Zaman Yolculuğunun Anahtarı

,

“Zaman, hiç göründüğü gibi değildir. Sadece bir yöne akmaz ve gelecek, geçmişle aynı anda var olur.”

Albert Einstein

 

Ne kadar da yavaş akar kum saatindeki kumlar eğer geçmesini sabırsızlıkla beklerseniz… Üzüldüğünüzde, sıkıldığınızda, kötü hissettiğiniz her an biran önce bitmesini istediğiniz bu zaman dilimi bitmek bilmez. Tam tersi eğer mutluysanız, sevinçli ve neşeliyseniz, o anda olmaktan zevk alıyorsanız kısacık gelen zaman hemen bitiverir. Şair Henry Van Dyke “Ancak sevenler için zaman yoktur.”, derken acaba aslında sevginin ele avuca sığmayan zamanı ancak bu şekilde bükebileceğimizi mi söylemek istemiştir? Belki kendisi bile bunun farkında değildi… Kim bilir?

Eğer Einstein’ın dediği gibi geçmiş, şimdi ve gelecek arasındaki ayrım bir yanılsama ise zamanlarımız arasında yolculuk fikri o kadar da aykırı gelmemeye başlıyor. Çokça filme konu olan bu ‘Zamanda Yolculuk’ düşü ancak zamansızlığı yakaladığımız zaman olabiliyorsa, Henry Van Dyke da bunun Sevgi ile yapılabilecek olabileceğinin ipucunu veriyor olabilir. Şimdi, çok fazla teoriye, uzay bilimine, sonsuz olanaklara ve boyutlara girmeden bu işin içinden nasıl çıkarız diye uzunca düşünüp size Louis Hay örneğini vermeye karar verdim. Böylece, zihinsel anlamda zamanda yolculuk yapıp travmalarla dolu bir geçmişi “şimdi” de kalarak ve yalnızca “sevgi” hissederek yaşadığımız sonsuz olasılıklar evreninde geleceği nasıl şekillendirdiğini anlayabiliriz.

Bugünlerde hepimizin üzerinde en çok çalıştığı konulardan biri de “Affetmek”. Ne kolay söylemesi ama bir o kadar da zor uygulaması. Tüm dünyadaki tüm şifa uygulamalarının başında gelen Affetme çalışmaları ile ilgili çeşitli yollardan bahsedilirken aslında bunun zaman ve mekanla veya kişilerle ilgisi olmadığı anlatılmaya çalışılır.

Biz insanoğlunun anlamadığı şey şudur ki, ağzımızdan çıkan her sözcük, kurduğumuz her cümle kendi geleceğimizi yaratır. Düşüncelerimiz evrene yayılır ve kabul görür. Sonra da bize tecrübe olarak geri döner. Bu kadar basit.”, diye anlatır kendisi. “Nasıl yemek yaparken yaratıyorsanız, hayatınızı da yaratmak sizin elinizde. Bu, anlaması çok basit ama, kabullenmesi o kadar da basit değil tabii. Ancak anlayıp kabul ettiğinizde bir anda kendi kendinize dikkatlice tasarlayarak hayatınızı olmasını istediğiniz gibi şekillendirebiliyorsunuz.”, diyor bir röportajında. Düşüncelerimizin getirisinin sorumluluğunu bütünüyle üstlendiğimiz zaman eminim ki Hay’in dediğine çıkacak yolu bulabileceğiz. Düşündüğümüzün farkında olup düşünürken nasıl hissediyorsak, bununla çizdiğimiz, renklendirip süslediğimiz geleceği kabul etmek durumundayız. Yıllarca süren kötü hayat şartlarının yarattığı bir bakış açısıyla korkunç sayılabilecek bir yaşam sürmüştü Louis Hay. 1926 yılında doğmuş ve çok küçük yaşlarda zor koşullar onu daha sonra milyonları yönlendirecek bir şekle dönüştürebilmek için acımasız darbelerle yontmaya başlamıştı. Kendi cümleleriyle anlattığı birçok röportajda özetlediği hayatından kesitler defalarca çeşitli yerlerde yayınlandı:

“…Annem ve babam ansızın boşandı. Annem, eğitimsiz bir kadındı ve bir hizmetçi olarak çalışmak için gitti. Evlatlık olarak büyütüldüğüm çeşitli evlerde kaldım. Tüm dünyam yıkılmıştı. Güvenebileceğim hiçbir şey ve ellerimden tutacak ve beni sevecek hiç kimse yoktu. Sonunda, annem hizmetçi olarak çalışabileceği ve beni yanına alabileceği bir iş bulmuştu. O ana değin, büyük yara almıştım.

Beş yaşına geldiğimde, annem yeniden evlendi. Yıllar sonra, bir eve kavuşmam için evlenmiş olduğunu söyledi. Ne yazık ki, kötü sözler sarf eden bir insanla evlenmişti ve hayat her ikimiz için de bir cehenneme dönmüştü. Aynı yıl içerisinde, bir komşunun tecavüzüne uğradım. Bu olay ortaya çıktığında, hatanın bende olduğunu ve aileyi utanca boğduğum söylendi… Bana tecavüz eden kişiye, 16 yıl hapis cezası verildi. Onun serbest bırakılacağı günün korkusuyla yaşadım çünkü onun hapishaneye gitmesine neden olan kötü bir kız olduğum için geri döneceğine ve beni yakalayacağına inanıyordum.

Onlu yaşlarıma adım attığımda, üvey babam beni çok fazla dövmemeye karar verdi; onun yerine benimle yatağa girmeye başlayacaktı. Bu, 15 yaşında evi terk edene kadar süren yeni bir dehşet döngüsü yarattı. O noktada, sevgi için açlık çekiyordum ve kendime duyduğum saygı o kadar azdı ki; genç bir erkek kollarını boynuma dolasa, onunla yatağa girerdim. Kendime değer vermiyordum ki… Ahlak kurallarına nasıl sahip olabileyim?

O tatlı 16 yaşına geldiğimde, bir kız bebeğim vardı. Bebeğimi yeni anne babasına verdiğimde onunla yalnızca beş gün birlikte olabilmiştim…”

Ve sonra 1950 yılında New York’a gidinceye dek Chicago’da getirisi çok az olan ancak geçimini zar zor sağlayabilecek işlerde çalıştı. New York’a gidince modelliğe ve mankenliğe başladı. Bir süre sonra evlendi ancak evliliği başka bir kadın yüzünden sonlandığında kendini artık içinden çıkılmaz bir depresyonda buldu. Kurtuluş yolu olarak kiliseyi seçti ve zamanını kendini iyi hissettiği tek yer olan kilisede geçirip teolojik, bilimsel ve düşünsel çalışmalar yaptı. Kilisesinin papazının onu desteklemesiyle birlikte çeşitli organizasyonlar düzenleyip konuşmacı olarak ve atölye çalışmaları programlayıp psikolojik desteğe ihtiyacı olan kişilerle birlikte çalışmaya başladı. Öyle başarılı oldu ki, fiziksel hastalıkların ruhsal ve psikolojik nedenleri üzerine yaptığı araştırmalar ile birlikte 1984’de tüm dünyayı kasıp kavuran You Can Heal Your Life / Düşünce Gücüyle Tedavi kitabı ortaya çıktı ve şu güne dek 30’dan fazla dile çevrilip 35 milyon üzerinde basıldı.

AIDS hastalığı ile ilgili farkındalığı artırmaya yönelik programlar ve AIDS hastaları ile ilgili gönüllü çalışmalar yaptı. Bu hastalığı anlatmak, hastaların hayatlarındaki olumsuzluklarla mücadele etmelerine yardımcı olup onları toplumda kabul ettirmek için gruplar kurdu. Yıllar geçtikçe daha çok yayılan ünü ve başarıları devam ederken kanser olduğunu öğrendi ve çeşitli yollarla kendini hem fiziksel hem de ruhsal olarak zihinsel yöntemler yardımıyla destekleyerek kanserden kurtulanlardan biri oldu. Kendi deneyimlerinden yola çıkarak insanlara ışık olabilmek adına birçok kitap yazıp kendisi gibi insanlığa hizmet etmek için şifayı ve ruhsal iyileşmeyi bilimsel verilerle ele alıp anlatıp yaymaya çalışan arkadaşlarıyla Hay House adlı yayın evini kurdu. Afrika’daki Aids hastalarına kar amacı gütmeyen bir organizasyon kurarak destek verdi. 90 yaşına dek insanlara yol gösterdi, o yolda yürüyenlere rehberlik edip yolu aydınlattı.

Bir röportajında ona, kanser olduğunda ne hissettiğini sordular. Tüm bu konuştukları ve öğrettiklerini kendisinin uygulayıp kendi kendisini iyileştirerek söylediklerinin doğruluğunu ispatlayabilmek için harika bir fırsat olarak gördüğünü söyledi ve şöyle devam etti :

Eğer bizler akıllıca seçimler yapıp düşüncelerimizi ve yiyeceklerimizi seçebilirsek, harika bir hayatımız olabilir. O yüzden tüm alanlarımızı yani enerji alanlarımızı, yaşadığımız çevresel koşulları, toprağımızı, tarımsal ürünlerimizi, zihnimizi tüm toksik maddelerden, zehirli yapıdan arındırmak gerekir.”, diyor.

Ve yazımın başında bahsettiğim işin anahtarı olan Sevgi, burda devreye giriyor. Herşey ilk önce kendimizi sevmekle başlıyor. Çocukluğundan bu yana geçirdiği tüm kötü tecrübeleri zihinsel ve ruhsal alanından bunca yıl temizlemesine rağmen kalan tortuları da “Affetme Çalışmaları ve Olumlamalar” yardımıyla dönüştürüp yıllarca ruhuna bu dünyada hizmet eden bedenini de refleksoloji, ayurvedik detokslar, yoga, meditasyon ve beden zihin ruh dengesini sağlayan farklı aktivitelerle dengeye getirip sağlamlaştırarak kansere karşı zafer kazandı.

