Mesaj Alınmıştır..!

,

Ne oldu, nasıl oldu derken bir hafta içinde neye uğrağımızı şaşırdık. Dünyanın diğer ucunda ortaya çıkan bu salgının bize ne etkisi olacak ki diye umursamazken kendimizi aynı cenderenin içinde buluverdik… Peki sizce bütün bu yaşananlardan kime ne mesaj var?

Diyorum ki büyük resimde insanoğluna, ülkelere ve devletlere birçok ders çıktığı gibi mikro düzeyde işletmelere ve bireylere de mesajlar var. Gelin dışarıdan birlikte bakalım. Düne kadar devletler, insanlar, işletmeler olarak kurulu düzenlerimizin sürekliliğini garanti altına almak adına büyük bir hızla koşuyorken hiç beklemediğimiz bir anda olanca hızımızla duvara toslayıp yavaşlamak zorunda kaldık. Üstelik bu kez sadece kendi kurulu düzenimizi devam ettirmemiz yetmiyor, zira bu durumdan çıkmanın tek yolu hep birlikte şifalanmak. Ne oldu? Soru unuttuğumuz evrensel değerlerden geldi. Çin’den İtalya’ya giden yardım paketlerinin üzerinde yazan “Biz aynı denizin dalgaları, aynı ağacın yaprakları, aynı bahçenin çiçekleriyiz ifadesi sanki buradaki mesajın hayat bulmuş hali.

Hangi ülkeden, kıtadan, milliyetten veya sosyal statüden olursak olalım, kendi yaşam alanlarımıza hapsolduk. Ha apartman dairesi, ha baraka ha kraliyet sarayı… Sonuç aynı öyle değil mi? Peki bu durum bize ne anlatıyor sizce? Bana sorarsanız bu mahkumiyetten tek kelimelik bir mesaj çıksaydı, o DÜŞÜN olurdu. Düşün insanoğlu, düşünün devletler, düşünün işletmeler…Diyebilirsiniz ki neyi düşüneceğiz, her şey ortada, hiçbir şey iyiye gitmiyor, her şey belirsiz, artık iflah olmayız… Sizce bunları düşünmemiz için mi bu durumun içindeyiz. Yani kolaya kaçmak, bizim kontrolümüz dışındaki durum, kişi veya kurumlara topu atmakla iş bitiyor mu? Bana kalırsa tam da bu noktada ayrışma başlıyor. DÜŞÜNmemiz için yaşam alanlarımızda geçen süreyi, eğer başkalarını suçlamak, bizim dışımızdaki olaylara bağlayıp mazerete sığınmak veya hala parklarda bahçelerde gezerek inkarla geçiriyorsak inanın oradan çıkış yok.

Peki ne mi düşünelim, önce hiçbir şeyin eskisi gibi devam etmeyeceğini ve değişmemiz gerektiğini kabul edip, bu durumun bizim kontrolümüzde olan kısmıyla ilgili sorumluluğu üstlenelim. Bu kabulleniş bizi önce kendimize sonra da bizimle aynı gemide olanlara hesap verebilir duruma gelmemiz için bir plan yapmaya ve aksiyon almaya da sevk ediyor. Evet işte çıkış orada.

Elbette kolay bir süreçten geçmediğimizi kabul ediyorum. Ancak hiçbir köklü değişim kolaylıkla ve hissettirmeden olmaz. Kendimizi rahatsız, belirsizlik içinde ve zorlanıyor hissetmemiz de gelişimimizin bir parçası. Aynı durum işletmelerimiz için de geçerli. Bir şekilde mevcudu korumaya çalışarak bugünlere getirdiğimiz işimiz, ekibimiz belki ortaklıklarımız da değişime gebe. Neden? Sular durulduğunda işini yeni düzene adapte eden, piyasadaki ihtiyaca göre hizmetlerini ve ürünlerini çeşitlendiren, müşterisi ve tedarikçisiyle düzenli iletişimini devam ettirenler hayatta kalacak ve oyunu yeni kurallarına göre oynamaya aday olacak.

Şimdi karar sizde. Siz hangi taraftasınız? Kara kara düşünüp, durup beklemeyi seçenlerden misiniz? Bu durumda kendini, işini ve ekibini nasıl farklılaştıracağına odaklanıp, aksiyon alıp bilinçli bir şekilde oyunda kalma tercihinde bulunanlardan mı?

Bu yazıyı okuyanların şu yanıtı verdiklerini hayal ediyorum.

Mesaj alınmıştır…!

Sağlıcakla ve sevgiyle kalın.

 

Belma Öztürk Gürsoy
ActionCOACH İşletme Koçu

Soruların Gücü Adına!

,

Finansal denetim alanında hatırı sayılır tecrübesi olan biri olarak, mesleğe yeni adım atan ekip üyelerimiz bana “Sizce denetim nedir?” diye sorduğunda, cevabım, “doğru soru sormak ve dikkatle dinlemektir” şeklinde kısa ve netti. Dolayısıyla, teknik yeterliliği edinmekle birlikte doğru soru sormayı ve dinlemeyi öğrenmek benim bir numaralı tavsiyemdi.

Peki doğru soruyu sormak sadece iyi bir denetçi olmak için mi gerekli. İnanın, sorular o kadar önemli ve güçlü ki hem bireysel hayatımızda hem de işletmelerimizde onları nasıl kullandığımız, doğrudan sonucu etkiliyor.

