurevlerinde huzur veren insanlar bulunur mu? Uzun süre bakıma muhtaç olan kişi aile içinde kırılgan, alıngan, saldırgan ve kırıcı hale gelebilir. Kent yaşamında yaşlının aile içinde yaşaması daha güçtür. Ülkemizde huzurevlerinde kalanların sayısı az olmakla birlikte giderek artmaktadır. Gün gelir, insan yaşlılara bakıp hizmet sunan huzurevleri ve yaşlı bakım yurtlarının birinin kapısını çalmak zorunda kalır. O kapıdan girince hayat bir uçurumda durur gibi yeniden başlayacaktır. İnsan suskun suskun, derin derin uzaklara ufkun en son çizgisine bakıp durur.

Artık hepimiz için en iyi, en uygun olanlar dışındaki hiç kimseye katlanamayacak duruma gelmişiz. Başka birisiyle ancak bizi sevdiği ve mutlu ettiği için birlikte oluyoruz. Çevremize bir bakalım; kimi insanların gelişip olgunlaşmasına rağmen sonunda canları öyle bir acıyor ki, nerdeyse hayata küsüp yalnız kalmayı seçiyorlar. Günümüzde 60’lı, 70’li yaşlarını sürdüren hem çocuklarına, hem ana-babalarına bakmak zorunda kalan, kanaat etme duyguları yüksek “baby boomer” nesli de artık tükeniyor.

Günün sonunda, bir biçimde boş sokaklarda, başıboş düşüncelerle yalnızlık çizgisine doğru yürürüz. Bazen zaman bile derdimize çare olamaz. Ellerimizden her şeyin kayıp gittiğini görür yoruluruz. Acılar geçse bile anıların izleri mütemadiyen kalbimize dokunur. Öyleyse, hayatımızda boşluk hissetmeden de; can dostlarımız, yakın arkadaşlarımız ve ailemiz olduğunu fark edebilmeliyiz. Her gün aynı yollardan farkında olmadan yürürsek, aslında her gün hissetmeden yavaş yavaş ölürüz.

Dostlukla…

Ali Akça

KAŞ’ta Uyanmak Aşk’la Uyanmak

,

Sabah uyanınca o ilk anda tüm lacivertliğiyle denizi izledi. Kuşların cıvıltısı bir şarkı gibiydi. Guguk kuşlarının karşılıklı ritimle yankılanan “Gu guuuk gu!” seslerine martı çığlıkları karışıyordu. Mevsim baharın yaza geçtiği en tatlı anıydı. Sabahın tüm sesleri dingin bir his oluşturuyordu. Çukurbağ Yarımadası’nın en son konumunda olan otel odasının penceresinden baktı, deniz son derece canlı ve sanki bir ırmağın akışı gibi hareketliydi.

Zeytin ağaçları, palmiyeler, zambaklar, incirler, yaseminler, melisalar doyumsuz bir koku yayıyordu. Ortada sanki bir çağlayan sesi var gibiydi. İnsan, yaşam kaynağı suda yüzmeye bayılıyor. Deniz çarşaf gibiyken erkenden yüzmek istedi. Deniz suyuyla buluşmak bir tedavi gibi rahatlattı.

Bir önceki günü anımsadı. Heyecan veren yolculuk onu korkutma yerine aydınlatmıştı. Henüz yorgunluğu üzerindeydi. Yemyeşil bitkiler, çalılıklar, bodur ağaçlarla kaplı zirve ve yamaçların kuytularında karlı dağlar, cam mavisi bir denize dik biçimde iniyordu. Yükseklerde yaylalar, on-on beş evden oluşan köyler, dağlardan inen sular denize karışıyordu. Antalya üzerinden gitmek varken, nasıl olmuştu da ulaşılması çok güçlü olan eski yolu seçmişti. Akşehir’i görmek istemesi, Eğirdir gölünün nefes kesen manzarasını arzulaması etkili olmuştu. Ağlasun, Korkuteli ve Elmalı güzergâhını seçmişti. Yollar öyle bozuk ve dardı ki; iki binli rakımlara kadar tırmanıyor, tepelerin etrafında ilerliyor ve sonra yamaçlardaki dar yollardan aşağılara süzülüyordu.

