Misafirin Kim? Hüzün/Neşe

,

Hüznü bir kez davet ettin mi, gelip oturuyor evin salonunda başköşede! Öyle gözlerini dikip bakıyor. Ne kadar unutmak istediğin şey varsa hepsini bir bir çıkarıp önüne diziyor marifetmiş gibi… ( Aynı bohçacı kadının her bir ürününü özenle tek tek överek yerlere sermesi misali…) Her birinde ayrı bir sıkıntı, her birinde ayrı bir hesaplaşma… En çok da pişmanlıklar yıpratıyor seni! Geri dönüşü olmayanlar! Sanki şimdi yaşasan farklı davranacakmışsın gibi… En çok da bu çelişki yoruyor insanı; artık asla değiştiremeyeceğin ama değiştirmek istediğin şeyler! Zamanda yolculuk mümkün olsa ve geri dönebilsen bile, aslında yine ve her zaman aynını yapacağını da adın gibi bildiğin şeyler… Misafirinle biraz konuşup hemen ardından çağırdığına pişman olduğunda ‘’-Hadi artık kalk git’’ de diyemiyorsun. Sen çağırdın misafir olan o… Tamam, hadi o da misafirliğini bilsin gitsin diyorsun ama ne o rahatını bırakıp artık gideyim diyebiliyor, ne de sen ev sahibi olma vasfınla kibar davranmak zorunluluğundan, gönderebiliyorsun. Ne de olsa seveni oldukça az olduğu için hazır bir çağıran bulmuşken tadını çıkarmaya bakıyor. Öylece bakışıyorsunuz birbirinize o niye geldiğinden habersiz, sense çağırdığına pişman, nedenini bile zaten çoktaaan unutmuş halinle! Ee sonra? Bir süre öyle bakıştıktan sonra sen çay demleme bahanesiyle içeri kaçıyorsun. Mutfaktaki radyoda çalan keyifli bir müzik nedeniyle yüzünde bir gülümsemeyle geri dönüyorsun. Misafirin, biraz mahcup bir şekilde oturuyor aynı yerinde ama sanki hafifçe küçülmüş gibi geliyor senin gözüne. Daha sonra tekrar servis için mutfağa gittiğinde telefon çalıyor. Çok eski bir dostun arıyor ve sesinde inanılmaz güzel bir tınıyla ’’-Nasılsın, neler yapıyorsun seni özledim’’ diyor. Birden gözünün önüne dostunun kocaman gülümsemesi geliveriyor. Ruh halin bir tık daha yükselmiş ve güzelleşmiş bir şekilde içeri girdiğinde hüzün oturduğu köşede iyice ufalmış, elbiseleri ona birkaç beden büyük gelmiş görüntüsünde sana bakıyor. ‘’-Çay ister misin’’ diyorsun küçük bir çabayla uzanmaya çalışıyor ama boyu da yetmiyor sehpaya… Sen içeri gidip ona uygun bir tepsi arıyorsun. Geri dönerken kaloriferin yanında uzun süredir sadece yeşilleri bulunan çiçeğinin açtığını fark ediyorsun. Ona teşekkür ediyorsun, bu sefer gülümsemen daha büyük ve yüreğini de ısıtıyor… Ve salona döndüğünde hüzün gitmiş, yerinde sadece elbiseleri kalmış. Şaşırıyorsun buharlaştı mı ne oldu acaba diye? Sonra sende kalan elbiseleri toplayıp kapının dışına bırakıyorsun nasılsa gelir alır diye düşünüp! İyi de yapıyorsun. Elbiseleri içerde kalsa, almak için tekrar geldiğinde kapıyı çalacak ve sen içeri davet etmek zorunda kalacaksın. Sonra dudağında telefondaki dostundan bulaşan gülümseme, kulağında radyodan gelen müzik, burnunda yeni açan barış çiçeğinin belli belirsiz kokusuyla, bir koşu ’’NEŞE’’yi çağırmaya çıkıyorsun. Hem de yol üstündeki pastaneden onun en sevdiği küçük kurabiyelerden alırım diyerek telefonla aramak yerine evine doğru yürüyorsun… Ne de olsa onunla epeydir kahve sohbeti yapmamıştık diyorsun. Ama bu sefer kahveyi ben de orta şekerli içeceğim diyerek içten içe gülümsüyorsun kendine, muzipçe…

Sevgiyle, neşeyle kalın…

 