En basit örnek ile başlayalım. Kendimize sorduğumuz sorular. Kendinize hangi tür soruları sıklıkla sorduğunuzu gözlemleyin. Sorularınız, Bu neden hep benim başıma geliyor? Beni neden hiç kimse anlamıyor? şeklinde mi? Ya da gelin benzer durumlar için geçerli olabilecek farklı sorulara bakalım. Bu sorunu tekrar yaşamamak için neyi farklı yapmalıyım? Kendimi daha doğru ifade etmek için hangi yolu deneyebilirim? Ne dersiniz, hangi tip sorular sizi sorunu sahiplenmeye ve çözüm odaklı düşünmeye sevk ediyor?

Gelelim şirketlerde yöneticilerle çalışanlar arasındaki diyaloglarda sıkça rastladığımız sorulara. Örneğin şirket çalışanı işe geç geliyor veya kendisine verilen işi zamanında teslim etmiyor. Patron veya yönetici olarak hangi soruları soruyorsunuz, Niye geç kaldın, neden devamlı geç kalıyorsun? Raporu yarın yönetim kuruluna sunmamız gerektiğini biliyordun, neden hala hazır değil? şeklindeki soruları mı kullanıyorsunuz? Bu sorulara bahane, inkâr veya başkasını suçlama dışında, soruna çözüm getirecek yanıtlar gelmesi sizce mümkün mü? Peki bunların yerine şu soruları kullanmaya ne dersiniz? Bugünden itibaren geç kalmamak için ne yapacaksın? Raporda eksik kalan nedir, bu konuda alternatif olarak ne yapabilirsin? Bundan sonraki raporlamada aynı sorunu yaşamamak için neyi farklı yapacaksın veya sistemsel bir önerin var mı? Hangi tip sorular sizce sorunu çözmeye yönelik düşünmenin önünü açıyor?

Bir örnek de satış görüşmesi için düşünelim. Satış personeliniz, satış görüşmesini nasıl yönetiyor? Devamlı konuşarak, ürün ve şirketle ilgili uzun uzun açıklamalar yaparak mı? Bolca soru sorup, yanıtlarını dikkatle dinleyerek mi? Ayrıca satış görüşmesinin hangi aşamasında hangi tür sorular soruyor? Görüşmenin başında müşteri ile uyumu kuracak açık uçlu sorular belli mi? Bir sonraki aşamada, müşteriye sorduğu sorularla konuya hakimiyetini ve yetkinliğini göstermesi gerektiğinin farkında mı? Elbette bir de müşterinin yanıtlarının teyit edilmesi ve olası itirazların yanıtlanmasını sağlayacak yoklama soruları. Dolayısıyla sadece soru sormak değil, doğru zamanda doğru soruyu sormak da bir o kadar önemli.

Bu örneklerle, umarım sıkça kullandığınız sorulardan bazılarını yakalamışımdır. Sonuçlardan memnun değilseniz, bir de sorularınızı gözden geçirin. Sizi ve ekibinizi sonuca ve çözüme götürecek sorular sormak konusunda kendinize ve yöneticilerinize hedefler koyun. Bu konuda çok güzel bir kaynak kitap olan Dr Marilee Adams’ın “Sorularınız değişirse, hayatınız değişir” kitabını okumanızı ve okutmanızı öneririm.

Kolay değil mi sizce de, sorularınızı değiştirin, hayatınız ve sonuçlarınız değişsin. Biliyorum yine benim kuşaktan okuyucular için bir anlam ifade edecek, çocukluğumun favori çizgi film kahramanı He-man’e gönderme yapmak istiyorum. Soruların Gücü Adına 🙂

 

Sevgiyle kalın

 

Belma Öztürk Gürsoy

ActionCOACH İşletme Koçu

 

 

 

Aş mı Aşkınız mı?

,

Her ne iş yapıyorsak yapalım, hepimiz günün sonunda “ekmeğimizdeyiz :)” öyle mi? Ya da yine Yeşilçam’dan alıntı yapayım, “sevgi karın doyurmuyor mu?” Gerçekçi olalım, “ne yaparsan yap, aşk ile yap!” sadece şarkılarda nakarat olabilir diye düşünenlerden misiniz?

İşletmeler de aslında patronlarının işi kurarken sahip oldukları büyük tutkunun bir sonucu. Biliyoruz ki, zamanla bu tutkunun adının vizyon olarak konulması ve şirketin yoluna bu tutkuyu paylaşan kişilerle devam etmesi başarısı için hayati önem arz ediyor. Peki birçok patronun gerçeği neden farklı? İşini kurarken, onu bu yola sokan tutku neden zamanla soluyor hatta hatırlanmıyor?

İlk zamanlar patron aynı anda birçok cephede savaşırken, artık daha büyük oynama ve iş delege etme zamanının geldiğine kanaat getiriyor ve bir, iki derken bir süre sonra hatırı sayılır sayıda bir ekibe sahip oluyor. Peki iş delege edebiliyor mu? Operasyon, patronun daha az müdahalesi ile yürüyor mu? Daha önemli işlere odaklanacak zaman ayırabiliyor mu? Birçok patron için cevap maalesef hayır. Durumu şöyle özetleyebiliriz, hala en az ilk günkü kadar çalışıyorken, bu kez 40-50 kişilik bir ekibin sorunları da mevcudun üstüne ekleniyor. Zaman zaman kim patron, kim çalışan, roller birbirine karışıyor, zira işletme sahibi kendini ekibindeki kişilere hesap verirken bulabiliyor. Sonuçta, patron işinden 15-20 gün değil, birkaç gün uzak kalmayı aklından bile geçiremiyor. Hasbelkader tatil yapmayı denediğinde, işler çığırından çıkıyor, telefonu susmuyor, üstelik döndüğünde daha büyük bir krizi çözmek zorunda kalabiliyor. Ne dersiniz? Bunlar tanıdık geldi mi?

