“BİZSİZLİK” Oyunu

,

Önce başarının tanımı ve başarılı olmanın kuralları yeniden belirlendi.

Ardından mutluluğun tanımı ve mutlu olmanın kuralları.

Başarılı olmak mutlu olmak için yapılacak her şey mubah kılındı.
Kendinden çok başkalarıyla rekabet, kendinden daha çok başkalarını izlemek kurallardan biriydi.
Yola çıkan tüm engelleri ortadan kaldırmak için ne gerekiyorsa yapmak gerekliydi.

Çünkü “ben” o kadar önemliydi ki üzülmemeli, kırılmamalı, engellenmemeliydi.

“Ben” dışındaki her şey çok önemsizdi.
Cümleler hep “ben”le başladı hep “benim”le bitti.
Oyunun kuralı buydu.
Oyunda tek ve hep önemli “ben”dim.
Benim başarım benim hedefim benim mutluluğum benim sahip olduklarım hepsi çok önemliydi.

Daha çok “ben” im olmalıydı hep “ben” im olmalıydı.
Bildiğini, emeğini, sevgini, enerjini paylaşmamak gerekti oyunda çünkü paylaştığın ya senden fazlası olursa.
Ya senden daha başarılı ve mutlu olursa.
Kendine biriktirmeli kendine yatırım yapmalıydı en çok; çünkü kendi kendine kalacaktı er ya da geç.

Oyun işte böyle kuruldu…

“Ben” “ben” im diyenler çoğaldı çoğaldı çoğaldı ve artık sadece “ben” oldu yaşam amacı Dışındaki hiçbir şeyin kendisini ilgilendirmediği bu dünyada gün geldi “ben” im diyenlerle birlikte bir şey daha arttı
O da ŞİDDET
Adı ihmal, dayak, aşağılama, akran zorbalığı, mobing, istismar, ağaç katliamı, hayvan eziyeti ve dahaları oldu.

Tanımına tanımlar eklendi.

Dünya şiddeti haykıran, yardım isteyen, birilerini ikna etmeye çalışanlarla doldu.

Şiddetin seyircisi boldu.
Çünkü dokunmayan yılanın ömrüne ömür bahşedildi; dokunmadığı sürece yaşamasına izin verildi.

Yapılanlar hiç bilinmedi, gözler yumuldu, kulaklar tıkandı…
Çünkü oyun içinde bir oyundu üç maymunu oynamak.

Hep böyle mi devam etmeliydi hep böyle mi devam edecekti.

Hayır!

Peki nasıl son verilir bu “biz”sizlik oyununa?

Çok çok çok uzun yıllar önce bilenen ama oyunun kuralı gereği unutturulan bir şeyi hatırlayarak ve yeniden yaşayarak.

Tanımı ne olursa olsun sonlanmasını istiyorsak şiddeti, çözümü eskisi gibi bizde var olan bilgileri uyandırıp “biz” olmaktan geçiyor.

O zaman biz de önce adını koyalım oyunumuzun

Adı “BİZ OYUNU”

Oyunun kuralları mı?

Kuralları zaten hepimizde yazılı…

 

Handan BOZTEPE

Beş Yıl Sonra Bulunduğun Yerde Kendini Nasıl Hissediyorsun?

,

İş başvurularında, atama/yükseltmelerde veya lisansüstü eğitim sınavlarında kişinin hedeflerini veya vizyonunu belirlemek amacıyla sorulan sorulardan biridir.

Beş yıl sonra kendini nerede görüyorsun?

Bu soruya çok dikkatli ve çok özenli cevap vermek gerekir. Ne çok uçarı ne de çok basit bir hedef olmalı. Ulaşılabilir olmalı aynı zamanda da herkesin hedefinden farklı ve sana özel olmalı. Çok gerçekçi olmalı, sende iyi durmalı. Söylerken öyle güvenli öyle kendinden emin olunmalı ki mülakat sırasında seni değerlendiren herkes söylediklerine en az senin kadar inanmalı. Mesleğe ya da girdiğin işe yapacağın öyle önemli katkıların olmalı ki seni bu mesleğe bu pozisyona almayanlar pişman olmalı. Gözlerin pırıl pırıl olmalı, yüzüne emin ve çok da aşırı olmayan bir gülümseme konmalı. Ne çok güvensiz ne de jüride ukala olduğun hissi uyandıracak kadar çok güvenli olunmalı. Çok biliyor ama bilmediklerini kabul ederek öğrenmeye istekli görünmeli. Bunlar bir jüri önüne çıkmadan önce iş için teorik hazırlığınız kadar önemli olan ve bilmeniz gereken hep söylenen birkaç küçük ipucu…

Pekiii beş yıl sonra hedeflendiğin o noktaya başarılı mülakat ve ardı sıra geçekleşen prosedürleri geçekleştirerek gelebildin. Bir pozisyondan yükselip müdür oldun, istediğin okulda asistan oldun, girdiğin işte en sevilen eleman oldun, ya da işte tam da jüri karşısında söylediğin gibi çok istediğin hep bulunmak istediğin noktaya vardın. Beş yıl önce hedeflediğin yerdesin. Tebriklerrrrr! İşte bence tam da bu zamanda yani gelmek istediğin noktada bir soluklanıp bir mola verip bir durulmalı. Durulmak için durmalı.

Beş yıl sonra bir jüri geldiğimiz noktayı değerlendirmediği için kendi kendimizin jürisi olup bazı soruları yanıtlayabiliriz. İşte bazı sorular; Yaptığın bu iş senden neyi ne kadar aldı? Neleri kattı nelere katık oldu hayatında? Bu iş için kaç güzel andan vazgeçtin? Kaç arkadaşının seni ısrarlı aramalarına ve randevu talebine yanıt veremedin? Kazandığın para yetti mi isteklerini karşılamaya? Beş yıl önceki gibi heyecanlı mısın? Beş yıl önceki gibi hevesle ve severek mi gidiyorsun işine? Ne kadar sıklıkla kendini emeklilik hayalleri içinde buluyorsun? Önündeki beş yıl için aynı heyecanla hedef koyabiliyor musun?