Affetmek eyleminin affettiği kişi ve olayla değil aslında insanın kendisiyle ilgili olduğunun anlaşılması, bedene yansıyacak şifayı hızlandıran bir düşüncedir. Bebekliğimiz ve çocukluğumuz kendimizi severek geçerken büyüdükçe çevresel faktörlerin, aile ve toplumun etkisiyle hep bir olumsuzluk ve yetersizlik duygularıyla yavaş yavaş kendimizi sevip kabullenme hissimiz yok olmaya ve yargıya dönüşmeye başlar. Kendimizi yargıladıkça başkalarını da yargılama hakkına da sahip olduğumuzu düşünerek her fırsatta yargılama eyleminin kölesi haline gelir ve tüm zihinsel ve duygusal alanımızı kirletip farlı hastalıkların bedenimizde oluşmasına zemin hazırlarız.

“Hayat sizi seviyor. Eğer siz kendinizi sevmezseniz önünüze çektiğiniz bu duvarla hayatın size ulaşmasını bekleyemezsiniz.”, derken, hayatında kendisi için yapmış olduğu en büyük çalışmanın kanserle mücadelesi zamanında çocukluğu ve ailesi başta olmak üzere geçmişiyle ilgili affetme çalışmaları olduğunu söyler. İnsanlara öğretilmesi gereken en önemli unsurun ise kendilerini sevmeyi öğrenmeleri ve suçluluk duygularından arınmaları olduğunu söyler. Ancak kendisini kabullenip yargılamayı bırakan ve kendisini sevmeye başlayanlarda hayat kalitesi artarak bedensel iyileşme de gerçekleşecektir. Eğer kendiniz dahil olmak üzere, birilerini affedemiyorsanız, bedeninizi kendi alanınızda yaratmış olduğunuz zehirli alan yavaş yavaş çürütecektir.

Amerika’daki bir üniversitede bu söylemi destekleyici bir araştırma sonucu, kalp krizlerinin tüm fizyolojik fonksiyonlarıyla ilgili sebeplerinin arkasında “çözülmemiş kalp kırıklıkları”nın olduğu ortaya çıkmış. Sonuçta, kalbinizi kıran her ne varsa, bunu affetmek için elinizden geleni yapmazsanız, kalp krizi dahil olmak üzere bedeniniz kendi kendini yok etmek için birçok hastalığı bedeninize karşı silah olarak kullanacaktır. Böylece seçtiğiniz düşünce tarzı yoluyla geçmişte yaşadığınız her travmatik olaya vereceğiniz tepki, gelecekte sizin hayatınızda büyük rol oynayacaktır. Zaman yalnızca “Şimdi”den oluşmaktadır. Geçmiş yaşanmış ve bitmiştir; gelecek ise henüz yaşanmamıştır. Geçmişe ait yaşananların yargısı düşünce sisteminde değiştirilebilir. Düşünceyi değiştirdiğinizde duygu da değişecektir. Olumlu değişimi gerçekten istiyorsak, şu anda düşündüğümüz her düşüncenin geleceğimizi yarattığına inanıp tutunabildiğimiz tek an “şimdi” den çalışmaya başlamak en uygunu olacaktır. Bunu da ancak kendinizi gerçekten sevmeye karar verdiğinizde ve bu sevgiyi hak ettiğinize inandığınızda yapmaya başlayacaksınız.

Sonuç olarak en başta anlatmak istediğim de buydu: Zaman çizelgesindeki Şimdide, kendimize yargısız Sevgi duyabilirsek, Geçmişte her ne olmuşsa, koşulsuzca Affetmeyi seçersek işte o zaman Geleceğimizi elimizde bir sihirli değnek tutuyormuşçasına mucizevi şekilde değiştirebiliriz. Zaman yolculuğu yapabilmek için anahtarı bulduk sanırım. Şimdi onu kullanmak herkesin kendisine kalıyor.

Anahtarı kullanacak olanlarla bu yolda görüşebilmek üzere..

Bu Bayram herkesin önce kendisini sonra diğerlerini affedeceği bir bayram olmasını diliyorum.

Sevgilerimle.

 

Elif Taşlıoğlu Dastori

Lusid Olmak

,

Hayatımızın üçte birini uyuyarak geçirdiğimizi biliyor musunuz? Düşünsenize… Bunca yıl yaşadığınızı düşünüyorsunuz ama yaşamış olduğunuz kısım yalnızca üçte iki! Büyük kayıp!

Acaba gerçekten kayıp mı? Yoksa bunu da kazanca dönüştürebilmek mümkün mü?

Nasıl?

Tabii ki farkındalıkla. Bu günlerde ne sık duyulan bir sözcük şu ‘ Farkındalık’ farkında mısınız?’

Farkındalık denen oluş hali aslında içinde bulunduğunuz zaman dilimindeki anda olmayı hedefler. Çok basit geliyor kulağa, öyle değil mi? Hadi o zaman bir farkında olun şimdi şu anın. Derin ve sakin nefes alıp vermeye başlayın ve nefesinizin sesine odaklanın. Saymaya başlayın alıp verdiğiniz nefesi…

Al…Ver… 1

Al…Ver… 2

Aklınıza gelen bir şey, düşünmeye başladığınız bir konu veya zihninizde konuşmaya başladığınız kişi, oyunda yandığınızın göstergesidir. Hadi bakalım, baştan başlayın. 1…2…3… Ne kadar anda kalabiliyorsunuz? Kaç nefes zihninizi susturabiliyorsunuz? Bu çok da önemli bir ayrıntı gibi gelmemiş olabilir size.

Amerika’da Harvard Üniversitesi’nde yapılan çeşitli çalışmalarda çoğu insanın, yaşamlarının yüzde kırk yedisi boyunca farkında ve anda olmadıklarını tespit etmişlerdir. Hayatınızın geri kalan kısmının yaklaşık yarısını bir iş yaparken başka bir şey düşünerek geçiriyoruz ve diğer kalan kısmını da uyuyarak geçirmiş oluyoruz demektir.

En basitinden, yemek yerken yalnızca yemek yiyen kaç kişi var? Ya elimizde bizden bile akıllı olan telefonlar, sosyal medya hesaplarında geziniyoruz, ya arkadaşlarımızla hararetli hararetli ordan burdan konuşup biran önce başka yere yetişmeye çalışıyor veya televizyonda sinir bozan bilmem hangi kanalın haber bültenlerini seyrediyoruz. O zaman yediğimizden, oturduğumuzdan, keyif aldığımızı düşündüğümüz zamandan ne anlıyoruz? Hiçbir şey. Eve gelip ‘ Bugün de bitti…. Zaman nasıl geçiyor anlamıyorum!’ diyorsanız sizi farkındalığa davet ediyorum.

Lüsid ( Berrak) Rüya, hayattaki farkındalığımızı arttıracak en rahat ve geniş zamanlı yer olacaktır. Kimsenin rahatsız etmediği, acelemizin olmadığı ve herkesin vakit ayırabileceği bir evredir uyku ve rüya evresi.

Bu hayatta bilinçli ve farkındalıklı olmanın bir yolu da uyumaktan ve rüya görmekten geçer. Ne hoş geliyor kulağa, öyle değil mi? Aslında bütün iş uyumaya başlamakta. Uykunun rüyaya giden yolculuğundaki katmanları ve rüyada farkındalığı işleyen en güzel film bence Leonardo Di Caprio’nun oynadığı bir Christopher Nolan filmi olan Başlangıç’tır ( Inception-2010 ). İzlemediyseniz önce rüyalar ve katmanları, lüsid (berrak) rüya ve bu konularla ilgili bilgiler edindikten sonra izleyin ki filme ve konusuna haksızlık etmeden yeterince keyif alabilesiniz. Filmde yalnızca rüya görmekle kalmaz karakterler. Rüyaları planlarlar, katmanlarını belirleyip rüya evresinde rüyada olduklarının farkına varırlar; bilinçli olarak rüyalarını yönetirler, tıpkı bir film yönetir gibi. Rüya gördüğünüzün bilincinde olmak ve ‘ Aaa, bu bir rüya olmalı!’ dediğiniz anda herşeyi değiştirebilirsiniz.

Dev dalgalarla ufacık bir teknede okyanusta hayat mücadelesi verirken birden dalgalardan biri tüm korkutucu heybetiyle sizi diplere doğru alabora ediverir. Herşey bir yana, siz sular altında hayat mücadelesi verirken bir anda deniz altında da boğulmadan rahatça nefes aldığınızı farkettiyseniz rüyadasınız demektir. O anda bunun farkına vardığınızda Lusid yani Berrak olmuş olursunuz. Hoşgeldiniz rüyanıza. Şimdi ne isterseniz onu gerçekleştirebilirsiniz. Dalgaya sorun bakalım, hayatınızda neyi sembolize ediyormuş? Denize sorun neyin temsilcisiymiş günlük yaşamınızda? Diplerde karşılaştığınız ölmüş bir yakınınız size ne söylemek istiyormuş? Farkına vardığınız ve Lusid olduğunuz tüm rüyalarınızda herşey sizinle konuşur.

Bilinçaltınızın size vermek istediği mesajları alabilmek için de biraz emek harcayıp üzerine çalışma yapmak gerek elbette. Bu zamanda emek vermeden ulaşabileceğiniz tek peynir parçası fare kapanındadır. Bu yüzden rüya çalışmaları yapmak isterseniz burdaki yazılarımdan takip edebilir ve sorularınızı sosyal medya hesaplarından veya email yoluyla iletebilirsiniz.

