Karma-I

,

Karma kelime anlamı olarak iş, eylem demektir. Mastar hali olan “Karna” ise “yapmak” demektir. Sanskritcedir. “Karm karna” mesela, Hintçe’de iş yapmak anlamına gelir. Yani Sanskritçe olan Karma kelimesi Hintçe’de, sonda ki “a” harfi düşerek “Karm” halini alir. Kişi bir eylemi gerçekleştirirken tavrı, duyguları ve beklentileri de eylemin içindedir. Ve her eylem başka bir eylemi doğurur ve her eylem kendinden önceki eylemin izlerini, tavrını taşır. İnsanlardan sıkça duyduğum kötü karma yaratmak, bu benim karmamda var gibi tavırlarda aynı yukarıda anlattığım gibi kişinin tavır ve duygularıyla ilgilidir. “Kötü ” karma yaratmak gibi bir inanışta olan bir kişi kötü diye anlamlandırdığı durumlarla yüzleşecektir. Sistem ve o kişinin bilinç düzeyi bunu gerektirir çünkü. Oysa ki, “Karma” felsefesini tam olarak anlamış, kavramış, özümsemiş bir kişi iyi veya kötü karma diye bir şey olmadığını bilir. Karma çok derin ve katman katmandır. Üzerinde çalışılması gereken (bence) herhangi bir eylemi yaparken sonuca odaklanmamak, tüm tavır ve duygu bütünlüğüyle eylemin içinde olmaktır. Bhagavadgita’da Karma yogayı anlattığı gibi eylemi yaparken meyvesini bekleme… Sen eylemini bütünlükle yap gerisini “Karma” ya bırak!

Karma yasasına göre “Eylem” insan olmanın en temel kavramlarındandır. Düşünmek de bir eylemdir dolayısıyla karma yasasına tabidir. Karmaya inanmak büyük sorumluluk gerektirir. Her yaptığından, bazen yapmadığından, düşündüğünden sorumlusundur. Karma, tüm varoluşu tek bir organizma olarak ele alır ve der ki: sen, bir takım eylemler içindeyken başkaları da başka eylemler içindedir ve bu eylemler sonucu seninle aynı frekansı üretenlerle kesişirsin. Etrafında olan bitenler, insanlar her şey senin bir yansımandır ve eylemlerin sonucu bunu tam da sen yarattığın için bu senin “Karma”ndır. “Karma”, gücünü eline alarak eylemlerini değiştirerek vizyonunu değiştirme şansını sana daima verir. Eylemlerini değiştirmek zamanla tavrını ve duygu durumunu da değiştirmeyi beraberinde getirir ki gerçek değişim buradadır. Günlük işlerine odaklan… Sonuca bağlanma, mükafat, övgü bekleme. Sen sadece işini yap… Yemek yap, uyu, çalış, üret, düşüncelerini arındır, sağlıklı beslen, yoga yap, yürüyüş yap, cesaret et, şefkat göster, kitap oku, yaz, resim yap, gül, ağla, duygularından bahset, kendine sıklıkla “şu anda ne hissediyorum?” diye sor, üret, gereksiz tüketme, adım at, yardım iste, yardım et, doğada vakit geçir… Ödül bekleme sadece yap… Yaptığın her şeyi gönüllü yap, kalpten yap… Kalp ol…

 

Didem Öztabak
Hindolog ve Yaşam Koçu
www.didemoztabak.com

YOGA nedir?