Tüm hedeflerini gerçekleştirdin ne güzel, aferin, işte sana son olarak tam puanlık bir uzmanlık sorusu;

Beş Yıl Sonra Bulunduğun Yerde Kendini Nasıl Hissediyorsun?

 

Handan BOZTEPE

Senin İnovasyondan Ne Haber?

,

2012 yılıydı. Zor bir dönem geçiriyordum ve bildiğim en iyi baş etme yöntemlerinden biri olan kafamı gömüp çalışmanın bir ürünüydü. Çocuklara sıvı ilaç vermek için kullanılacak bir oral enjektör. Bir inovasyon yolculuğunun bir inovasyon hikayesinin adı. Yıllarca çocuk hastanelerindeki gözlemlerim, gözlemlerim sırasında zihnimde oluşan sorular ve bu sorulara yanıt arama çabamdı. Çabamın bir projeye dönüşmesi pek kolay olmamıştı aslında. Ben çok iknaydım ve inanıyordum gerekliliğine ama işin güç kısmı diğer kişileri de projenin gerekliliğe inandırmaktı. Çok şanslıydım ki bu süreçte çok değerli bilim insanları ile çalışma fırsatı bularak bu ekiple projenin önemli bir kısmını tamamladık. Tabi ki her girişim fikri gibi fikrin ticarileşmesi istenen nihai hedef gibi görünüyordu. Süreç içerisinde ürünün ticarileşmesi aşaması için çabalarım devam ederken o da benim hayatıma katkı vermek için çabalamaya başlamıştı. Ürün önce İtalya’da ödül aldı. Ardından benim girişimcilikle ilgili bir eğitime katılmamı sağladı ki bu eğitim bana bambaşka bir dünyanın kapılarını açtı. Yeni kavramlar, yeni eğitimler, yeni dostluklar kattı yaşamıma. Yaratıcılık, inovasyon ve girişimcilik yolculuğunun farklı duraklarında yer alan evrene olumlu katkı niyetinde olan birçok kişiyle tanıştırdı beni. Öğrendiğim yeni bilgileri konuyla ilgilenen öğrencilerimle ve meslektaşlarımla paylaşmak ve elimden geldiğince onlara rehberlik etme şansı verdi. Zaman geçiyor ürünün ticarileştirme çabaları hala devam ediyordu. Birçok firmayla görüşme süreçleri, hepsinde bir noktaya kadar gelip sonra geri dönmeleri sık sık yaşıyorduk, hala yaşıyoruz. Bu süreçlerin nasıl olmaması ve olması gerektirdiğini her seferinde öğretiyor bizim oral enjektör. Çok yakın bir tarihte bizim oral enjektör uluslararası bir ödül daha verdi ekibimize. İşte hikaye böyle devam ediyor biz onun ticarileşmesi için uğraşırken o da bize sürekli eğitim ve ödül vesilesiyle farklı pencerelerden dünyayı görebilme fırsatı vermeye devam ediyor.

Yaşadığım bu süreçte sıkı sıkı yaptığım işe sarılıp sevgiyle çabalarken sıklıkla karşılaştığım farklı niyetlerle sorulan sorulardan bazıları; “Senin inovasyondan ne haber?”, “Ne oldu enjektör işi?” .

Cevabı tüm niyetlere topluca ve biraz da uzunca bir yanıtla vereyim “Bir hayal kurar ve onun için çabalar emeklersiniz. Hele bir de hayalinizi hayal kurucularla birlikte kurabildiyseniz çok şanslısınız. Olumsuza ve hayal kovuculara kapatırsınız alıcılarınızı. Siz hayale bir yol çizersiniz o da kendine sizin hiç tahmin edemeyeceğiniz bambaşka bir yol çizebilir. Evet belki hayalimiz ticarileşmedi henüz ama belli ki bir yolu var bizim oral enjektörün yürümek istediği. O bizim elimizden tuttu biz de onun elinden tutmaya devam ediyoruz, devam ediyoruz yolculuğumuza, hikayemize… Peki “Sizin inovasyondan ne haber?”

Handan Boztepe

Kırılan Hayalleri Ne Yapalım?

,

Konumuz hayal ve kırıklıkları olunca sanırım bu sorunun cevabını bir hayal kurucu hikayesinde arayabiliriz. Bakalım mı bizim hayal kurucu kırılan hayalleri ne yapıyormuş?

Heyecandan içi içine sığmıyormuş bizim hayal kurucunun. Büyüsü bozulmasın düşüncesiyle kimselere söyleyemiyormuş. Sadece sabahleyin beslediği küçük hayvanlara, şakıyan kuşlara, yüce çınarın yapraklarına sessizce fısıldıyormuş güzeller güzeli hayalini. Gittiği her yerde hayalini hatırlatan bir şeyi mutlaka görüyor, o hatırlamasa bile bir süre sonra hayali ona kendisini bir şekilde hatırlatıyormuş. O hayali, hayali de oymuş. Bu hayal ona ait onun olan pek kıymetli bir hayalmiş. Bu diyarda hayal kurucuların hayal kurması zaten bilinen bir şeymiş ama bu hayal çok başkaymış. Ne gerekiyorsa olması için gayretle uğraşmış. Çalışmış çabalamış yollar aşmış.

Fakatttttttt.

Bu hayal kurucunun bu güzelim bu biricik “hayali” bir “hayal kırıklığı” ile sonuçlanmış. Nasıl üzülmüş, nasıl inanamamış öyle ki her sabah kötü bir kabus gördüğünü düşünerek uyanmış. Gerçek olamazmış ama gerçekmiş. Sadece gerçek olup olmadığını bile kabul etmek bu kadar zor oluyorsa, onu kaybetmiş olmaya ve yokluğuna nasıl alışacakmış? Sorgulamaya başlamış bir anda kırılan hayali miydi? Yoksa yola ve yolculuğa olan inancını kaybetmiş olan kalbi mi?

