Kendi kendimizi nasıl sabote ediyoruz?

,

Yaşamda yeni bir şey için adım attığımızda, bir değişikliğe karar verdiğimizde pek çok kişinin başına gelen şey bizim de başımıza gelebilir: içimizde bazen biz nedenini bilmesek de alarmlar çalmaya başlar, homeostazi devreye girer. Homeostaz tam anlamı ile bedende hücre dışı gerçekleşen olaylar karşısında hücrenin kendi metabolizmasını koruma eğilimine verilen isimdir. Biz buna mevcut sistemi koruma eğilimi de diyebiliriz ki, çok güçlü ve evrensel bir kuvvettir. Herhangi bir değişim planı derhal bu kuvveti devreye sokar. Hemen hepimizin içinde kendi kendimizi sabote eden ve geri durmamıza neden olan bir iç sesimiz vardır, bizler koçlukta bu sese ‘içsel sabotajcı’ adını veriyoruz. Ve bu içsel sabotajcının işinin bir parçası da statükoyu korumaktır, mevcut durumu, alışılan konfor alanını korumak. Niyeti iyi olmakla beraber kişiyi hep geri adım atmaya zorlar. Yeni bir şeye başladığımızda sabotajcımız uyanıverir! Arzu edilen değişim ne kadar büyük olursa sabotajcının da sesi o kadar yükselir…

Konu ne olursa olsun, içsel sabotajcımızın ilgili planın ne kadar saçma, aptalca, riskli, gereksiz, umutsuz, yersiz, ulaşılmaz ya da imkansız olduğuna dair onlarca, yüzlerce hatta binlerce nedeni vardır. Aslında yaptığı şey ‘gerçek’ olandan küçücük bir parça almak ve onu bizi durdurmak ya da hiç başlatmamak için devasa bir nedenler silsilesine döndürmekten ibarettir.

Koçluk yaparken müşterimizin içsel sabotajcısını fark etmeye hazırlıklıyızdır. Konuşan kendisi mi yoksa kendini sabote etme eğiliminde olan içsel sesi mi? Bu ses sağlam bir dava dosyasını savunan bir avukat gibidir, nedenleri öne çıkarır ve onları destekleyen verileri ortaya koyar ve bu verilerin nedenlerini sunar ve bu nedenlere ilişkin farklı verilere de sahiptir… Yani kişi kendi zihnini gereksiz bir şekilde karmaşaya sürükler.

Koç olarak müşterinin kendini sabote eden içsel sesinin fark ettiğimizde farklı yaklaşımlar sağlamak mümkündür. Öncelikle müşterimizin sabotajcısını eksiksiz bir şekilde tanımlamasını isteriz. Soyut olanı somutlaştırmak neyle çalışılması gerektiğini de net bir şekilde ortaya koyar. Burada kim konuşuyor? Bu konuşan ses tam olarak ne diyor? Bu sesi nasıl tanımlamak mümkün? Hatta müşterimizden içsel sabotajcısının görünüm olarak neye benzediğini, nasıl bir karaktere ya da kişiliğe sahip olduğunu, gündeminin ne olduğunu tanımlamasını da isteyebiliriz. Tüm bu çalışmalar neticesinde müşterinin ‘kendisi’ ile ‘kendini sabote eden iç sesi’nin aynı olmadığı açıklığa kavuştuğunda, koç müşterisinden ‘kimin patron olduğuna’ karar vermesini ister.

Ayrıca, sabotajcı iç sesin bütün argümanını üzerine inşa ettiği o küçük ‘gerçeğin’ ne olduğunu tespit etmesine olanak sağlamak ve müşteriden bir tek ayrıntının tüm planını yok etmesine izin vermek isteyip istemediğine karar vermesini istemek de fark yaratacaktır. Bu iç sesin olumlu olan iyi niyetini sorgulamak da önemlidir. Başta dediğimiz gibi içsel sabotajcımız bir seviyede kendimizi korumak adına devreye girmektedir.

Bu çalışmaları yaparken bir koç olarak dikkate almamız gereken en önemli şey çalışmayı müşterimizin içsel sabotajcısıyla değil, kendisiyle yapacağımızı hatırlamaktır. Unutulmamalıdır ki kişi her zaman kendini sabote eden o iç sesinden daha güçlü, daha akıllıdır ve çok daha zengin kaynaklara sahiptir.

 

Ebru Oğuş, PCC
Profesyonel Koç, Koç Eğitmeni

www.optimalkocluk.com.tr

Vagus Siniri ve Koçluk

,

Amerikalı MCC koç Marcia Reynolds diyor ki “koçlukta ustalık koçluk becerilerinde mükemmelleşmekte değil, koçun varlığının derinleşmesinde yatar.”

ICF temel yetkinliklerinde de koçun varlığı, şu şekilde ifade ediliyor; koçluk süreci boyunca varlık gösterir ve esnek olur, sezgilere ve kişinin iç bilgeliğine güvenir, bilmeme durumuna da açıktır ve risk alır, enerji sağlamak için mizahı etkili olarak kullanır, kendi kendini yönetmeyi sağlar, müşteride gerçekleşen enerji değişimlerini fark eder ve araştırır, daha fazlasını öğrenmek için merak eder.

Peki, nasıl olacak tüm bunlar? Bir yandan koçluk becerilerini en doğru şekliyle kullanmaya çalışırken bir yandan nasıl tam ve bütün bir şekilde varlık gösterebiliriz? Marcia’nın dediği gibi ustalığa giden yolda –koç olarak varlık gösterebilmede nasıl ustalaşırız?

Burada devreye ilginç bir şekilde vagus siniri giriyor. Sevgi siniri, şefkat siniri. Yalnızca memelilere özgü olan ve Latincede “dolaşan-gezen” manasına gelen vagus kelimesinden dolayı bu adı almış olan vagus siniri tüm bedenimizi bir ağ gibi sarıyor. Ve bu sinir ağının beni en çok ilgilendiren özelliği şu: bedenimizin üç temel merkezi bu sistem ile birbirine bağlı ve sürekli olarak birbirleri ile konuşuyorlar. Beynimiz-zihnimiz, kalbimiz ve bağırsaklarımız sürekli iletişim halindeler. Eğer her üçünden gelen bilgiyi birlikte kullanırsak buna koçlukta tüm beden varlığı ile yer almak demek mümkün.

Koçluk yaparken özellikle ilk zamanlarda çoklukla zihnimizde oluyoruz, koçluk becerileri üzerine düşünüyor ve zihnimizin içinde sıkışıp kalıyoruz ki bu son derece normal, hepimiz yapıyoruz. Ne zaman ki koçluğun temelini bildiğime dair bir güven oluşuyor, o zaman beynimi rahat bırakıyorum.

