Bir ilişkide özgürlüğünü gerçekten koruyabilir misin?

,

Son dönemde bir ilişkide iki tarafın da kendisine en çok sorduğu soru bu olsa gerek. Pek çok kadın ve erkek bir taraftan filmlerdeki aşklara özenip, romantik sahnelere iç geçirirken, diğer taraftan özgürlüklerinin kısıtlanacağı korkusuyla ilişkiye girmekten çekiniyorlar.

Bir ilişki yaşamaya başladığımda ya özgürlüğümü kaybedersem?

Özgür olmak ne demek sizce?

Bir ilişkide özgürlüğünü gerçekten koruyabilir misiniz?

Bilinçli olarak ilişkiden kaçınmaya çalışan insanların çoğunun ortak noktaları, özgür olmayı istemeleri ve kendilerini kontrol altında hissettikleri bir ilişki içinde olmaktan kaçınmalarıdır. Hem birlikte olmak hem de özgürlükten taviz vermemek…

İçten içe doğamız gereği, diğer insanlar ile bağ kurmak isteyen özümüzde de bir şey var. Mantıksal veya hatta fiziksel değildir bu, duygusal bir ihtiyaç… Ruh özgür olmak istiyor ve aynı zamanda da bir ilişki içinde…

Peki bir ilişki içinde özgürlüğünü nasıl koruyabilirsin?

Bir ilişki yaşamaya karar verdiğimizde aslında ilk çalışma kendimizden başlar. Değişim içeriden başlar… Yani kısaca kendimize olan inancımızı yeniden kazanmayı ve kendimizi kuşkudan kurtarmayı gerektirir.

“Gerçek aşk kendi kendine sevgidir, başka insanlara ve hayata açtığınızda aldığınız şeydir; taciz etmez, tecrit etmez, reddetmez veya takip etmez. Sadece kabul eder. ” Antonio Gala

Bir ilişkide her iki tarafın da birlikte çabasıyla o ilişki, daha güçlü, daha yakın ve daha samimi hale gelmektedir. Birlikte şekillenme ve her bireyin zaman içinde diğerini zenginleştirdiği bir birlik geliştirmedir bence asıl özgürlük…

Birisini kontrol etmeye çalışmak onları farklı bir insan olmaya zorlamaya çalışmak değil midir?

Oysa ki otantik ve koşulsuz sevgi, diğer kişinin özgürlüğüne saygı gösterme taahhüdünü içerir. İlişkiler sağlam, dürüst sevgi ve kabule dayanmalıdır. Aşkta özgürlük herhangi bir hareketten, seçimden ya da sonuçtan bağımsız olarak, birbirimiz için hissettiklerimizi kabul etmektir. Bu aşkın en gerçek halidir bence.

Bir ilişkide bir diğer denge de eskilerin en çok dikkat ettikleri saygıdır. Sevginin besleyen, geliştiren yanına, saygı önemli bir denge oluşturmaktadır ilişkilerde. Bence ilişkilerdeki özgürlüğün anahtarlarından bir diğeri de, her iki tarafın da birbirlerinin farklılıklarını kabulden geçmektedir. Bu farklılıklarımız sayesinde birbirimizden öğreniriz ve böylece bu farklılıklarımızı büyümemize, gelişmemize yardımcı olacak yollar olarak da görebiliriz. Birbirinden öğrenmeyi denemek, bir ilişkide işbirlikçi olmak, bize özgürlüğün tadını çıkarma fırsatını vermektedir.

Ve en önemlisi de sanırım ilişki yaşadığımız kişiyi özgür bir ruh olarak kabul etmek… Bu gerçekten cesaret ister. Çünkü onu kaybetme riski çok büyük diye düşünürüz. Sahip olduğunuz şeyi hak etmediğinizi hissettiğinizde bu korkular bizi ele geçirir. Oysa ki güven ilişkiyi en çok besleyen şeylerden birisidir.

Özgürlüğü sevgi ve birliktelik içinde ne kadar kabul edebilirsek, hayatımızda da o kadar hissedebiliriz. Eğer özgür olmak istiyorsak ve bir ilişki yaşamak istiyorsak, birbirimizin seçim yapabilmesine ve değerlerine de saygı duymalıyız diye düşünüyorum.

Hem özgür hissederek, saygı göstererek ve ortak değerlerimizi koruyarak hem de gerçekten sevgi dolu bir ilişki yaşayabiliriz…

“Yolculuğumuz hayatın derinliklerine inmek, fakat yine de serbest olabilmekten ibarettir.”

Sevgiyle kalın

 

Ceyda Tezel

 

 

Ruhunuza Üfleyen Kadınlar

,

Benim İstanbul’a iş için gittiğim geçen hafta, iş arasında eski arkadaşlarımla bir kahve içme fırsatı bulmak çok keyifliydi. Ne zamandır görüşemeyince de o kısacık zaman aralığına sığdırabildiğimiz kadar sohbet ile sıcak kahve molası şahaneydi. Hepsi benim gözümde kendi alanlarında, kendi hayatlarının koşuşturması içinde “Savaşçı kadınlar”…

Sonra bir kitabı hatırladım okuduğum. Okuma sürecim öyle kolay olmamıştı başta. Başlayıp ara verdiğim, sonra yine devam ettiğim, arada başa döndüğüm yerleri de olan Kurtlarla Koşan Kadınlar…

Onlar için, bana hissettirdikleri için birer alıntı ve bu alıntının bendeki yansımalarını, benim ruhuma üfleyişlerini yazmak istedim, kim oldukları bende gizli kalarak;

“Derin bir yara iziniz varsa, o bir kapıdır; eski, çok eski bir öykünüz varsa, o da bir kapıdır. Gökyüzünü ve suyu tahammül edemeyecek kadar çok seviyorsanız, o bir kapıdır. Daha derin bir hayatı, eksiksiz bir hayatı, makul bir hayatı özlüyorsanız, o da bir kapıdır.”

Hayatımızın pek çok farklı yoluna açılan kapılar… Bazen öyle zamanlardan geçeriz ki; dayanma gücümüzü sonuna kadar kullandığımızı sanırız. Oysa biz kadınlar kolay kolay pes etmeyiz. O yolda verdiğimiz savaştan kalan yara izine bakarak daha da kuvvetli yol alırız. Biriktirdiklerimiz bize farklı yollarda ışık olur, gökyüzü, deniz, martıların sesi, vapur düdüğü, eskiden gelen bir dost sesi yol arkadaşı olur bize ve hep daha iyiye, daha güzele ulaşacağımızı bilerek… Tüm o yaralarımızdan daha güçlenerek, daha cesur bakarak hayata…

“Sanat önemlidir. Çünkü ruhun mevsimlerini ya da ruhun yolculuğundaki özel veya trajik bir olayı anımsatır. Sanat, sadece kendimiz için değildir, sadece kendi kavrayışımızın bir göstergesi değildir. Peşimizden gelenler için bir haritadır da.”

Yaşantımızda ne varsa onu sanatla anlatabiliriz cesurca. Duygularımızı formlarla, renklerle tanımlayabilen kendi amazon ruhunu bilen kadınlar olarak. Bir hediyeyse sanatla kutlayabiliriz, acıysa sanatla dindirebiliriz, öfkeyse sanatla affedebiliriz, mutluluksa sanatla coşabiliriz… Ruhumuzun, zihnimizin ve bedenimizin dengesi için; sanat bizi iyileştirir. Bu sadece tek bir kişi için de değil, bizimle birlikte en yakınımız için ve onun yakını için de değişimi beraberinde getirir. Duygular önümüzde renklerle dans ederek tüm farklı yolları da sunar bize… İşte gerçek cesaret, tüm bu renk cümbüşü ile ruhumuzun derinliklerinde yol alabilen biz kadınlar…

“Duyguların dengeli bir şekilde değerlendirilmesi, kesinlikle bir kendine saygı duyma işidir.”

Dingin, farkında ve merkezinde… Bazen öyle olaylar yaşarız ki isyan ederiz. Neden deriz… Niye ben… Bazı kadınlar da vardır ki; hep dingin, hep farkında, hep merkezinde. Neden demez… Niye demez… Hep kendi merkezinde, şükür diyerek… Bundan da öğrendim ki diyerek…

“Özlemlerimizi ve hayal kırıklıklarımızı gençken olmaya alıştığımız şeylerin, geçmiş yüzyıllarda bilmeye alıştığımız şeylerin kemikleri üstüne ve gelecekte hissettiğimiz diriliş üstüne döktükçe, dört ayak üstünde sağlamca dururuz. Ruh döktükçe yeniden canlanırız. Zayıf bir çözelti, eriyen narin bir şey olmaktan çıkarız. Hayır, dönüşümün oluş evresindeyizdir artık.”