,

Yoga, kelime anlamıyla birlik demektir. Burada söz konusu olan birlik öncelikle bireyin zihin, ruh ve beden birliğidir.
Yoga sisteminin meydana getirilme sebeplerinden belki de en önemlisi Hint felsefesinde olan doğum-ölüm döngüsünü kırmak ve en üst tekamül seviyesine ulaşarak( Nirvana) bir daha bedenlenmemektir.
Yani amaç ruhun kurtuluşudur.
Beden; bu üçlü içinde kişinin sahip olduğu tek görülebilir olandır.
Ruh ve zihin sonsuz kaynağa bağlı iken, beden ancak kapasitesi kadar titreşerek, zihin ve ruhun bağlı olduğu kaynağı süzer ve dünya realitesine aktarır.
Bedeni bir ampül gibi düşünecek olursak sonsuz elektrik kaynağından ampülün watt gücü kadar elektrik çekme ve yansıtma becerisine sahiptir. Daha çok ışık yansıtmak isteyen ampülünün yani bedeninin kapasitesini arttırmak durumundadır.
Yoga; kişinin eş zamanlı olarak ruh-zihin-beden üçlüsünü hizalayarak kendi içinde “Bir” olma halidir. Bir olmak kişinin yaptıklarının, düşündüklerinin, tavrının, bedeninin aynı yöne bakması ve tutarlı olması demektir. Yoganın en mükemmel tarafı bütünsel bakış açısıdır. Kişinin; bedeni, zihni ve ruhu hizalandıkça “RUH” tekamül için kendine en uygun alanı bulmaya başlar.
Yoga günümüzde anlaşılanın aksine sadece beden hareketlerinden oluşmaz. Asanalar (duruşlar) 8 basamaklı yoga sisteminin sadece 1 basamağıdır ve yoga tamamen içsel bir yolculuktur.
Her türlü öğretide olduğu gibi yoga için de iyi bir hoca çok önemlidir.
Hocalık yapan kişinin aynı yollardan geçerek edindiği tecrübe, olgunluk ve anlayışla öğrencisine alan tutması önemlidir.
Asanalar esnasında kullanılan mat alanımızı belirler ve simgeler.
Bedenimizde bu dünya realitesindeki alanımızdır.
Bedenin kapasitesi arttıkça alanına daha çok ışık alarak yaşamında daha üst tekamül seviyelerine geçecektir.
Zihin bu üçlü içerisinde bazen kötü çocuk gibi gösterilse de bence en önemli olanıdır. Zira kişi hayatını tamamen zihin yapısından yaratır ve gerçek değişimde ancak zihin algısı değişimiyle mümkündür.
Yoga asla bir din değildir.
Kişiyi daha sağlıklı, dengeli, verimli bir yaşama götüren bir yoldur.
Herhangi bir yoga atölyesine gidememe durumunda internette birçok iyi ve deneyimli hocanın videoları takip edilebilinir.
İddialı ve ileri seviye hareketler yerine sade, temel hareketleri esas alan videolar başlangıç için uygun olabilir.
Yoganın ana vatanı olan Hindistan’da birçok yoga sınıfı sade duruşları, nefes egzersizlerini ve meditasyon tekniklerini tekrarlayarak dersler yapmaktadır.
Ne de olsa sade her zaman makbuldur.
Yogada en çok yanlış anlaşılan kavramlardan biri düşüncelerden kurtulmak, zihni durdurmaktır.
Oysa ki zihnin görevi düşünmektir.
Düşünmeyen bir zihin ancak bedeni terk etmiş bir zihindir.
Nefes almayanlar; düşünmez.
Yogada niyet düşünmemek değil düşüncelere takılı kalmamaktır.
Yoga yolunda olmak, kişiyi ilk önce kendi içinde birliğe ulaştırarak ardından esas niyet olan tüm varoluşla ayrı olduğu illüzyonundan kurtararak tekliğe, gerçek birliğe götürür. Ancak bu mertebeye erişebilmek için ilk önce kendi birliğimiz için çalışmak, çaba göstermek gerekir.
Bu yol sanılanın aksine her zaman huzurlu, mutlu, rahatlatıcı değildir.
Yolda taşlar, karanlıklar, engeller her zaman olacaktır.
Sistem her zaman kararlılığımızı sorgular.
Emin misin tamam mı devam mı? diye sorar…
Yolun sonundaki “Kurtuluş” yol boyu kendini gösterir.
Yüklerden, rollerden, bedendeki her türlü fazlalıktan kurtulmak yolun sonundaki ışığın yol boyunca kendini gösteren yansımalarıdır.
Yoga yolunda ki kişi her an küçük nirvanalar yaşar ve bir döngü kırar.
Yoga; dengeli ve sistematiktir.
Yoga; iyi gelir…

 

Didem Öztabak
Hindolog ve Yaşam Koçu
www.didemoztabak.com

Frekanslar ve “İNSAN”

,

Hayatı yaşadığımız seviye yani işimiz, eşimiz, maddi durumumuz, fiziksel sağlık ve görünümümüz ait olduğumuz frekansa yani yayın yaptığımız alana bağlı. Kendimizi bir radyo ya da tv kanalına benzetecek olursak hangi frekanstan yayın yaparsak etrafımızda gördüklerimizde ancak onlar olur.