Uykunuzu ve evrelerini tanımak için oralar bir göz atalım kısaca :

1.Evre Hipnagojik olarak tanımlanan çok hafif bir uykudur. Beyin burda hala Alfa dalgasında olduğu için uyanıklıkla aynıdır. Ancak hipnagojik imgelemler, yani arada gördüğümüz sanrılar bu evreyi uyanıklıktan ayıran unsurdur. Birkaç saniyelik görüntüler gelir ve araba sallandığında başımız düşer düşmez uyanıveriririz ya hani? İşte tam da o evredir. Yoksa uyumuyorduk ki aslında…

  1. Evre Hafif Uyku Evresidir. Bu aşamada rüya görmeyiz. Hipnagojik evreden yani yarı bilinçli halden yavaşça kendimizden geçme haline bürünürüz. Rüya is daha sonra…
  2. Evre is Derin Uyku evresi. Beyin delta dalgalarının tadını çıkartır bu kısımda. En derinlerde uyuyoruzdur. Büyüme hormonu olan melatonin işte bu zaman diliminde salgılanmaya başlanır. Uykunuzun en güzel anında sizi dürterek uyandırdıklarında hiç nerede olduğunuzu anlayamadığınız, bir anda afalladığınız oldu mu? Olduysa işte tam da burda uyandırmışlardır sizi muhtemelen. Bu arada hala rüya yok farkındaysanız. Bir sonraki evreyi bekleyeceksiniz.
  3. Evre ise Rapid Eye Movement denilen, kısa tabiriyle REM olan Hızlı Göz Hareketleri Evresidir. Rüyayı gördüğümüz dilimdir ve beynimiz olabildiğince aktif olmasına rağmen bedenimiz tam tersi felç halindedir. Hatta bazen Karabasan denilen kabuslardan ve uyandığı halde bedenini kıpırdatamadığını söyleyen tanıdıklarınız olmuştur, hatta kendiniz bile deneyimlemişsinizdir. Bilimsel açıklamasının da buna dayandığı söylenir: beyin faaliyetleri öylesine hızlıdır ki, kabus görürken uyanan zihine beden yetişemez. Yani siz zihnen uyanmışsınızdır kabustan ancak beden, zihnin hızına yetişemediğinden uyku modundan yani geçici felç durumundan çıkamaz. O yüzden de farkındalıklı halde kıpırdayamadığınızı, kaldırmaya çalıştığınız kolunuzun tonlarca ağırlıkta olduğunu zannedip panik halinde bağırmaya çalışırsınız. Sesiniz de çıkmaz. Ne fena… Ama öğrendikçe o fenalığı hemen avantajınıza dönüştürmek de elinizde.

Bilir misiniz ki, çoğu insan her gece 90’ar dakikalık dört veya beş uyku döngüsüne girer ve bu evrelerin hepsi REM özelliği taşır. Bunu bir yıllık hesapladığınızda yaklaşık 1800 eder. Ötesini hesaplamışlar ve bir insanın ömrü hayatında yaklaşık olarak 100 bin’den fazla rüya gördüğünü bulmuşlar. Yabana atılır gibi değil bu rakam, ya sizce?

Bunca ciddi araştırma, çıkan sonuçlar ve bulunan rakamlardan biz ukudayken orda biryerlerde ciddi birşeyler olma ihtimalini arttırıyor. Yoksa onca bilim insanı, beden-zihin-ruh bütünlüğü üzerinde çalışan uzmanlar, kadim uygarlıklardan gelen bilgilerin rüya kısımlarıyla ilgili çalışmaları derleyip yeniden anlamlandırmaya neden çalışsınlar ki? Neden rüya çalışmaları yapan merkezler çoğalsın ve rüyada berraklaşma öğretileri yaygınlaşsın ki? Neden uyanıkken çözümleyemediğimiz sıkıntıları orda halletme tekniklerini alan insanlar çoğalsın ki? Değil mi?

Bu yüzden şimdi uykuya yeni bir bakış açısı geliştirelim ve rüyada uyanıp yine de rüyaya devam etme yollarını arayalım birlikte. Önce rüyayı farkedelim ve başlayalım dümeni ele alıp kendimize yolculuk yapmaya…Sonra da bunun hayatımızdaki yansımalarını bekleyip görelim.

Bir sonraki ayda daha da farklı bilgilerle ufak ufak denemelerde bulunup Lusid olmak için püf noktaları vereceğim.

 

O zamana dek iyi uykular, tatlı rüyalar…

 

Elif Taşlıoğlu Dastori

Yeni Yılda Kendinizi Hediyelendirin

,

Bu da bitti.

Başlayan herşey gibi … An gibi… Gün gibi… Ay gibi… Bu yıl da öyle veya böyle bitti. Biter bitmez de diğeri çabucak başlayıverdi. Öncekiler de böyle değil miydi?

Herşey bir nefesle başladı.

Hayatta hatırlayabildiğimiz ilk andan bu yana ne başlangıçlar yaptık, ama hepsi bitti.

Benim zamanımda oyunlar sokakta oynanırdı. Sabahı zor edip çabucak kalkıp koşa koşa dışarıya çıkar yepyeni oyunlara başlardık. Oyunlarımız bitti.

Kolalı bembeyaz yakalarımız, önlüklerimiz ve çantamızla İlk okulumuz başladı. Sonra ardı arkası kesilmeyen dersler, sınavlar, dönemler, tatiller derken okul bitti.

Kimimiz üniversite kimimiz iş hayatı derken yaşamlarımızda farklı bir dönem başladı.

Ne telaşlar, ne sıkıntılar, ama ne çok güzellikler de yaşandı kim bilir bu zamanlarda. Onlar da bitti.

Sonsuz olacağı düşünülen doludizgin aşklar yaşandı.

Zamanın durması istenecek kadar büyük acılar yaşatarak sonunda ayrılıklarla bitti.

Yuvalar kuruluncaya dek koşturmacalar, yorgunluklar, tartışmalar, gülüşmeler doldu anılar hanesine.

Evde ilk kahvaltı sonrası uzatılan yorgun ayaklar ve bir “Ohh!” ile hepsi bitti.

Doğuruncaya kadar ne hamilelikler yaşandı,

Doğar doğmaz bambaşka bir bireyin yepyeni hayatı başladı.

Bir cana hayat verirken, onun da diğerlerine nasıl farklı başlangıçlar verdiğinin farkında olmak ise bambaşka bir başlangıç oldu. O da sonrasında kendi döngülerini yaşamak üzere nefes almaya başladı.

Yaşam işte, böylece akıp gidiyor . Ve birgün geliyor ki tüm kırgınlıklar, sevinçler, başarılar, olumsuzluklar, güzellikler, çirkinlikler, heyecanlar, hırslar yaşanılan o anlarda kalıvermiş ve hayat sona ermiş, sona gelmiş.

Ve hayat, başladığı nefesle bitivermiş.

İşte tam bu noktada farkında olmamız gereken tek şeyin AN olduğunu fark etmemiz gerekiyor. Hangimiz yeterince An’da kalabiliyoruz ki tek gerçeğin An olduğu bu illüzyonlar sahnesinde?

Yeni bir yıla daha girerken yalnızca gelen yeni yılı kutlamak ve her yıl aynı dilekleri tekrarlamaktan başka şeyler de yapalım bu defa. O içtenlikle yinelenen dileklerimizi gerçekleştirebilmek için önce hak etmeye bakalım. Örneğin ilk önce :

 

Affedelim.

Bunu yalnızca kendimiz için, kalbimizdeki ağırlıkların bir kısmını bırakmak adına içimizden ve en samimi duygularımızla yapalım. Bunca kızgınlık ve kırgınlığın altında ezilmek yerine, egomuzu dizginleyelim ve bize zarar veren düşünceleri uzaklaştıralım kendimizden.

Af dileyelim.

Bazen biliriz, bazen farkına bile varmayız birilerini kırdığımızın. Biz en iyisi bilerek veya bilmeyerek yaptığımız tüm hatalar için af dileyelim. Bir yerlerde duyulacak ve dileğimiz kabul görecektir. Yeter ki samimiyetimizi de işin içine katalım.

An’da Kalalım.

Geçmişte yaşanan tatsızlıkları, gelecekte ne olacağı kaygı ve endişesini birden bırakıp hiçbirşey olmamış gibi yapamayız belki, ama belli zamanlar kendimize An’da kalabilme hediyesini verebiliriz. Bunun için meditasyon yapalım. Belli birşeye odaklanıp yalnızca şimdide kalalım. Ne kadar rahatladığımızı ve olaylara bakışımızın yavaş yavaş nasıl değiştiğini zamanla göreceğiz.

Teşekkür edelim.

Her yaşam bir amaca hizmet etmek içindir. Bedenli bir varlık olup bu dünyada yaşıyor olmak büyük bir ayrıcalıktır, derler. Bu yüzden bu hayatta bizi biz yapan herkese ve herşeye teşekkür edelim. Hayatına dokunduğumuz insanlar da bize teşekkür edeceklerdir.

Sevelim.

Hergün sevgi sözcüğü duyarak sulanan çiçekler nasıl daha güzel açıyorsa, siz de kendimize güzel sözler söyleyerek başlayalım bu yıla. Önce ‘Ben’den başlayıp sonra başkalarına uzatalım sevgimizi, uzayalım sevgiyle. Verdikçe çoğalan , çoğaldıkça çağlayan en değerli şeydir sevgi. Bu yıl daha çok sevelim.

Hayal Kuralım.

Çocukluğun en güzel taraflarından biri de istediğimiz şekilde ve dilediğimizce hayal kurabilmek değil midir? Büyüdükçe kaybediyoruz hayallerimizi birer birer ve git gide büyüyerek hayal fakiri insanlar olarak dolduruyoruz dünyayı. Böylece renksizleşiyoruz belki de… Hayal kurmaya tekrardan başlayalım. Hayatımıza renk katalım. Siz de alın fırçanızı elinize, yaratabildiğiniz en güzel tabloyu kendi seçtiğiniz renklerinizle yansıtın tuvalinize.

