Çok Sıkıldım, Çekiç Arıyorum…

,

Bazı anlarda ruh halimiz bize şunları söyletiverir ya; “-Çok sıkıldım bunaldım. Nedenini bilmiyorum içimde bir şeyler var, ne oldu şimdi, ters olan ne anlayamıyorum. Hiç sevmedim böyle hissetmeyi ama çıkamıyorum da bu durumdan!”

Eeee peki çıkmasam ne olur? Bilmem! Bilsem de devam eder miyim? Zaten bilemezsem ne değişiyor ki?

Böyle bir gel/ git durumları, kendinle konuşmalar ya da vızıldayan iç sesini susturmaya çalışmalar…

Hiç böyle hissettiğiniz oldu mu? Bazılarınızın “- Çoook ” dediğini duyar gibiyim 🙂

Peki, sonra ne oldu hatırlayan var mı?

Bir telefon, bir haber, sosyal medyada paylaşılmış bir foto, dışardan gelen çocuk kahkahası, fırından gelen ekmek kokusu, bir parça çikolata, bir soru, bir müzik, çalan kapı zili, komşunun köpeğinin sesi, üşüdüğün için kalkıp giydiğin bir hırka, aniden çıkan bir gökkuşağı, çimen kokusu, çiğ damlası ve benzerleri… Minicik minnacık şeylerin ardından bir önceki çıkılmaz sandığımız hislerden çıkıp gitmişiz değil mi? Belki şimdi bunları okumasanız o anları hatırlamayacaktınız bile…

Benimki de iş mi yani ne güzel unutmuştuk, geçti gitti niye hatırlatıyorum sanki?

Hatırlatıyorum, çünkü böyle sıkıntılı anlar geldiğinde, zamanın göreceliği misali bir uzar bir uzar ki sormayın gitsin. Aslında bazen (her zaman değil maalesef 🙂 ) bir anda bu sevimsiz ruh durumu değişebildiğine göre, öyle uzun boylu kalamayacağının farkına varabilelim istedim. Ve istedim ki böyle afakanlar bastığında geçtiğini de düşünelim. Beynimizin bir yerlerinde kodlanmış bir umut olsun ki çabucak sıyrılıverelim. Sevmediğimiz bu ruh durumundan çıkmak için bize neyin iyi geldiğini arayıp, bulup çıkaralım ve onu dar günlerde kullanılmak üzere tutalım istedim.

Hani genelde annelerimizin ne olur ne olmaz diye, cüzdanlarının bir köşesinde bekleyen küçücük güvence parası misali… Bunun içinde neşe, mutluluk dolu olduğumuz anların fotoğrafını çekip beynimizin yüreğimizin gizli köşelerine kaydedelim, ihtiyaç durumunda kullanılmak üzere…

Böyle yazınca birden aklıma toplu taşım araçlarındaki imdat çekici geldi! O cam ardındaki duruşu bana hep olumsuzu çağrıştır. Kaza konusunu ve olma olasılığını hatırlatır. 🙂 Hep öylece kalsın isterim camı hiç kırılmadan! Oysa başka tarafından bakarsak, asıl anlamı tehlike anında oradan çıkıp gidebilme umudu olmalı öyle değil mi?

İşte anlara, anılara, nesnelere, renklere, durumlara dolayısıyla tüm duyularımızla sürekli kaydettiklerimize ne yüklediğimiz tamamen bize bağlı! Ne tarafından bakıp yorumladığımız da…

İmdat çekicini kurtulma umudu ya da kaza olasılığı diye görmek farkındalıkla duygularını analiz edip olumsuzları ayıklayıp olumlular ile kodlamak alışkanlığını edinmek yetisi ile çoook orantılı…

Bu tamamen farkında olma konusunda disiplinli bir alışkanlık geliştirmeye dayanıyor. Hep olumlu tarafından bakıp kodları iyilikle güzellikle en önemlisi de umut ile yükleme alışkanlığı edinmeye ihtiyaç duyuluyor, çoğunlukla! Böylece çekiçler kaza değil kurtulma güvencesi olarak görünüyor bize…

Hadi böyle eğitmeye çalışalım mı kendimizi ne dersiniz? En azından umut dolu bir kaç çekiç edinmek üzereJ

Sevgiyle kalın

Belma Kafadar KARAÇAM

Profesyonel koç

 

Yok Olmak…

,

“Bu ay da yine kısacık bir öykü paylaşayım dedim… Sevgiyle kalın”

Bir anda kendini nereden ve nasıl geldiğini anlamadığı bir yerde buldu! Sihirbazın bir hamlede oluşturduğu toz bulutunun içinden çıkmış gibi… Büyük bir caddenin kaldırımında ve neredeyse katılaşmış bir uğultunun içindeydi. Bir şeyler yapma ihtiyacıyla, etrafına bakınarak yürümeye başladı…

Kalabalığın içinde ilerlerken kimsenin ona bakmadığını fark etti. Yanından geçiyor, nefesi kadar yakınlaşıp uzaklaşıyor ama onu fark etmiyorlardı. Panikle başını sağa sola çevirerek tek tek yüzlere bakmaya çalıştı, hepsi bambaşka birer dünyadaydı… Kısa bir süreliğine merak ve ısrarla bakan küçük bir çocuğun gözleriyle kesişti gözleri… Tam konuşmayı düşünürken annesinin çekiştiren elinde hızla uzaklaştı çocuk ve artık boynunun açısı yetmeyince de önüne döndü. Etrafındakilere seslenmeye çalıştı, dudakları bir balık ağzı gibi açılıp kapanıyordu. İnanamadı

“-Heeey buradayım bana bakııın” diye bağırdı ama kendi dahil hiç kimse duymadı!