Daha ileri taşıyalım, bir de iş dışında hiçbir özel hayata yer bırakmayacak kadar çok çalışıp, para kazanamamak var. Para bir gün var, bir gün yok, üstelik nedenini çözemiyorsunuz. Nakit yokken, nasıl oluyor da önemli tutarda vergi ödemeniz gerekiyor, anlam veremiyorsunuz? Ancak hesap kitap işleriyle de ilgilenmediğiniz ve belki sadece bankadaki parayı takip ettiğiniz için doğrusu ne bilmiyorsunuz. Bu kadar bilinmezle kim bilir ne kadar yol alıyorsunuz.

Eh böyle bir sarmalda günler birbirine benzer şekilde tükenmekteyken, elbette işine ne aşk kalır ne de meşk! Sadece günü kurtarıyorken ve AŞ için çalışıyorken buluruz kendimizi.

Peki tespiti yaptınız, çözümden haber verin diyorsanız, iş yapma şeklinizle ilgili bir değişiklik yapmazsanız hayatınızda hiçbir şey değişmeyecek öncelikle lütfen bunu kabul edin. Bildikleriniz sizi buraya kadar getirdi. Daha iyisine ve ileriye gitmek için, ekibinizi, zamanınızı ve paranızı yönetmekle ilgili sorunları masaya yatırmak ve çözmek için adım atmak sizi bekleyen en önemli aşama. Zira bu sorunlar aynı zamanda siz ve işletmeniz için birer fırsat.

AŞKınızın sürmesi de bitmesi de sizin elinizde. Hazır 14 Şubat geliyorken, gelin siz de işinizle AŞK’ınızı tazeleyin.

 

Sevgiyle kalın,

 

Belma Öztürk Gürsoy
ActionCOACH İşletme Koçu

Yeni Yılda Yeni Bir … Lazım!

,

Hepimizin son bir aydır heyecanı ve coşkusuna kapılıp gittiğimiz yeni yıl geldi çattı. Takvimler artık 2020’yi gösteriyor. Peki bu yılı sizin için yeni yapan nedir? Takvimlerin bir yıl daha ileriyi göstermesi dışında hayatınızda yeni olan ne var?

Yeni kararlar aldınız mı mesela? Yeni bir yıla girmeyi fırsat bilerek, kendinize hedefler koydunuz mu? Bu yılla ilgili hayalleriniz neler? Neyi farklı yapacaksınız?

Daha az yemek, daha çok yürümek mi? Aile ve dostlarla daha fazla ve kaliteli zaman mı? Daha fazla gezmek, yeni ülkeler veya kıtalar görmek mi? Bilmediğiniz ve hep merak ettiğiniz hangi yeni konuyu öğreneceksiniz? Yeni bir ev veya yazlık edinip, bahçesinde toprak işleriyle mi uğraşmaya başlayacaksınız? Bunlar sadece zihninizden geçenler mi? Tıpkı her pazartesi diyete başlayıp, cuma gelmeden vazgeçmemiz gibi, yeni yıla girerken niyet edip, bir hafta dolmadan kaldığınız yerden aynı şekilde devam etmeyeceksiniz öyle mi?

Kim bilir, daha radikal bir şey belki, artık uzun saatler çalışmak ve hayatınız sadece iş olsun istemiyorsunuz ve uzun yıllardır çalıştığınız kurumdan ayrılmak her önünüze gelene serzenişte bulunduğunuz bir konu olabilir mi? Ya da bizzat kurduğunuz şirketinizi artık sizden sonra gelen neslin temsilcisine devretmek, bir süre uzaktan ilgilenmek hatta belki tamamıyla devretmek hayalinizi bu yıl gerçekleştirmek istiyorsunuz. Peki bu konuda ne kadar ciddisiniz, sadece hayal ve niyet mi ediyorsunuz? Kaç yeni yılı bu niyetle geçirdiniz ve 2020’de gerçekleştirmek için bir planınız var mı?

Kabul edelim, hepimiz ne kadar şikayetçi olsak ve değiştirmek istediğimizi her fırsatta dile getirsek de, memnun olmadığımız konuda değişime ve yeni bir hayat şekline karşı dirençliyiz. Yeni olan her şeyi seviyoruz ve yenilik için heyecanlanıyoruz; yeni bir ev, yeni bir iş, yeni bir yıl… Ancak yeniliğe adım atmak için memnuniyetsizlik tek başına yeterli gelmiyor. Ne zamanki, memnun olmadığımız konuyla ilgili bir vizyonumuz oluşuyor ve kendimizi o resmin içinde görüp, ulaşmak için heyecan duymaya başlıyoruz işte o zaman değişim için bir aşama daha geçmiş oluyoruz. Örneğin, işini ikinci kuşağa devretme niyetinde olan bir patron, işini devrettiğindeki hayatıyla ilgili zihni netse, mesela dünya seyahatine çıkmak, fotoğraflar çekmek ve sergilemekse ona ilham veren, bu kez harekete geçmek için heyecan duymaya başlıyor. Hayır aksine, işini devretmek istemekteki tek sebebi sadece çok çalışmaya ve şirket sorunlarıyla uğraşmaya son vermekse, o gün bir türlü gelmiyor. Diyelim ki memnuniyetsizliğin yerine geçecek vizyonunuzu da belirlediniz, sırada ne var dersiniz? Size ilk adımı attıracak bir sebep lazım. Bu ilk adım bazen size nasıl ilerleyeceğinize dair fikir veren bir yazı, katıldığınız bir seminer, dinlediğiniz bir fikir lideri olabileceği gibi maalesef bazen de artık değişimi mecburi hale getiren sorunlar olabiliyor.

