Sevme Sanatı

,

“Nasıl seveceğini bilmeden sevmek, sevdiğimiz kişiyi yaralar.”

Thich Nath Hanh

 

Grup çalışmalarında, seanslarda ve bazen de eğitimlerde, insanlara hayata ilişkin temel değerlerini sorarım.

Aile, başarı, şükran, inanç, cesaret, coşku, gelişim, denge gibi varoluş değerleri ile birlikte, sevgi, saygı, sadakat, merhamet ve adalet gibi ilişki değerleri de sıkça karşımıza çıkar. Yaşamımızda anlam bulmasını arzu ettiğimiz, aslında bizi biz yapan temel referans noktalarımızı fark edebilmek; kalbimizin derininde en önem verdiğimiz şeyleri belirleyip onlara yaşamımızda yarın, öbür gün, mezun olduktan sonra, emekli olduktan sonra değil, bugün, hemen şimdi öncelik verebilmek anlamlı bir yaşamın olmazsa olmaz ön koşuludur.

Değerler insandan insana değişkenlik gösterir, ama değerlerine göre yaşayabilmek, tüm insanlar için kendinle dost olabilmenin dayanılmaz hafifliğini beraberinde getirir. Yaşamında var olmasına ihtiyaç duyduğu değerleri bilen ve onları onurlandırabilen kişi için, yaşam üzerinden akıp giden bir şey değil, içinde beraber aktığı bir şey haline gelir.

Tam da bayram arifesinde; sevgi, saygı, bereket, bolluk, barış ve dostluk dileklerinin, yaldızlı kağıtlara sarılıp şeker gibi dağıtıldığı bugünlerde, değerler üzerine düşünmek istedim. Ve tam da o ağızda çabucak dağılan ve geride faydalı hiçbir şey bırakmayan şeker tadı gibi, uğrunda emek verilmeden, sorumluluk üstlenilmeden “edinilen” değerlerin, anlamını bulmayan boş dileklere benzediğini fark ettim.

Diğer temel değerlerin büyük çoğunluğu gibi, sevgi de işlevsiz bir kendiliğindenlik ile değil, eylem, bağlılık ve sorumluluk duygusu ile anlam bulur. Sevme Sanatı’nda Erich Fromm, “Sevebilmek sanattır ve tıpkı sanatta ustalık kazanmak konusunda olduğu gibi sevgi de üzerinde çalışılmayı, pratik yapmayı gerektirir” der. Sevginin üretken, emeğe ve eyleme dayalı yönünü vurguladığı bu tanım içinde sevgi, sevdiğimiz şeyin varlığını sürdürmesi için gösterdiğimiz etken ilgiyle mümkündür. İnsan, uğruna emek verdiği şeyleri sever ve sevdiği şeyler için de emek verir.

“Eğer birisini gerçekten seviyorsam herkesi severim, evreni severim, yaşamı severim. Başka birisine seni seviyorum diyebilirsem, sende herkesi seviyorum, seninle bütün evreni seviyorum, sende kendimi seviyorum diyebilmem gerekir…”

Değerlerinize göre yaşadığınız, sevgi dolu bir bayram dilerim.

 

Çiğdem Eren Kiziroğlu, ACC

Profesyonel Koç, Eğitmen

Ayna Ayna

,

“Herkes kendi yolculuğunun sırrını kendi aynasına sırlar. İnsan kendine tuttuğu aynayla yolunu bulur. Ayna, yüzümüzün uğultusudur…”

Murathan Mungan

Murathan Mungan’ın eşsiz lezzetteki birçok başka öyküsü, romanı, şiiri, denemesi bir yana, Üç Aynalı Kırk Oda’nın ikinci öyküsü olan Aynalı Pastane’si bir yanadır… Mungan, ayna metaforunu döndüre çevire, içine okuru da ala ala, tadına doyulmaz lezzette kullanır.