Telaşla yürürken, caddede sıralanmış büyük camlı vitrinlere gözü ilişti ve kendini göremedi. Emin olmak için bir ayna aradı baktı yine göremedi kendini, yoktu yoktuuuu… Ellerini vücudunu kontrol etti, kendini görebiliyor hissediyordu ama aynada hiçbir yansıması görünmüyordu. Ağlamaya başladı, gözyaşları da akmıyordu. Kurumuş çeşme ya da boşalmış bir havuz gibi hissetti. İnsanlara çarpmadan koşmaya uğraşırken, bedenlerinden geçebildiğini fark etti. Çok şaşırdı ve kendini inandırmak için birkaç kez denedi. Evet, gerçekten nesneleri sorunsuz geçebiliyordu. Önce oldukça keyiflendi bu duruma ve aklına küçükken izlediği çizgi kahraman ‘’sevimli hayalet CASPER’’ geldi. Onun gibi uçabiliyor muydu acaba? Sonra anlamsızlaşmaya başladı her şey ve yine ağladı gözyaşı akıtmadan… Kendini görmekte zorluk çekmeye başladı. Günün ilk ışıklarıyla eriyen kardan adam gibi yavaşça eriyor muydu? Elleri üşüdü çok üşüdü… Küçükken kardan adam yaptıktan sonra ıslanan eldivenlerini çıkarıp küçücük ellerini avuçlarına alıp, hem ovuşturup hem de sıcak nefesi ile ısıtmaya çalışan annesini hatırladı. Annesinin nefesini düşündü. O nefeste kendini her şeyden koruyan kocaman pembe buluttan bir kalkanın içinde hissederdi… İçi üşüdü. Ölümün ardından hafızadan önce hangisi silinirdi? Görüntü, ses, sıcaklık, koku? Bilemedi… Çok özledi çoook! Benim sıcaklığımı kim özleyecek diye düşündü. Böyle aniden yok olmak ve eriyip gitmek inanılamayacak kadar korkunç geldi. Bedenini hissetmeye çalışırken, küçükken dilini kendi dirseğine dokundurma çabaları düştü aklına, güldü… Ortaokuldaki o çocuğun esnekliğine hep özenmişti. Yıllar sonra esnek olmanın yaşlılığı geciktirdiğini öğrendiğinde de o çocuk gelmişti aklına, yüzü belleğindeydi ama adını hatırlayamadı… Durumunu keskin bir acıyla hatırladığındaysa, saatlerdir caddeler boyunca amaçsız yürüyordu. Kafasını kaldırdığında fark etmeden eski okuluna geldiğini anladı. Tüm pencereler kapılar kapalıydı. Olsun bu onun için engel değildi. Binanın içine girebilir miyim diye baktı ve içeri sızıverdi. Acaba sakladığı uğur taşı aynı delikte miydi? Uğraştı ama yerini bulamadı, doğrusu hatırlayamadı. Sınıfları dolaşırken, ortaokulda hoşlandığı çocuk aniden karşısına çıktığında saçlarının örgüsünü beğenmediği için kaçıp saklanmak hatta görünmez olmak istediği o günü hatırladı. Dilekler hep böyle gecikmeli mi ulaşıyordu? Çaresizliğini tekrar hatırlayıp oturdu ve akmayan gözyaşlarıyla ağlamaya başladı, sessiz çığlıklarıyla nefessiz kalana kadar ağladı ağladı…

Birden derinden gelen güzel yumuşak bir ses ‘’Canım canııım uyandın mı?’’ diye seslendi. Gözünü açtı etrafına bakındı, evinde yatağındaydı. Yeniden doğmuş gibi ilk nefesini alırcasına deriiin bir oh çekti. Huzurlu bir gülümsemeyle, rahatça gerindi. Tam yan dönüp günaydın diye yanıt verecekken ses devam etti

“-Çok ilginç, bu kadar erken kalkıp sabah sabah nereye gitti acaba?”

Belma Kafadar KARAÇAM
Profesyonel Koç

Yaz (ama) manın AŞK hikayesi

,

Düşüncelerini/duygularını ifade edebilmenin en güzel yöntemlerinden biri de yazmak diye düşünüyorum! Kendine ya da başkalarına…

Yazmak konusuna biraz daha yakından bakarsak, hiç de kolay değil aslında! Hele bir de düzenli bir şekilde yapmaya uğraşıyorsan, iyice zorlaşabiliyor. Eğer kafanda şekillendirdiğin, anlatmak istediğin özel bir konu yoksa önce ne yazayım diye başlıyorsun. Sonra bir bakmışsın ki ilk yazmaya başladığın konu öylece bir başına kalakalmış, elindeki yazının içeriği taa nerelere kaymış gitmiş!

Kendine kendine gülüp, ‘’-Hani yazacak bir şeyin yoktu?’’ diyorsun. Bu sefer de yazdıklarının içinden ayıklayıp çıkarmak bir ya da en fazla iki konudan bahsetmek için uğraşırken buluyorsun kendini…

Tüm bunların yanında bir de ister istemez kontrol etmek, yazdıklarına bir sınırlama getirmek sorumluluğu da bulunuyor. En başından kelime kelime uygun mu diye bakıp düzeltmeye çalışırken, aslında anlatmak istediğin gibi olmamış, düşündüğünü tamamen aktaramamışsın, hatta hafif bir yavanlık varmış gibi geliyor bazen! Bu yavanlık da kalksın bir güzel anlaşılsın diye çabalayıp istediğini tam olarak anlatmaya çalışırken bir detay bir detay vermişsin ki sorma gitsin… Daha tamamlanamadan kendin sıkılıyorsun yazdıklarından… (tam da şu anda belki sizin de sıkıldığınız gibi J)Hadi bakalım sil baştan!

Yaaa işte öyle bir solukta hızlıca okunan ya da sadece göz atılıp bırakılan bu yazıların bazılarının böyle bir hikayesi var, en azından benim için öyle! Yani her insanın bir hikayesi olduğu gibi, her yazının da bir hikayesi var işte! Yoksa da yazmaya başladığında kendiliğinden oluşuyor zatenJ

Biraz daha ilerlersek, okunmasını istiyorsan yazıya uygun, ilgi uyandıracak bir başlıkla başlamak gerekiyor. İnsanların dikkatini öncelikle bu çekmediyse yandın zaten! Genelde kimse okumaz, hatta normal şartlarda konu ilgi alanında olsa bile o anda gündeminde değilse de okumaz/okuyamaz.