Bir bilge hayal kurucu ona yolculuğu sırasında bilgelerin hayatlarını dinlemeyi, okumayı önermiş. Belki aradığı cevap onların deneyimlerinde olabilir düşüncesiyle “derin bilgi merkezi” ne yani kütüphaneye gitmiş koşarak. Bilge hayal kurucuların hayatlarını anlatan bir sürü kitabı bir seferde kucaklamış çok çok uzaklardan gelen yakınlarını kucaklar gibi.

Onları evinin en güzel koltuklarına oturtur gibi itinayla dizmiş kütüphanedeki masaların üzere. Evinize kabul ettiğiniz misafirlerin hepsini sevgiyle kabul etmişseniz hiç ayrım ya da ayrıcalık yapabilir misiniz aralarında? Hayal kurucuda sevgiyle kabul etmiş hepsini.

Aralarında hiç ayrımcılık yapmadan okumak istiyormuş ama hangisinden başlamalıymış acaba. Hayal kurup hayalini gerçekleştirmiş kişilerin gizli bilgilerine ulaşmasına o kadar az zaman kalmış ki… Bir okuma kadar uzak, bir sayfa kadar uzak.

O kadar heyecanlıymış ki bizim hayal kurucu kendisine en yakın duran kitaptan başlamış hemencecik okumaya. Bir bilge hayal kurucunun hikayesini sonra diğerinin sonra bir başkasının hayatını okumuş. Çokta farklı değilmiş hayatları onun hayatından. Annesinin ona her sabah hazırladığı reçelli tereyağlı ekmek gibi bir çırpıda bitirmiş kitapları lezzetlerine yenik düşerek. Bizim hayal kurucu bütün günü kütüphanede geçirerek tüm kitapları okumuş. Kütüphanenin kapanma saati gelmiş ve artık herkesin evine gitmesi gerekiyormuş. Misafirler raflarına bizim hayal kurucu ise evine dönmüş. Yatağına uzanmış ve başlamış düşünmeye, sanki zihninde koca bir sandık taşıyormuş içinde yüzlerce mücevher olan.

Tüm bilge hayal kurucuların hayatlarını okumuş. Kimi doğuda doğmuş kimi batıda, kimi kadınmış kimi erkek, kimi gençmiş kimi yaşlı, kimi kısaymış kimi uzun, kimi sarı saçlıymış kimi siyah. Ama hepsinin ortak bir özelliği varmış. Kurdukları hayallere inanmışlar ve hayalleri gerçekleştirmek için hedefler koymuşlar, çaba sarf etmişler, sorumluluk almışlar veeeeeee en önemlisi hayallerini gerçekleştirmek için yaptıkları her bir eylemi değerli bilmişler ve bu eylemlerin onlara yeni bir bilgi ve deneyimle döndüğünü kabul etmişler.

Hemen defteri kalemi eline almış bizim hayal kurucu her gece olduğu gibi bu gecede başlamış kendine not yazmaya; diğer gecelerden bir farkla yazmış notunu. Huzurla ve kabulle…

Canım Hayal Kurucu;

Unutma emi!

Senin istediğin zaman ve şekilde gerçekleşmeyen bu hayal için yaptığın ve gerçekleştirdiğin eylemler seni çok daha güzeline hazırlıyor olabilir.

Ayrıca senin gerçekleşmeyen ya da tam istediğin şekilde -zaman, şekil ve insanlarla – gerçekleşmeyen hayallerine nasıl davrandığın çok çok önemli.

Onları birer hayal kırıklığı olarak kabul edip zihninin çatı katına bir daha hiç hatırlamamak üzere kaldırıyor musun? Yoksa onları çok daha güzel şekilde ve zamanında gerçekleşecek hayallerin öncülleri olarak kabul edip; en sevdiğin, en renkli, en değerli, çerçevelere yerleştirip hatırlamak için evinin en güzel yerine mi koyuyorsun?

Baktıkça o çerçevelere hayalin için ortaya koyduğun çabalarını, hayalini gerçekleştirebilmek amacıyla çıktığın yolda karşılaştığın hayal kurucuları, karşılaştıklarının hayal kurucu mu hayal kovucu mu olduğunu kolayca anlamanı sağlayan deneyimlerini, çok daha güzel bir hayal için oluşturduğu zenginliklerini hatırlıyor musun?

Hayallerini Kırma…

Hayal Kurucu

 

Siz kırılan hayallerinizi ne yapıyorsunuz?

Handan Boztepe

Susma Hakkı

,

Zamanın birinde, huzur ve mutluluğun yaşam olduğu, sevginin paylaşılarak arttığı, azla doyulan, çok olsun diye savaşılmayan, bir yaşanan, birinin derdinin herkesin derdi olduğu, her şeyin paylaşıldığı bir diyar varmış. Bu diyarda kimler mi yaşarmış? Hayal kurucular. Konuşarak ve düşünerek yaşar ve huzur içinde geçinir giderlermiş. Bir ritm halinde rengarenk olurlarmış konuşmaya başlayınca renklerin seslerini duyarlarmış ve sesleri renklendirirlermiş. Bu diyarda insanlar konuşmaya bir başladı mı? Gökyüzü rengarenk olurmuş. Kızsalar da üzülseler de içinde sevgi olan sözler söylerlermiş.

Günlerden bir gün bu diyara bir ziyaretçi gelmiş ve diğer tüm ziyaretçiler gibi sevgiyle kabul edilmiş. Bu ziyaretçi için bu diyardaki en garip davranış kendileri dışında olanlar için hayal kurucuların gösterdikleri çabaymış. Birinin sorunu o kişiye aittir, eylemleri sözleri o planlamalı diye düşünüyormuş. Kimsenin kimse için bir şey yapmasına gerek yokmuş. “Biz olmak” “birlik olmak” çok saçmaymış ona göre. Onun geldiği yerde öyleymiş çünkü.