Zihnimi, kalbimi ve içgüdülerimi açarak hizalandığımda, duygularımla kendimi merkezlediğimde müşterim için tam olarak varlık gösterebilir hale geliyorum.

Zihnim, kalbim ve içgüdülerim işbirliği içinde olduğu zaman kendimi tamamen karşımdaki kişiye, danışanıma adamış bir şekilde, ona tam olarak anlaşıldığını hissettirerek dinlemem mümkün olur. Zihnim açık, berrak; kalbim şefkatli, merhametli; sezgilerim cesur olduğunda, yalnızca karşımdaki kişiyi değil, kendimi de dinlemem değişecektir… Ve ancak o zaman danışanlarımı da gerçekten duymaya başlayabilirim. Empatiye giden yol açılır benim için.

Empati yalnızca karşımdakinin nasıl bir şeyleri deneyimlediğini anlamak değil, ne deneyimlediğini gerçek anlamda hissetmektir, karşılarsın bunu, alır ve sonra ona geri verirsin. Koçluk gerçekten bu anlamda almak ve vermekle ilgilidir. Ne olduğunu düşünmek zorunda değilsin, analiz etmezsin, çözmeye çalışmazsın, sadece alır ve geri verirsin.

Yalnızca kendimi açtığımda, ondan geleni alıp ve ona geri verdiğimde, onu benim ne duyumsadığımı keşfetmeye davet ettiğimde artık neyin ortaya çıkacağını bekleyebilirim. İşte bu şekilde koçlukta alan tutarım.

Tüm bunlarla ilgili olarak çok önemli bir konu var aklımda, koçun öz farkındalığı. Bir koç olarak kendi öz farkındalığım ne kadar yüksekse, tüm bunları yapabilmek o kadar kolaylaşıyor. O zaman zihnim, kalbim ve içgüdülerim hizalanmaya başlıyor, kendi merkezimi kolaylıkla bulabiliyorum. Geçen ayki yazımda bahsettiğim şekilde berrak açık bir zihinle, merhametli/şefkatli bir kalple ve cesur içgüdülerle bir bütün olarak varlık gösterebiliyorum.

Öz farkındalığımı geliştirmek için elbette kendimle çalışmalıyım. Kendiyle çalışmayan bir kişi bir başkasıyla nasıl çalışabilir ki zaten? Önce kendim, ben kimim, ne istiyorum, nasıl duygulara sahibim, benim inançlarım, değerlerim, endişelerim, değerlerim neler? Nerelerde güçlüyüm, nerelerde güçlenmeye ihtiyacım var? Tüm bunlar önce kendi içimde bir keşif yolculuğu. Ve benim bildiğim kadarıyla, bu yolculuğa çıkmanın en güvenilir yollarından biri meditasyon yapmak. Sürekli dışarıya bakıyoruz, meditasyon içeriye dönmekle ilgilidir.

Tam bu noktada vagus sinirine dönersek; yapılan araştırmalar ortaya koyuyor ki, meditasyon yapan insanlarda daha güçlü bir vagus profili görülüyor. Ve bu da az önce konuştuğumuz üç merkezin iletişimini güçlendiriyor. Bu iletişimin güçlenmesi benim daha derin varlık gösterebilen bir koç olmamı destekliyor. Yani beni daha güçlü bir koç yapıyor!

Sevgili Marcia’nın dediği gibi, koçlukta ustalık koçun varlığının derinleşmesinde yatar, koçluk becerilerinde mükemmelleşmekte değil. Elbette temel koçluk becerilerini ve bunları nasıl uygulayacağımızı öğrenip çalışmam gerekiyor. Ve onları o kadar iyi bilmeliyim ki, seanslarda onları unutup bir koç olarak varlık gösterebileyim. Çünkü danışanımın gerçekten ihtiyaç duyduğu şey karşısında mükemmel bir koç olması değil, koç olarak benim tüm benliğim ile orada bulunmam.

Konu koç olarak ne kadar derinden var olabilmemle ilgili çünkü ancak bu şekilde karşımdaki bireyi, o yaratıcı, tam ve bütün kişiye tüm varlığımla hizmet ederek hem onu hem de kendimi onurlandırabilirim.

 

Ebru Oğuş, PCC
Profesyonel Koç, Koç Eğitmeni

www.optimalkocluk.com.tr

 

Dinliyorsun, peki duyuyor musun?

,

Sıklıkla duyar olduk, iletişimde dinlemenin ne kadar önemli olduğunu. Dinleme seviyelerinden bahsediyoruz bolca. Karşımızdaki kişiyi anlaşıldığını hissettirecek şekilde,– empatik – dinlemek gerekir diyoruz.

Dinlerken eğer sadece iki kulağımızdan giren sesleri zihnimizle duyuyorsak, bu bizi çok da empatik dinlemeye götürmez. Ve bu bizi başarılı bir koç olma yolunda da ilerletmez. Eğer kalbim ve hatta sezgilerim – içgüdülerim devrede değilse, yalnızca mantıklı bir şekilde söyleneni duymak olur benim için dinlemek. Oysa bu üç unsur; zihnim, kalbim ve içgüdülerim işbirliği içinde olduğu zaman kendimi tamamen karşımdaki kişiye, danışanıma adamış bir şekilde, ona tam olarak anlaşıldığını hissettirerek dinlemek mümkün olur. Zihnim açık, berrak; kalbim şefkatli, merhametli; sezgilerim cesur olduğunda, yalnızca karşımdaki kişiyi değil, kendimi de dinlemem değişecektir… Ve ancak o zaman danışanlarımı da gerçekten duymaya başlayabilirim.

Eğer birini ‘açık, berrak bir zihinle’ dinlersem, anlattığı durumu çerçeveleyen varsayımlarını ve inanç sistemlerini de duyabilirim. Sahip olduğu inançlarını destekleyecek şekilde her şeyi akla yatkın hale getirme şeklini ya da ortaya koyduğu mantıkta yer alan boşlukları duymam da ancak berrak bir zihinle dinlediğimde mümkündür.

Açık bir kalple, kalbimde şefkatle dinlediğimde karşımdaki kişiyi; onun gerçekten ne istediğini, onu en çok neyin kokuttuğunu, kendisi ya da başkalarıyla ilgili hayal kırıklıklarını duymaya başlarım. Duyguları duyulur hale gelir, kendi önüne koyduğu engellerin merkezinde neyin yer aldığını anlamak kolaylaşır. Şefkatle dinlediğimde bu beni zayıf ya da kırılgan yapmaz, tam tersine güçlendirir.

Tüm bunlara sezgilerimi de kattığımda, karşımdaki kişinin, danışanımın ilerlemesinin önünde duran şeyin ne olduğunu artık duyuyorumdur. Korkularını ve endişelerini duyarım. Harekete geçmek için neye ihtiyaç duyduğunu duyarım. Kendini özgürleştirmek adına, farklı davranmak ya da düşünmek için neyi bırakması gerektiğini duyarım.

