Mizaçtan Gölgeye Yolculuk

,

“Bilgin arttıkça, ışığın da artacak, bir gün gelecek ışık olacaksın ve gölgen olmayacak.”

Son dönemde yaşadığımız süreçten dolayı hepimizin alışma süreleri ve oranları birbirinden farklı olarak yeni hayatlarımız uyum sağlamaya çalıştık. Kimimiz mutlu olurken evde kalmaktan, kimimiz de yeter artık demeye başladık. Bir çok yeni konu, eğitim, webinarlar, paylaşımlarla kendimizi bu dönemin içinde akmaya başladık. Bazen takıldık bazen akıntıya bıraktık kendimizi.

Hepimizin süreçleri farklı oldu ve olmaya da devam ediyor. Bu nedenle bu ay ki yazımda daha önceden de bahsettiğim gölgelerimize değinmek istedim.

“Görüşünüz, yalnızca kalpten bakabildiğinizde berraklaşır. Dışarı bakanlar düş kurar, içe bakanlar uyanış yaşar.” der Jung.

Jung’a göre gölge arketipi hayatımızın en eğlenceli, yaratıcı yanıdır. Son derece güdüleyici olmakla birlikte gerçek iç görülerin, yaşamın devamı için gerekli olan hareketlerin kaynağıdır. Gölge özellikle hemcins ebeveynlerimizle olan ilişkilerimizi de etkiler. Jung, bu terimi yaşanmayan ve genellikle sevilmeyen potansiyellerimizin toplamını tanımlamak için de kullanmıştır. Görünürde sahip olmadığımız, ama ne gariptir ki sürekli başkalarında algıladığımız her şey gölgedir. Ne zaman ki incinir, bir türlü anlaşılmadığımızı hisseder veya birisi hatamızı yüzümüze vurduğunda ya da eleştirdiğinde rahatsızlığımızı bastırarak tepki verdiğimizde ve hatta son dönemdeki gibi istemediğimiz bir sürecin içine sıkışmış hissettiğimizde verdiğimiz tepkilerde, işte o gölgemizin bir parçası ile hareket ediyoruz demektir. Gölgemize, sevilmeyen yönümüze dokunulduğu anda ego hemen alarm çalar, tepkiler verir, canı sıkılır ve suratını asar ve tüm suçlamaları, istenmeyen durumları reddeder.

Son dönemlerde adını sık sık duyduğumuz, farklı farklı düzenlenen atölyelerden biri “Kahramanın Yolculuğu” insanın kendisine yaptığı bir yolculuktur. Bu yolu kişisel dönüşüm süreci, olgunlaşma süreci gibi isimlerle de tanımlayabiliriz. Bu yolculukta korku varsa bile, cesaretle davranmak gerekmektedir. Aksi takdirde bu süreç bir yolculuk değil, yalnızca bir kısır döngü olarak kalmaktadır.

Tüm öğretiler bu yolculuklardaki yolu, iyileşme yolu olarak tanımlamaktadır. Bütünlüğümüz için gölge yönlerimiz eksiktir, çünkü biz onları kendimize itiraf etmek istemeyiz ve onlar bizim kusurlarımız, zayıflıklarımız, bağımlılıklarımızın temeli olarak kalırlar. Bizde eksik olan şey sonunda bize sahip olur. Onu unutmamamız için bizi, tekrar tekrar aşağıya sürükleyerek dikkatimizi çekmeye çalışmaktadır. Kadim Mısır öğretisine göre başrahip sayılan firavunun, önemli özelliklerinden biri, gölgesinin olmadığı inancıdır. Firavunun en güçlü olduğu zaman, güneş ışıklarının yeryüzüne tam dik olarak geldiği, her yerin aydınlık, gölgelerin ya da kötülüklerin yok olduğu andır.

Jung’a göre benliğe ulaşma yolunda kişi ilk önce kendi gölgesi ile yüzleşmelidir. Kişinin gölgesi ile yüzleşmesi cesaretin ilk adımı diye nitelenir. Kimileri için bu kişiliğin karanlık yüzü ile karşılaşmak çok rahatsızlık vericidir. Zaten bu işi yapmamızın sebebi de budur, çünkü bu kabullenemediğimiz duyguları dışarı yansıtırız. Kendi duygularımızı sahiplenip, gölgemizi yansıtmaktan kurtulmanın en büyük kazancı dünyayı daha berrak görmeye başlamaktır. Bir bilincimiz bir de bilinçdışımız, bir eril bir de dişil yanımız vardır. Yolculuğun amacı da bütün olabilmek ve her iki yönü de yaşayabilmek ve uzlaştırabilmektir.

Yolculuk içe doğru başlar. Kendi cehennemine inerek, kendi ejderhasını tanımayan, iyi ve kötü yönleri ile bütünleşmeyen, gölgelerini yani eksik yanlarını fark etmeyen yolcu ya da şövalye yolculuğa çıkamaz. Kendini bilmek, tanımak, aramak, ne aradığını bilmek, anlamak, farkına varmak, eyleme geçmek ve kendini gerçekleştirmek gereklidir. Aynayı önce kendimize tutmak önce kendi içine bakmak gerekliliğindendir. Çoğumuzda gördüğümüzden hoşlanmayacağımız için bu yolculuğa baştan çıkmaz ya da gördüğümüzü görmezden gelebiliriz. “Yolculuk sırasında yenmemiz gerekli olan sembolik “ejderha” henüz kendimizi ondan özgürleştiremediğimiz içsel bir kontrol otoritesi, güçlü bir ebeveyn imgesi, yüzeysel bağımlılıklarımız da olabilir.

“Kahramanlar yolculuğa çıkar, ejderhalarla yüzleşir ve kendi gerçek benliklerinin hazinesini keşfederler. Bu görev esnasında kendilerini çok yalnız hissetseler de, maceranın sonundaki ödülleri bir birlik duygusu olur. Yaşam içerisindeki ölümle her yüzleşmemizde ejderhayla yüzleşiriz. Ve yaşamamaya karşı yaşamayı tercih edip kim olduğumuzu keşfetmenin derinliğine her ilerleyişimizde ejderhayı alt eder, kendimize yeni bir yaşam getiririz. Yolculuğa çıkma ihtiyacı nesillerin doğasında vardır.” Carol Pearson

Aslında kısaca, hayattaki en büyük başarı kişinin kendi kendisi ile baş edebilmesi, kendine söz geçirebilmesidir.

Jung şöyle der: “Bütün mükemmellik demek değil, tam olmaktır.”

Gölge hakkında bir şey bilmiyor olmak onun var olmadığı ya da etkin olmadığı anlamına gelmez. Kendini tanımak gölgeni de tanımaktır. Onu görmezden gelmek anlamlı değildir. Onu öldürmek değil, onu ehlileştirerek bütünleşmek ve kendine her yönü ile hakim olmaktır. Kendini bilmek, kendini tanımaktır.