Başlıktan sonra gelelim yazıdaki ilk cümlelere, okuyacak olan için şu sevgili merak güzellik uykusundan henüz kalkmadıysa ya da sen bu satırlara kadar uyandıramadıysan şansın tamamen bitmiştir. Ne yaparsan yap kimse (çok sabırlı değilse) sonuna kadar devam edip bitiremez.

Okuyan kişi her şeye rağmen tamamen bitirdiğindeyse; Belki,-‘’Amaaan bu muydu’’ bakışı, belki koca bir soru işareti veya yüzünde hoş bir gülümseme ya da bana göre en güzeli, damağında hiç gitmesini istemediği bir tat kalmış gibi keyifle şöyle bir arkaya yaslanılıp düşüncelere dalma hali…

Buraya kadar yazdıklarım neye benziyor, fark ettin mi? Benzetmelerimiz yaklaşmışsa sen de hafiften gülümsedin diye düşünüyorum J

Sanki biraz potansiyel bir aşkın ilk zamanlarına benziyor değil mi?

İlk karşılaşmalarda, önce fiziksel özellikler gündemdedir ya! Yazı başlığı misali ilgi çekilir. Sonra flört başlangıcındaki ilk konuşmalarla karşındakinin dikkatini yakalarsın. Bu ilgi devam ederse ne ala seni derinlemesine tanımak için çaba gösterecek ve ilişkisini sürdürecektir. Değilse aşk hikayen yarım kalır, aynen okunmayan/okunamayan yazılar gibi…

Bazı küçük farklar da var tabi! İkili ilişkilerde neredeyse hemen herkes kendi hikayesinin kahramanı olmak isteyip, karşısındakini figüran yapmaya çalışırken, bir yazı yazdığında aslında tüm kahramanlar başroldedirJ

Bu yüzden de yazmak tek taraflı bir AŞK gibidir bazen… Karşılıklı olması beklenen L

Şimdi ben burada kesip sizleri kendi hikayelerinizle baş başa bırakıyorum. Sonunu istediğiniz gibi tamamlayın! Bakalım yukarıda tarif ettiğim sonlardan hangisine daha çok uyacak?

Önümüzdeki ay görüşmek üzere!

Sevgiyle kalın

Belma Kafadar KARAÇAM
Profesyonel Koç

Mücevher Gözler

,

(Bu kez kısacık bir öykü paylaşayım dedim, kelime limitim yettiğince… Bakalım beğenecek misiniz?) Ağır adımlarla ayaklarını sürürcesine giderken durdu. Yavaşlığından sıkılan gölgesi bile neredeyse onu geçecekti. Bir an gözlerini kapattı. Tekrar açtığında düşündü gidiyor muydu dönüyor muydu? Hangi yöne devam etmeliydi bilemedi. Aslında hepsi aynı ama nedense her içişinde tatları farklı olan sigara paketinden bir tane aldı.

Bu sefer hangi duygu yüklü acaba diye yakıverdi. İlk derin nefesiyle beraber başı döndü. Kaçıncı bırakışı kaçıncı başlamasıydı bu kim bilir… Her bir nefesinde tütünün küle dönüşmesi gibi düşünceleri ışık hızıyla değişse de, hatta bir kısmı duman olup uçuverse de, tüm bu karmaşaya rağmen, dışardan bakıldığında son derece sakin ve kendinden emin görünüyordu.

Oysa gözlerinin içindeki telaş ve kararsızlıksa son derece netti. Sanki son kalan enerjisi sadece gözlerinde toplanmıştı. Çok gürültülü müzik yapılan yerin kapısı misali, gözlerinin her açılışında karmaşa her kapanışında dinginlik vardı. Kendisini bir yabancıyı izler gibi izliyordu. Öyle derin öyle sakin öyle fırtınalı…

Hangi duyguya tutunacağına, ne yapacağına, ne düşüneceğine karar veremiyordu. Kararsızlık kötüydü! Bir yerlerde okumuştu ‘’En kötü karar bile kararsızlıktan iyidir ‘’ diye, ama bu doğru mu değil mi ona da karar verememişti bugüne dek! Şu miskinlik gitse…

Vücudunu ödünç bir elbise gibi taşımasa…

Tüm hareketli aksamlarını başkasının elindeki iplerle hareket ettirdiği kukla olmaktan bir kurtarsa kendini! Tüm bağlarını bir solukta koparıp koşabilse koşabilse…

Özgürlüğüne doğru! Karşısına çıkan bir kahveye oturdu o söylemeden masasına gelen çayı içmeye başladı. Bir çocuk gördü cılız, çevik, soluk renkli elbiseli, yüzü kirden ve güneşten kararmış… Boş bardakları alıp, kül tablalarını boşaltıyordu… O kadar hızlıydı ki sanki aynı anda iki yerde olduğunu sanıyordunuz. Adamın yanına geldi. Bir anlığına bakıştılar. Gözleri mücevher gibi parlıyordu! Öyle uzun bakışmalara bile zamanı yoktu çocuğun! Onu bekleyen son derece ciddiyetle yaptığı bir görevi vardı! Bir an! O kısacık anda çocuk baktı, anladı, sordu ve çözdü… Tüm yanıtları, adamın hakkını vererek okuması için havada asılı bırakıp gitti…

-Tecrüben benim ömrümden uzun be adam! Ne işin var burada? O içini karartanlar var ya, benim dünyamda limon kabuğundan yapılan toplar misalidir. Çabucak şekil verilir birkaç şut oynanır ve atılır gider… Benim bile tutunduğum umutlarım var! Her şeyi yapacak gücüm var! Bu da öyle dışardan beslenmedi. Taaa özümden kökümden geliyor dedi.

