CHERNOBYL

,

Benim için yabancı dizi evreninin en kaliteli yapımlarının sahibi HBO’nun 5 bölümden oluşan yeni mini dizisi Chernobyl çok kısa zamanda kalitesiyle zirveye yerleşti. Yönetmen koltuğunda Johan Renck’in oturduğu dizi, 1986 yılında Ukrayna’nın Pripyat yakınlarında Çernobil Nükleer Santrali’nde meydana gelen nükleer patlamanın ardından oluşan etkileri ekrana taşıyor.

Belgesel gerçekçiliğinde çekilmiş, ülkemizde de uzun yıllar etkilerini gösteren, insanlık tarihinin gelmiş geçmiş en büyük felaketlerinden birini anlatan dizi, nükleer sızıntının Avrupa’ya yayılmasını engellemek için hayatlarını hiçe sayan, bu uğurda göz kırpmadan ölüme giden cesur insanları anlatıyor.

Dizinin senaristi Craig Mazin senaryo yazım sürecinde inanılmaz bir araştırma serüveni geçirmiş. Olayın her ayrıntısını inceleyen senarist hikayeye kurgu unsurlar katmaktan kaçınarak tarihin şok edici gerçeğiyle bizi baş başa bırakıyor. Yaşanan olayların kurgu yerine tamamen gerçek olması da izleyicide gerilim dozunun zirveye çıkmasını sağlıyor. Mazin’in senaryo konusunda seyirciye tarjediyi en yalın şekliyle yansıtmak istediğini ve bunu çok güzel başardığını söyleyebilirim.

Dizinin yapımcıları her bölüm sonrasında Youtube ve Itunes üzerinden 1 saatlik podcast yayınlıyorlar. Podcastte diziyle ilgili ilginç detaylara değinip sorulara cevaplar veriyorlar.

Bana sorarsanız o yıllarda yaşanan ve etkisi hala süren bu felaketin yıkımlarını göstermek amacıyla son derece gerçekçi bir atmosferde çekilmiş, gerek dram gerekse de gerilim dozu yüksek olan dizi empati yeteneğimizin sınırlarını zorluyor. Şimdiye kadar 4 bölümü yayınlanan Chernobyl’in ülkemizdeki yayın hakları Digiturk’te bulunuyor. Beşinci ve son bölüm 3 Haziran gecesi yayınlanacak olan diziye şans vermeniz tavsiye ederim.

Damla TEZEL

Sarsıcı Bir Korku Komedisi – US

,

Yükselen Amerikalı yönetmen Jordan Peele’nin yönettiği ve ikinci yönetmenlik deneyimi olan “Us”, şu ana kadar birçok eleştirmenlerden oldukça olumlu eleştiriler aldı. 2017 yılında ırkçı bölünmenin güçlü bir betimlemesi olan sarsıcı korku komedisi “Get Out” ile ezberleri bozan yönetmen, aynı zamanda yakaladığı başarıyla gelecek filmleri için de bizi heyecanlandırmıştı.

Get Out, gizem ve gerilim tarzları için gerçekten yeni bir standart belirledi; keskin bir mizahla ırkçılığa akıllıca hitap eden, baştan sona yoğun ve benzersiz bir hikâye anlatımı ile bana kalırsa 2017’nin önemli filmleri arasındaydı. Us ise net ve kompakt politik göndermeler içeren bir film olmasına rağmen yüksek temposu ve korkunun sınırlarında gezen gerilimi ile filmin başından itibaren dikkati üzerine çekmeyi başarıyor.

Hikayemiz, ABD’de bulunan yer altı tünellerinin hatırlatma altyazısından sonra 1986’da Santa Cruz’da bir lunaparkta başlıyor. Thiriller tişörtü içindeki Adalaide, ailesiyle tatil yaptığı sırada tesadüfen girdiği “Kendini Bul!” yazan tünelde hayatinin travmasını yaşamasıyla şekillenen olaylar zinciri başlamış oluyor.

Günümüze hızlıca ilerlediğimizde Adalaide kendi kurduğu ailesiyle Santa Cruz’da geçmişteki travmasından kaynaklanan huzursuz bir tatil geçirmektedir. Korku ve gerilim türünde filmlerde alışkın olduğumuz yaratıklar filmlerin isim yapmasında çok büyük bir paya sahiptir. Kurt adamlar, vampirler, hayaletler, canavarlar… Her biri zekice kurgulanmış ve kendi başlarına ikon olmuşlardır. Wilson ailesinin pesinde ise sıra disi bir yaratık var. Kendileri… Ailenin evin dışında kendi klonlarını görmesiyle başlayan gerilim dozu hayatta kalma savaşı verdikleri süreçte doruğa ulaşıyor.