Rüyalarımızı Önemseyelim.

Bunca zamanı uykuda geçirip rüyaları umursamamamız ne büyük kayıp. Biran önce bilinçaltımızın arka bahçesi olan rüyalarımıza kulak verelim. Uykularımızı yeniden düzenleyelim. Daha çok rüya görmenin, rüyalarınızla konuşmanın yollarını arayalım. Rüyalarımızın bize nasıl yol gösterdiğini, hala uyuyorken rüyada uyanıp berraklaşarak hem rüyamızı hem de hayatımızı yönlendirelim, yönetelim.

Nefes alalım.

Kim nefes almaz ki… Ama doğru nefes almak başka bir bilgi. Yeniden başlayalım hayata ve nefes almayı öğrenelim. Aldığımız nefesi nerelere gönderebileceğimizi, nefesin hangi duygularda nasıl yönlendilebileceğini ve nasıl bir şifaya dönüşebileceğini öğrenelim.

 

Bu yıl herkesten önce kendimizi hediyelendirelim. Bizleri ağırlaştıran yüklerden kurtulup kendimize , ama önce kendimize yepyeni bilgiler hediye edelim. Işıl ışıl donatalım kendimizi. Kendi kendimize, kendimizin ne kadar değerli olduğunu gösterelim ve kendimize emek verelim. İçimizden dışımıza doğru bir değişim yılı olsun bu yeni yıl.

Arındıkça özgürleşelim, yükselelim, iyileşelim, şifalanalım ve diğerlerine dokunalım.

Işığımızın başlattığı değişimler çok olsun.

 

Yeni Yılımız Kutlu Olsun.

Elif Taşlıoğlu Dastori

Rüyalar

,

Çocukluğumdan hatırlayabildiğim ilk anılarım babamın müdürü olduğu bir fabrika lojmanındaki günlerimle ilgilidir. Küçücük bir çocuğa koskocaman gelen bir bahçe düşünün. İçinde çeşitli meyve ağaçları, rengarenk çiçekler, oyun parkı, arada bizimle oynayan kümes hayvanları olan bir dünyam vardı. Ah, ve tabii ki bir okaliptüs ağacının dallarına yapılmış ahşap bir oyun evi… Her çocuğun hayali… İşte, o özgürce toprakla iç içe geçirdiğim günleri şimdi yalnızca rüyalarımda görebiliyorum. Evet, gerçekten de rüyalarımda görebiliyorum. Her zaman değil ama ne zaman çok sıkıntılı bir durumla karşılaşsam veya gece gündüz aklımda çözümünü aradığım beni bunaltan bir problem olsa bir gece mutlaka o küçük ama kocaman dünyama gidiyorum. Bunu farkedeli aslında uzun yıllar oluyor. O zamanlar bu tekrarlanan rüyalarımı neden ve ne zamanlar gördüğümü hiç anlayamamıştım. Yine de çocukluğumdan dönüp her kalktığımda kendimi çok mutlu hissetmek çok hoşuma gidiyordu. İlginçti. Çok sonra bir gün yine mutlu uyandığımda lojmanların, aslında boğuştuğum durumlarda oraya kaçmak istediğim yer olduğunu farkettim. Çocukluk çoğunlukla insanın en güzel, sorumluluğu en az ve her hayalin gerçek olabileceği en saf olan yıllarıdır. Bir dönem sanırım büyümek bana da ağır gelmişti ve rüyalarım her defasında bana içimdeki çocuğu göstererek çözümü, hayallerimi ve o çocuğu kaybetmemekte olduğunu söylemeye çalışıyordu.

Hayatımız boyunca uykuda geçirdiğimiz bunca zaman ne çok rüya gördüğümüzü ve bir o kadarını da unuttuğumuzu düşünsenize…

Çoğumuzun hayatında hiç unutamadığı rüyalar yok değildir sanırım. Bunların hiçbir anlamı olmadığını söylemek, son zamanlarda bu konu üzerinde yapılan araştırmaların ve verilen eğitimlerin de katkısıyla gittikçe zorlaşıyor. Hatta aksine farklı çalışmalar geniş kapsamlı olarak sürdürülüyor. Üstelik rüya grupları kurulup üyeleri bu gruplarda aldıkları eğitimlerle birbirlerinin rüyalarını yorumluyorlar veya büyük firmalar, sabah saatlerinde ilk iş olarak belli günlerde bir araya gelip şirket başarısını nasıl artırabileceklerine dair gördükleri rüyaları tartışıyorlar.

‘Ben hiç rüya görmem.’, diyenlerden misiniz? Yanlış biliyorsunuz. Herkes rüya görür ancak bazıları hemen unuturken, diğerleri bazı rüyalarını hatırlar. Her rüyayı hatırlayabilmenin yolu sıkı bir eğitimden geçer. Sonrasında düzenli uyguladığınız zaman ve sonrasında alışkanlık haline geldiğinde siz bir rüya eksperi olma yolunda ilerlersiniz.

Düşündüğümüzde, medeniyetin en başından bu yana insanoğlunun uykuda gördükleriyle ilgili çalışmalar günümüze dek gelen kadim bilgiler ışığında halen devam ettiriliyor. Meksika’da yaşamış olan Toltekler, özel bir rüya görme bilgeliğine sahiptiler. Uykuda ve hipnoz boyutunda gerçekleşen şifanın, uyanık ve bilinç düzeyinde yapılandırılmaya çalışılan şifadan daha etkin olduğu farkedilmiştir. Diğer taraftan, Sufi Geleneği’nde ve Tasavvuf’ta rüyaların ayrı bir önemi vardır. Freud ve Jung, rüyalar üzerinde birçok araştırma. Peki, yaşamımızın üçte birini geçirdiğimiz bu uyku evresinde beynimiz ne durumda çalışıp rüya görüyor? Bilim dünyasının da fazlaca ilgisini çeken bu konuda oldukça çok araştırma yapılmış, dünyanın en iyi üniversitelerinde tanınan uzmanlar insan beyninin uyku evrelerinde ne gibi değişiklik gösterdiğine dair oldukça çok çalışmalarda bulunmuşlar ve hala sürdürmektedirler.

Rüya hâlindeyken beyin aktivitemizin çok yüksek olduğunu ortaya koyan araştırmalar için çalışan bilim insanları, EEG teknolojisini kullanıp beyin aktivitesinde gözlemlenen değişimleri göz önünde bulundurarak rüya sürecini beş farklı evreye ayırıyor. 1-4 olarak rakamlarla ifade edilen bu evrelere son olarak “hızlı göz hareketi” (REM: Rapid Eye Movement) adı verilen son evrede ki işte rüyalar burda görülmeye başlanıyor.

Yapılan bazı araştırmalarda REM evresindeki insanlar, her defasında uyandırıldıklarında genellikle rüya görmekte olduklarını belirtiyorlar. Uzun zaman rüya görmeleri engellenen denekler davranış bozukluğu gösterirken, REM evresi dışında uyandırılan deneklerde davranış bozukluğu görülmemiştir. Rüya görürken uyandırılıp uykuları bölünen deneklerse pekçok davranış bozukluğuyla karşılaşılmıştır. Buna dayanarak denilebilir ki, rüya görmek aslıda bizlerin uykudan daha fazla rüyaya ihtiyaç duyduğumuzu mu göstermektedir? Belki de rüya, yaşamlarımızı devam ettirebilmemiz için gerekli ihtiyaçlardan biridir.

Aslında çok fazla bilimsel açıklama ve deneye deyinebilecekken başka açıdan bahsetmek: Rüya Yorumları

Hangi birimiz gördüğümüz rüyaların anlamını merak etmiyoruz, değil mi? Hayatımız boyunca kim rüya yorumlarına şöyle bir göz atmamıştır? Çok çeşitli tarihlerde ve kültürlerde buna yönelik çalışmalar yapıldığı gibi neredeyse dünyanın düzenine etki edecek gelecekle ilgili rüyalardan bile bahsedilir.

Eric Fromm “Rüyalar, Masallar ve Mitoslar” kitabında der ki:

“Rüyâ yorumlamanın tarihi, rüyâyı psikolojik bir fenomen olarak değil de, bedenden ayrılan ruhun kendine özgü hayatı ya da hayaletlerin çıkardığı ses ve görüntüler olarak tasavvur etmekle başlar. Doğu kültürlerinde rüyâ, belirli dînî ve ahlâkî kalıplara göre yorumlanmaktadır. Böyle bir yorum yönteminde her sembolün belirli bir anlamı vardır. Yorumlayıcının çıkardığı bu anlamlar birleştirilerek değerlendirilir. Yakın doğu kültürlerinde yapılan rüyâ yorumlarının ilk dönemlerinde, rüyâların psikolojik kökenli oldukları tezinden değil de, Tanrısal mesajların iletilmesinde bir araç olduğu düşüncesinden yola çıkılırdı.”