Aylardır aranan soruların yanıtı hiç beklemediği anda hayatın yetiştirdiği çocuk kimliğindeki olgun insandan geldi… Ani bir kararla sigarasını eline aldı. Sanki tüm sorunları o izmaritteymiş gibi baktı. İçinde kalan en vahşi yanını kullanırcasına, aklı yüreği bedeni bir noktada toplanmış gibi olan başparmağının olanca gücüyle sigarasını sıkı sıkı söndürdü. Tüm kararsızlıklarını çelişkilerini kül tablasına bırakıp kafasını kaldırdığında, gözlerindeki kavga da yok olmuştu. Şimdi bakışları net, keskin ve hatta içinden çıkmaya çalışan sabırsız yaramaz bir çocuk gibi masum neşeli kıpırtılarla doluydu. Tüm kararlılığı adımlarına da yansıyarak dimdik kalktı. İstemediği her şeyi, üzerindeki son giysi parçasını yavaşça yere bırakır gibi, kuruyan derisinden kurtulan yılan gibi bıraktı. Üzerinde ödünç elbise misali duran miskinliği ve yorgunluğunu da çıkarıp atarak yürüdü aydınlığa doğru…

Pırıl pırıl ve tazeydi artık! Şimdi parlayan dışardaki ışık mı, kendisi mi bilmiyordu. Yüzünde alaycı bir gülümsemeyle, başını dimdik kaldırarak yürüdü özgürlüğüne doğru…

 

Belma KARAÇAM
Profesyonel Koç

Geçmiş geçti, elinde şimdi, seç bakalım…

,

Sizlere de olur mu bilmem? Hani bazen yaşadığın bir şeyler seni alıp taa uzaklara, geçmişe götürüverir. Ve sonra izlemek için durdurduğun filmin karesi gibi donup kalır zihninin ekranında geçmişteki o an! Bu puslu yaşam sahnesi, ince detayları kaybolmuş hissini uyandıran tül perdeler ardından izleniyor gibidir.

Geçmişteki sürecinde, bazen bilinçli bazen de elinde olmadan katıldığın olayları hayal meyal hatırlarsın. Bunların bir kısmı da izleyip hüzünlendiğin ve değiştiremeyeceklerine hayıflandığın anlardır!

“Keşke” söylemlerine başlarsın bugünün gözleriyle geçmişi yargılayarak 🙁

“-Nerede hata yaptım, niye farklı karar almadım?” Sorularına bir başladın mı sonu gelmez! Çünkü o gün yaptığın/yapmadığın şeyin hata olduğunu görseydin, zaten yapmayacaktın ya da elinden başkası gelemediyse de yaptıklarını kabul etmiş olacaktın! Onun da hayıflanması zaten hiç taşınmayacaktı bugünlere.

Bir kez “pişmanlıklar” lar çukuruna düştün mü hiçbir ‘’keşke’’ ipi kurtaramaz seni oradan! Tek yapabileceğin “çünkü” leri köprü yapıp geçmektir o çukurun üstünden, o da becerebilirsen tabi!

Ne yapmalı peki? Geçmişi şimdi yapma imkanın olmadığına göre, yapılacak tek şey elindekiyle yetinmeye çalışmaktır! Tutunabileceğin odur! Hem de öyle bir tutunma ki yıllar sonra baktığında, o zaman elimden gelenin en iyisini/doğrusunu yaptım diyebilmek ve hiçbir “keşke” yaşamamak! Pişmanlık zor sanat!

Yitenin bitenin gidenin ardından takılmaksa en zoru sanırım! Bunları düşündüğüm sırada okuduğum bir kitapta şunları gördüm;

“Deepak Chopra diyor ki; Şu an olan her şey geçmişteki seçimlerimizin birer sonucudur. Onun için seçimlerimizi her an bilinçli ve farkında olarak yapmamız gerekir. Sınırsız seçimler denizinde o an sizi ve çevrenizi mutlu edecek mevcut olan sadece tek bir seçim vardır. Ve siz onu seçtiğinizde doğru eylem kendiliğinden oluşur.

Seçim yaparken dikkatinizi kalbinize yöneltin ve kalbinize ne yapmanız gerektiğini sorun. Doğru cevabı sadece kalp bilir. Bazen hiç mantıklı görünmese de kalbin seçimleri her zaman mantıklı bir düşüncenin asla ulaşamayacağı kadar doğru ve kesindir.’’

Ne güzel değil mi inanılmaz bir hazine saklıyoruz bedenimizin tam orta yerinde, yani yaklaşık orta yeri 🙂

Ben de; seçmek biraz da diğerinden vazgeçmek olduğundan, her seçim bir vazgeçiştir aynı zamanda diye düşünürdüm. Ve kararsızlığın sıkıntısını, seçim yapma zorluğunu buna yorardım. Yıllar sonra gelen pişmanlık da bunların uzantısıdır belki derdim. Çünkü aslında biraz da, vazgeçtiğin seçenekte neler yaşanacaktı sorusunun yanıtını bilememenin kışkırtıcı merakı vardır. Seçtin yaşadın bitti oysaki! Elinde bunlar kaldı, saygıyla sevgiyle kabullen! Hayat bilgisayar oyunu değil ki tekrar başa dönüp bir de diğer yoldan gidesin…

O zaman neymiş, herhangi bir seçim yaparken, karar verirken önce farkındalıkla dikkati kalbimize yöneltip doğru yanıtı ararken bizim için en değerli olanın seçimine güvenmeliymişiz! Tabi ne dediğini iyi anlamak için de onu gerçekten çok iyi dinlemeyi de öğrenmek gerek!

Tam da bu arada kötü bir örnek geldi aklıma ”Sophie’nin Seçimi” filmi! Burnumun direği sızlayarak yüreğim sıkışarak hatırladığım annenin seçim sahnesi! Yüreğine sormayı bırak, yerinden çıkarıp atmak istediğin bir durum 🙁 neyse film deyip geçelim daha fazla hüzünlenmeden.

