Hey Dinliyor Musun?

,

Dinleme sanatı; Duyu organlarımızdan biriyle gerçekleştirilen eylemin bilinçli ya da bilinçsiz halde icra edilmesinin sanat olarak adlandırılması garip değil mi?

Kelimeye muzip bir gözle bakınca da dinle değil de, sanki dinle ME dermiş gibi 🙂

Bizde söz dinleyip, gerçekten dinlemiyoruz ya da dinleyemiyoruz gibi geliyor bana…

Yıllardan beri severek DİNLEDİĞİM, Simon & Garfunkel, The sound of silence parçasında söylediği gibi; “people hearing without listening…”

Sadece duyuyoruz bazen, öyle zor geliyor ki dinlemek…

Geçenlerde birisi bir şeyler anlatmaya başladı. Konu da ilginç aslında ama birden içimden “-Hadi, tamam, eee sonuç” nidaları atarken buldum kendimi. Sabrımız yetmiyor hızlı bilgi çağındayız ya(?) Zaten, engelleyemediğim bir önyargı ile başlamıştım “- Ne demek istiyor, bu konu ile ne katabilir bana?” diye bir sıfır geriden geliyordum. Bir de anlaşılamadım kaygısıyla lafı uzatmaya başlamaz mı?! Amanın Einstein’ın görecelik kavramı geldi oturdu oraya ve zaman geçmek bilmedi…

Biraz ilerledikçe,”-A ne güzel anlatıyor, ne güzel örnekler buluyor, bu basit ve bilindik konuları nasıl da farklı yorumluyor” demeye başladım ve zamanı takmaz oldum. Daha sonra da ilk düşündüklerimden dolayı epey bir ayıpladım kendimi!

Kaldı ki her zaman iyi bir dinleyici olmakla kendimle gurur duyarım.

Neymiş efendim, empatik dinlemeler, etkin dinlemeler, koçluk seviyesinde dinlemeler, şu anda hangi seviyedesin acaba toparlanma vakti mi, filan derken… Neyse ki bu konuda gereksiz bir çaba içinde olduğumu fark edip, kendime “-Günlük yaşamdaki kullanımı başka, profesyonel kullanımı başka, bu ikisini karıştırma” dedim…

Dinleme konusunda hep sıkıntı var tamam! Çünkü benim lafım önemli, ben en çok bilenim, sen giderken dönüyordum, bu konuda benden iyisi yoktur, en önemli benim derdim, senin ki de dert mi, çok çalıştım ben bunları öğrenmek için, gibi gibi düşünerek bir konuşuruz bir konuşuruz ki sorma gitsin… Böylece dinlemeye vakit de enerji de kalmaz…

Aslında, dinleme eyleminin hakkıyla yapılmamasında her zaman tek suçlu dinleyen taraf değil! Peki, kabul konu ilgi alanında olmalı, farklı ve çekici olmalı, en önemlisi merak uyandırmalı ki çekim alanına girip dinleyebilesin! Bununla beraber, konuşan da önemli, hep kendimize yüklenmeyelim. Anlatmak var, anlatmak var! Aynı konu aynı cümlelerle bile olsa farklı tarzda anlatıldığında ilgi oranı tartışmasız değişecektir. Böylece anlatanın hiç mi kabahati yok canım, dinletmesini bilsin o da 🙂 diyesi geliyor insanın!

Şaka bir yana, en fazla kimler konuşur dikkat ettiniz mi? Çocuklar, öğrenmek paylaşmak torbasını doldurmak ben de varım çabasıyla bi gayret konuşurken, yaşlılar da torbasını boşaltmak, giderken yanımda götüremem ki belki birine bir küpe olur, ne zorluklarla yükledim ben onu bilir misin çabasıyla, bir gayret konuşuyorlar. Bence de en çok onlar hak ediyor en güzel dinlenilmeyi… Yola çıkışı ve yolu tamamlayışı anlayabilmek, ikisi arası köprüyü kurabilmek ve de bu köprüyü sapasağlam yapıp hem kendin hem sevdiklerini bu köprüden gönül rahatlığıyla geçirebilmek için…

Güzel dinlemek de bence inanılmaz bir iç eğitim, iç denetim gerektiriyor, uzun bir çaba ve emek istiyor en başta da inatçı bir niyet olması gerekiyor. Sanırım bu eyleme SANAT denmesinin nedeni budur!

Kıssadan hisse anlaşılmak istiyorsan, güzel anlatacaksın, anlamak istiyorsan güzel dinleyeceksin hepsi bu!

Ses kaydı koyma şansım olmadığından dinletebildim mi bilmem ama umarım sonuna kadar okutabilmişimdir 🙂

Sevgiyle kalın…

 

Belma Kafadar KARAÇAM
Profesyonel Koç

Bi DUR ya da…!

,

Hayatın süre giderken bazen, bir şeyleri çok istersin, gündeminde onun dışında düşündüğün başka bir konu olmaz, öylece ona odaklanırsın ama bir türlü istediğin gibi gerçekleşmezL

Çabalarsın; günlerce, aylarca hatta yıllarca uğraşırsın, ama elde ettiğin, istediğin sonuç değildir. Bir türlü hayalini kurduğun gerçek hedefine ulaşamazsın. Onca çaba, emek dolayısıyla zamanın, boşa gitmiş gibidir.

Tam da böyle hissettiğinde, belki biraz durmak gerekir, ara vermek, içinden çıkıp, biraz da dışarıdan bakmak belki? Derin bir nefes almak!