Bizi bir yapan yap-bozdaki parçaları iyi oturtmak gerekmektedir. En temelde çekirdekteki doğuşumuzla birlikte getirdiğimiz mizacımız ve üstüne ördüğümüz kişiliğimizi ve karakterimizi tanımlayan yaşanmışlıklarımızın yansıması, gölgelerimizi bilmek ve çalışmaya başlamak…

Hepimizin ufak tefek pişmanlıkları olabilir. Sadece pişmanlıkları her an ödememiz gereken bedeller haline getirmek yerine, yanlışlarımızın aslında iç dengemizin bir parçası olduğunu görebilmek oldukça değerlidir. Gecenin gündüze kavuşmasını izlemek ve yok saymadan karanlıkta yürüyebilmek…

Önemli olan ideal olmaya çalışmaktan öte, kendimiz gibi olmak olduğu fikrini kabullenmeye çalışmaktır…

 

Ceyda Tezel, MCC

Aile Danışmanı, Koç Eğitmen

Aynı duyguları paylaştığımız kollektif zamanlar…

,

Alıştığımız zamanların çok dışında, sanki bir film izler gibi yaşıyoruz son dönemde…

Yeni alışkanlıklar, yeni düzenler, yeni rutinler…

Alışveriş çılgınlığını biraz olsun atlattıktan sonra, şimdi de evde ne yapacağız telaşı.

Şimdi ne yesek, ne yapsak, ne izlesek, ne öğrensek!

Her an farklı bir paylaşım, farklı bir etkinlik…

Şu anda tek yapmamız gereken belki de biraz durmak

Evet, bilmediğimiz bir dönem içindeyiz, hepimizin işi, okullar, yaptıklarımız, programlarımız, spor aktiviteleri, buluşmaları vardı ve şimdi hepsi bir anda şekil değiştirdi.

Sosyal medya çılgın gibi etrafımızda dönüyor, kim ne yapmış, neler anlatıyor yetişmeye çalışıyoruz.

Oysa şu anda tam olarak neye ihtiyacım var?

Birlikte olmaya ihtiyacım var, bununla birlikte kendimi güvende hissetmeye de ihtiyacım var. En çok yanında rahat, anlaşılır, güvende hissettiğim ailemle birlikteyim ve ben ne kadar bunun farkındayım?

Olduğum yerin gerçekten farkında olmak, o anın tadını çıkarmak, sevdiğim, sevildiğim kişileri sarmak, sarmalamak, anın içinde kalmak, görmek, duymak, hissetmek. Mecburen, şartlar böyle olduğu için değil de gerçekten orada olmanın güvenini sıcaklığını, samimiyetini fark ederek kalmak.

Peki, eşin, sevdiğin kişi, çocukların ne hissediyor şu anda sence? Ne yapmak istiyorlar?

Okumak mı, internette oyun oynamak mı, sürekli telefonda konuşmak mı? Ve senin tüm bunlara ne kadar tahammülün var? Eğer tahammül seviyem düşmeye başlamışsa bir bakmam lazım eksik olan şey ne tam olarak?

Eksik olan şey aslında, her zamanki gibi davranmaya çalışmaktan, içinde bulunduğum zamanın şartlarını tam değerlendirememek olabilir mi…

Daha çok kendimle çalışmak,

Daha çok duygularımı fark etmek,

Daha çok ne istiyorum, neye ihtiyacım var bakmak.

Bunları bana sağlayacak yine tek bir kişi var. Kendim…

İlişkilerimizde en temelde hep istemek var, sürekli bir beklenti. Sonra diyoruz ki “Neden olmuyor?”

Özellikle böyle zamanlarda konuşmak, anlatmak, kendinizi doğru ifade edebilmek çok önemli. Sevdiğiniz, hayatı paylaştığınız kişilere, eşiniz, sevgiliniz, çocuklarınız, büyükleriniz kim varsa çevrenizde, onlarla duygunuzu, beklentilerinizi, isteklerinizi paylaşarak başlayabilirsiniz. Ortak zamanlar yaratmak, oyunlar tasarlamak, hayal kurmak, her şey düzene girdikten sonra yapmayı istediğiniz tatili planlamak, paylaşarak yemek pişirmek ve onu bir kutlama akşamına çevirmek hepimizin ruhuna iyi gelecek paylaşımlardır.

Sağlıklı günlere hep birlikte, paylaşarak yol almak dileğiyle…

 

Ceyda Tezel, MCC

optimalkocluk.com.tr

Cesaret bir yetenek mi?

,

“Cesaret akademik zorluklara ve korkuya karşı gösterilen sebattır,

kendine güven ise korkusuzca sebat gösterebilmektir”. Andrew Martin

Cesaret, birçok kaynakta “korkulara rağmen adım atmak” olarak tanımlanıyor. Korkularına rağmen adım atabilmek ise hepimize göre farklılık göstermektedir. Özellikle de geleceklerini şekillendirecek adımlar atmaları sürecinde gençler için bu durum çok daha önemlidir. Aslında gençlerin hepsi farklı alanlarda cesaretlerini ortaya koyabiliyorlar. Çünkü kendi güçlü oldukları yanlarının veya güçlendirmesi gereken yönlerinin bizden çok daha farkındalar.

Onların üstelik sadece bir alanda değil, faklı birçok alanda cesur olmaları gerçekten çok takdir edilecek özelliklerinden. Sporda, sanatta, bilimde, müzikte, edebiyatta, matematikte, aslında okulda cesurlar. Hepsinin farklı yetenekleri olduğu halde aynı dersleri ve aynı sınav sisteminin ipini göğüsleme cesaretini gösteriyorlar…

Einstein’in, enerjinin meşhur E=mc2 formülünün sırrının, şu şekilde çevrilmesini okumuştum bir yazıda. Enerji=Motivasyon X Cesaret2. Aslında gerçekten de cesaret ile motivasyon yakından ilişkili iki kavram. Birbirini besleyen iki harekettir.

O zaman cesaret nasıl tanımlanabilir?

Kanadalı Psikolog S. J. Rachman korku ve cesaret konusuna yoğunlaşan bir bilim insanı. Diyor ki, çoğu insan, cesareti, korkusuzluk olarak anlıyor. Oysa cesaret, stres ve korku karşısında direnmek, sabırla tahammül etmektir.

Kısaca cesaret, her zorluğa rağmen, harekete geçme yeteneğidir…

O zaman gençler birçok alanda cesaret gösteriyorlar evet, bununla birlikte cesarete ihtiyaç duydukları alanların başında, benim çalıştığım gençlerin çoğunda gözlemlediğim aile ilişkileri, eğitimdeki belirsizlikler geliyor… Bu da onlarda gelecek kaygısına neden olmaktadır.