Geçmişin hiçbir anını değiştirmek istememeniz, hiçbir pişmanlığınızın olmaması, sizi tam da siz yapanın geçmişte yaptığınız doğru ya da yanlış seçimler olduğunun farkındalığıyla yaşamanız ve sizi kararsız bırakacak, sıkıntıya sokacak, zor seçimler karşısında kalmamanız, dileğiyle…

Sevgiyle kalın.

 

Belma KARAÇAM

Profesyonel Koç

 

Bir de Kendini Dinlesen mi?

, ,

Her ne kadar o anki ruh halimize bağlı da olsa, genelde ilgi odağımız bizim dışımızdakiler oluyor. Gözlemlerime göre bu yaşa cinsiyete ve çevre faktörlerine de bağlı olabiliyor. Kendimizden çok dışa dönük bir dikkat halindeyiz sanırım.

Peki, bu dikkati kendi konuşmalarınıza yönelttiniz mi hiç? Düşüncemiz, odağımız neyse onu fark edip çoğunlukla ondan bahsediyoruz sanki… Birinin ilgisini çeken bir konu diğerinin hiç umurunda bile olmayabiliyor. Onun için sözlerinize, ne dediğinize, nasıl dediğinize bir bakın! Kendinizi meraklı bir dikkatle iyice dinleyin! Ama öylece oturup iç sesinizi değil de, sohbet ederken, alışveriş yaparken, tavsiye verirken, sunum yaparken, çocuğunuza bir şeyler anlatırken, tatlı tatlı dedikodular yaparken ( ben hiç yapmam ki demeyin şimdi bana J), yani hayat normal akışında devam ederken! Kendinizle ilgili öyle çok ipucu verecek ki size…

Öyleyse öncelikle başkasını dinler gibi dinleyin kendinizi! Bakın bakalım en çok nelerden bahsediyorsunuz? Neyi nasıl eleştiriyor, yorumluyorsunuz? Kıyaslarınız neler? Önem ve önceliğiniz hangi konularda? Sınırlarınız referanslarınız nedir? Nelerden sıkılıyor nelere ilgi duyuyorsunuz?

Çok konuşanlara mı takıldınız?

İnsanların mesleklerine mi merakınız?

Çocuğuna bağıranı mı eleştiriyorsunuz?

Arabasını senden önce oraya çekene kızıyor musunuz?

Ya da hep evli veya evli &çocuklu insanlar mı odağınız!

Acaba bu aralar sıkça sportif görünümlülerden mi bahsediyorsunuz? Bunun nedeni yıllardır spor ve rejim yapıp istediğiniz görüntüye kavuşamamanız olabilir mi? Peki, bu arada dünyanın en iyi annesi en iyi aşçısı oluşunuzu kaçıncı plana attınız? Sizi siz yapan en güzel özellikleri zaten cepte sayıp, olmayanın ille de olması gerektiğini mi düşünüyorsunuz? Tercihiniz hangisi olurdu 40+ olup da 25 yaşlarında fit görünümlü ama çocuğunun okuldaki hangi şubede olduğunu, en iyi arkadaşının adını bile bilmeyen bir anne olmak mı?

Aslında ne istiyorsan hepsi olsun kabul ama önce kendini kabul!

Hem iyilerini hem de görece kötü yanlarını görmek kendini nasıl hissettiriyor? Böylece her halinle sen olmaz mısın? Bu tamlığın verdiği keyif seni daha doyumlu ve mutlu yapmaz mı?

Amaç ne ki! Dönüp dolaşıp ‘’mutlu olmak mutlu etmek’’lere çıkmıyor mu? Eee sorun ne o zaman?

İşte diyorum ki; önce kendini dinle, neye odaklandığını bul, bunu istiyor musun sorgula, istiyorsan devam istemiyorsan çıkar kafandan! Bak bakalım nasıl hafifleyeceksin? Bir dene ne kaybedersin?

‘’-Hı hı anlat! Söylemesi çok kolay’’ dediğinizi duyar gibiyim. Evet, sorun tam da burada! Söylemek/konuşmak, düşünmek ve eyleme geçmek arasındaki o farklarda…

Ne çok uğraş, şimdi durup dururken değil mi ?

Kendini dinle; yetmiyor en etkin şekilde hem de, hatta biraz daha ileri gidip satır aralarını da oku mümkünse dikkatli bir müfettiş gibi…

Odağını bul; üstelik kendini kandırmadan, farklı yönlendirmelerin arasından gerçek odağını…

Bir de bak bakalım istiyor musun? ‘’-Yahu, gerçekten ne istediğimi bilsem senin demene gerek yok ki oraya yönlenirim zaten’’

Bu uğraşlar yetmiyormuş gibi; seç ve ele ( pirinçten taş ayıklıyor sanki ) sonra da kafandan çıkar, ‘’-Oldu tabii, sen değil miydin düşünmek istemediğinden bahsedersen daha çok düşünürsün diyen, hani şu pembe fil örneğindeki gibi, kolaysa çıkar aklından!’’

Çok haklısın sevgili okur, ben zaten çok da kolay demedim ki… Aslında en zoru kendinle uğraşmak, kendini geliştirmeye çalışmak!

Benden söylemesi! Yine sen bilirsin! Kendin için her şeyin en doğrusunu bildiğin gibi…

Sevgiyle kalın

Belma Kafadar KARAÇAM
Profesyonel Koç

 

 

Küçük BÜYÜKTÜR

,

Mutlaka bir hedefin olsun derler ya!

İyi de nasıl bir hedef, bana uygunu nereden bulunur, nasıl bileyim gibi gibi…

Hedefsiz olmaktan öte sahte, anlamsız hedefler edinip, sonra da bunlara ulaşamamaktan korkuyoruz sanırım! Aslında bu ne kadar hedefimiz olmalıydı diye düşünemeden bile!