Birçoğumuz gün içerisinde en düşük frekans seviyesi olan “Beta” frekansından yayın yapıyoruz. Beta frekansı aşırı hareket halinde, çoğunlukla stresli, güven problemi yaşayan, korkuları olan bir frekans alanı. İşimizi yaparken özellikle sevmediğimiz bir işte çalışıyorsak, gerginsek, çok fazla sonuç odaklıysak tüm bedenimiz “beta” yayını yapıyor sonuç olarak da betayı pekiştirecek durumlar hayatımıza geliyor. Kocaman bir mıknatıs olduğumuzu düşünürsek… Rekabetçi, her zaman haklı olmak isteyen insanların yayın ortamı beta. Hepimiz gün içerisinde beta alanına girip çıkıyoruz bence zaten her zaman olduğu gibi niyet hiç betaya düşmemek gibi ütopik bir yaklaşım değil. Düştüğümüzde bunu fark edip, çıkabilmek… Negatif duyguların alanı da beta frekansı… En başında da öfke, korku gibi temel duygular var. Kişinin kendisini diğer insanlardan ayrı, üstün ya da aşağı görmesi de betanın en sevdiği durumlardan. Günümüzde birçok hayatının büyük kısmında betada titreşiyor.

Alfa denilen yüksek frekans ancak kişi bedenen ve ruhen sakinleştiğinde, zihnini gözlemlemeye başlayabildiğinde kendini gösteriyor. Yapılan meditasyon, sanat, kaliteli müzik gibi aktiviteler alfa seviyesini bedene hizalamak için yapılan çalışmalar. Sevgi, merhamet, birlik gibi duygular ancak kişi alfa seviyesinde titreşiyorsa var oluyor. Gün içinde enerjimizin kavgacı, agresif betaya düştüğünü hissettiğimizde yapılabilecek en hızlı çözümlerden biri nefes egzersizi. Burundan derin ve sayarak aldığımız nefesi yine sayarak aldığımızdan daha yavaş bir şekilde geri vermek. Bunu birkaç kere tekrarladığımızda beden, her şey yolunda mesajı alarak titreşimini alfaya en azından yakın bir yere çekmek için çaba gösteriyor. Gün içinde klasik, yumuşak müzikler dinlemek te bulunduğumuz alanın frekansını etkileyerek bize yardımcı oluyor. Doğaya çıkmak, yeşile bakmak yine alfa frekans alanı…

Olumsuz kelimeleri hayatımızdan çıkartmaya çaba göstermekte bence çok önemli. Sözün gücünü kullanarak bile frekansımıza katkıda bulunabiliriz. Şikayet ettiğimizi her fark ettiğimizde kendimizi şikayeti bırakmaya yerine çözüme odaklanmaya teşvik etmek te alfa için kısa bir yol. Her yerin, şehirlerin, ülkelerin, yemeklerin, insanların frekansları var. Frekansın ne ise etrafında o aslında. Kalp, yüksek alfa frekansının başlangıç yeri… Kalple yapılan her iş, yemek, kahkaha alfa frekansı barındırır. Ve “İNSAN” alfaya layıktır…

 

Didem Öztabak
Hindolog ve Yaşam Koçu
www.didemoztabak.com

Merkezde Kalmak

,

Son zamanlarda ülkemizin içinden geçtiği zor zamanlar hem bireysel hem de toplumsal olarak hepimizi zorluyor. Sıklıkla yazılan yazılarda, konuşmalarda, astrolojik yorumlarda hep bir merkezimizde kalmakla ilgili ısrar var. Peki ama ne bu merkezimizde kalmak? Merkezimizde olup olmadığımızı nasıl anlarız ve merkezimizde kalmak için somut olarak neler yapabiliriz?