Sosyolog yazar Brene Brown da “Asıl büyük cesaret mükemmellikten uzak ve kırılgan olduğunu açığa çıkarmak, korkuya kapılmadan dolu dolu yaşayabilmektir” diyor. Mükemmel olmadığını bilmenin gücü, kendini kabul etmekten, kendini kabul etmenin gücü de bize başkalarını kabul etmemizi sağlayacak bakış açısı kazandırmaktadır. Özellikle sürekli aileleri ve çevreleri tarafından eleştirilen gençlerin stresle nasıl baş edebileceklerini öğrenmeleri çok önemlidir. İşte cesaret, eleştirileri kişisel saldırı olarak almadan daha nesnel olmaya çalışmaktan geçmektedir. Onlara verebileceğimiz en önemli tavsiye; “Eğer biri sizi yaptığınız bir hatadan dolayı eleştirirse, söylenenleri ve sizin ne hatanız olduğunu gerçekten anlamaya çalışın ve hata yapma hakkınız olduğunu hatırlayın. Hatasız öğrenme ve gelişmenin de mümkün olmayacağını unutmayın.” olabilir. Bu tür yaklaşımlar gençlerimizi kendi kararlarını verirken veya yapmak istediklerini belirlerken daha cesurca adımlar atmaya teşvik edecektir.

Cesaretin diğer önemli kaynakları da, bir stratejiye ve bir hedefe sahip olmaktır.

Stratejik adımlar, kişinin kendisini geliştiren türdendir. Kendisine koyduğu o yüksek ve anlamlı hedefe ulaşama sürecinde gösterdiği cesaret ve motivasyon onu hayatının her döneminde ateşleyecektir.

Şimdi kendimize tekrar bakalım. Evimizdeki geleceğin cesur liderlerinin nelere ihtiyaçları var? Hepimiz gençlerimizin daha cesurca kendi hayatlarının senaryosunu yazmalarına, yönetmelerine destek olmak için neler yapabileceğimize odaklanıp, onları dinleyelim ve birlikte cesaretle yola çıkalım…

Onların her daim cesaretle yol almaları dileğiyle…

 

Ceyda Tezel, MCC

Master Sertifikalı Koç, Eğitmen
www.optimalkocluk.com.tr

 

Kelebek Etkisinden Geleceğin Liderliğine…

,

Bir sistemdeki kelebeğin kanat çırpması gibi küçük bir etkinin,

başka bir sistemi alt üst edecek kadar büyük bir sonuç doğurabilmesi…

Kelebek etkisi yaygın tanımıyla, bir sistemin başlangıç verilerindeki küçük değişikliklerin büyük ve öngörülmez sonuçlar doğurabilmesidir. Edward N. Lorenz’in bilgisayarında hava durumuyla ilgili hesaplamalar yaparken yaklaşık 1/1000 değerindeki küçük bir değişikliğin oldukça farklı sonuçlar yarattığını fark etmesiyle ortaya çıkan bu teori başta matematik olmak üzere birçok bilim dalını etkiledi. Lorenz 1972 yılında araştırmasıyla ilgili oldukça dikkat çekici bir örnek verdi:

Amazon ormanlarında bir kelebeğin kanat çırpması, Amerika’da fırtına çıkmasına neden olabilir.

Bir sistemdeki kelebeğin kanat çırpması gibi küçük bir etkinin, başka bir sistemi alt üst edecek kadar büyük bir sonuç doğurabilmesi… Burada daha çok yaratılan sonuçlar, bir kaosun büyüyerek artmasını ifade etmektedir.

Bu etkiye aslında, farklı bir bakış açısı getirmek de mümkün diye düşünüyorum…

Kelebek etkisini insan yaşamıyla ilişkilendirdiğimizde, yaptığımız her küçük hareketin geleceğin oluşumunu da etkilediğidir. Tüm bunların ışında yıllardır gençlerle çalışırken, aslında ne kadar bu düşüncenin etkili olduğunu da gözlemleme şansım oldu.

Gençlerle doğru iletişim kanallarını yaratabildiğimizde, onlara etkisini gözlemlemek çok heyecan verici kesinlikle. Tüm samimiyetleriyle kendi olmayı başaran, birlikte olduğu grup ile hareket sürecini tasarlayabilen, gerektiğinde rehberlik eden, özgün olmayı başaran, ilham veren, heyecanını kaybetmeyen, özgürce düşünebilen, hayal kurabilen, güçlü sezgileri olan geleceğin lideri olacak bir nesil. Onların tam da aslında bizden kendi deneyimlerimizi öğrenme zamanı. Onların hayatına her olumlu dokunuşun yansımaları, gelecekte çok büyük değişime ve dönüşüme alan yaratacaktır.

Bizlerin onlarla kendi bilgi ve becerilerimizi doğru kanallardan paylaşabildiğimizde; onlar yeni neslin liderleri olma yolunda ilerken, hedefleri de; yaratıcı olduğu kadar anlamlı ve yararlı işler yapmak, bu sayede topluma, insanlığa değer katmak, doğayla bütünleşik olarak yaşayıp sürdürülebilirliğe hizmet etmek olacaktır. İşlerinde başarılı olmak kadar, doğru değerlere sahip olan, sorumluluk alan ve bu sayede de mutlu, başarılı ve vizyonu geniş liderler olabileceklerdir.

Tüm bunlar için yapmamız gereken sadece onları dinlemek, onlara inanmak, onlarla gerçekten anlamlı zaman paylaşmak ve onları olduğu gibi kabul etmek. Yeni deneyimleri, kazanıp kaybedilecek sınavlar olarak değil de yeni şeyler öğrenmek için onlara birer fırsat alanı olarak görebilmek…

Şimdi tam da gençlerle el ele onların kendi kelebek etkilerini, kendilerinden sonraki nesillere de en doğru ve olumlu şekilde aktarabilmeleri için kanat çırpma zamanı…

 

Ceyda Tezel, MCC

Master Sertifikalı Koç, Eğitmen
www.optimalkocluk.com.tr

 

Gençler ve Olumsuzluk Dili

,

Hiçbir ebeveyn çocuğunun “Ben bunu yapamam” veya “Bu iş bana göre değil”, hatta “Ben o kadar akıllı değilim” dediğini duymak istemez. Olumsuzluk dili, kendi kendine konuşmayla başlar.

Üniversite sınav sonuçlarının açıklanmasının ardından, tercihler de yapıldı ve şimdi bekleme süreci başladı. Çocuklarımızın kendi hayatları için önemli kararlar verdiği bu günlerde acaba gerçekten onların ne kadar kendini bundan sonraki tüm hayatı boyunca temsil edecek mesleği seçmesine alan yaratabildik? Öğrencilerle yaptığım tüm görüşmelerde;

Ailem bu bölümde okumamı istiyor,

Bu meslekte başarılı olabilir miyim bilmiyorum,

Ben şu mesleği istiyorum ama yapamam ki, gibi pek çok söylemle karşılaştım. Sizce çocuklarımızın en büyük eleştirmeni kim? Çocuklarımızın kendisi olduğunu bilmek sizi şaşırtır mı?