Ayna gerçekten de farkındalık kapısını açarken kullanabileceğimiz basit ama büyülü bir anahtardır. Aynanın günlük yaşantımızda ve kültürümüzde olduğu kadar, kendimizle ve başkalarıyla ilişkilerimizde ve elbette koçlukta izleri vardır. Üstüne okumaktan, atölyelerde ve eğitimlerde söz etmekten keyif aldığım, ayna bağlantılı sosyal psikoloji kuramlarından birisi, Ayna Benlik kuramıdır.

Ayna Benlik, Amerikalı hümanist sosyolog Charles Horton Cooley’in 1900’lerin başında ortaya attığı bir kuram. Bireyin benlik algısının, diğer insanların onu algılayışından yansıyarak oluştuğu düşüncesini savunuyor. Sosyal etkileşim içinde çoğumuz kimi zaman, “diğerlerinin gözünde neysem oyum” diye düşünmeye meyledebiliyoruz. Yani temel noktası, davranışlarımızı belirleyen şeyin; kendimize ilişkin algımız kadar, başkalarının bize ilişkin fikirleri ve beklentileri olması…

Benlik duygumuz, hayat boyu karşılaştığımız ve özellikle çocukluk döneminden itibaren algıladığımız her tepki ile, adeta bir mozaik gibi şekilleniyor. Biz büyürken bizimle nasıl konuşulduysa, bize nasıl davranıldıysa, yetişkin olduğumuzda biz de kendimize, hatta büyük olasılıkla ailemize, aynı şekilde muamele ediyoruz.

Sevginin esirgendiği, çatışmaların çok olduğu bir ortamda büyürsek, yetişkinliğimizdeki iç sesimiz de büyük ihtimalle “sevilmeye layık değilsin” şeklinde otomatik düşünceler içerebilir. Zedelenmiş özgüvenimiz bizi içten içe yaşam boyu yaralayabilir. Tam tersi durumda, sevginin ve güvenin açıkça sunulduğu, çocuğun yeteneklerinin ve geliştirebileceği yönlerinin kendisine içtenlikle, yargılanmadan, etiketlenmeden söylendiği bir ortam söz konusuysa, tahmin edebileceğimiz gibi, resim bambaşka olur. Üstelik her şey iki uçta olmak zorunda da değildir. Dışarıdan bakınca büyük olasılıkla “normal” görünen, sevginin var olduğu, söylendiği, ama koşullara, karşılaştırmalara bağlandığı aile dinamiklerine sıklıkla rastlanır. Benzer şekilde, küçüklüğümüzden bu yana, kişisel ve kolektif bilinçaltımıza kodlanmış bazı kalıplar; “elalem ne der”ler, “kızlar gülmez, erkekler ağlamaz”lar, bizi maalesef çok uzun yıllar baskı altında tutabilir.

Ancak, kendimizle çalışmayı göze alır, tüm bunların farkında ve bilincinde olursak, aynı sosyal aynalar çok faydalı da olabilir. Her gün, her etkileşimde, kıymet verdiklerimizin bize tuttuğu aynalar, eğer görebilirsek, kimliğimize, ilişkilerimize dair büyük ipuçları taşır.

Kapsamlı bir içebakış edinebilmek ve gelişmek, güçlü yönlerimiz, yeteneklerimiz, değerlerimiz kadar; hatalarımızı, eksikliklerimizi, incinebilir yerlerimizi de açık bir kalple görebilmektir. Kendi aynanla barışmak, olanı olduğu gibi kabul etmektir.

Aynalı Pastane’de, Muştik’in Aliye’ye söylediği gibi belki de;

“Sen farkında olmasan da bunca zaman içinde ayna öğretmiştir sana öğreteceğini. Kendini aynaya bırak sen! Aynanın yollarına, zamanlarına, maceralarına güven!”

 

Sevgiyle kalın.

 

Çiğdem Eren Kiziroğlu, ACC

Profesyonel Koç, Eğitmen

Değişim Mevsimi

,

“Bu sabah mutluluğa aç pencereni, bir güzel arın dünkü kederinden.

Bahar geldi, bahar geldi güneşin doğduğu yerden.”