Şahane bir kadın daha, o hayattaki misyonunu hayat ona ne sunarsa sunsun, kendi kurallarını yeniden yeniden yazan, pes etmeyen, her zaman küllerinden yeniden doğan kurt kadınlardan. Onun bu hayattaki nagueli ne bilmiyorum ama tüm kadınların bir tarafı, olmayı hayal ettiği yanı olan, geçmişte yaşadıklarından, köklerinden beslenerek yol alan. Yol aldıkça büyüyen, büyüten, beslenen ve besleyen…

Karanlık olsa bile, insan yolunu kaybetmiş hissetse bile, iniş besleyecektir. Bilmemenin, görmemenin, körlemesine gezinmenin ortasında bile bir şey vardır, yürüyüşünü sürdüren, haddinden fazla var olan biri. Biz sola gideriz, o da sola gider. Biz sağa gideriz, o da tam arkamızdan gelir, bizi destekler, bize yol açar…

Hepimizin içinde olan bu güçlü kadınlara selam olsun…

 

Ceyda Tezel

Aile Danışmanı – Profesyonel Koç
www.optimalkocluk.com.tr

Kusurlu Güzellik

,

Floransa’nın sanat ile iç içe sokakları beni gerçekten büyüledi. Genel olarak İtalya zaten büyüleyici olmakla birlikte, kalbimi Floransa sokaklarında bıraktım… Her köşe başında başka bir sanatçı, sokaklarında zaten sadece sanat için yaratılmış binalar, çeşmeler… Her döndüğünüz meydandan gelen büyülü müzik sesleri… Benim için zaten yıllardır görmeyi hayal ettiğim Sandro Botticelli tabloları… Rüya gibi geçen birkaç gün… Floransa sadece İtalyan değil, farklı ülkelerden sanatçıların da bulunduğu bir şehir. Tüm o sokaklarda yankılanan müzikle, kaldırımlarda var olan sokak ressamlarının çizdiği olağanüstü duvar resimleriyle, heykellerle bütünleşmek, tarihi içinize çekerek sokaklarında kaybolmak istiyorsunuz.

Hal böyle olunca da boş geçen bir dakikanız bile olsun istemiyorsunuz. Signoria Meydanı, Katedral, Uffizi Galerisi ve Piazzale Michelangelo hepsi ayrı ayrı sizi büyülüyor. Ponte Vecchio ya da namı diğer Eski Köprü, yapıldığı dönemden bu yana korunarak kullanılmaya devam eden kuyumcular ve antikacıların olduğu köprü. Arto nehri üzerindeki bu tarihi mağazaları gezerken, vitrininde çok güzel porselen vazolar, kaseler ve tabakların bulunduğu küçük bir dükkan dikkatimi çekti. Vitrine yaklaştığımda bu porselen vazolar, kaselerin farklı tasarımları daha da dikkatimi çekti ve içeri girdim. Tasarımcı içerde çalışmasına devam ediyordu. Yaptığı sanatın bir adı vardı; Kintsukuroi sanatı…

Kintsukuroi, altın ile onarma ya da diğer bir adıyla Kintsugi, altın ile birleştirme… 500 yıldan daha eski tarihe sahip bir Japon sanatı. Asıl amacı, kırılan seramiklerin onarılması, tekrar kullanılabilir hale getirilmesiymiş. Bu onarma altın, gümüş ya da platin tozlarıyla yapılarak, kırılan ve hasar gören seramiklerin her biri bu yöntemle ve sanatçının da yaratıcılığı ile birer sanat eserine dönüştürülebilmekte.

Wabi – sabi’nin “kusurlu güzellik” adlı Japon felsefesiyle ilişkili olan kintsukuroi sanatı benim karşıma Floransa sokaklarında bir İtalyan tasarımcı tarafından karşıma çıktı. Bu sanata göre eksik veya kırık ya da parçalanmış olanı hayatınızdan tamamen çıkarmak yerine, nasıl tekrar hayata kazandırabilirim düşüncesi bulunuyor. Aslında bu felsefe; hata yapıp, hatalarından ders almış kişilerin, bundan sonra daha değerli, daha anlamlı şeyler yapacağını kabul edilmekte. Çünkü hatalardan ders almak ya da yıkıldığında kendi kendini tamir edip ayağa kalkmak bu hayattaki en değerli öğretilerden biri bence.

Mükemmel olmak zorunda değiliz. Kendimizi böyle kabul etmeliyiz. Hiç hasar görmemiş gibi davranmak, kırıksız, çatlaksız, hasarsız bir ruha sahip olmak zorunda değiliz. Bizi biz yapan yaşadıklarımızdır. Olumlu ya da olumsuz her şey bize, hayata bakış açımıza katkıda bulunur, burada önemli olan bunları doğru değerlendirebilmek, kırıkları doğru tamir edebilmektir. Bu yaşanmışlıkları göz ardı etmeden, onlardan dersler çıkartarak, daha da güçlü ve özel olarak yola devam etmek…

Bu yüzden kintsugi de insanın yeniden doğuşu gibi nesnenin de küllerinden doğuşunu temsil ediyor… Üstelik de yaşadıklarından dolayı daha özel, daha bilge…

Tüm yaşadıklarımızdan daha da güçlü yola devam edebilmek, kusurlu güzelliğimizi keşfedebilmek dileğiyle…

 

Ceyda Tezel

Aile Danışmanı – Profesyonel Koç
www.optimalkocluk.com.tr

 

2018 YKS Sonuçlarına Göre Tercih Yaparken…

,

Üniversite sınav sonuçları açıklandı ve neredeyse tüm adaylarda şimdi tercihleri nasıl yapacağız düşüncesi başladı. Bu yıl, geçen yıllara göre bazı farklılıklar var evet ve bu da kafaları biraz daha karıştırıyor olsa da panik yapmadan, sakin kalarak yapabileceklerinizi planlamak önemli.

Biraz farklılıklardan bahsetmek iyi olur diye düşünüyorum… Daha önceki yıllarda TM1, TM2 v.b diye ayrışırken bu yıl tek bir EA puanı var ve yine önceki yıllarda MF1, MF2 … diye ayrışırken yine tek bir SAY puanı var. Yani önceki yıllarda İşletme, İktisat gibi bölümler için TM1 puanına, Hukuk, Psikoloji isteyenler de TM3 puanına göre tercih listesi hazırlıyorlardı. Bu yıl farklı olarak tek bir EA puanı altında toplanacak tüm bu tür tercihler. Yani tercihiniz İşletme, İktisat, Psikoloji, Hukuk için hiçbir ayrım yapmadan EA puanı üzerinden tercih yapılacak.

Bu durum neyi etkileyecek diye bakınca da; Bu yıl gelen puanınız size tam olarak okul puanlarını veya sıralamaları yansıtmıyor olacak. Bu nedenle öncelikle gelen puan üzerinden hemen yorum yapmadan önce lütfen sakin olmak gerekiyor.

Çünkü aldığınız puan 50bin civarında olsa bile 35bin dilimindeki okullara girebilme şansınız var. Bu nedenle üzerinde iyi analiz yaparak, farklı kombinasyonları da değerlendirin. Tercih listesini oluştururken puanınızın üstten ve alttan %30-35 lik fark aralığını da göz önüne alarak, kendinizi sadece kendi puan aralığınıza sıkıştırmayın.

Peki nasıl eski sıralamalar ile yeni sıralamayı kıyaslayabilirsiniz?

Uzmanlar çözümü şöyle açıklıyor; mühendislik programlarını tercih yapacak adaylar, size gelen bu yılki SAY sıralamasını, 1,87 katsayısına bölerlerse, geçen yılki MF-4 sırasını bulmuş oluyorlar. Örneğin; SAY sıranızın bu yıl 60 bin olduğunu var sayalım, 60.000/1,87= 32.086 geçen yılki MF-4 puan türünün sırasına karşılık geliyor.

Tıp, diş hekimliği, eczacılık, veteriner hekimlik ya da sağlık bilimleri alanını düşünen adaylar ne yapacaklar?

Bu yıl gelen SAY sıralamasını 1,74 katsayısına bölerek, geçen yılın MF-3 puan türünün sıralamasına ulaşmış oluyorsunuz. Örneğin; adayın bu yılki SAY sırası 40 bin olsun, 40.000/1,74= 22.989 geçen yılın MF-3 puan türünün sırasına denk geliyor.

EA için ise durum; geçen yılın TM-1 karşılığını bulmak için 0,70’e, geçen yılın TM-2 puan türünün karşılığını bulmak için 0,68 katsayısına, geçen yılın TM-3 sıralamasını bulmak için 0,62 katsayısına bölmeniz yeterli olacaktır.