Genellikle, duydukları en suçlayıcı şeyler, kendi kafalarının içindeki olumsuz kendi kendine konuşmalardan gelir. Peki bunları nasıl oluşturuyor olabilirler?

Yapılan araştırmalara göre, özellikle aşırı koruyucu ebeveynlerin çocuklarında özgüven yoksunluğu ve yetersizliğine daha sık rastlanmaktadır. Aşırı koruyucu ebeveynler çocuklarına bağımsız hareket etme olanağı sunmayan, ağırlıkla kendi yaşam deneyimleri nedeniyle olayları olumsuz yönü ile gören, çevreyi tehditkar olarak algılayan ebeveynlerdir.

Endişelerle hareket eden aileler “ya yapamazsa, ya kazanamazsa, ya zayıf alırsa, ya üşürse, ya şu olursa, ya bu olursa” derken, bir anda ödevlerini yapan, sıralamalara karar veren, çözüm üretmek zorunda hisseden, çocuğunun sorumluluklarını üstüne alan, sürekli kontrol etme gereği duyan, onun yerine kararlar veren konumda buluverirler kendilerini. Aslında ne kendileri ne çocuklar nefes alamaz haldedir.

Neleri yapmamalıyız ebeveynler olarak?

Çocuklarımız adına karar vermemeliyiz

Karar vermeyi öğrenemeyen çocuklar, gerçek yaşamda sudan çıkmış balığa dönüyorlar. Çocuklar küçük yaşta, yaşına uygun olarak kendi kararlarını kendi vermeyi öğrenmelidir. Onlara “Ayran mı mevye suyu mu? Hangisini içmek istersin, seç.” demek bile ona karar vermeyi öğretmek için attığımız doğru adımlardandır.

Onların yerine getirmesi gereken sorumlulukları almamalıyız

Çoğu aile, çocuğun yapabileceği işleri, onun yerine kendisi yapıyor. 5 yaşında oyuncaklarını toplayamayan çocuktan, büyüyünce derslerini çalışmakta zorlanan, ödevlerini tek başına yapamayan, iş başvurusu için harekete geçmekten ürken gençlere dönüşüyorlar.

Her çocuk aile içinde bir birey olarak, sorumluluk da almalıdır. Küçük paylaşımlar başka güzel şeylere de yol açacaktır.

Çocuklarımızın davranışlarının sonucunda bedeli üstümüze almamalıyız

Alınması gereken sorumluluklar ne kadar gerçekse, o zaman davranışlarının da bir bedelini olduğunu bilmelidirler. Bu sorumluluk almayı öğrenmelerinin de önünü açmaktadır. Burada özellikle altını çizmek istediğim şey ödül ya da cezadan bahsetmediğim. Bu ceza verme şekli değil, hayatın sorumluluğunu almayı öğrenebilmektir. Yemeğini yemeyen çocuk aç kalır. Oyuncağını bilerek kıran çocuk, oyun oynayamaz. Kendi net hedeflerini bilmeyen gençler onlara söylenen mesleği seçer…

Ebeveynler aslında kendisini değerli, önemli ve işe yarar hissetmek için, kurtarıcı rolü üstleniyorlar. Çocuk zor durumda kalınca, aile hemen devreye girip onları kurtarıveriyor. Verilen mesaj da açık oluyor; Sen acizsin, kendi sorunlarını çözemezsin…

Öğrenmelerini ve meraklı olmalarını engellememeliyiz

Aileler çocukların öğrenme aşkını ateşlemektense, ne yazık ki farkında olmadan engelliyorlar. Merak duygularının önünü kapatıyorlar. Çocuklar küçük yaştan itibaren meraklıdırlar ve sürekli soru sorarak öğrenmeye çalışırlar. Oysaki biz yetişkinler onların soru sormalarına izin vermiyor ya da sorularını geçiştiriyoruz.

Her aile çocuklarıyla araştırmaya ve yeni şeyleri merak ederek öğrenmeye teşvik edecek projeler yapmalı ve evde keşfetme ortamı hazırlamalıdır.

Peki bu özgüven yoksunluğu ya da yetersizliğinin üstesinden gelebilmek için ebeveynler olarak bizler neler yapabiliriz?

Öncelikle yaşama ve olaylara dair kendi bakış açımızı gözden geçirmeye çalışmayla başlayabiliriz, çocuklarımıza güvenmeyi öğrenmek ve bunu hissettirebilmek, başka çocukla ve arkadaşlarıyla kıyaslamamak, onlarla konuşurken fark etmeden de olsa başarısızlıkları için kişiliğine yönelik suçlayıcı ve yıkıcı eleştirilerden uzak durmak olabilir diye düşünüyorum.

Kendi ideallerimizi ve standartlarımızı çocuklarımıza dayatmadan… Çünkü onlar bizlerin yapamadıklarımızı yapmakla görevli değildirler.

Çocuklarımızla paylaşarak, konuşarak, birlikte öğrenerek büyüyebilmek dileğiyle…

Ceyda Tezel, MCC

www.optimalkocluk.com.tr

Genç Liderlerle Yol Almak

,

‘’Çocuklarınızın üzerinde etki bırakmak istiyorsanız,

önce kendi hayatınız üzerindeki etkinin nasıl olduğuna bakmalısınız’’

C.T

Okulların tatile girmesiyle öğrenciler yeni düzenlerine ayak uydurma sürecini hızlıca atlatıp, derslerden, sınavlardan, sınav kaygılarından biraz nefes alarak tatilin tadını çıkarmaya başladılar.

Acaba aileler ne hissediyor şu günlerde?

Birden bire değişen uyku saatleri, yemek yeme düzenleri ve bilgisayar başında geçen saatler… Tüm kontrolü kaybettiğini hissedebilir ebeveynler doğal olarak, bununla birlikte biraz özgürlük de çocukların hakkı diye düşünüyorum…

Bu dönemde çalıştığım ailelerde, özellikle ebeveyn iseler, çocukları kaç yaşında olursa olsun, çocuklarının kendisi için hep en doğru sonuçlara ulaşacak şekilde davranması en temel hedeflerden. Durum böyle olunca da sürekli etrafa direktifler veren ama büyük kısmı boşa giden ebeveynler oluveriyoruz. Çünkü çocuklar için şu anda ders bitti uzun bir teneffüs zamanı…

Bu dönemde çocukların özgürlüğe, ebeveynlerin de biraz daha sakince kalabilmeye ihtiyacı var.