Belma Kafadar KARAÇAM

Profesyonel Koç

İki İnsan İki Aşk

,

Adamın siniri tüm limitlerini zorlayarak zirve yapmışken, kendini dışarı attı ve sokak kapısını her şeyi uyandıracak şekilde hızla çekip kapattı. Tam o anda arkasındaki ani sesi duyup göz ucuyla baktı. Pencerenin önündeki menekşe yere düşmüştü, daha yeni açmıştı diye düşününce içi acıdı. Biraz daha yan dönse, perdenin ardına saklanmış ve içleri yüzülebilecek kadar dolu o derin iki kahverengiliğe bakarsa gidemeyeceğini düşündü. Bir adım ileri doğru attı, elindeki yarım yamalak doldurulmuş valiziyle… O anda ayağında terlikler ile fırladığını gördü, hafiften gülümsedi ama bu bile onu geri döndüremeyecekti… Kim gidiyor kim kalıyor, kimin kimi terk ettiği bilinmiyordu. Referansın neyse o taraftan bakıp, ona göre düşünüyordun. Koyu kahverengilerin sahibi kadınsa, asla geri çağırmayacağına söz vermişti, kendine! “-Yeter” dedi, bu kaçıncıydı… “-Sevgi depolarım zaten boşalmak üzere, bari saygım kalsın!” İç sesiyle konuşmaya devam ediyordu… “-Neden ve nasıl bir bencilliktir bu! Hayat sadece, senin etrafında dönmüyor ki! Üstelik ikinci çocuğu da daha çok sen istedin. Umarım büyüdüğünde sana benzemez.” Bunu söylemekle haksızlık mı ediyorum diye düşündü bir an! Çocukların babasını o seçmişti. Çook sevmişti bir zamanlar üstelik! Adam değişmemişti aslında! Peki, ne olmuştu bu geçen yıllar boyunca? Kadındaki yanılgı değişir umudu ve en başında benim sevgim ikimize de yeter inancıydı. Yılların onu yalancı çıkarmasına rağmen çok inat etmiş ama son damlaların fırtınaya dönmesine artık direnememişti. Ne olmuş yani şimdiye kadar hiç mi ayrı fikirde olmamışlardı? Neydi bu sefer çılgına döndüren onları? Bulamadılar… Aslında, kısacık ana bakıp karar vermenin yanılgısına düştüler ikisi de! Sorun anda değil, yıllardaydı! Birikimler, söylenemeyen/söylenmeyen sözler, sabrettiğini anlamayan karşı taraf ve hep en büyük fedakarlığı kendinin yaptığını düşünen iki farklı cins… Tam da buradaydı sorun… Doğru iletişimi kuramamak ve bunu fark edememek, duygularını düşüncelerini kaygılarını gelecek planlarını söyleyememek! Üstelik tüm bunların en büyük nedeni de çok basitti! Korku… Kaybetme korkusu… Aslında bu korkulan sonu yaşatan şey, korkunun kendisinden başkası değildi… Kaybetmekten korkulduğu için yapılan yanlışlar kaybettiriyordu. Kendini gerçekleştiren kehanet gibi… Bu yüzden yüzleşmekten kaçınıp biriktirilen her durum biraz daha sona yaklaştırdı ve damlanın fırtınaya dönmesine ve ikisinin de bu fırtına da alabora olmasına neden oldu. Masum iki küçükle beraber… Katlanmanın ağırlığını sevgi taşıyamaz olduğunda, hiç yüklenmemiş gibi göze batan çıplaklığıyla karşılarında durduğunda bile anlamadılar… Hem de hiç! Soru klasikti. Ne ara yitirdik bu sevgiyi! Oysa taaa en başta biraz daha beklenebilseydi… Yalın gerçeklerin kapanmasına izin vermeyecek bir şekle dönüşmesine izin verilseydi. Sevgilerinin coşup taştığı anlardan geriye kalan tortunun gücüne bakılabilseydi, şimdi hiçbir fırtına gemilerini alaşağı edemezdi. Oysa bu iki kişilik bir oyundu. Ne yaparsan yap tek başına yüklenecek bir sorumluluk değildi. Beni biz yapmak gerekiyordu… Nitekim kaçınılmaz sonu yaşamalarına da engel olamadı… Dünyanın birçok birlikteliğinde yaşananlar gibi… Kadın/erkek iki dünya iki aşk! Aşkın, iki kişilik değil, tek kişilik olduğu sürece asla AŞK olarak yaşanamayacağı gibi… ‘’AŞK’’ la kalın!

 

Belma Kafadar KARAÇAM

Profesyonel Koç

Kelimelerim

,

Yeni bir yazıyı daha kafasında tasarlamaya başlıyordu ki,”-Sıcak iyice artıp hafiften içim geçmeden suya bir atlayayım” dedi…

Kafasında onlarca konu dolaşıp duruyordu. Suya daldığında, kelime denizinin içinde yüzüyormuş ve hava almak için yüzeye çıktığında saçlarında omuzlarında kalan kelimeleri alıp kullanıyormuş gibiydi. Suyun altında ilerliyor ve yüzeye çıkıp her nefes alışında, birkaç kelime birkaç duygu üzerinde takılı kalmış oluyordu. Üzerinden akıp suya tekrar dönmeyenleri alıp, onları biraz beklemesi için iplere yerleştirip tekrar dalıyordu kelime denizine…

“Ne kadar derine dalarsan dal en büyük midyeyi çıkaramazsın…” sözü misali; en diptekinden en yüzeye yakın olan kelimeler de gün yüzüne çıkabilmek için yarışıyorlardı birbiriyle, en (büyük!) olduğunu gösterme çabasıyla…

Yazar, iplere asılmış olanları tamamen kuruyup yok olmadan kullanmalı hem de yeni gelenlere yer açmalıydı kurumak için bekleyen diğerlerinin yanlarında…

Parmakları düşüncelerinin hızına yetişmekten yorgun, iplerle bilgisayarın klavyesi arasında koşturup duruyordu. Bu arada gözleri de boş durmayıp keskin bir gözlemle parmaklarını izliyordu. Bu koşuşturmada kazayla basılan yanlış bir iki harfin hızını kesmesinden de şikayet ediyorlardı. Titiz bir eğitmen misali! Gözler, bu kontrolcü görevinin yanı sıra, eğer hoşnutsuzluğunu çok fazla belli ederse parmaklarının küsmesinden de korkuyordu. Yani yazarın beyni, elleri, gözleri, anlık duyguları hepsi birbirleriyle yarış halindeydi.

Ama kelimeler de boş durmuyor, öylece kağıda dizilmelerinin yetmeyeceğini, bir süre sonra sıralanmalarının değişebileceği bilinciyle, parlayarak kendilerini gösterme çabasındaydılar. Kısacası bu durumda en çok yorulan kelimelerdi aslında…

Bir yandan da, “-Ne alemi vardı sanki güzel güzel huzurlu sularda dolaşırken tutulup çıkarılmanın!” diye düşünmüyor da değildiler hani 🙂 Aslında hep beraber diğerleriyle birlikte yüzmekten çoook mutluydular. Şimdiyse özenle seçilip kağıda dökülünce, belki sadece birkaç kişinin dikkatini çekecek, gerçekten ilgi alanındaysa eğer en az bir, hadi bilemedin iki kez okunup sonsuzluğa geri döneceklerdi. Ya da hiç görülemeden öylece solup gidecek ve zamanla tamamen kaybolacaklardı… Ne büyük haksızlık!