Bu yıl tercih yapmak veya mezuna bırakmak kararı almadan önce lütfen tüm alternatifleri göz önünde bulundurun. Çok fazla yeni okul, yeni bölüm, yeni meslek türü var.

 Ayrıca tercih listelerini oluştururken;

Puanı değil başarı dilimini önemseyin; Tercih listesini düzenlerken bir sene önceye ait olan Yüksek Öğretim Programları ve Kontenjanlar Kılavuzu sizin için önemli bir rehber olacak. Ancak bilmelisiniz ki hiçbir zaman bu yılın puanlarıyla geçen yılın puanları birebir örtüşmeyecektir. Yukarıdaki hesaplamaları da dikkate alın.

Başarı sırası sizden üstte ve altta olanları da tercih edin; Puanınızın tutmadığı, ancak istediğiniz 2-3 bölümü, başarı sırası sizden %30-35 daha yukarıda görünse de yazınız. İdeal tercih sıralamanız bu 2-3 tercihten sonra gelmeli, bu tercihlerden sonra ideal tercih sıralaması yapılmalıdır. Ancak siz  “Ne olursa olsun bir Üniversiteye yerleşmeliyim” diyorsanız başarı sıranızın %35 geride başarı sırasına sahip olan yüksek öğretim programlarına da tercih listenizde yer verip kendinizi garantiye almalısınız.

Yatay Geçiş Sınavı gerçeğini unutmayın; Yatay Geçiş, bir öğrencinin kayıtlı olduğu üniversite programından, başka bir üniversitenin benzer programına geçmesidir. Birbirinden tamamen farklı bölümlere yatay geçiş başvurusu yapılmamakta, bununla birlikte %80’e kadar benzer içerikteki bölümler arasında yatay geçiş yapılabilmektedir. Yatay geçişler üniversiteler arasında yapılabildiği gibi, üniversite içinde de yapılabilir. Yatay geçiş yapabilmek için öğrencinin lisans okuyorsa hazırlık sınıfı hariç 2 dönemi, önlisans okuyorsa ise 1. dönemi bitirmiş olması gerekir.

Yeni açılan üniversite ve bölümleri yazarken; Tercih kılavuzunda yeni açılan, dolayısıyla bir sene önceki kılavuzda en küçük puanı ve başarı sırası bulunmayan bir bölüme tercihlerinizde yer verirken; o üniversite ve bölümün eş değeri olan yakınlardaki üniversite ve bölümün bir sene önceki verilerini ve en önemlisi istek sıranızı göz önüne alın.

Seçtiğiniz mesleğe ait üniversiteleri web sayfalarından araştırın; Sadece meslek değil, hangi üniversitede okuyacağınız da en az meslek seçiminiz kadar önemlidir. Bu konuda en faydalı ve güvenilir kaynağınız sık sık güncellenen, okulların internet sayfalar olacaktır. Eğitim almak istediğiniz üniversitede okuyan birkaç öğrenciyle ve o bölümden mezun olanlarla görüşüp okul hakkında bilgi sahibi olabilirsiniz. Okurken göreceğiniz dersler, okulun fiziksel şartları, uluslararası bağlantıları, barınma ve burs imkanları, ulaşım olanakları, mezunlara iş imkanı sağlayıp sağlamadığı gibi soruların cevabını bulduktan sonra üniversitenizi belirlemeniz en sağlıklı olanıdır.

Okul kodlarınızı birkaç kez kontrol edin; Tercih formunuza yazdığınız bölümlerde kodlama hatası olmamasına son derece dikkat edin.

Tüm adayların gönlünce olması dileğiyle…

 

Ceyda Tezel
Aile Danışmanı – Profesyonel Koç
www.optimalkocluk.com.tr

 

Mutluluk bir sanatsa eğer…

,

Konu sana ne olduğu değil, buna senin nasıl tepki verdiğindir…

Epiktetos

 

İçinden geçtiğimiz şu günlerde biraz nefeslenmek ve uzaktan bakabilmek için daha önce okuduğum bir kitabı tekrar elime aldım. Bu sabah da erkenden bahçeye indim ve terliklerimi çıkartıp çimlerde dolaştım, toprağa bastım, sabah esintisinde kendimi daha umutlu, daha mutlu, daha amaçlı hissederek…

Bu konuda bilirkişiler (ben daha sadece bu konuda araştırmacı, okuyucuyum) der ki; Budizm’de en çok kullanılan mantralardan biri olan “Om mani padme hüm” olumsuz duyguları kontrol etmeye odaklanır. Om egoyu arındıran cömertlik, ma kıskançlığı arındıran ahlak, ni tutkuyu ve arzuyu arındıran sabır, pad önyargıyı arındıran hassasiyet, me açgözlülüğü arındıran teslimiyet ve hüm kini arındıran bilgeliktir.

Sıklıkla yapmaya çalıştığım kendimle baş başa kalabilmek. Bu tam olarak bence isteklerin ve duyguların farkına varılma yoludur ve böylece kendimizi onlardan özgür kılabilmektir. Aslında sadece zihni düşüncelerden arındırma değil de, düşüncelerimizi ve duygularımızı onlara kapılmadan oldukları gibi gözlemleyebilmek belki de. Böylece tüm duygularımızı fark ederek, istemediklerimizle nasıl baş edebileceğimizi de keşfedebiliriz.

Yazımın başında bahsettiğim kitap İkigai. Japonların uzun ve mutlu yaşam sırları. İkigai iki sözcüğün birleşmesinden oluşuyormuş. İki hayat, Gai hedef, amaç anlamına geliyor. Bir yaşam tarzı seçimi. Bir tatil günü sabahında bile sizi yatağınızdan keyifle çıkmanızı sağlayan şey diye tanımlanıyor. Kısacası size her sabah “iyi ki varım, yaşıyorum, hayattayım” dedirten amaç, arzu veya tutku…

Hayatımızın tutkusunu bilmek nasıl olurdu? İşimi seviyorum, arkadaşlarımı seviyorum evet ama keyif aldığım belirli bir hobim yok. Bu çoğumuzun söylediği şeylerden…

Ve sonuç da hayatınız için birçok tutkuyu, amacı bulabileceğimiz yerde, yapabildiklerimiz tüm hafta sonunu saatlerce Game of Thrones’in eski bölümlerini tekrar izlemek mi?

O zaman ne yapmak gerek? İkigaimizi nasıl bulacağız?

1.bölüm için;

Bu hayatta neyi yapmayı seviyorum?

Gerçekten ne yapmak istiyorum?

Neyi yaparken heyecan duyuyorsun?

Tutku duyduğum, heyecanlandığım şeyler neler?

  1. bölüm için;

Dünyada neyin değişmesini istersin ve bu değişime senin katkın neler olabilir?

Olumlu katkı sağlayabileceğin ortamlar neler?

  1. bölüm için;

Kendini çok da zorlamadan hangi konularda başarılısın?

Kendini güçlü gördüğün alanlar neler?

Kendini biraz zorlasan neleri başarabilirsin?

Neye yeteneğin var?

Yeteneğini geliştirmek için neler yapmalısın?

Seni neler motive eder?

  1. bölüm için;

Hangi işlerden para kazanabiliyorsun?

Ne gibi işler sana maddi kazanç sağlayabilir?

Bireysel bir çalışma mı bu, yoksa takım çalışması mı?

Tüm cevapları tabloya yerleştiriyoruz. Acele etmeden, kendinize zaman vererek üzerinde çalışın. İşte tüm bunların ortak noktası İkigainizi oluşturuyor…

 

Yaşımız kaç olursa olsun, ‘Bu saatten sonra olmaz’ lafını bırakıp önce nefes alma sebebimizi bularak işe başlıyoruz.

Kitapta bahsedilen bir bölüm daha var ki, beni benden alan. Vabi-Sabi

Er ya da geç hepimiz zor anlar geçiririz ve bunu geçirme şeklimiz yaşam kalitemizde büyük bir fark yaratabilir. Hayatımızın iniş çıkışlarına karşı koymak için uygun zihinsel, fiziksel ve duygusal direnç eğitimi gerekir.

“Yedi kere düş, sekiz kere kalk” Japon özdeyişi

VABİ-SABİ; mükemmel olmama hali, yani hayatın içinde yakalanan, doğal mutluluk ve huzur! Bu yaklaşım olayları müdahaleci olmadan, doğanın kendi doğal ritmi içinde kabulü yani mükemmelliyetçiliği dışlıyor. İddiasız, sıradan, doğal, abartıdan uzak şeylerde de mutluluk ve huzuru bulabilmek. Vabi-Sabi’yi benimseyen yaşlı Japonlar, kırışıklıktan yoksun bir yüzün, yaşanmışlıktan da yoksun kalacağına inanıp kusurdan da memnun olabilmek, azı çok sayabilmek, basit ve eski ile de mutlu ve huzurlu olabilmek lazım diye düşünüyorlar.