Danimarka kültürünün bir parçası olan hygge (hooga) “samimi ve konforlu bir şekilde bir arada olmak” anlamına geliyor. Ne kadar basit ve yalın… Herkesin bu süre boyunca, bir akşam yemeği ya da barbekü partisi olsun, şikayet etmeden, böbürlenmeden, olumsuz ya da tartışmalı konuları gündeme getirmeden, dram ve acının olmadığı bir alan yaratmaya çalıştığı, önceden planlanmamış şekilde zamanın, anın tadını çıkarmak. Geçmişten gelen hikayeler anlatmak, oyunlar oynamak ve herkese yardım etmek hygge’nin bir parçasıdır. Temelinde basit şeylerden keyif almak var. Mesela evde mumları yakıp, güzel bir kahveyle günü paylaşmak, pencerenin içine oturup dışarıyı seyretmek ve bence en değerlisi de aile ve arkadaşlarla egolardan arınmış, kimsenin iğneleyici sözler söylemediği, birbirini gereksiz yere eleştirmediği, sürekli bir şeylerden şikâyet etmediği huzurlu ve gerçek bir bağ kurabilmek… Aslında okurken bazı şeyler çok da tanıdık değil mi? Bizim geçmişten gelen kültürümüzde de yok mu; birlikte zamanın, anın keyfini sevdiğin kişilerle, ailenle gerçek ve sahici paylaşmak, tüm farklı kimliklerini bırakarak, sadece öz kimliğinle orada olabilmek, büyüklerin hikayelerini dinlemek, pencerede oturup annenin yeni yaptığı anne kurabiyelerinin o mis gibi kokusunu içine çekerek arkadaşınla paylaşmak…

O zaman bize farklıymış gibi gelen ne olabilir?

Buna ister hayat deyin, ister hayatın getirdikleri… Anın tadını çıkarmayı unutarak, çocuklarımızla onlara sürekli emirler vermeden iletişim kurmayı bir kenara bırakarak, zorluklar içinde kendimizi sıkıştırmamız aslında…

Elbette onların en iyisine sahip olmasını istiyoruz, kendi yapamadıklarımızın onların hayatında eksik kalmaması için uğraşıyoruz da kaçırdığımız neler olabilir? Onları gerçekten dinlemekle başlamak kulağa güzel gelebilir mesela…

Bir koç gibi dinleme ile bir ebeveyn olarak dinleme ne kadar çok benziyor. Koç dinlerken, danışanının hayatını ve yaptığı seçimleri anlamak için ve bu seçimlerin hayatında bir denge kurmaya onu nasıl yaklaştırdığı ya da uzaklaştırdığının farkındalığı ile dinler. Ebeveyn olarak dinlerken aynı titizlikle ve özenle dinlediğimizde, çocuklarımızın daha açık ve net olduğunu fark ederiz, ihtiyaçlarını duyabiliriz, aslında bize söylemek istediklerini anlayabiliriz.

Dinleme, gözlemleme, uyum…

Temel amaç aslında; gerçek iletişim ve böylece gençlerin kendi hayatlarının lideri olabilmesi için gerekli ortamlara alan açmak. Merkeziyetçi olmayan, paylaşımcı, hayal gücü yüksek, toplumsal faydayı amaçlayan kendi hayatının ve sorumluluklarının liderliğini üstlenen gençler.

Haydi onlarla yol alabilmek için önce kendi yolculuğumuza ışık tutmaya…

Sevgiyle

 

Ceyda Tezel, MCC

www.optimalkocluk.com.tr

 

Valla Kanyonu Maceram…

,

Bu sayıda köşemi şahane bir sporcuya veriyorum… 14 yaşında gerçekten zor bir macerayı gerçekleştiren oğlum Arda Tekin Tezel… Arda’nın kaleminden kendi macerası…

Valla Kanyonu Maceram…

İnternette Valla Kanyonu diye arama motoruna yazdığınızda; “Barındırdığı riskler nedeniyle rehbersiz girmenin yasak olduğu Valla Kanyonu, dünyanın en derin ve geçişi en zor ikinci kanyonu olarak gösteriliyor. Küre Dağlarını binlerce yıllık bir süreç sonucunda parçalayarak oluşturduğu kanyon, 800 metre derinliğinde ve yaklaşık 12 km uzunluğundadır. Kanyonda çok sayıda doğal tuzakla karşılaşma riski bulunmaktadır. Küçüklü büyüklü 40’ı aşkın şelaleler, kayaların arasındaki girdaplar ve sifonlar da hayati risk barındırmaktadır. Bu nedenle bu konuda eğitimsiz kişilerin kanyona girmesi yasaktır.” gibi açıklamalarla karşılaşıyorsunuz.

Şimdi akla gelen ilk soru şu oluyor sanırım; Peki, yani?

Aslında benim için 2 yıl boyunca seçebilmeyi hayal ettiğim ve bunun için yola çıktığım hayalim…

2013 yılında bir gezi sırasında ailemle birlikte Küre Dağları içinde doğayla iç içe geçirdiğimiz ve görkemli Valla Kanyonuna sadece yukarıdan seyir alanından bakabildiğimiz o tatil bir çok şeyi fark etmemi sağlamıştı. Ben doğanın içinde olmayı seviyordum, tırmanmayı, inmeyi, yürümeyi, çadırda kalmayı… Ve 2017 yılında doğa yürüyüşleri ile de devam etti. Babam ile birlikte gittiğimiz grup doğa yürüyüşlerinde yaşım küçük olduğu için diğer yürüyenlerden daha rahat ve hızlıca tamamlayarak ilk bitiren de olunca daha çok eğlenmeye ve sevmeye başladım. Aslında kendim sutopu sporcusuyum ve zaten sporu çok sevdiğim için de farklı sporları denemek hep daha da heyecanlandırıyordu beni.

Babam kanyon sporunu araştırırken Kanyon Arama ve Kurtarma Derneği KAD’ın bir programı olduğundan bahsetti. Ben de gelmek istiyorum dedim ama daha 13 yaşında olduğum için bu sporun benim yaşıma uygun bir spor olup olmadığı konusunda soru işaretleri vardı. Buraya katılan kişilerin yaşları benden büyüktü ama babam yetkililerle konuşacağını söyledi. Dernek yönetiminden onay gelmesiyle, benim için çok heyecanlı serüven de başlamış oldu…

İlk eğitim Ballıkayalar ip iniş eğitimiydi. Babamla birlikte yepyeni bir serüven için Ballıkayalar iniş eğitimi için patika yoldan grup ile çıktık ve kayalardan aşağıya baktığımda gerçekten kafamda soru işaretleri oluşmadı değil ama tüm eğitim ekibi çok profesyoneldi ve bu çok güven vericiydi. Dümdüz bir duvar, sadece ip, dağcı kemeri ve Hasan hoca… Onunla birlikte ilk inişimi çok büyük heyecanla tamamladım. Bu çok keyifliydi… Hatta inanılmazdı…

Sonrasında o gün defalarca patika yoldan bile gitmek yerine, karınca gibi kayalardan tırmanarak ve lunapark eğlencesiyle tepeye çıktım indim, tekrar çıktım indim… Günün sonunda çok fazla denemiş ve deneyim kazanmıştım. Sonraki eğitimlere babamla birlikte katılıp artık Kanyon sporcusu olmuştuk…