Nefes alırken düşünmek…

Bazen kendi hayatımızı bir adım dışarı çıkıp seyretmek gerekir, bir film izlercesine; Başrolünde senin olduğun, senaryosu henüz tamamlanmamış! O zaman tam da içindeyken delicesine çırpınmaya ara verip, ‘’Bİ DUR’’up dışarı çıkınca, fark etmediğin detayları görebilirsin belki…

Çözüme ulaşmanın en iyi yollarından biri de bakış açını değiştirmek olabilir. Mesela, ”bu senin değil, başkasının konusu olsaydı ve sana fikir sorsaydı ne derdin, nasıl bir çözüm önerirdin?” gibi, ”atladığın detaylar neler olabilir?” gibi, ”gerçekten bir çözümü var mıdır?” gibi, ”olmaması belki de en iyisi” gibi, ”şimdi hiiiç zamanı değil!”gibi, ”onun göremediği neleri görürdün?”gibi, gibi, gibi…

Şanslıysan, arada pat diye çıkar gelir kucağına! Şaşırırsın, tam burnumun dibindekini niye göremedim diye!

Düğüm düğüm olan bir kolye zinciri düşünün, bazılarınız en az bir kez uğraşmışsınızdır. Elinize alıp yakından bakarak tek bir düğümü açmaya uğraşırsınız bir türlü bitmez, birini çözerken diğeri sıkışır. Şöyle düzgün bir yere bırakıp tüm resme uzaktan bakınca, nereden başlayacağınızı, hangi düğümün diğerini etkilediğini görürsünüz ya! İşte hayattaki sıkışıklıklarımız da aynen öyle, bırakıp seyretmeyi bekler bazen ve sadece buna ihtiyaç duyar belki de! Kendi halinde, derenin akışına, zamanın sihirli gücüne bırakınca çözülüverir sorunlar bazen, kim bilir?

Bazı bazı biraz durmak dinlemek, gözlemek, anlamak gerekir!

Sessizliğin içinden gelen sesi, karmaşanın tam ortasındaki sakinliği, tepkisiz yüzlerin ardına saklanmış içerdeki çığlığı, anlamak fark etmek gerekir.

Bazen de, başkasının penceresinden bakar gibi mesela, kendi çerçeveni de biraz genişletmek, açısını ve yerini değiştirmek, gerekebilir. Alışılmışın dışında gece gökyüzünü seyretmek için tavanda açılan pencereler misali…

Durmayı, bilinçli olarak seçmek ve istemek güzel de, kimseyi dinlemeden kendi kurallarını koymuş olan hayat buna o anda izin vermeyebilir!

Öyle hızlanmışsındır ki, yaşamın seni yokuş aşağı hızla gönderirken, ‘Bİ DUR…’’ un lafı bile olmaz! Trenin penceresinden el sallayanın yüzünü göremeyecek, son anda fark edecek kadar hızlı gitmektesindir.

İşte o zaman, tam sorunların içindeyken, asıl çabalama amacın başka hedefe ait olsa da, istediğin gerçekleşmemiş olsa da, o çaban senin hayatını kurtarıverir belki, kim bilir?

Hani şu sütün içine düşen kurbağa örneği gibi, rivayet o ki; içinden çıkmak için çırpındıkça süt kaymak bağlar o da kaymağın oluşturduğu tabakayı kullanıp zıplayıp çıkıverir dışarı…

Belki de tüm bugünkü çabaların işte öyle bir dayanak, sıçrama noktası, çıkış yolu bulmak içindir ne dersin?

Şimdi duramıyorsak, soluklanamıyorsak da, çabayı sürdürmenin bilemediğin bir anlamı, bir nedeni vardır, tam da şimdi gerekmiştir, soluklanma zamanı henüz gelmemiştir, deyiveririz o zaman…

Bi ‘’DUR’’ ve ‘’KOŞ’’ lar içinde giden yaşamımıza sahip çıkmanın tüm gücüyle…

Sevgiyle kalın,

 

Belma Kafadar Karaçam
Profesyonel Koç

Keşke Anlamasaydım…

,

Her Mayıs ayında, “Anneler Günü” konusu da gündeme yerleşiverir.

Ben de, her seferinde annemin sözlerini hatırlarım.

TV karşısında anonsları gördükçe çok kızardı ve ‘’- Ne gerek var bu kadar abartmaya! Olan var, olmayan var. Niye başkalarını da düşünmez ki bu insanlar, bu kadar gözüne gözüne sokulmaz ki !’’ derdi.

Anlamazdım…

Çok küçükken, anne ve babasını aynı anda kaybetmiş, bir can dostum vardı. Lise yıllarındaydık, çok severdik birbirimizi, hala da severiz. O da anneme katılır; “-Evet hiç gerek yok bunlara”, derdi; İkisi birbirini anlardı!

Ben anlamazdım…

Annem de, kendi annesini çok küçükken kaybetmiş. Arada, küçücük bir mendili saklı bohçasından, gizlice çıkarıp, koklardı! Gözleri dolu dolu, bıraksa hüzün ve özlem saklı damlaları şelale oluverecek gibi… Bu gizli buluşmaların birinde bana yakalandığında söylemişti, annesine ait olduğunu!

Bir mendil 20 yıl sonra da hala kokar mıydı?

Anlamazdım,

Ne zaman ki; gitti erkenden, ne zaman ki; son giydiklerini dolabıma saklayıp, koklamaya başladım, ben de, o zaman ANLADIM!