2020 sizin için gerçekten yeni bir yıl olsun istiyorsanız, işte size öneri; kendinize değiştirmek istediğiniz en az bir konu seçin, bu konuda değişen hayatınız üzerinde düşünün ve yeni sizi tasarlayın, gerçekleştirmek için hedef koyun, gerekenleri öğrenin, bir plan yapın ve elbette AKSİYONa geçin. 2020’nin hayatınızda gerçek bir yeni yıl olması için, size bunların hepsi lazımJ

2020 fark yarattığınız bir yıl olsun!

Sevgiyle kalın,

 

Belma Öztürk Gürsoy
ActionCOACH İşletme Koçu

Değerli Olan Hangisi? Siz Mi İşletmeniz Mi?

,

Okul hayatıyla birlikte bireysel olarak hep daha başarılı olmaya ve önde yer almaya çalışarak hayata atılıyoruz. Aynı şekilde birey olarak da birçoğumuz için ön önemli ihtiyaç olan onay görme ve itibar kazanma dürtüsüyle, işimizde ne kadar vazgeçilmez isek o kadar değerliyiz ve saygınlığı hak ediyoruz diye düşünüyoruz, öyle değil mi?

Kendi işini kurarak, iş hayatına giriş yapan birçok patron da başlangıçta tek kişi olarak çıktığı yolda, zamanla geniş bir ekibe belki birçok üretim ve hizmet tesisine sahip olabiliyor. Bununla birlikte hala tek kişi olduğu günlerdeki gibi hatta bazen çok daha fazla çalışıyor. Üstelik bu kez onlarca kişi ve kurumu ilgilendiren günlük rutin birçok kararın tam merkezinde tek başına yer alabiliyor. Bu durum birçoğu için patron olmanın bir sonucu, olmazsa olmazı. Patron dediğin herkesten önce şirketinde olan, herkesten çok çalışarak örnek olan ve herkesten sonra şirketten ayrılan kişi. Ondan habersiz kuş uçmayan, her kararın mutlaka içinde yer alması gereken, kendini ve tüm hayatını şirketine adayan kişi. Bir de ilerleyen yaşına rağmen, hala şirketi için vazgeçilmez olan veya olmayı tercih eden patronlarımız var. Hala kendinden sonrası için hiçbir planı uygulamayı koymayan.

Ne diyorsunuz? Patron olmak sizce de kendini kaybedene kadar ve belki ölünceye kadar işinin başında olmak mı demek? Bunun aksi mümkün mü?

Elbette mümkün ve ilk adım nedir biliyor musunuz? Patrona bağımlı olmadan da sistemli bir şekilde çalışan ticari ve karlı bir işletme yaratmanın planını yapmak. Gerçek patronluğun böyle bir işletmeyi inşa etmek olduğu gerçeğiyle yüzleşmek.

Birçok patron için ölçeği ne olursa olsun, çok ciddi emek, zaman ve belki sermaye ile kurulan şirketleri çok değerli. Hele ki tüm hayatlarını vakfettiklerini düşünürsek paha biçilemez. Peki gelelim bu değerin gerçek ticari dünyadaki karşılığına. Gelecekte şirketini yatırımcıya, ikinci kuşak hissedarlara veya finansörlere açmak istediği için şirket değerinin ne olduğunu merak eden patronların ilk yüzleştikleri gerçek oldukça çarpıcı. Bir şirket, patronuna ne kadar bağımlıysa, şirket değeri o kadar düşük demektir, biliyor muydunuz? Yani şirketinizden patron olarak sizi çıkardığımızda geriye değer atfedilebilecek bir işletme kalmıyorsa, sizin sadece bir işiniz var demektir, işletmeniz değil.

Sebebiniz ne olursa olsun; ister iş ve özel hayat arasında denge kurmak, ister sizden sonra şirketinizin hayatına devam etmesini garanti altına almak, isterse de şirket değerinizi artırmak olsun, bugünden itibaren şirketinizin sizden bağımsız bir şekilde faaliyet gösterebilmesi için aksiyon almaya başlayın. Bunu başaran gerçek patronlardan biri olmayı hedefleyin.

Yeni bir yıla girmek üzere geri sayıma başladık. Yeni yılda dilerim şirketinizin vazgeçilmezi değil, patronu olmayı seçersiniz ve 2020 yılı miladınız olur.

Sevgiyle kalın.

 

Belma Öztürk Gürsoy
ActionCOACH İşletme Koçu

Şirketiniz Kime Benziyor?