Birçok kanyon aktivitesine daha katıldık, bazıları çok zordu bazıları da kolay ama doğa yürüyüşü yaptığımız zamanlarda sadece yukardan gördüğümüz Valla Kanyonu babamla benim için gittikçe daha merak ettiğimiz bir kanyon haline gelmeye başlamıştı. Sadece seyir terasına çıkmak bile gerçekten çok heyecan vericiydi. O ilk seyir terasından baktığımızda öylesine yüksek, çok büyük ve çok ulaşılmaz görünmüştü… Dünyanın en derin ikinci kanyonuydu…

Hedef belliydi ve tüm eğitimler, deneyimler bizi her geçen gün Valla’ya daha da yaklaştırıyordu. Uzun zamandır hazırlandığımız Valla Kanyonu geçişi için 2 Ağustos 2018 tarihinde Kastamonu ilinin Pınarbaşı ilçesinde Kanyon Araştırma Derneği (KAD) liderliğinde gerçekleştirilen festival için ailecek yola çıktık. Alana geldiğimizde çadırlarımızı kurduk ve artık heyecanlı süreç başlamıştı.

O günün akşamında kendimi artık tam da kanyonun eşiğinde hissettiğim bir toplantı yapıldı. Teknik bilgilerin verildiği bu toplantıda, artık her şey çok gerçekti. Bu kanyona özel malzeme çantalarının hazırlanması gibi konuların yanında, bizlere dikkat edilmesi gereken ekstra geçişler, oluşabilecek sifonlar, tehlikelerden bahsedildi. Bunlar biraz ürkütücü olsa da çok heyecan vericiydi. Bizlere bir de izin belgesi dağıttılar, sakatlanma, sakat kalma ve ölüm tehlikesi karşısında tüm sorumluluğumu ben üstleniyorum yazan bir kağıt… İşte en vurucu kısmı buydu benim için toplantının. “Tüm sorumluluk benim.” Tabii ki imzaladık ve o toplantıda biraz daha büyüdüm.

Bize anlatılan, geçeceğimiz kanyonun riskleri, ayrıca o kanyonda daha önce sifona kapılıp ölen sporcu ve riskler… Evet, bunları dikkatli olmamız, bir takım olarak davranmamız için bilmemiz gerekiyordu elbette ama tüm bunlar, bizim ertesi sabah Valla Kanyon’una girişimize engel olmadı. Çünkü çok güçlü bir ekip ile birlikte giriyorduk kanyona…

Her birimizde ihtiyaçlarımızı karşılayacak ekipman, teknik malzemeler ve paylaştırılmış ortak gıdalar için su geçirmez kanyon çantası vardı. İlk gün tahminimden daha az zorlandım çünkü genelde suyun içinde geçiş gerçekleşti ve çantalar da zaten yanımızda iple bize bağlı olarak suda yüzüyordu, iple iniş yeri azdı ama bir atlayış kısmında kanyon içerisinde gruptan birisi atlayış sırasında ayağını sakatladı. Tüm ekip için daha zorlu bir süreç başlamış oldu. Onun için özel bir ekip oluşturuldu, istasyonlar hazırlayıp iple geçirildi, herkes birbirine destek veriyordu, takım ruhumuzu hiç kaybetmedik ve sonunda kamp alanına geldik. İlk kamp alanına geldiğimiz zaman çok dik bir rampa ile karşılaştık ve o günün en zorlu kısmı, elimizle ipe tutunarak o rampayı çıkmak oldu. Ve nihayet 7 saat sonra biraz daha rahat nefes alıp, kuru kıyafetlerimizi giydik. Yere matlarımızı serdik, ateşimizi yaktık ve ilk gün yiyeceğimizi yedik. Karnımızı doyurduktan sonra yorgun bir şekilde uyku tulumumuza girip, uyuduk.

Hava öylesine güzeldi ki, oksijen oranı çok yüksekti, gece 03:00 civarlarında uyandım. Gözlerimi açtığımda gökyüzüne baktım ve öyle çok yıldız vardı ki, inanılmaz bir manzaraydı. Hiç ışık olmadığı için yıldızlar çok net görülüyor ve ışıl ışıl parlıyordu. Yorgun olduğum için gözlerim ağırlaşmıştı ve uykuya daldım…

Sabah uyandığında açıkçası hem hava soğuktu ve de hala uykum vardı. Çok erken saatte yola çıkmalıydık, hedefimiz hava kararmadan kanyonun bitirmek idi. Güzel bir şekilde kahvaltımızı yaptık, eşyalarımızı topladık, neopren kıyafetlerimizi giyip devam ettik. Yüksekte kamp alanı kurduğumuzdan tekrardan suya girmek için atlama yapmamız lazımdı. Biraz yüksek olmasına rağmen atladık ve yolumuza devam ettik. Kanyonun içi tüm zorluklara rağmen çok güzeldi, bir sürü farklı bitki, farklı yapıda taşlar ve farklı böcekler vardı. Aslında o gün herhangi bir böcekten korkmadığımı anladım, süründüğüm yerler oldu, tırmandığımız yerler oldu, iple iniş yaptığımız yerler oldu. Ve tüm bunları yaşarken içecek suyum da bitti… Ama şelalelerden akan buz gibi ve berrak su ile mataralarımızı doldurduk. Ve artık kayaların başladığı zorlu bir patikaya geldik. Yaralı arkadaşımız bu yolu öncesi gibi geçemeyeceği için orada yardım gelmesini beklemeye başladık. Bir ateş yakıldı, sonrasında bir grup ekiple biz yürümeye devam ettik. Taşlar çok büyüktü, taşları tırmanıp, atlayıp tekrar tırmanmak gerekiyordu. Sırtımızdaki yükler daha ağır gelmeye başlamıştı ve bu zorlu yolda, yolun bir an önce bitmesi için kalan son gücümle hızlı bir şekilde yola devam ettim ve karanlık basmadan bu maceralı geçişi tamamladım. Neredeyse kanyondan çıkan ilk birkaç kişiden biriydim. Benden önce gelen birkaç kişi dışında orada annem ve diğer içerdeki ekibi bekleyen yakınlarını gördüm.