Hedef deyince akla kocaman kocaman şeyler geliyor. Bir yerlerin başkanı olayım, yatım katım olsun, okulu birincilikle bitireyim, en güçlü kas bende olsun, bütün soruları ben bileyim, en güzel ben olayım! Eee ulaşınca ne olacak? Bir zamanlar arkadaşlarımdan biri demişti ki;’’-Mesela pamuk prenses prensine kavuştu, tamam, oh mutlu son! Eee sonrası da tamam mı yani? Kimse hikayenin devamından bahsetmiyor’’ Hatırladıkça gülerim 🙂

Düşünüyorum da hedeflerin ille büüsyüüük olması gerekmiyor ki!

Takıntılarımdan biri mesela; istediğim kadar okuyamıyorum, listemdeki kitaplar ne zaman bitecek? Okuyana kadar yenileri çıkıyor! Benim gibi, yeterince okuyamıyorum diyenler… Bir anda koskoca bir kitap biter mi? Düşünelim, her gün 10 sayfa okusan (hadi 15 gün de izin olsun 🙂 ),yılda 3500 eder. Bu da yaklaşık 350 sayfalık 10 kitap eder, yılda 10 kitap! Yavaş yavaş günde 11, 30 hatta 100 sayfaya ulaştığını düşün yılda 100 kitap! AZ mı? Yılın başında hedefimiz 100 olsaydı, ya korkup başlayamaz ya da 3/5 kitap ancak bitirip mutsuz olurduk değil mi? Tam da buraya uyduğu için söylüyorum’’- Bir filin tamamını yutamazsın parçalara bölmen gerekir’’ (Sanki hayatında hiç fil yiyen olmuş gibi 🙂 neyse en azından abartıyla gözünde canlandırmak için güzel örnek!) Gerçekten istiyorsan, günde 100 sayfa okumak ne kadar vaktini alır, neyin yerine koyabilirsin bir bak bakalım?

Spor yapamıyorum, 15 mekik üst üste çekemiyorum. Her gün 3 ile başla bir hafta sonra 4 ya da 5 bir bakmışsın 15 oluvermiş.

Çoğumuz arada diyet işine gireriz hani! Yaza üç kala hızlıca 5/10 kilo vaat eden diyetlerin peşine düşeriz. O kiloları birkaç haftada mı aldık ki o kadar hızlı verebilelim. Geçenlerde öğrendiğime göre, normal yemek alışkanlıklarıyla, günde sadece 1 dilim ekmek veya eşdeğeri azaltılırsa senede bir kilo verilebiliyormuş. Düşünsenize günde bir dilim ekmek azalt, senede bir kilo ver, AZ mı? Zahmetsizce…

Seli oluşturan bir yağmur damlası, çığı getiren de kar tanesi değil mi?

Ben de tek bir adımla başlayarak başaramaz mıyım?

Bence önemli olan, genel geçer kabul gördüğü sanılan, sınıflandıran dayatmaların değil de gerçekten bize iyi gelecek, en içten istediğimiz hedeflerin peşine düşmek!

Yeter ki bunları bulabilelim o zaman gelsinler bakalım, içten bir motivasyonla başlayınca, kim korkar hedeften!

Amaçlanana ulaşmakta; istikrarlı olmak, odaklanmak, motive olmak, süreklilik ve disiplin de çok önemli! Ve bunu hayatının bir parçası haline getirebilmek!

Çakıl taşına şekil veren deniz misali! Hiç, taşı şu şekilde düzelteceğim diye kafa yoruyor mu? İnatla işine devam ediyor ‘’-Niye yapıyorum, ne zaman biter?’ ’diye sorgulamadan son derece ciddi bir görev yaparcasına her koşulda gidip geliyor gidip geliyor.

Yosun tutmuş çeşmelerin altındaki mükemmel düzgün çukura bir bakın, oluşturmak için ne çok çaba göstermek gerekir değil mi? Oysa günde birkaç damlayla başlıyor her şey! Zaman mı? Ona kalmış, ister 5 ister 100 damla, illaki sonuca varılıyor.

Yeter ki vazgeçme, istediğini alana kadar bırakma!

Yaşam kaynağımız, nefesimize bakın! Düzen, disiplin ve süreklilikle, akışın içinde öylece doğallıkla…

SİZİN hedeflerinizle, sevgiyle kalın…

 

 

Belma Kafadar KARAÇAM
Profesyonel Koç

 

Kime DOSTUM deriz…

,

Sanırım en fazla konuşulup yorum yapılan konulardan biridir dostluk!

Bir de ben düşünüp bulayım, bana göre neymiş dost dediğin dedim!

Dost; her şeyden önce bıraktığın yerde bulduğun biri olmalı. Hani yıllar yıllaaar geçse de, bir şekilde hayat birlikte yürümene izin vermediğinde, göremesen, konuşamasan bile ilk karşılaştığında aynı sıcaklıkla kaldığın yerden devam edebildiğin kişidir.

Artık ezber gerektirmeyen teknolojiye inat 30 yıl sonra bile, hatta kendin unutmuşken, senin ev telefonunu hatırlayandır.

Dost; çoğunun ruhu bambaşka yerde ama senin yanındaymış gibi görünürken, o uzakta durup tüm sevgisiyle sımsıkı saran, diğerlerinden daha çok yanında olan, seni oradan gözleriyle ruhuyla sevendir…

Sen yokken adına olumsuz şeyler söylenirken, seni koruyup ve bunu asla sana taşımayan/taşıtmayandır bazen de!

Hiç beklemediğin bir anda, seni özledim diye kapında beliriveren…

Çok ihtiyacın olduğunda ama bunu kendine bile söyleyemediğinde, elleri yemeklerle dolu “ – Sevecek misin bakalım?” diye evine getirip, birkaç gün sonra da boşları almaya geldim 🙂 diyerek denediği tarifleri, yeni tatları da paylaşandır mesela…

Kendi için alışverişe çıktığında “-Bu rengi çok sever. Tam da böyle bir şey arayıp bulamamıştı” diye hatırlayıp sana da alandır.

Gece gündüz fark etmeden aradığında, sesinden derdini anlayıp konunun üstüne gitmeden etrafında dolaşarak ortadaki kocamaan sancıyı çıkarıp atandır yüreğinden…

Sen daha nasıl söyleyeyim diye düşünürken, “-Bana bir diyeceğin mi var?” deyiverendir. Gözlerinde senden gelen her ne ise kabulümdür diyen bakışlarıyla!