,

Çeyrek asır önce, bir önceki yazımı ilk 45’liğimle ilgili yazmış olmamın verdiği özgüvenle bu kadar rahat kullanıyorum bu ifadeyi 🙂 , üniversite sıralarındayken bir öğretim görevlisinin sınava giren biz öğrencilere sarf ettiği şu sözler, hep aklımda kalmıştır. “Cesaret ile cüret birbirinden bıçak sırtıyla ayrılır” diye. O zamanlar için büyük ölçüde gülüp eğlendiğimiz güzel sohbetler arasında bahsi geçen bu sözün, şimdilerde gerçek derinliğini daha iyi anlıyorum.

Hayat da hep bıçak sırtı tercihler arasında geçip gidiyor, öyle değil mi? Kimi zaman bu tercihler konusunda bilinçliyiz, kimi zaman da adım atmakta zorladığımızda, şartlar bize başka tercih bırakmadığı noktada önümüze geleni yaşayacak kadar çaresiziz. Bir tarafta mutsuz olduğu, değiştirmek için çaba harcadığı halde değiştiremediği bir durum veya ortamdan çıkma cesaretini ve cüretini gösterenler var. Diğer tarafta, bu tercihini kullanmayı devamlı erteleyenler, hep daha doğru zamanı bekleyenler, neden olamayacağına ilişkin sebepleri konu edenler… Tüm bu gelgitler içinde kaçırdığımız çok önemli bir detay var, çabasız kaldığımız her an, sorunlarla yüzleşmekten kaçtığımız ve kaybettiğimiz zaman değil midir? Her ne sorun varsa, biz anlamamakta veya gereğini yapmamakta ısrar ettikçe, daha büyüğü ve daha zorlayıcı versiyonuyla sınanıyoruz.

Ha bir de tabi yaşadığı sorunla ilgili hep dışarıda bir suçlu veya sorumlu arayanlar var. Kimdir bu suçlular, kimi zaman performansı kötü çalışanlar, kimi zaman istikrarsız ekonomi ve siyasi ortam, kimi zaman da hiç memnun olmayan müşteriler ve yıkıcı rekabet. Peki sonuç, uzun veryansın sohbetleri, sonu gelmez neden olmaz senaryoları, umutsuzluk girdabı…

Ne zamanki, sorunlarla yüzleşip, sorumluluğunu alıp, kendimize ve paydaşlarımıza hesap verebilirlikle ilgili adım atıyoruz, o zaman kasvet bulutları yavaş yavaş dağılmaya başlıyor. Öncelikle artık, neden olmazlara takılıp devamlı pili bitik bedbaht bireyler ve iş sahipleri olmaya son veriyoruz. Bunun yerine koyduğumuz ne yapabiliriz sorusu bize çözüm seçenekleri getirmeye başlıyor. Çözümlere odaklanmak ve çevremizdeki olasılıkları fark etmek de işte bu süreçte mümkün olabiliyor. Ancak göz ardı edilmemesi gereken gizli bir tehlike var. Modumuzu değiştirdik, çözüm ve olasılıklara açığız ancak o kadar keskin çizgilerimiz var ki en ufak bir tökezlemede tekrar başladığımız karamsarlık ve umutsuzluk girdabına düşebiliriz. O halde elbette hedefler koyalım ve bu hedeflere ulaşmak düsturumuz olsun ancak bunun bir süreç olduğunu ve küçük de olsa istikrarlı adımlar atmanın ve vazgeçmeden azimle devam etmenin hayati olduğunu unutmayalım derim. Bugünden yarına hemen her şey mükemmel olmayabilir ancak bugün başlamazsanız, ya hep ya hiç arasında, hiçlikten nasıl uzaklaşacaksınız?

Çocuklarımızda deneyimlediğimiz gibi, söylediklerimizi yapsınlar istiyoruz ancak onlar bizim yaptıklarımızı örnek alıyorlar ve sonuç olarak ebeveynliğimizi sorguluyoruz. Dolayısıyla patronlar olarak siz nasılsanız şirketinizin de, ekibinizin de sizin gibi olacağı muhakkak. Ekibinizin çözüm getirmesini, olasılıklara odaklanmasını ve verimli çalışmasını istiyorsunuz. Şimdi size ayna tutalım. Peki siz, bu konularda nasıl bir örneksiniz? Hadi söylediğim gibi yapın diyen mi? Bizzat söylediğini yaparak örnek olan mı?

 

Sevgiyle kalın,

Belma Öztürk Gürsoy

ActionCOACH İşletme Koçu

İşte benim İlk 45’liğim!

,

Tutkunun insanları nasıl dinamik, ilham verici ve mutlu kıldığını en net hissettiğim anlardan biriydi geçen yıl katıldığım MFÖ konseri. Hani bildiğinizi sandığınız ve çokça duyduğunuz bir şeyi gerçekten hissettiğiniz bir an vardır ya size, Evet ya, İşte bu! dedirten, benim için tam da böyle bir andı. Bu üçlünün ilerlemiş yaşlarına rağmen sahneden yansıttıkları enerji inanılmazdı. Onlarla aynı yaştaki birçok insanın, bırakın yüzlerce insana konser vermek ve coşturmak, evden çıkmak hatta kolunu kaldırmak istemediğini düşündüm. Üstelik bu durum yaşı ilerlemiş insanlara mahsus değil maalesef, çok genç yaşlardan itibaren bu rutinde yaşayan birçok insan var muhakkak.