Oysa gerçekte,hepsi de güzel bir beynin içine girip oradan başka denizlerden gelen bambaşka arkadaşlarıyla zenginleşerek yeniden yeniden görülmek/okunmak istiyorlardı. Bunu başarabilen şanslılar sayıca çok azdı! Tıpkı “kayıp balık Nemo” filmindeki bir sahnede olduğu gibi; bazıları sadece küçük oldukları için balıkçı ağının boşluklarından geçip yaşamaya kaldıkları yerden devam edebiliyorlardı. Bazılarıysa güçlü cüssesini ve keskin dişlerini kullanarak ağları parçalayıp, arkalarından gelen kendince yetersiz olanlara da bir şans tanımış oluyorlardı, bunu yaptıklarından tamamen habersiz!

Kendini kurtarırken farkında olmadan başkalarına da yol açmak! Salt yaşamda kalma mücadelesiyle içten gelen bir eylemin müthiş sonuçları! En klasik söylemle durgun suya atılan taşın halkaları…

Keşke her bir kelimenin böyle bir etkisi olsaydı!

Sihir gibi… Mucize gibi… Beklenmedik anda beklenmedik bir şekilde oluşuvermek! Bambaşka dünyaları da oluşturuvermek…

Yazar, çoktaaan uyuyup gittiğinden habersiz,’’-Vazgeçtim yüzmekten, hazır uyku bastırmışken hafiften kestirmek sanırım daha iyi olacak.’’ dedi ve sularından ayrılmaya hazırlanan kelimeler de olduğu yerlere geri dönüverdiler.

” Umarım burada her ay paylaşmaya çalıştığım yazılarımdaki, sularından süzülüp gelen benim kelimelerim de sizlerin hayal dünyasında bambaşka şekillerde canlanıp, sizlerde güzel bir yer edinip ardından başka denizlere akma sevdasında olanlardır…”

Sevgiyle kalın

 

Belma Kafadar KARAÇAM

 

TUTKU’nun böylesi…

,

Koca bir yıl geçti bile… Aralık 2018 için yazımı çoktan hazırlamışken, bir akşam önce izlediğim filmin hissettirdiklerini paylaşmak istedim nedense ve bu yazı ortaya çıktı.
Ben de iyice sohbet havasına çevirdim buradaki yazma işini ya neyse… Yine hoşgörünüze sığınıyorum 🙂
Evet, ‘’Bohemian Rhapsody’’ QUEEN ve Freddie Mercury;

Bu nasıl bir müzik tutkusudur, nasıl bir ekip ruhudur, hayran kaldım doğrusu!
Hani bazen tek çocuk kalmasın kardeşsiz olmaz deriz. Sonra da öyle dostlar var ki kardeşten ötedir avuntusu yaparız ya… İşte bu gruptaki bağlılık benim diyen ailede yoktur sanırım. Biz bir aileyiz vurgusu da film boyunca dolaşıyor zaten! Aslında senaryolu bir filmden bahsettiğimiz için, hangisi gerçek hangisi kurgu tam olarak bilememekle beraber böylesi duygular da varmış, insanlar inanılmaz dostluklar kurabiliyormuş düşüncesi ile içim ısınıverdi… Öyle ki arkadaşlarının farklılığını ve her ne olursa olsun kişisel tercihlerini de kabul edip onun yanında olduklarını göstermek için zamanlarına göre cesurca bir tavır ile ilginç bir klip bile yapmışlar! Üstelik bu klip Amerika’da bir süre yasaklanmış.

Hadi dürüst olalım hangimiz cinsel tercihleri farklı olanları kolaylıkla normal kabul edebiliyoruz ki, kabul ediyorMUŞ gibi yapmadan!

Kökenini reddedip ismini bile değiştiren bir solist Freddie Mercury.

Sahip olduğu nasıl bir inançtır ve azimdir ki hayatı pahasına sevdiği işi yapmış! Sırrı bunu iş gibi görmeyip yaşadığını hissettiren bir amaç sayması sanırım… Dile kolay konserlerdeki milyonlarca insanı böylesi yükseltebilmek için koca bir yürek sarsılmaz bir inanç olmalı, hatta müthiş bir AŞK olmalı… Zaten filmin başında kendine olan özgüveni ile ben en iyisini yaparım konusu çarpıcı bir şekilde vurgulanıyor ve gerçekten kendine göre en iyisini yapabiliyor.

Her şey düşünceyle başlar aslında değil mi, gerçekten inanmak başarmanın büyük bir kısmı, belki de!

Dış görüntüsünü farklılaştıran dişlerinin bile avantajlarını fark edip kullanıyor.

Hangimiz eksik ya da farklı yanımızı kabullenip bizden yana olmasına çalışıyoruz? Kaçımız elimizde olanın değil de olmayanın peşinden koşup, onunla mutlu olacağımız algısı ile yaşıyoruz düşünsenize… Aslında çoğu da özümüzden gelen değil, bize dayatılan algılar üstelik!

Kaçımız her şeyi kaybetme pahasına inatla yaptıklarımızın doğru olduğunu savunuyoruz?

Filme adını veren parça bilinen formatların dışında 6 dk olmasına rağmen, ünlü bir yapımcıdan vazgeçme riskini de göze alıp inandığı eserinin değiştirilmesine izin vermeyip, sonuna kadar peşinde olmak hangi yiğidin harcı şimdilerde? Genel geçer beğenilere sunulan, sanat için değil para için yapılan bir sürü müzik parçası karşısında bu açıdan durup düşünmek de gerekiyor! Tuzun kuruluğu ölçüsünü de yabana atmadan tabii 🙂

Hele ki aşkına/eşine sahip çıkmak, farklı da olsa aşkın bambaşka bir çeşidini sunmak! İlle de birliktelik midir aşk dediğin sorusunu yolluyor izleyene!

En büyük özelliği de sapasağlam inancı sanırım. Kendine güveni zaman zaman sarsılsa da duygularının sahiciliğine inancı gerçekten göz yaşartıyor.

