Dünyayı Nasıl Kurtarırız?

,

Ben büyürken enflasyon rakamları yüksekti, bu yüzden üniversite 1. sınıfta ‘’ekonominin en büyük sorunu nedir?’’ sorusuna ‘’enflasyon” cevabını vermiş ve ekonomiden sınıfta kalmıştım. Ertesi sene ekonominin en büyük sorununun ‘’kıt kaynaklar’’ olduğunu öğrendim, o zamanlar sanki bana dünyanın da en büyük sorunu buymuş gibi geliyordu. Bugün ise dünyanın en büyük sorununa cevabım farklı.

Evet, kıt kaynaklar gerçekten ekonominin en büyük sorunu ve biz insanlar yıllardır buna çözüm bulmaya çalışıyoruz. Özellikle son 100 yıldaki gelişmelerle yeni kaynaklar bulduk, verimliliği artıracak teknolojiler geliştirdik, düzgün kaynak paylaşımı için yönetim sistemleri kurduk. Bütün gelişmelerin sonucu olarak ortalama ömrümüz uzadı, oturduğumuz yerden alışveriş yapıyor, hatta flört bile edebiliyoruz, şanslı olanlarımızın gündelik yaşamları daha konforlu. Diğer taraftan insanlık olarak yaşadığımız temel sorunlar hala aynı: Savaş, açlık, doğanın yıkımı gibi dertlerimiz devam ediyor, belki sadece biraz şekil değiştirdi. Biz insanlar ileride başka gezegenlerde kaynaklar keşfedip kullansak ve kolonileşsek de böyle gittiğimiz sürece bu insani sorunların çözülmeyeceğini; bizim de hala kıt kaynaklardan ve nüfustan şikayet etmeye devam edeceğimizi düşünüyorum.

Çünkü biz savaşlara, açlığa, doğaya ne kadar üzülsek de bu dertler başımıza direkt iş açmadıkça genellikle önceliğimiz olmuyor. Biz insanlar, liderler, kurumlar, yine kendimizin kurduğu bu büyük sistemin içinde kendi varoluşumuzu garantilemenin ve hatta büyütmenin peşine düşüyoruz.

Çocukluğumuzda, tüm bunların peşine düşmeden önce hayallerimiz ve heyecanlarımız vardı; sonrasında korku ve kaygılarla tanıştık. Zaman içinde ise büyük bir kısmımız için korku ve kaygılar, hayal ve heyecanlara üstün geldi. Hayallerini amaca dönüştürmüş girişimcileri, bireyleri ve idealistleri biraz ayrı tutuyorum. Çoğumuz, ‘geçimimizi sağlayalım’, ‘evimizi arabamızı alalım’, ‘çocuğumuzu okutalım’ larla başlayıp zaman içinde kendimizi oyuna kaptırdık. Eski naif hayallerimizi unuttuk, onları beslemediğimiz için çocuksu halleri ile güdük kaldılar.

Evet, sistemin büyüklüğü, işleyişi, dinlediğimiz haberler, okuduğumuz makaleler, liderlik koltuklarına bağımlılık geliştirmiş yöneticiler (böyle olmayan lider de var ve çok saygıdeğer buluyorum) korku ve kaygılarımızı genellikle besler; böylece önceliğimiz her zaman kendimizi korumak ve kurtarmak olarak kalır. Hatta belki biz de başkalarının kaygı ve korkularını besleyenlere dönüşürüz. Varlığımızı büyütmenin yolu çoğumuza sistem içindeki dikey basamakları çıkmak gibi görünür. İşte tüm bunların sonucu olarak da yine kendi yarattığımız örgütlerin (STK’lar dahil), ülkelerin ve birliklerin hemen hemen hepsinde çıkar ve ego çatışmaları, köşe kapmaca devam edip gidiyor. Biz çocukluğumuzun cennetini beslemediğimiz için cennet vaadi ancak dinlerde ve ütopyalarda yer bulabiliyor.

