Genç Liderlerle Yol Almak

,

‘’Çocuklarınızın üzerinde etki bırakmak istiyorsanız,

önce kendi hayatınız üzerindeki etkinin nasıl olduğuna bakmalısınız’’

C.T

Okulların tatile girmesiyle öğrenciler yeni düzenlerine ayak uydurma sürecini hızlıca atlatıp, derslerden, sınavlardan, sınav kaygılarından biraz nefes alarak tatilin tadını çıkarmaya başladılar.

Acaba aileler ne hissediyor şu günlerde?

Birden bire değişen uyku saatleri, yemek yeme düzenleri ve bilgisayar başında geçen saatler… Tüm kontrolü kaybettiğini hissedebilir ebeveynler doğal olarak, bununla birlikte biraz özgürlük de çocukların hakkı diye düşünüyorum…

Bu dönemde çalıştığım ailelerde, özellikle ebeveyn iseler, çocukları kaç yaşında olursa olsun, çocuklarının kendisi için hep en doğru sonuçlara ulaşacak şekilde davranması en temel hedeflerden. Durum böyle olunca da sürekli etrafa direktifler veren ama büyük kısmı boşa giden ebeveynler oluveriyoruz. Çünkü çocuklar için şu anda ders bitti uzun bir teneffüs zamanı…

Bu dönemde çocukların özgürlüğe, ebeveynlerin de biraz daha sakince kalabilmeye ihtiyacı var.

Danimarka kültürünün bir parçası olan hygge (hooga) “samimi ve konforlu bir şekilde bir arada olmak” anlamına geliyor. Ne kadar basit ve yalın… Herkesin bu süre boyunca, bir akşam yemeği ya da barbekü partisi olsun, şikayet etmeden, böbürlenmeden, olumsuz ya da tartışmalı konuları gündeme getirmeden, dram ve acının olmadığı bir alan yaratmaya çalıştığı, önceden planlanmamış şekilde zamanın, anın tadını çıkarmak. Geçmişten gelen hikayeler anlatmak, oyunlar oynamak ve herkese yardım etmek hygge’nin bir parçasıdır. Temelinde basit şeylerden keyif almak var. Mesela evde mumları yakıp, güzel bir kahveyle günü paylaşmak, pencerenin içine oturup dışarıyı seyretmek ve bence en değerlisi de aile ve arkadaşlarla egolardan arınmış, kimsenin iğneleyici sözler söylemediği, birbirini gereksiz yere eleştirmediği, sürekli bir şeylerden şikâyet etmediği huzurlu ve gerçek bir bağ kurabilmek… Aslında okurken bazı şeyler çok da tanıdık değil mi? Bizim geçmişten gelen kültürümüzde de yok mu; birlikte zamanın, anın keyfini sevdiğin kişilerle, ailenle gerçek ve sahici paylaşmak, tüm farklı kimliklerini bırakarak, sadece öz kimliğinle orada olabilmek, büyüklerin hikayelerini dinlemek, pencerede oturup annenin yeni yaptığı anne kurabiyelerinin o mis gibi kokusunu içine çekerek arkadaşınla paylaşmak…

O zaman bize farklıymış gibi gelen ne olabilir?

Buna ister hayat deyin, ister hayatın getirdikleri… Anın tadını çıkarmayı unutarak, çocuklarımızla onlara sürekli emirler vermeden iletişim kurmayı bir kenara bırakarak, zorluklar içinde kendimizi sıkıştırmamız aslında…

Elbette onların en iyisine sahip olmasını istiyoruz, kendi yapamadıklarımızın onların hayatında eksik kalmaması için uğraşıyoruz da kaçırdığımız neler olabilir? Onları gerçekten dinlemekle başlamak kulağa güzel gelebilir mesela…

Bir koç gibi dinleme ile bir ebeveyn olarak dinleme ne kadar çok benziyor. Koç dinlerken, danışanının hayatını ve yaptığı seçimleri anlamak için ve bu seçimlerin hayatında bir denge kurmaya onu nasıl yaklaştırdığı ya da uzaklaştırdığının farkındalığı ile dinler. Ebeveyn olarak dinlerken aynı titizlikle ve özenle dinlediğimizde, çocuklarımızın daha açık ve net olduğunu fark ederiz, ihtiyaçlarını duyabiliriz, aslında bize söylemek istediklerini anlayabiliriz.

Dinleme, gözlemleme, uyum…

Temel amaç aslında; gerçek iletişim ve böylece gençlerin kendi hayatlarının lideri olabilmesi için gerekli ortamlara alan açmak. Merkeziyetçi olmayan, paylaşımcı, hayal gücü yüksek, toplumsal faydayı amaçlayan kendi hayatının ve sorumluluklarının liderliğini üstlenen gençler.

Haydi onlarla yol alabilmek için önce kendi yolculuğumuza ışık tutmaya…

Sevgiyle

 

Ceyda Tezel, MCC

www.optimalkocluk.com.tr

 

Valla Kanyonu Maceram…

,

Bu sayıda köşemi şahane bir sporcuya veriyorum… 14 yaşında gerçekten zor bir macerayı gerçekleştiren oğlum Arda Tekin Tezel… Arda’nın kaleminden kendi macerası…

Valla Kanyonu Maceram…

İnternette Valla Kanyonu diye arama motoruna yazdığınızda; “Barındırdığı riskler nedeniyle rehbersiz girmenin yasak olduğu Valla Kanyonu, dünyanın en derin ve geçişi en zor ikinci kanyonu olarak gösteriliyor. Küre Dağlarını binlerce yıllık bir süreç sonucunda parçalayarak oluşturduğu kanyon, 800 metre derinliğinde ve yaklaşık 12 km uzunluğundadır. Kanyonda çok sayıda doğal tuzakla karşılaşma riski bulunmaktadır. Küçüklü büyüklü 40’ı aşkın şelaleler, kayaların arasındaki girdaplar ve sifonlar da hayati risk barındırmaktadır. Bu nedenle bu konuda eğitimsiz kişilerin kanyona girmesi yasaktır.” gibi açıklamalarla karşılaşıyorsunuz.

Şimdi akla gelen ilk soru şu oluyor sanırım; Peki, yani?

Aslında benim için 2 yıl boyunca seçebilmeyi hayal ettiğim ve bunun için yola çıktığım hayalim…

2013 yılında bir gezi sırasında ailemle birlikte Küre Dağları içinde doğayla iç içe geçirdiğimiz ve görkemli Valla Kanyonuna sadece yukarıdan seyir alanından bakabildiğimiz o tatil bir çok şeyi fark etmemi sağlamıştı. Ben doğanın içinde olmayı seviyordum, tırmanmayı, inmeyi, yürümeyi, çadırda kalmayı… Ve 2017 yılında doğa yürüyüşleri ile de devam etti. Babam ile birlikte gittiğimiz grup doğa yürüyüşlerinde yaşım küçük olduğu için diğer yürüyenlerden daha rahat ve hızlıca tamamlayarak ilk bitiren de olunca daha çok eğlenmeye ve sevmeye başladım. Aslında kendim sutopu sporcusuyum ve zaten sporu çok sevdiğim için de farklı sporları denemek hep daha da heyecanlandırıyordu beni.