Keşke anlamasaydım 🙁

İçim acıyor denir ya, gerçekten acıyor içinde bir yer. Burnumun direği sızlıyor derler bir de… Evet, bildiğin acı acı sızlıyor işte… Tamda orada; o keskin, yakıcı, inatçı acıyı deli gibi hissediyorsun.

Duyguların böylesi fiziksel formata dönüşmesi, mantık kurallarını, zorlasa da, orada öylece duruyor, acıyor, hem de çok acıtıyor!

Nisan ayında doğum günü, Mayısta sevmediği anneler günü derken, hiç gitmeyen özlemi, geldi çöreklendi içime yine annemin…

Yazmadan duramadım; Hani yazılarımın birinde; “- paylaştıkça artık sadece sana ait olmuyor yazdıkların” demiştim ya… İşte şimdi de bunları okuyacak olanlara açtım en hassas yanımı 🙁

Sizin de kayıplarınız olmuştur, illaki…

Olmasın, hele zamansız hiç olmasın! Kayıplara karışmadan, uzaklaşmadan yaşayın sevgilerinizi…

“Tadını çıkarın”, “kıymetini bilin”, lafları filan etmeyeceğim. Sonundaki acıyı hiç bir şey değiştirmiyor! Biriktirin diyorum sadece, gittiğinde kalacaklar olsun bolca…

Öyle anı olsun filan diye değil, normal yaşamın içindekileri, bilerek, hissederek, görerek, dokunarak, duyarak, koklayarak, kaydedin belleğinize! Farkında olun, onun/onların/o anların!

Sadece bir an, gözlerinizi kapatıp ne düşündüğünüzü izleyince anlayacaksınız zaten… Bedenin burada, aklın birden fazla yerde olmasıyla, aynı anda ve aynı yerde olmasının farkını!

Sadece, o anda hem beynin, hem bedenin, hem de ruhunla orada ol yeter! Anın tadını sevdiğinle çıkarmaya çalış yeter, tüm o yaşananlar, anılar şeklinde birikecektir zaten…

Genelde, rutin yaşamın içinde akıverenlerin tersine, en çok olumsuz anlarda yoğunlaştığımızdan mı nedir, görece kötü olanları daha mı fazla hatırlıyoruz acaba?

Şimdi, izin verin sakin/dingin/olumlu anlar, o anlardaki duygular da yer etsin anı belleğinizde…

Güzel gülüşler, birlikte izlenen filmler, dizlere vurula vurula atılan kahkahalar, küçük didişmeler, her bir çiçekte mola verilen, uzuun uzuun yürüyüşler, kış da olsa çıplak ayak denize dalmalar, taa eskilerden anlatılan anılar, içinde sevgi olan, güneş olan bakışlar! “-Daha çok erken, güneş bile batmadı, nereye gidiyorsun” demeler, birlikte yapılan bir resim, ekilen bir fide, bir yemek kokusu!

Tam da burnunun direği sızladığında, sana iyi gelecek her ne varsa, çıkar gelir o zaman, anılarla dolu o hazine sandığından!

“-Gidenler, onlardan bahsedilmediğinde gerçekten giderlermiş”, derler ya, evet inanıyorum ben!

Keşke ANLAMASAYDIM demeden önce! Gitmeden, göndermeden önce sandığınızı doldurun onlara dair ne varsa…

İnanın çok işinize yarayacak!

İşte o zaman, siz de anlayacaksınız!

Sevdiklerinizle, sevgiyle kalın

 

Belma Kafadar Karaçam
Profesyonel Koç

Şaka gibi şaka günü…

,

O gün muzipliğin bilindik olması, çocukluğumdan beri hoşuma gider nedense…

Sanki sadece o gün yapılmalıymış/yapılabilirmiş gibi…

Bütün yıl da bir gün, 1 Nisan’da şaka serbest, diğer 364 gün yasak 🙂

Nereden çıkmış diye bakınca, şunu buldum;

’Bir zamanlar Avrupa’da yıl başlangıcı 25 Mart’mış. 1564 yılında Fransa kralı IX. Charles yıl başlangıcını 1 Ocak tarihine almış fakat iletişim şartları nedeniyle, bu fazla yayılamamış. Duyanların bazıları da protesto amaçlı olarak Nisan’da partiler düzenleyip eski adetlerine devam etmişler… Diğerleri de onları nisan aptalı April’s Fool olarak ilan edip, sürpriz hediyeler alıp, gerçek olmayan haberler üretmişler. Yıllar sonra Fransızlar 1 Nisan gününü kültürlerinin bir parçası olarak devam ettirmişler ve dünyaya şaka günü olarak yayılmış’’

Zamanla öyle bir kullanılır olmuş ki, geçen sene bir gazete, büyüyen robot yapıldı, haberi yapıp, ertesi gün de 1 Nisan şakasıydı demiş.

Çoğunuzun ilkokul zamanlarında, sınıf değiştirip öğretmenlere şaka yapmışlığınız vardır. Ama sadece 1 Nisan da!

Şakalara şaşırıp, bazen, güleriz de! Anlık da olsa mutlu oluruz.

Beklemediğin bir şey ile karşılaşınca, rutinin dışına çıkınca, bir de ardından “Sürpriiiz!” denilince!

Yani, bazen hiç beklemediklerimiz bizi mutlu edebilirmiş 🙂

O gün biraz daha fazla toleranslıyızdır, normalde yapılan bazı şakalara kızarken, 1 Nisan ya, güler geçeriz.

Niye ki? Aynı tolerans 2 Nisan veya diğer zamanlarda da olsa ne olur?