‘’Biz bireyler olarak işi gücü bırakıp kendimizi insanlığa mı adayalım yani’’ gibi itirazları duyar gibiyim. Önerim olan çıkar yolu, 3 maddede hem bireyler, hem liderler, hem de örgütler için özetlemeye çalışacağım.

1. İçinde bulunduğunuz sistemin sanal olduğunu unutmayın:

Psikolojideki tanıma göre iç çatışma, kendimiz olmakla sisteme uymak arasındaki gidiş gelişlerimizdir. Çoğumuz bu çatışmayı içimizde farklı şiddetlerde yaşarız, genelde de nasıl işin içinden çıkacağımızı bilemeyiz.

Konu şu ki, Harari’nin de dediği gibi örgütler ve devletler, işbirliğine yönelik yarattığımız sanal sistemlerdir. Bizler bu sistemlerin içinde oyunlarımızı oynarız. Bunların sanal olduğunu unutup gerçek sanmak, kendimizle olan bağımızı zayıflatır ve gerçeklik algımızı şaşırtır.

Gerçek büyüme, kendi iç dünyamızın ve manevi varlığımızın gelişimidir. Ancak buradaki gelişim bizi doyuma ve huzura ulaştırabilir; bazen dışa doğru sistemleri değiştirecek şekilde etki de yapabilir. Bunun tarihte Ghandi, Atatürk, Martin Luther King gibi çok sayıda örneği vardır. Bu kişiler, önce kendi bireysel gelişimlerini sağlamış, maneviyatlarını yükseltmişlerdir. Sistemde en tepeye yerleşmeleri, büyük ruhsal varoluşlarının vücut bulmuş hali gibidir.

2. Kendi cennetinizi hayal edin ve onu büyütün:

Biz hala 2 milyon yıl önceki beynimize çok benzer bir beyne sahip olduğumuz için korku ve kaygıya duyarlıyız. Bu duygular, özellikle ilkel çağlarda bizim hayatta kalmamızı sağladı. O yüzden bu iki duygumuz çok güçlüdür ve çok az miktarı bile genellikle ortama yayılıp soluduğumuz havayı zehirlemeye yeterlidir.

Oysa hayaller çoğunlukla uçucudur, sürekli beslenmeleri ve geliştirilmeleri gerekir. Cennet belki hep dini veya ütopik bir vaat olarak kalacak. Bunu bilseniz de kendi ütopyanızı içinizde besleyin ve yaşatın. Dünya üzerinde hükmünüz varmışçasına dünyayı değiştirme hayali kurabilirsiniz. Kaldı ki kendi iç dünyanız üzerinde sadece sizin hükmünüz var. Unutmayın ki sizi kendi cennetinizden ancak kendiniz kovabilirsiniz.

Kendi iç cennetiniz ve hayaliniz varsa, gerçekten vizyoner bir lider olabilirsiniz ve insanları sürükleyebilirsiniz. Motivasyonu bazen korku ve kaygı ile sağlamak da mümkündür. Fakat bunu yaptıkça bilin ki savaş, yıkım devam edecektir.

Kurum, örgüt veya devletseniz bana göre en büyük gücünüz, hayal ettiğiniz ve sunmaya çabaladığınız cennettir.

3. İnsani değerler belirleyin ve bunların etrafına şekillenin:

Hayallerimizdeki cennetten türettiğimiz değerler, yarattığımız sanal dünya ile kendi iç cennetimiz arasındaki köprümüzdür.

Değerleri bir kenara bırakıp, başımıza gelen olaylar bazında her şeye tek tek karar vermeye çalıştığımızda hayat çok ikircikli olabilir. Karar bekleyen her durum ve olay yeni bir tartışma konusu, ruhumuzu yiyen yeni bir çatışma haline gelebilir. Ayrıca her biri bizi bu sanal oyunun içine daha çok çeker ve onu daha gerçek sanırız. Bazen de ‘’bir kereliğine’’ diye düşünüp, çok değer verdiğimiz şeylere karşıt kararlar alırız. İşte bu, kirlenmemizin başlangıcıdır. Çoğunlukla bu ‘bir kere’, içimizdeki bir sınırı geçmemizi sağlar ve devamının gelmesini kolaylaştırır. Kendimizi kaptırdığımız oyunun içinde neye değer verdiğimizi unuttuğumuzda, iç dünyamızı gittikçe daha çok kirletme riskini taşımaya başlarız. Bu da iç çatışmamızı artırır.