Eski Mısırlılar’da rüyanın ve tabirlerinin gaybtan haber alma konusunda önemli bir yere sahip olduğu bilinir. Âsurlular ve Mısırlılar,bu konuda diğer milletlerden daha ileriydiler. Hintlilerin kutsal kitabı “Vedalar”da rüyâ yorumundan bahsedilir. İbranîler’de rüyâ yorumlamanın büyük önemi vardı. Fakat. Eski İran kültürü içinde de gaybın bilinmesinde rüyâların yorumlanması önemli bir yer tutar. Zerdüşt’ün semavî meseleler hakkındaki bilgisini çoğunlukla rüyâsında gördüğü meleklerden öğrendiğine inanılmaktaydı. Şeyhname’de istikbale ışık tutan rüyâlarla ilgi birçok örnek verilir. Yahudilikte Talmut kitabının son kısmında rüyâ yorumu konusu işlenmiştir. İncil’de de rüyâ konusu işlenmiş hatta Hristiyanlardan başarılı rüyâ yorumcuları çıkmıştır. Hristiyanlığın ve Yahudiliğin tek din ve ahlâkî mesuliyet anlayışı, rüyâ yorumuna karşı ilk reaksiyonları doğurmuştur. Eski Yunan, Roma ve Yahudi medeniyetleri, Âsur ve Mısırlıların rüyâ yorum metotlarını almışlardır. Modern fizikte atom fikrinin babası Demokritus, rüyâların dış dünyadaki diğer ruhların açık deliklerinden bedene girmesi ile meydana geldiğini söyler. Bugün dahi insan tabiatına dair yazdığı eserlerle bilinen Yunan filozofu Plutarch, “Symposiac” adlı eserinde rüyâlardan bahseder. 19 Aristo, Rüyâlar ve Onların Yorumları Üzerine adlı esriyle bu konuda ilk bilimsel eseri yazmıştır. Daldisli Macrobius ve Artemidorus, yorum

kitaplarının babası sayılan Oneirocritica’yı hazırlamışlardır.

Dinbilimleri Akademik Araştırma Dergisi Cilt 10 Sayı 1’de yayınlanan Bülent Akot’un makalesinde kadim rüya tarihinden kesitler kısa ve net olarak böyle açıklanmış.

  1. Freud ve C.G.Jung’un rüyalar konusundaki araştırmaları, yazıları, tezleri ve deneyleri ise günümüzde psikoloji ve psikiyatri başta olmak üzere birçok disiplinde kutsal kitap niteliği taşır, k, kendilerine diğerr yazılarımda sıkça değineceğim.

Şu anda içinde yaşadığımız siber zamanda ise birçok bilim insanı, spiritüel ve bu konuya gönül verenler şimdiye dek bize ulaşabilen tüm bu bilgilerin ışığında şaşırtıcı sonuçlar elde edilen çalışmalar yapıyorlar. Dünyanın her yerinden erişimin sağlanabileceği seminerleri internet üzerinden yapıyorlar. Hatta, belli zamanlarda toplanan gruplarla birlikte rüyaların analizi üzerine çalışıp herkesin birbirine çözümlemesinde yardım edebileceği rüya yorum grupları kuruyorlar. Böylece, hem kendi dallarında –bilimsel veya spiritüel- çalışmalar yapan uzmanlar gönüllülerin değerlendirmelerinden bir hazine çıkartıyorlar, hem de bundan faydalanan gönüllü rüya çalışmacıları, kendilerini geliştirirken bir yandan da bilinçli haldeyken yaşadıkları hayatlarını, rüyadaki farklı bilinçlerinin onlara gösterdiklerini anlamaya devam edip kendi içlerine yolculuklarını sürdürüyorlar.

Sınırların olmadığı, zaman kavramının anlamsızlaştığı ve o anda yaşadığınız herşeyi istediğiniz gibi şekillendirebileceğiniz bir alan olan rüyalar aslında hepimizin bir oyun alanı gibi kullanabileceği sihirli bir bahçe gibi değerlendirilebilir. Düşünün, uçabildiğiniz, denizin altında nefes alabildiğiniz, ölümünüzü görüp bedeninizin üzerinde yükselebildiğiniz rüyalardan uyanır uyanmaz yatakta olduğunuzun farkına varmak ne garip, değil mi? Burdaki en sihirli kavram ise “farkına varmak” idi. Farkedebildiyseniz harika! Bu dünyada merdivenin basamaklarını tırmanırken kişisel gelişimimiz için yaptığımız herşey bir şekilde “farkındalık” ile ilgili değil midir?

Rüya Yorumları… Lüsid ( Berrak ) Rüya… Şamanik Rüya Yolculukları… Arketipler ve Kollektif Bilinç… Ve daha da fazlası. En kült konular ve sizin de uygulayabileceğiniz bir takım basit egzersizler ile rüyalarla ilgili birçok enteresan bilgiyi zamanla paylaşacağım.

Bir sonraki aya kadar hepinize hatırlayabileceğiniz bol rüyalı geceler diliyorum.

Elif Taşlıoğlu Dastori

Kinesiyoloji

,

Bu sayıda sizlere enteresan bir konu üzerine yazmak istedim : Kinesiyoloji

Ne kadar garip gelmişti bizlere polisiye filmlerinde Yalan Makinası’nı sorgulama sahnelerinde kullanıldığını gördüğümüz zaman. Nasıl oluyordu da bir makine bizim yalan mı doğru mu söylediğimizi ispat edebiliyordu? Nasıl oluyordu da vücuda bağlanan elektrotlar neyi anlıyor ve neye dayanarak cevap veriyordu? Üstelik bu bir ispat bile sayılıyor ve kişi buna göre yargılanabiliyordu. Çok acayipti.

Aslında kuralı bildiğiniz zaman o kadar da inanılmaz değildi. Poligraf yani Yalan Makinası’nın işleyişi, doğru veya yalan söylendiğinde oluşan vücuttaki değişiklikleri algılayıp sonuç elde etmesine dayanır. Vücut ritmini doğru söylediğinizde stabilken yalan söylerken nabzınız , nefesiniz , adrenalin seviyeniz ve kaslarınızın hareketi değişir. Buna dayanarak alınan sonuçlarda ise söylenenlerin ne derece doğru veya yalan olduğu ortaya çıkartılmaya çalışılır. Çok büyük oranlarla da gerçek cevapları elde eder. Ne de olsa Poligraf’a bağlanan her kişi Sharon Stone’nin canlandırdığı Temel İçgüdü’deki akıllı ve güzel Catherine Tramell değildir. Bu kült filmden geriye, akıllarda yer eden iki alet kalmıştır: Yalan Makinası ve Buz Kıracağı… Biz konumuzda buz kıracağını nerede kullanabileceğimizi buluncaya dek onu rafa kaldırıp Yalan Makinasını yanımıza alıyor ve Kinesiyoloji ile yolumuza devam ediyoruz.

Kinesiyoloji ne midir? Fiziksel bedenin enerji bedeni ile iletişim kurması ve bunu yansıtmasıdır aslında. Batıda bulunan Kas Testi ile Doğu Felsefesi’ndeki bedenin bilgeliği düşüncesinin inanılmaz bir sentezidir. 1964 yılında ilk olarak Dr. George Goodheart tarafından bulunmuş bir yöntemdir. Temeli, doğruyu söylediğimiz zaman kaslarımızın kuvvetlenmesi veya kasılması ; yanlış/ yalan söylediğimizde ise zayıflamasına dayanan bir yöntemdir. Bu da bilinçaltımız ile enerji bedenimizin arasındaki güçlü bir ilişki olduğunu gösterir. Bu demektir ki, biz yalan söylesek de bedenimiz asla yalan söylemez ve doğruyu bilir.

Dr. Goodheart, kiropraktör olarak bu kas testini biyokimya, osteopati, akupunktur, dişçilik, beslenme gibi tıbbın diğer birçok alanında bu uygulamayla kişilerin beden sağlığına ilişkin tanı koyabilmek amaçlı bir araç olarak kullanmıştır. Uygulamalı Kinesiyoloji üzerine birçok araştırmasına ve uygulamasına dayalı eserleri vardır. Aynı zamanda birçok yerde ilgili dersler ve eğitimler de vermiştir.

Bunu film repliklerinde veya gündelik hayatta en klasik olarak “ Gözler yalan söylemez.” sözleriyle düşünebiliriz. “Ayaklarım geri geri gidiyor.” dendiği zaman da birinin istemeden gittiği yere doğru hareket ederken, kaslarının zayıflayıp aslında “ koşa koşa” gittiği yerle kıyaslandığında kuvvetten düştüğünü anlatır. Böylece insanın beden, ruh ve zihinsel olarak istediği bir şeyi yaparken ne kadar güçlü olduğunu ancak istemeden yaptığı ama mecbur kaldığı işleri yaparkenki sıkıntısını, beden ve enerji bedeninin çelişkisi ile kas zayıflaması olarak değerlendirebiliriz.

Birçok uygulama alanı ve metodu vardır. Bunlardan en önemlisi Kas Testleridir. Bu kas testleriyle bizi bloke ve sabote eden her ne düşüncemiz varsa bunları bulup farklı dengeleme yöntemleri kullanarak enerjimizi düzenleyip doğru şekilde akışını gerçekleştirebiliriz. Dünyanın farklı ülkelerinde doktorlar, kiropraktikler ve kinesiyologlar ile birlikte çalışırlar. Böylece birçok alanda çalışılarak, hasta üzerinde bütünsel bir iyileşme sağlanır. Bizim ülkemizde de artık birçok doktor, bütünleyici çalışmalar ve eğitimler alarak hastaların rahatsızlıklarına hem bedensel, hem enerjisel ve hem de zihinsel bakabiliyorlar. Üniversitelerde enerji tıbbı ile ilgili birçok sistem üzerine tartışılan ve açıklanan seminerler düzenleniyor. Böylece, bedenlerimizin zaten özünde olan bilgeliği yeniden kullanmaya başladığımız bir dönemden geçiyoruz diyebiliriz.

Yüzyıllar hatta binyıllar öncesinde, teknolojinin bu denli insanoğlunu sarmalayan kuvveti iliklere dek hissedilmeyen dönemlerde Şifacılar, kendilerine has yöntemlerle hastalıkları bulup tedavi edebiliyorlardı. Karşılarındaki bedenin hastalıklarını, kendi özbenlikleri ile bağlantıya geçip enerjisel metodlarla taradıktan sonra hastalığı görüp, hissedip anlayarak tedavi ediyorlardı. Kadim öğretilerde bahsedilen ve yazılı metinlerde geçen şifalandırma tekniklerinden birçoğu tıp otoritelerini hayrete düşürmektedir. Fiziksel bedende yapılan eski ameliyat çalışmaları da günümüz teknikleriyle çok benzerlikler göstermektedir.