Öncelikle merkezde kalmak öyle kendiliğinden olan bir durum değil. Eğer bu konu üzerinde daha önce bolca çalışmışlığımız yok ise kendiliğinden merkezimizde kalamıyoruz aksine kendiliğinden merkezimizden savruluyoruz. Ülkemizde ve etrafımızda olup bitenden can güvenliği yoksunluğundan hepimiz etkileniyoruz. Daha da önemlisi kaygı duyuyoruz.

Merkezimizde olmanın ilk adımlarından biri duygularımızı kabul etmek… İnkar etmek, yok korkmuyorum, kaygı duymuyorum demek bizi gerçekliğimizden yani merkezimizden uzaklaştırıyor. Varlığı kabul edilmeyen her his birikerek hiç olmadık yer ve zamanda bizi daha da olumsuz etkiliyor.

Peki, duygularımızı kabul ettikten sonra? Aslında o duygunun gelip geçici olduğunu ve çözüm için adım atabilmeyi kabul etmek önem kazanıyor. Duyguyu kabul edip hareketsiz kalmaya, çözüm için adım atmamaya devam etmek duyguya takılıp kalmamızı yani merkezimizi duygunun kendisi yapmamıza yol açıyor. Oysaki sen o duygu değilsin sadece son zamanlarda “kaygılı” hissediyorsun. Duygunu kabul et, çözümü araştır ancak duyguya yapışma. Her olumlu veya olumsuz duygunun geçici olduğunu bilmek ve kabul etmek merkezde kalmak için önemli. Her şey geçer…

Bizi olumsuz etkileyen haberlere, sosyal medyaya saatlerce takılı kalmak da bizi merkezimizden uzaklaştırıyor. Hiç okumayalım, izlemeyelim demiyorum. Kafamızı kuma gömemeyiz ancak negatif üreten yorum, resim ve bilgileri tüketmek bizi merkezimizden savuruyor.

Oldukça soğuk ve karanlık geçen kış mevsiminde dengesiz, sağlıksız beslenmek yine bizi merkezimizden uzaklaştıranlar arasında. Kişi bedenen sağlıklı, dinç, zinde olmadığında merkezinde olması yani dengeli, aklı başında, mantıklı, üretken, çalışkan ve anlayışlı olması oldukça zorlaşıyor.

Kişinin beden merkezini omurgası olarak kabul edersek omurga sağlığı çok önem kazanıyor. Omurga sağlığı için yapılan her türlü fiziksel aktivite, (özellikle yoga) kişiyi merkezine getirmeye yardımcı oluyor. Enerji sistemi açısından bakarsak merkezden savrulma dikkat dağınıklığını, anlama zorluğunu, kendini ifade etme problemlerini de kapsıyor çünkü kendini tam olarak fark edemeyen kişi hem kendini hem de dış dünyayı anlama ve anlatma zorluğu yaşıyor.

Bu noktada kişinin hislerini, düşüncelerini, beklentilerini adlandırması, kendisiyle bağlantıda olması önem kazanıyor. Gerçek farkındalık burada devreye giriyor. “Ben ne hissediyorum tam da şu anda?” Yazıyı okumakta olanlar kendilerine şu anda bu soruyu sorduklarında verebildikleri net cevap kendileriyle ilgili farkındalıklarını yani merkeze odaklanıp odaklanamadıklarına belki bir nebze ışık tutuyor. “Aklıma ilk gelen düşüncem mi? yoksa hissim mi?”