Mutluluk daima kalbin kararıdır. İkigainizi keşfedince onu her gün takip etmek ve güçlendirmek hayatınıza anlam kazandıracaktır. Hayatınızın bir amacı olduğunda da her şeyde mutlu bir akış yakalayacaksınız. Modern hayatın bizi kopardığı hayatımızın amacını tekrar keşfettiğinizde, hayatı dolu dolu yaşayarak, zevk aldığımız şeyleri yaparak ve hoşlanmadığımız şeylerden uzaklaşarak içsel pusulanızı takip etmeye başlamışsınızdır.

Bu yolculuktaki 10 kural ile bitirmek istiyorum;

Aktif kalın, emekli olmayın… Sizi motive edecek hep bir işiniz olsun.

Ağırdan alın… Yavaş yürüyün çok ilerleyin.

Midenizi tıka basa doldurmayın… Yüzde 80 doyunca yemeği bırakın.

Çevrenizde iyi arkadaşlarınız olsun… Dost biriktirin.

Bir sonraki doğum gününe kadar şekle girin… Su hareket eder ve pırıl pırıldır.

Gülümseyin… Olasılıklarla dolu bir dünyada olmanın keyfini çıkarın.

Doğayla tekrar bağlantı kurun… Şarj olmak için doğaya dönün.

Teşekkürlerinizi sunun… Doğaya, çiçeğe, arkadaşlarınıza, ailenize, kendinize teşekkür edin.

Anı yaşayın… Geçmiş için pişmanlığı, gelecek için kaygıyı bırakın ve günün tadını çıkarın.

İkigainizi takip edin… İçinizdeki tutkuyu keşfedin.

Sevgiyle kalın

 

Ceyda Tezel
Aile Danışmanı – Profesyonel Koç
www.optimalkocluk.com.tr

Mutlu olmak ya da başarılı olmak işte bütün mesele bu!

,

Spark tek bir özelliği dışında tıpkı diğer kurbağalar gibiydi. Tüm yavru kurbağalar büyüdükçe yeşil kalırken Spark vücudunda küçük ama belirgin bir turuncu nokta ile hayata merhaba demişti. Bu minicik turuncu nokta onu rahatsız edici derecede farklı hissettiriyor, tüm gözlerin üzerinde toplanmasına sebep oluyordu. Daha da ötesi, Spark ne zaman onu mutlu eden bir şey yapsa (ve pozitif sonuçlar elde etse) turuncu noktalara bir yenisi ekleniyordu.

Spark bir karar aşamasına gelmişti; ya normal olmaya çalışacak ve böylece daha az dikkat çekecekti ya da onu mutlu eden ve onu daha da turuncu yapan işler yapacak, üretken olacaktı…

Siz hangisini tercih ederdiniz?

Sadece elinizdekilerle, olması gerekenler diye düşündüğünüz şeylerle yaşamak mı yoksa mutlu olduğunuz şeylerin peşinden gitmek mi?

Mutlu ya da mutsuz olmamızın nedenlerini hep kendi dışımızda gerçekleşen olaylardanmış gibi görsek de Harvard Üniversitesi’nden Shawn Achor,’a göre, uzun vadeli mutluluğun %90’ı aslında beynimizin dünyaya bakış açısı tarafından belirleniyor. İş hayatımızda da IQ’muz sadece %25 başarımızı etkiliyor. Geriye kalan %75’lik kısmını ise, olumlu bakabilme, sosyal desteklerimiz ve stresi yönetme şeklimiz belirliyor.

Araştırmalar, insanın mutlu olmayı seçebileceğini, mutlu olduğu zaman da başarılı bir hayatı olabileceği yönünde. Achor,’a göre, hayatta başarılı olmak için önce iyimser ve mutlu bir zihin yapısına sahip olmak gerekiyor. Aslında genel kural, mutlu olanlar başarılı oluyor…

Bize şimdiye kadar öğretilen “çalış, başar, mutlu ol” formülünün ise geçerli olmadığını, tersine mutluluk konusunda bunun bir yanılgı yarattığını söylüyor. Yani “Mutluluk ve Başarı formünü”nün tersine çevrilmesi gerekiyor. Çünkü, bu konuda iç dünyamız tam tersi şekilde işliyor; birinin pozitiflik seviyesini yükselttiğinizde, o kişi “mutluluk avantajı” dediğimiz tecrübeyi yaşıyor, beyni pozitif durumdayken nötr ya da negatif olduğu zamankinden çok daha iyi çalışıyor. Bunu tıp, pozitif ruh hali içinde iken vücudumuzun salgıladığı dopamin hormonu ile açıklıyor. “Dopamin bir yandan mutluluk verirken, öte yandan da odaklanma ve dikkati arttırarak insanın kavrama yetisini, yaratıcılığını geliştirerek, enerji seviyesini yükseltiyor.

Bu durumu hayatımızda her durum için kullanabiliriz. Özellikle bu ayda sınava hazırlanan öğrenciler, iş yerinde çalışanlar, ev kadınları… Önce mutlu olduğun şeyleri keşfedersen zaten ardından açılmasını beklediğin tüm kapılar açılmaya başlıyor.

En çok izlenen ilk 20 Ted Talks videosundan biri olan, sürükleyici ve eğlenceli konuşmasında psikolog Shawn Achor aşağıdaki linkten dinlemenizi tavsiye ederim. Gerçekten çok keyifli ve etkileyici…

 

 

“Ne kadar başarılı olursam o kadar mutlu olurum.” anlayışını tersine çevirmek… Parola; “Ne kadar mutlu olursam o kadar başarılı olurum”… Böylece hayatımızın kontrolünü elimize almak mümkün. Kısaca toparlamak gerekirse;

  • Hayata nasıl baktığın önemli… Mutluluğun %10’u insanın başına gelenle, %90’ı ise insanın başına gelenleri nasıl yorumladığıyla ilgili. Mutluluk dünyada ne olduğu değil bizim hayata nasıl baktığımızla ilgili bir konudur.
  • Olumlu bakış açısı… Olumlu düşünce, insanı üretken ve başarılı kılar.
  • Stresi yönetebilmek… Böylece dayanıklılığı artan insan daha mutlu ve dolayısıyla daha başarılı olur.
  • Negatiften arınmak… Televizyonda, sosyal mecralarda sürekli kötü ve olumsuz haber izlemek insanın bakış açısını karartır. Dünyayı takip etmek, öğrenmek bununla birlikte diğer taraftan da kötü düşüncelerin bizi ele geçirmesine engel olmak gerekir.
  • Mutluluğu ertelememek… Hep ileriye ötelemek yerine, şimdide ulaşmaya çalışmak. Mutluluk şimdiki zamanda, içinde yaşanan andadır. Mutlu olmayı tercih etmeliyiz.
  • Performans hedefler belirlemek… Büyük hedeflere ulaşabilmek için, önce ilk küçük adımı atmasını bilmek gerekir. Büyük yolculuklar küçük adımlarla başlar.
  • Kafanı kaldırmak, nefes almak… Hiç durmadan, dinlenmeden, hiç eğlenmeden ölümüne çalışanlar, işten başka hiçbir şeye zaman ayırmayanlar mutlu olamazlar. Stresli ve yoğun zamanlarda dostlarla, aileyle daha fazla zaman geçirmek, en zorlu iş koşullarında bile hem mutluluğun hem de başarının temel şartlarından birisidir. İşleri ne kadar çok olursa olsun dostlarına, kendine, hobilerine ve de eğlenceye zaman ayıran insanlar hem daha mutlu hem de daha başarılı olurlar.
  • İyi alışkanlıklar edinmek… Edinilen keyifli alışkanlıklar zamanla insanın hem mutluluğunu hem de başarısını artırır.

Bilimsel araştırmalar, insanın mutlu olmayı seçebileceğini, mutlu olduğu zaman da başarılı bir hayatı olacağını kanıtlıyor.

Peki bunu başarmanın yolları neler? Achor bize “21 Günlük Minnettarlık Listesi” öneriyor.

Aslında çok da basit: Kendinize 21 satırlı bir tablo yapın. Günlerin her biri için minnettar olduğunuz 3 şey yazın. Bunu 21 gün için tekrarlayın. Bir ilerleme kaydettiğinizi ve bir şablon oluştuğunu görmeye başladığınızda derhal “Gözlem” bölümüne not düşün. Böylece gün içinde yaşadığınız olumlu şeyleri beyninizde tekrar yaşamış oluyorsunuz ve çalışmayı yaptığınızda iyimserlik dalgaları yaratmakla kalmayıp, aynı zamanda kendinize ve hayata karşı bir devrim yaratmış oluyorsunuz.