İnsanın, hayat enerjisini besleyen ve canlı tutan bir amaca sahip olması ve eğer hala böyle bir amacı yoksa bunu bulmak için bilinçli adımlar atması ne kadar önemli… Aksi taktirde günlük işleri yetiştirmeye, faturaları ödemeye, evlenip, çocukları büyütüp ölmeye giden ruhsuz, amaçsız bir hayat bizi bekleyen. Eğer birilerinin gelip, bizi bu anlamsızlıktan çekip çıkaracağını bekliyorsak veya zaten dünya düzeni bu, böyle gelmiş böyle gider bahanesine yaslanmışsak, gerçekten bu dünyadan öylece boş, göçüp gidiyoruz. Şu meşhur söz de bunu özetliyor sanırım, insanlar 25 yaşında ölür, 75’inde gömülür diye.

Bu ay benim hayatımda 45 yaşımı gördüğüm özel bir zaman dilimi, tabiri caizse işte ilk 45’liğim… Bu süreyi nasıl kullandım diye dönüp baktığımda, başarı odaklı, en büyük tutkusu işinde başarılı ve yetkin olmak ve hep daha fazlasını öğrenmek olan birini görüyorum. Daha fazlasını öğrenmek adına cesaret etmemin de tutkumu ve enerjimi besleyen ön önemli etken olduğunu anlıyorum. Yeni 45’liğimde daha fazla macera yaşamayı, insanlığın ve varoluşun kadim sırlarının peşine düşmeyi, potansiyelimin sınırlarını zorlamayı, düşmek ve başarısız olmakla ilgili kaygılarımı bir kenara bırakıp, deneyime odaklanmayı seçiyorum.

Şimdi gelelim aynı konunun şirketler nezdindeki karşılığına. Şirketleri ayakta tutan ve üst liglere taşıyan yine bir tutku. İlk başlarda, şirketini kurarken patronların itici gücü olan tutku zamanla etkisini yitiriyor, soluyor ve hatta hatırlanmıyor bile. Peki patronların ne kadarı bunun farkında ve bireysel hedeflerine ulaşmak için şirketlerini bir araç olarak dizayn ediyorlar? Ne kadarı vizyonlarını netleştirip, buna ortak olacak kişilerden bir ekip kurmayı önemsiyorlar? Vizyon nedense sadece büyük şirketlere mal olmuş, büyük bir sözcük gibi algılanıyor, oysaki şirket ölçeğinden tamamen bağımsız. Her şirketin bir varoluş amacı olmalı, öyle değil mi?

Şirketlerin hayatı da tıpkı insan hayatı gibi. Eğer şirketlerin, patronun bireysel hayatındaki tutkusuyla da birleşen bir amaç ve vizyonları yoksa, böyle gelmiş böyle gider kabulüyle yönetiliyor ve maalesef yüzlercesi gibi bu dünyadan göçüp gidiyorlar. Şimdi kendinize şu soruları sormanızı öneriyorum, şirketimin bir vizyonu var mı? MFÖ’nün sahnede yansıttığı tutkuyu ve ilhamı yansıtıyor mu? Ve başkalarını da bu tutkuya ortak edebiliyor mu? Bulunduğunuz durumdan memnun değilseniz ve bir yerden başlamalıyım ancak nereden diye düşünüyorsanız, işte size başlangıç, bu soruların yanıtları üzerinde çalışmakla başlayın.

Sevgiyle kalın.

 

Belma Öztürk Gürsoy

ActionCOACH İşletme Koçu

Bir Yeşilçam Repliği “Artırın Satışları, İndirin Maliyetleri!”

,

Yeşilçam filmlerinin çokça izlendiği bir kuşakta büyüyen biri olarak, aklımda kalan ve beni gülümseten bir replik var. Cüneyt Arkın, zor zamanlar geçiren bir şirketin başına geçer, tabiri caizse fabrikatör olur. İlk icraat olarak, şirkette kim olduğu anlaşılmayan birine telefon açar ve talimat verir, “Satışları artırın, maliyetleri düşürün!”. Ve şirkette her şey yoluna girer, mucize gerçekleşir.

Ne diyorsunuz?… Bence de keşke hayaller bu kadar kolay gerçek olsa!

Peki sizin şirketinizde işler nasıl yürüyor? Satışları artırmak, maliyetleri düşürmek için ekibinize talimat vermek dışında neler yapıyorsunuz? Ayrıca sadece satış ve maliyetle iş bitiyor mu? Sizi ve şirketinizi bir patron olarak 5 yıl sonrasına taşıyacak bilinçli adımlar atıyor musunuz? Eğer bu sorulara yanıtınız sessizlik ise, sizi Cüneyt Arkın repliğindeki mucizeyi bekleyen olmaktan farklı kılan nedir?