Annem çok heyecanlıydı ve gururluydu, ben çok mutluydum… Evet yorgundum ama çok da enerji doluydum. Başarmıştım…

Annemle kucaklaştık, bana yiyecek verdi ve kuru ve temiz kıyafetlerimi giyip babamın gelmesini bekledik, hava kararmaya başladı. Bekleme süresinde, 4 kişi henüz kanyondan çıkmadığı için öncümüz ile kanyona tersten girerek hava kararmadan kalanları kontrol etmeye karar verdi öncümüz ve arama kurtarma ekibinden bir kişi ile yola çıktık ve onların yaktıkları ateş sayesinde onları bulduk ve birlikte geri döndük. Hava iyice kararmıştı ben de artık bitmiştim ama tekrar kanyondan çıktığımda artık çok sağlam bir anım vardı ve belki de hayatıma çok şey katacak olan bir deneyim yaşamıştım. Kanyondaki deneyim gerçekten çok zordu ve bir takım olmamız, birlikte hareket etmek bana çok şey öğretmişti. Artık daha kararlı daha istikrarlı ve daha cesurdum…

Ve Valla Kanyonu’nu 14 yaşında geçen en genç kanyoncu olmuştum…

Bana bu yolda destek veren aileme ve bana yol gösteren başta babam ve tüm Kanyon Araştırma ve Doğa Sporları Derneğindeki hocalarıma çok teşekkür ederim…

 

Arda Tekin TEZEL

Aşk ve Sevgi Üzerine

,

Hayat aldığımız nefeslerle değil, nefesimizi kesen anlarla ölçülür…

 

Hayatın tadı, tuzu aslında sevmek, sevilmek, aşık olmak değil midir?

Filmlerde izlediğimiz ya da kitaplarda okuduğumuz; modernleşen dünyamızda, teknolojinin gelişmesiyle evrilse de, değiştiğini düşünsek de yüreğimizin heyecanla kıpırdadığı, içimizde kelebeklerin uçmasına neden olan aşk…

Sevgi ve aşk, bizleri bir araya getiren özel duygulardır. Peki, hayatımızın içinde bu duyguları sadece hissetmek yeterli midir? Bence değil… Hissettiğimiz sevgiyi göstermek ve korumak da önemlidir.

Sevgi Emek İster

İlişkiyi emek emek beslemek… Emek verdiğiniz ilişkide, güzel olan her şey size doğru akar, kalbiniz parlar, sevgi sizi bulur… ‘Sevgi neydi? Sevgi iyilikti, dostluktu, sevgi emekti…’ İlişkilerde emeği paylaşmayı, sevgiyi hissetmeyi, hissettirmeyi unuttuğumuzda  yeniden başarmak için sevdiğine inanmak, güvenmek, yaslanmak…

İlişki ve zaman ilerledikçe, her şey gibi sevgi de değişir. Asıl konu bu değişim sürecinde, ilişkiyi yaşayan kişilerin her yaşta olumlu, sevgi dolu, olgun, birlikte büyüyen ve gelişen bir aşk ve sevgi ilişkisi içerisinde olmalarıdır. Her iki tarafın da bağları kuvvetlendikçe, beraberlik duyguları güven ve huzur ortamıyla desteklendikçe aralarındaki sevgi paylaşımı sadece ikisine özel bir hâl almakta ve ilişkilerinin kıymetini arttırmaktadır.

Öyleyse aşkın bir ömür boyu sürmesi için ne yapmalı?

Aşkı bütünleyen şeyler; dostluk, tutku ve bağlılıktır. Devamı için de birbirine zaman ayırmak, arkadaş olmak ve tutkuyu sürdürmek ve sevginizi hissettirmek önemlidir.

Herkesin sevgisini göstermesinin farklı yolları vardır. Kimimiz sevgisini doğrudan kelimelere dökmeyi tercih eder, kimimiz eşini mutlu edecek bir şeyler yaparak sevgisini göstermeye çalışır, kimimiz de hislerini dokunarak veya sarılarak aktarmayı tercih ederler. Her yaşın sevgi göstergesi farklı olabilir.

Sevginizi dile getirin; Sevginizi sadece konuşarak ifade etmeniz gerekmez. Güzel sözlerinizi bir kâğıda yazabilir veya zamanımızın iletişim aracı e-posta ya da mesaj olarak gönderebilirsiniz.

Sevginizi davranışlarınızla gösterin; Sarılma, bir öpücük veya sadece elini tutmak, “Seni seviyorum” derken eşinize bunu gerçekten hissederek söylediğinizin göstergesi olabilir. Gerçek ilgi, sevecen bir dokunuş, sevgi dolu bir bakış veya küçük hediyelerle de gösterilebilir. Ayrıca eşinize yardımcı olacak şeyler de yapabilirsiniz.

Birbiriniz için zaman yaratın; Baş başa vakit geçirmek birlikteliğinizi güçlendirir. Birlikte kitap okumak, sinemaya gitmek,  yürüyüşe çıkmak gibi baş başa yapabileceğiniz basit şeyler planlayabilirsiniz.

Sevmek ve sevilmek, özel anları paylaşmak, güzel anılar biriktirmek bir ilişkinin güçlenme sebebidir. Beklenmedik anda gelen sürprizler  de her daim  güzeldir…

Sevgiyle kalın

 

Ceyda Tezel

Aile Danışmanı – Profesyonel Koç
www.optimalkocluk.com.tr

 

Hayatınızda Tutku Yaratmak…

, ,

“Sevdiğiniz bir işte çalışırsanız, hayatınız boyunca tek bir gün bile çalışmamış sayılırsınız.”

Konfiçyus

Son günlerde daha çok ofis çalışma günleri, yeni projelerin tasarlanma çalışmaları, yeni heyecanlar, yeni adımlar derken, havalar yavaş yavaş ısınmaya, benim ruhum da yeniden çiçek açmaya başladı…

Öyle çok sıcak havalara da gerek yok, biraz güneşin olması, yeni bir fikir, keyifli bir paylaşım, bana, benim ruhumun çiçek açmasına yetiyor…

Heyecan, umut, keyif, hareket peşinden geliyor.

Ken Robinson’un şu günlerde okuduğum kitabı Öz’de şöyle diyor; Mutlu insanların, en sevdikleri işin ne olduğunu ve bu işi yaparken hangi yeteneklerini kullanacaklarını keşfetmiş insanlar olduğundan, yani “Öz”lerine kavuşmuş insanlar olduklarından, kısaca başarı ve mutluluk için tutkularımıza kulak vermemiz gerektiğinden bahsediyor. Yani yeteneğin, kişisel tutkuyla buluştuğu nokta olan Öz, kişinin potansiyeli, gizil gücü. Ben bu Öz’e kavuşma yolunda, yolculuğun neresindeyim tam bilmemekle, bu yolda olduğumun farkındayım. Tutkumun farkındayım…

Benim için hayatımızdaki tutkunun 3 H’si var…

Hayal, bazen çocukluğumuzdaki gibi hayal etmek, bazen çocuklarla çalışmak bizi kalıplardan uzaklaştırır. Bizi aslında tüm hikayeye götürür. Bu hikaye yine benim için ne kadar görsel, anlamlı ve hissedilir olursa da o kadar Heyecan yaratır. Bu heyecan da tutkumu ortaya koymam için Hareket sağlar.

Robinson bir de aşk mı para mı diye soruyor… Tabi ki bu hayatımızda profesyonel ve amatör ruhla yaptığımız işlerden bahsediyor.