Ve zihnimle, kalbimle, sezgilerimle duyduklarımı dikkate alarak sorduğum sorular, onun zihninde ve kalbinde kendini duymasına olanak sağlayacaktır. O zaman düşünmeye başlayacak, o zaman belki düşünceleri ve belki davranışları değişime açık hale gelecektir.

Tüm bunlar için ilk önce kendimi bu üçlü eşliğinde dinlemeye ve duymaya başlamalıyım diye düşünüyorum. Ve bana kalırsa bunun için ilk adım, pek çok kereler yazılarımda yer alan ‘öz farkındalığı geliştirecek çalışmalar’ olacaktır. Kendinle çalış, kendini dinle, kendini duy… Sonra bir bakmışsın insanları gerçekten duyabiliyorsun…

 

Ebru Oğuş, PCC
Profesyonel Koç, Koç Eğitmeni

www.optimalkocluk.com.tr

 

Koçluğa İlişkin Notlar…

,

Hepimizin ulaşmak istediğimiz hedefler; üstesinden gelmek istediğimiz, uğraştığımız zorluklar; bir yol haritasına ihtiyaç duyan fikirlerimiz ve sıkıştığımızı hissettiğimiz zamanlar var. Profesyonel bir koç ile birlikte çalışmak sahip olduğunuz potansiyeli açığa çıkarabilir ve kişisel ya da profesyonel yaşamınızda gelişme sağlayabilmeniz için sizi çok değerli bir yolculuğa çıkarabilir.

Uluslararası Koçluk Federasyonu ICF koçluğu; ‘kişisel ve mesleki potansiyeli maksimize eden, müşteriyi daha fazla düşünmeye teşvik ederek yaratıcı süreçler içine girmesi için ilham veren, müşteri ile koçun işbirliği içinde olduğu bir ilişki’ olarak tanımlar. Koçluk süreci bireyin özel ve profesyonel yaşamına bakışını geliştirirken, liderlik becerilerini de geliştirir ve sahip olduğu potansiyeli açığa çıkarmasına yardımcı olur.

Profesyonel koçluk mesleği hedefler belirlemek, sonuçlar yaratmak ve bireysel gelişimi yönetmek üzerine odaklanır. Koçlar her müşterinin yaratıcı, becerikli ve bütün olduğuna inanır ve koçluk ilişkisinde uzman taraf müşteridir. Koçun rolü güçlü sorular sormak, yansıtmalar yapmak, nesnel değerlendirme ve gözlemlerde bulunmak, etkin ve aktif bir şekilde dinlemek, gerekli durumlarda müşterisinin kör noktalarına meydan okumak, yeni perspektifleri ortaya çıkarabilecek düşünce değişimlerini teşvik etmektir.

En başarılı koçluk ilişkisi neyi başarmak istediğine dair net bir fikre sahip olan, işbirliğine ve farklı bakış açılarına açık bir müşterinin varlığı ile başlar. Müşterinin bu ilişki içerisindeki ilk rolü kendisi için anlamlı olan hedeflere dayalı bir koçluk gündemi oluşturmaktır. Müşteri; kendi karar ve eylemleri için tam bir sorumluluk üstlenmek, olası tüm düşünce ve bakış açılarını desteklemek için koçluk sürecini kullanmak, büyük resmi görmek ve problem çözme becerilerini geliştirmek ve ayrıca koçun sağladığı araçları, kavramları, modelleri etkili eylemler gerçekleştirmek adına destek olarak kullanmaktan sorumludur.

Peki, bir birey neden koçluk hizmeti almak isteyebilir? Bunun pek çok nedeni olabilir. Özellikle de eğer kişinin önünde önemli bir fırsat ya da zorlu bir engel varsa bazen bir kaldıraç gücüne ihtiyaç duyması olabilir. Ya da kişi hedeflerine ulaşmakta zorluk çekiyorsa yine koçluk desteğine gereksinim duyabilir. ICF’in yaptığı bir araştırmada (2017 ICF Global Consumer Awareness Study) insanların koçluk hizmetine başvurma nedenleri şu şekilde belirtiliyor: iş stratejileri geliştirmek, kariyer olanaklarını arttırmak, profesyonel/özel yaşam dengesini sağlamak, özgüveni arttırmak, verimliliği çoğaltmak, çalışma performansını arttırmak, yeni bir iş alanına geçiş yapmak, iletişim becerilerini arttırmak, iyilik halini çoğaltmak.

Bazen de kişi yalnızca, özel ya da profesyonel yaşamında keşfedebileceği daha fazla şeyler olduğuna, içinde gün yüzüne çıkmamış daha büyük bir potansiyel yattığına inanıyordur.

Koçlar olarak, koç ve müşterisi bir araya geldiğinde oluşan koçluk ilişkisinin sinerji yaymasını ve bu ilişkinin gücünün müşteriye geri yansımasını hedefleriz. İki bileşenli gibi görünen bu ilişkinin bana göre bir üçüncü bileşeni daha var ki belki de bu bileşen yapılan çalışmanın sonuçlarını belirliyor: az önce dediğim şekliyle, müşteriye geri yansıması hedeflenen ‘ilişkinin gücü’ olarak tanımlayabileceğim bu bileşen hem müşterinin hem de koçun üstlendikleri tüm sorumlulukları tam olarak yerine getirmeleriyle ortaya çıkıyor ve en başarılı koçluk sonuçları bu güç sağlandığı zaman elde ediliyor.

 

Ebru Oğuş, PCC
Profesyonel Koç, Koç Eğitmeni
www.optimalkocluk.com.tr

Koçluk ’ta Müşteriyi Terapiye Yönlendirmek

,

Koçluk mesleğinin ülkemizde psikolog, psikiyatrist ya da terapistlerin hedefi haline gelmesinde koçlar olarak bizlerin de payı oldukça büyük. Zaman zaman kendi çizgisinin dışına bilerek [ya da bilmeden] çıkan, alanını korumayan [ya da koruyamayan] koçlar, tüm bir mesleğin karalanmasına sebebiyet verebiliyor. Yani kurunun yanında yaş da yanıyor.

Bu ayki yazımda koçluk hizmeti almak için bir koça başvuran müşterinin hangi durumlarda, neden, ne zaman ve nasıl terapiye yönlendirilmesi gerektiğini araştıracağız birlikte.

Basit olarak tanımlardan gidersek; koçluk müşterinin vizyonuna, başarısına, bugününe ve geleceğe doğru hareketine odaklanır. Koçlukta amaç performans artışı, öğrenme veya yaşamda belirli konularda gelişim sağlamaktır. Koçlar, yaşamını kolaylıkla idame ettiren, işlevsel bireylerle çalışırlar. Terapi ise psikopatolojiye, derinde yatan duygulara, bunların oluşumuna alan yaratan geçmiş yaşama odaklanır. Terapide amaç bireyin akıl sağlığının iyileşmesi veya travmadan kurtulması için derinlere yerleşmiş duygu durumlarıyla çalışmaktır. Dolayısı ile terapistler yaşamını idame ettirmekte güçlük çeken, yaşamsal fonksiyonlarında bozukluklar olan bireylerle çalışmakta, teşhis ve tedavi etmektedirler.