Ataol Behramoğlu

 

Etraf bahar dallarıyla pembe-beyaz. Başucumuzda ilkbahara selam duran şairlerin güneşli dizeleri, üstümüzde bildik bir yerinde duramama hali… Açalım pencereleri hava girsin. Açalım kapıları. Dört başı mamur Nisan geldi.

Harekete geçmeli artık değil mi ya, cila geçmeli değişim ajandalarına.

Tüm doğa uykusundan uyanıyor. Taze bahar kokusu taze kahve kokusuna karışıyor. Bahar mevsimi aşkı, tazeliği, çiçeklenmeyi, belki de en çok değişimi çağrıştırıyor.

Biz kulaklarını çınlata duralım, değişim dediğimiz olgu kendi havasında. Öyle her çağrıya kolay kolay yanıt vermiyor, sırf bahar geldi diye şevkle çiçeklenmiyor. Kendisi uğrunda çalışılması gerektiğini biliyor. Yalnızca çağırılmak değil, sahiplenilmek de istiyor. Zira kendisi de biliyor; hızla değişen toplumda özellikle iki şey asırlardır pek de değişmiyor. Bunlardan biri değişim isteği, diğeri değişim korkusu. Öz sorgularımızı, yardım arayışımızı, gelişim yolculuğumuzu tetikleyen değişim isteğini, kendi bulduğumuz yardım kaynaklarımıza direnmemizi güdüleyen değişim korkusu bastırıyor.

Mevsimlerle akmak ve kendiliğindenlik içinde, doğal bir dönüşüm yaşamak yerine çoğumuz, mevsimlerin üstümüzden akmasını izlemekle yetiniyoruz. Islanmadığımız yağmurlara, açmadığımız erguvanlara, dökmediğimiz yapraklara güzellemeler diziyoruz.

Bu bahar, ince temizliğe kapıdan bacadan değil de kendimizden başlasak? Değişimi başka baharlara ertelemeden önce, içimize bakacak cesareti toplasak?

Güçlü yanlarımızı ve zayıf taraflarımızı dengeli bir şekilde görebilmek; değerlerimizi ve önceliklerimizi belirleyebilmek, bunları kendimize ve yaşamımızdaki herkese açık bir dille ifade edebilmek ve davranışlarımızı onlarla tutarlı bir şekilde sürdürmek; bu süreçte de tüm yoğunluğun içinde, kendimizle ve bizim için önemli olan insanlarla uyum içinde, duygu bağımızı devam ettirerek akabilmek olsun mu önümüzdeki mevsimin gündemi?

Islanalım mı bu defa, yıkanalım mı yağmurlarda? Kendimize izin verelim mi bu sefer, önce dökmeyi göze alıp kurumuş yaprakları, sonra tomurcuklanalım mı?

 

Çiğdem Eren Kiziroğlu, ACC

Profesyonel Koç, Eğitmen

Durarak, Kaldığımız Yerden…

,

“Saatin kendisi mekân, yürüyüşü zaman, ayarı insandır.”

Ahmet Hamdi Tanpınar- Saatleri Ayarlama Enstitüsü

 

“Susarak” başlamıştık Ocak’ta, bu yılın ve bu sitenin ilk yazısına, araya Şubat’a özel aşk masalı girdi, Mart’ta da “Durarak” devam edelim o halde…

Bazen, bir güne iş, ev, eş ve çocuklarla ilgili sorumluluklar sığmış, siz bu arada yemeğe, uykuya, spora, kişisel bakıma, sosyalleşmeye zaman ayırmış, hiçbir şeyi ve hiç kimseyi ertelemeden günü geçirmişsinizdir. “Hızlı ve etkin”, tam da planladığınız şekilde geçirdiğiniz günün bir kısmını ertesi günü organize ederek, daha büyük bir kısmını da zaman kaybetmemek seferberliği içinde telaşlanarak tamamlamışsınızdır.

Arada, nefesiniz kesintili ve eksik, telefonunuz elinizde, görünmeyen ama pek afili Zaman Yönetimi Üstün Başarı Madalyası göğsünüzde, genelde gündüz değil de gece, el ayak çekilince, başınızda ince bir sızıyla sırtınızı koltuğa yaslar, “ay biraz durayım” dersiniz.