Liderseniz ve değerlerinizi net ortaya koyup temsil etmiyorsanız, benzer süreci ekibiniz, kurumunuz, ülkeniz içinde yaşarsınız. Sonu gelmeyen olay bazlı tartışmalar, her yeni çıkan değişimin etrafındaki bitmeyen bir girdap, ne olduğu belli olmayan bir ahlak sistemi, insanlara farklı muamele sonucu ayrışmalar gittikçe artar. Sonuç yine savaş ve yıkımdır.

Örneğin ‘’insanlar arasında ayrımcılık yapmamayı’’ bir değer olarak koyduğunuzu düşünün. Artık kararları almak veya çatışma halinde tarafınızı belirlemek de daha kolay olacaktır. Siz hangi durumda ve ne pahasına olursa olsun ayrımcılığı reddeden tarafta olacaksınızdır. Konuların tekrar tekrar tartışılması gerekmez. Bir liderseniz ve bu değerinizi anlatıp tavizsizce yaşatıyorsanız, ekibiniz de bu tür bir konuda ne sizinle, ne de kendi aralarında tartışmaya girmez. Şimdi büyük bir kurumun değerinin ‘’çevreye zarar vermemek’’ olduğunu ve kurum liderlerinin bu değeri sonuna kadar savunacak iç bütünlükte olduğunu düşünün. Atılan her adımın çevreyi korumaya yönelik olması sizce nasıl olurdu?

Koruyup temsil ettiğiniz insani değerler sistemi, iç cennetimizi koruyan ve onun kirlenmesini önleyen gardiyanlar gibidir. Cehennemin zebanilerinden sizi ancak cennetinizin değerler sistemi koruyabilir.

Gördüğünüz gibi önerilerimin hepsi, bireysel ve ruhsal gelişime dayanıyor. Kanımca insanlığın en büyük sorunu, bu gelişimin eksikliğidir ve gerçekten ileri gitmenin yolu buradadır. Dünyayı kurtarmak, kendimizi kurtarmakla başlayacaktır. Liderlerin etki alanları geniş olduğu için kendilerini geliştirmelerinin etkisinin de daha çok olacağı inancındayım. Ruhsal gelişimini dağlara yerleşip insanlardan uzaklaşmaksızın gerçekleştirmeye çalışan, kaynayan kazanın ve zehirli atmosferin içinde her şeye rağmen hayallerini ve insani değerlerini koruyan liderlere saygım büyük. Umut da bence burada…

 

Hande Arıkan

Hizmetlerimi ve tüm yazılarımı ve görmek için web sitemi ziyaret edebilirsiniz.

 

İşçi Bayramı ve bir futbol maçının düşündürdükleri…

,

13 yaşındaki oğlum, gittiği özel okulun futbol takımında oynuyor. Futboldan hiç anlamayan ve yıllarca ilgilenmemiş olan ben de bu vesile ile bu dünyayı biraz daha yakından tanıyorum.

Bana futbol kariyeri yapmak istediğini söyleyince ”özel okul takımında olmaz” diye düşünüp belediyenin takımına yazdırdım. Bugün ilk kez rakip takımın kim olduğunu da bile bilmeden maçına gittim.

45 dakika önce oradaydık. Tribünde, çoğunluğu baba olan veliler vardı. Sohbet edebileceğimi düşündüğüm bir grubun yanına oturdum, biraz da isteyerek kulak misafiri oldum. Sohbet ”İstanbul’da trafik çok, neler çekiyoruz” dan başladı; ”bir gün et yemeye gidelim, iyi mangalcılar var” diye devam etti. Sonra 1-2 kadın da geldi ve sohbete katıldı. Şimdi de çocukların Paris gezileri konuşuluyordu.