İçini açtığında ortaya saçılıp dökülenleri, sen gidince sessizce toplayan ve kimsesin ulaşamayacağı bir yerlere hapsedendir sana bile bir daha göstermemecesine! “-Geç oldu sen uyu ben toplarım ortalığı” diyen anne misali…

Öfkeni bastırmak için yastıkları kullandığında seni doğaya kaçırıp çığlığını özgürce rüzgarlara savurman için yüreklendirendir.

Başarısız olduğunda, kendini işe yaramaz hissettiğinde, eski başarılarını hatırlatandır. Aslında ne kadar güçlü olduğunun, yeniden farkına varmanı sağlayandır.

Dost; kendi durduğu yere bakmanı isteyen değil de baktığın yerde durandır! Hem de elinden tutup yepyeni ufukları da gösterendir aynı zamanda…

En büyük acında ellerinden tutulup yaslanılan omzundan da öte, burnunun sızlamasını kendi yüreğinde de fazlasıyla hissedendir.

Belli bir zaman için tek odak noktan olup, seni dibe çeken konudan uzaklaşman için elinden gelen tüm saçmalıkları yapıp gülmeni sağlayandır.

Ne sevdiğini bile bile ne istersin diye sorup sana fikir değiştirme özgürlüğü verendir.

Yanındayken savunma kalkanlarının tüm ağırlığından kurtulup senin en saf halinle olduğunu hissettirendir.

Başarına, kıyaslamadan, kıskanmadan, kendininmiş gibi sevinip heyecanlanabilendir.

Arkanı bir kez dayadıktan sonra ASLA orada mı diye kontrol etme ihtiyacı duymayacağındır.

Hiç çekinmeden “Özledim be yaa…” diyebildiğindir.

Kaç ayakkabın olduğunu değil de kaç acın olduğunu, kaç sevincin olduğunu tüm renkleriyle hatırlayandır.

Ona da yardım edebilme/gerektiğinde yanında olabilme şansını verip kendini iyi ve iş yarar hissetmeni sağlayandır.

En Kıymetlim’ in, “-Dünyada ne kadar insan varsa o kadar sevgi tanımı vardır” dediği gibi, aslında insan sayısı kadar dostluk tanımı da vardır sanırım.

Bu yazdıklarıma bakınca, insanın sadece can dostundan değil en yakınlarından da böyle beklentileri olabilmeli, diye düşündüm. Ve etrafında böyle insanlar olanlar, ne kadar da zengindirler dedim!

Bu zenginliğimizin farkındalığıyla; gerçek, güzel, sağlam, iyi dostlar/ eşler olsun hayatımızda, varlığıyla tüm yaşamımızı anlamlı kılan…

Sevgiyle, dostlukla kalın.

 

Belma Kafadar KARAÇAM
Profesyonel Koç

Bilim kurgu mudur?

,

Arkadaşlarımdan biriyle konuşurken bir hareket bana bir bilim kurgu filmini çağrıştırdı. Adını hatırlamaya çalışırken konu derinleşti, derken birkaç kez bu tür filmlerden konuştuk. Tavsiye edip duruyorum meğerse hiç sevmezmiş 🙂 gülmeye başladık. Sonrasında görüştükçe birbirimize bilim kurgu filmleri ve kitapları önerir olduk. Bunu yazsana dedi. Ben de (tabi öncelikle sizlerin desteğiyle, yazılarımı iyice sohbet formuna dökme cesaretiyle) olur dedim, dee… çok BİLmediğimi fark ettim o zaman KURayım dedim 🙂

Bilmeden kurmak ya da bilgini kurgunun içine katmak! Hangisi? Bilim kurgu tanımı şöyle veriliyor; ‘’yakın ya da uzak gelecek ile öykülerin bugün olası olmayan bilim ve teknoloji unsurlarını da kullanılarak oluşturulmasıdır’’ ya da ‘’Gerçek zaman ve yer dışında, çoğunlukla ileri düzeyde gelişmiş bilimsel tekniklerin yer aldığı, düş gücüne dayanan…’’

Çok önceleri varmış ama böyle anılması 50 li yıllarda olmuş, ilk eserler 2.yy da ortaya çıkmış. Bilim ve kurgu ne kadar tezat görünüyor. Hayal mi gerçek mi? Bildiğimizi gerçekten biliyor muyuz? Öyle mi sanıyoruz? Hayat aslında, sadece bir kurgudan mı ibaret! Kimin kurgusu? İnsan olan yerde hayal olmaması mümkün mü? Her şey düşünce ile başlamadı mı? Sonra dedim ki; izleyebilseydim, acaba hayatım nasıl bir film olurdu? Şöyle uygunundan halk matinesine gidip içerik değil saati uyduğu için izlediğin bir film misali! Beklentisiz önyargısız otursan koltuğa ama elinde yiyecek içecek olmasa! Hatta yanındaki izleyici filmin hızının düştüğü yerlerde çıkınca buluşacağı arkadaşları ile konuşmasa, teknolojiyi sadece kendine kullanıp tuş sesini bile kısmadan yeni moda haberleşme ‘’whatsapp’’ ile yazışmasa velhasıl dikkatini dağıtmadan izleyebilsen filmi (bu arada reklam alıp başka bir konuya kaymak üzereyken hızlıca geri dönelim)