Yola, Kuzeyden Elmalı ovasından geçip Gömbe üzerinden devam ederek çok güçlükle Kaş’a ulaşmıştı. Sık sık karşısına çıkan uçurumlardan, ıssız yollardan geçmişti. Zirvelerde keçi sürülerinin otlaması, daha enginlerde başlarında yaşlı çobanları olan kuzu ve koyun sürüleri görülüyordu. Ormanların arasında yığılmış tomruklar istiflenmişti. Dağlar hem güvenli hem serindi. “Dönüşü kıyı yollarından, karadan yaparım” diye içinden geçirdi. Tabi bir yatı olsaydı deniz yolu en iyisiydi. Kaş’ın irili ufaklı adalarını gezer, yenilenmiş limana yatını çekerdi. Kaputaş denilen görkemli kanyonu görecekti. Patara plajını görmeliydi.

Kaş turistlerin çok sevdiği ve tuttuğu bir yer. Kentin içinde en güzel evler uzun çarşı sokağında bulunan cumbalı evlerdi. Bu sokağın ilerisindeki meydanda yer alan görkemli Likya anıt-mezarı çok eski geçmişle bağlantı kuran kanıttı. Ayrıca kentin biraz dışında denize karşı yamaçta denize açık nal biçiminde iyi korunmuş bir tiyatro vardı. Meis Adası yanı başında tüm bölgenin gelişme odağı olmuş. Anadolu’ya ve Çukurbağ Yarımada’sına bir nefes kadar yakın bir adanın başka bir ülkenin sınırları içinde olması insanın içini “cız” ettiriyordu. İçinden “Kaş henüz bakir sayılabilecek gelişen bir yöre, bizim mevcut turizm anlayışımızla yağma yapılmamasını dilerim.” diye dilekte bulundu.

Mavi bayraklı, denize sıfır, doyumsuz manzaralı butik otellerden birinde konaklıyordu. Butik oteller titiz bir emeğin ürünüdür. Mutfağında bir sanata dönüşmesini arzuladığımız yöresel ürünlerden yapılan leziz yemekler pişirilir. Yöresel sayılabilecek köy kahvaltısı, köy ekmeği ve ürünleri sunulur. İnsanın içindeki mutluluk kaynağını adeta gün yüzüne çıkarır. Otel odaları ve teraslarının Akdeniz’in doyumsuz maviliğini; sanki cennetten bir köşesini eşsiz bir manzara eşliğinde konuklarına sunar. Cennet gibi yaratılan tatil beldelerinde farklı güzellikteki plajların doyumsuz havasını konuklarına yaşatır.

Bu yöreyi sevmişti. “Kaş’ta yaşamak insanın kendini farklı bir dünyada yaşadığını anlamasıdır. Arınma, dinginlik ve huzur dolu, ruhunun en derinliklerinde dinlenip hafiflediğini; büyülü ve masalsı bir mekânda kanatlandığını hissetmesidir. Kısaca bu yörede insan kendinden bir parçaya kavuşabilir. Kendi fiziki doğalarının yeryüzünün parçası olduğu bilincinde olan insanlar; ait oldukları bu doğayı yöre halkıyla hem korumalılar hem de özgün lezzet ile tatlı huzuru misafirlerine ikram edebilmeliler” diye içinden fısıldadı.

Kaş’ın her mevsimi ayrı güzel olmalıydı. Çiçeklerle bezeli daracık sokakları, teraslarıyla, insanı şehrin yıpratıcı yaşamından alıp hülyalı düşlere doğru uçurabilecek bir beldeydi. Zamanın burada işlemediği hissini uyandıran tatil yapmanın yozlaşmadığı bakir yörelerden en önemlisi olduğunu gözlemledi. Burada insan denize bir peri hoşluğuyla dokunup, çoğu teras ve balkonlardan denizin üzerinde yakamozların dansını seyretme keyfini yaşıyordu.

Otel odasının teras ve balkonlarından, sadece sabah ve gün doğumundan bahsetse yeterdi. Pırıl pırıl sevgi dolu güneş ışığı karşı tepelerden yükselirken, denizin üzerinde yakamozlar dans eder. İnsan saatlerce kıpırdamadan huzur içinde ve dingin bir ruh hali ile oturup omuz omuza vermiş dağların siluetini ve denizi izleyebilirdi. Üstelik aynı lezzette bir de gün batımı vardı. “Yaşamın ne olduğunu sonuçta yaşam seviyemiz belirler” dedi.