Bu ziyaretçi zaman içinde bu diyardakilere başkaları için yorulmanın gereksizliğini, onlar için harcayacakları enerjiyi ve zamanı kendilerine harcamanın daha mantıklı olduğunu anlatmış. Kendine ayıracağın zaman ve eylemleri başkaları için harcamanın gereksizliğini her seferinde her eylemde vurgulamış. Onlara bir hakları olduğundan bahsetmeye başlamış. Bu hakkın adı “Susma Hakkı” ymış. Kendileri dışındaki hiçbir şey için hareket etmemeleri ve sessizliklerinin adıymış bu. Önceleri itiraz edip az kişi tarafından kullanılsa da gel zaman git zaman bu diyardaki herkes bu hakkını çok fazla kullanır olmuş. Sustukça çok kazandıklarını düşünmeye başlamışlar. Eskiden başkasının meyvesine de konsa zararlı böcekler hemen herkes birlik olur böcekleri kovarlarmış. Birine zarar verilse hep birlikte zararı onarırlarmış. Artık sadece kendileri varmış. Ama diyarda “Susma Hakkı” nı o kadar çok kullanmışlar ki konuşmayı unutmuşlar. Birbirlerinden uzaklaşmışlar. Paylaşamaz olmuşlar pek çok şeyi. Evet belki çok şeye çok şeylere sahip olmuşlar. Ama seslerini, neşelerini, sevgilerini en önemlisi de hayal kurma yeteneklerini kaybetmişler. Artık diyar da rengarenk değilmiş. Solmuş tek tek renkler ve hayal kurulmaz bir diyara dönüşmüş. Kararmış içindekilerle birlikte. Bu diyara gelen ziyaretçinin adı neymiş biliyor musunuz?

Korku. Evet korku. Çünkü;

Korku korur gibi görünür seni oysa ki korur hayal kovucunun dengesini.

Korku kurdurmaz hayalleri.

Korku susturur önce dilini sonra zihnini, korku ele geçirir önce bedenini sonra ruhunu, korku durdurur, ne ileriye götürür ne de geriye seni.

Korku bir rüyadır; korkanın hiç uyanmak istemediği ve uyandığında her şeyin daha kötüye gideceğine inandırıldığı.

Bu Ay 8 Mart Dünya Kadınlar gününü kutlayacağız. “Susma Hak” kını kullanmayı reddeden bir grup hayal kurucu kadının “korkusuzca” gerçekleştirdiği bir eylem kutlamamıza sebep bu özel günü. İçinde evrenin yaratılışıyla eşzamanlı var olan özel gücü geçici kazançlara değişmeyen, içindeki gücünü keşfetme yolculuğunda her gün emek harcayan, sesinin rengini tüm evrene yansıtan, hayal kuran ve hayal kurduran tüm kadınların günü kutlu olsun.

 

Handan Boztepe

 

Geleceği Yetiştirmek, Geleceğe Yetişmek

,

Geleceği yetiştirme sorumluluğu olan eğitimciler geleceğe yetişmeye çalışıyor günümüzde. Bilim ve teknoloji o kadar hızla değişiyor ve gelişiyor ki gelecekte olabilecekleri ve geleceğin getireceklerini şaşkınlıkla izliyoruz. Yapay zeka, sanal gerçeklik, robotik cerrahi ve daha neler neler. Çok hızlı ve baş döndürücü gelişmelerin içinden geçiyoruz. Gelecek çok hızla geliyor ve zaman daha hızla akıyor.

Geçenlerde okuduğum bir yazıda gelecek nesillerde aranacak özellikler sıralanmıştı. Bu özellikler arasında “eleştirel düşünme, problem çözme, duygusal zeka, değerlendirme ve karar verme” gibi özellikler yer alıyordu. İlk sırada ise “yaratıcılık ve farklı düşünebilme” vardı. Doğduğumuzda hepimizde bol miktarda bulunan bu özellik ve bu özelliğin geliştirilmesi her geçen gün daha da önemli hale geldi. Geleceğin yetiştirilmesinde katkıda bulunmaya çalışan bir eğitimci olarak “Sorgulayan, eleştiren, düşüncelerini “acaba çok mu saçma olur, kim ne der” demeden rahatça ifade edebilen, bunları tartışabilen, savunabilen, sorunu görebilen ona çözüm üretebilen, merakı, öğrenme hevesi ve sorduğu soruları geçiştirilmeyen” bir gençliğin eğitimine katkıda bulunmamız bekleniyor bizden anladığım kadarıyla. Peki ama nasıl? Bütün bu özelliklerle öğrenciyi bezemeden ve onlardan beklentilerimizi belirlemeden önce eğitimciler olarak hatırlamamamız gereken bazı konular olduğunu düşünüyorum.

Dile kolay tam yirmi yıldır geleceğin eğitiminde deneyimleniyorum, geleceği yetiştirmeye katkıda bulunmaya çalışıyorum. Bu sürecin en eşsiz en güzel yönlerinden biri de öğretirken öğrenmek. Geleceği yetiştirme deneyimlerimde onlardan öğrendiklerimi birer hatırlatıcı olarak paylaşmak istiyorum bu yazımda. Bana bu yazıyı yazdıracak deneyimleri kazandıran sevgili öğrencilerime bir kez daha teşekkür ederek…