Öncelikle şunu anlamak gerekir ki, gerekli durumlarda müşteriyi terapiye yönlendirmek, ilgili standart ve yetkinliklerde açık bir şekilde belirtildiği üzere, koçun mesleki etik sorumluluğudur. Psikoterapi koçluğun çalışma alanının tamamen dışında kalır. Koçun bunu fark ederek yapacağı müdahale, yani yönlendirme, bireyin iyileşme süreci için önemli olmanın ötesinde hayat kurtarıcı bir öneme bile sahip olabilir.

Elbette koçun yönlendirme yapabilmesi için en önemli bir husus koçun bireysel öz farkındalığının yüksek olmasıdır. Geçen ayki yazımda da üzerinde durduğum bu konu, müşterinin ihtiyacının koçun kendi deneyimi, yetkinliği ve çalışma alanının dışında kalıp kalmadığını anlamak için hayati önem taşır. Dolayısı ile yine şunu söylemek isterim ki, koçluk mesleğinde ilerlemek ve başarılı olmak için bir koçun öncelikle kendi üzerinde çalışmaya, bireysel öz-farkındalığını geliştirmeye odaklanması çok önemlidir.

Devam edersek, koçun müşterisini terapiye yönlendirmesi gerekip gerekmediğine karar verirken dikkate alacağı en önemli gösterge bireyin günlük yaşamsal fonksiyonlarında kesinti yaşayıp yaşamadığıdır. Bunlar bireyin gün içerisinde sürdürdüğü, öz-bakım, beslenme, uyku, ev işleri, çalışma, eğlence gibi bir takım faaliyetlerdir. Eğer müşteri bu günlük faaliyetleri sürdürmekte zorlandığından bahsediyorsa büyük olasılıkla yetkin bir profesyonele, terapiye yönlendirilmelidir. Yani bir koç için, eğer müşterisi bu gibi şeylerden bahsediyorsa atılabilecek ilk adım yönlendirme yapmaktır.

Diğer taraftan eğer müşteri bu günlük faaliyetlerinde sorun yaşamıyor ancak koçlukta belli bir süre geçtiği halde herhangi bir ilerleme kaydetmiyorsa bu da yine bazı psikolojik engelleri olabileceğini gösterebilir. Böyle durumlarda bazen birey için eş zamanlı olarak koçluk ve terapi hizmeti almak fayda sağlayabilir. Müşteri, koçluk kontratı çerçevesinde koç ile çalışırken psikolojik sorunlarıyla ilişkili olarak da terapiye devam edebilir. Bu noktada koç ve terapistin iletişim halinde olmaları ve müşterinin koçlukta ilerleme sağlamaya başlaması çok değerlidir. Bazı durumlarda da koçluğa ara verilip öncelikle terapi çalışmasını sürdürüp sonrasında yeniden koçluğa dönmek de müşterinin ihtiyacını karşılayabilir.

Teşhis koymak için değil (!) ancak koçluk müşterisinin yetkin bir profesyonele yönlendirilmeye ihtiyacı olup olmadığını anlamak için en sık rastlanan bazı psikolojik rahatsızlıkların belirtilerinden de bahsetmek gerekir diye düşünüyorum [Bahsedilen belirtiler Amerikan Psikoloji Derneği verilerinden alınmıştır]. Davranışlarda belirgin bir sinirlilik, öfke, derin kaygı ya da üzüntü hali; iş yerinde (ya da okulda) aşırı performans kaybı; sosyal aktivite ya da ilişkilerden çekilme, kiloda ya da dış görünümde aşırı değişimler, kişisel hijyenin ihmali; uyku düzensizlikleri, aşırı fazla uyku ya da uykusuzluk hali. Eğer birey bu tür durumlardan bahsediyorsa, bir koç olarak onu ihtiyaç duyabileceği iyileşme sürecine destek alması için kendi alanında uzman bir terapiste yönlendirmek esastır.

Elbette ki tek başına bu tür belirtilerin varlığı müşterinin zihin sağlığına ilişkin bir sorun yaşadığı anlamına gelmeyebilir. Ancak, yapılacak yönlendirme kişinin eğer ihtiyaç duyuyorsa önlem almasını sağlamak adına çok önemli bir rol oynayabilmektedir.

Bu tür bir yönlendirme yaparken de dikkat edilecek birkaç husus bulunmaktadır. Öncelikle konu koçun ve müşterisinin bölünmeyeceği bir ortamda ve ihtiyaç duyulabilecek vakte sahip oldukları bir zaman diliminde konuşulmalıdır. Bu konuya ilişkin konuşmaya başlarken koçun müşterisi ile ilgili duyduğu endişeyi ve onun iyilik halini önemsediğini olumlu, yumuşak bir tonda açıklaması yapıcı olacaktır. Bu noktada koçun destekleyici, sabırlı, olumlu, net, açık ve yargısız olması çok önemlidir. Gözlemlediği belirtileri, davranışları ya da değişimleri paylaşır. Müşterisinde bu konuya ilişkin farkındalık oluşturabilmek adına konuyla doğrudan ilişkili açık uçlu sorular sorar ve onu dinler. Müşterisine konuyu değerlendirebilmesi için ihtiyaç duyabileceği alanı tanır, bu alan uzun bir sessizlik de içerebilir. Ve müşterisine terapi desteği almakla ilgili ne hissettiğini sormalıdır. Koç, bu noktada müşterisinin terapiden edinebileceği potansiyel faydaları da paylaşabilir.

Elbette kişi bu yönlendirme sonrasında koçun önerisine uymak ya da uymamak konusunda kendi seçimini yapacaktır. Terapiden göreceği faydalardan bahsederken müşteriye şöyle bir analoji sunulabilir; eğer bir bireyin kalbinde sorun varsa, dermatoloğa gitmek bu sorununa çözüm getirmeyecektir, bir kardiyolog ile görüşmelidir; dermatoloğa gitmek eğer cildinde bir sorun yaşıyorsa işe yarayacaktır. Benzer şekilde kendisinin de ihtiyaç duyduğu hizmet koçluk alanının dışında kalıyor olabilir.

Nihai olarak terapiste gitmek ya da gitmemek müşterinin kararı olacaktır. Bu anlamda profesyonel bir destek almak istemeyebilir. Koç olarak, eğer kendine ya da bir başkasına zarar vereceğine dair bir risk olduğunu düşünmüyorsak, onun bu kararına saygı duyarız. Ancak eğer bu anlamda risk olduğuna dair bir inancımız oluştuysa, böyle bir durumda yetkili mercilerle iletişime geçmemiz gerekebilir.