İlle adı mı konmalı!

Bugün hoşgörülü olunacak, OL!

Bazen, hayattan ne çok şey istiyoruz, ne büyük büyük beklentilerimiz var. Olmayınca da mutsuz oluyoruz. O zaman, arada bir de olsa indiriversek beklenti çıtamızı, ne güzel olur değil mi?

Hele ki çocuklarımızdan, ne büyük beklentilerimiz var. Ne çok hedeflerimiz var onlar adınaL Kendi yapamadıklarımızı yapsınlar istiyoruz. Sanki prova ya da taslak olan hayatımızın, gerçek olanını onlarda yaşayacakmışız gibi davranıyoruz, bilerek ya da bilmeden!

Nisan sonunda, ortaokul son sınıfta olanları TEOG (temel eğitimden ortaöğretime geçiş) sınavı bekliyor. Bir hedef, yarış, bir sınıflandırma daha…

Çocuklarımızdan “en iyi’’ olmalarını değil de, “kendi en iyilerini’’ yapmalarını beklesek.

Karşılaştırmasak, kıyaslamasak düzene inat!

Yormasak, zorlamasak da “bir sınav alt tarafı” diyebilsek ve yürekten inanabilsek ne güzel olur! Geleceğinde, birçok şeyi değiştirebileceği kaygısını taşımadan, bunu şimdiden düşünmeden! Belki de bazı şeylerin şimdiden değişmesi gerekiyordur, diyerek. Zaten, sonucu ne kadar etkileyebiliriz ki!

Çocuklarımızdan beklentimiz, sınava girsin ve birinci olsun! Başarı ölçüsü bu mu?

Adı üstünde bir tane birinci var, seninki olmazsa sevmeyecek misin? Herkes birinci olabilir mi? Bırak birinci olmasın, en iyi, en mükemmel olmasın! Kendi EN İYİSİ olsun, onu öğret! Potansiyelini bilsin ve onu kullansın. Referansın, çıtan başkasınınki değil, kendininki olsun ve sende mutlu ol, çocuğunda olsun!

1 Nisan şakası gibi, beklemediğimiz anda gelenin tadına varabilsek, nasıl olur?

Ne biliyoruz? Bir bakarsınız, belki o zaman gerçekten tüm çocuklar birinci olur:)

1 Nisan şakası diye yola çıkıp TEOG sınavına gelmek de bir değişik oldu ya neyse…

Mart ortasında YGS ile uğraşan gençlerimizi düşündüm. Sonra da, baharın geldim dediği zamanlarda, baharı bile fark edemeyecek çocuklarımızı düşününce, hani birileri çıkıp sınavlar iptal dese, biz de bu olsa olsa ancak 1 Nisan şakası olabilir, deriz; diye düşündüm, sanırım.

Ama ben yine de şaşırmak istiyorum!

Bu Nisanda, “Aaa şakaymış” demek istiyorum!

Sevgiyle kalın,

 

Belma Kafadar Karaçam
Profesyonel Yaşam ve Öğrenci Koçu

 

Eleştir-me Beni

,

Sıkı durun! Lafını esirgemeyen yanımı tutamadım bu sefer (sanki hep tutarmışım gibi…!). Eleştirilmekten korkmayan var mı?

Eleştiri deyince, çoğumuzun aklına ilk olarak; kötü ya da birilerine göre çirkin, anlamsız, gereksiz, can sıkıcı laflar gelir değil mi?

Toplumumuzda olumluların söylenmesi, takdir edilmesi nedense pek akla gelmez/önemsenmez! Güzel geribildirimleri kendimize saklarız. Çocuklarımıza bile “yüzüne fazla söyleme, şımartma!” deriz. Aslında, o yanını da gördüğünü, yücelttiğini söylesen, güzelliklerini de beslesen ne kaybedersin?

Eleştiriye açık mısınız?

“Evet! Hazır ve nazır eleştirilerinizi bekliyorum. Gelin, açıkça söyleyin yüzüme !” desek bile, içimizden hemen savunmaya geçeriz. Haklı çıkacak yanlarımızı ararız. Çünkü kendimizi çoook beğeniriz. En doğru biziz, en iyi biziz, yaşasın saklı ya da açık megalomanlık!

Şaka bir yana, zaten kendimizi, önce biz beğenmeliyiz. Aynı zamanda en doğru eleştiriyi de kendi kendimize yapabilmeliyiz. Çünkü çayın da sensin, süzgecin de! Nedenini/amacını senin kadar iyi, başka kimse bilemez ki…

Elde var bir; kendini beğen ve ilk eleştirini sen kendine yap!

Bize yapılan eleştirilere, genellikle alınır, kırılırız. Hatta azıcık hassas biriysek hemen düzeltmeye bile çalışırız. Aslında en başta kavrayamadığımız, bizi eleştirenin olaylara kendi çerçevesinden baktığı, onun da kendine has bir değer süzgeci olduğudur.

Eleştirenlere bakarsak;

Korkak Cesurlar; burnundan kıl aldırmayan birine değil eleştiri, normal diyalog için bile fazla yanaşamazken, uyumlu ve duygusal birini tepkisinden korkmadığından daha kolay ve acımasızca eleştirirler.

İyi niyetliler; gerçekten karşısındakinin iyiliğini düşünürler ve onu düzeltmeye çalışırlar.

Dobra takılanlar; bazen inciteceğini bilemeden, eleştirisini, huyu gereği, öyle pat diye, kıvırmadan, yumuşatmadan olduğu gibi söylerler.