  • Öncelikle siz de insansınız öğrenci de insan. Kimse kimsenin üstü altı yanı sağı solu ya da bir organı değil. İşte tam da bu nedenle önce saygı ve anlayış.
  • Hangi düzeyde olursa olsun eğitimciyi severseniz eğitilebiliyorsunuz. Bu kavramın ilkokulda kaldığını savunanlar ya da yetişkinin öğrenmeye hazır olarak geldiğini istese de istemese de öğrenmek zorunda olduğunu savunanlar vardır elbet. Bence değil. Bence eğitimci ve eğitilen arasında bir köprü kurulmalı. Mesela derse ilk girdiğinizde bir gülümseme veya bir espri ile bu köprünün temelini atabilirsiniz. Güler yüzlülük veya bir espri değerini düşürmez bildiklerinizin.
  • Eğitimciyseniz eğer, kendinizi geliştirmek, zenginleştirmek, dönüşümün ve değişimin farkında olmak zorundasınız. Neden mi? Öncelikle bilginin, duygunun, deneyimin, becerinin geçişini sağlayacak olan köprüyü kurmanıza yardımcı olur. Köprü sağlam oldukça; geçiş sağlam geçen de çok olur. Neden mi? Çünkü dünya dönüyor. Her dönem yeni bir kuşak ekleniyor. Matematik problemlerinde üç bilinmeyenli denklemlerin kahramanları olan X, Y ve Z karşınıza kuşak problemi olarak çıktığında dönüşümünüz çözümünüz olur.
  • Okula girerken, derse girerken iki şeyi kapının dışında bırakmalısınız. Birincisi gündelik işlerinizle ilgili sorunlarınız ikincisi ise egonuz. Bazen içimden geçen şu ki; keşke o egoları gösterebilecek aynalar olsa da insanlar sabah evlerinden çıktıklarında saçlarını kıyafetlerini kontrol ettikten sonra egolarının büyüklüğünden rahatsız olarak şöyle onları derleyip toplayıp çantalarının bir gözüne sıkıştırsalar. Lazım olduğunda o gözden alır tekrar kullanırlar. Aynı zamanda da birileri kulaklarına sessizce ve incitmeden “Bak canım sen ve yaptıkların çok kıymetli bununla birlikte her şeyi de sen bilemezsin, bilemeyebilirsin, bilememe hakkın da var” dese. Bunu onlar anlayana kadar binlerce kez tekrar etse. Çünkü her şeyi bildiğinizi düşünerek egonuzla birlikte anlattığınız, sorgulatmadığınız, düşündürtmediğiniz dersler var ya işte onlar altları çizilen notlardan, süresi bitsin diye bakılan saatlerden bir adım öteye gitmiyor.
  • Anlattığınıza inanmıyorsanız anlattığınızı uygulamıyorsanız durumu hiç saklamaya çalışmayın çünkü saklanmıyor. Belli oluyor, anlaşılıyor, dürüst gelmiyor, öğretici olmuyor. Karşılığı sadece not ve geçme/kalma kaygısı oluyor. Oysa ki çok daha fazlası var eğitimin içinde. Derslerinizde hayatlara nasıl dokunulması gerektiğini anlatırken onların hayatlarına da dokunmuyorsanız o ders amacına ulaşmıyor.
  • Ulaşılabilir olun. Söyleyeceğiniz bir güzel bir sözün, ayıracağınız bir dakikanın, kuracağınız bir göz temasının neleri değiştirebileceğini, kimini uçurumun eşiğinden aldığını, kimine bir ivme kattığını deneyimleme şansınızı kaçırmayın.
  • Her nesil kendinden bir öncekini, sistemi, eğitimi, eğitimciyi ve olanı biteni türlü nedenlerle eleştirilebiliyor. Şikayet etmek ve eleştirmek en kolayı en faydasızı en enerji tüketeni. Tercihiniz bu değilse o zaman Gandhi’ nin söylediği gibi “ Görmek istediğiniz değişikliğin kendisi olun”.
  • Son hatırlatıcım da sevin…

 

Handan Boztepe

Bu Yıl Ne Kadar Eksildin Kendinden?

,

Kendini, kendinden ne kadar eksildiğini ne kadar eklendiğini değerlendirmek için ne güzel zamanlardır “yeni yıl” “yeni yaş” “yeni başlangıçlar”. Yeni yıla dilekler ve isteklerle başlayıp ona bir sürü sorumluluk yüklemek kolay. Çünkü nasıl olsa yeni, gıcır gıcır. Yaşanmamış, yazılmamış, çizilmemiş öylece bizi bekliyor. Ama ya yaşadığımız, yazdığımız, çizdiğimiz, zamanını kullandığımız yıl? Geçmiş olan yıl? Onu her gününde sorunlar, sıkıntılar, istekler, üzüntüler, koşuşturmalara mı boğduk yoksa kararınca yorup ardından soluklanacağı nefes alacağı anlar ve onlardan da çocuklarımıza ve onların çocuklarına aktarılacak, bir kış akşamı birlikte kahkahalarla anlatılacak anılar mı yarattık?

Gelecek yıla daha iyi hazırlanma, geçmiş yıldan öğrenme, daha çok anı biriktirme ve yeni yılı da çok yormamak gayretiyle yılın sonuna doğru daha yoğun bir şekilde kendime şu soruları sorar oldum son yıllarda…

Ne kadar eksildim kendimden, “benden”?

Hangi güzelliklerden ne kadar ekleyebildim “bene” ?

Ne kadar gerçekleştirebildim “beni” ?

Ya memnuniyet durumum nedir “benden”?

Bana bu soruları sordurarak kendimi hatırlatmaya yardımcıdır bir deniz bir de kitaplar… Onlar; içinde kaybolmaktan hiç korkmadığım, her içine dalıp çıktığımda yenilendiğim, içine daldıkça güzelleşen, derinine indikçe derinleştiren, bana yeni pencerelerin açılması için umut olan, yol olan, sonsuzluğu anlatan, sona geldiğimi düşündüğümde ufukta bana yeni başlangıçlar sunan çok sevdiklerimdendir. Belki de bundandır ne zaman bir sorum ya da sorunum olsa çözümü çareleri onlarla birlikte daha kolay bulmam. Ne zaman ki cevabını bilmediğim sorular çıktı karşıma cevabı da onlarla birlikte geldi. Ya bir kitapçıda tesadüf ederiz kendileriyle sessizce çağırır beni al diye, ya da bir dost vesilesiyle kendisini kavuşturur size.

Bu dost vesilelerini oldukça sık yaşarım. Hani yaşlı teyze sohbetlerinde birisi sorununu anlattığında şu otla şunu karıştırır sıcak suda kaynat ılık ılık iç ya da filanca doktora git onun yazdığı ilaçlar çok iyi geliyor diyerek öneriler verenler vardır ya işte benim de iştahla bir yemek tarifi veren şefler ya da şifali bir ot tarifi veren aktarlar gibi şu kitabı okudum bak çok iyi geliyor, bak bir okusan tekrar okursun diyen dostlarım var.