Dediğim gibi filmde anlatılanların hepsi gerçek mi değil mi bilmiyorum. Açıkçası inceleme şansım da olmadı henüz… Ama bütün bu hissettirdiklerinin kurgu da olsa iyi oyunculuk da olsa, gerçekten var olabilme olasılığı bile beni çok heyecanlandırdı. Dostluğa, aile bağlarına, işini inançla sürdürebileceğine dair bir umut yenilendi içimde! Umarım izleyebilenler de benzer şekilde düşünmüşlerdir.

İşte böyle…

Sanatın gücünü, bir iki saatlik filmle bile kitleleri etkileme konusunu hiiiç göz ardı etmemek lazım. İyi ellerde iyi kullanılması dileğimle…

Sevgiyle kalın.

 

Belma Kafadar KARAÇAM
Profesyonel Koç

Çok Sıkıldım, Çekiç Arıyorum…

,

Bazı anlarda ruh halimiz bize şunları söyletiverir ya; “-Çok sıkıldım bunaldım. Nedenini bilmiyorum içimde bir şeyler var, ne oldu şimdi, ters olan ne anlayamıyorum. Hiç sevmedim böyle hissetmeyi ama çıkamıyorum da bu durumdan!”

Eeee peki çıkmasam ne olur? Bilmem! Bilsem de devam eder miyim? Zaten bilemezsem ne değişiyor ki?

Böyle bir gel/ git durumları, kendinle konuşmalar ya da vızıldayan iç sesini susturmaya çalışmalar…

Hiç böyle hissettiğiniz oldu mu? Bazılarınızın “- Çoook ” dediğini duyar gibiyim 🙂

Peki, sonra ne oldu hatırlayan var mı?

Bir telefon, bir haber, sosyal medyada paylaşılmış bir foto, dışardan gelen çocuk kahkahası, fırından gelen ekmek kokusu, bir parça çikolata, bir soru, bir müzik, çalan kapı zili, komşunun köpeğinin sesi, üşüdüğün için kalkıp giydiğin bir hırka, aniden çıkan bir gökkuşağı, çimen kokusu, çiğ damlası ve benzerleri… Minicik minnacık şeylerin ardından bir önceki çıkılmaz sandığımız hislerden çıkıp gitmişiz değil mi? Belki şimdi bunları okumasanız o anları hatırlamayacaktınız bile…

Benimki de iş mi yani ne güzel unutmuştuk, geçti gitti niye hatırlatıyorum sanki?

Hatırlatıyorum, çünkü böyle sıkıntılı anlar geldiğinde, zamanın göreceliği misali bir uzar bir uzar ki sormayın gitsin. Aslında bazen (her zaman değil maalesef 🙂 ) bir anda bu sevimsiz ruh durumu değişebildiğine göre, öyle uzun boylu kalamayacağının farkına varabilelim istedim. Ve istedim ki böyle afakanlar bastığında geçtiğini de düşünelim. Beynimizin bir yerlerinde kodlanmış bir umut olsun ki çabucak sıyrılıverelim. Sevmediğimiz bu ruh durumundan çıkmak için bize neyin iyi geldiğini arayıp, bulup çıkaralım ve onu dar günlerde kullanılmak üzere tutalım istedim.

Hani genelde annelerimizin ne olur ne olmaz diye, cüzdanlarının bir köşesinde bekleyen küçücük güvence parası misali… Bunun içinde neşe, mutluluk dolu olduğumuz anların fotoğrafını çekip beynimizin yüreğimizin gizli köşelerine kaydedelim, ihtiyaç durumunda kullanılmak üzere…

Böyle yazınca birden aklıma toplu taşım araçlarındaki imdat çekici geldi! O cam ardındaki duruşu bana hep olumsuzu çağrıştır. Kaza konusunu ve olma olasılığını hatırlatır. 🙂 Hep öylece kalsın isterim camı hiç kırılmadan! Oysa başka tarafından bakarsak, asıl anlamı tehlike anında oradan çıkıp gidebilme umudu olmalı öyle değil mi?

İşte anlara, anılara, nesnelere, renklere, durumlara dolayısıyla tüm duyularımızla sürekli kaydettiklerimize ne yüklediğimiz tamamen bize bağlı! Ne tarafından bakıp yorumladığımız da…

İmdat çekicini kurtulma umudu ya da kaza olasılığı diye görmek farkındalıkla duygularını analiz edip olumsuzları ayıklayıp olumlular ile kodlamak alışkanlığını edinmek yetisi ile çoook orantılı…

Bu tamamen farkında olma konusunda disiplinli bir alışkanlık geliştirmeye dayanıyor. Hep olumlu tarafından bakıp kodları iyilikle güzellikle en önemlisi de umut ile yükleme alışkanlığı edinmeye ihtiyaç duyuluyor, çoğunlukla! Böylece çekiçler kaza değil kurtulma güvencesi olarak görünüyor bize…

Hadi böyle eğitmeye çalışalım mı kendimizi ne dersiniz? En azından umut dolu bir kaç çekiç edinmek üzereJ

Sevgiyle kalın

Belma Kafadar KARAÇAM

Profesyonel koç

 

Yok Olmak…

,

“Bu ay da yine kısacık bir öykü paylaşayım dedim… Sevgiyle kalın”

Bir anda kendini nereden ve nasıl geldiğini anlamadığı bir yerde buldu! Sihirbazın bir hamlede oluşturduğu toz bulutunun içinden çıkmış gibi… Büyük bir caddenin kaldırımında ve neredeyse katılaşmış bir uğultunun içindeydi. Bir şeyler yapma ihtiyacıyla, etrafına bakınarak yürümeye başladı…

Kalabalığın içinde ilerlerken kimsenin ona bakmadığını fark etti. Yanından geçiyor, nefesi kadar yakınlaşıp uzaklaşıyor ama onu fark etmiyorlardı. Panikle başını sağa sola çevirerek tek tek yüzlere bakmaya çalıştı, hepsi bambaşka birer dünyadaydı… Kısa bir süreliğine merak ve ısrarla bakan küçük bir çocuğun gözleriyle kesişti gözleri… Tam konuşmayı düşünürken annesinin çekiştiren elinde hızla uzaklaştı çocuk ve artık boynunun açısı yetmeyince de önüne döndü. Etrafındakilere seslenmeye çalıştı, dudakları bir balık ağzı gibi açılıp kapanıyordu. İnanamadı

“-Heeey buradayım bana bakııın” diye bağırdı ama kendi dahil hiç kimse duymadı!