Kıskançlar; Kötü niyetliyse yapamadığını, senin yaptığını görüp kıskanırlar için için, eleştirerek seni de her türlü aşağı çekmek isterler.

Bilinçsizler; yaşamı boyunca, farkında bile olmadan, ona öğretilen doğrulara göre, neyi niye dediklerini bilemeden, seni yargılayabilirler.

Kinciler; pusuda ’’ben demiştim bak gördün mü’’ demeyi beklerler.

Kaçak dövüşenler; hiçbir şey söylemez de, gözleriyle, mimik ve hareketleriyle söylemekten beter ederler. Ne olduğunu anlayamazsın!

Gerçek yorumcular; fikrine değer verdiğin için, gönüllü bir şekilde, sen ‘’eleştir beni’’ dersin.

“Sen bilirsin”ciler; “tamam ben biliyorum da, sen ne diyorsun? O taraftan nasıl görünüyor?”. Hiçbir şey söylemez, tepki de vermez. Öyle kalırsın; o duygusuz, yorumsuz, suya sabuna dokunmayan, “bilmem” yanıtıyla!

Sonuçta evet, seni en iyi sen bilirsin! Tek koşul gerçekten bilmek istersen!

Elde var iki; kendini tanı!

Aslında tüm geribildirim verenleri can kulağı ile dinlemeli, iyi/kötü ayırmadan! Seni ciddiye alıp yorum yapıyor, sana önem veriyor, zaman harcıyor. Ne güzel! Bu, sana mutlaka bir şeyler katıp, farklı bakış açılarından görmeni sağlayacaktır. Gelişmene de yardımcı olacaktır. Belki göremediğin küçücük bir detay, önünde binlerce yol açacaktır. Hiç eleştiri olmazsa, karşındakilerin gerçekten ne düşündüğünü bilemezsin. Hayal gücünle baş başa kalırsın!

Elde var üç; herkesi etkin dinle ve süzgecini de iyi kullan!

Göz ardı edemediğimiz başka bir gerçek de, duyduğum güzel bir sözdeki gibi “incir ağacından portakal vermesini bekleyemeyiz”. Yapılacak en iyi şey, portakalı ummak yerine, inciri daha lezzetli hale getirmektir bence…

Yani sonuç olarak;

Elde var dört; bazen de, neyse odur! Eleştirsen de, eleştirilsen de!

Siz ne dersiniz?

Hadi bakalım, GERÇEKTEN bekliyorum eleştirilerinizi!

Sevgiyle kalın,

Belma KAFADAR KARAÇAM
Profesyonel Yaşam ve Öğrenci Koçu

Yaşasın Bencillk

,

Her zaman sadece kendini düşünen, kendi çıkarlarını başkalarından üstün tutan diye aklımıza yazılan bir sıfat var ya; Bencillik…
Sanki bazen kendini de düşünmek ve önceliklerinin arasına almakla karıştırıyoruz gibi… Kendini düşünmeyi kötü bir şey varsayarak, olumsuz anlamda ”bencil”  diyoruz…

Bu, ne kadar iyi, ne kadar kötü acaba?

Bence bencil, sofradaki tek pizzanın tam ortasını sadece kendi yiyene denir. 🙂  Kenarı kendine alıp, kalan kısmı diğer sevdiklerine bırakansa örtülü fedakârlık yapar, aklı sıra çok iyi bir şey yaptığını düşünür ya, hiç de değil! Bunun adı kendini gereksiz yere feda etmek, önemsememektir. Pizzayı yaşa, ve açlık durumuna göre mümkün olduğunca uygun paylaşmaktır önemli olan! Pizza misal… Görevleri de, sorumlulukları da, nefes alma molalarını da adil paylaşmak gerekir, maalesef kendisi hiç de adil olmayan bu dünyada! Hele ki gönüllü/gönülsüz seçilen birçok ortak yaşamda!

Evet, yeri gelince önce ben demek bencillik değil, hep bana demek bencillik bence!

”Oyun” hep benim kurallarıma göre oynansın. Dünya; merkezi ben olan, istediğime istediğim kadar uzakta oluşturduğum çember etrafına yerleşsin ve ben izin vermedikçe bu çap daralmasın demek bencillik…

Alışkanlıkla, fedakarlığı yaşam tarzı haline getirenler! Özellikle önce siz bencil olun, tek kaynağınızı kendinizi iyi ve idareli kullanın! Farkında mısınız, elinizde olan bu hayatın, yedek parçası yok, provası yok, tekrarı yok!

Etçil ve otçul kelimelerinin yapısıyla bile aynı benCİL… Kendini sevip, ruhunu beslemezsen başka kim besler?

Uçaklarda kabin basıncı azaldığında, maskeler düştüğünde oksijen önce kime verilmelidir? Ebeveyne mi çocuğa mı? Onlar olmazsa çocuk kendi oksijenini nasıl alır? Sen hayatta kalıp, ayaklarının üstüne basamazsan, sana ihtiyacı olanlara kim bakacak?

Eğer sen kendini korumaz kollamazsan, kimse senin için yapmaz bunu, bekleme! Zaten beklemene de izin verilmez, alıştırmışsındır bir kere!

Sizce çok mu acımasızım, çok mu taraflıyım, aslında hiç de olmak istemediğim kadar…

Hadi bir düşünün bakalım; evde, işte, ailede, arkadaşlar arasında en çok kimin rolü var? İşi hiç bitmeyen kimler? Aynı anda birden fazla görevi olan kimler var? Kafasında onlarca dosya açıp biri ile uğraşırken arka planda diğerlerini çalıştıran kimler var? Hep başkasının sorumluluklarını üstlenip yorgunluğu artınca ”-Niye sen de yapmıyorsun?” diyenler kimler?