Kendi cennetinin mimarları gibi insanların özenle oluşturduğu hoş ortamlar; nispeten leziz yemekler ve insana kendisinin ne kadar özel ve değerli olduğunu hissettiren Çukurbağ Yarımadası doyumsuz bir yerdi. Fakat bir özelliği vardı ki, bu artısı diğer bölgelerden farklı bir güzellik oluşturmaktaydı. Bu esrarengiz fark, hem denize sıfır hem de mavi bayraklı, temiz, titiz ve doğal konaklamaya imkân vermesiydi.

Civarda; bir mücevherden daha fazlası, çam kokuları, hoş çiçek kokuları içinde keyifle dolaşma arzusu insanı sarıyordu. Estetiğe önem veren, ince bir zevk barındıran mimari yapısı, büyülü terasında bir şeyler içmek aşkı anlatmanın en romantik yolunu keşfettiriyordu. Kusursuz bir dekorasyonla bezeli odalardan hayranlıkla izlenen deniz sanki insanı evvelce burada yaşanan tılsımlı hayatların gizemli aşklar, tanrıçalar diyarına götürüyordu. Tatil yörelerinde zaman geçirmek, insanın en iyi tarafını gösterdiği bir flörte benziyordu. Yine de, insan burada ruhunun derinden uyuştuğu, karıştığı, kaynaştığı yeni dostlar da edinebiliyordu.

Şehrin kargaşasından uzak; huzur, sağlık ve mutluluğun hiç değilse bir müddet kendisiyle olacağına inanarak yedi yüz kilometreyi aşkın bir uzaklığı ışık hızıyla kat edip mutlu olma hissini daha yollardayken kalbinde ısıtmıştı.

Dönüşü de öyle oldu.

Ali AKÇA

Yağmuru Dost Bilirdi Çocuklar

,

Yağmur nisan ayının en iyi dostudur. Çocukların neşesi, eğlencesi ve en büyük sevincidir. Çoğu kez aniden gelir, büyüleyici pırıltısıyla hemencecik yağıp geçer. Kimi zaman günlerce, uzun uzun, sesli sesli yağar. Bahar dallarında yapraklar çatırdar, su damlacıkları çiçeklere gömülür. Mis gibi ince bir parfüm sarar ıslak çimenleri. Bir bakarsın iki gri bulutun arasından gün ışığı göz kırpar, nemlenen kalplerimiz ısınır. Yağmur nice seneleri tazelerken, ruhumuzu taneleriyle adeta eritiverir. Çocuklar yağmurlarının çisil çisil yağışına doyamaz. Yeşil, pembe, mor bahar tüm ıslaklığıyla kırlara yayılır.

Dışarıda delice düşen damlalar hem yaşama sevincimizi canlandırır, hem de camlara üşüşen buğular içimize bir hüzün salar. Duvarlara çarpıp inen su tanelerinin düşüp kaldırımlara her savruluşunda; yağmurun her katresinde yüreği üşüyen insan bazen bir fanilik hisseder. Sanki sonu gelmez maviliklerde, yağmurlar ruhumuzu yıkayıp geçerler. Yağmurlardan sonra güneş açar. Mutluluk renklerinden bir gökkuşağı belirir.

Öyle inanırız ki; bereket, şifa ve uğur getirmek üzere yağmurun üç olağanüstü gücü vardır. Eğer zamanında yağmazsa kıtlık olacağını düşünürüz. Nisan yağmuru doğanın ilacı, dergâhların zem zem suyu, bolluk ve bereketin simgesidir. Nisan yağmurlarıyla yetişen yemlik, madımak, kuşkuş, ebegümeci, ısırgan gibi bitkilerin yapraklarından yapılan yemekler yenilirse o yıl hasta olunmaz derler. Nisan yağmurları için, eskiler “istiridyenin içine düşerse inci, yılanın ağzına düşerse zehir olur” derlermiş. İnsanlar farklı mı sanki. Kimi bize mutluluk verir, kimisi acı bir iz bırakıp gider.