Babam kanyon sporunu araştırırken Kanyon Arama ve Kurtarma Derneği KAD’ın bir programı olduğundan bahsetti. Ben de gelmek istiyorum dedim ama daha 13 yaşında olduğum için bu sporun benim yaşıma uygun bir spor olup olmadığı konusunda soru işaretleri vardı. Buraya katılan kişilerin yaşları benden büyüktü ama babam yetkililerle konuşacağını söyledi. Dernek yönetiminden onay gelmesiyle, benim için çok heyecanlı serüven de başlamış oldu…

İlk eğitim Ballıkayalar ip iniş eğitimiydi. Babamla birlikte yepyeni bir serüven için Ballıkayalar iniş eğitimi için patika yoldan grup ile çıktık ve kayalardan aşağıya baktığımda gerçekten kafamda soru işaretleri oluşmadı değil ama tüm eğitim ekibi çok profesyoneldi ve bu çok güven vericiydi. Dümdüz bir duvar, sadece ip, dağcı kemeri ve Hasan hoca… Onunla birlikte ilk inişimi çok büyük heyecanla tamamladım. Bu çok keyifliydi… Hatta inanılmazdı…

Sonrasında o gün defalarca patika yoldan bile gitmek yerine, karınca gibi kayalardan tırmanarak ve lunapark eğlencesiyle tepeye çıktım indim, tekrar çıktım indim… Günün sonunda çok fazla denemiş ve deneyim kazanmıştım. Sonraki eğitimlere babamla birlikte katılıp artık Kanyon sporcusu olmuştuk…

Birçok kanyon aktivitesine daha katıldık, bazıları çok zordu bazıları da kolay ama doğa yürüyüşü yaptığımız zamanlarda sadece yukardan gördüğümüz Valla Kanyonu babamla benim için gittikçe daha merak ettiğimiz bir kanyon haline gelmeye başlamıştı. Sadece seyir terasına çıkmak bile gerçekten çok heyecan vericiydi. O ilk seyir terasından baktığımızda öylesine yüksek, çok büyük ve çok ulaşılmaz görünmüştü… Dünyanın en derin ikinci kanyonuydu…

Hedef belliydi ve tüm eğitimler, deneyimler bizi her geçen gün Valla’ya daha da yaklaştırıyordu. Uzun zamandır hazırlandığımız Valla Kanyonu geçişi için 2 Ağustos 2018 tarihinde Kastamonu ilinin Pınarbaşı ilçesinde Kanyon Araştırma Derneği (KAD) liderliğinde gerçekleştirilen festival için ailecek yola çıktık. Alana geldiğimizde çadırlarımızı kurduk ve artık heyecanlı süreç başlamıştı.

O günün akşamında kendimi artık tam da kanyonun eşiğinde hissettiğim bir toplantı yapıldı. Teknik bilgilerin verildiği bu toplantıda, artık her şey çok gerçekti. Bu kanyona özel malzeme çantalarının hazırlanması gibi konuların yanında, bizlere dikkat edilmesi gereken ekstra geçişler, oluşabilecek sifonlar, tehlikelerden bahsedildi. Bunlar biraz ürkütücü olsa da çok heyecan vericiydi. Bizlere bir de izin belgesi dağıttılar, sakatlanma, sakat kalma ve ölüm tehlikesi karşısında tüm sorumluluğumu ben üstleniyorum yazan bir kağıt… İşte en vurucu kısmı buydu benim için toplantının. “Tüm sorumluluk benim.” Tabii ki imzaladık ve o toplantıda biraz daha büyüdüm.

Bize anlatılan, geçeceğimiz kanyonun riskleri, ayrıca o kanyonda daha önce sifona kapılıp ölen sporcu ve riskler… Evet, bunları dikkatli olmamız, bir takım olarak davranmamız için bilmemiz gerekiyordu elbette ama tüm bunlar, bizim ertesi sabah Valla Kanyon’una girişimize engel olmadı. Çünkü çok güçlü bir ekip ile birlikte giriyorduk kanyona…

Her birimizde ihtiyaçlarımızı karşılayacak ekipman, teknik malzemeler ve paylaştırılmış ortak gıdalar için su geçirmez kanyon çantası vardı. İlk gün tahminimden daha az zorlandım çünkü genelde suyun içinde geçiş gerçekleşti ve çantalar da zaten yanımızda iple bize bağlı olarak suda yüzüyordu, iple iniş yeri azdı ama bir atlayış kısmında kanyon içerisinde gruptan birisi atlayış sırasında ayağını sakatladı. Tüm ekip için daha zorlu bir süreç başlamış oldu. Onun için özel bir ekip oluşturuldu, istasyonlar hazırlayıp iple geçirildi, herkes birbirine destek veriyordu, takım ruhumuzu hiç kaybetmedik ve sonunda kamp alanına geldik. İlk kamp alanına geldiğimiz zaman çok dik bir rampa ile karşılaştık ve o günün en zorlu kısmı, elimizle ipe tutunarak o rampayı çıkmak oldu. Ve nihayet 7 saat sonra biraz daha rahat nefes alıp, kuru kıyafetlerimizi giydik. Yere matlarımızı serdik, ateşimizi yaktık ve ilk gün yiyeceğimizi yedik. Karnımızı doyurduktan sonra yorgun bir şekilde uyku tulumumuza girip, uyuduk.

Hava öylesine güzeldi ki, oksijen oranı çok yüksekti, gece 03:00 civarlarında uyandım. Gözlerimi açtığımda gökyüzüne baktım ve öyle çok yıldız vardı ki, inanılmaz bir manzaraydı. Hiç ışık olmadığı için yıldızlar çok net görülüyor ve ışıl ışıl parlıyordu. Yorgun olduğum için gözlerim ağırlaşmıştı ve uykuya daldım…

Sabah uyandığında açıkçası hem hava soğuktu ve de hala uykum vardı. Çok erken saatte yola çıkmalıydık, hedefimiz hava kararmadan kanyonun bitirmek idi. Güzel bir şekilde kahvaltımızı yaptık, eşyalarımızı topladık, neopren kıyafetlerimizi giyip devam ettik. Yüksekte kamp alanı kurduğumuzdan tekrardan suya girmek için atlama yapmamız lazımdı. Biraz yüksek olmasına rağmen atladık ve yolumuza devam ettik. Kanyonun içi tüm zorluklara rağmen çok güzeldi, bir sürü farklı bitki, farklı yapıda taşlar ve farklı böcekler vardı. Aslında o gün herhangi bir böcekten korkmadığımı anladım, süründüğüm yerler oldu, tırmandığımız yerler oldu, iple iniş yaptığımız yerler oldu. Ve tüm bunları yaşarken içecek suyum da bitti… Ama şelalelerden akan buz gibi ve berrak su ile mataralarımızı doldurduk. Ve artık kayaların başladığı zorlu bir patikaya geldik. Yaralı arkadaşımız bu yolu öncesi gibi geçemeyeceği için orada yardım gelmesini beklemeye başladık. Bir ateş yakıldı, sonrasında bir grup ekiple biz yürümeye devam ettik. Taşlar çok büyüktü, taşları tırmanıp, atlayıp tekrar tırmanmak gerekiyordu. Sırtımızdaki yükler daha ağır gelmeye başlamıştı ve bu zorlu yolda, yolun bir an önce bitmesi için kalan son gücümle hızlı bir şekilde yola devam ettim ve karanlık basmadan bu maceralı geçişi tamamladım. Neredeyse kanyondan çıkan ilk birkaç kişiden biriydim. Benden önce gelen birkaç kişi dışında orada annem ve diğer içerdeki ekibi bekleyen yakınlarını gördüm.