Kalabalıklar içinde geçen günlük hayat ta bizi merkezimizden savuruyor. Sessizlik içinde geçirilen 1-2 saat merkeze dönmek için ideal bir yöntem. Dışarıda olup bitene, başka insanların fikirlerine aşırı takılmak merkezden savurucu etki taşıyor. İnsanları dinlemek, fikir almak tabii ki önemli ancak merkezinde olan kişi en sağlıklı karara ancak yine kendi merkezine dönerek, kendine güvenerek varabiliyor. Dedikodu yapmak, önyargılı olmak, varsayımda bulunmak merkez düşmanı tavırlar. Net ve sakin olmak merkez taraftarı tutumlardan…

En kolay erişilebilir hareket olan yürüyüş yapmak kendimizi savrulmuş hissettiğimizde bize yardımcı. Yürü, yürü merkeze dön… Sanatın herhangi bir dalıyla uğraşmak tamamen içe dönmeyi kolaylaştırdığı için merkez için kısa yollardan. Resim yapmak, örgü örmek, yemek yapmak ve herhangi bir hobi kişiye hem sessiz alanı hem içe dönüşü hem de yaratıcılık alanını aynı anda açtığı için benim favori merkez kaçışlarımdan.

Merkezimizde kalmak için duygularımız üzerinde çalışmamız önemli. “Şu anda ne hissediyorum?” sorusu başlı başına bir çalışma şekli. Duygusuyla yüzleşen ve kabul eden kişi kendisine şu soruyu sorabilir: “Peki bu duygu durumundan çıkmak istiyor muyum?” Yanıt hayırsa zaten yapacak bir şey yok, savruk bir şekilde devam. Cevap, evet çıkmak istiyorum ise tekrar kendine sorabilirsin: “Ne olursa ya da ne yaparsam bu duygu durumdan çıkabilirim?”

Merkezde kalmak görüldüğü gibi her an bir farkındalık ve çalışma gerektiriyor. Sorumluluk almak şart… Kitap okumak veya bir şeyler yazmak da çok faydalı. Ben mesela bu yazıyı yazarken bütün dikkatim, algım tam da buraya şu ana yani merkezime toplanıyor.

Sahip olduğumuz eşya sayısı arttıkça da merkezimizden kopuyoruz. Son zamanlarda gündemde olan az eşya ile yaşamak, gereğinden fazla tüketmemek tüm bunlar merkeze dönme çabaları. Sahip olduklarımız artıkça dikkatimiz oraya, onları korumaya, çoğaltmaya kaydıkça merkezimizden uzaklaşıp kendimizi sahip olduklarımızla anlamlandırmaya başlıyoruz ki bence en tehlikeli savrulma noktalarından biri bu. Bu sebeple kullandıklarımızı, sahip olduklarımızın sayısını azalttıkça merkeze yakınlaşıyoruz.

Savrulmak; insanın moleküllerinin dağılması gibi bir şey… Ortaya yani merkeze gelmek ise bütünlüğünün, aklının, fikrinin, ruhunun, bedeninin birlikte hareket etmesi demek… Benim için amaç hiçbir zaman savrulmamak değil açıkçası! İnsan olduğumuza göre zaman zaman korkup, zaman zaman dağılıp, zaman zaman telaşa kapılabiliriz. Önemli olan kendimizi gözlemleyerek savrulduğumuzun farkında olup merkeze dönmek için adım atmak. Zamanımızın çoğunu hangi alanda geçirdiğimiz önemli. Kendine dön… İçine bak… Her şey orada…

 

Didem Öztabak
Hindolog ve Yaşam Koçu
www.didemoztabak.com

Köklenmek

,

Soğuk ve karanlık kış günlerinde, içe kapanan ve doğanın akışına ayak uyduran insanlar için en önemli kavramlardan biri “Kış mevsiminde köklenme”…

“Köklenmek” kişinin kendisinin dünyada tam olarak var olduğunu hissetmesidir. Bedenle ilgili her türlü algı köklenmenin konusudur. Kış mevsiminde fazla kalori tüketme (karbonhidrat, şeker…) ihtiyacı, aslında kişinin bedenini ağırlaştırarak hayata bağlanma çabasıdır. Kışın azalan hatta neredeyse kendini hiç göstermeyen güneş, hareket azlığı, uyku fazlalığı doğadaki kış uykusu sürecine eşdeğerdir. Bu uyku hali dengesini kaçırdığında kişide umutsuzluk, isteksizlik, tembellik yaratabilir. Hatta bazen ileri durumlarda depresyon sınırına varabilir. Doğanın akışına uyum sağlarken dozu kaçırmamak önemlidir. Olgunlaşma, içe dönme, biriktirme zamanı olan kış aylarını bir miktar sağlıklı köklenerek geçirmek için neler yapabiliriz?