Haydi mutlu olmayı keşfetmeye…

 

Ceyda Tezel

Aile Danışmanı – Profesyonel Koç
www.optimalkocluk.com.tr

 

Durmak ve Kendini Farketmek…

,

Hiç boş yer bırakmamacasına tıka basa randevularla dolu, seninki gibi bir ajanda, bir intihar bildirgesidir. Bu, kişinin kendi ölümünü onaylaması demektir. Bir insan ne kadar ölüyse, gününü o kadar çok iş ile doldurur… Stefano D’Anna

Arabanın kontağını kapatıp yolun kenarına çektim ve durdum. Sadece durdum…

Arabanın içine yayılan radyodan gelen hafif müzik, camı açıp temiz havayı çektim içime ve sadece öylece kalmak… Birkaç dakika da olsa, kalmak, beklemek, sadece dinlemek kendini…

En son ne zaman sordunuz kendinize şu anda ne yapmak istiyorsunuz? Sadece kendiniz istediğiniz için… Sadece paşa gönlünüz böyle istiyor diye…

Deepak Chopra diyor ki; Yedi Ruhsal Yasa, zahmetsiz sevinçle en derin arzularınızı yerine getirmek için kullanabileceğiniz güçlü ilkelerdir. Onları pratiğe geçirirseniz, hayal ettiğiniz her şeyi ortaya çıkarabileceğinizi anlayacaksınız.

Biz ne yapıyoruz oysa ki? Sadece günün sonundaki ipi göğüsleyebilmek adına koşuyoruz, koşuyoruz… Etrafımızı bile görmeden, ağaçları, çiçekleri, çocukları… Havayı koklamıyoruz, rüzgarı hissetmiyoruz… Toprağa dokunmuyoruz…

İşte durmak ve hissetmek ve neler yapabileceğimizi görmek için Chopra’nın kendi yazılarından derlediğim bu kuralları sizinle de paylaşmak istedim.

Birinci kural, Saf Güç Kuralı; Bizlerin asıl hali saf bilinçliliktir; bu da saf güç demektir. Saf bilinçlilik ruhsal özümüzdür, sonsuz ve sınırsızdır, saf coşkudur, saf bilgidir, sonsuz sessizliktir, kusursuz dengedir, yenilmezliktir, basitliktir, mutluluktur, duygularımızdır.

Duygular hayatınızdaki en önemli güçtür. Hepimiz günlük duygularımız tarafından yönlendiriliyoruz. Duygularımız davranışlarımızı ve düşüncelerimizi oluşturmaktadır. Düşünmeden, ani hareketlerimiz pişman olacağınız kararlar almamıza neden olabilmektedir.

Neler yapabiliriz; Sessiz olmak, kendinizi fark etmek, kendinizde kalmak için kendinize izin vererek. Büyük resme bakarak, hayatımızdaki her şey daha yüksek bir amaca hizmet ettiğini kabul ederek. Hemen tepki vermemeye çalışarak, beş dakika derin nefes alıp, kaslarımızı gevşeterek ve kalp atış hızımızı yavaşlatarak ve kendinize bunun geçeceğini hatırlatarak. Düşünce kalıplarımızı değiştirmek önemli bir adım olabilir. Olumsuz duyguları değiştirerek, yinelenen olumsuz düşünceleri düzenleyebilmek gibi mesela. Rahatsız edici bir duyguyla karşı karşıya kaldığınızda, olumsuzluğu aklımızdan çıkararak olumluya odaklanarak. Doğayı, toprağı, çiçeği fark ederek. Doğayı hissedebilmek için her gün zaman ayırabilmek. Çıplak ayak toprakta yürüyebilmek, ağacın tomurcuğunu fark edebilmek. Aslında tam da “Bugün, meydana gelen hiçbir şeyi yargılamayacağım” diyerek başlayabilmek güne… Ve gün boyunca kendimi yargılamamayı hatırlayabilmek…

İkinci kural, Verme Kuralı; Vermek ve almak evrendeki enerji akışının değişik görünüşleridir. Aramakta olduğumuz şeyi vermeye istekli olmakla başlar bu dengenin döngüsü. Coşku istiyorsanız başkalarına coşku verin; sevgi istiyorsanız sevgi vermeyi öğrenin; ilgi ve takdir istiyorsanız ilgi ve takdir göstermeyi öğrenin; maddi zenginlik istiyorsanız başkalarının da kazanması için yardımcı olun.

Peki bunun için neler yapabiliriz; Nereye gidersem, kime rastlarsam onlara bir hediye vermek. Bu hediye hoş bir söz, bir çiçek veya dua olabilir. Bugün yaşamın vereceği bütün hediyeleri şükranla alabilmek. Doğanın hediyelerini kabul etmek; bunlar güneş ışını ve kuş sesleri, yağmurun kokusu olabilir, başkalarından gelecek tüm hediyelere de açık olmak. Çevremize, ailemize, arkadaşlarımıza mutluluk ve coşku, huzur ve bereket dileyerek…

“Karma” veya Etki ve Tepki Kuralı; “Ne ekersen, onu biçersin” sözünü biliyoruz. Eğer yaşamımızda mutluluk yaratmak istiyorsak, mutluluk tohumlarını ekmeyi öğrenmeliyiz. Bu nedenle, karma bilinçli seçim yapma eylemini ifade eder.

Yaptığım tüm seçimlerin farkında olarak başlamak bu adıma. Gelecekteki tüm sürece öngörü sahibi olabilmek, şimdiki anın tam bilincinde olabilmektir. Her seçimde kendimize şu iki soruyu sormak önemlidir; “Yapmakta olduğum bu seçimin sonuçları neler olacaktır?” ve “Bu seçim bana ve bu seçimden etkilenen diğer çevremdeki kişilere tatmin ve mutluluk getirecek midir?” Kısaca tüm seçimlerin sonuçlarının ekolojisine göre değerlendirilebilmesidir.

En Az Çaba Kuralı; Genel olarak “mucize” olarak adlandırılan şey aslında En Az Çaba Yasası’nın bir ifadesidir. Doğanın “zekâsı” işlevlerini en az çabayla yerine getirir, Kaygısızca, uyum içinde ve sevgiyle. Otlar büyümeye çalışmazlar, sadece büyürler. Balıklar yüzmeye çalışmazlar, sadece yüzerler. Hareketleriniz sevgi tarafından yönlendirildiğinde en az çaba harcanır; çünkü doğa, yaşamını sevgi enerjisiyle sürdürür. Güç ve diğer insanlar üzerinde kontrol istediğinizde, enerji harcarsınız ve egoya önem vermek çok fazla enerji tüketir.

Bu kuralı hayatımız dahil ederken; Kabul ile başlayabiliriz. Bugün insanları, durumu, şartları ve olayları olduğu gibi kabul ederek. Bu anın olması gerektiği gibi olduğunu bilerek, çünkü bütün evren olması gerektiği gibi. İçinde bulunduğumuz durumun sorumluluğunu kabul ederek. Sorumluluk almanın içinde bulunduğumuz durum için, hiç kimseyi ve hiçbir şeyi suçlamamak olduğunu bilerek. Görüşlerimizi kabul ettirmek adına savaşmaktan vazgeçerek, bütün görüşlere açık olabilmek ve hiçbir görüşe koşulsuz bağlı olmayarak…

Niyet ve Arzu Kuralı; Enerjinin ve bilginin doğada her yerde var olmasına dayanmaktadır. Siz ve bir ağaç arasındaki farkların temeli, sahip olduğunuz bilgi ve enerji içeriğidir. Dikkat enerji verir, niyet dönüştürür. Dikkatinizi neye yoğunlaştırırsanız onun, yaşamınızda daha önemli bir yeri olacaktır. Dikkatinizi üzerinde yoğunlaştırdığınız şeye ilginiz, niyet edilen sonucun alınması için fırsatlar yaratmanızı sağlayacaktır. Burada dikkat etmemiz gereken şey, niyetiniz insanlığın iyiliğini gözetmesidir.

Biz neler yapabiliriz; İsteklerimizin listesini yaparak. Bu listeyi her zaman yanımızda taşıyarak. Kendimize bunu hatırlatarak ve gece uyumadan önce bu listeye bakarak niyetimizi, hedeflerimizi belirleyerek…

Ayrı Olmak Kuralı; Belirsizliğin hikmeti “ayrı olmak”tır. Geçmişten, geçmişte yaşanan şartlanmalardan ve bilinenden kurtulmakta yatar. Bilinmeyene ve saf güç alanına doğru yöneldiğimizde, yaratıcı zekâya kendimizi teslim ederiz.