İşte tam bu yılın sonunda sorular sorulmaya hesaplar kapatılmaya başlandığında yani “Ne kadar eksildim kendimden? sorusuna yanıt ararken bir dostumun önerdiği Bessel A. Van Der Kolk’un yazdığı “Beden Kayıt Tutar” kitabıyla tanıştık. Travmaların “benden” ne kadar eksilttiği, bu eksikliği fark etmenin önemi ve fark ettikten sonra yapabileceklerimiz sunulmuş bu kitapta. Kitabın her bölümü son derece güzel ve öğreticiydi benim için ama özellikle bir bölümünde yazılanlar çok daha dikkat çekiciydi.

….Kendisi de toplama kampında kalmış olan Krystal, hastalarının pek çoğunun profesyonel olarak başarılı olduğunu ancak özel ilişkilerinin mesafeli ve umutsuz olduğunu görmüştü. Duygularını bastırmak, bir çok şeyi kaybetme pahasına iş dünyasında başarılı olmalarını sağlamıştı. Bu insanlar, bir zamanlar ezici olan duygularını bastırmayı öğrenmişlerdi ve sonuç olarak da ne hissettiklerini bilmiyorlardı. Çok azı terapiye ilgi göstermişti… (syf. 99)

Hayatı bir işten bir işe, bir başarıdan bir başarıya, bir hedeften bir hedefe, bir ödülden diğerine koşarak yaşarken, yaşadığın travmaları normalleştirmeye çalışırken ya da normalin bu olduğunu düşünürken; şarkı söyleten, dans ettiren, kahkahalarla güldüren, ağlatan, yağmurda ıslatan, çimenlerde yuvarlandıran, sırtüstü yatıp bulutlardan masal yazdıran, düştüğünde güldüren, yeni heyecanlar yeni deneyimler yaşatan, “Beni ben yapan”, “BEN” e ne oluyor? Ne kadar eksiliyorsun bunlardan?

Ne kadar erken fark edersek o kadar iyi. Çünkü henüz zamanın, enerjin ve üstelik daha yaşanmamış, yazılmamış, çizilmemiş, gıcır gıcır bir yılın var önünde.

 

Handan Boztepe

Sev Üret Paylaş

,

Mutluluk…

Hakkında söylenen ne çok şey var. Hele ki son yıllarda. Mutluluğun sırları, yolları, nedenleri, gizleri… Mutlu olan insanların özellikleri…

Mutlu olmak bir amaç, çözülmesi gereken bir sorun, formülü olan bir probleme mi dönüştü son yıllarda?

Söylendiği gibi “Hem Haklı Hem Mutlu Olamaz mıyız? ”

Mesela sadece insanlar mı önce kaybedip sonra arıyorlar mutluluğu yoksa evrendeki her canlı mutluluğu bir reçeteyle tedarik edebiliyor mu?

Mutluluk sadece biz insanoğlunun derdi mi acaba?

Mesela bir arı sabahleyin kovanından bal yapmak için çıkarken çayırlara çimenlere amacı mutlu olmak mı? Ya da bir çiçek sabahın çiğlerini üzerinden hafifçe sirkeleyerek açmaya başladığında amacı mutlu olmak mı? Bir nehir önüne katarak içinde ne var ne yoksa ilerlerken, kayalara taşlara çarpa çarpa giderken, kendinden daha engine yol alırken amacı mutlu olmak mı?

Mutlu olmak bir amaçsa, ya mutlu etmek bir amaç değil mi?

Mutluluk böyle kimselere söylenmeyecek bir sır mı? Yoksa gizem mi?

Bence değil?

Nereden mi biliyorum? Çünkü mutlu insanlar tanıdım ve şanslıyım ki ben bu mutluluk formülünü bulan ve bir sır gibi saklamadan yaşayan insanlarla büyüdüm. Şimdi sizlerle onların formülünü, çocuk gözümle gördüğümü paylaşayım;

Kimsenin derdinin mutlu olmak olmadığı, mutluluğun yaşamın içinde kendiliğinden geldiği, aynı nefes almak gibi doğal bir olay gibi yaşandığı zamanlardı. Üzülmek ağlamak gibi çok normal bir duyguydu mutlu olmak. Mevsimlerin ve günlerin dönüşümü kadar doğaldı, “amaç” değildi “hedef” değildi. O kadar normaldi ki. Mutluluk ortaktı, bireysel değildi. Birlikte mutlu olmak vardı. Masalların sonu gibiydi yaşamak “veeee sonsuza kadar mutlu yaşadılar”.

Onlar kendilerini oldukları haliyle seven, eksiklerine gülebilen insanlardı. Kendileri gibi kendileri dışındaki her şeyi severlerdi. Doğayla uyum içinde yaşar onunla konuşurlardı. Ortak dilleri vardı doğayla. Mesela kış çok sert geçeceğini ayva çiçeklerinin çok olmasıyla haber verir, onlar da bu mesajı ve önlemlerini alırlardı. Ne kışa kızarlardı ne de soğuk havaya.

Çocuklarla zaman geçirirlerdi. Onlara masallar fıkralar anlatırlardı. Hatta çocukların ebeveynlerinden koşup saklanıp mola verdikleri insanlardı onlar. Dinlerlerdi. Bizim zamanımızda diye başlayan cümlelerin sonunu heyecanla beklerdi herkes.

Birlikte üretilirdi. Üretmek hep vardı, mevsimi ve zamanı yoktu üretmenin. Sadece kendileri için değil kendileri dışındaki herkes ve her şeyle paylaşmak için üretilirdi. Bir meyve ağacını kendileri için dikerlerken diğerini de kurda kuşa yem olsun diye dikerlerdi. Pişen güzel bir yemek konuya komşuya dağıtılırdı. Ya da keşke karnı aç biri eve gelse de o da bizimle birlikte yemek yese diye dilek dilenirdi. Ve gerçekten birileri gelir ve ne varsa paylaşılırdı. Paylaşılırdı çünkü onların dilinde hep şu söz vardı. “Ne Verirsen Elinle O Gelir Seninle” .