Annem çok heyecanlıydı ve gururluydu, ben çok mutluydum… Evet yorgundum ama çok da enerji doluydum. Başarmıştım…

Annemle kucaklaştık, bana yiyecek verdi ve kuru ve temiz kıyafetlerimi giyip babamın gelmesini bekledik, hava kararmaya başladı. Bekleme süresinde, 4 kişi henüz kanyondan çıkmadığı için öncümüz ile kanyona tersten girerek hava kararmadan kalanları kontrol etmeye karar verdi öncümüz ve arama kurtarma ekibinden bir kişi ile yola çıktık ve onların yaktıkları ateş sayesinde onları bulduk ve birlikte geri döndük. Hava iyice kararmıştı ben de artık bitmiştim ama tekrar kanyondan çıktığımda artık çok sağlam bir anım vardı ve belki de hayatıma çok şey katacak olan bir deneyim yaşamıştım. Kanyondaki deneyim gerçekten çok zordu ve bir takım olmamız, birlikte hareket etmek bana çok şey öğretmişti. Artık daha kararlı daha istikrarlı ve daha cesurdum…

Ve Valla Kanyonu’nu 14 yaşında geçen en genç kanyoncu olmuştum…

Bana bu yolda destek veren aileme ve bana yol gösteren başta babam ve tüm Kanyon Araştırma ve Doğa Sporları Derneğindeki hocalarıma çok teşekkür ederim…

 

Arda Tekin TEZEL

Aşk ve Sevgi Üzerine

,

Hayat aldığımız nefeslerle değil, nefesimizi kesen anlarla ölçülür…

 

Hayatın tadı, tuzu aslında sevmek, sevilmek, aşık olmak değil midir?

Filmlerde izlediğimiz ya da kitaplarda okuduğumuz; modernleşen dünyamızda, teknolojinin gelişmesiyle evrilse de, değiştiğini düşünsek de yüreğimizin heyecanla kıpırdadığı, içimizde kelebeklerin uçmasına neden olan aşk…

Sevgi ve aşk, bizleri bir araya getiren özel duygulardır. Peki, hayatımızın içinde bu duyguları sadece hissetmek yeterli midir? Bence değil… Hissettiğimiz sevgiyi göstermek ve korumak da önemlidir.

Sevgi Emek İster

İlişkiyi emek emek beslemek… Emek verdiğiniz ilişkide, güzel olan her şey size doğru akar, kalbiniz parlar, sevgi sizi bulur… ‘Sevgi neydi? Sevgi iyilikti, dostluktu, sevgi emekti…’ İlişkilerde emeği paylaşmayı, sevgiyi hissetmeyi, hissettirmeyi unuttuğumuzda  yeniden başarmak için sevdiğine inanmak, güvenmek, yaslanmak…

İlişki ve zaman ilerledikçe, her şey gibi sevgi de değişir. Asıl konu bu değişim sürecinde, ilişkiyi yaşayan kişilerin her yaşta olumlu, sevgi dolu, olgun, birlikte büyüyen ve gelişen bir aşk ve sevgi ilişkisi içerisinde olmalarıdır. Her iki tarafın da bağları kuvvetlendikçe, beraberlik duyguları güven ve huzur ortamıyla desteklendikçe aralarındaki sevgi paylaşımı sadece ikisine özel bir hâl almakta ve ilişkilerinin kıymetini arttırmaktadır.

Öyleyse aşkın bir ömür boyu sürmesi için ne yapmalı?

Aşkı bütünleyen şeyler; dostluk, tutku ve bağlılıktır. Devamı için de birbirine zaman ayırmak, arkadaş olmak ve tutkuyu sürdürmek ve sevginizi hissettirmek önemlidir.

Herkesin sevgisini göstermesinin farklı yolları vardır. Kimimiz sevgisini doğrudan kelimelere dökmeyi tercih eder, kimimiz eşini mutlu edecek bir şeyler yaparak sevgisini göstermeye çalışır, kimimiz de hislerini dokunarak veya sarılarak aktarmayı tercih ederler. Her yaşın sevgi göstergesi farklı olabilir.

Sevginizi dile getirin; Sevginizi sadece konuşarak ifade etmeniz gerekmez. Güzel sözlerinizi bir kâğıda yazabilir veya zamanımızın iletişim aracı e-posta ya da mesaj olarak gönderebilirsiniz.

Sevginizi davranışlarınızla gösterin; Sarılma, bir öpücük veya sadece elini tutmak, “Seni seviyorum” derken eşinize bunu gerçekten hissederek söylediğinizin göstergesi olabilir. Gerçek ilgi, sevecen bir dokunuş, sevgi dolu bir bakış veya küçük hediyelerle de gösterilebilir. Ayrıca eşinize yardımcı olacak şeyler de yapabilirsiniz.

Birbiriniz için zaman yaratın; Baş başa vakit geçirmek birlikteliğinizi güçlendirir. Birlikte kitap okumak, sinemaya gitmek,  yürüyüşe çıkmak gibi baş başa yapabileceğiniz basit şeyler planlayabilirsiniz.

Sevmek ve sevilmek, özel anları paylaşmak, güzel anılar biriktirmek bir ilişkinin güçlenme sebebidir. Beklenmedik anda gelen sürprizler  de her daim  güzeldir…

Sevgiyle kalın

 

Ceyda Tezel

Aile Danışmanı – Profesyonel Koç
www.optimalkocluk.com.tr

 

Hayatınızda Tutku Yaratmak…

, ,

“Sevdiğiniz bir işte çalışırsanız, hayatınız boyunca tek bir gün bile çalışmamış sayılırsınız.”

Konfiçyus

Son günlerde daha çok ofis çalışma günleri, yeni projelerin tasarlanma çalışmaları, yeni heyecanlar, yeni adımlar derken, havalar yavaş yavaş ısınmaya, benim ruhum da yeniden çiçek açmaya başladı…

Öyle çok sıcak havalara da gerek yok, biraz güneşin olması, yeni bir fikir, keyifli bir paylaşım, bana, benim ruhumun çiçek açmasına yetiyor…

Heyecan, umut, keyif, hareket peşinden geliyor.