Amatör sözcüğü aşık, sadık dost ya da bir hedef peşinde tutkuyla koşan kişi manasına gelen Latince “amator” sözcüğünden gelir. Dolayısıyla, amatör bir şeyi sevdiği için yapan kişidir. Amatörler yaptıkları işleri faturalarını ödemek için değil, tutkuyla bağlı oldukları için yaparlar. Diğer bir deyişle, amatörler meslekleri dışında “Öz”lerini bulmuş kişilerdir…

Amatör bir ruhla çalışmaya devam etmek ve Öz’ümü arama yolculuğum gerçekten bu çok heyecan verici…

Ne yapabileceğimizi keşfedene dek kim olduğumuzu bulma yolundaki tutkumuzun hep devam etmesi dileğiyle…

Sevgiyle kalın.

 

Editör

Ceyda Tezel

 

Yeni Dönem Değişen Eğitim Sistemi…

,

Bundan birkaç yıl önce çocuklarla çalıştığım bir atölyede, farklı yaş gruplarından öğrencilerle “Geleceğin Okulu” projesinde onlardan gelen dahiyane fikirlerle, geleceğin eğitim sistemi diye hep konuşulan şeylerin aslında çok da uzakta olmadığını fark etmemi sağlamıştı. Teknoloji çevremizdeki dünyayı hızla değiştirirken, birçok insan teknolojinin insan zekasının yerini alacağından endişe duyuyor. Bilinmeyen ve tam olarak öngörülemeyenden endişe duymak… Evet, ne kadar endişe duyulsa da bu gerçekleri göz ardı etmemiz çok da mümkün değil bence. Bazı eğitimciler, teknolojinin öğrencilerimize öğrettiğimiz birçok şeyi devralabildiğinden, yakın gelecekte artık öğretmenlik yapacak öğrenci olmayacağından endişe duymaktadırlar. Mesele şu ki; eğitim asla kaybolmayacak… Sadece farklı biçimlerde yer alacak hayatımızda. Robotik ve yapay zeka sayesinde yakın gelecekte 8 ila 108 yaş arasındaki herkesin kolayca ve hızlı bir şekilde kendi cevaplarını bulabileceğini, aklındaki bir ürünü yaratabileceğini ve istediği sonuçlara kolayca ulaşabileceğini hayal ediyorum.

Eğitimden bahsetmişken, bundan çok eski değil birkaç yıl önce geleceğin teknolojisi diye bahsettiğimiz sanal gerçeklikten, sanat dahil pek çok alanda kazanımlar oldukça büyüktür. Sanatçılar artık fikirlerine ve duygularına şekil vermek için sanal bir tuval kullanabiliyor. Görsel romanlar, etkileşimli resimler veya canlanan heykeller… Bunlar artık sadece bilim kurgu romanında okuduğunuz harika şeyler değil, çok erişilebilir. Ve hatta sadece 4 saatte kendi oyun stratejisini geliştiren Google’ın yapay zeka programı AlphaZero…

Bu nedenle bu yazımda, değişen dünyamız, gelişen teknoloji ve yaratıcı yeni nesil ile önümüzdeki yıllarda eğitimin gelecekteki değişimine göz atmak istedim. Gittikçe hayatımızın içine giren/girmesini istediğimiz değişimler aslında bunlar (biz daha yakalayamamış olsak bile)…

Farklı zaman ve mekan

Öğrencilerin farklı yerlerde, farklı zamanlarda öğrenme fırsatı bulabilmesi. E-öğrenim, uzaktan ve kendi kendine öğrenme için alan yaratarak, teorik ve pratik kısım olarak farklı alanlarda ve ortamlarda yaşayarak, deneyimleyerek öğrenme alanlarında öğrenme.

Kişiselleştirilmiş öğrenme

Her öğrenci farklı şekilde öğrenir. Teknolojinin de daha etkin kullanılmasıyla eğitimcilerin, kişiye ve duruma göre öğrenme stillerine yönelik farklı çözümleri uygulamasına olanak sağlar.

Silikon Okulları CEO’su Brian Greenberg, yaptığı bir söyleşide “Şu anda yedi yaşındaki çocukların hepsinin tamamen aynı olması ve aynı içeriğe maruz kalması gerektiği paradigmasına meydan okuyoruz.” dedi. “Yani her çocuk için aynı olması gerektiği savunulan tek doğru kavramını sorgulamaya başlıyoruz.”

ABD’deki çeşitli sınıflarında kullanılan bir matematik eğitimi yazılımı olan DreamBox gibi teknolojiler, her öğrencinin beceri düzeyine göre değişim göstererek, öğrencilerin kendi ihtiyaçlarına en uygun hızda öğrenmelerini sağlamaktadır.

Proje bazlı eğitim

Kariyer süreçleri, gelecekteki serbest ekonomiye uyum sağladığından, öğrenciler proje tabanlı öğrenme ve çalışma ile kendi geleceklerindeki değişime de adapte olacaklardır. Bu, yeteneklerini çeşitli durumlarda daha kısa sürede nasıl kullanabileceklerini ve karşılarına çıkan farklı konulardaki sorunlarda çözüm üretmelerini sağlamaktadır. Öğrenciler lise eğitimleri sürecinde, proje tabanlı öğrenme ile örgütsel, işbirlikçi ve zaman yönetimi becerilerini geliştirerek, her öğrencinin ileri akademik kariyerlerinde kullanabileceği temel bilgileri eğitim hayatı içinde edinme şansını bulmaktadırlar.

Sınavların değişimi

Bir öğrencinin gerçek bilgisi öğrenme sürecinde ölçülebildiğinden, bu alandaki projeler üzerinde çalışırken bilgisinin uygulanması onun en iyi ölçme değerlendirme kriterlerinden birisi olabilmektedir. Böylece not sisteminin temelinde gerçek uygulamalar, pratikler yer alabilmelidir.

Mentorluk kavramının önemi

Öğretmenler, öğrencilerin içinden geçecekleri bilgi ormanda önemli bir yer oluşturmaktadırlar. Mentorlük kavramı ile eğitimciler, öğrencilerin amaçları belirlemenin yanı sıra, kendi hedeflerini belirlemesinde katkı sağlarken, sahip oldukları becerilerinin de gelişimi için destek olmaktadırlar.

Gelecekte, çocuklarımızın yetişkin yaşamlarında başarılı olmayı öğrenmeleri için gerekli olanlar da bence tutku, merak, hayal gücü, eleştirel düşünme ve sebat olabilir.

Tüm çocuklar için, amaçlarını bulmalarında onlara yardım edecek tutku, doğuştan aslında var olan, ancak çoğu yetişkin tarafından hayatları içinde kaybedilen merak, girişimci, vizyoner ve yaratıcılığı besleyen hayal gücü, olayları farklı perspektiften değerlendirebilmek için eleştirel düşünme ve uzun vadeli hedeflerin peşinde koşma tutkusu sebat

Tüm gençlerimizin hayallerinin peşinden koşabilmesi dileğiyle…

Ceyda Tezel

Aile Danışmanı – Profesyonel Koç
www.optimalkocluk.com.tr