Bir koç olarak önemli olan bu tür durumlarda en iyi şekilde değerlendirme yapabilmektir. Eğer müşterinin ihtiyaç duyduğu alanda gerekli desteği almadan koçluktan fayda sağlamayacağını düşünüyorsak, onunla bunu doğrudan konuşmalı ve bu desteği almaya hazır olana kadar koçluğu bir süre askıya alacağımızı söyleyebilmeliyiz. Hiç unutmamamız gereken terapist olmadığımızdır!

 

Ebru Oğuş, PCC
Profesyonel Koç, Koç Eğitmeni

www.optimalkocluk.com.tr

 

Bu yazıyı hazırlarken faydalandığım kaynağın İngilizce orijinaline;

https://coachfederation.org/app/uploads/2018/05/Whitepaper-Client-Referral.pdf adresinden ulaşabilirsiniz.

Başarılı Bir Koç

,

Koçluk; dünyada ve ülkemizde sürekli gelişim halinde olan, gittikçe etki alanı çoğalan, gücünü davranış ve psikoloji bilimlerinden alan ve Türkiye’de mesleki standart ve yeterlilikleri ilgili resmi kurumlarca onaylanmış bir meslek olarak adını her geçen gün daha da fazla duyurmakta. Şimdiye kadar çokça koçluğun ne olduğu ve ne olmadığını konuştuk, yazdık, elimizden geldiğince anlattık. Bu defa biraz da başarılı bir koçun niteliklerini biraz araştıralım istiyorum.

Öncelikle nitelikli bir eğitim almış olmak şüphesiz ki ilk temel adım. Bu eğitimlerde mesleki yeterlilik ve becerilerin uygulamalarla kazanımı hedeflenir. Yani teknik bilgiler vardır ve daha önemli olan bu teknik bilgilerin uygulamaya nasıl geçirileceğidir. Eğitim programlarında pratik uygulama süreleri ne kadar uzun tutulur, eğitim alan her bir koç adayı ne kadar fazla koçluk görüşmesi deneyimlerse o kadar verimli bir eğitim olur diye düşünüyorum.

Sonrasında çiçeği burnunda koç için bazı eğitimlerde şart koşulan stajlarla beraber maraton başlar, seans maratonu diyorum ben buna. Bilgiler henüz tazeliğini korurken ne kadar çok koçluk görüşmesi deneyimlenirse o kadar hızlı yol alınır. Aslında diğer tüm alanlarda olduğu gibi burada da başarıya giden yol pratik yapmaktan geçiyor. Deneyimle, deneyimle, deneyimle ve tekrar deneyimle: koçluk kaslarımızı geliştirmenin esası seans deneyimleridir J

Tüm bu süreçlerde çok önemli bir özellik bizi hem yolda tutar hem de ileriye taşır: bireysel öz farkındalık. Bir koçluk görüşmesinde koçun tam olarak var olabilmesi, farkındalığının tüm odağını danışanına verebilmesi, kişisel bir önyargının görüşmeyi etkileyebileceğini ayırt edebilmesi, bunu ortadan kaldırmak için bilinçli olarak bu eğilimi elemine edebilmesi ve görüşmelerde kendi merkezinde kalabilmesi, koçun bireysel öz farkındalığının yüksek olmasını gerektiren unsurlardır.

Amerikalı yazar ve ICF MCC ünvanlı koç Marcia Reynolds “Koçlukta mükemmellik koçluk becerilerini mükemmel bir şekilde kullanmaktan ziyade koçluk görüşmelerinde koç olarak var olabilmekten, koçun mevcudiyetinden geçer.” diyor. Eğitimlerde koç adaylarına kendileri ile çalışmalarının öneminden bahsederiz sıklıkla. Kendisi ile çalışmayan bir başkası ile çalışamaz düşüncesiyle koçları kendi öz farkındalıklarını geliştirmeleri, kendi özlerini keşfetmeleri için çalışmaya teşvik ederiz.

Bir koçluk görüşmesine odaklanmış şekilde dikkati verebilmek; merkezli, açık fikirli ve danışan için yeterli bir açık alan içinde görüşmeleri yapabilmek; onunla karşılıklı bir şekilde keşif diyaloğuna girmek, öz farkındalığı yüksek bir koç için süreç içerisinde kolaylaşacaktır.

 

Ebru Oğuş, PCC
Profesyonel Koç – Koç Eğitmeni

Dünya Limit Aşım Günü

,

Ben bu terimi geçtiğimiz ay ilk defa duydum. Dünya nüfusunun ilgili yıl içerisinde tükettiği kaynakları, dünyanın tekrar yerine koyma/yenileme kapasitesinin aşıldığı tarihi gösteren bir kavram. WWF (Doğal Yaşamı Koruma Vakfı) Türkiye’nin tanımı ile “insanlığın doğayla ilgili taleplerinin, dünyanın bir yılda üretebileceği kaynakları aştığı gün”. 1970 yılından bu yana bu tarih hesaplanıyormuş ve günümüze geldiğimizde ortaya çıkan tablo tahmin edebileceğiniz üzere oldukça korkutucu! 1970 yılında bu tarih 29 Aralık’mış. Yani kapasite aşılmamış. 1980’lerde kapasite aşımına Kasım ayında gelinmiş, 1990’ların başında Ekim ayı ve gittikçe erkene çekilen kapasite aşım tarihleri. Ve 2018 yılına geldiğimizde henüz 1 Ağustos’tayken bu yıl içinde tükettiğimiz kaynakları yenileme kapasitemizi aşmışız! Gezegenin bizlere sunduğu bir yıllık kaynağı yalnızca yedi ayda tüketmişiz. Su, toprak, temiz hava ve yeryüzünde bulunan diğer tüm kaynaklar… Pratik olarak, son bir aydır 2019 yılından tüketiyoruz!

Doğal yaşam aktivistlerine göre bu kaynakları yerine koyabilmek için 1.7 dünyaya ihtiyaç var. Bizim yalnızca 1 dünyamız var… Çevrenize bakın, yaşadığınız mahalleye, kente, ülkeye ve tüm dünyaya. Ne kadar çok tüketiyoruz? Yalnızca insanlığın kullanımına sunulu sandığımız suyu, toprağı, havayı ve diğer tüm kaynakları.