Neler görürdün, sonunu ilk sahneden tahmin eder miydin, oyuncu performansı nasıl olurdu, “-Amma gerçekçi yahu’’ mu derdin, yoksa ‘’-Yakışmamış rol yaptığı belli’’mi derdin? ‘’-Ben olsam bunları filme almazdım’’ mı derdin? Oturduğun yerden oynayan sen değilmişsin gibi bazen ‘’-Hadi söyle nasıl tutuyorsun içinde’’ diye haykırasın gelir miydi? Gibi gibi gibi… Bak bakalım senaristi kim yönetmeni kim bu izlediğin filmin? Peki, kendi filminin senaristi ve yönetmeni SEN olsan! Başrolde kim olurdu, yardımcı oyuncu kim, öyküsü nasıl? Peki şu anda kim var gerçekten başrolde? Sen gibi görünüp yandan yandan rol kapanlar var mı? Oyun senin kurallarına göre mi oynanıyor, figüran mısın, gerçek oyuncu mu, dublör kullanıyor musun, sonunu görebiliyor musun? Bazen filmin sonu başından bellidir ya, bazen da hiç tahmin etmediğin şekilde biter sağ gösterip sol vurur sana! Eee kimi zaman hayatta öyle değil midir? Sen gardını aldın mı peki, istediğin yöne çevirebilme gücün var mı? E hadi o zaman kurgulayayım tüm bilgimi içine katıp oynamaya başlayayım. Film arasını uzun da tutabilirim, birden fazla ara da verebilirim hatta yarıda bırakıp sil baştan tüm filmi yeniden yazabilirim, film benim değil mi? Dedim kendi kendime…

Buraya kadar okuduysan, sen de yapabilir misin? Taptaze bir yıl geliyorken, hep bir temiz sayfa, 1 Ocak’ tan itibaren başlıyorum söylemleriyle, en iyi dilekler ve umutlarla yılı karşılıyorken… Bu sefer gerçekten tam da istediğimiz gibi kurgulayamaz mıyız hayatımızı… Ne dersin? Bildiğin bilmediğin her şeye herkese rağmen en baştan yazmaya var mısın? Yepyeni yılda yepyeni filmlerde görüşmek umuduyla, fragmansız bilimkurgular dilerim:)

Sevgiyle kalın

Belma Kafadar KARAÇAM
Profesyonel Koç

Ağaç

,

Bazı zamanlarda, birden bire kolun kanadın kırılıverir!

Yoğun bir hüzün sıkışır içinde bir yerlerde…

Ne yapacağını bilemezsin ve düşmeye başlarsın yavaşça, havası azalan uçan balon misali… Yavaşça süzülmeye devam etsen neyse de iyice hızlanıp çakılmaktan korkarsın! Ve işte tam o anda can havliyle tutunacağın bir şeyler ararsın etrafında! Ya da seni elinden tutup ayağa kaldıracak birilerine / bir şeylere ihtiyaç duyarsın ya…

İşte, hayatta mutlaka bir ağacın olmalı, sen tam da yıkılıverecekken tüm gücüyle destek veren bir dayanak, sırtını güvenle, huzurla yaslayabileceğin, her zaman dimdik ayakta olduğuna inandığın biri gibi mesela…

Bu ağacının kökleri taa derinden gelmeli, senin genlerinin şekillenmesine neden olan toprağı atası kültürü sevgisi ilmik ilmik işlenmiş doğurgan anadan beslenmiş olmalı!

Önceleri gövdesine sımsıkı sarıldığında kolların birbirine yetişemese de tamamen içinde hissetmelisin onun tüm gücünü… Yaşanmışlıklarını gösteren kuru kabukları seni incitmeden her bir hücrene dokunabilmeli. Tüm kuruluğuna/katılığına inat pamuktan hafif dokunuşlarıyla sevgisini yüreğinin en ücra yerlerinde bile hissedebilmelisin.

Yıllar geçtikçe seninle büyüyen kolların da uzayıp gövdesini kavramaya başladığında, ağacının içinden gelen seslerini öykülerini daha rahat duyabilmelisin, ninniden masala, masaldan gerçeğe… Senin de öykülerin olmalı, bazen kendi kendinle konuşur gibi usul mırıltılarla anlattığın, bazen bağıra çağıra coşarak haykırdığın! Ve her seferinde onun, neredeyse solumasına bile ara verip tüm bedeni kulak olup, yürek olup sadece seni dinlediğini bilmelisin!

Dalları kolları olmalı her zaman seni saran, her tür dış etkiden korumaya uğraşan! Dallarında canlı geniş yaprakları olmalı sırf oyun olsun diye aralarına saklanıp kimselere ses vermeden gönlünce kalabildiğin, sadece kendinle olmayı istediğin zamanları özlediğinde sığınabildiğin.

Kökleri neredeyse dünyanın bağrına doğru uzanmışken, olduğu yere tamamen kök salmış hissi veriyorken, dalları ve yaprakları taa gökyüzüne uzanmalı sanki hiçbir bağı yokmuşçasına! Özgürlüğün en güzelini anlatır olmalı. Sana ve dünyaya!

Dünyanın neresinde olursan ol, hep en saklı bahçende olduğunu, her zaman orada seni beklediğini, hem de hayattaki en önemli şeyi sadece senmişcesine beklediğini, her zaman dayanağın olmaya hazır, dimdik güçlü ve sağlam durduğunu bilmelisin. Daha sen çağırmadan, bunu hissederek,’’- Beni mi arayacaktın ?’’ diye seni arayacağını bilmelisin.

Sırtını yaslayıp yüzünü ona değil de küstüğün dünyaya döndüğünde bile her zaman sana destek olacağını bilmelisin.

Dünyadaki en huzurlu kucak, bisiklet selesindeki el, mezuniyet törenindeki gurur, evlenirken bir damla gözyaşı olduğunu bilmelisin!

Ve zamanla sen de, sana böylesi güveneceklerin ağacı olma yolunda hazırlanırken, başta sadece onun gölgesiyken, yükselen güneşle kaybolup, senin de kendi gölgeleri olan bir ağaca dönüştüğünü fark etmelisin.

Yolculuğun ilerledikçe ne kadar da farklıyız derken, tam da aynı olduğunu görmelisin! Ben olsam böyle yapmazdım derken, tüm başkalıklarına rağmen, onun izini sürdüğünü anlamalısın yaş aldıkça…

Hep sevdiklerinizle ve Sevgiyle kalın

 

Belma Kafadar Karaçam
Profesyonel Koç