Yanlış yere oturduğum yönündeki sezgilerim iyice kabarmıştı. İçinde oturduğum grubun bir başka özel okul olabileceğini düşünmeye başlamıştım, sonrasında haklı da çıktım.

Biraz sonra hemen yan kısımda ayrı bir topluluk oluşmaya başlamıştı. Bunlar belediyede oynayan çocukların aileleri olmalıydı. Yavaşça kalkıp oraya geçtim. Ne de olsa bu benim oğlumun takımıydı.

Hepi topu 10 adım gitmiştim ama sanki bambaşka bir dünyaya gelmiştim. Birbirini ”selamın aleyküm” diye karşılayan topluluk zamanla çok daha kalabalık oldu. Sadece bir veli değil, eşleri, çocukları, hatta akrabaları da izlemeye gelmişti. Babaların bir kısmı, işlerinden kaçıp gelmişlerdi; 1 Mayıs’tı, tatildi ama çalışıyorlardı. Kadınların giyimi genellikle diğer gruba göre daha kapalıydı. Pek erkeklerle yan yana oturmayan bu kadınlar, kendi aralarında sohbet ediyorlar, getirdikleri diğer çocuklara bisküvi ve meyve suyu dağıtıyorlardı. Küçükler de meşgul olsun diye ellerine telefon verilmişti, çoğu gürültülü patlamalı oyunlar oynuyorlardı.

Belki maçlara gidenler için sıradan olan bu durum benim için sosyolojik bir gözlem halini almıştı. Sonrasında olanlardan ufak sahneleri anlatayım. Aşağıdaki bizim takım diye söz ettiğim, belediye takımı:

  • Hakem her nedense ilk yarıda özel okulun yaptığı birkaç faulü görmezden geldi. Hiç anlamayan ben bile görmüştüm.
  • Bizim takımın babaları çok sinirlendi ve hem hakeme hem de sahaya fazlaca bağırmaya başladı.
  • Sonra rakip özel okul olduğu için ayrıcalıklı görüldüklerini ve faullerin bu sebeple verilmediğini düşünmeye başladılar ve kızgınlıkları arttı.
  • Aralarda bu özel okulun hakeme rüşvet vermiş olabileceğini düşündüler (ben buna çok şaşırdım, çünkü bu özel okul, sporu hobi olarak gören, yabancı dil ağırlıklı ve genellikle yurtdışında yaşayacak çocuklar yetiştirmeye odaklı bir okuldu).
  • Arada hakemle kavga eden babalar oldu, kadınlar yine aralarında konuştu ve diğer çocuklarla ilgilendiler; çok bulaşmadan eşlerini desteklediler.
  • Hakem polis çağırmakla tehdit edince olan biraz duruldu ve aralarında sahaya ve hakeme baskı yapma kararı aldılar.
  • Zaten kalabalık bizim bölüm, 2. yarıda daha da sesliydi. Tutku ile sahaya bağırdılar.
  • Diğer takımın babaları da coştu ve bağırdı ama sayıca az olduklarından sesleri ve enerjileri daha az çıktı.
  • Sonra diğer takımın babalarından biri bizim tarafa ”niye bağırıyorsunuz” diye bağırdı. Bizim takımın babaları ”siz de bağırıyorsunuz, biz sizi rahatsız mı ettik” diye cevap verdi. Bir süre de bu şekilde bir atışma yaşandı.
  • Bir ara bizim takımın babalarından bazıları, ”biz bunları muhtarlık seçiminde yendik neyse ki” diye geçmişteki bir zafer anını anarak mutlu oldu.

Sonuç: Bizim takım kazandı, herkes dağıldı. Çıkışta özel okul velilerinin pahalı araba markalarına değinildi.

Bütün bunları izlerken acaba ben hangi topluluğa aitim diye düşündüm ve kendi düşüncemden rahatsız oldum. Orada 2 kesim o kadar ayrılmıştı ki, birilerine ”biz”, birilerine de ”onlar” deme ihtiyacı duymuştum. İşin tuhafı hiçbirine biz ve onlar demek istememiştim, çünkü iki tarafta da birbirini hor görme vardı. Maalesef ülkemizde yıllardır bunun daha da pekiştirildiğini düşünüyorum.