Size saatler gibi gelen birkaç dakika direnir, ay pardon, dinlenirsiniz. İçinizi belli belirsiz bir boşluk duygusu yoklar. Boşlukta yankılanan uğursuz bir ses tam da “acaba sen…” diye başlayacakken siz bir telaş boşluğu müzik, film, sosyal medya gibi dış uyaranlarla doldurmaya yönelirsiniz. Hatta daha da iyisi, hem zaman bakımından da en etkilisi, bir yandan film ya da dizi bakar, bir yandan sosyal medyada gezinirsiniz. Hikâyeyi şöyle bir kapın da detaylara gerek yok nasılsa… O gün de kitap okumaya vakit bulamaz ama aklınıza gelmişken internetten birkaç yeni yayımlanan kitabı daha hızla sipariş ediverirsiniz. Elinizin altında bulunsun da bir gün sırası gelir nasılsa…

Belki ertesi gün arkadaşlarla, tabii ki hızlı bir öğle yemeği esnasında “valla bazı insanlar nesini seviyor yalnızlığın, boşluğa bakmanın kardeşim, hem insan dediğin sosyal hayvan” deyip, çıngıraklı bir kahkaha eşliğinde yanarsınız, boşlukla ve yalnızlıkla derdinizi… Belki herkes güler, belki bir ikisi bilir de söyler, bazısı bilir de gizler, bilmez de hisseder; her şeyi hızla ve aynı anda yapma ihtiyacı, çoğu zaman içimizdeki boşlukta duraklamamak için koştura koştura kaçmaya benzer…

Fizikçi Julian Barbour, “The End of Time” (Zamanın Sonu) adlı kitabında, geçmişi ya da geleceği olmayan bir evrende yaşadığımızı, bu ebedi şimdinin içinde zamanın geçişi hakkındaki izlenimimizin de kozmik bir yanılsama olduğunu savunur. Ona göre zaman mutlak değil, meydana gelen olaylara göre farklı algılanan göreceli bir kavramdır. Kısacası zaman, beyinde saklanan birtakım hayaller arasında kıyas yapılmasıyla var olmaktadır.

Elbette Barbour’un bakış açısını benimsemek, ne bir günü 24 saat, bir saati 60 dakika olarak kabul ettiğimiz gerçeğini değiştirir; ne de hiçbir iş yapmamayı, hiçbir sorumluluk üstlenmemeyi, her şeyi yaymayı ve ertelemeyi beraberinde getirir. Yıkıcı eril enerji alanı kadar, pasif dişil alan da toksiktir. Ancak zamanın akışına yönelik algımızda kendimize alan açmak, bambaşka mümkünleri peşinde taşıyabilir.

İş yaşamında yönetim konuları ve gündelik sohbetler kadar, koçluk gündemlerine de dahil ediliyor, farkındalık atölyelerinde de çokça soruluyor zaman yönetimi konusu. Bu kavram sizin için tam olarak ne ifade ediyor, bilmiyorum. Kanımca, zamanı yönetemezsiniz. Gün içinde üstlendiğiniz sorumlulukları telaşlanmadan da az çok aynı sürede gerçekleştirebilir, üstelik yapılacak şeyleri planlamak, plana uymayan şeylerle mücadele etmek ve durmaksızın şikâyet etmek aşamalarına ayırdığınız fazladan zaman ve enerjiden tasarruf edebilirsiniz. Siz ne yaparsanız yapın, bir biçimde akmaya devam edecek olan zamanın içinde, önceliklerinizi yönetmeyi öğrenebilirsiniz…

Koşullar zor olduğunda yorulabilirsiniz, stres duyabilirsiniz ve bu çok doğal, çok insanca… Ama içinizde biriken kızgınlıkla, bezginlikle, stresle daha da zehirlenmek, sağlığınızdan olmak yerine; içinize bakabilir, yavaşlama pratikleriyle sakinleşebilirsiniz. Elinizde olmayan koşullarla kavga etmek yerine, o koşullar içinde kendinizi koruyabilir, gücünüzü elinizde olanları şekillendirmek için kullanabilirsiniz… Siz ne yaparsanız yapın bazen sizi zorlamaya devam edecek olan hayatın içinde, kendinizi yönetmeyi öğrenebilirsiniz…

Zamanı yönetmeyi, yazının başında karikatürize ederek anlattığım gibi değil, içine kendimizi ve önceliklerimizi yönetmeyi dahil ettiğimiz, gerçek ve faydalı bir kavram olarak içselleştirmek, bugünümüze ve her günümüze bambaşka, ferah feza kapılar açabilir.