“İnsanlık bir bütün olarak yeterince kalkındı.” diyerek başlıyor bir konuşmasına spritüel lider Şivaram Swami. “Hala sürdürülebilir kalkınmadan bahsetmek anlamsız, sürekli kalkınma isteyebilirsiniz ama bunu elde edemezsiniz. İnsanlık bir bütün olarak yeterince kalkındı. Hali hazırda gezegenin sahip olduklarının %50sinden daha fazla kaynağı gezegeni yok etmek için kullanıyoruz. Ve pratikte daha fazla kalkınmak mümkün değil! Eğer herkes için bir gelecek istiyorsak, o halde kalkınmaktan ziyade var olan zenginlikleri yeniden paylaştırılmalı ve %50 kesinti yapılmalıyız. İşte sürdürülebilir olan budur.” diyor ve ekliyor: “Sahip olduklarınızla yetinin! Ağaçlara bakın, onlar yalnızca belli bir yüksekliğe kadar büyürler. Öylece sürekli olarak büyümeye büyümeye ve büyümeye devam etmezler. Onlar bizden daha iyi biliyorlar ki, eğer çok fazla büyürlerse devrileceklerdir.”

Eğer böyle devam edersek, çok değil, belki de çoğumuzun görebileceği bir zamanda, çocuklarımızın henüz genç oldukları bir zamanda bu kapasite aşımını yıl yeni başladığında hatta belki de daha başlamadan önce yaşayacağız. Bunu önlemenin en temel yollarından biri ise bana öyle geliyor ki, Swami’nin dikkat çektiği nokta: “sahip olduklarımızla yetinmek!”. Yeryüzünde sahip olduğundan fazlasını isteyen tek canlı türü bizleriz. Yeni her neye sahip oluyorsak ondan duyduğumuz mutluluk duygusu [psikiyatristlere göre] sadece 6-12 hafta sürüyor. İster yeni bir bardak almış ol ister bütün malvarlığını ortaya koyup çok değerli mücevherler, 3 aydan kısa bir zamanda ona ilişkin duyduğun haz bitecek. Ve sen yenisini almak isteyeceksin, sahip olduğundan fazlasını…

Belki şimdi bunları okuyunca bir karar verirsin, dünya için küçük ama senin için büyük bir karar olur bu: daha az tüketmeye, doğayla uyum sağlamak için daha çok çaba sarf etmeye başlarsın. Günlük hayatında sürdürülebilir değişiklikler yaparsın. Ve belki bu kararı senden görüp birkaç kişi daha uygular ve belki onlar da çevrelerindeki birkaç kişiye ilham olurlar. Belki bir gün o ilk adımın artık ‘senin için küçük ama dünya için büyük bir adım’ halini alır…

 

Ebru Oğuş, PCC
Profesyonel Koç – Koç Eğitmeni

Bir çimen gibi alçakgönüllü ol…

,

Eğitimlerde sıklıkla üzerinde durduğumuz şeylerden biri şudur: eğer değişim istiyorsan değişen taraf sen olmalısın. Birisiyle daha iyi bir ilişki kurmak istiyorsan eğer, bu daha iyi ilişki için ilk adımı sen atmalısın, sonra ikinci adımı sonra üçüncü adımı, sonra dördüncü… Belki de uzunca bir süre bütün adımları senin atman gerekir çünkü farklı bir sonuç almayı bekleyen sensindir. Sonra hemen her seferinde aynı soru gelir: iyi de sürekli ben çaba sarf edersem olmaz ki, sürekli ben mi ödün vereceğim, hep ben mi iyi bir dinleyici olacağım, hep ben mi bakış açımı değiştireceğim? Karşı tarafın da çabalaması gerekmiyor mu? Evet gerekiyor elbette, eğer o da böyle bir şeyin farkındaysa. Ve o da daha bir dinleyici olmanın ya da bakış açısını değiştirmenin ilişkiyi geliştireceğini, daha iyiye taşıyacağını biliyorsa ve bunu yapmak istiyorsa, o da yapar. Burada bana en önemli gelen nokta şu: ben ‘bu ilişkiyi iyileştiren taraf olmak istiyorum’ dediğimde eğer kastettiğim gerçekten buysa, sürekli olarak ödün veren taraf olmaktan rahatsızlık duymam, en azından eğer duymazsam sonuç alma şansım olur. Ama eğer bir ay dikkat edip, bir ayın sonunda beklediğim tepkiyi almayınca “ben bunu bunu yapıyorum sense hiç bir şey yapmıyorsun, sadece ben uğraşıyorum” diye o son bir ayı karşımdakinin kafasına kakacaksam, o dediğim şeyleri yapmaya hiç başlamayayım daha iyi.

Çok sevdiğim bir laf var ‘bir kere bildin mi bilmemezlik yapamazsın!’. İşte o ‘hep ödün veren taraf ben mi olacağım?’ diye soranlara bunu hatırlatırım: “Artık sen, nasıl daha iyi bir ilişki kurabileceğini biliyorsun. Karşındaki kişi bunu bilmiyor olabilir, bilmek istemiyor da olabilir ama sen biliyorsun ve bir kere bildin mi artık bilmemezlik yapamazsın!”

Bu aslında biraz da bir şeyleri koşulsuz yapmamamızla ilgili sanki, hep bir karşılık bekliyoruz, çocuklarımızı çok seviyoruz ve okullarında çok başarılı olsunlar istiyoruz, arkadaşlarımızı çok seviyoruz ve bize destek olsunlar istiyoruz, eşlerimizi çok seviyoruz ve bize iyi baksınlar istiyoruz… Bu listeye aklınıza gelen her şeyi koyabilirsiniz. Bunları istemekte bir sorun var demiyorum, elbette bunlar bize iyi gelen şeyler, sorun bunlar karşılanmadığı zamanlardaki tavırlarımız. Karşımdakini her koşulda sevgiyle kabul edebiliyor muyum yoksa hani hem severim hem döverim misali, ben seni çok seviyorum ama … cümleleri kuruyor muyum?

Çok yenilerde Şivaram Svami dinlemeye başladım. Spritüel lider – Bhakti Yoga gurusu, bir konuşmasında alçakgönüllülükten bahsediyor: çimenleri örnek veriyor, “Üzerine basarsın, üzerinde yürürsün, yere yatar, sonra yine kalkar. Üzerine nasıl bir basınç uygularsan uygula tekrar eski haline dönmeyi başarır. Alçakgönüllüdür. Sen, bir ottan daha alçakgönüllü ol, hoşgörülü ol, başkalarına karşı son derece saygılı ol ve bunu başkalarından saygı görmeyi bekleyerek yapma. Bu o kadar güçlü bir niteliktir ki alçakgönüllü olmayanlar bile onu takdir edeceklerdir.”