Belki büyük hayalleriniz var, dünya markası olmak istiyorsunuz. Ya da şirketinizi bugünkü değerinin 4-5 katı üzerinde bir değerden devretmek, yatırımcılara açmak gibi bir niyetiniz var. Harika! Hayal etmenin tüm başarılar için ilk ve vazgeçilmez bir aşama olduğu artık tartışma götürmez bir gerçek. Dünya markası olmaya ya da şirketinin değerini 4-5 katına çıkarmaya aday bir şirket sahibi olarak ne istediğinizi biliyorsunuz. Peki, hangi yoldan gideceksiniz, kiminle gideceksiniz, yolda hangi kaynaklara ihtiyacınız olacak, ne tür yatırımlar yapacaksınız, bu soruların yanıtlandığı yol haritanız hazır mı? Bundan 1 yıl sonra, 3 yıl sonra ve 5 yıl sonrası için satışlarınızı artıracak, maliyetlerinizi düşürecek stratejilerinizi belirlediniz mi? Hatta, bunların sonucu olarak 1-3-5 yıl sonraki satışlarınız, maliyetleriniz, ekip yapınız, yatırımlarınızla ilgili rakamsal bir simülasyon yaptınız mı? Yoksa, tek yaptığınız hayal etmek mi? O halde, hayallerinizi sadece rüyalarda görmekle yetinmemeniz için sizi hayallerinizi gerçek yapacak detaylı bir iş planı yapmaya davet ediyorum. Bu iş planını sizin adınıza başkasının yapması konusunda ise ihtiyatlı davranmanızı öneriyorum. Zira sizin hayallerinize nasıl ulaşacağınızın yol haritası hazırlanırken, bizzat sizin nezaretinizin ve yönlendirmenizin olması son derece önemli. Ne istediğinizi belirlediğiniz gibi, nasıl gitmek istediğinizi de siz belirlemelisiniz. Elbette stratejik bir iş planı yapmak konusunda destek alabilirsiniz ancak işin sahibi olarak projenin içinde olmayı göz ardı etmeyin derim.

İş planınız hazır! Artık yapmanız gereken ilk iş, bu planı gerçekleştirmek üzere, ekibinize planın bir parçası olduklarını hissettirmeniz, herkese düşen görev ve sorumlulukları üçer aylık kısa aksiyon planlarına dönüştürmeniz ve elbette yola koyulmanız.

Daha yarın bize ne getirecek bilmiyoruz, siz 3 yıl, 5 yıl sonrasının iş planını yapmaktan bahsediyorsunuz diyenler için son bir sözüm var. Gerçekten, istediğiniz yere çıkmak istiyorsanız yolu da siz seçersiniz, hızınızı da. Ya da yol sizi nereye çıkarırsa oraya razı olmak diğer seçeneğiniz. Deniz şu an dalgalı olsa da sular durulduğu zaman nerede olacağınızı bilmek istemez misiniz?

 

Sevgiyle Kalın.

 

Belma Öztürk Gürsoy

ActionCOACH İşletme Koçu

Nakdiniz Kıymetli, ya Vaktiniz?

,

İş dünyasının zaman zaman gereğinden kompleks hale getirilmiş süreç ve uygulamalarını daha iyi anlamaya ve işimize değer katmaya çalışıyoruz. Dinlediğimiz konuşmalarda veya okuduğumuz yazılarda yabancı kaynaklar ve referanslar ne kadar ağır basıyorsa, o kadar itibar ediyor ve zoru başarmış hissediyoruz, öyle değil mi? Bendeniz de 20 yılın üzerinde bir süre onlarca farklı sektörden ve farklı ölçekten şirketin iş yapışını deneyimlemiş biri olarak, şunu açık yüreklilikle söyleyebilirim ki, basitlik ve netlik kesinlikte güç ve yön veriyor. Birçoğumuz ne zaman ki olayı tüm basitliği ile idrak ediyoruz, bize ilkokul sıralarında öğretilen bir atasözünün ne kadar da isabetli bir özet yaptığını fark edebiliyoruz.

Bugünlerde zamanın her zamankinden çok daha hızlı aktığını daha net hissediyorum ve kendimi sık sık şu atasözünü tekrarlarken buluyorum. Vakit Nakittir. Evet iki kelime ve çok basit ancak sanırım katılacaksınız, iş dünyasındaki birçok patronun en büyük sorunu hem vakitsizlik hem de nakitsizlik. Hepimiz farkındayız ki en çok nakit kısmına derman olacak çözümler peşinde koşuyoruz ancak bir günümüz, bir saatimiz hatta bir dakikamız ne kadar nakit ediyor? İnanın birçoğumuz bilmiyoruz. Çözüm ararken, dönüp de vaktimizi nereye harcadığımıza çoğu kez bakmıyoruz.

Devamlı çalışmaktan, çok yoğun olmaktan, kendine veya ailesine hiç vakit ayıramamaktan şikâyet eden onlarca patron ve yönetici tanıyorum. Bu şikâyetin bir adım ötesine geçip, vaktimi hem nakit üretecek hem de iş ve özel hayat dengemi kuracak şekilde nasıl yönetebilirim diye çözüm arayanlar nedense çok sınırlı sayıda. Bunun sebebi ne kadar yoğun, işkolik ve toplantılarla dolu bir takvimimiz varsa, kendimizi o kadar başarılı ve üretken hissetmemiz olabilir mi, ne dersiniz? Eğer böyle bir yanılgıya sarılmışsak, kendimize şu soruyu soralım diyorum, zamanımın ne kadarını önemli ve acil işlere harcıyorum, vaktimi öldüren hangi gereksiz işlerle zamanımı israf ediyorum? İşimde yangın söndürmeye çalışmaktan sıyrılıp, işimi ve ekibimi geliştirmek için ne kadar zaman ayırıyorum?