Ken Robinson’un şu günlerde okuduğum kitabı Öz’de şöyle diyor; Mutlu insanların, en sevdikleri işin ne olduğunu ve bu işi yaparken hangi yeteneklerini kullanacaklarını keşfetmiş insanlar olduğundan, yani “Öz”lerine kavuşmuş insanlar olduklarından, kısaca başarı ve mutluluk için tutkularımıza kulak vermemiz gerektiğinden bahsediyor. Yani yeteneğin, kişisel tutkuyla buluştuğu nokta olan Öz, kişinin potansiyeli, gizil gücü. Ben bu Öz’e kavuşma yolunda, yolculuğun neresindeyim tam bilmemekle, bu yolda olduğumun farkındayım. Tutkumun farkındayım…

Benim için hayatımızdaki tutkunun 3 H’si var…

Hayal, bazen çocukluğumuzdaki gibi hayal etmek, bazen çocuklarla çalışmak bizi kalıplardan uzaklaştırır. Bizi aslında tüm hikayeye götürür. Bu hikaye yine benim için ne kadar görsel, anlamlı ve hissedilir olursa da o kadar Heyecan yaratır. Bu heyecan da tutkumu ortaya koymam için Hareket sağlar.

Robinson bir de aşk mı para mı diye soruyor… Tabi ki bu hayatımızda profesyonel ve amatör ruhla yaptığımız işlerden bahsediyor.

Amatör sözcüğü aşık, sadık dost ya da bir hedef peşinde tutkuyla koşan kişi manasına gelen Latince “amator” sözcüğünden gelir. Dolayısıyla, amatör bir şeyi sevdiği için yapan kişidir. Amatörler yaptıkları işleri faturalarını ödemek için değil, tutkuyla bağlı oldukları için yaparlar. Diğer bir deyişle, amatörler meslekleri dışında “Öz”lerini bulmuş kişilerdir…

Amatör bir ruhla çalışmaya devam etmek ve Öz’ümü arama yolculuğum gerçekten bu çok heyecan verici…

Ne yapabileceğimizi keşfedene dek kim olduğumuzu bulma yolundaki tutkumuzun hep devam etmesi dileğiyle…

Sevgiyle kalın.

 

Editör

Ceyda Tezel

 

Yeni Dönem Değişen Eğitim Sistemi…

,

Bundan birkaç yıl önce çocuklarla çalıştığım bir atölyede, farklı yaş gruplarından öğrencilerle “Geleceğin Okulu” projesinde onlardan gelen dahiyane fikirlerle, geleceğin eğitim sistemi diye hep konuşulan şeylerin aslında çok da uzakta olmadığını fark etmemi sağlamıştı. Teknoloji çevremizdeki dünyayı hızla değiştirirken, birçok insan teknolojinin insan zekasının yerini alacağından endişe duyuyor. Bilinmeyen ve tam olarak öngörülemeyenden endişe duymak… Evet, ne kadar endişe duyulsa da bu gerçekleri göz ardı etmemiz çok da mümkün değil bence. Bazı eğitimciler, teknolojinin öğrencilerimize öğrettiğimiz birçok şeyi devralabildiğinden, yakın gelecekte artık öğretmenlik yapacak öğrenci olmayacağından endişe duymaktadırlar. Mesele şu ki; eğitim asla kaybolmayacak… Sadece farklı biçimlerde yer alacak hayatımızda. Robotik ve yapay zeka sayesinde yakın gelecekte 8 ila 108 yaş arasındaki herkesin kolayca ve hızlı bir şekilde kendi cevaplarını bulabileceğini, aklındaki bir ürünü yaratabileceğini ve istediği sonuçlara kolayca ulaşabileceğini hayal ediyorum.

Eğitimden bahsetmişken, bundan çok eski değil birkaç yıl önce geleceğin teknolojisi diye bahsettiğimiz sanal gerçeklikten, sanat dahil pek çok alanda kazanımlar oldukça büyüktür. Sanatçılar artık fikirlerine ve duygularına şekil vermek için sanal bir tuval kullanabiliyor. Görsel romanlar, etkileşimli resimler veya canlanan heykeller… Bunlar artık sadece bilim kurgu romanında okuduğunuz harika şeyler değil, çok erişilebilir. Ve hatta sadece 4 saatte kendi oyun stratejisini geliştiren Google’ın yapay zeka programı AlphaZero…

Bu nedenle bu yazımda, değişen dünyamız, gelişen teknoloji ve yaratıcı yeni nesil ile önümüzdeki yıllarda eğitimin gelecekteki değişimine göz atmak istedim. Gittikçe hayatımızın içine giren/girmesini istediğimiz değişimler aslında bunlar (biz daha yakalayamamış olsak bile)…

Farklı zaman ve mekan

Öğrencilerin farklı yerlerde, farklı zamanlarda öğrenme fırsatı bulabilmesi. E-öğrenim, uzaktan ve kendi kendine öğrenme için alan yaratarak, teorik ve pratik kısım olarak farklı alanlarda ve ortamlarda yaşayarak, deneyimleyerek öğrenme alanlarında öğrenme.

Kişiselleştirilmiş öğrenme

Her öğrenci farklı şekilde öğrenir. Teknolojinin de daha etkin kullanılmasıyla eğitimcilerin, kişiye ve duruma göre öğrenme stillerine yönelik farklı çözümleri uygulamasına olanak sağlar.

Silikon Okulları CEO’su Brian Greenberg, yaptığı bir söyleşide “Şu anda yedi yaşındaki çocukların hepsinin tamamen aynı olması ve aynı içeriğe maruz kalması gerektiği paradigmasına meydan okuyoruz.” dedi. “Yani her çocuk için aynı olması gerektiği savunulan tek doğru kavramını sorgulamaya başlıyoruz.”

ABD’deki çeşitli sınıflarında kullanılan bir matematik eğitimi yazılımı olan DreamBox gibi teknolojiler, her öğrencinin beceri düzeyine göre değişim göstererek, öğrencilerin kendi ihtiyaçlarına en uygun hızda öğrenmelerini sağlamaktadır.

Proje bazlı eğitim

Kariyer süreçleri, gelecekteki serbest ekonomiye uyum sağladığından, öğrenciler proje tabanlı öğrenme ve çalışma ile kendi geleceklerindeki değişime de adapte olacaklardır. Bu, yeteneklerini çeşitli durumlarda daha kısa sürede nasıl kullanabileceklerini ve karşılarına çıkan farklı konulardaki sorunlarda çözüm üretmelerini sağlamaktadır. Öğrenciler lise eğitimleri sürecinde, proje tabanlı öğrenme ile örgütsel, işbirlikçi ve zaman yönetimi becerilerini geliştirerek, her öğrencinin ileri akademik kariyerlerinde kullanabileceği temel bilgileri eğitim hayatı içinde edinme şansını bulmaktadırlar.

Sınavların değişimi

Bir öğrencinin gerçek bilgisi öğrenme sürecinde ölçülebildiğinden, bu alandaki projeler üzerinde çalışırken bilgisinin uygulanması onun en iyi ölçme değerlendirme kriterlerinden birisi olabilmektedir. Böylece not sisteminin temelinde gerçek uygulamalar, pratikler yer alabilmelidir.