Kimlerin eli kalktı! Gördünüz mü? Taraflı olan ben miyim?

Sonra nedensiz yere sinirlenmeler, mutsuzluklar, hiçbir şeyi yetiştiremiyorum diyenler, yapılanları başa kakmalar, değer bilmemeler, kendini paralayıp bir şey istemiyormuş gibi davranıp, takdir bekleyenler, o hep yapar diye yaftalanıp, bir kez vazgeçince ”-Aaaa ne oldu da değiştin sen?” denilenler…

Ne oldu yaptıkların bir lafla geri ödendi değil mi? Daha da zorlarsan alınacak yanıt; ”-Yapmasaydın kim yap dedi, ben mi istedim ?”

Hadi bakalım şimdi bir kez olsun hemen kolları sıvamadan dur! Düşün önce! Sen bunu yapmazsan ne olur, yaparsan ne olur? Bu gerçekten sadece senin görevin mi? Her şeyden önce de yapmak istiyor musun?

Arada bir soluklanmanın, kendine oksijen almanın kime zararı var, sonra kaldığı yerden daha büyük bir enerji ile daha çok isteyerek zaten SEN yapmayacak mısın bunları?

Çevrenizde size ihtiyacı olanları düşünüyorsanız, onlar için anlamlı bir şeyler yapmak istiyorsanız, sizin için gerçekten önemliyseler, başka yolu yok BENCİL olmalısınız!

İşte bu kadar…

Yeni bir yıla başlarken, hayatınızda olumlu bir değişiklik yaratması dileğiyle…

 

Belma KAFADAR KARAÇAM
Profesyonel Yaşam ve Öğrenci Koçu

Yemek Aşcısı Emek

,

Emeksiz yemek olur mu?

Yemek; Bir çaba sonucunda ortaya çıkan bir ürün ve tüketme eylemi… Bazen bir eksiklik, tatsızlık vardır da, adını koyamazsın bir türlü! Belki, terin damlamamış gerçek tadı TUZU verilememiştir de, ondandır!

Emek farklı biçimlerde olabilir; Mutfağımızın güzel yemeklerinden yaprak sarması/dolması mesela… Sofrada sunulurken incecik limon dilimleriyle süslenmiş, yan yana dizilmiş, koyu yeşili yağı ile parlayan yaprak sarması, genelde çoğu kişi tarafından çok sevilir ve bir solukta tükeniverir.

Bir bakalım yolculuğuna; yaprağın hikayesi ayrı, baharatların ayrı, pirincin ayrı, sarmanın içine girene kadar ki onlarca emek… Tohumdan, topraktan, yetişmesi, temizlenmesi, boyutlara ayrılıp paketlenmesi, taşınması ve mutfağa ulaşmasından, tek tek sarılıp pişirilmesine kadar… Hazırlanırken, ananın sabrı, uğraşı, omuz ağrısı, sırt ağrısı ama ille de yemeğin içine katılan sevgisi, ille de sevgisi! Beğenmedim yemiycem… L

Bir solukta izlenen film, hızlıca okunan kitap, bir makale yazısı… Bunlar ürün haline gelene kadar ne çok emek verilmiştir de, tüketivermek ve/veya olmamış deyivermek ne kolaydır!

Örneğin; Kitap okurken de emek verilebilir. Ne zaman, hangi şartlarda yazılmış, kimden, neden esinlenilmiş diye incelenirse, daha fazla keyif alınabilir. Her okuduğun, yeni bir yolculuğa çıkarabilir. Bilinmeyenler not edilebilir, eki, kaynakları incelenebilir, ya da yazısını beğendiğin yazarının önerdiği başka yazar da okunabilir. Bir bakmışsın bir kitap bin kitap olmuş… Öyle kolay değil yani okumak da! Emek harcarsan, terinin tuzu sayfalara karışırsa daha bir lezzetli olur sanki.

Ya da bunlarla uğraşana kadar başka bir sürü kitap okurum denilebilirJ O da bir tercih!

Hayatındaki önemli konulara, emek katarsan güzelliklerin çoğalıp zenginleştiğini görürsün, aynı oranda sıkıntıların da azalıp fakirleştiğini…

Yani yok öyle tüketivermek! Emeğe saygı, senin emeğinle de anlamlanır. Kendisi yeterince emek harcamayan kişi, bir başkasının emeğinin kıymetini de bilemez.

Tam bunları yazarken, üniversiteden bir arkadaşımın bir rehber kitap yazdığını, yoğun uğraşılar sonunda kültür mirasımız olan ‘’Frig Yolu Rotası’’nı çıkardığını öğrendim.

Düşünsenize, ilmek ilmek çalışılmış, 5 yıl harcanmış, rotalar en az 40 kez aşılmış, toplamında 506 km.lik yol belirlenmiş, kırmızı/beyaz markalama yapılmış, işaret levhaları taşınmış, çevredekilerin tepkilerine, zorlu doğa koşullarına rağmen vazgeçilmemiş ve üstelik gönüllü… Sonuç; raflarda bir kitap! Ardındaki bu mutfak çalışmasını bilmeyen için alınıp 1-2 dakikada incelenip tekrar yerine konuluveren bir kitap!  Nasıl emek, nasıl bir uğraş… ‘’Hiç olmazsa kalıcı’’ demek avuntu olabilir mi? Biri değilse bir başkası mutlaka bir gün ilgilenir ve kıymetini bilenin kitaplığında durup başvurulacak bir eser olabilir diye de düşünebiliriz belki.