Hayat, belki de üç beş dakika arttırma seferberliği kapsamında telaşlanırken kaçırdığımız anlarda gizlenmiştir…

 

Çiğdem Eren Kiziroğlu, ACC

Profesyonel Koç, Eğitmen

Aşk Kovalayan

,

“Kendini sevmek, ömür boyu süren bir romantizmin başlangıcıdır.” Oscar Wilde

 

Bir varmış, bir yokmuş…Uzak diyarların tümünde, küçük kızlara masal çokmuş. Masalların büyülü dünyasında prenseslerin yeri apayrı, romantizmin tadı fıstıklı çikolata, sarayların bahçeleri uçsuz bucaksızmış. Tüm prensesler mutlu sonunu, tüm minik kızlar kendi masalını beklermiş. Büyürken masal dinler, masal dinlerken büyürlermiş…

Bir varmış, bir çokmuş… Uzak diyarların birinde, masal düşkünü küçük bir kız yaşıyormuş. Aradığının aslında prensi değil, kendisi olduğunu anlayamayacak kadar ufak; hikayelerin anlatıldığı kadarından ibaret olduğunu sanacak kadar da safmış üstelik! Küçük kız hem anneannesinden dinlediği masallardan etkilenir hem de o masallardaki küçük kızlar süt içmek zorunda olmadığı, erkenden yatağa gönderilmediği, tarih ve matematik derslerine çalışmakla vakit geçirmediği için, onlara biraz da içerlermiş. Gece balodan baloya gezip dans ettiklerini, gündüz bağ bahçede cıvıldayan kuşlar ve konuşan sincaplarla keyfettiklerini düşünür, onlara pek özenirmiş. Bu kızların masallarının da anlatılmayan kısımları olduğu, hiç mi hiç aklına gelmezmiş!

Büyüdükçe, kalp kırıklığıyla tanışmış; bilmediği türden bir acı, durmamacasına akan ve hep de bir anda bitiveren gözyaşlarıyla… Pembelerine fümeler düşmüş, mavilerine gölgeler. Prensiyle karşılaşma düşleri de umudu da gün günden azalmış.

Yetişkinlerin gerçek dünyasında masalına sahip çıkmak zormuş. Etraf kurbağa gibi görünen prenslerle değil, prensmiş gibi görünen kurbağalarla doluymuş. Koca köstekli saatine baka baka koşan beyaz bir tavşan gibi zaman, aşkın ömrünü kısaltıyormuş…

Kendini ve yaşamı tanıdıkça, güçlü ve tuttuğunu koparan prenseslerin var olduğunu öğrenmiş. Prenses olmanın, illa bir prens gerektirmediğini… Aşkın bazen de göze almaların toplamı olduğunu… Ruhuna, zihnine, bedenine uygun o başkasını ararken kendini ertelemeye yazgılı olmadığını… Ona mutluluk sunacak değil, zaten içinde olduğu, koşulsuz ve benzersiz mutluluğunu paylaşacak ilişkiler aradığını anlamış. Yeni pembeler keşfetmiş, gölgesiyle derinleşen maviler…

Yıllar sonra, kendi kalesinin anahtarları elinde; ailesi ve dostlarının güvenli varlığı istediğinde hemen yanı başında, huzurlu yalnızlığı tüm görkemiyle emrinde, gece yarısı balkabağına dönüşmeyen arabası garajında; şükran dolu ve hayatıyla barışık yaşarken, gerçek masal bir adamla tanışmış. Kendi toprağında doğmuş, ama uzak bir ülkeye yerleşmiş bir adam. Prensliğini özünde taşıyan, sundukları içten ve gerçek, sevgisi masallara bedel bu adamla, yeni mevsimler, yeni takvimler, yeni tatlar, yeni ülkeler, yeni paylaşımlar yaşamaya başlamış. Aşkın yolu kimseyi kimseye dönüştürmek değil, kendini ve onu her haliyle sevebilmekmiş, onu anlamış…