Sadece çok kısa kesitler sundum bu yazımda birlikte büyüdüğüm “mutlu insanların” “mutluluk sırlarından”. Onlar mutlu yaşadılar, mutluluk paylaştılar, mutluluk bıraktılar, eminim şimdi de çok mutlulardır…

Sırları mı? Kısaca ve Sadece “SEV, ÜRET ve PAYLAŞ”

 

Handan BOZTEPE

Bir Mesleğin Mezuniyetten Sonra Öğrettikleri

,

Kasımdı. Tıpkı bugünlerdeki gibi soğuk bir Ankara günüydü ilk iş günüm.

Okulu birincilikle bitirdikten sonra yaptığım iş başvurularından aldığım yanıtlardan sadece iyi bir dereceyle okulu bitirmenin yeterli olmadığı gerçeğiyle yüzleşmem ve bu durumu kabul etmem çok da uzun sürmemişti. Mezuniyetten beş ay sonra bir hastaneye yaptığım başvuru kabul edilmiş ve bir kasım günü işe başlamıştım. Hiç bilmediğim bir şehir hiç bilmediğim bir hastanede yepyeni bir hayata merhaba dedim. Dedim demesine de…Bu merhaba, biraz titrek, biraz ürkek, biraz tedirgin, biraz heyecanlı ve biraz meraklı bir merhabaydı. Çalışmaya başladığım beyin cerrahisi yoğun bakım ünitesinin kapısına ilk geldiğimde bir cebimde okulda öğrendiklerim diğer cebimde ise tam tarif edemeyeceğim ama etkisini midemden kalbime kadar her yerde hissettiğim bir tuhaf hal vardı. Eveeet. Nihayet işe başlamıştım. Ben de artık hemşireydim hem de Beyin Cerrahi Yoğun Bakımda. Bir yandan okulda öğrendiklerimi klinik uygulama ile birleştirmeye çalışıyordum diğer yandan da birçok kişinin -yoğunluğu ve yaşattığı deneyimlerin güçlüğü nedeniyle- bu klinikte olmamın ne kadar büyük bir şansızlık olduğu ifadeleriyle ve olumsuz düşünceleriyle baş etmeye çalışıyordum.

Bir süre sonra bir cebimde taşıdığım teorik bilgilere yenileri eklenerek uygulamada yer buldu, diğer cebimde taşıdığım ve etkisini midemden kalbime kadar hissettiğim duygunun yerini de daha güvenli ve sakin bir hal aldı. Bir halden diğer bir hale geçiş epeyce zaman almış, beni yaşattıklarıyla dönüştürmüş, çok kıymetli çok değerli deneyimler edindirmişti. Bu deneyimlerin içerisinde beni en çok etkileyenlerden biri okulda öğrendiğimiz “işitme duyusu insanlarda en son kaybedilen duyudur” bilgisini klinikte canlı canlı yaşamaktı.

Bir gece nöbetindeydim. Hasta trafik kazası geçirmişti ve yoğun bakıma kabul edildiğinde bilinci kapalıydı. Genel durumu çok iyi değildi. Hemen gerekli tüm tıbbi girişimler ve bakımlar yapılmıştı. O gün bir bölümü makineye bağlı olarak geçecek yaklaşık altı aylık yoğun bakımda yatış döneminin ilk günüydü. Bu süre içinde hasta konuşamamıştı. Çoğu zaman uykulu bir haldeydi. Altı ayın sonunda hasta genel durumu servise çıkmaya uygun bulunduğunda çok az konuşabilerek, taburcu edildi. Ancak hastamız ne yazık yürüyemiyor ve istediği gibi hareket edemiyordu. Bu ve benzeri onlarca vakamız olur onları da benzer şekilde taburcu ederdik. Ancak bu hastayı diğerlerinden farklı kılan bir şey olmuştu hem de taburculuğundan tam bir yıl sonra. Sabah saatleriydi takım elbiseli uzun boylu bir genç yoğun bakımın kapısında bana kendini tanıttı. İsim çok çok tanıdıktı. Bir yerlerden hatırlayacaktım ama nereden? Tekrar tekrar ismini söyledikten sonra ekledi “Hemşire hanım ben bu yoğun bakımda yatmıştım, yattığım yatağı ve yeri görmek istiyorum” dedi. Gözlerime inanamadım. Tamamen iyileşmiş ve yeniden eski sağlığına kavuşmuştu. Bir mucize olmuştu. Şaşkınlığım ve mutluluğum henüz daha üzerimdeyken çok daha büyük bir şaşkınlıkla karşı karşıyaydım. Hastamız bilinci kapalı şekilde yoğun bakımda yatarken kendisi ile ilgili olanlar da dahil tüm konuşulanları duymuştu ve hepsini tek tek hatırlıyordu, hatırladıklarını da bize anlatıyordu. O zaman elimizde hastaları tedavi etmek için kullandığımız ilaçların yanında bir gücümüz daha vardı o da sözlerimiz, son ana kadar ulaştırabileceğimiz sözlerimiz…

Çalışmaya başladıktan sonraki her gün bu ve benzeri deneyimlerle biraz daha iyi anladım ki “mezuniyete kadar biz mesleği öğreniyoruz ama mezuniyetten sonra meslek bize öğretmeye başlıyormuş”. Yoğun bakımda çalıştığım süre boyunca yaşamın anlamını, sağlığın önemini, hayatta hiç bir şeyi ertelememek gerektiğini, bir lokmayı yutabilmenin, bir nefesi soluyabilmenin kıymetini, sözün sihrini, sevginin ve güler yüzün gücünü, hayatın sunduğu mucizeleri, güzel vedalaşabilmeyi deneyimleme ve öğrenme fırsatım oldu. Diğer kliniklere göre fiziksel ve duygusal yorgunluğu kat kat fazlaydı belki ama bana öğrettiklerinin değeri tüm yorgunluklara değerdi. Bir çok kişi tarafından şanssızlık olarak görülen yoğun bakım benim için harika bir deneyime dönüşmüş, beni dönüştürmüştü. Şimdi de iyi ki diyorum iyi ki bu klinikte çalışmışım iyi ki…

Kim bilir belki sizin de şu anda içinde bulunduğunuz ve kendinizi şanssız hissettiğiniz ya da hissettirildiğiniz iş deneyimleriniz sizin gelecekteki gerçeğinizin bir parçasıdır, tıpkı bir puzzle parçası gibi tamamlandığında anlamını bulacaktır, sizin iyi kiniz olacaktır kim bilir?