Isınan iklimi, yağmurları izler güller. Leylaklar, nergisler açmaya yüz tutar. Dallarda bademler, erikler ilk meyveye tutulur. Nisan ortasından itibaren yavaş yavaş ılımanlaşır denizler. Bedri Rahmi Eyüpoğlu; baharı getiren nisan için “Yılda bir kere çıldırır ağaçlar sevincinden, Rabbim ne güzel çıldırır” der. Sezai Karakoç sevgilinin gülmesini şu güzel sözlerle vurgular: “Ve güldün, rengârenk yağmurlar yağdı” Cahit Zarifoğlu, her damlasıyla bizi serinleten yağmurun içindeki sevginin sıcaklığını şu dizelerle öylesine derinden vurgular ki: “bir çiçek bahçesinde geceye durgun kalışın yağmur sıcağı gibi/Öptüm sonsuz gidişinden saçlarının seyriyle seni”.

Çocuklar aslında yağmurlu günlere yakışır. Anne, baba, çocuk yürüyerek bir şemsiyenin altında birleşir. Nisan yağmurlarında insan sevdikleriyle ilkbahardan birkaç gün çalar. Doğa ile iç içe olmak doyumsuzdur. Baharda, uzayan günlerin can alıcı güzelliklerini keşfetme zamanı yağmurlarla gelir. Yağmurlar altında bir suyun başında olup damlaların hareler oluşturarak suyla bütünleşmesini izlemek kadar harika ne olabilir? Nisan yağmurları bize baharı sunar, hayatı güzel biçimde yaşamamızı sağlar.

Ancak günümüzde yağmur alıp götürüyor çocukları. Aniden bastırıp şehirde sel oluyor, tekrar tekrar üzüyor insanı. Çünkü yağmurların ince ince sinebileceği bir karış toprağı kalmadı. Modern, çağdaş olması için çaba gösterilen Türkiye’de tüm bu güzellikler çoktan kayboldu. Oysa topraklarımız yaratılmış varlıkların içerisinde en merhametli olanıydı. Şiddetli yağmur altında korunacak yer arayan verimli topraklar merhametten yoksun fuzuli yere betonlara gömüldü. Toprağın üzerine gökdelenler dikerek insanların kullanımına sunuldu. Yağmur sularının sızıp işleyeceği bir karış betonsuz alan bırakılmadı. Sokak ve caddeleri seller kaplıyor, yolları ve köprülerin altını su birikintileri tutuyor, hatta köprü ve geçitler çöküyor, trenler devriliyor. Semtleri, mahalleleri, işyerlerini ve evleri su basıyor. Kara bulutlar, gök gürlemeleri, şimşekler şimdi çocukları korkutuyor.

Doğanın dengesi insan eliyle bozulduğu için, on beş dakikalık yağmurlarda her yeri su basıp hayatı felç ediyor. İnsanları, arabaları, ne varsa önüne alıp sürüklüyor. Yollar bir nehre dönüşüyor. Şehrin sakinleri su birikintisinden çıkamıyor. Yağmuru dost bilen çocuklar özlemle bekledikleri güzel yağmurlardan sevinmek bir yana korkar hale geliyorlar. Bayılarak izleyecekleri gökkuşağını izlemeye dışarı çıkamıyorlar. Huzur veren, o romantik olanı değil, şimdi kuşkulu, endişeli, korkunç yağmurlar yağıyor. Gökler bir savaş varmışçasına patlıyor.

Oysa çok fazla değil bir çeyrek asır önce; dizelerde ifade edildiği gibi, yağmuru bir sevgi, bir ışık, bir nur, dost bilirdi çocuklar.

Yağmuru Dost Bilirdi Çocuklar

alnımızda başlardı ince ince

başıboş sağanak olur dinerdi

iner iliklere, ruha işlerdi

yağmuru dost bilirdi çocuklar

 

damla damla, sanki doğal bir inci

sular dağdan takla makla kopar

doğardı üstünde yaşam sevinci

yağmuru dost bilirdi çocuklar

 

varoşlarda bir yangın yeri doğar

bulutlar şimşek yıldırım patlar

toprağı, kaldırımı sevince boğar

yağmuru dost bilirdi çocuklar

 

sicim gibi iner gri boncuklar

besler yeşertirdi tüm umutları

caddeyi, sokağı, aşmazdı sular

yağmuru dost bilirdi çocuklar

 

Ali Akça

Ay Büyür Bahar Gelir

,

“Yaradılış,sevgi demek,

İnce bir duygu sevmek,

Sevgide tohum emek,

Baharla açan ilk çiçek,”

Ali Akça

Koynuna yağmurla gömüldüğü kışın yüreğinden bahar çiçeklerle bize geri döner. Hafiften serin meltem yüzümüzü okşar, cemre düşer, güneş gözkapaklarımızı ısıtır. Enginlere yayılan doğanın nefis kokusu içimize dolar. Hayatımızın tadı tuzu yerine gelsin diye hayatı akışına bırakırız. Hep özlem duyarız büyüleyicidir, ilkbahar sabahlarına bayılırız.