O an kendi konumumu fark ettim. Orada iki tarafta da bulunan bazı kişiler gibi sessizdim. Çok varlıklı ailelerde büyümesem de genelde şanslı olmuştum. İyi devlet okullarında okumuştum, sonrasında ise hep çalışmıştım. Bir şeyler ortaya koymak, kazancımı hak etmek gibi dertlerim olmuştu, hala da var. Ülkemizdeki büyükçe bir kesimi sessizce ve gözleyerek, biraz da endişe ile temsil ediyordum.

Endişeliydim, çünkü futbol oynayan ve şans eseri o veya bu aileye doğmuş bu çocuklar da bu ortamdan zehirleniyorlardı. Biz hiçbir şey söylemesek bile… Çünkü her zaman dediğim gibi, insanlar (özellikle çocuklarımız) söylediklerimize değil, duygularımıza tepki verir.

Koçluk seanslarının sonlarına doğru bir farkındalık yaşandığında bazen ”neye ihtiyaç var” diye danışanlara sorarız. Burada da kendime aynı soruyu sordum.

Bence ihtiyaç, bir arada oturup ortak konular bulmak ve paylaşmaya çabalamaktı. Bu iyi bir başlangıç olabilirdi.

Çünkü bu ülkenin insanları olarak aslında hepimiz aynı gemideyiz. Farklı kesimlerden, ekonomik düzeylerden gelmiş de olsak aslında sandığımızdan çok daha fazla ortak konumuz var. Bunu en çok annelerin çocuklarına benim çocuğuma baktığım gözlerle baktıklarını gördüğümde hissediyorum.

Tüm emekçilerin işçi bayramı kutlu olsun…

Hande Arıkan

Hizmetlerimi ve tüm yazılarımı ve görmek için web sitemi ziyaret edebilirsiniz.

 

 

Hayalleriniz İçin Ne Tür Bir Kahramana İhtiyacınız Var?

,

Danışanım, yaşamı içinde olabilecek olumsuz senaryolara sürekli kafayı taktığını, bunları nasıl ortadan kaldıracağını planlamaktan yaşamın tadını çıkaramadığını söyleyerek gelmişti.

Gerçekten de özellikle son yıllarda el attığı hemen hemen her işte oldukça başarılıydı. Bu başarılarında, şikayetçi olduğunu konunun büyük payı olduğuna inanıyordu. Her şeyi o kadar kusursuz, incelikli ve soruna yer bırakmayacak şekilde yapıyordu ki, başarı geliyordu. İş hayatı, mevcut tarzını ödüllendirmiş ve hatta pekiştirmişti. Tüm başarılarına rağmen geldiği noktada, sürekli düşünen, planlayan, anın tadını çıkarmakta zorlanan, bundan da sıkıntı duyan biri haline dönüşmüştü ve bundan hoşnut değildi.

Seanslarımız ironik başlamıştı: Danışanımla, her şeyi kafaya takma halinin çevresine ve hayatına verdiği sıkıntılarla yönelik kaygıları üzerine konuşuyorduk. Danışanım bir kez daha hep yaptığını yapıp, korku ve kaygılara odaklanıyordu. İlk seanslarımızda kaygı yüzünden kaygı duymak gibi sonu olmayan bir döngüde olduğumuzu fark ettim.

Fark ettiğim bir başka konu da danışanımın odaklandığı tüm bu olumsuzlukların zihnini fazlasıyla işgal ettiği, bu sebeple kafasında olası iyi senaryoları kurmaya yer kalmadığı oldu. 4. Seansımızda ilişkimiz yeterince olgunlaşmıştı. Seansın akışı içinde kendisinden, getirdiği konu ile ilgili olumlu bir gelecek hayali kurmasını istedim. Ve işte danışanım yine önünde neredeyse tek bir olasılık olarak gördüğü geleceği, bugünden yola çıkan bir plan şeklinde anlatmaya başlamıştı. Planına giden yolda nelere dikkat etmesi gerektiğini de hemen arkasına ekliyordu. Hayal kurmak, konfor alanının dışındaydı ve bizim koçluk işimiz de belli ki oradaydı.