Daha iyi bir ilişki istiyorsan, bunun için ihtiyaç duyduğun adımları sen at ve bunu başkaları da aynı adımları atsın beklentisi ile yapma. Sürekli ödün veren taraf olmakla ilgili değil konu, ‘kendi’ arzuladığın sonuçları almak için ‘kendi’ tercih ettiklerini yapmanla ilgili. Sen karşılık beklemeden hareket ettiğinde, zaman sana meyvelerini toplaman için imkan verecektir. Bu tam olarak senin arzuladığın zaman olmayabilir, sen yine kendine güven, yaşama güven ve her neyse yaptığın, karşılıksızca ve sevgiyle devam et yapmaya…

 

Ebru Oğuş, PCC
Profesyonel Koç – Koç Eğitmeni

www.optimalkocluk.com.tr

Çocuklarınızın yolundan çekilin!

,

Amerikalı astrofizikçi Neil deGrasse Tyson bilimi insanlara basit, kolay anlaşılır ve eğlenceli bir şekilde anlatan oldukça eğlenceli bir bilim insanı. Ve çok da medyatik biri, sıklıkla ekranda yer alıyor. Son günlerde birkaç ayrı videosunu izlediğimde şunu fark ettim, özellikle üzerinde durduğu bir konu var ki, hepimizi fazlasıyla ilgilendiriyor. Aslında belki daha önce duyduğumuz, hatta kendimiz için düşündüğümüz şeyleri bir kez daha hatırlatıyor Tyson bize. Onun düşüncelerini şu şekilde özetlemek mümkün:

“Bana sıklıkla aileler soruyor, çocuğumuzun bilimle ilgilenmesi için ne yapabiliriz diye. Bu soruya tek bir yanıtım var: Onların yolundan çekilin! Her çocuk meraklı doğar, nokta. Ekonomik durumunuzla ilgilenmiyorum, hangi kasabada, şehirde, ülkede yaşadığınızla ilgilenmiyorum. Eğer çocuksan, çevrene karşı büyük bir merak duyarsın. Kayaların altına bakmak istersin. Ağaçların dallarını, çiçeklerin yapraklarını koparırısın, içlerinde ne olduğunu görmelisindir. Ve bu yaptıklarınla etrafında yaşayan yetişkinlerin “düzeninde” kaos yaratırsın. O zaman yetişkinler ne yapar? Sana “çiçerklerin yapraklarını koparma”, “Yumurtayla oynama, kırılır, ona para ödedim”, “Yapma…” demeye başlarlar. Her cümleleri “yapma” ile başlar. Bebekler doğduğunda ilk yılı onlara yürümeyi ve konuşmayı öğreterek geçiriyoruz, sonra tüm yaşamları boyunca onlara otur ve sus diyoruz. Size tavsiyem, çocuklarınızın yolundan çekilmeniz. Ve ne yapmanız gerekir aslında biliyor musunuz? Önlerine keşfetmelerine yardımcı olacak şeyler verin, keşfetmelerine destek olun. Bir dürbün alın ve ortada bir yerde bırakın mesela, sonra onu ellerine almalarını, onunla etrafa bakmalarını izleyin. O dürbünle bir sürü şey yapacaklar. Ben 11 yaşımdayken, dürbünüm vardı ve onunla aya baktığımda yalnızca daha büyük değil daha güzel olduğunu da görmüştüm ayın. Üzerinde dağlar, vadiler, kraterler, gölgeler vardı ve birden canlı bir şey olmuştu benim için. Benim evrene olan ilgim bu şekilde başlamıştı, tanıdığınız bazı çocuklar için de aynı şey neden olmasın?

Sorun asla çocuklar değil, onlar birer bilim insanı olarak doğarlar. Sorunu yaratan her zaman yetişkinlerdir. Yetişkinler çocukların içindeki merak duygusunu öldürüyorlar. Yetişkinler, sayıca üstünlük sağlıyor, oy veriyor, kaynakları tüketiyorlar. Onun için ben özellikle çocuklar için ne yapılabileceği ile değil, yetişkinler için ne yapılabileceği ile ilgileniyorum!”

Ne dersiniz size bir şeyler hatırlatıyor mu bunlar? Eğer çocuklarınız varsa, bugün kendinize bir soru sorun: “Onların önünde bir engel olarak mı duruyorum yoksa arkalarında güven yaratır bir şekilde meraklarını destekliyor muyum?” Ve eğer içinizden bir ses – çok derinlerden de olsa – size engel olduğunuzu fısıldıyorsa, belki artık onların önünden çekilmenin zamanı gelmiştir. Hatırlayın, hiçbir şey için hiçbir zaman geç değil…

Ebru Oğuş, PCC
Profesyonel Koç – Koç Eğitmeni

 

Yeni Doğan Sahte Bilim !?

,

Vikipedi der ki; Bilim veya ilim, fiziki ve doğal evrenin yapısının ve hareketlerinin birtakım yöntemler (deney, düşünce ve/veya gözlemler) aracılığıyla sistematik bir şekilde incelenmesini de kapsayan entelektüel ve pratik çalışmalar bütünüdür. Koçluk aynen böyle bir çalışmalar bütünü: bazı metodlar içeren, bulgulara varan, gücünü psikoloji ve davranış bilimlerinden alan; ancak bunlardan biri olduğunu söylemeye asla cüret etmeyen… Dolayısıyla, az sonra okuyacağınız bu sert, suçlayarak yapılan giriş, olmayan bir duruma karşı ve tamamen algı yönetmek üzere, seyirciyi baştan tarafına çekmek için yapılan talihsiz bir durum.

Geçtiğimiz günlerde Ankara’da TEDx yapıldı “Dream of You” temasıyla. Türkçesi “Senin Hayalin”. Bir TED konuşmaları fanatiği olarak ben maalesef katılmamıştım ancak birçok tanıdığım katıldı programa. Sonrasında onların bir kısmından şu şekilde bir bilgi geldi: ‘konuşmacılardan biri koçları bayağı hırpaladı’ ve tabii ki konu ilgimi çekti. Birkaç gün önce TEDx bu konuşmaları yayınlayınca, ben de izleme şansına sahip oldum. Bahsedilen konuşmacı Prof. Dr. Acar Baltaş, kendisi psikolog ve birçok yayında imzası bulunan, ülkemizde kendi alanında çok tanınan biri. Ve Sn. Baltaş’ın konuşmasını dinlemek beni hem şaşırttı hem de hayal kırıklığına uğrattı. Hedef aldığı meslek grubu, söylediği şeylere cüret etmezken, Sn. Baltaş saldırılarında cüretkar davranmış. Bir neslin yetiştirdiği ve marka yaptığı bir değer için çok üzücü bir durum, hem de buna ihtiyacı hiç yok iken.