Dallarında sevgi çiçekleri açan ağaçlar sümbül kokuları içinde maviye yükselirken bir başkadır. Dünyamız bahar sevinci ile yeniden kurulur. Gözlerimizde yaşama sevincinin tılsımı belirir. Bahar, canlar arasında mutluluk bağı, tutkunun güldeki zevkli kaynağı ve acıların dermanına dönüşür. Mevlana’nın derin aşk öyküsü, Yunus’un hoşgörüsü, Bektaşi Veli’de birlik türküsü sevgiyle yoğrulmuştur. Kuş cıvıltılarında büyüyen sevgi baharda gözlerimizi kamaştıran bir cazibedir.

Çabalarımız sevginin ürünü mutluluğa odaklı değil midir? Öyleyse, yaşayacağımız bu mutluluk bizi sonsuz derecede neşeli ve zevkli kılacaktır. Her mevsim sevebiliriz, ancak kirazların çiçekli gölgesi altında geçen zaman sevginin en fazla coşkulandığı, dengelendiği anlardır. Ağaçlar bin bir renge bürünür, toprak canlanır, dallar tomur tomur yeşerir, gün ışıldar, sokaklarda yüzler gülümser. İçimize doldurduğu umutla bahar sevenlerin aklını çeler.

Yeşil tomurcuklar patlar, alabildiğine canlı çimenler, burcu burcu taze havasıyla kırları sarar. Bulutsuz akşamlar başlar, dağlardan akan su sesidir bahar, emeğimize bereket akar. Özgün mimarisiyle köyler, asırlık çınar ağaçlarının gölgelediği meydanlarıyla doyumsuzdur. Bademler büyülü, beyaz, davetkâr, doyumsuz gelinliklerini giyer. Bayılırız ıhlamur kokularına, fesleğenler bize göz kırpar. Hayatımızı kuru sözler değil, bahar sevgisi değiştirir.

Aşk mevsimini bulmuştur. Umudun ışığında, insan aşka doğru sürüklenir. Dudaklara bir gülümseme yayılır, kristal kadar canlı kalplerimizin buzları erir. Gençliğimizi, güzelliği ve aşk sezonunun dönüşünü anımsatıp yaşatır. Doğada, bahçelerde baş döndürücü, ılık ışığın huzmesinde kalplerimiz ve menekşeler uyanır, erguvanlar gözlerini açar. Evren herkese sunabilecek kadar bol sevgi ve bereketle doludur.

Hayatın anlamını sevgi ve erdemle yaşarsak doldurabiliriz. Rüzgârın taşıdığı bulutlar üzerinde, kırlangıçların kanatlarında ilkbahar, kışın kucağından kollarımıza atılarak bize gönülden neşeyle yeni bir merhaba der. Sevgi, aşk ve mutlulukla gönüllerimizi hoş tutar. Güneşin tatlı yüzü, günlerin uzaması, baharın görünmesi aşka uçabilelim diye kanatlarımızı aşılar. Baharla yaşadığımız aşkın gizeminin ölümde bile olamayacağını düşünürüz.

İnsanın sadece bir hayatı ve yapmak istediklerini gerçekleştirmek için bir şansı vardır. Oysa aşkın kaynağı bahar her defasında döner gelir. Aşk canlara dokunsun, keşfetsin diye yeni imkânlar tanır. Sevgisiz hiçbir şey güzel görünmez. Sevgi başlar, yoğunlaşır ve damlaya damlaya aşka dönüşür, aşk derinleştikçe sevgisini uzaklara götürür. Sevgi koyulaştıkça sevenler daha mutlu yaşar. Aşk bir çiçeği koklamaya doyamamak, bahar yağmurlarında ıslanmaktır. Sevginin olmadığı hiçbir bahar ve kırlangıç dönüşü insanı etkilemez. Ne mavinin sakinliği, ne denizin ısınan teni, ne de sabahın ilk ışıkları yüreğinde sevgi kıpırdamayan insanlara fazla dokunamaz. Fuzuli, “Dünyada her şey aşktan ibaretmiş” der. Kalpte aşk olmayan gönül taşlaşmaya yüz tutar.