Seansımızın detaylarına girmeyeceğim, ama kırılma noktası yaşanan seanslardan biriydi diyebilirim. Danışanım seans bitiminde başladığı noktadan farklı ve sevdiği bir gelecek hayali kurmuş ve onu adeta yaşamıştı. Çıkarken ruh hali neredeyse tamamen değişmişti. Uzun zamandır ilk kez gelecek ile ilgili böylesine net ve yapabileceğine inandığı bir hayali olduğunu söyledi. Bundan sonra her şey farklı olacaktı, kendisi o seanstan bu sihri hissederek, umutla ayrıldı.

O sihir dedi ama ben yine de sihir demek istemiyorum. Çünkü istediğimiz ama yapamadığımız bir şeyi yapmaya başlamak ciddi bir dönüm noktası olsa da tüm sorunlarımızın bitişi değildir. Biz hep yıllarca deneyimlediğimiz eski davranışımıza dönmeye meyilli oluruz. Özellikle korktuğumuzda alışkın olduğumuz halimize otomatik olarak çekiliriz. Konumuz ile ilgili işimizin bittiği yer, her iki düşünme biçimine de kolaylıkla gidebildiğimiz ve istediğimiz zaman işimize yarayan davranışı “seçebildiğimiz” zamandır.

Eğer hep sorunlara odaklanma eğilimindeysek, büyük ihtimalle aile ve arkadaş ilişkilerimizde de bunu yaparız. Dostlarımız ve yakınlarımızla ilişkimizin ilk başladığı zamanki duygularımızın özünü ve hayallerimizi çoğunlukla unutur, iyi şeyleri kanıksar, sıkıntıları dert ediniriz. Ve tabii ki kendimizle ilişkimiz de böyle gider. Kendimizdeki sorun gördüklerimize tahammülümüz azdır, ne yaparsak yapalım içimizde hep daha çoğunu yapmamız gerektiği hissini taşırız. İşte artık mükemmeliyetçilik denen illet üzerimize yapışmıştır. Çağımızın ödüllendirdiği ve her yerde yaşattığı bu kavramı artık içselleştirmişizdir.

Mükemmeliyetçi yaklaşımın, kurumlarda da aldatıcı bir yönü vardır, özellikle sadece hata bulma şeklinde tek yönlü ilerlediğinde… Bir organizasyonda bir uçta vizyon ve hedefler, diğer uçta da zorluk ve engeller yer alır ve her iki taraftaki bilgi de değerlidir. Kurumların hangi tarafa daha çok odaklandığı kültürlerine bağlıdır.

Bazı yerlerde sorunlar konuşulmaz, böylece önlem alınamaz veya alternatif yollar geliştirilemez. Bunun sonucunda vizyon ve hedef konuşmaları inandırıcılığını yitirmiş, ruhsuz hayaller olarak kalır.

Bazı yerlerde ise o kadar çok sorun konuşulur ki başka hiçbir şeye odaklanılamaz. Kurum içinde adeta sorunların hangi amaca yönelik çözüldüğü unutulur, hayat günü kurtarma kıvamındaki tatsız bir mücadeleye dönüşür. Hedefler de bu arada elimizin arasından kayıp gider. Kurumun yöneticileri çoğunlukla nerede yanlış olduğunu anlayamaz, hataları aramaya devam eder.

Olumlu olmak zor mu?

Polyanna masalı ve mutlu sonlu Türk filmleri ile büyümüş olsak da aslında olumlu düşünmek, aşağıdaki 4 sebepten ötürü çok da kolay değildir:

  • Evrimsel olarak negatif uyaranlar, beynimiz tarafından tehdit olarak algılanır ve bir an önce çözülmeleri gerekir.
  • Pozitif uyaranlara günlük hayatımızda daha sık rastlarız, bu sebeple onları kolaylıkla normalleştiririz.
  • Olumsuz bir uyaran, adaptasyon gerektirdiği için değişiklik anlamına gelir, epey enerjimizi alır.
  • Son olarak olumlu bir konu her şeyin iyi gideceğini garanti etmez, ama olumsuz tek bir konu kötü gitmesine yol açabilir.