Fiziksel evrende herhangi bir şey elde etmek için, ona bağlılığınızdan vazgeçmeniz gerektiğini söylüyor. Bu, arzunuzu yaratma niyetinizi bıraktığınız anlamına gelmez. Ekini sonuca bıraktın. Bu çok güçlü bir şey. Niyetinizden vazgeçmiyorsunuz; arzunuzdan da vazgeçmiyorsunuz. Sonuca bağımlılıktan vazgeçiyorsunuz. Bu kuralı anladığınızda, kendinizi çözümü zorlamaya mecbur hissetmezsiniz. Sorunun çözümünü zorlarsanız sadece yeni sorunların oluşmasına sebep olursunuz. Aslında dikkatinizi belirsizliğin üzerinde yoğunlaştırır ve kargaşa içinden çözümün çıkmasını beklerken belirsizliği yaşarsanız, ortaya harika ve heyecan verici şeyler çıkabilmektedir.

Bu kuralı için; Kendimize ve çevremizdekilere oldukları gibi olmaları özgürlüğünü tanıyarak. “Tüm olasılıklar” ı değerlendirmeye başladığımızda, sonsuz seçime açık olduğumuzda yaşayabileceğimiz heyecana odaklanarak. Tüm olasılıklar alanına girdiğimizde yaşamın tüm macera, gizem ve büyüsünü yaşayarak deneyimleyebiliriz…

Dharma, “Yaşamın Amacı” Kuralı; Dharma, “yaşamda amaç” anlamına gelen Sanskritçe bir kelimedir. Herkesin yaşamda bir amacı ve başkalarına verecek özel bir hediyesi veya yeteneği vardır. Bu özel yeteneği başkalarına hizmetle birleştirdiğimizde, kendi ruhumuzun coşkusunu ve sevincini yaşarız. Bu da bütün amaçların esas ve nihai amacıdır. Üç bileşeni var. Birincisi, her birimizin gerçek benliğimizi keşfetme süreci. İkincisi benzersiz yeteneklerimizi ifade etmek. Üçüncü de insanlığa hizmettir. Benzersiz yeteneğinizi insanlığa hizmet ile ifade etme yeteneğini birleştirdiğinizde, Dharma Yasasını tam olarak kullanırsınız.

Bu kural için de; Ruhumuzun derinliklerinde oluşmakta olan inancımızı besleyerek. Dikkatimizi hem bedenimize hem de zihnimizi hareketlendiren ruhumuza yönlendirerek. Bu dengeyi fark ederek yol alabiliriz… Özel yeteneklerimizi keşfederek. Ve tabi ki kendimize ve çevremize hizmet ederek…

Evet, tüm bunlar Deepak Chopra’nın kendi kendine ustalık kazanmanızı sağlayacak güçlü ilkeleridir. Tüm hayallerinizin gerçekleşmesi ve istediğiniz şekilde yeniden yol alabilmek adına, durmak, dinlemek, duymak, gözlemlemek ve sizdeki size kulak vermek… İşte şimdi yeniden yeni bir hedefe doğru yol almak…

Keyifle kendinizi yeniden keşfetmeniz dileğiyle…

 

CeydaTezel

Aile Danışmanı – Profesyonel Koç
www.optimalkocluk.com.tr

21.Yüzyıl Öğrenme Becerileri

,

“Beyniniz eğer onu doğru kullanırsanız, sayısız yıldız, güneş sistemi, galaksi ve zihninizin içinde düşünce evrenleri yaratma yeteneğine sahiptir”

Tony Buzan

Gelecekle birlikte değişen dünyada kişilerin ihtiyaç duyacağı becerilerin ne olduğuna dair pek çok fikir var. 21’inci yüzyıl becerileri olarak vurgulanan yaşam boyu öğrenme, iletişim, sayısal okuryazarlık, teknolojik okuryazarlık, problem çözme, yaratıcı ve eleştirel düşünme, çeşitliliklere değer verme, takım çalışması becerileri…

Becerileri konusunda güçlü inançlara sahip kişilerin, öz-yeterliğinin farkında olması ve bunu geliştirmesinin de etkili ve verimli çalışmasına katkı sağladığı bilinmektedir. Eğitim evet temel sağlar, üniversite bu temeli sağlamlaştırır bununla birlikte bu becerileri geliştirmeyi sadece kişinin kendisi gerçekleştirebilir.

Bu beceriler, yaşamın her alanına dahil edebilmeniz için de önemli bir kaynağa ihtiyaç vardır; Tutku.

Tam olarak kendimizi, geleceğimizi gerçekleştirmeye bizi götürecek olan tutkudur. Şimdi bir de gerçek dünyaya dönelim ve bakalım içinde bulunduğumuz, çocuklarımızı bekleyen geleceğe; Fütüristlerin ve geleceğe kafa yoran uzmanların deyimiyle, çocuklarımızın %65’i gelecekte, daha şimdi henüz belli bile olmayan ve tamamen yeni iş modellerinde çalışacaklar.

Bu hayatlarında istediklerini gerçekleştirmek için uğraşırken, hayatın risklerine katlanabilmeleri, yeni gelişmeleri takip etmeleri ve yeni yetenekler edinmeleri, mevcut yeteneklerini de geliştirmeleri gerekmektedir.

Bu durumda gelecek nesillerin ihtiyaç duyacağı beceriler nelerdir?

Daha çok yenilerde dinlediğim, Harvard eğitim uzmanı Tony Wagner’in bu konularda neler yapılabileceği hakkındaki tavsiyeleri gerçekten önemli. https://www.youtube.com/watch?v=NS2PqTTxFFc#action=share

Kısaca şöyle tanımlıyor;

Eleştirel düşünme ve problem çözme

Ağlar genelinde iş birliği yapmak ve etki yaratarak öncülük etmek

Hız ve uyum

Girişkenlik ve girişimcilik

Etkili sözlü ve yazılı iletişim

Bilgiye erişme ve bilgiyi analiz etme

Merak ve hayal gücü

Wagner, günümüzde problemlere yaratıcı çözümler üretebilecek, eleştirel düşünme becerileri gelişmiş bireylerin yetişmesinin önemini vurguluyor. Farklı disiplinlerde öğrenilen konuları doğru bir biçimde sorgulayarak birbiriyle ilişkilendirebilen öğrencilerde eleştirel düşünme becerilerinin gelişebileceğini belirtiyor. İletişim becerilerinin sadece kendisini sözlü ve yazılı olarak akıcı ve etkili ifade etmekle sınırlı olmadığını söyleyen Wagner, etkin dinlemenin de önemli bir iletişim becerisi olduğunu ifade ediyor. Bu becerilerin yanı sıra işbirliği becerilerini de geliştirebilen öğrencilerin, problemlere yaratıcı çözümler getirebilen ve yenilikçi fikirler üretebilen bireyler olarak 21. yüzyıla donanımlı bir şekilde hazır olabileceklerini savunuyor. Bu tarz bir öğrenme modelini uygulayan öğretmenlerin de bilgiyi öğrencilere doğrudan aktarmak yerine, aslında bir koç gibi görev yapmalarının önemini vurguluyor.

Sonuç olarak günümüz dünyasına gelişime, ilerlemeye, bilimle yön veren ülkelerin eğitim sistemleri, çocuklara cevap vermek yerine, soru sormayı öğretiyor ve teşvik ediyor. Böylece sadece verileni alabilen değil, merak eden, çabalayan, amaç oluşturan, emek harcayan, hayal eden ve üreten gelecek için adım atmış olabiliriz…

O zaman sormak gerek yeni nesillere;

Siz gençler, yaşamınızın kendisini bir proje olarak düşünürseniz mutlu, üretken, saygın, tutkulu bir yaşam sürebilmek için neleri, ne kadar, kimlerden ve ne zaman öğrenmeniz konusunda kısa orta ve uzun vadeli planlarınız var mı?

Sizin yaşam projeleriniz, hayalleriniz neler?

Bunları gerçekleştirecek becerileriniz neler?

Bunlar için sizin kendi yapabilecekleriniz şeyler neler?