Mentorluk kavramının önemi

Öğretmenler, öğrencilerin içinden geçecekleri bilgi ormanda önemli bir yer oluşturmaktadırlar. Mentorlük kavramı ile eğitimciler, öğrencilerin amaçları belirlemenin yanı sıra, kendi hedeflerini belirlemesinde katkı sağlarken, sahip oldukları becerilerinin de gelişimi için destek olmaktadırlar.

Gelecekte, çocuklarımızın yetişkin yaşamlarında başarılı olmayı öğrenmeleri için gerekli olanlar da bence tutku, merak, hayal gücü, eleştirel düşünme ve sebat olabilir.

Tüm çocuklar için, amaçlarını bulmalarında onlara yardım edecek tutku, doğuştan aslında var olan, ancak çoğu yetişkin tarafından hayatları içinde kaybedilen merak, girişimci, vizyoner ve yaratıcılığı besleyen hayal gücü, olayları farklı perspektiften değerlendirebilmek için eleştirel düşünme ve uzun vadeli hedeflerin peşinde koşma tutkusu sebat

Tüm gençlerimizin hayallerinin peşinden koşabilmesi dileğiyle…

Ceyda Tezel

Aile Danışmanı – Profesyonel Koç
www.optimalkocluk.com.tr

#TBT yerine #TBY…

,

Son dönemde çok fazla sayıda ve çok fazla farklı danışan grupları ile seanslar yaptım ve sonuçta bendeki yansımalarını; yeni yıla girerken, bazı yazılarımın bölümlerinden alıntılarla bu ayki yazımda paylaşmak istedim sizlerle… Bunu da instagramda çok kullandığımız hashtag TBT ile yazmaya karar vermiştim. TBT’nin açılımı yani Throw Back Thursday. Burada değinilen perşembe gününün aslında bir özelliği yokmuş. Sadece cumadan önceki gün, kullanıcılar birbiri ardına eski fotoğraflarını paylaşma akımını başlattığından ve haftanın özellikle bu günü tercih ediliğinden TBT kavramının sonundaki T, perşembe günü için ayrılmış. Yani perşembenin özel bir sebebi olmamakla birlikte, herkes anlaşmış gibi arşiv fotoğraflarını perşembe günü paylaştığından TBT ifadeleri de bu şekilde yayılmış. Fotoğrafların tbt si olur da yazıların olmaz mı? Ben de yeni bir hashtag oluşturdum ve Throw Back Year … #TBY…

#TBY Kendi hayatımızın senaryosunu yazmak…

Kendi hayat oyununuzu sıfırdan yazma şansınız olsa nasıl bir oyun yazardınız? Kendinize uygun gördüğünüz rol ne, ne yapıyor, nasıl bir işte çalışıyor, neler hissediyor olmayı hayal ediyorsunuz???

Değişim yaratmak genellikle gözümüzü korkutur ve içimizdeki sesi harekete geçirir.

Şimdi ne gerek var?

Sen şimdi yine beceremezsin!

Yok şimdi hiç sırası değil! gibi sürekli iç sesimiz bizi çekiştirmeye başlayabilir. Aslında burada belki de en çok kendimize anlatmamız gereken kısım hiçbir şeyi silip atmıyoruz. Tüm geçmiş deneyim, birikim, tecrübenin zaten bize yansımaları ile yeni oyunumuzu ve yeni rolümüzü yazmaya başlıyoruz. Bu bazen tamamen yepyeni bir senaryo da olabilir bazen de mevcut senaryo içinde bambaşka bir rol de olabilir.

Tüm kariyer değişiklikleri de böyle başlamıyor mu zaten? Hayat senaryosunu yeniden kaleme almaya cesaret edebilenler. Buradaki cesaret gerçekten önemli. Çünkü adım atmak için önce ihtiyacımız olan ateşleme butonu burada bence. Okuduğum yabancı kaynaklı bir yazıdan alıntı yaparak buraya değinmek istiyorum.

New York, Kaliforniya’nın 3 saat ilerisinde, ancak California’nın yavaş ya da New York’un hızlı olması anlamına gelmiyor. Her ikisi de kendi “Zaman Dilimini” temel alınarak yaşıyor ve çalışıyor.

Etrafımıza baktığımızda, tanıdığımız kişilerden bazıları bekar diğerleri evli ve çocuklu olabilir.

22 yaşındayken mezun olmuş biri iyi bir iş için 5 yıl beklemiş olabilir veya 27 yaşında mezun olan ve hemen iş bulan başka birisi olabilir

Birisi 25 yaşındaki CEO olurken başka birisi 50 yaşında CEO olup 90 yaşına kadar yaşayabilir.

Herkes kendi “Zaman Dilimi” temelinde yaşamını sürdürür.

İş arkadaşların, dostların, çevrendeki kişiler; bazılarını senden geride bazılarını da senden önde görebilirsin!

Aslında herkes kendi zamanlarında kendi dilimindedir. Tanrı’nın herkes için farklı bir planı vardır. Zaman farktır. Obama 55 yaşında emekli olurken, Trump 70 yaşında aynı noktadan devam ediyor.

Tüm bunlar onlarla ilgilidir. Kendi zamanlarıyla.

Peki ya seninki?

Senin “Zaman Dliminde” ne var?

Durun… Gücünüzü fark edin ve kendi merkezinizde kalın. Her şey sizin için birlikte çalışır.

Senin hedefinde neleri yaşamak var?

Şimdi gerçekleştirmek istediklerini düşün, onları hisset ve en başta yazdığım gibi kalemi eline al…

Kendi senaryonu yazmak için…

Geç kalmadın… Erken de değil … Tam zamanında!

#TBY Kahramanın yolculuğu

“Görüşünüz, yalnızca kalpten bakabildiğinizde berraklaşır. Dışarı bakanlar düş kurar, içe bakanlar uyanış yaşar.” der Jung.

Jung’a göre gölge arketipi hayatımızın en eğlenceli, yaratıcı yanıdır. Son derece güdüleyici olmakla birlikte gerçek iç görülerin, yaşamın devamı için gerekli olan hareketlerin kaynağıdır.

Aslında kısaca, hayattaki en büyük başarı kişinin kendi kendisi ile baş edebilmesi, kendine söz geçirebilmesidir. Matrix filminde ana karakterler olan Ajan Smith ve Neo aynı kişinin birbiri ile savaşan aydınlık ve karanlık yönleridir. Bir yazıda okuduğum ve çok hoşuma giden; “Hepimiz doğuştan kalbimize saplanmış bir “excalibur” ile doğarız ve kendi maceramızın seçilmiş kahramanı oluruz.” Kılıcı yüreğinden çıkarabilecek olan da sadece bizizdir. Ejderhayı serbest bırakmak, hayatına sahip çıkmak, egoyu öldürmeden ona kimin patron olduğunu öğretmek elimizdedir.

“Bütün mükemmellik demek değil, tam olmaktır.”