Telaşla yürürken, caddede sıralanmış büyük camlı vitrinlere gözü ilişti ve kendini göremedi. Emin olmak için bir ayna aradı baktı yine göremedi kendini, yoktu yoktuuuu… Ellerini vücudunu kontrol etti, kendini görebiliyor hissediyordu ama aynada hiçbir yansıması görünmüyordu. Ağlamaya başladı, gözyaşları da akmıyordu. Kurumuş çeşme ya da boşalmış bir havuz gibi hissetti. İnsanlara çarpmadan koşmaya uğraşırken, bedenlerinden geçebildiğini fark etti. Çok şaşırdı ve kendini inandırmak için birkaç kez denedi. Evet, gerçekten nesneleri sorunsuz geçebiliyordu. Önce oldukça keyiflendi bu duruma ve aklına küçükken izlediği çizgi kahraman ‘’sevimli hayalet CASPER’’ geldi. Onun gibi uçabiliyor muydu acaba? Sonra anlamsızlaşmaya başladı her şey ve yine ağladı gözyaşı akıtmadan… Kendini görmekte zorluk çekmeye başladı. Günün ilk ışıklarıyla eriyen kardan adam gibi yavaşça eriyor muydu? Elleri üşüdü çok üşüdü… Küçükken kardan adam yaptıktan sonra ıslanan eldivenlerini çıkarıp küçücük ellerini avuçlarına alıp, hem ovuşturup hem de sıcak nefesi ile ısıtmaya çalışan annesini hatırladı. Annesinin nefesini düşündü. O nefeste kendini her şeyden koruyan kocaman pembe buluttan bir kalkanın içinde hissederdi… İçi üşüdü. Ölümün ardından hafızadan önce hangisi silinirdi? Görüntü, ses, sıcaklık, koku? Bilemedi… Çok özledi çoook! Benim sıcaklığımı kim özleyecek diye düşündü. Böyle aniden yok olmak ve eriyip gitmek inanılamayacak kadar korkunç geldi. Bedenini hissetmeye çalışırken, küçükken dilini kendi dirseğine dokundurma çabaları düştü aklına, güldü… Ortaokuldaki o çocuğun esnekliğine hep özenmişti. Yıllar sonra esnek olmanın yaşlılığı geciktirdiğini öğrendiğinde de o çocuk gelmişti aklına, yüzü belleğindeydi ama adını hatırlayamadı… Durumunu keskin bir acıyla hatırladığındaysa, saatlerdir caddeler boyunca amaçsız yürüyordu. Kafasını kaldırdığında fark etmeden eski okuluna geldiğini anladı. Tüm pencereler kapılar kapalıydı. Olsun bu onun için engel değildi. Binanın içine girebilir miyim diye baktı ve içeri sızıverdi. Acaba sakladığı uğur taşı aynı delikte miydi? Uğraştı ama yerini bulamadı, doğrusu hatırlayamadı. Sınıfları dolaşırken, ortaokulda hoşlandığı çocuk aniden karşısına çıktığında saçlarının örgüsünü beğenmediği için kaçıp saklanmak hatta görünmez olmak istediği o günü hatırladı. Dilekler hep böyle gecikmeli mi ulaşıyordu? Çaresizliğini tekrar hatırlayıp oturdu ve akmayan gözyaşlarıyla ağlamaya başladı, sessiz çığlıklarıyla nefessiz kalana kadar ağladı ağladı…

Birden derinden gelen güzel yumuşak bir ses ‘’Canım canııım uyandın mı?’’ diye seslendi. Gözünü açtı etrafına bakındı, evinde yatağındaydı. Yeniden doğmuş gibi ilk nefesini alırcasına deriiin bir oh çekti. Huzurlu bir gülümsemeyle, rahatça gerindi. Tam yan dönüp günaydın diye yanıt verecekken ses devam etti

“-Çok ilginç, bu kadar erken kalkıp sabah sabah nereye gitti acaba?”

Belma Kafadar KARAÇAM
Profesyonel Koç

Yaz (ama) manın AŞK hikayesi

,

Düşüncelerini/duygularını ifade edebilmenin en güzel yöntemlerinden biri de yazmak diye düşünüyorum! Kendine ya da başkalarına…

Yazmak konusuna biraz daha yakından bakarsak, hiç de kolay değil aslında! Hele bir de düzenli bir şekilde yapmaya uğraşıyorsan, iyice zorlaşabiliyor. Eğer kafanda şekillendirdiğin, anlatmak istediğin özel bir konu yoksa önce ne yazayım diye başlıyorsun. Sonra bir bakmışsın ki ilk yazmaya başladığın konu öylece bir başına kalakalmış, elindeki yazının içeriği taa nerelere kaymış gitmiş!

Kendine kendine gülüp, ‘’-Hani yazacak bir şeyin yoktu?’’ diyorsun. Bu sefer de yazdıklarının içinden ayıklayıp çıkarmak bir ya da en fazla iki konudan bahsetmek için uğraşırken buluyorsun kendini…

Tüm bunların yanında bir de ister istemez kontrol etmek, yazdıklarına bir sınırlama getirmek sorumluluğu da bulunuyor. En başından kelime kelime uygun mu diye bakıp düzeltmeye çalışırken, aslında anlatmak istediğin gibi olmamış, düşündüğünü tamamen aktaramamışsın, hatta hafif bir yavanlık varmış gibi geliyor bazen! Bu yavanlık da kalksın bir güzel anlaşılsın diye çabalayıp istediğini tam olarak anlatmaya çalışırken bir detay bir detay vermişsin ki sorma gitsin… Daha tamamlanamadan kendin sıkılıyorsun yazdıklarından… (tam da şu anda belki sizin de sıkıldığınız gibi J)Hadi bakalım sil baştan!