 

Handan Boztepe

“Ah Evcezim Evcezim Sen Bilirsin Halcezim”

,

Eylül, zamanını Ekim’e devretti. Bizleri evlerimizle daha çabuk buluşturmaya söz vermiş belli ki… Serin günler koşarak geldi. Kışlık ev terlikleri, kalın çoraplar, diz battaniyeleri evde yeniden görünür olmaya başladı bile. Varsın serin olsun daha çok evde ve evle zaman geçireceğimiz güzel günlere doğru yol alıyoruz.

Başlıkta yer alan sözü çocukluğumda anneannem ve annemden çok duyardım. Eve her girdiğimizde bir nevi evimizi selamlama şekliydi bu söz; “Ah evim halimi sen bilirsin”. Aslında ne kadar güzel ve ne kadar doğru bir sözmüş. Halimizi en iyi evimiz bilmiyor mu?

Yaşantımızın bir kısmı şehrin ve işlerin koşuşturması içinde, yürütülmesi zorunlu formal ilişkiler, zaman zaman parçası olmak istemediğimiz trafik ve kalabalıklar içinde, toplumsal normlar ve kurallara uygun bir şekilde geçiyor. Farklılıklar içinde dengede kalmaya çalışıyoruz. Farklı insanlar farklı mekanlar farklı yargılar. Bir çoğu bize ait olmayan kurumsal toplumsal mekanları kullanıyoruz. İşler bitip dönüp dolaşıp döndüğümüz ve yeniden dengelenmeye çalıştığımız yer ise “evimiz” oluyor. Evimizde kendimiz oluyoruz, şöyle bir kendimize geliyor ve yenilenmeye başlıyoruz.

Belki karakterim belki burcumun özelliği bilemiyorum fakat evi çok seviyorum. Benim evim güzel evimdir. Evim benim limanımdır. Çocukken koşa koşa geldiğim en sevdiğim oyun bahçem özgürlüğümdür… Çok eşyası yoktu evimizin–şimdi anlıyorum iyi ki yokmuş- ama çocukken özgürce resim çizeceğimiz bir duvarımız, evde misket oynayabilecek kadar boş alanımız ve hepsinin ayrı ayrı hikayesi olan eşyalarımız vardı. Hiç bir şey konuşmadığımız bir anda babam tavana bakar bakar – tabi biz de ona- bize avizenin hikayesini anlatırdı. Çok sevdiği arkadaşının hikayesi düğün hediyesi olarak aldığı avizenin hikayesine ekleniverirdi. Evde “bu eskidi atalım” diye bir kavram yoktu. Eski ve iş göremez haldeyse bir eşya onu mutlaka iş görür bir hale getirmeye çalışırdık. Ne güzel aslında o zamanlarda geri dönüşüm yapmaya çalışıyormuşuz. Kullanılmayan bir dolabın rafları ertesi gün kardeşim ve bana kitaplık olurdu. Birazcık da olsa katkımızla şekillenen kitaplığın hikayesine biz de ortak olurduk. Biri bize kitaplığımızı sorduğunda kardeşimle birlikte başlardık anlatmaya hikayesini. Evimiz ve içindekiler bizimle birlikte yaşayan bir organizma, bizim bir parçamız gibiydiler. Eşyalar sadece kullanılmıyor bize hikaye yazdırıyorlardı, hayatımıza ve huzurumuza ortak, cümlelerimize özne oluyorlardı. Yok olmuyorlar sadece form değiştiriyorlardı. Ne şanslıyım evlendikten ve kendi evimin hikayesini yazdıktan sonra da çocukluğumun geçtiği evde zaman geçirebiliyorum. Aynı avizeyi görüp şimdi biz çocuklarımıza aynı hikayeyi anlatıyoruz. Eve ve eve ait parçalara alındıkları yerler, markaları değil hikayeleri eşlik ediyor hala. Umarım bizden sonra da yaşar hikayeleri.

Seyahat ettiğimiz her yerde yaşayan hikayeler, tarihi evler, antikacı dükkanlarındaki ev parçaları hep ilgimi çekmiştir. Bu ilgim son yollarda daha da arttı. İncelerim ve dokunurum o eşyalara, bayılırım insanoğlunun o günlerden bu günlere “evleşme evrimini” görmeye. Özellikle kapılar ve aksesuarları, onlara ayrı bir ilgim var. Kapıları evlerin yüzüne benzetirim. İnsanlar yüzleriyle evler de kapılarıyla açılır dış dünyaya…Bir eve girerken ilk önce kapı karşılar sizi, kapıyı çalarsınız ve beklerken açılmasını yine onun yüzüyle baş başa kalırsınız; siz ona bakarsınız o size… Eğer kapının üstünde bir resim bir şekil varsa ona takılır ve desenin üzerinde gezinir gözler. Ev sahibinin kapıyı açmasını saatlerce bekleyebileceğiniz kadar güzel ve renkli kapılar varmış eskiden. Evini, içini dışına yansıtan. Günümüzde bir çoğumuzun tek tip, çok kilitli, bol güvenlikli ama renkleri ve desenlerini kaybeden kapılarımız var artık. Güzelleşmek ve güzelleştirmek elimizde olduğuna göre bekleyenlerin beklemekten keyif alacakları renklenmiş bir kapı ile işe başlayabiliriz mesela…

Bu yazıyı neden yazdım biliyor musunuz? Bu aralar bazı evlere girdikten sonra çoğu kez içimden şu soruyu sorarken buluyorum kendimi;

İyi güzel eşyalar burada yaşıyor da siz nerede yaşıyorsunuz?

 

Handan Boztepe