#TBY Yedi kere düş, sekiz kere kalk…

VABİ-SABİ; mükemmel olmama hali, yani hayatın içinde yakalanan, doğal mutluluk ve huzur! Bu yaklaşım olayları müdahaleci olmadan, doğanın kendi doğal ritmi içinde kabulü yani mükemmelliyetçiliği dışlıyor. İddiasız, sıradan, doğal, abartıdan uzak şeylerde de mutluluk ve huzuru bulabilmek. Vabi-Sabi’yi benimseyen yaşlı Japonlar, kırışıklıktan yoksun bir yüzün, yaşanmışlıktan da yoksun kalacağına inanıp kusurdan da memnun olabilmek, azı çok sayabilmek, basit ve eski ile de mutlu ve huzurlu olabilmek lazım diye düşünüyorlar.

Mutluluk daima kalbin kararıdır.

Bu yolculuktaki 10 kural ile bitirmek istiyorum;

Aktif kalın, emekli olmayın… Sizi motive edecek hep bir işiniz olsun.

Ağırdan alın… Yavaş yürüyün çok ilerleyin.

Midenizi tıka basa doldurmayın… Yüzde 80 doyunca yemeği bırakın.

Çevrenizde iyi arkadaşlarınız olsun… Dost biriktirin.

Bir sonraki doğum gününe kadar şekle girin… Su hareket eder ve pırıl pırıldır.

Gülümseyin… Olasılıklarla dolu bir dünyada olmanın keyfini çıkarın.

Doğayla tekrar bağlantı kurun… Şarj olmak için doğaya dönün.

Teşekkürlerinizi sunun… Doğaya, çiçeğe, arkadaşlarınıza, ailenize, kendinize teşekkür edin.

Anı yaşayın… Geçmiş için pişmanlığı, gelecek için kaygıyı bırakın ve günün tadını çıkarın.

İkigainizi takip edin… İçinizdeki tutkuyu keşfedin.

Mutlu kalın… Keyifli kalın… Yeni yılda da sevgiyle kalın…

 

Ceyda Tezel

Aile Danışmanı – Profesyonel Koç
www.optimalkocluk.com.tr

Öğrenci Koçu Ne Yapar?

,

Koçluk meslek olarak her geçen gün popülerliğini arttırırken bir o kadar da merak edilen, farklı ekollerin desteklediği eğitimlerle de her geçen gün daha da artan potansiyele sahip bir meslek olmuştur. Yaşam, öğrenci, kariyer, aile, yönetici koçluğu gibi de hayatın ihtiyaçları içinde şekillenen, çeşitlenen bir yolda devam etmekte gelişim sürecine. Tüm bu akışta en çok çizgisini korumada güçlük çekilen koçluk alanı öğrenci koçluğu olduğunu gözlemlemekteyim. Çünkü öğrenci koçluğu, çocuklarla sadece eğitim hayatını kapsayan çalışmalardan oluştuğu yanılgısıyla yapılmaya çalışıldığında tüm denge bozulmaya başlıyor.

Adına ister eğitim koçluğu, ister öğrenci koçluğu denilsin; öğrenciye program oluşturup, kaç soru çözersen senin için daha iyi olur sorusuna cevap aramak mıdır? Oysa ki öğrencinin bir koçla çalışmasındaki en önemli etken kendini keşfetme yolculuğuna başlaması değil midir?

Sizinle çok kısaca gözlemimi paylaşmak istiyorum; zaten sistem içinde sıkışmış canım gençlerin, daha da okul – aile – özel hayat şeytan üçgeninde kaybolmakta olduğudur. Eğitim sistemimizin değişkenliği ve zorlayıcılığı bir taraftan, aileleri mutlu edebilme çabaları diğer taraftan gençlerimizi kendi hayatlarının anlamını, tadını, keyfini çıkaramadan, hayal bile kurmaktan çekinen bireyler haline getirmekteyiz.

Koçluk işte tam da burada devreye girmekte aslında…

Öğrenci koçu sadece danışanının akademik başarısına değil, tüm hayatını etkileyen süreçlerine; gerçekleştirmeyi hedeflediği şeylere, belirlediği yoldaki ihtiyaçlarına, motivasyonuna, kaygısına, aile ilişkisine, arkadaş ilişkisine, hedeflerine, hayallerine çalışabilmelidir. Ve bu yolculukta en önemli adımın da gençlerin kendisini tanıması, farkına varmasıyla başlanan ilk adım olarak düşünüyorum. Ve tabi ki tüm bunların hepsi bir bütünün parçalarıdır. Bu parçaları ayırıp sadece bir tek konuya yönelmek birçok şeyin de eksik kalmasına neden olacaktır. Bir diğer konu da danışanınızın yani öğrenci ile koç arasındaki jenerasyon farkının önemi. O koç koltuğuna oturduğumuzda bir öğrenci koçu olarak jenerasyona uyumu da son derece önemsiyorum. Anne, baba, öğretmen kimliklerinizden sıyrılmanın önemi… Ergenlik ve bu yaş grubu gençleri , hayatın getirileri nasıl etkiliyor da biz onlara nasıl uyum sağlayabiliriz. Ünlü araştırmacı Daniel Siegel’e göre bu yaş döneminde dört temel değişiklik yaşanıyor. Bu dönemde beynin dopamin salgısı artıyor. Bundan dolayı da ergenlik dönemindeki gençler, sürekli yenilik peşinde koşuyorlar. Bir diğeri, beynin duyguları yöneten kısmı bu yaşlarda daha aktif hale geliyor; çünkü beynin ön kısmı, duygu bölümünü yönetecek fiberleri gönderemiyor. Bu sebeple olaylar, gençlerde yetişkinlere göre daha duygusal tepkiler yaratıyor. Bir diğeri de beyin, farklı bölgeler arasındaki entegrasyonunu arttırıyor. Bu entegrasyon süreci öncesi beyin, farklı fikirler arasında daha çok bağlantı kurabiliyor. Yani gençler, daha yaratıcı oluyor. Ve en önemli değişiklik de yaşıtlarla ilişki kurma ihtiyacının artması. Kendi öngörümüz, kendi farkındalığımız değil, danışanımızın yani o pırıl pırıl gençlerin duygusu, hissettikleri, gündemi, istedikleri…

Bir koç olarak bizler genç danışanlarınızın tüm bu değişim gelişim süreçlerinde, kendi ajandamızı kabul ettirmek yerine dinleme, fikirlerimizi söylemek yerine keşfetme, eğitmeye çalışmak yerine ışık tutma, sırtını sıvazlamak yerine güven oluşturduğumuzda; zaten harika olan gençlerimizin de nefes alıp kendi gücünü keşfedip, yollarını bulacaklarından en ufak bir endişem bile yok.

Şahane gençlerimizle birlikte bu yolda onlara inanarak, keyifle yürüyebilmemiz dileğiyle…

 

Ceyda Tezel

Aile Danışmanı – Profesyonel Koç
www.optimalkocluk.com.tr

Bir ilişkide özgürlüğünü gerçekten koruyabilir misin?