Mısırda firavunlar dönemindeki incelemeler sırasında bulunan bulgularda, beyin ameliyatlarının gerçekleştirilip tümorlerin alındığına dair deneyler yapıldığı ile ilgili çalışmalar çok etkileyicidir. O zamanın ( bize göre) teknolojik yetersizliği ile bu tümörlerin yerinin nasıl bulunabileceğini uzun süre anlayamayan tıp dünyası artık bunlara daha fazla anlam yükleyebilmeye başladı.

Bazı şifacılardan bir kısmı ise çok yakın geçmişte, yaşadıkları zamanda anlaşılamamanın yarattığı korkutucu duygular doğrultusunda enerji çalışmalarının sonucunda Cadı olarak damgalanıp yakılmışlardır. İnsanoğlunun anlamadığı herşeye vermeye alışık olduğu tepki, reddediş ve yok ediş, kendini bu alanda da böyle göstermiştir.

Kinesiyolojiyi enerjisel şifa sistemlerinde kullanıldığı zaman, kişinin sıkıntılarını oluşturan semptomların ana nedenine inilir ve kökeni bulunup onu şifalandırma çalışması yapılır. Ancak günümüzde beş duyumuzla birden hissedemediğimiz veya herhangi bir testten geçmeden sonucunu elimizde tutmadan hiçbirşeyin doğruluğu ispat edilemediği için Kinesiyolojinin ve uzmanlarının amacı da bir tanı koyabilmek değildir.

Bedende ortaya çıkan her hastalığın mutlaka bilinç altında ekili bir olumsuz duygu veya düşünceden kaynaklandığını daha önceki yazımda sizlerle paylaşmıştım. Yaşanan travmalar ve bu olumsuzluklar eğer hızlıca olumlu olarak dönüştürülmezse bedeni yavaş yavaş hasta eder . Bunun asıl nedeni, yarattıkları enerji dengesizliğidir. İste bu dengesizliği de geçmişte bizim hasta olmamıza sebep olacak düşünceleri tersine dönüştürerek iyileşmeye açılan kapının anahtarıdır Kinesiyoloji. Uygulamalarda aşılamayan travmalardan ve bırakamadığımız negatif inançlardan nasıl kurtulabileceğimize yönelik değişik çalışmalar ve yöntemler sunarak aslında kendi kendimize nasıl değişeceğimizi hatta iyileşebileceğimizi bize ispatlar.

Unutmayın ki aslında hepimiz kendi kendimizi iyileştiririz. Yöntemler ve uygulayıcıları bizler için yalnızca birer araçtır. Bu araçlardan kendimize en uygun olanını seçip kullandığımızda işe yarar. Yoksa aletlerle dolu kocaman bir çantayı kullanmadan dolaba kaldırdığınızda, gözden uzak öylece unutulmaya yüz tutacak ve siz de bozulmuş mekanizmanızla gün geçtikçe daha da zorluk çekeceksiniz.

Alet çantanızdaki her aracı bütünsel sağlığınız için en güzel ve faydalı şekilde kullanabilmeniz dileğiyle…

 

Elif Taşlıoğlu Dastori

 

 

Nuh’un Uzay Gemisi

,

Yalnızlık sizin için bir kâbus mu yoksa bir lüks mü?
Peki, hayatınızın sonuna dek sizden başka kimseyi görmeden yaşayacak olsanız, yanınızda uyuyan 754 kişiden birini uyandırmadan hayatınızı geçirebilir misiniz?

Uyuyanlardan birini bilerek ve isteyerek uyandırmak ve sizinle beraber aynı kaderi yaşamasına neden olmak ne kadar etik?
Kâbusunuzu tek başına yaşarken dürtülerinizi görmezden gelerek etik düşünebilmek mümkün mü?
Bu soruları insanın zihninde dolaşmasını sağlayan bir film olan Passengers / Uzay Yolcuları 2016 yılında yaptığım bir uçak yolculuğunda izlediğim Bilim Kurgu filmiydi. Ardından büyük heyecanla yazdığım eleştiriyi şimdiye dek yayınlamaya fırsatım olmadı ama bazı sahneleri hala aklımdan çıkmadı. Bana düşündürdükleri de…

Varoluşumuzun gizemleri üzerinde spiritüel olarak daha fazla düşünüp araştırdığımız, içinde bulunduğumuz süreçte, ezoterik ve okültik bilgiler doğrultusunda inançlar tartışmalara açılıp felsefik yaklaşımlarla sorgulanmaya ve farklı çıkarımlar elde edilmeye başlanıyor. Bazen bu çıkarımları, en büyük subliminal vericisi olan Hollywood bizlere üzerine para verdirip, üstelik Pop Corn da yedirerek pek keyifli hale getiriyor.

Sorgulatmak istediği konulardan bir kısmını da işte bu filme serpiştirmiş.

Anlatacaklarımı yazarken keyif kaçırıcı detayların ( Spoiler ) bulunduğunu başta söylemek isterim ki filmi seyretmemiş ama seyredecek olanlar bana kızmasın.

Dünya öyle bir duruma erişmiştir ki, programlanan bilgisayarlar ve makinalarla akıl almaz işler yürütülüp insan gücüne daha az ihtiyaç duyulduğu bir çağ başlamıştır. Bu yüzden insanların artık alternatif bir yaşam alanına ihtiyaçları vardır. Böylece başka bir galakside uygun bir alan bulunmuş ve adına Homestead 2 denmiştir. İnsan yaşamına uygun hale getirilebilsin diye de oraya öncü kuvvetler olarak bir uzay gemisi dolusu insan yerleştirilecektir. Avalon adlı uzay gemisi de maceracı ruhlu ve yolculuk ücretini ödeyebilen insanları taşıyacaktır. İçinde her türlü konfor ve lüks barındıran uzay gemisi ödeme hiyerarşisine göre herkese parası kadar tüm imkanları sağlayacak düzeyde dizayn edilmiş ve hazırlanmıştır. Yolculuk 120 yıl süreceği için 255 mürettebat ve 500 yolcu kişiye özel hazırlanan klostrofobik kapsüllerinde derin bir uykuya yatırılırlar.

Çok büyük şanssızlık sonucu meteor çarpmasıyla olmayacak bir aksaklık olur ve zınk diye bizim esas oğlan Jim’in ( Chris Prat ) kapsülü bozulup onu uyandırır. Tek başınalık deneyimini koskoca gemide tam bir yıl boyunca çaresizce yaşar. Bu arada boş durmaz çünkü makinalardan anladığı için çözüm bulabilmek için her şeyi dener, deneyimler ve sonunda vazgeçer. Tek dert ortağı bir barmen olan olan insan görünümlü androiddir. Jim, teknisyen olmanın avantajıyla gemide orayı burayı sıkıntıdan kurcalarken diğer 499 uyuyan kişinin dosyalarına erişip seyredip birine aşık olur: Aurora ( Jennifer Lawrence ) . Ünlü bir gazeteci yazar olarak dünya dışı galaksi yolculuğunu kitap haline getirip yayınlama düşüncesiyle bu maceraya atılmıştır. Jim, ara sıra gidip gelip Aurora’nın kapsülü başına onu uyandırıp uyandırmamak arasında karar vermeye çalışır ancak tek başına hayat artık iyice zorlaşmış ve çekilmez hale gelmiştir. Önünde 89 yıl kadar daha olduğunu düşünce iyice ikilemde kalır. Her gece tek arkadaşı olan Android barmen arkadaşı ile dertleşir ve sonunda bir gece yine dertleşip konuşurlarken uyandıracağı kararını verip bunu dile getirir.

Sonuçta kendine seçtiği hayat arkadaşını uyandırıp bu gerçeği ondan saklayarak zaman geçirmeye başlarlar. Bu gerçeği ona söylemeden gemide her türlü lüksü ve eğlenceyi denerler, sonunda birbirlerine aşık olurlar. Tam her şey çok güzel giderken barda oturdukları sırada android barmen ağzından Jim’in Aurora’yı bilerek ve isteyerek uyandırdığını söyleyiverir. Böylece yeni aşıklar kötü bir döneme girerler. Ayrılık sürecini içinde aynı gemide ayrı yaşamaya devam ederlerken bir başka aksaklık yüzünden gemi sarsıntı geçirir ve onlara hayatta kalmalarını sağlayacak bilgileri aktaracak bir kaptan yardımcısı uyanır. Ancak diğer ikisi kadar şanslı değildir çünkü bilgileri verdikten sonra onlara en büyük görevi vermiştir. Uyuyanların hayatlarının onlara bağlı olduğunu söyleyip bedenini orda bırakarak göçüp gitmiştir. Böylece aşıklar barış yapmış ve göreve soyunup hem kendilerini hem insanlığı çeşitli aşamalardan ve zorluklardan geçerek kurtarmışlardır.
Zamanı gelir ve herkes uyanıp kendine geldiğinde bir bakarlar ki geminin neredeyse tamamını küçük bir ormana çevirmiş olduklarını ve hayatlarını orda tamamladıklarını görüp hayrete düşen mürettebatı gösterirken film biter.

Çok tipik bilim kurgu zihniyeti, etik değerlerin sorgulanması, feminist ve Darvinist bir takım yaklaşımlarla incelemeler yapılmış bu filmde aslında spiritüel olarak da ne ve nasıl anlatmış bir bakalım dilerseniz:
İlk olarak dikkati, yapılandırılmış olan Homestead 2 gezegeni ve ona yolculuk yapan uzay gemisi Avalon isimleriyle çekiyor. Homestead, kelime anlamıyla ‘müştemilatı bulunan malikane’ veya ‘büyük arazi içinde bulunan ev ve eklentileri’ diye geçiyor. Yani dünya sonrası yaşantı için hazırlanan alternatif gezegen için en uygun ad. Üstelik sonunda ‘2’si var ki bu da dünyanın insanoğlu için ilk yaşam alanı olduğunun göstergesi. Uçsuz bucaksız bir gezegen ve üzerinde yaşayacak bir avuç insan oraya yerleşip kimi evde oturacak kimisi de evde yaşayanlara hizmet ederek müştemilat tarafında olacak. Dünyada zaten bizler de öyle ayrışmadık mı? Çalışanlar ve Çalıştıranlar olarak önceki düzenin değiştirmeye niyeti olmadığını farkediyoruz.