Yaaa işte öyle bir solukta hızlıca okunan ya da sadece göz atılıp bırakılan bu yazıların bazılarının böyle bir hikayesi var, en azından benim için öyle! Yani her insanın bir hikayesi olduğu gibi, her yazının da bir hikayesi var işte! Yoksa da yazmaya başladığında kendiliğinden oluşuyor zatenJ

Biraz daha ilerlersek, okunmasını istiyorsan yazıya uygun, ilgi uyandıracak bir başlıkla başlamak gerekiyor. İnsanların dikkatini öncelikle bu çekmediyse yandın zaten! Genelde kimse okumaz, hatta normal şartlarda konu ilgi alanında olsa bile o anda gündeminde değilse de okumaz/okuyamaz.

Başlıktan sonra gelelim yazıdaki ilk cümlelere, okuyacak olan için şu sevgili merak güzellik uykusundan henüz kalkmadıysa ya da sen bu satırlara kadar uyandıramadıysan şansın tamamen bitmiştir. Ne yaparsan yap kimse (çok sabırlı değilse) sonuna kadar devam edip bitiremez.

Okuyan kişi her şeye rağmen tamamen bitirdiğindeyse; Belki,-‘’Amaaan bu muydu’’ bakışı, belki koca bir soru işareti veya yüzünde hoş bir gülümseme ya da bana göre en güzeli, damağında hiç gitmesini istemediği bir tat kalmış gibi keyifle şöyle bir arkaya yaslanılıp düşüncelere dalma hali…

Buraya kadar yazdıklarım neye benziyor, fark ettin mi? Benzetmelerimiz yaklaşmışsa sen de hafiften gülümsedin diye düşünüyorum J

Sanki biraz potansiyel bir aşkın ilk zamanlarına benziyor değil mi?

İlk karşılaşmalarda, önce fiziksel özellikler gündemdedir ya! Yazı başlığı misali ilgi çekilir. Sonra flört başlangıcındaki ilk konuşmalarla karşındakinin dikkatini yakalarsın. Bu ilgi devam ederse ne ala seni derinlemesine tanımak için çaba gösterecek ve ilişkisini sürdürecektir. Değilse aşk hikayen yarım kalır, aynen okunmayan/okunamayan yazılar gibi…

Bazı küçük farklar da var tabi! İkili ilişkilerde neredeyse hemen herkes kendi hikayesinin kahramanı olmak isteyip, karşısındakini figüran yapmaya çalışırken, bir yazı yazdığında aslında tüm kahramanlar başroldedirJ

Bu yüzden de yazmak tek taraflı bir AŞK gibidir bazen… Karşılıklı olması beklenen L

Şimdi ben burada kesip sizleri kendi hikayelerinizle baş başa bırakıyorum. Sonunu istediğiniz gibi tamamlayın! Bakalım yukarıda tarif ettiğim sonlardan hangisine daha çok uyacak?

Önümüzdeki ay görüşmek üzere!

Sevgiyle kalın

Belma Kafadar KARAÇAM
Profesyonel Koç

Mücevher Gözler

,

(Bu kez kısacık bir öykü paylaşayım dedim, kelime limitim yettiğince… Bakalım beğenecek misiniz?) Ağır adımlarla ayaklarını sürürcesine giderken durdu. Yavaşlığından sıkılan gölgesi bile neredeyse onu geçecekti. Bir an gözlerini kapattı. Tekrar açtığında düşündü gidiyor muydu dönüyor muydu? Hangi yöne devam etmeliydi bilemedi. Aslında hepsi aynı ama nedense her içişinde tatları farklı olan sigara paketinden bir tane aldı.

Bu sefer hangi duygu yüklü acaba diye yakıverdi. İlk derin nefesiyle beraber başı döndü. Kaçıncı bırakışı kaçıncı başlamasıydı bu kim bilir… Her bir nefesinde tütünün küle dönüşmesi gibi düşünceleri ışık hızıyla değişse de, hatta bir kısmı duman olup uçuverse de, tüm bu karmaşaya rağmen, dışardan bakıldığında son derece sakin ve kendinden emin görünüyordu.

Oysa gözlerinin içindeki telaş ve kararsızlıksa son derece netti. Sanki son kalan enerjisi sadece gözlerinde toplanmıştı. Çok gürültülü müzik yapılan yerin kapısı misali, gözlerinin her açılışında karmaşa her kapanışında dinginlik vardı. Kendisini bir yabancıyı izler gibi izliyordu. Öyle derin öyle sakin öyle fırtınalı…

Hangi duyguya tutunacağına, ne yapacağına, ne düşüneceğine karar veremiyordu. Kararsızlık kötüydü! Bir yerlerde okumuştu ‘’En kötü karar bile kararsızlıktan iyidir ‘’ diye, ama bu doğru mu değil mi ona da karar verememişti bugüne dek! Şu miskinlik gitse…

Vücudunu ödünç bir elbise gibi taşımasa…

Tüm hareketli aksamlarını başkasının elindeki iplerle hareket ettirdiği kukla olmaktan bir kurtarsa kendini! Tüm bağlarını bir solukta koparıp koşabilse koşabilse…

Özgürlüğüne doğru! Karşısına çıkan bir kahveye oturdu o söylemeden masasına gelen çayı içmeye başladı. Bir çocuk gördü cılız, çevik, soluk renkli elbiseli, yüzü kirden ve güneşten kararmış… Boş bardakları alıp, kül tablalarını boşaltıyordu… O kadar hızlıydı ki sanki aynı anda iki yerde olduğunu sanıyordunuz. Adamın yanına geldi. Bir anlığına bakıştılar. Gözleri mücevher gibi parlıyordu! Öyle uzun bakışmalara bile zamanı yoktu çocuğun! Onu bekleyen son derece ciddiyetle yaptığı bir görevi vardı! Bir an! O kısacık anda çocuk baktı, anladı, sordu ve çözdü… Tüm yanıtları, adamın hakkını vererek okuması için havada asılı bırakıp gitti…

-Tecrüben benim ömrümden uzun be adam! Ne işin var burada? O içini karartanlar var ya, benim dünyamda limon kabuğundan yapılan toplar misalidir. Çabucak şekil verilir birkaç şut oynanır ve atılır gider… Benim bile tutunduğum umutlarım var! Her şeyi yapacak gücüm var! Bu da öyle dışardan beslenmedi. Taaa özümden kökümden geliyor dedi.