,

Son dönemde bir ilişkide iki tarafın da kendisine en çok sorduğu soru bu olsa gerek. Pek çok kadın ve erkek bir taraftan filmlerdeki aşklara özenip, romantik sahnelere iç geçirirken, diğer taraftan özgürlüklerinin kısıtlanacağı korkusuyla ilişkiye girmekten çekiniyorlar.

Bir ilişki yaşamaya başladığımda ya özgürlüğümü kaybedersem?

Özgür olmak ne demek sizce?

Bir ilişkide özgürlüğünü gerçekten koruyabilir misiniz?

Bilinçli olarak ilişkiden kaçınmaya çalışan insanların çoğunun ortak noktaları, özgür olmayı istemeleri ve kendilerini kontrol altında hissettikleri bir ilişki içinde olmaktan kaçınmalarıdır. Hem birlikte olmak hem de özgürlükten taviz vermemek…

İçten içe doğamız gereği, diğer insanlar ile bağ kurmak isteyen özümüzde de bir şey var. Mantıksal veya hatta fiziksel değildir bu, duygusal bir ihtiyaç… Ruh özgür olmak istiyor ve aynı zamanda da bir ilişki içinde…

Peki bir ilişki içinde özgürlüğünü nasıl koruyabilirsin?

Bir ilişki yaşamaya karar verdiğimizde aslında ilk çalışma kendimizden başlar. Değişim içeriden başlar… Yani kısaca kendimize olan inancımızı yeniden kazanmayı ve kendimizi kuşkudan kurtarmayı gerektirir.

“Gerçek aşk kendi kendine sevgidir, başka insanlara ve hayata açtığınızda aldığınız şeydir; taciz etmez, tecrit etmez, reddetmez veya takip etmez. Sadece kabul eder. ” Antonio Gala

Bir ilişkide her iki tarafın da birlikte çabasıyla o ilişki, daha güçlü, daha yakın ve daha samimi hale gelmektedir. Birlikte şekillenme ve her bireyin zaman içinde diğerini zenginleştirdiği bir birlik geliştirmedir bence asıl özgürlük…

Birisini kontrol etmeye çalışmak onları farklı bir insan olmaya zorlamaya çalışmak değil midir?

Oysa ki otantik ve koşulsuz sevgi, diğer kişinin özgürlüğüne saygı gösterme taahhüdünü içerir. İlişkiler sağlam, dürüst sevgi ve kabule dayanmalıdır. Aşkta özgürlük herhangi bir hareketten, seçimden ya da sonuçtan bağımsız olarak, birbirimiz için hissettiklerimizi kabul etmektir. Bu aşkın en gerçek halidir bence.

Bir ilişkide bir diğer denge de eskilerin en çok dikkat ettikleri saygıdır. Sevginin besleyen, geliştiren yanına, saygı önemli bir denge oluşturmaktadır ilişkilerde. Bence ilişkilerdeki özgürlüğün anahtarlarından bir diğeri de, her iki tarafın da birbirlerinin farklılıklarını kabulden geçmektedir. Bu farklılıklarımız sayesinde birbirimizden öğreniriz ve böylece bu farklılıklarımızı büyümemize, gelişmemize yardımcı olacak yollar olarak da görebiliriz. Birbirinden öğrenmeyi denemek, bir ilişkide işbirlikçi olmak, bize özgürlüğün tadını çıkarma fırsatını vermektedir.

Ve en önemlisi de sanırım ilişki yaşadığımız kişiyi özgür bir ruh olarak kabul etmek… Bu gerçekten cesaret ister. Çünkü onu kaybetme riski çok büyük diye düşünürüz. Sahip olduğunuz şeyi hak etmediğinizi hissettiğinizde bu korkular bizi ele geçirir. Oysa ki güven ilişkiyi en çok besleyen şeylerden birisidir.

Özgürlüğü sevgi ve birliktelik içinde ne kadar kabul edebilirsek, hayatımızda da o kadar hissedebiliriz. Eğer özgür olmak istiyorsak ve bir ilişki yaşamak istiyorsak, birbirimizin seçim yapabilmesine ve değerlerine de saygı duymalıyız diye düşünüyorum.

Hem özgür hissederek, saygı göstererek ve ortak değerlerimizi koruyarak hem de gerçekten sevgi dolu bir ilişki yaşayabiliriz…

“Yolculuğumuz hayatın derinliklerine inmek, fakat yine de serbest olabilmekten ibarettir.”

Sevgiyle kalın

 

Ceyda Tezel

 

 

Ruhunuza Üfleyen Kadınlar

,

Benim İstanbul’a iş için gittiğim geçen hafta, iş arasında eski arkadaşlarımla bir kahve içme fırsatı bulmak çok keyifliydi. Ne zamandır görüşemeyince de o kısacık zaman aralığına sığdırabildiğimiz kadar sohbet ile sıcak kahve molası şahaneydi. Hepsi benim gözümde kendi alanlarında, kendi hayatlarının koşuşturması içinde “Savaşçı kadınlar”…

Sonra bir kitabı hatırladım okuduğum. Okuma sürecim öyle kolay olmamıştı başta. Başlayıp ara verdiğim, sonra yine devam ettiğim, arada başa döndüğüm yerleri de olan Kurtlarla Koşan Kadınlar…

Onlar için, bana hissettirdikleri için birer alıntı ve bu alıntının bendeki yansımalarını, benim ruhuma üfleyişlerini yazmak istedim, kim oldukları bende gizli kalarak;

“Derin bir yara iziniz varsa, o bir kapıdır; eski, çok eski bir öykünüz varsa, o da bir kapıdır. Gökyüzünü ve suyu tahammül edemeyecek kadar çok seviyorsanız, o bir kapıdır. Daha derin bir hayatı, eksiksiz bir hayatı, makul bir hayatı özlüyorsanız, o da bir kapıdır.”

Hayatımızın pek çok farklı yoluna açılan kapılar… Bazen öyle zamanlardan geçeriz ki; dayanma gücümüzü sonuna kadar kullandığımızı sanırız. Oysa biz kadınlar kolay kolay pes etmeyiz. O yolda verdiğimiz savaştan kalan yara izine bakarak daha da kuvvetli yol alırız. Biriktirdiklerimiz bize farklı yollarda ışık olur, gökyüzü, deniz, martıların sesi, vapur düdüğü, eskiden gelen bir dost sesi yol arkadaşı olur bize ve hep daha iyiye, daha güzele ulaşacağımızı bilerek… Tüm o yaralarımızdan daha güçlenerek, daha cesur bakarak hayata…

“Sanat önemlidir. Çünkü ruhun mevsimlerini ya da ruhun yolculuğundaki özel veya trajik bir olayı anımsatır. Sanat, sadece kendimiz için değildir, sadece kendi kavrayışımızın bir göstergesi değildir. Peşimizden gelenler için bir haritadır da.”