Yani olumlu düşünmeye özellikle odaklanmazsak, olumsuzluklar her yeri kaplar.

İsteğimiz, bunları görmezden geldiğimiz bir Polyannacılık oyunu değildir; ama her şeyin farkında olarak gelişime yönelik pozitif bir duruşa sahip olmaktır. Pozitif psikoloji alanında çalışanlar, bu duruşa bir isim bulmuşlar: PsyCap – yani “psikolojik sermaye”. Psikolojik sermayenin temel taşları olarak tanımlanan 4 boyut, bu kavramın ne olduğu konusunda epey fikir veriyor. Bu 4 boyut, İngilizcedeki HERO (hope, efficacy, resilience, optimism) kelimesi ile tanımlanıyor: Umut, önündeki işe yönelik “yapabilirim” inancı, duygusal esneklik, iyimserlik. HERO, İngilizcede kahraman anlamını taşıyor.

Araştırmalara göre PsyCap’in yüksek olması, yaşamdan aldığımız doyumu ve mutluluğumuzu artırıyor.

Önce kişilere yönelik kazanımlara bakalım: 2013 yılındaki bir araştırmaya göre PsyCap ile vücut kitle indeksi, kolesterol seviyeleri gibi sağlık göstergelerinin olumlu yönde bağlantısı var.

Bunun yanı sıra PsyCap yükseldikçe ilişkilerimize daha çok yatırım yapıyor, sağlam ve doyurucu yakınlıklar, dostluklar kurabiliyoruz. 2015 de Amerikan askerleri üzerinde yapılan araştırmada ise PsyCap arttıkça ruh sağlığının iyiye gittiği ve madde bağımlılığının azaldığı görülmüş.

Kurumsal alana da benzer bir durum söz konusu: Farklı kurum ve kültürlerden 12.000 çalışanla yapılan bir araştırmaya göre duygusal sermayenin yüksek olması, çalışan tavrında ve performansında belirleyici bir faktör olarak ortaya konmuş.

Şimdi kendinize sorun ve dürüstçe cevap verin: kendinizle, yakınlarınızla, yönettiğiniz ekiple veya kurumla ilgili kaygılarınızın, şikayetlerinizin, korkularınızın arkasında nasıl bir hayal var? Öyle ya, bir korku varsa, mutlaka arkasında bir arzu veya hayal vardır. O hayali hala hatırlıyor musunuz? Hayallerinizi kaybetmeden onlara odaklı yaşamak ister misiniz? İşte bunun yolu 4 boyuta eğilerek psikolojik sermayenizi artırmak!

Herkese güzel ve olumlu günler diliyorum…

Hande Arıkan

 

 

Bu yazıdaki PsyCap kavramı ve araştırmalar, aşağıdaki makaleden alınmıştır:

https://www.annualreviews.org/doi/full/10.1146/annurev-orgpsych-032516-113324

Yazıdaki koçluk hikayesinde isim verilmese de söz konusu danışanın izni alınmıştır.

Hizmetlerimi ve tüm yazılarımı ve görmek için web sitemi ziyaret edebilirsiniz.

 

 

 

 

Deneyimlerimiz Gerçekten İşimize Yarıyor Mu?

,

“Hiçbir şey, öğrenmemiz gerekeni bize öğretmeden başımızdan gitmez”. Pema Chödrön

Özellikle iş hayatındaki görüşmelerimizde bize sıklıkla deneyimlerimiz sorulur. Genç arkadaşlarımız bazen biraz tedirginlikle okul hayatlarına yoğunlaşırlar, daha yaş almış olan bizler ise çoğunlukla yine iş hayatında yaptıklarımızı anlatır da anlatırız. Hatta bazen yaptıklarımızı içimizden başkalarının yaptıkları ile kıyaslayıp moralimizi bozduğumuz veya havalara girdiğimiz de olur.