Bir varmış, bir yokmuş… Hayat, çoğul düşlerini kovalarken, tekil düşlerini de doyasıya yaşayabilenlere, peri tozu gönderiyormuş…

Peki, ya sen, gökten payına düşen üç kırmızı elmadan birini yerken, şöyle bir durup hayal etsen… Kendini içtenlikle seviyor ve kendine değer veriyorsun. Bu resmin şimdikinden farkı ne? Böyle yaşamak sana hangi yeni masal kapılarını açardı?

 

Çiğdem Eren Kiziroğlu, ACC

Profesyonel Koç, Eğitmen

Susarak, Merhaba!

,

“…Sadece sessizlik nehrinden içtiğinizde gerçekten şarkı söyleyeceksiniz. Dağın tepesine ulaştığınızda, ancak o zaman tırmanmaya başlayacaksınız. Ve dünya uzuvlarınızı talep ederse, sadece o zaman gerçekten dans edeceksiniz.” Halil Cibran

Bazen şehrin gürültüsünden ve gündeliğin koşturmasından uzaklaşmak üzere birkaç günlüğüne dağ bayıra, sahile, bir şekilde ıssızlığa kaçarsınız. İlk günün sabahı pür heves uyanır, belki aylardır ilk defa akıllı telefonunuzu kapatır, etrafta bol oksijenli yürüyüşler yapar, hava uygunsa yüzer, balık filan tutar, işi gücü bırakıp toptan oralara yerleşme hayalleri kurarsınız. Akşama doğru içinizdeki “yürü yürü de nereye kadar” diyen sesi duymamaya, #doğadatekbaşıma #ormandaçaykeyfi filan gibi afili etiketler yapıştırarak sosyal medyada fotoğraf paylaşma dürtünüzü bastırmaya çabalar ve kararlılığınızı kutlarsınız.

Sessizlik uzar… Bazen sizi sağır edecekmişçesine uzar… İçinizdeki ses “zaten sen…” diye başlayacakken siz bir telaş sessizlikten doğan boşluğu müzik, film, sosyal medya gibi dış uyaranlarla doldurmaya yönelirsiniz. Rahatsızlığınız arttıysa, yanınızda başkası varsa onunla, yoksa telefonda herhangi bir kurtarıcıyla, durmamacasına konuşursunuz.

Belki birkaç gün daha direnir, ay pardon dinlenirsiniz. Belki hemen eşyalarınızı toplar ve gerisingeri, o, içinde daha rahat ettiğinizi fark ettiğiniz gürültü ortamına dönersiniz. Belki günler sonra, “ben karmaşa insanıyım kardeşim, yapamıyorum kırda bayırda” deyip, tumturaklı bir kahkaha eşliğinde anlatırsınız büyük kaçış hikayenizi… Belki herkes güler, belki bir ikisi bilir de söyler, bazısı bilir de gizler, bilmez de hisseder; dış gürültüyle çevrili olma ihtiyacı, çoğu zaman iç sesimizi duymamak için kulaklarımızı tıkamaya benzer…

Bu yüzden sessizliğin sesini pek azımız sever, bazımız idare eder, çoğumuz nefret eder.

Konuşmak kadar olmasın, ben sessizliği severdim. Seçilmiş yalnızlıklar gibi, seçilmiş sessizliklerin de armağan olduğunu düşünürdüm. Sosyal iletişimde, hele de koçlukta sessizliğin gücünü kimi zaman kullanır; insanları kendi konuşma gündemimden ari, sadece onları duyarak dinlediğimi, sessizliği iyi tanıdığımı sanırdım.

Yanılmışım.