Emeksiz yemek olur mu dedik ya, emeksiz sevgi hiç olmaz! Hele ki gerçek sevgi; özen, fedakarlık, sabır, incelik, olgunluk ister, ister de ister… Tüm bunlar emek ister! ’Selvi boylum al yazmalım’’ filminde Türkan Şoray’ın aklı ilk aşkındayken, çocuğunu büyüten adama bakıp kendine sorduğu o soru!

‘’Sevgi neydi?’’

‘’Sevgi emekti…’’

Bunların hepsini, sonuca giden yoldaki tüm aşamaları ve olmazsa olmaz detaylarını, ter damlatan o yorgunlukları düşününce…

Çok şey mi isteniyor emeğe saygı derken! Çok şey mi isteniyor biraz düşün, biraz kendini uğraşanın yerine koy derken! Çok şey mi isteniyor hiç olmazsa takdir et, ilgilisiyle paylaş derken!

Şimdi sadece, hiçbir emek boşa gitmesin, hiçbir anlamlı uğraş, sonuçsuz kalmasın, değer görsün, amacına ulaşabilsin diye yürekten dileyebiliyorum.

Sevgiyle kalın…

 

Belma KAFADAR KARAÇAM
Profesyonel Yaşam ve Öğrenci Koçu

Söyleyecek Bir Sözüm Var

,

belmakaracamSelamlar,

Geçen ay burada, bir yazım paylaşıldı ve ben çok heyecanlandım! Aslında bu ilk çalışmam değil ama ilk yayınlanan… Bugüne kadar yazdıklarımı çok yakınlarım dışında paylaşmamıştım. Nasıl tepki alacağım hakkında bir fikrim de yoktu açıkçası! Yine de cesaret edip, Guguk kuşu filminde Jack Nicholson’ın kullandığı bir sözdeki gibi; ‘’hiç olmazsa denedim!’’

Paylaşmasaydım, bende kalmaya devam edecekti. Yorumları da görünce, birden yazma, bir sonraki sayıya da bir şeyler gönderme hevesi geldi.

Bir şeyleri düşünüyor, biliyor, yapıyor olmanın ötesinde, paylaşmanın, açığa çıkarmanın tadı da bir başkaymış! Aslında, bir şekilde paylaşınca artık sadece sana ait olmuyorlar.

Paylaştıkça zenginleşme yolunda bir adım daha atmış oluyorsun.

Anlaşılan söyleyecek sözlerim varmışJ

Fark ettim ki, söylenecek sözlerin ille de bir yazıya dökülmesi gerekmiyormuş. Dikkatlice bakarsak eğer çevremizdeki insanlar birçok yolla, ne çok şey anlatıyorlar…

Örneğin;

Sözlerinin çoğunu söylemiş, artık dinliyorum ve anlıyorum diyebilen, yaşlı bir teyzenin, yakın gözlüklerinin ardından, sabırlı, hoşgörülü, bilge bakışında, dudak kıvrımındaki yumuşacık gülümsemesinde…

İçi içine sığmayan bir delikanlının, bir konuyu tartışırken, karşısındakinin sözünün bitmesine bile sabrı olmadan, başka bir şey söylemesine fırsat vermemek için, daha son kelimesi havada asılıyken, kendi içinden taşıveren sözlerinde…

Yorgun bir inşaat işçisinin, güneşin oldukça uğraşıp da giremediği göz kenarındaki kırışıklarında…

İnşası devam eden bu binadaki örnek daireyi görmeye gelen bayanın, arkadaşına, kullandığı kırışık karşıtı kremi överken kullandığı mimiklerinde…

Metroda giderken, ninesinin kucağındaki küçücük bir kızın, karşı koltukta oturan biri için; “O teyze niye uyuyor?”  diye sorup, “Yorgun da ondan” yanıtını aldıktan sonra, duraklar boyunca kadını izlemeye devam edip, tam inecekken yere zıplayıp, “Ben o teyzeye sarılmak istiyorum” diyen, sevgi dolu küçücük kolları ve kocaman yüreğinde…

Bir büfenin önünde, soluklanıp, kenarından tutunup, “Bana bir su verir misin evladım?” diyen amcanın babacan sesinde, titreyen, derisi kurumuş, kocaman, benli ellerinde…

Bisikletinin tekeri patladığı için ağlayan çocuğun, yüzündeki kiri yol yol açmış gözyaşının izinde…

Kapı yüksekliğine bile boyunun yetişemediği, kırmızı ışıkta duran arabalara mendil satmaya çalışan küçük kızın, beton kaldırımda yorgunluktan uyuyakaldığındaki düşlerinde…

Üniversiteli genç bir kızın, ilk aşkından aldığı, ilk kırmızı gülünü kurutmak için sakladığı kitabında oluşan, üstü hafif dalgalı bombesinde…

Halk ekmek kuyruğunda bekleyen emekli amcanın soğuktan sulanmış gözleri ve titreyen dizlerinde…

Heyecanlı bir basketbol maçının son saniyesinde, tüm takımın gözü üstündeyken, galibi belirleyecek olan son atışı yapan sporcunun tuttuğu nefesinde…

İlk denemesi yayınlandıktan sonra içi içine sığmayan, içinden geldiği gibi paylaşmak isteyen, doğru yazdım mı, gerçekten anlatabildim mi, betimlemelerim insanların zihninde canlanabildi mi, kelimeleri doğru seçtim mi diye, kafasında onlarca soruyla hem ürkek hem de heyecanla yeniden yazan birinin cümlelerinde…

Demem o ki, bir önceki yazımda da bahsetmeye çalıştığım gibi, ille de ve inatla farkındalığı fark etmiş, yaşam biçimi haline getirmiş ve tüm duyularınla anlamaya çalışmışsan eğer,

Sadece benim değil!