  • Yaratıcı Düşün —- Kendi öğrenme ve becerilerin üzerinde düşün, güçlü yanlarını ve zayıf yanlarını belirle. Kaynaklarının değerlendirmesini yap. Hayal et. Bundan 10 yıl sonra neyi yapamadığın için üzülmemen gerektiğini düşün.
  • Hayal Et — Zayıf yönlerin için neler yapabilirsin yaz. Hayallerini paylaş, değişime açık ol. Yeni bir şey dene. Ve tekrar hayal et. Tekrar dene.
  • Yarat — Hayallerin için harekete geç. Eylem adımlarını belirle, kaynaklarını gözden geçir. Nasıl günlük hayatına dahil edebileceğini planla. Planlarını eleştir, bundan çekinme.
  • Yönet — Kendine geri bildirim ver. Harekete geçmek için sorumluluk al. İhtiyacın olan kaynakları hayatına dahil etmek için süreci yönet. Başka bakış açılarını değerlendir. Soru sor kendine. Kendi merkezini fark et.
  • Uygulama Yap — Sonuçları değerlendir. Memnun olduğun kısımlar için kendine dönüt ver. Eleştirel düşün. Amacın için kendine sorular sor. Fark ettiğin yeni şeyleri planlamana dahil et. Sonucu hisset.

Bu becerileri sadece üniversite yıllarında hayatımıza dahil etmek yerine eğitimin içinde, okul öncesi, ilkokul, ortaokul, lise ve üniversitede giderek derinleşen, gelişen bir biçimde kazanıldığında ve hatta hayatın tüm alanlarına dahil edildiğinde başarı gelmektedir.

İşte tam da bu nedenlerle onları, gerçek hayattaki ortamlarda karşılaşabilecekleri karmaşık olaylarla bile başa çıkabilmek için, öğrenme ortamına odaklanmış, daha fazla probleme dayalı, takım ruhu olan, soran, merak eden ve de hayal kurabilen hayat boyu öğrenenler olmalarına teşvik eden bir eğitim sisteminde yetiştirebilmek dileğiyle…

CeydaTezel

Aile Danışmanı – Profesyonel Koç
www.optimalkocluk.com.tr

İki zihin… Birisi düşünen, diğeri ise hisseden…

,

Motivasyonumuzu kıran bir sürü olay ve kişi olabilir hayatımızda. Belki sizi takdir etmeyen bir patronunuz vardır ya da kötü davranan bir iş arkadaşı, bir müşteri…

Her gün insanlar işlerinde mutsuz hissediyor, öğrenciler bir türlü kendilerini anlatamıyor, eşler kendilerini dışlanmış hissediyor olabilirler. Ve tüm bunların sonucunda gelen mutsuzluk… Hayat her zaman eğlenceli olmayabilir. Bazılarımız “bunun böyle olduğu” iddiasındadır.

Oysa benim bu ay yazımda bahsetmek istediğim bir şey var ki; hayatımızı kolayca geliştirebiliriz: Duygusal zeka.

Çoğumuzun bilgisi var aslında. Biz özellikle eğitimlerimizde sıklıkla da bahsediyoruz. Tamam da peki bu duygusal zeka ne? Ve hayatımızı daha iyi hale getirmek için nasıl kullanabiliriz?

Duygusal Zeka (EQ), New Hampshire Üniversitesi’nden John Mayer ve Yale’den Peter Salovey tarafından yaygınlaştırılan bir terimdir ve stres atmak, etkili iletişim kurmak, başkalarıyla empati kurmak, zorlukların üstesinden gelmek ve çatışmayı ortadan kaldırmak için kendi duygularınızı pozitif yönde tanımlama, kullanma, anlama ve yönetme becerisi olarak tanımlanmaktadır. Bu yetenek aynı zamanda başkalarının da neleri duygusal olarak yaşadıklarını tanımamızı ve anlamamızı sağlamaktadır.

Günümüzde ister çalışma hayatı olsun ister özel hayat olsun, duygu ile ilgili sorunları çözmek kritik önem taşımaktadır. Günlük hayatımızda bir sürü sorunla karşılaşabiliriz ve çoğu zaman çözüm bulmak için çevremizdeki kişilerle iletişim halinde olabiliriz.

Yapılan araştırmalar, duygusal zekanın daha fazla zihinsel sağlık ile ilişkili olduğunu göstermektedir. Bu, yalnızca iş sonuçlarınızı etkileyen bir beceri değil aynı zamanda kendi mutluluğunuzu da etkilemektedir.

Daha iyi öz farkındalık, daha yüksek mutluluğa yol açan yüksek duygusal zekayı sağlar…

Duygusal zeka kişinin duyguları tanımlama kapasitesiyle ilgilidir ve yalnızca başkalarının duyguları değil, aynı zamanda kendi duygularınızı da. Aslında, başkaları ile çalışmadan önce kendi duygularınızı tanımlamaya başlamanız önemlidir.

İşte bu yüzden duygusal zeka, hayat ve hayatımızdaki başarının önemli bir belirleyicisidir. Bildiğimiz gibi, hayatta en başarılı olanlar, en akıllı diye tanımladığımız insanlar değildir. Muhtemelen akademik açıdan mükemmel olan ancak işyerinde veya kişisel ilişkilerinizde sosyal açıdan başarısız olan insanlar biliyorsunuzdur. Entelektüel zeka (IQ), hayatta başarılı olmak için tek başına yeterli değildir. Evet, IQ’nuz sizin iyi bir okula girmenize yardımcı olabilir, ancak sınavlarda karşılaştığınız stres ve duyguları yönetmenize yardımcı olacak olan duygusal zekanızdır (EQ).

Eski bir Japon masalına göre, kavgacı bir samuray günün birinde bir Zen ustasını cennet ve cehennem kavramlarını açıklamaya davet eder. Ancak rahip onu küçümseyen bir tavırla, “Sen eşeğin tekisin. Senin gibilerine zamanımı harcayamam” der. Onuru zedelenen samuray, öfkeden köpürerek kılıcını kınından çıkarıp, “Seni bu küstahlığın için öldürebilirim” diye bağırır. “İşte” der Zen rahibi sakince, “Bu cehennemdir…” Samuray, kapıldığı öfkeyi ima eden ustanın doğru sözleri karşısında irkilir ve sakinleşerek kılıcını yerine koyar. Sonra da eğilip, kendisine kazandırdığı içgörü için rahibe teşekkür eder. “İşte bu da cennettir” der rahip. Samurayın nasıl bir sinire kapıldığını birden fark etmesi, duygunun rüzgarına kapılıp gitmekle bunun bilincinde olmak arasındaki önemli farkı sergilemektedir. Sokrates’in “Kendini bil” öğüdü, duygusal zekanın bu temel taşına, yani kişinin duygularının farkında olabilmesine değinir bence. İlk bakışta duygularımızın zaten ortada olduğu düşünülebilir, ancak üzerinde daha dikkatlice durduğumuzda, çoğu kez bir şey hakkında ne hissettiğimizi pek hatırlayamadığımızı ya da hissettiğimiz şeyi olup bittikten sonra fark ettiğimizi görürüz.

Duygusal zekamızı nasıl geliştirebiliriz?

Duygularınızı belirleyin

Duygusal zekanın öncülerinden Daniel Goleman, iki zihin sahibi olduğumuzu savunuyor ve diyor ki;

Aslında biz iki zihne sahibiz; birisi düşünüyor, diğeri ise hissediyor...”

Duygularınızın farkına varabilmek, geliştirmek için günlük hissettiğiniz duygularınız hakkında yazmayı deneyin. İlk adım, ne hissettiğinizi ve ne duygularınızı tetiklediğini belirlemektir. Yaşadığınız olayın size ne hissettirdiği ile ilgili günlük notlar. Kendinize şu birkaç soruyu sorabilirsiniz:

  • Şu anda tam olarak ne hissediyorum?
  • Günlük rutinimin dışında bir olay olduğunda neler hissediyorum?
  • Eleştiri gördüğümde neler hissediyorum?
  • İnsanların bana karşı davranışlarında neler hissediyorum?