Avalon’un ise efsanevi bir ada olduğu söylenir. Kral Arthur döneminde Hristiyanlık henüz Britanya’ya yayılmamışken Pagan inancına sahip kişilerin merkezidir. Hatta Merlin’in bile burada yaşadığına inanılır. Ancak Hristiyanlık baskısı yüzünden inançlarını yaşayamayan halkla beraber ada, yavaş yavaş uzaklaşarak sisler arasında gözden kaybolur. Avalon adasını sadece barış ve huzur içinde yaşayamayacaklarını anladıklarında kalpten gitmeyi isteyenlerin bulabileceği söylenir. Aynı bu gemide tüm kalpleriyle yepyeni bir hayata başlamak için her şeyi geride bırakan insanların olduğu gibi. Çok ironik değil mi?

Gemide ilk uyanan insan Jim, elinden her iş gelmesine ve bozuk makinaları tamir bilgisine sahipken insan vücudundaki eril dişil dengeleri bozulunca, tek başınalığın verdiği azap ona sağlıklı kararlar aldırtmaz. Üstelik aşık da olur: Aurora. Jim’in adı gibi yaşadığı yalnız hayatın da bir anlamı yoktur. Ama ya Aurora? Roma Mitolojisi’nde seher tanrıçasının adıdır. Aynı zamanda “Güneşteki fırtınalar sonucu meydana gelip kutuplarda geceleri görülen renkli ve hareket eden ışıklar” anlamındaki Aurora, Jim için bir ışık, bir ümit ve yeni bir başlangıç anlamı taşıyordur. İşte bu adrenalin ile ahlaki bir ikilemin içine girer.

Uyandırsam mı? Uyandırmasam mı?

Ve sonucu libido belirler! Bembeyaz tenli Anglo Sakson kızı uyandırıp hemen oradan kaçıverir. Bu da bize Adem’in kendini yalnız başına edemediği ve tak başına üreyemeyeceği için ona hayatını devam ettirebilmesi için ondan daha farklı becerileriyle destek olacak olan, kendi zamanının en zeki ve güzel dişisi Havva’yı hatırlatmıyor mu?

Aurora, tüm güzelliği ve yıllarca uykuda olmanın sersemliği ile kendine gelmeye çalışır. Neler olduğunu anlamaya çalışırken Jim, ortaya çıkar ve ona tüm bilgileri aktarır, durumu anlatır. Kabullenmek elbette zor olur ama yakışıklı, becerikli ve ilk uyanan tek erkek Jim ona her açıdan yardımcı olur ve hiçbir konuda desteğini esirgemez. Koskoca gemide yalnız iki kişi olmanın avantajı (!) ile Avalon’un tüm imkanlarından sonuna dek faydalanırlar: Her çeşit lüks restoran, sinema ve popcorn, disko, bar, havuz, spor salonu, muhteşem uzay manzaraları ve uzayda gemiye bağlanarak serbest uçuş… Her yere istedikleri gibi girip çıkabildikleri için girdikleri yerlerin biri de DNA Bankası’dır. Homestead 2 gezegenine ulaştıklarında, üzerinde yaşadığımız dünyada bulunan her tür bitki ve hayvanın ve de akıllara gelebilecek tüm yaşam kayıtları, DNA kayıtları ile birlikte büyük bir laboratuvardadır. Burda akla gelen, ilk insanın dünyaya nasıl geldiği/getirildiği/oluştuğu/oluşturulduğudur. Adem ile Havva’nın tarih boyunca anlatılagelen öyküleri ve sonra da Nuh’un Gemisi akılda daha çok soru üretir. Avalon’da modern bir Adem ile Havva öyküsü post modern bir Nuh’un Gemisi’nde anlatılırken, Sümer Tabletleri’ndeki Tanrılar, onların ışıklı savaşları, gökten inenlerin verdiği şifalı bitki tohumları, Annunakiler, Tanrı Enki, vs derken, başka açılardan da sorguluyorsunuz filmdeki sahneleri. Merak ederseniz, Sümerler insanlık tarihine ışık tutan uygarlık olarak tabletlere tüm gördüklerini işlemişler biz insanoğlunun en eski zamanlarını. Üstelik tüm mitolojilerin de asıl kaynağıdır bu çok önemli tabletler. Uzun zamandır artık herkesin ulaşabileceği şekilde internette tabletleri bulup okuyup sonrasında ilk Sümerolog ve aynı zamanda Hititolog olan, yaşı 1 asrı devirmiş Muazzez İlmiye Çığ’ın yazdığı kitapları inceleyebilir ve şaşırmaya devam edebilirsiniz.

Filmde çiftimiz doğal yaşam ortamlarına alışıncaya dek birçok fiziksel ve psikolojik zorluğu yaşarlar ama atlatmasını da başarırlar. Bunlardan en önemlilerinden biri, Aurora Jim’in bilerek onu yandırdığını android barmen ima ettiğinde anlayıp büyük bir şok ve hayalkırıklığıyla karışık tüm kötü duyguları yaşar ve Jim ile konuşmamaya karar verir. Belki de bize Havva Anamız’dan kalan en eski miraslardan olan “Küserek Kapris Yapma” meziyetini çoğunluğumuz zaman zaman layıkıyla idame ettiriyoruz. Tabii filmdeki kaprisin de haklı olup olmadığı tartışılabilir. Çünkü eleştiriler o şartlar altında adrenalin ile libidonun baskısı altındaki beyin ve vücut yapısının doğru karar vermeye ne kadar izin verdiği de sorgulanabilir.

Ancak sonuç olarak Darwin’in “ Ortama uyum sağlayan hayatta kalır.” Teorisi bir kez daha uzayın derinliklerinde ispatlanmış olur, Aurora, herşeyi kabullenip Jim ile birlikte bir hayat kuracaklardır. Böylelikle aşk herşeyi affetmiş DNA ve tohumlarla yepyeni ve yemyeşil bir Aden Bahçesi / Garden of Eden yaratıp gelecek uyananlara gördüklerinde şaşıracakları bir ortam ve inanılmaz anlatımlarla dolu bir günlük bırakmışlardır.

Filmi merak ederseniz, izleyip okuduklarınıza dair sizin de söyleyecekleriniz olursa, email ve sosyal medya hesaplarımızdan paylaşın. Gelecek ay filme ve düşündürdüğü sorulara dair yapılan ilginç yorumları buradan da paylaşabiliriz. Şimdi başa dönüp soruları tekrar düşünün bakalım. Bu şartlar altında yalnız yaşamaya kim , neden, nasıl karar verebilir ?

 

Elif Taşlıoğlu Dastori

Bütünsel Şifa

,

“DNA kayıtlarımızda bulunan şifa, bir kütüphanenin en arkalarındaki tozlu raflarda unutulmuş kitap gibidir.”

Ebru Demirhan
Bedenin Şifa Kapıları

Artık günümüzde sağlıktan bahsedilirken “Bütünsel” yaklaşımdan yola çıkıp şifanın derinliklerine iniliyor. Aslında unutulmuş kadim bilgiler ışığında yeniden gündeme gelen Bütünsel Şifa, hatırlatılmak ve hatırlanmak için son yıllarda gün yüzüne çıkmaya başladı.

Dualite dünyasındaki algımızla hep kutuplaşarak seçmeye ve seçtiklerimizi yaşamaya mahkum edildik. Doğu ve Batı Tıbbı’nın ayrıştırılmasıyla başlayan süreçte bilim alanındaki hızlı gelişmeler Batı Tıp Dünyası’na büyük katkılar sağlarken hızla yayılan bu başarılar medikal sektörün büyük destekçisi oldu. Gittikçe mekanik bir yapılanmayla ele alınan beden sağlığında hiçbirşey kesin değilken herşeyin mümkün olması fazlaca düşündürücüydü. Sonsuz olanaklar evreninde karmaşık insan faktörü ile ve onun için çalışan tıp dünyasının kabul ettiği bir gerçek vardı :

“Hastalık yok, hasta var.”

İşte bu nokta insanın yalnızca fiziksel bedenden oluşmayıp bütününde farklı dinamikler de olduğunun ve bunların her insanda farklı çalışarak aynı hastalıklara sahip insanlarda farklı gelişme ve sonuçlar doğurmasının en basit şekilde anlatımıydı. Anlamadığını reddedip kutuplaşmaya gidenler yavaş yavaş merkeze dönüp insan faktörünü bütünsel / holistik olarak incelediler. Ellerindeki bilimsel zenginliği de işin içine katıp araştırıp sonuçları görünce inanmaya başladılar. Böylece, “Alternatif” diye adlandırdıkları Doğu Tıbbı ve uygulamalarını

“Tamamlayıcı” olarak nitelendirdiler. Peki, nedir bu “Tamamlayıcı” ya da “Holistik” veya “ Bütünsel” dedikleri ?

Önce ruh hastalanır, sonra bedene yansır.