Herkesin bir sözü ve herkesin ayrı bir anlatma yöntemi var, anlamak isterseniz!

Sevgiyle kalın…

 

Belma KAFADAR KARAÇAM
Profesyonel Yaşam ve Öğrenci Koçu

 

Farkında Olun Fark Yaratın

,

bk-y1

Hayattan ne isteriz diye sorguladığımızda, asgari geçimi sağlamış, güvenlik sorunu olmayanlardan gelen genel yanıtlar; sevgi, barış, mutluluk, hayatın anlamını bulmak, huzur ve benzeri yanıtlardır değil mi? Bunları neden istiyoruz, gerçekten biz mi istiyoruz…

Kendimizi gerçekten tanıyor muyuz, tanımalı mıyız? Tüm varlığımızla duygu zihin beden olarak farkında mıyız? Öncelikle kendimizle mi yoksa dış çevremizle mi daha çok ilgileniyoruz?

Kendini tanımak demek bir şekilde çevreyi de tanımak demektir. Bunu gerçekten istiyorsak tüm varlığımızla tüm duyularımızla algılamaya, farkında olmaya çalışmalıyız.

Her zaman, duymak dinlemek değildir, görmek bakmak demek değildir, çok bilinen klasik bir söylemle! Peki, gerçekten bunlar ne demek? Söylendiği gibi gönül gözü ve kulağı var mı? Neyle ve nasıl dinleyip göreceğiz kendimizi?

Kendini tanıyan insan mutluluğa doğru yol alır, bir bütünün inanılmaz bir parçası olduğunu, bir mucize olduğunu anlar. Küçük bir çocuğun gelişimini düşünün ve dikkatle izleyin. Onun yürümesi adım atması ile yetişkin insanın arasında ne fark var? Biri bilerek, isteyerek, yavaş yavaş yürürken, çok anlamlı bir görevi yerine getirir gibi ve tüm dikkati hareketinin en küçük ayrıntısında olarak adımlarını atarken, yetişkin ise yılların verdiği alışkanlıkla son derece sıradan bir eylemi yerine getirmektedir.  Zamanla kendiliğinden gelişen yürüme eylemimizin yerine, bunun farkında olarak yürümeye çalışırsak ve aynı şekilde yaptığımız her hareketimizi, duygumuzu, düşüncemizi dikkatle izlersek kendimizin, dünyamızın farkında olur ve bir anlam bir güzellik katabiliriz. Bunların her birinin bize sunulmuş bir mucize olduğunu anlayabiliriz belki…

Tıpkı nefes almanın farkındalığı gibi! Bir süre nefesinizi tutmayı denesenize…

Bunun gibi hayatta da bilerek, isteyerek farkında olarak seçimler yapmak/yapabilmek ne kadar önemlidir.

Bu konuya Julia Roberts’ın şu meşhur ‘’Kaçak Gelin’’ filmindeki yumurta deneme sahnesi çok iyi bir örnektir. Filmdeki rolünde Roberts, kendi tadını bilmeden her bir sevgilisi nasıl tercih ediyorsa, o da yumurtayı o şekilde yediğini fark edince, bir gün tüm yumurta pişirme çeşitlerini hazırlayıp tek tek deneyerek kendi tercihini bulmaya çalışıyordu.

Ben ne seviyorum gerçekten ben mi seviyorum yoksa dayatmalar sonucu mu? Bunu öğrendikten sonra artık sürekli varoluş sorgulanmaya başlar. Ben neden buradayım amacım ne? Ne yapıyorum, ne yapmalıyım, nasıl yapmalıyım, neden yapmalıyım? Bu yolculuk kişinin içinde bir kez başladı mı artık geri dönülemez, böylece herkes kendi doğrusu ve mükemmeline doğru yol alır.

Bu bir tercih meselesidir. Ne işime yarar demediğimiz sürece! Şimdi, şu anda ve burada olmamızın bir kanıtıdır.

Bir kez farkında olunca, doğru gözlemler ile kendini tanıyınca, en yakın çemberinden itibaren diğerlerini de tanımaya başlarsın. Hayatı fark edersin ve varsa sana göre düzeltilmesi gereken yanları ile tek bir amaca doğru kendi yolunda yürümeye başlarsın. Tıpkı bebek adımlarını saymak gibi…

İnsanları yaşayan diğer canlılardan ayıran özelliklerden en önemlisi farkında olmaktır. Bu bizi sürü psikolojisinde yaşamaktan uzaklaştırır, soran sorgulayan bireyler olmaya yöneltir. Tıpkı küçük çocuklardaki gibi, inançlar doğruları/yanlışları genel geçer kuralları ile beyinlerine kazınmadan çok önce, her şeyi sorguladıkları zamanlarda olduğu gibi…

İşte gerçekten istersek en başta yanıtı aranan sorunun sonucuna da bu şekilde ulaşabiliriz.

Farkındalıkların arttığı bir dünyada yaşamak dileğiyle…

Belma Kafadar Karaçam
Profesyonel Yaşam ve Öğrenci Koçu