İşimizle ve bireysel hayatımızla ilgili birçok sorunun telafisi olabilir. Peki bize ayrılan ve ne zaman son bulacağını bilmediğimiz zamanı israf etmenin telafisi var mı sizce? Toplum hatta insanlık olarak yemek, ekmek, su israfının olmaması gerektiğinin az çok farkındayız peki ya zaman? En hunharca harcadığımız, kıymetini bilmediğimiz üstelik de telafisi olmayan en önemli varlığımız değil mi zaman…

Vaktimizin en yüksek karşılığını almak için yapmamız gereken, kendimizi kaybedene kadar çok çalışmak mı yoksa bir plan ve hedef doğrultusunda akıllı çalışmak ve nereye varmak istediğimizi bilerek yok çıkmak mı?

Üzerinde düşünmeye değer bir soruyla bitirmek istiyorum. Siz ve işletmeniz hangi atasözüne göre yaşıyorsunuz? Vakit Nakittir, Bugünün işini yarına bırakma mı? Yarın ola Hayrola, Ne çıkarsa bahtıma mı?

Sevgiyle Kalın

 

Belma Öztürk Gürsoy

ActionCoach İşletme Koçu

Şirketiniz bir yetişkin mi, sizden ayrılamayan bir çocuk mu?

,

Şirketinizi yıllar önce büyük bir tutkuyla ve azimle kurdunuz, varınızı yoğunuzu ortaya koydunuz. Yeri geldi, ailenizden ve diğer tüm tutkularınızdan özveride bulunup, onu bugünlere taşıdınız. Belki de artık 20’li, 30’lu hatta 40’lı yaşlarına getirdiniz sevgili şirketinizi. Tıpkı evladınızı koruyup, kollayıp büyütmek ve sonra kendi kendine yeter bir birey yetiştirmek gibi değil mi şirketinizle olan ilişkiniz de.

Peki, yaş itibariyle artık yetişkin bir birey olması beklenen evladınız, hala size muhtaç bir yaşam sürüyor olsa, ne hissederdiniz? Kendinizi, sorumluluğunu hakkıyla yerine getirmiş ve başarılı bir ebeveyn olarak görür müydünüz? Yoksa, bu durumu değiştirmek ve çocuğunuzun siz olmadan da hayatını idame ettirebileceği bir yetkinliğe kavuşması için çaba mı gösterirdiniz?

Ya siz sevgili patronlar, bırakın birkaç haftayı, birkaç gün uzaklaşsanız, işler yürümüyorsa, hatta kontrolden çıkıyorsa, şirketinizin bir yetişkin olduğunu söyleyebilir misiniz? O halde şirketiniz yaşına rağmen hala size bağımlı bir çocuk, öyle değil mi? Bu durumda size bağımlı olmadan da saat gibi çalışan bir işletme sahibi olmak için çaba gösteriyor ve aksiyon alıyor musunuz?

Bunu nasıl yapabilirim diye soruyorsanız, öncelikle bu konuyu gündeminize alıp, adım adım size bağımlı olmadan da çalışan ticari ve karlı bir işletme yaratma planınızı uygulamaya koymalısınız. Onu bugünlere kolay getirmediniz ve elbette sizden sonra da var olsun istiyorsunuz. Siz olmadan da şirketiniz yaşasın, istiyorsanız, bu durumu görmezden gelmek yerine, yaşı kaç olursa olsun, şirketinizi yetişkin yapmak için vazgeçmeden çaba göstermelisiniz. Eğer bunu tek başınıza yapmak konusunda desteğe ihtiyacınız varsa, işletme koçluğunun misyonu da tam olarak bunu sağlamak için patronların koluna girmek. Patronlara zaman zaman destek olmak, zaman zaman vazgeçmeye meyilli olduklarında nedenlerini hatırlatıp ilham vermek, belki bazen meydan okumak ancak daima rotada tutmak.

Peki size bağımlı olmadan da saat gibi çalışan bir işletmenin olmazsa olmazı nedir? derseniz elbette sizinle aynı tutkuyu paylaşan ve aynı hedefe kitlenmiş bir A takımınız olması hayatidir. Ekibi bir arada tutan ise şirketin kültürüdür ki, bu da bir günde olmayacaktır. Şirket kültürü, vizyonu, misyonu denildiğinde muhtemelen aklınıza birçok şirketin duvarlarında asılı afili panolar geliyor olmalı. Ancak, şirket çalışanlarınca benimsenmemiş ve iş yapış şekillerinin bir parçası olmayan hiçbir kültür cümlesi, duvara asıldı diye gerçek olmaz. Şirket hiyerarşisinin en başındaki kişiden en alt kademeye kadar herkesin inandığı, bizzat davranışlarıyla yansıttığı ve işe yansıyan değerlerdir, şirket kültürünü oluşturan. Üstelik, şirket kültürünün bir parçası olduğunu devamlı dile getiren, bununla birlikte uygulamada tam aksi tavırlar sergileyen bir patron, bırakın şirket kültürünü oluşturmak, mevcut güvenilirliğini de aslında ortadan kaldırmaktadır. Malum güven oluşturmak yıllar alır, ortadan kaldırmak ise bir anlıktır.

Gelelim, konuya bir başka açıdan bakmaya. Eğer asıl sorunuz, şirketim bana bağımlı olmazsa, ben ne yaparım ise, hayal kurmayı bırakmışsınız demektir. Size yıllar önce şirketinizi kurduran bir hayal değil miydi? O halde başka, belki çok daha büyük, hayaller kurmaktan sizi alıkoyan nedir?

Sevgiyle kalın.

Belma Öztürk Gürsoy,
ActionCoach İşletme Koçu