Köklenmenin direk etkilediği konuların başında yaşam enerjisi gelir.

Motivasyon, harekete geçebilme gücü, bedensel olarak sağlıklı olmak dengeli bir köklenme gerektirir. Para kazanma kapasitesi, hayata ve kendine güven duyma, korkularına rağmen hayatta adım atabilmek yine dengeli bir köklenmenin sonucudur. Ayakları yere sağlam basan bir kişi yerden aldığı bu güçle çok yukarılara uzayabilir. Aynı bir ağaç gibi; gökyüzüne kollarını, dallarını uzatıp yayabilme gücü, toprağın altındaki derin ve kalın köklerinden gelir. Kökleri sağlam olmayan bir kişi en ufak bir esintide savrulur. Neşe, coşku, cesaret duygularının ilk merkezi burasıdır. Kış mevsimi doğa gereği sakinlik zamanıdır. Bu doğal akıştır ancak bu sakinlik uç noktada bir pasifliğe doğru gidiyor ise hayatımıza biraz hareket katmak olumlu bir etki yaratır. Spor, yürüyüş, yoga gibi fiziksel aktiviteler kendimize çok yüklenmeden yapılmalıdır. Beslenmek için köklü ve toprak altında yetişen ( ıspanak, havuç, kereviz, karnabahar, patates, yer elması) sebzeler tercih etmek önemlidir. Bu sebzeler toprak elementini taşıdıklarından bedenimizin köklenmesine yardımcı olurlar. Bol su içmek ve hava soğuk bile olsa sıklıkla duş almak, sonrasında ayakları ılık tuzlu suda bekletmek köklenme merkezlerimizin en önemlisi olan ayaklarımıza hediye gibidir.

Köklenmenin rengi kırmızıdır. Özellikle bacak, ayak bölgesine kırmızı kıyafetler giymek köklenmemize yardım eder. Bu dönemde bize hizmet etmeyen Duygu, Davranış, Hayatımızdaki kişiler, Gereksiz tükettiklerimizin listesini yapabilir ve bunları elemek için neler yapabileceğimiz üzerinde çalışabiliriz.

Şubat ayı; önümüzdeki hedeflerimiz için yazmak, çizmek, hayal kurmak ve küçük somut adımlar atmaya başlamak için, yeniden doğum zamanı olan bahar ayları öncesinde mükemmel bir zamanlamadır.

Ayaklarımız kış ayları boyunca toprağa, hatta evde bile yere basmadı. Kalın botlar, çoraplar, terlikler yer küreyle olan bağımızı kesti. Artık yavaş yavaş en azında evde, çorapsız, ayak tabanlarımızı hissederek yürüme zamanı. Topuktan başlayarak tüm ayağı yere yayarak ve en sonunda parmak köklerini hissederek yürümek, evimizin koridorunda yapılabilecek kolay bir egzersiz. Ayak tabanlarımızı aylardır kapalı kaldığı çoraplardan çıkarıp 10 dakika bu egzersizi yapalım. Ardından gücümüzü yerden alarak zıplayabiliriz. Ayak tabanlarımızın tamamının yere temas etmesi önemli. Bas ve zıpla şeklinde 2-3 dakika zıplamak, bedene yerküreye güvenmeyi ve gücümüzün kaynağı olan toprak anayı hatırlatır. En sonunda da ayaklarımızın altında harekete geçen kök enerjisini yaymak için yavaşça ovabiliriz. Böylece enerji tüm vücuda daha rahat ve kolay yayılır. Ayaklarımıza iyi bakalım. Köklenelim. Tohumlarımızı ekelim. Ne de olsa ne ekersek baharda onun yeşerdiğini göreceğiz…