Borges şu sözlerle baharı betimler: “Pabuçlarımızı fırlatıp atalım” çıplak ayaklarla yürüyelim. Güneşin, doğanın tadına varalım. Bahar çocukların neşesi kadar iç açıcıdır.Onlarla gönülden fazlaca oynayalım. Gerçekten yaşamayı bilirsek bahar cennettir. Gün ışıklarının yükselişini doyumsuz bir merakla izleyelim, özgürce dağlara tırmanıp denizlere inip kumların üzerinde zıplayarak yürüyelim. Konfüçyüs mutluluğu;“Mutluluk dağın tepesinde değil, dağa tırmanmaktadır.” diye harika bir şekilde ifade etmiş. Gerçekten mutluluk varılan noktada değil, onun için verdiğimiz çaba ve çekilen zorluklarda gizlidir.

Baharda doğa ile iç içe olup bol bol gülümseriz. Sevip seviliriz. Sevildiğimizde yaralarımız iyileşip kapanır, ilgi gördüğümüzde hayata karşı bakışımız değişir, daha anlamlı, daha doyurucu ilişkiler kurmaya yöneliriz. Hayata karşı bakışımız bambaşka olur. Sanki tüm dünyaya kafa tutabilecek güce erişmiş hissederiz. Sadece o iyi bir dünya inşa etmemize izin verir. İnsanı en güçlü silahlara karşı savunan caydırıcı en birincil duygudur. Yürüdüğümüz bu yolda hayat ışığımızdır, her zorluğu onunla aşarız. Değişip dönüşmek, büyümek sancılıdır. Ama ortaya taptaze bir “biz” çıkar. Kendi dünyamızı ancak sevgi ile yerinden oynatabiliriz.

İnsan yaşam gayesinin anlamını ararken en büyük eksikliğinin sevgi olduğunu keşfeder. Sevgiyi bulduğunda bunun ne kadar değerli olduğunu hisseder ve dünyalar onun olur. Birbirimizi sevdikçe saygımız da çoğalır. Birisini sevmek, ona bizi huzurlu kılacak fırsatı vermektir. Sevgi açlığımızı giderir, ruhlarımızı yatıştırır, kalplerimizi yumuşatır. Gül veren ellerimize mutlaka güzel kokular yerleştirir. Sonsuza açar bizi, uzak diyarlara götürür. Kendimizi buluruz, sevdiklerimize zaman ayırıp mutlu oluruz. Dostluğa ve güvene olan inancımız güçlenir. Doğa ile uyum içinde, aile ile toplum etkileşsin diye bahar bayramları kutlarız.

Vaktiyle ay büyümüş bahar gelmiş, cemreler düşmüş, inceden serin bir meltem esmiş. Ankara’nın uzak bir köyünün kırlarını gelin yüzlü papatyalar ve kızıl gelincik tarlaları sarmış. Nisan ayının ilk günü yağmurlar çiselerken, iki katlı kerpiç bir evde, köy ebesi beni, ben evreni kucaklamışım.

O yüzden kelimelerin rengiyle her baharı boyar ve her ilkbahar bir yıl daha gençleştiğimi hissederim. Çünkü bahar sevgi, tazelik ve güzelliktir.

Ali AKÇA

Sana Geldim

,

“Dışımda bir dünya var, zıpzıp gibi küçülen,

İçimde homurtular, inanma diye gülen.”