Aylardır aranan soruların yanıtı hiç beklemediği anda hayatın yetiştirdiği çocuk kimliğindeki olgun insandan geldi… Ani bir kararla sigarasını eline aldı. Sanki tüm sorunları o izmaritteymiş gibi baktı. İçinde kalan en vahşi yanını kullanırcasına, aklı yüreği bedeni bir noktada toplanmış gibi olan başparmağının olanca gücüyle sigarasını sıkı sıkı söndürdü. Tüm kararsızlıklarını çelişkilerini kül tablasına bırakıp kafasını kaldırdığında, gözlerindeki kavga da yok olmuştu. Şimdi bakışları net, keskin ve hatta içinden çıkmaya çalışan sabırsız yaramaz bir çocuk gibi masum neşeli kıpırtılarla doluydu. Tüm kararlılığı adımlarına da yansıyarak dimdik kalktı. İstemediği her şeyi, üzerindeki son giysi parçasını yavaşça yere bırakır gibi, kuruyan derisinden kurtulan yılan gibi bıraktı. Üzerinde ödünç elbise misali duran miskinliği ve yorgunluğunu da çıkarıp atarak yürüdü aydınlığa doğru…

Pırıl pırıl ve tazeydi artık! Şimdi parlayan dışardaki ışık mı, kendisi mi bilmiyordu. Yüzünde alaycı bir gülümsemeyle, başını dimdik kaldırarak yürüdü özgürlüğüne doğru…

 

Belma KARAÇAM
Profesyonel Koç

Geçmiş geçti, elinde şimdi, seç bakalım…

,

Sizlere de olur mu bilmem? Hani bazen yaşadığın bir şeyler seni alıp taa uzaklara, geçmişe götürüverir. Ve sonra izlemek için durdurduğun filmin karesi gibi donup kalır zihninin ekranında geçmişteki o an! Bu puslu yaşam sahnesi, ince detayları kaybolmuş hissini uyandıran tül perdeler ardından izleniyor gibidir.

Geçmişteki sürecinde, bazen bilinçli bazen de elinde olmadan katıldığın olayları hayal meyal hatırlarsın. Bunların bir kısmı da izleyip hüzünlendiğin ve değiştiremeyeceklerine hayıflandığın anlardır!

“Keşke” söylemlerine başlarsın bugünün gözleriyle geçmişi yargılayarak 🙁

“-Nerede hata yaptım, niye farklı karar almadım?” Sorularına bir başladın mı sonu gelmez! Çünkü o gün yaptığın/yapmadığın şeyin hata olduğunu görseydin, zaten yapmayacaktın ya da elinden başkası gelemediyse de yaptıklarını kabul etmiş olacaktın! Onun da hayıflanması zaten hiç taşınmayacaktı bugünlere.

Bir kez “pişmanlıklar” lar çukuruna düştün mü hiçbir ‘’keşke’’ ipi kurtaramaz seni oradan! Tek yapabileceğin “çünkü” leri köprü yapıp geçmektir o çukurun üstünden, o da becerebilirsen tabi!

Ne yapmalı peki? Geçmişi şimdi yapma imkanın olmadığına göre, yapılacak tek şey elindekiyle yetinmeye çalışmaktır! Tutunabileceğin odur! Hem de öyle bir tutunma ki yıllar sonra baktığında, o zaman elimden gelenin en iyisini/doğrusunu yaptım diyebilmek ve hiçbir “keşke” yaşamamak! Pişmanlık zor sanat!

Yitenin bitenin gidenin ardından takılmaksa en zoru sanırım! Bunları düşündüğüm sırada okuduğum bir kitapta şunları gördüm;

“Deepak Chopra diyor ki; Şu an olan her şey geçmişteki seçimlerimizin birer sonucudur. Onun için seçimlerimizi her an bilinçli ve farkında olarak yapmamız gerekir. Sınırsız seçimler denizinde o an sizi ve çevrenizi mutlu edecek mevcut olan sadece tek bir seçim vardır. Ve siz onu seçtiğinizde doğru eylem kendiliğinden oluşur.

Seçim yaparken dikkatinizi kalbinize yöneltin ve kalbinize ne yapmanız gerektiğini sorun. Doğru cevabı sadece kalp bilir. Bazen hiç mantıklı görünmese de kalbin seçimleri her zaman mantıklı bir düşüncenin asla ulaşamayacağı kadar doğru ve kesindir.’’

Ne güzel değil mi inanılmaz bir hazine saklıyoruz bedenimizin tam orta yerinde, yani yaklaşık orta yeri 🙂

Ben de; seçmek biraz da diğerinden vazgeçmek olduğundan, her seçim bir vazgeçiştir aynı zamanda diye düşünürdüm. Ve kararsızlığın sıkıntısını, seçim yapma zorluğunu buna yorardım. Yıllar sonra gelen pişmanlık da bunların uzantısıdır belki derdim. Çünkü aslında biraz da, vazgeçtiğin seçenekte neler yaşanacaktı sorusunun yanıtını bilememenin kışkırtıcı merakı vardır. Seçtin yaşadın bitti oysaki! Elinde bunlar kaldı, saygıyla sevgiyle kabullen! Hayat bilgisayar oyunu değil ki tekrar başa dönüp bir de diğer yoldan gidesin…

O zaman neymiş, herhangi bir seçim yaparken, karar verirken önce farkındalıkla dikkati kalbimize yöneltip doğru yanıtı ararken bizim için en değerli olanın seçimine güvenmeliymişiz! Tabi ne dediğini iyi anlamak için de onu gerçekten çok iyi dinlemeyi de öğrenmek gerek!