Us inanılmaz bir kurgu ve semboller zinciri içeriyor. Filmin her sahnesine yerleştirilmiş metaforlar büyük anlamlara sahip. Hiç biri öylesine kullanılmış nesneler değil. Dinsel dokunuşları, politik göndermeleri ile Us, film bittikten sonra bile saatlerce üzerinde düşüneceğimiz birçok veri bırakarak final yapıyor. Filmin önemli sembollerinden olan makas ve tavşanlardan tutun kırmızı tulumlara kadar hepsinin çok yerinde kullanımı var. Us, son donemde beni en çok etkileyen ve nesnelerin çok zekice kullanıldığını düşündüğüm bir film oldu.

Film boyunca büyüleyici bir oyunculuk ve görüntü yönetmenliği izliyoruz. Ayni zamanda Get Out’un müziğini de yapmış olan Michael Abels, yine harikalar yaratmış ve film boyunca gerilim dozunu çok güçlü bir şekilde bize yansıtıyor. Us her ne kadar korku kategorisinde olsa da bence çok büyük toplumsal mesajları olan ve herkesin izlemesi gereken bir yapıt.

 

Damla TEZEL

Bir Dahinin Aklına Muhteşem Bir Bakış – At Eternıty’s Gate

,

Vincent van Gogh’u düşündüğümüzde, genellikle ilk bildiğimiz şey onun sağ kulağını kesmesidir. Bildiğimiz ikinci şey ise ayçiçeği tablolarının şimdiye kadar satılan en pahalı tablolar olduğu… Bunların hepsi doğru fakat At Eternity’s Gate’de yönetmen Julian Schnabel, Vincent van Gogh’un karakter derinliğine özel bir yaklaşım getiriyor.

Prömiyerini Venedik Film Festivali’nde gerçekleştiren film, bu sezonun en dikkat çeken filmlerinden olabilir. Film boyunca umutsuzca sevilmek ve takdir edilmek isteyen yalnız bir adama şefkatle bakıyoruz. Schnabel, baş döndürücü gerçeküstücülüğün yanında van Gogh’a karşı duyduğu hayranlık ve şefkati tüm ayrıntısıyla bize sunmuş. Schnabel’in filmini, sanatçı hakkında tarihsel bir biyografiye dönüştürmek istemediğini açıkça söyleyebilirim. Daha derine inmek ve inanılmaz yeteneğinin nedenlerini araştırmak istiyor, bunu yaparken de diyalogları minimumda tutup iyi bir tablo gibi görsellerin konuşmasını çok başarılı bir şekilde sağlıyor.

Film boyunca van Gogh’un sanatına paralel, fazlaca ilham veren; doğal ve aydınlık Fransız kırsalları ile muhteşem bir sinematografi var. Sinematografinin bu kadar başarılı yaratılması kocaman sinema perdesinde van Gogh tablosuna bakıyormuşuz hissi yaratıyor. Filmin bütününe hakim olan sarı renk kullanımı o kadar başarılı ki sizi filmin içinde çekiyor.

“I can’t change the fact that my paintings don’t sell. But the time will come when people will recognize that they are worth more than the value of the paints used in the picture.”

” Resimlerimin satmadığı gerçeğini değiştiremem. Ancak insanların, resmin değerinin, resimde kullanılan boyaların değerinden daha değerli olduklarının farkına varacakları zaman gelecek.”

Vincent van Gogh

Diyalogların bir kısmının van Gogh’un kendi mektuplarından alınmış olması ve izlediğimizde sanatçının eserlerini seven herkesin aşina olacağı manzaralar arasında ilerlemek filmle aramızda duygusal bir bağ kuruyor. Aynı zamanda portrelerinden anında tanınabilir karakterleri görüyoruz. Bir anda Emmanuel Seigner mükemmel bir Madame Ginoux’a dönüşüyor. Bizi alıp o döneme götüren kostüm seçiminden arka plandaki sıva lekelerine kadar detaylara gösterilen dikkat, filmin ne kadar kusursuzca bir çalışma sürecinden geçtiğini kanıtlıyor.

37 yaşında hayatını kaybeden ressamın, Güney Fransa’daki son yıllarına yoğunlaşan bu etkileyici biyografide Vincent van Gogh’u Willem Dafoe oynuyor. Willem Dafoe’un, van Gogh kadar zarif olduğunu söylemeliyim. Bana kalırsa Dafoe, kariyerinin en etkileyici performanslarından birini At Eternity’s Gate’de veriyor. Kısaca, Paris sokaklarının gri maviliklerinden Arles’in parlak sarılarına uzanan bu çarpıcı filmi sanat sever herkesin görmesi gerektiğini düşünüyorum.

 

Damla TEZEL