Holistik sözcüğü İngilizce’deki iki sözcüğün hem anlamını hem de fonetik yapısını harmanlayarak oluşmuştur. “whole”, tam, bütün, eksiksiz anlamlarına gelirken “holy” ise kutsal, ilahi, ulvi anlamlarına gelir. Holistik Sağlık veya Holistik Şifa yaklaşımında en önemli olan “denge”dir ve üç temel yapıyı kapsar : Zihinsel Sağlık, Fiziksel Sağlık ve Ruhsal Sağlık. Bu üçü birbirinden ayrı ele alındığında iyileşme geçici olacaktır ve hastalıklar tekrarlanacak, iyileştirilmesi gereken asıl problem değişik rahatsızlıklarla bağıra çağıra kendini göstermeye çalışacaktır. Fiziksel sağlığı Ruhsal sağlık ele alınmadan veya Ruhsal sağlığı Zihinsel sağlık göz ardı edilerek iyileşmeden söz edilemez. Örneğin, psikolojik problemleri olan birinin uzun süredir psikolojik tedavi görmesine rağmen herhangi bir düzelme göstermemesi muhtemelen tiroid bezleriyle ilgili bir sorundan kaynaklanıyordur. Rahatsızlığı boğaz bölgesinde ve endokrin düzeyinde incelerken diğer yandan “Acaba yaşamış olduğu hangi olaylar dizisi onun zihninden inerek dokuz boğumu geçemeyip söyleyemediği ve tam da boğazında düğümlenmiş düşüncelerini hastalık haline getirmiş olabilir?”, diye de düşünmek, konuya yönelik bütünsel bir yaklaşımdır. Endokrin hekimi tiroidleri düzenleyici tedavi uygularken belki psikolog, hastanın duygu durumlarını kendisine göstermekte daha başarılı olacaktır. Bunun yanında zihinsel dinginliği meditasyon yaparken bulacak olan hasta, fiziksel bedenini sevmeyi herhangi bir spor dalıyla öğrenip kendine zaman ayırmayı hak ettiğinin bilincine varacaktır.

Yaşam çemberimizde sağlığımızın dört spektrumu vardır: Fiziksel, Ruhsal, Zihinsel ve Duygusal. Sağlıklı olma durumu da bu 4 yapının birbiriyle harmoni içinde olması ve hepsinin hem kendi içlerinde hem birbirleriyle bir düzende işlemesidir. Herhangi bir hastalık durumunda bu 4’lüden herhangi birindeki işleyiş bozukluğu bütünün ahengini bozar. Bu durum en son da bedene yansır. Farkındalık sırasında da en son bedensel farkındalık geldiği için, hastalık bizim fiziksel bedenimizde oluşmadan önce zaten başka şekillerde bizi uyarmaya çalışmıştır. Ancak günümüz telaşları, bitmeyen işlere yetişme kaygısı ve stresli zamanlar yüzünden kendimizi öylesine bir kenara iteriz ki, gereken önemi kendimize veremeyiz. Oysa ki bize verilen ömür boyunca yalnızca kendi kendimizeyizdir ama yeterince önemsemeyiz bu gerçeği. Bedenimiz koşarken ruhumuz ona yetişme çabası içinde yorgun düşer. O yüzden etrafımıza farklı gözle bakmayı başarabilirsek göreceğimiz , kendimiz de dahil olmak üzere monoton bir kurgu içinde sürekli biryerlere yetişmeye, birşeyler yetiştirmeye çalışan ruhsuz bedenler olacaktır. Kim bilir nerde bıraktık yorulmuş ruhlarımızı… Zamanın yetmediği ve çabuk geçtiği şikayetleri, bir gün içine sığdırmaya kalkıştığımız onca program ve insan, bedenimizi yorar durur. Çeşitli algıları gerçekmişçesine kabul edip susturamadığımız ve hep konuşup bizi yanıltan zihinimizin oyunları ise iç sesimizi o denli bastırır ki bazen düşünüyor olduklarımıza biz bile inanamayız. Kimlere kızarız, neler söylemek isteriz de söyleyemeyiz, ne kadar çok şeye pişmanlık duyarız ve kimleri kimleri affedemeyiz…

Yaşadığımız sürece hayatımıza birçok insan girecek, değişik olaylarla karşılaşacak ve bu süreçte insan olmanın getirisiyle çeşitli duyguları deneyimleyeceğiz. Düşünce yapımız ise tüm bu yolda bizi gerek yanıltıp gerekse haklı çıkartacak ama bize hep oyunlar oynayacak.

Ne çok karmaşa var bu hayatta, değil mi?

Acaba hayat mı karmaşık yoksa insan mı? Belki de hayat her zaman akması gerektiği gibi devam ediyordur; belki de hayat olması gerektiği gibi yerine getiriyordur olayları. Asıl karmaşık olan bizleriz belki de ve hayatı karmaşıklaştıran da kendimiz…

İşin özünde holistik yaklaşım, hastalığın kendisine değil onu yaratan ana nedeni bulmaya ve onu şifalandırmaya odaklanır. Çünkü hastalık bir anda ortaya çıkmadan önce ipuçları vermiştir. Bu yüzden önce insanların ruhları hastalanır sonra bedene yansır. Hiçbir hastalık yoktur ki asıl nedeni zihinsel veya duygusal olmasın. Bunlar psikosomatik nedenlerdir. Çok duymuşuzdur birinden şikayet edenlerin “ Bu beni hasta edecek!”, dediğini. Eder de. Zihninde o kişinin kendisinde bir hastalık yaratacağını düşünüp inanmış, içinde kızgınlık ve öfke duyarak dile getirmiş, sonunda da bedeninin bir yerinde hastalık oluşturmuştur. Olumsuz her tür düşünce uzun süre bizimle kaldığında, bedenimizin enerji alanında, yani auramızda, hasara yol açar ve enerji merkezlerimiz olan çakralarımızda ya tıkanıklık ya da blokaj olarak organlarımızın titreşimini olumsuz olarak değiştir. Sonuçta da hastalıklar bir bir ortaya çıkmaya başlar. İşte bu, zihnin, ruhun ve bedenin birbirinden etkilendiği kısır döngüdür. O yüzden “Ne düşünürseniz o olur.”

Bütünsellikle hayatını değiştiren kişiler çoğunlukla bir hastalığın zorluklarıyla mücadele etmiş veya hayatında büyük acılar ve travmalar yaşamış olan kişilerdir. Onların farkı, hastalıklarını kendilerindeki sorunlu alanları düzeltmek için bir şans olarak görmeleriyle başlar. İşte böylece holistik şifalanma başlamış olur; kişi kendini şifaya açarak zihinsel, ruhsal, duygusal ve bedensel olarak yeniden yapılandırma çalışmasına başlar.

Yoga, meditasyon, reiki, akupunktur, ayurveda, homeopati, çeşitli enerji çalışmaları, zihinsel terapiler, masaj uygulamaları, ve diğer doğal terapiler de tamamlayıcı uygulamalar olarak tıbbi tedaviye destek vermektedir. T.C Sağlık Bakanlığı’nın “Geleneksel ve Tamamlayıcı Tıp Uygulamaları Dairesi” oluşturulmuş olup bu konuda sertifikalı birçok eğitim vermektedir. Bazı üniversitelerin tıp fakültelerindeki çeşitli bölümlerde farlı enerji uygulamalarını da içeren seçmeli dersler başlatıldı. İstanbul Üniversitesi Onkoloji Enstitüsü Müdürü Prof. Erkan Topuz’un bu konuda verdiği destekleyici söylemler gerek yazılı basında gerekse televizyonda sıklıkla tekrarlanıyor.

“ Hastalarımıza tıbbi tedavinin yanı sıra meditasyon, yoga reiki gibi yöntemleri de öneriyoruz. Ayrıca resim yapmalarını, dans etmelerini, müzik dinlemelerini de öneriyorum.Yoga,meditasyon uygulamaları tedavi edici değildir ancak hastanın direncini artırıp, onu daha güçlü kıldığı için çok önemlidir.Dolayısıyla bu tür spiritüel uygulamalar hastalığın iyileşme sürecini olumlu etkiliyor ve hastanın hastanede kalış süresini kısaltıyor.

İlaç, ameliyat ya da radyoterapi her şey demek değildir. Bu tür uygulamalar hastanın psikolojik durumun düzeltip hayata bağlanmasında son derece etkili oluyor. Hasta kendisini daha güçlü hissediyor, ağrılara ve acılara daha kolay katlanıyor.

Bütün bunlar da bizim işimizi kolaylaştırıyor, çünkü karşınızda zor bir hastalıkla mücadele eden bir insan var ve onun psikolojik yapısı, gücü ve genel durumu sizin işinize de yansıyor. Bu yöntemler, hastada bir arınma sağlıyor. Meditasyon ve yoganın yanı sıra bu etkiyi dualar ve inanç tedavileri ile de görebiliyoruz. Dünyada bir çok yerde özellikle kanser gibi, koroner hastalıklar gibi kronik hastalıklarda hastalara bu yöntemler önerilir. Örneğin, katoliklerin yaptığı dua çalışmaları vardır. Kalp damar hastaları üzerinde yapılan bu dua çalışmaları hastanın ruhi durumunu düzeltiyor, endorfin hormonunun açığa çıkmasına neden oluyor, hastayı hayata bağlıyor ve yapılan tedavinin daha başarılı olmasını sağlıyor.”

Sporu hayatında önemli bir yere koymuş ve uzun yıllar boyunca ağır egzersizler yapan bir arkadaşım, hayatındaki stresle başa çıkma yolunu bu şekilde bulmuş. Gittiği spor salonunda Meditasyon yapan grupla ilgili

“Bana sanki yalnızca oturup hiçbirşey yapmıyorlarmış gibi geldi.”, dediğinde çok gülmüştüm. “Doğru”, dedim. Sonra ona dönüp sordum : “Peki sen en son ne zaman yalnızca oturdun ve hiçbir şey yapmadan hiçbirşey düşünmedin?” Uzun uzun bana baktı ve “Hiç hatırlamıyorum, biliyor musun?”, dedi. Güldük.

Peki ya siz en son ne zaman yalnızca oturup hiçbirşey düşünmediniz?

 

Elif Taşlıoğlu Dastori