Necip Fazıl Kısakürek

Sana geldim. Suskunum ama içimde fırtınalar kopuyor. Bin bir emek ve çaba sonucu elde ettiğim çalışma hayatı birçok arkadaşım gibi beni de tatmin etmiyor. Yaratıcı ruhumu sanki gün be gün yitiriyorum. Sıradanlığa dönüşen iş hayatımın iyileşmesini engelleyen duvarları aşamıyorum. Günlük yaşamda neredeyse dengemi kaybettim, karar verip harekete geçmekte zorlanıyorum. İçimde çağlayan bir kaynak var, enerjiye dönüşmüyor, motive edemiyorum. Çıkmaz sokakta durgun sular gibiyim, akamıyorum. Bilsen, kendimi hiç iyi hissetmiyorum. Bazen “Kimim, nereye gidiyorum, hayalim bu muydu?” diye soruyorum. Eğitimimle yaptığım işler arasında bağ kuramıyorum. Hayatım nereye akıp gidiyor, gelecekte neye dönüşecek farkında bile değilim. Oysa işimi büyük umutlarla arzu etmiştim, hedeflerim gerçekçiydi. Şimdi, farklı kariyer seçenekleri aklıma gelse bile, cesaretim yok, güvenimi yitirdim, tek başıma doğru karar veremiyorum. Başarısızlığa doğru giden bu girdaptan hızla çıkmam gerektiğini biliyorum. İçime kapanıyorum bunu aşmak kolay mıdır, bilemiyorum. Olumlu düşünmek istiyorum, kırılıyorum. Sana açılsam, içimi döksem birlikte beni keşfedebilir miyiz? Birlikte, el ele bir yolculuğa çıksak, bana yoldaş olsan! Düşüncelerimi değiştirip yeni hedefler oluşturabilsek! Ne olur eyleme geçmeme destek ver, itici gücüm ol! Mimarım ol, bende mutluluk ve huzur duvarları inşa et! Kanatlarımı öyle bir aşıla ki, uçabileyim, hayatımda denge bulayım! Biliyorum mucizeler yaratmıyorsun; yine de bir umutla, kalan güçlü yanlarımla sana geldim. “Karadutun lekesini sadece kendi yaprağı çıkarırmış.” İnsan da aynen bir ağaç gibidir. Yarasına ilacı başka yerde arayan her zaman yanılır. Her yaranın merhemi kendi dalındadır. Çözümlerim içimde. Kendime soramadığım soruların; sezgilerin, tecrübelerin ve tekniklerin olduğunu işittim. Aynı sıkıntılardan geçip, bunların üstesinden gelen tecrübeli birisine ihtiyacım var. İnan arkadaşlarım, ailem ve çevrem duygularımı anlayıp bana yardım edemiyorlar. Hayatım değişsin istiyorum! Umudumu yaşatmak, korkularımla yüzleşmek, iyiye odaklanmak, engelleri aşmak istiyorum. Birlikte belirleyeceğimiz hedefime, keyifle, mutlu ve hızlıca ulaşmama yardım edebilesin diye sana geldim.

Profesyonel bir değişimle pozitif enerjiye kavuşayım. İnançlarım güçlensin, özgüven eksikliğim yerine gelsin. Birikimlerin gücüyle; sağlam, verimli ve cömert uygulamalarla kendimi daha iyi tanıyabileyim. Kişisel veya mesleki yaşamın zor anlarında adım adım yanımda ol! Duygusal zekâmı aç, etkili olmamda, karar almada, değerlerde, bilgeliğin kapılarının açılmasında akıcı olayım. Kariyerimin yeniden yapılandırılmasında; anlamlı bir yaşama kavuşmam için güçlü yanlarını, niteliklerini ve deneyimlerini beni başarıya götürecek yolda uygulamak için en iyi şekilde çaba göstermeni arzu ediyorum.

Anladım ki, çocukluk, okul dönemi, çalışma hayatı hepsi bir bütün. İşimle henüz bağlantımı koparmadan, bunaldım ve bir arayış içinde sana geldim. Sorularım, şüphelerim, korkularım tam oluşmadan beni dinleyecek, benim en iyi yolu bulmama yardımcı olacak bir yol arkadaşım olabilesin diye seni seçtim. Performansımın artırılması ve işimi severek yapmam konusunda destek istiyorum. Yolumu aydınlatan ateş böceğim ol! Yaptığım işten keyif almak istiyorum. Kalbimin derinliklerinde kazınmış mücevherimi gün yüzüne çıkarmak istiyorum, senden destek almaya geldim. Durumuma nasıl adapte olacağımı bilen birisine ihtiyacım var. O sensin. Arzu ettiğim dönüşümü yaratacak alternatifleri keşfetmek amacıyla konfor alanımdan çıkmak için sana geldim.