Yaşantımızda ne varsa onu sanatla anlatabiliriz cesurca. Duygularımızı formlarla, renklerle tanımlayabilen kendi amazon ruhunu bilen kadınlar olarak. Bir hediyeyse sanatla kutlayabiliriz, acıysa sanatla dindirebiliriz, öfkeyse sanatla affedebiliriz, mutluluksa sanatla coşabiliriz… Ruhumuzun, zihnimizin ve bedenimizin dengesi için; sanat bizi iyileştirir. Bu sadece tek bir kişi için de değil, bizimle birlikte en yakınımız için ve onun yakını için de değişimi beraberinde getirir. Duygular önümüzde renklerle dans ederek tüm farklı yolları da sunar bize… İşte gerçek cesaret, tüm bu renk cümbüşü ile ruhumuzun derinliklerinde yol alabilen biz kadınlar…

“Duyguların dengeli bir şekilde değerlendirilmesi, kesinlikle bir kendine saygı duyma işidir.”

Dingin, farkında ve merkezinde… Bazen öyle olaylar yaşarız ki isyan ederiz. Neden deriz… Niye ben… Bazı kadınlar da vardır ki; hep dingin, hep farkında, hep merkezinde. Neden demez… Niye demez… Hep kendi merkezinde, şükür diyerek… Bundan da öğrendim ki diyerek…

“Özlemlerimizi ve hayal kırıklıklarımızı gençken olmaya alıştığımız şeylerin, geçmiş yüzyıllarda bilmeye alıştığımız şeylerin kemikleri üstüne ve gelecekte hissettiğimiz diriliş üstüne döktükçe, dört ayak üstünde sağlamca dururuz. Ruh döktükçe yeniden canlanırız. Zayıf bir çözelti, eriyen narin bir şey olmaktan çıkarız. Hayır, dönüşümün oluş evresindeyizdir artık.”

Şahane bir kadın daha, o hayattaki misyonunu hayat ona ne sunarsa sunsun, kendi kurallarını yeniden yeniden yazan, pes etmeyen, her zaman küllerinden yeniden doğan kurt kadınlardan. Onun bu hayattaki nagueli ne bilmiyorum ama tüm kadınların bir tarafı, olmayı hayal ettiği yanı olan, geçmişte yaşadıklarından, köklerinden beslenerek yol alan. Yol aldıkça büyüyen, büyüten, beslenen ve besleyen…

Karanlık olsa bile, insan yolunu kaybetmiş hissetse bile, iniş besleyecektir. Bilmemenin, görmemenin, körlemesine gezinmenin ortasında bile bir şey vardır, yürüyüşünü sürdüren, haddinden fazla var olan biri. Biz sola gideriz, o da sola gider. Biz sağa gideriz, o da tam arkamızdan gelir, bizi destekler, bize yol açar…

Hepimizin içinde olan bu güçlü kadınlara selam olsun…

 

Ceyda Tezel

Aile Danışmanı – Profesyonel Koç
www.optimalkocluk.com.tr

Kusurlu Güzellik

,

Floransa’nın sanat ile iç içe sokakları beni gerçekten büyüledi. Genel olarak İtalya zaten büyüleyici olmakla birlikte, kalbimi Floransa sokaklarında bıraktım… Her köşe başında başka bir sanatçı, sokaklarında zaten sadece sanat için yaratılmış binalar, çeşmeler… Her döndüğünüz meydandan gelen büyülü müzik sesleri… Benim için zaten yıllardır görmeyi hayal ettiğim Sandro Botticelli tabloları… Rüya gibi geçen birkaç gün… Floransa sadece İtalyan değil, farklı ülkelerden sanatçıların da bulunduğu bir şehir. Tüm o sokaklarda yankılanan müzikle, kaldırımlarda var olan sokak ressamlarının çizdiği olağanüstü duvar resimleriyle, heykellerle bütünleşmek, tarihi içinize çekerek sokaklarında kaybolmak istiyorsunuz.

Hal böyle olunca da boş geçen bir dakikanız bile olsun istemiyorsunuz. Signoria Meydanı, Katedral, Uffizi Galerisi ve Piazzale Michelangelo hepsi ayrı ayrı sizi büyülüyor. Ponte Vecchio ya da namı diğer Eski Köprü, yapıldığı dönemden bu yana korunarak kullanılmaya devam eden kuyumcular ve antikacıların olduğu köprü. Arto nehri üzerindeki bu tarihi mağazaları gezerken, vitrininde çok güzel porselen vazolar, kaseler ve tabakların bulunduğu küçük bir dükkan dikkatimi çekti. Vitrine yaklaştığımda bu porselen vazolar, kaselerin farklı tasarımları daha da dikkatimi çekti ve içeri girdim. Tasarımcı içerde çalışmasına devam ediyordu. Yaptığı sanatın bir adı vardı; Kintsukuroi sanatı…

Kintsukuroi, altın ile onarma ya da diğer bir adıyla Kintsugi, altın ile birleştirme… 500 yıldan daha eski tarihe sahip bir Japon sanatı. Asıl amacı, kırılan seramiklerin onarılması, tekrar kullanılabilir hale getirilmesiymiş. Bu onarma altın, gümüş ya da platin tozlarıyla yapılarak, kırılan ve hasar gören seramiklerin her biri bu yöntemle ve sanatçının da yaratıcılığı ile birer sanat eserine dönüştürülebilmekte.

Wabi – sabi’nin “kusurlu güzellik” adlı Japon felsefesiyle ilişkili olan kintsukuroi sanatı benim karşıma Floransa sokaklarında bir İtalyan tasarımcı tarafından karşıma çıktı. Bu sanata göre eksik veya kırık ya da parçalanmış olanı hayatınızdan tamamen çıkarmak yerine, nasıl tekrar hayata kazandırabilirim düşüncesi bulunuyor. Aslında bu felsefe; hata yapıp, hatalarından ders almış kişilerin, bundan sonra daha değerli, daha anlamlı şeyler yapacağını kabul edilmekte. Çünkü hatalardan ders almak ya da yıkıldığında kendi kendini tamir edip ayağa kalkmak bu hayattaki en değerli öğretilerden biri bence.

Mükemmel olmak zorunda değiliz. Kendimizi böyle kabul etmeliyiz. Hiç hasar görmemiş gibi davranmak, kırıksız, çatlaksız, hasarsız bir ruha sahip olmak zorunda değiliz. Bizi biz yapan yaşadıklarımızdır. Olumlu ya da olumsuz her şey bize, hayata bakış açımıza katkıda bulunur, burada önemli olan bunları doğru değerlendirebilmek, kırıkları doğru tamir edebilmektir. Bu yaşanmışlıkları göz ardı etmeden, onlardan dersler çıkartarak, daha da güçlü ve özel olarak yola devam etmek…

Bu yüzden kintsugi de insanın yeniden doğuşu gibi nesnenin de küllerinden doğuşunu temsil ediyor… Üstelik de yaşadıklarından dolayı daha özel, daha bilge…

Tüm yaşadıklarımızdan daha da güçlü yola devam edebilmek, kusurlu güzelliğimizi keşfedebilmek dileğiyle…

 

Ceyda Tezel

Aile Danışmanı – Profesyonel Koç
www.optimalkocluk.com.tr