 

Didem Öztabak
Hindolog ve Yaşam Koçu
www.didemoztabak.com

Doğayla Birlikte Akmak

,

İçinde bulunduğumuz kış mevsimi doğa özellikleri gereği soğuk, karanlık ve karlı. Birçoğumuz kış aylarında daha çok uykuya, gıdaya ihtiyaç duyuyoruz. Kış mevsimi doğada duraklamak demektir. Bu duraklama pasif bir duraklama olmamakla birlikte tam tersine kendini bahara yani canlılığa, tazeliğe, harekete hazırlamak için bir olgunlaşma dönemi. Aynı karla kapla toprağın yavaş yavaş kar sularından beslenerek kendini yeniden doğurması gibi. Duruyormuş gibi gözüküp yeniden doğuma hazırlanma süreci.

Doğayla birlikte akan kişi için de aynısı geçerli. Kış mevsimi biraz yavaşlamak, içe dönmek, kişisel meraklara, zevklere zaman ayırmak, sağlıklı beslenmeye odaklanmak doğayla birlikte akmaktır. Kış mevsimine uygun sebzeler tüketmek başlı başına doğayla birlikte akmak için bedeni hazırlar. Toprakta yetişen sebzelerin ağırlık kazandığı bu zamanlar aslında bize ‘topraklan, köklen ayakların yere sağlam bassın’ der. Kış mevsiminde bedenin daha fazla uykuya ihtiyaç duyması da aynı sebeptendir. Beden kendini yere bırakarak kış uykusundaki hayvanlar gibi topraklanma ihtiyacı hisseder.

Karanlığın hüküm sürdüğü ve güneşin pek de gözükmediği kış mevsimi yaratıcılığımızı beslemek için en uygun zamanlardır. Sanatın herhangi bir dalıyla uğraşmak, yazı yazmak, şiir denemeleri yapmak, yeni müzikler dinlemek, yeni kitaplar okumak, sağlıklı yemekler yapmak yaratıcılık alanımızı besler. Tüm bunları yapmak için sanat dehası ya da muhteşem bir aşçı olmaya gerek yoktur. Denemek, süreçten keyif almak yaratıcılığın tam da kendisidir.

Doğayla birlikte akarak kış mevsimini hafif içe dönerek geçirirsen, ilkbahar geldiğinde tüm ihtişamı ve zenginliğiyle tomurcuk açmak için kendine alan tanımış olursun.

Kişi eğer kendini kış aylarında çok mutsuz, yorgun, umutsuz hissediyorsa bu da doğada güneşin yani enerji kaynağının kendini çok göstermemesinin sonucudur. Bunu fazlasıyla hisseden kişiler kendileri için ufak hedefler koyarak ve hareketlerini bırakmayarak kış dönemine ayak uydurabilirler. Kış mevsimi içten büyümenin zamanıdır. Dışarıdan bakıldığında uyuyormuş gibi gözüken doğa gibi insanlarda duruyormuş gibi gözüküp içeriden büyüyebilirler. Dışarıya doğru büyümek için olgunlaşırlar.

Yeni yıl hedeflerinin, planlarının ön plana çıktığı bu zamanlarda “Ocak ayı itibarı ile içten büyümek için neler yapabilirim?” diye sormak ve bunun için liste yapmak belki de kış mevsimi için en ideal listedir. Mevsimleri gözlemleyip hareketlerimizi, planlarımızı içten ve dıştan büyümek üzerine yaptığımızda doğayla birlikte akmış oluruz. Her şey çok daha kolay ve kendiliğinden olur. Doğaya karşı akmaya çalışmak insanı yorar gereksiz enerji sarf ettirir. Doğayla birlikte akmak kolaydır, otantiktir ve olması gerekendir.

2017’de doğayla birlikte akalım. Hepimize çiçeğin, ayın, güneşin, ağacın, kurdun, kuşun, mevsimlerin farkında olduğumuz bir 2017 diliyorum.

 

 

Didem Öztabak
Hindolog, Yaşam Koçu
www.didemoztabak.com