Tam da bu arada kötü bir örnek geldi aklıma ”Sophie’nin Seçimi” filmi! Burnumun direği sızlayarak yüreğim sıkışarak hatırladığım annenin seçim sahnesi! Yüreğine sormayı bırak, yerinden çıkarıp atmak istediğin bir durum 🙁 neyse film deyip geçelim daha fazla hüzünlenmeden.

Geçmişin hiçbir anını değiştirmek istememeniz, hiçbir pişmanlığınızın olmaması, sizi tam da siz yapanın geçmişte yaptığınız doğru ya da yanlış seçimler olduğunun farkındalığıyla yaşamanız ve sizi kararsız bırakacak, sıkıntıya sokacak, zor seçimler karşısında kalmamanız, dileğiyle…

Sevgiyle kalın.

 

Belma KARAÇAM

Profesyonel Koç

 

Bir de Kendini Dinlesen mi?

, ,

Her ne kadar o anki ruh halimize bağlı da olsa, genelde ilgi odağımız bizim dışımızdakiler oluyor. Gözlemlerime göre bu yaşa cinsiyete ve çevre faktörlerine de bağlı olabiliyor. Kendimizden çok dışa dönük bir dikkat halindeyiz sanırım.

Peki, bu dikkati kendi konuşmalarınıza yönelttiniz mi hiç? Düşüncemiz, odağımız neyse onu fark edip çoğunlukla ondan bahsediyoruz sanki… Birinin ilgisini çeken bir konu diğerinin hiç umurunda bile olmayabiliyor. Onun için sözlerinize, ne dediğinize, nasıl dediğinize bir bakın! Kendinizi meraklı bir dikkatle iyice dinleyin! Ama öylece oturup iç sesinizi değil de, sohbet ederken, alışveriş yaparken, tavsiye verirken, sunum yaparken, çocuğunuza bir şeyler anlatırken, tatlı tatlı dedikodular yaparken ( ben hiç yapmam ki demeyin şimdi bana J), yani hayat normal akışında devam ederken! Kendinizle ilgili öyle çok ipucu verecek ki size…

Öyleyse öncelikle başkasını dinler gibi dinleyin kendinizi! Bakın bakalım en çok nelerden bahsediyorsunuz? Neyi nasıl eleştiriyor, yorumluyorsunuz? Kıyaslarınız neler? Önem ve önceliğiniz hangi konularda? Sınırlarınız referanslarınız nedir? Nelerden sıkılıyor nelere ilgi duyuyorsunuz?

Çok konuşanlara mı takıldınız?

İnsanların mesleklerine mi merakınız?

Çocuğuna bağıranı mı eleştiriyorsunuz?

Arabasını senden önce oraya çekene kızıyor musunuz?

Ya da hep evli veya evli &çocuklu insanlar mı odağınız!

Acaba bu aralar sıkça sportif görünümlülerden mi bahsediyorsunuz? Bunun nedeni yıllardır spor ve rejim yapıp istediğiniz görüntüye kavuşamamanız olabilir mi? Peki, bu arada dünyanın en iyi annesi en iyi aşçısı oluşunuzu kaçıncı plana attınız? Sizi siz yapan en güzel özellikleri zaten cepte sayıp, olmayanın ille de olması gerektiğini mi düşünüyorsunuz? Tercihiniz hangisi olurdu 40+ olup da 25 yaşlarında fit görünümlü ama çocuğunun okuldaki hangi şubede olduğunu, en iyi arkadaşının adını bile bilmeyen bir anne olmak mı?

Aslında ne istiyorsan hepsi olsun kabul ama önce kendini kabul!

Hem iyilerini hem de görece kötü yanlarını görmek kendini nasıl hissettiriyor? Böylece her halinle sen olmaz mısın? Bu tamlığın verdiği keyif seni daha doyumlu ve mutlu yapmaz mı?

Amaç ne ki! Dönüp dolaşıp ‘’mutlu olmak mutlu etmek’’lere çıkmıyor mu? Eee sorun ne o zaman?

İşte diyorum ki; önce kendini dinle, neye odaklandığını bul, bunu istiyor musun sorgula, istiyorsan devam istemiyorsan çıkar kafandan! Bak bakalım nasıl hafifleyeceksin? Bir dene ne kaybedersin?

‘’-Hı hı anlat! Söylemesi çok kolay’’ dediğinizi duyar gibiyim. Evet, sorun tam da burada! Söylemek/konuşmak, düşünmek ve eyleme geçmek arasındaki o farklarda…

Ne çok uğraş, şimdi durup dururken değil mi ?

Kendini dinle; yetmiyor en etkin şekilde hem de, hatta biraz daha ileri gidip satır aralarını da oku mümkünse dikkatli bir müfettiş gibi…

Odağını bul; üstelik kendini kandırmadan, farklı yönlendirmelerin arasından gerçek odağını…

Bir de bak bakalım istiyor musun? ‘’-Yahu, gerçekten ne istediğimi bilsem senin demene gerek yok ki oraya yönlenirim zaten’’

Bu uğraşlar yetmiyormuş gibi; seç ve ele ( pirinçten taş ayıklıyor sanki ) sonra da kafandan çıkar, ‘’-Oldu tabii, sen değil miydin düşünmek istemediğinden bahsedersen daha çok düşünürsün diyen, hani şu pembe fil örneğindeki gibi, kolaysa çıkar aklından!’’

Çok haklısın sevgili okur, ben zaten çok da kolay demedim ki… Aslında en zoru kendinle uğraşmak, kendini geliştirmeye çalışmak!

Benden söylemesi! Yine sen bilirsin! Kendin için her şeyin en doğrusunu bildiğin gibi…

Sevgiyle kalın

Belma Kafadar KARAÇAM
Profesyonel Koç