Acar Bey konuşmasının daha başlarında şunları söylüyor: “Son yıllarda kendi mesleklerinden sıkılan, kariyerlerine ikinci bir yolda devam etmek isteyen insanların büyük bir bölümü psikolojiyi kendilerine iş olarak seçti. Ve dolayısıyla sahte bir disiplin, sahte bir bilim doğdu psikoloji görüntüsü arkasında. Hangi sosyal topluluğa girseniz, bir masaya otursanız mutlaka bir ya da iki tane yaşam koçu çıkmaya başladı. Yani dolayısı ile kendi hayatlarında zorluk çeken insanların bir bölümü, başkalarının hayatlarını düzenlemek gibi bir misyon yüklediler kendilerine.” (Konuşmanın tamamını YouTube üzerinden TEDxAnkara konuşmalarında dinleyebilirsiniz.) Kurumların, tamamen iyi niyetle ve gelişim amaçlı yaptıkları, içeri koç alma konusuna; niyeti görmezden gelerek büyük haksızlık etmiş. Sonuçta her psikologdan aynı faydayı görmesek de, bu bizi psikoloji bilimini görmezden gelmeye götürmüyor. Organizasyon şemalarında yer alan pek çok koç, sonuçta ölçülebilir performans artışına varan, bireyden başlayıp tüm organizasyonun kültür ve iklim değişiminde dönüşüm sağlayan fayda sağlıyorlar.

Bir koç olarak bu konuşmayı dinlediğimde ben şunu çok net anlıyorum, Acar Bey’in bahsettiği şey gerçekten de ‘gerçek anlamda koçlukla bağdaşmayan şekilde bildiğini okuyan, hatta kendini terapist sanan sözde koçlarla’ ilgili. Bu durum bu mesleği belli standart ve yetkinliklerde sürdürme gayreti içerisinde olan bütün koçları da çok fazla zora sokuyor ve rahatsız ediyor.

Yalnız Acar Bey’in dikkate almadığı bir şey var ki, kendisi de açıyı biraz genişlettiğinde görecektir, bu durum pek çok meslek için geçerli; sanırım psikoloji konusuna konu yakınlığı kendisinde hassasiyet yaratmış. Her mesleğin içinde iyileri de vardır kötüleri de ve sadece o mesleği kötü icra edenleri dikkate alarak bütünü, üstelik de büyük kitlelere ulaşacak şekilde kötüleyip karalamak etik ilkelerle ciddi olarak çatışmaktadır. Keşke Acar Bey bunu yapmadan önce koçlukla ilgili olarak ‘girdiği sosyal topluluklarda karşısına çıkan yaşam koçlarından’ edindiği izlenimi baz almak yerine bu işin ne olduğunu biraz daha araştırsaymış.

Dünyanın saygın STK’larından biri olan Uluslararası Koçluk Federasyonu, ICF (International CoachFederation) koçluğu şu şekilde tanımlıyor: “Koçluk, müşterilerin kişisel ve profesyonel potansiyellerini en üst düzeye çıkarmak amacıyla düşünceleri harekete geçirmek ve yaratıcı bir süreçte onlarla ortaklık yapmaktır”. Yani bizler, Acar Bey’in konuşmasında verdiği örnekten yola çıkarsak eğer, insanlara “eğer gerçekten istersen sen de UssainBolt olabilirsin” diyerek ortada dolaşan insanlar değiliz. İnsanların kendilerinde var olan potansiyellerini en üst seviyeye çıkarabilmeleri için onlarla çalışırız ve biliriz ki, her insanın kendine özel bir potansiyeli vardır. Yeni VanGogh’lar yaratmak gibi bir misyonumuz yok yani! Koçlukta konu; bakmakla alakalıdır. Bakmadığı için görmediğini, fark etmediğini fark edip harekete geçmeyi sağlamaktır. Yanlış hedefleme, koçluk çalışmalarının varoluş amacına mal edilemez; tam aksi durum mevcuttur. Koçluk, kişinin yapmak istedikleri ve hedeflerini gözden geçirmesi, bunlarla ilgili farkındalıkların oluşması için yapılan çalışmadır.

Aslında tam olarak da Acar Bey’in bahsettiği başarı formülünde yer alan maddeleri uygulayarak çalışırız koçlar olarak. Şunları söylüyor Acar Bey, 1-Yatkın olduğun işi yap, 2-Zora ve zahmete katlan, 3-İnsan ilişkilerini güçlü tut, onları anla, dinle. Ve ekliyor: “Başarı, potansiyeli hayata yansıtmaktır.” Bizim de tam olarak yaptığımız şey koçluk süreci içerisinde, tüm bunları müşterimizle yaratıcı bir düşünsel süreçte çalışmaktır. Diyebilirim ki kendisi koçluğu çok güzel bir şekilde ifade etmiş aslında konuşmasında.

Şunu da özellikle eklemek istiyorum ki, “sahte bir disiplin, sahte bir bilim” olarak adlandırdığı koçluk mesleği ülkemizde, standartları Mesleki Yeterlilik Kurumu (MYK) tarafından 22.5.2013 tarih ve 2013/41 sayılı karar ile onaylanmış, 29.6.2013 tarih ve 28692 sayılı Resmi Gazete’de yayınlanmış ve 2015 yılının Temmuz ayında da MYK’nın yeterlilikleri onaylaması ile ‘seviye 6 meslek’ olarak resmiyet kazanmış durumdadır. Çok da sahte değil yani…

Aslında gerek ülkemizde gerekse dünyada enerjiden finansa, bilişimden medyaya, ticaretten savunma sanayiine hemen her sektörden büyük şirketlerin çoğunun çalışanları için bünyelerinde koç istihdam etmeleri ya da dışarıdan koçluk hizmeti almaları bu mesleğin hızlı ilerleyişini göstermekte. Diyebilirim ki şu meşhur ‘önümüzdeki 50 yıl içerisinde tükenecek meslekler’ listesinde koçluk yer almıyor.
Başta da söylemiştim, bir TED fanatiğiyim ve hemen her gün en az bir TED konuşması dinlerim, bugüne kadar yüzlercesini dinlemişimdir ve şimdiye kadar Türk ya da yabancı herhangi bir konuşmacının konuşmasını herhangi bir mesleği karalayarak yaptığını hiç görmedim. Keşke Acar Bey bu saygın mesleğin kendisini ayrı tutarak söylediklerini ifade etseydi. Çünkü bir koç olarak başarıya ilişkin anlattığı şeylere tamamen katılıyorum… Her şeyin çok hızla değiştiği, zorlukların çalışmadığımız yerlerden geldiği karmaşık sistemimizde; ezber bozan, sınırsız düşünme ve hayal etme kapasitemize odaklanan, yeniye izin veren, bazı eskilerle vedalaşmayı bilen yapılar olmaya öncelikle biz gelişimcilerin ihtiyacı var; bu da direkt reddetmek yerine, şans verip aslında ne olduğunu tam anlamaya çalışarak mümkün. Dünyamızın oyuncuları; yeni nesil, yürüdükçe birlikte keşfettiğimiz yollarla başarılı olacak. İyi bir koç olarak merkezimde bu inanç var.

Ebru Oğuş, PCC
ICF Profesyonel Sertifikalı Koç

www.optimalkocluk.com.tr