Duygularınızı yorumlayın

Hayattaki farklı durumlara nasıl tepki verdiğinize dair daha iyi bir bakış açısı için, bu olayları yaşarken kendinizi izlemek ve gözlemleyebilmek önemlidir. Bunları düşünün:

  • Kızgın olduğunuzda, insanlara nasıl tepki verirsiniz?
  • Gün içinde verdiğiniz tepkiler hakkında ne düşünüyorsunuz?
  • Genel olarak nasıl davranıyorsunuz? (üzgün, mutlu, kızgın, endişeli, çekingen vs)

Duygularınızı yönetin

Duygularımızı yönetme kısmı bence kilit aşama. Çünkü bunu gerçekleştirdiğinizde artık anahtar sizde… En son ne zaman donup kaldınız mesela. Hayatımda sadece bir kez korkudan felç olduğumu hissettim diyor bir akademisyen yazar. “Bu, üniversitenin ilk yılında nedense bir türlü çalışamadığım bir matematik sınavı sırasında oldu. O ilkbahar sabahı, kalbime kurşun gibi bir ağırlık çökmüş, kötü bir şeyler olacağı korkusuyla girdiğim sınıfı hala hatırlıyorum. O sınıfta daha önce pek çok kez bulunmuştum. Ancak o sabah, sınıfın camlarından dışarısını görmüyor, salonu ise hiç fark edemiyordum. Kapıya yakın bir sandalyeye doğru ilerlerken gördüklerim, yerin adım attığım kısmıyla sınırlıydı. Sınav kitapçığının mavi kapağını açtığımda, kulaklarım zonkluyordu ve kaygının midemden ağzıma vuran tadını hissediyordum. Sınav sorularına bir kez ve çabucak baktım. Umutsuzdu. Bir saat boyunca o sayfaya öylece bakakalırken, neticede başıma gelebilecek şeyler gelip geçiyordu. Aynı korkulu düşünceler, bozuk bir plak gibi, tekrar edip duruyordu. Sanki zehirli ok yemiş bir hayvanın, yapmakta olduğu hareketin ortasında donup kalması gibi hareketsiz oturuyordum. O korkunç anın en çarpıcı yanı, zihnimin nasıl sıkışıp kaldığıydı. O bir saati, belki tutar umuduyla test sorularını yanıtlamaya çalışarak geçirmedim. Hayal de kurmadım. Sadece dehşetten donmuş bir şekilde oturup bu işkencenin bitmesini bekledim.” Kendi duygularının lideri olabilen kişi, akışta kalabilendir. Duyguların yönetiminde, içsel motivasyonunuza hakim olmalısınız.

Kendinize bu bölümde de şu soruları sorabilirsiniz;

  • Tam olarak olmasını istediğim gibi davranabilir miyim?
  • Bu durumdan kendimi kurtarabilir miyim?
  • Kendimi motive edebilir miyim?
  • Çok heyecanlı olduğum zaman kendini yavaşlatabilir miyim?

Bulacağınız şey şudur; Kendi duygularınızı tanımladığınızda, diğer insanların duygularını da tanımlayabilme konusunda daha iyi olabilmek. İşte duygusal zeka tam da bu anlamda temel bir yetenektir. Çoğumuzun koyduğu duygusal duvarın ötesine bakarsanız, hepimiz aynıyız. Hepimiz hüzün, mutluluk, öfke, suçluluk, korku, hayal kırıklığı yaşıyoruz. Önemli olan bunu tanımlamaktır. Çok sıklıkla, kendimiz de bu duygulara sahip olduğumuzun farkına varmadan hayata devam ediyoruz. Farkına varamadığımız duygularımızın bizim hayatımızı yönetmesine izin veriyoruz ve bu nedenle hayatımızdan en iyi şekilde yararlanamıyoruz.

Gerçek, kendinizi tanımakla başlar…

CeydaTezel

Aile Danışmanı – Profesyonel Koç
www.optimalkocluk.com.tr

Yaratıcı Öğrenciler

,

“Birçok insan görüyorum; işini sevmiyor, öylesine akıntıya kapılmış gibi yaşıyor ve hafta sonunun gelmesini bekliyor. Çok daha az insan görüyorum; işi ile bütünleşmiş ve kendisini ona adamış. İşini kendisini gerçekleştiren en önemli amaç olarak yaşayan… Birinci gruptakiler yeteneklerini, sevdikleri alanları bulamayanlar… Ve mevcut eğitim sistemlerimizde de bir çocuğun yapabileceği en kötü şey ‘hatalar’ dır. Ve sonuç şu ki insanları yaratıcı kapasitelerinin dışına yönelik eğitiyoruz. Picasso bir keresinde, bütün çocukların sanatçı olarak doğduklarını söylemiş. Problem büyüdüğümüzde de sanatçı olarak kalabilmekte.” Sir Ken Robinson

 

Birkaç hafta önce whatsappdan bir haber paylaştı bizimle kardeşim. O farklı bir ülkede yaşıyor ve 2 küçük kızı var. Her biraraya geldiğimizde onların ne kadar çabuk büyüdüğünü daha çok fark ediyorum. Zaman çok hızlı ilerliyor ve küçükler çok hızlı büyüyorlar. Büyük olan kızı ilkokula gidiyor ve okulunda yaptıklarından bahsetmeyi çok seviyor ve bu yaşta harika bir araştırmacı.

Peki sadece araştırmacı mı? Hayır…

Aynı zamanda çok başarılı bir sanatçı,

Ve harika bir oyuncu…

Nasıl yani diye soruyorsunuz şimdi belki de!

Bizimle bir haber paylaştığından bahsetmiştim yazımın başında babasının. Kızının harika geçen gösterisi sonrasında, onun bu başarısını destekleyerek; “Şimdiden imza almaya başlayın bence. En büyük tutkusu tiyatro sanatçısı olmak.” diye paylaşmıştı.

Peki bizim eğitim sistemimizde nasıl oluyor bu tür şeyler?

Neden eğitim denince aklımıza ilk olarak matematik ya da fen bilimleri geliyor?

Bu düşünce sadece bizim ülkemizde var demiyorum, birçok ülkede çok benzer yanlar var evet. Ve hal böyle olunca sistem içinde öğrencilerin yetenekleri, daha küçük yaştan itibaren yontuluyor, hevesleri kırılıyor, yanlış yönlendirmeler sonucu sayısı her geçen gün daha da artan mutsuz insanlar, mutsuz çalışanlar…

Sir Ken Robinson, yaratıcılığı besleyen bir eğitim sistemi yaratma fikrini çok keyifli ve sürükleyici bir anlatımla paylaşmış. Robinson’un bu mizahi ve sürükleyici TED konuşmasını aşağıdaki linkten Türkçe altyazılı olarak izleyebilirsiniz.

https://www.ted.com/talks/ken_robinson_says_schools_kill_creativity

Bugün
 çocuklarımıza, sürekli değişen ve kendimizin bile çözemediği bir sistem geliştirip, o sistemin getirisi sınavda 
başarı 
teknikleri göstererek,
 hayatın
 bir
 sınavdan ibaret
 olduğunu 
öğretiyoruz. Ve onlara 
hayata
 dair pek de
 bir
şey 
öğretmiyoruz. 
Onlara 
son
 teknoloji 
ürünü
 cep telefonları, çantalarına
 da
 dizüstü 
bilgisayarlar
 koyabiliyoruz ama 300-500 
yıllık 
bir 
eğitim
 sistemini değiştirmek için hiç 
bir
şey yapmıyoruz. Yaratıcılığın, yeniliğin
 ve
 hoşgörünün
 pek 
de 
hoş 
karşılanmadığı
 bir
 eğitim
 sisteminden,
 yaratıcı öğrencilerin çıkmasını
 bekliyoruz.

Sir Ken Robinson konuşmasında bir bölümde yanlış yapmaktan korkarsan orijinal bir şeyler üretmekten de uzak kalırsın diyor.

Vay diyorsun. Bu çok fazla…

Bizdeki sistemi düşünsenize!

Onu yapma sakın… O oldu mu şimdi… Ah ne yaptın, hiç öyle olur mu?

Olur mu?

Olmaz!!! Gerçekten de olmuyor zaten. Yetişkin olduklarında da kapasitelerini yitiriyorlar.

Ken Robinson’un Yaratıcı Öğrenciler kitabında bir de şöyle diyor. Etkili bir değişim için; İnsanlar ilerlemelerini sağlayacak bir vizyona ihtiyaç duyarlar. İnsanların değişiklik yapabileceklerini ve bunun için gerekli olan becerilere sahip olduklarını hissetmeleri gerekir. Onların değişim yapmak için iyi sebeplerinin olduğuna, gelecekte şu anda olduklarından daha iyi bir yere gelebileceklerine inanmaları gerekir. Dönüşüm yapmak için maddi ve kişisel kaynaklara ve istedikleri yere gitmek için bir eylem planına ya da en azından kendi yollarında yürümelerini sağlayacak birine ihtiyaç duyarlar.

Aslında bir formül bile var. Hazır.

Zaman yaratıcı, olağandışı fikirlerin zamanı. Zaman değişim zamanı… Zaman değişimin gerçekleşme zamanı…

Gandhi’nin dediği gibi, eğer dünyayı değiştirmek istiyorsanız, görmek istediğiniz değişimi önce kendinizde gerçekleştirmelisiniz. Yeteri kadar insan hareket ettiğinde, bu bir hareket olur. Eğitimde tam olarak ihtiyacımız olan şey de budur diye düşünüyorum.

İşte benim de tam da şu dönemde yeni yılda en büyük dileğim, yaratıcı, değişime açık, kendine güvenen, yapabilen, üretebilen ve yaşayan okullar ve orada geleceklerini tasarlayabilmeye cesaret edebilecek çocuklarımızın yetişmesi…

Mutlu yıllar…

Ceyda Tezel

Aile Danışmanı – Profesyonel Koç
www.optimalkocluk.com.tr