Hayatıma kişisel ve mesleki yeni bir düşünce biçimiyle bakmak istiyorum. Hoşnut olmayı bileyim, iyi ilişkiler kurabileyim, yanımdaki meslektaşlarımla geçireceğim zamanın tadını çıkarabilmeyi çok istiyorum. Engelleri ortadan kaldırmama, acı verici düşünceleri dönüştürmeme ve gerçekten istediğim şeyi derinlemesine elde etmeme yardımcı olacak bir plan hazırlayalım, bana yardımcı olabileceğine inandığım çok için sana geldim.

Büyük bir arzu ile elde ettiğim işimde mutlu olsam! Sadece kuralları ve prensipleri vurgulayarak yönlendirmeye çalışan yöneticilerden ziyade, iş öğretenleri de olsa! Çalışma ortamındaki iş rekabetini bilgi saklama ve kıskançlık düzeyine çıkaran meslektaşlarım paylaşımcı olsalar! Yöneticiler adil tutum ve davranışlar sergileseler! Hayatımı hayal ettiğim gibi şekillendirecek irade ve güce sahip olduğumun farkındayım. Yine de, nerede hata yaptığımı görebilmek, kendimi daha iyi tanımak için iç sesim sana döndüm.

Karşısında tüm heybetiyle çırılçıplak ayna duruyordu. Uzun uzun ona bakıyor. Ne zaman hayat mücadelesine fazla dalsa onu unuttuğunu fark ediyordu. Bu kaçıncı görüşmesi anımsamıyor. Birbirlerini can kulağıyla dinliyorlar. Gözlemliyor, memnuniyetsizliğini yüzüne yansıtıyor. Aynada kendini yakalıyor, bakınca duygusal acılar içinde olduğunu hissediyor. Sevgi ve şefkatle; “kendisini tanımaya” yöneliyor. “Ey ayna sana geldim! Hiç kimse bilmese bile sen beni biliyorsun! Bu yolculuğun en samimi dökümünü seninle paylaşıyorum.” diyor.

Sıkışıp kaldığım ve işlerin neden istediğim şekilde çalışmadığını keşfetmeme yardımcı olabilirsin. Yeni olasılıkları keşfetmek için inancımı yeniden kazanmama, engellerin ötesine geçmeme yardım edebilirsin diye geldim. Birlikte, yeniden geçerli bir yönlendirme stratejisi geliştirelim, somut eylemlere geçelim istiyorum. Uygulamada beni destekleyecek, bilgi alabileceğim, bağlantı kurabileceğim, beni yönlendirecek yardıma gereksinim duyuyorum.

Biraz sohbet edip gezintiden sonra içindeki gizemli güç ona; Epictetus’un şu sözlerini hatırlatıyor: “İnsanlara rahatsızlık veren olaylar değil, olaylara verdikleri anlamlardır.” Davranışlarımızın nedeni olayların kendisi değil, bizim bu olaylara ilişkin beklentilerimiz ile algılarımızdır. Bu sözlerden şunu anlıyor: Kendine güvenen kişinin tüm potansiyeli ile hedefine odaklanması ve karşılaştığı zorlukların üstesinden gelmeye çalışması gerekiyor. Olumsuz düşüncelerin olumsuz; olumlu düşünceler ise olumlu duygu ve davranışların kaynağı olduğunu defalarca yaşadığını düşünüyor. Bu içsel mücadele onu derinlere götürüyor.

Anladım ki, iç dünyamıza dönüp, oraya gerektiğinde yolculuk yapmak mutlu olmanın iyi bir aracıdır. Zaten, farkında olmamız gereken şey; problemlerimize çözüm bulabileceğim kaynağın içimizde olduğunun bilincine erişmektir. İçimize doğru yapılan eylem odaklı bu yaklaşım “sağlıklı insanların terapisi” olarak; bizdeki sevgi, güven ve çalışma azminin en iyisini ortaya çıkaracaktır. İçimdeki muazzam güce doğrudan erişmemizi sağlayacaktır.

Karşılaştığımız sorunları algılama ve yorumlama şeklimiz başarı ve mutlulukta çok etkilidir. Olaylara anlam vermeye çalışırken hayatımızda istemediklerimizin tüm gerilimini yaşamak yerine, istediklerimizin güzelliklerine odaklanmalıyız.

 

Ali AKÇA