Yaşamımı konuşarak kazanıyorum. İletişimin her türlüsü gibi konuşmaya da sevdalı olmak dışında, seminer ve eğitimlerde saatler boyu keyifle konuşabiliyorum. Aksilik bu ya, şarkıcı hastalığına tutuldum! Ses tellerimde polip oluştu, sesim gittikçe daha fazla kısılıp çatallandı ve sonunda ameliyat olmam gerektiği anlaşıldı. Geçtiğimiz Aralık ayının birinci gününde operasyon geçirdim. Narkoz yorgunluğu ve ilk birkaç günün sersemletici boğaz ağrısı dışında ameliyatın fazlaca zorluğu yoktu. Asıl önemlisi, ameliyatın ardından 2 hafta boyunca tek kelime bile konuşmamam gerekiyordu. Çaresiz, sustum. Önceden tanıdığımı sandığım sessizlikle de asıl o dönemde tanıştım.

Sessizliği yazının başında, karikatürize ederek anlattığım gibi değil, gerçek ve faydalı bir uygulama olarak deneyim etmiş olanlardan, “ne var ki iki hafta susmakta canım, ben bir ay boyunca inzivadaydım” gibi tepkiler verenler oldu. Galiba onlar benim paylaştığım deneyimi değil, kendi deneyimlerinin yankısını duydu. Zira ben inzivada değil, yaşamın, gürültünün ve sorumlulukların tam da içinde sustum.

Durumumu çok acınası, müthiş bunalacağım, çaresiz kalacağım bir hal gibi görüp tatlı şefkatlerini esirgemeyenler de çoktu. Şefkatlerine minnettarım, ve elbette kimi zaman konuşamamaktan bunaldım, ama durumun düşündükleri kadar korkutucu olmakla da ilgisi yoktu.

En büyük kaygım 5 yaşındaki, henüz okuma yazma bilmeyen oğlumun beni nasıl anlayacağıydı ki, dudak hareketlerimden ve beden dilimden beni her seferinde tastamam anlayıp, anneme, eşime kendince tercüme ettiği anları, yıllar geçse de aynı sıcaklıkla anımsayacağım…

Nitekim o iki hafta su gibi dingin, usul usul geçti. Mutlak ses perhizi dönemi geride kaldı, ama halen günde birkaç saat, bazen kalabalık içinde bile, susuyorum. Zorunlu olmadıkça telefonda konuşmuyor, işin açığı bunu pek de özlemiyorum.

Anladım ki sessizlik, sorular, cevaplar ve hikayelerle tıka basa dolu. İnsanın ruhunu dinlendiren, algılarını tetikleyen, üretkenliğini harekete geçiren bir tarafı var. Gördüm ki ses çıkarmadan anlaşılmanın, yoğun, etkin ve kendiliğinden bir dinleme deneyimi yaşamanın, kendine ve karşındakilere fırsatlar sunmanın hazzı enfes…

Bu deneyimleri paylaşmak ve çoğaltmak üzere, önümüzdeki dönemde “Etkili Konuşma Sanatı” atölyelerime, “Etkili Susma Sanatı” bölümleri eklemek üzere çalışıyor ve bu konuda farklı birçok kaynaktan okumalar yapıyorum.

Geçtiğimiz gün okuduğum, Psychology Today’de yayınlanan yazısında Dr. Alex Lickerman, sessizliğin etkili kullanıldığında müthiş bir armağana dönüşeceğini ifade ediyor… “Daha önce sessizliği yalnızca yalnızken tadının çıkarılması ve başkalarının huzurunda sakınılması gereken bir şey olarak görürdüm. Şimdi, işimde kendimi daha etkili kılmak, başkalarını daha iyi anlamak ve böylece daha şefkatli, daha akıllı ve daha mutlu olmak için kullanabileceğim bir araç olarak görüyorum. Eğer hepimiz daha fazla dinleyerek vakit geçirirsek, dünyanın nasıl farklı olacağını bir düşünün…”

Mümkünse yaşamınızda kısacık da olsa sessizliğe yer açın.

Sevgiyle kalın,

 

Çiğdem Eren Kiziroğlu, ACC

Profesyonel Koç, Eğitmen