Oysa eğitim kuramcısı David Kolb’a göre ne yaptığımızdan çok deneyimlerimizden ne öğrendiğimiz ve bunları hayatımıza nasıl taşıdığımız önemlidir. Aslında deneyimlerimiz, tüm yaşanmışlıklarımızı içerir.

Şimdi derin bir nefes alın, gözlerinizi kapatın ve şu ana kadarki tüm yaşantılarınıza dönüp bir bakın! Sıkıntılı bir döneminizi/deneyiminizi gözünüzün önüne getirin. İş hayatınızdan veya özel hayatınızdan bir dönem seçebilirsiniz.

Hazırsanız sorum şu: Anımsadığınız bu dönemde ne yaşadınız ve ne öğrendiniz? Zor bir soru sorduğumun farkındayım. Yine de yazının sonuna kadar benimle kalmanızı rica edeceğim. Zira sıkıntıyı zaten yaşamışsınız, amacımız tüm bu yaşanan sıkıntının bir şeye hizmet etmesi.

3 tip öğrenme:

CCL’e (Creative Center for Leadership) göre yaşadıklarımızdan 3 tip öğrenme potansiyelimiz var. Bir örnekle anlatmaya çalışayım. Varsayalım işiniz gereği az gelişmiş bir ülkeye yaşamaya gittiniz. Sizi biraz zorlu bir dönem ve beraberinde potansiyel olarak aşağıdaki 3 tip öğrenme bekliyor:

  • İşi öğrenme: İşinizin gittiğiniz ülkede nasıl yapıldığını öğrenme
  • İnsanı öğrenme: O ülkenin insanlarının davranışlarını öğrenme
  • Kendini öğrenme: Kendinizin ne yaşadığını, nerelerde takıldığını ve parladığını öğrenme

Bunların hepsi potansiyel öğrenmedir. Biz maalesef çoğu zaman, hayatın hızından, kimi zaman da kendi iç dünyamızdaki engellerden ötürü öğrenme tam gerçekleşmeden deneyimlerimizden uzaklaşırız.

Oysa ki en değerli olan deneyim, üzerinde konuşup/tartışıp, en fazla öğrenimi sağladığımız deneyim oluyor. Dersimizi çıkarmadıysak tıpkı okuldaki gibi geçemediğimiz derslerde takılmaya devam ediyoruz. Takılmamak için benzer deneyimlerin olduğu olasılıklardan kaçabiliyoruz ve bunu yaparak aslında kendimizi kısıtlıyoruz. Bu kısıtlama kariyerimizde veya özel hayatımızda bir noktada takılıp kalmamıza sebep olabiliyor. En iyi ihtimalle ise sıkıntıyı boşuna yaşamış, acıyı boşuna çekmiş oluyoruz.

Kadim inanışlarda söz edildiği gibi, insanın kendini öğrenmesi ve bilmesi belki de hayattaki en zor şey! Bu da en sıkıntılı deneyimlerimiz sayesinde oluyor. Bu sebeple ben bu yazımda, en sıkıntılı deneyimlerimizle ilgili yapabileceklerimize odaklanacağım.

Sıkıntılı Zamanlarımız Nasıldır?

Sıkıntılı dönemlerimizde ve sonrasında bizi çok az kişinin anladığını düşünürüz. Derdimize derman ararken bizi en iyi anlayanın bizim gibi damdan düşenler olduğunu biliriz ve dermanı benzer deneyimleri yaşayanlarda arar, bu kişilerle yakınlaşırız.

Bu deneyimleri zor yapanlardan biri de kendimizle ilgili öğrenme ve yeniden şekillenmedir. İnançlarımız, varsayımlarımız ve değer yargılarımız sarsılır, içimizde yerli yerinde durduğunu sandığımız birçok taş, hareket edip oynamaya başlar.

Kimi zaman suçlu ararız. Suçlu bazen ilişki içinde olduğumuz kişiler, kurumlar, bazen bir yönetici veya ebeveyn tarzı otorite figürü, bazen de kader, insanlık, Tanrı gibi daha soyut kavramlar olabilir. Bazılarımız da sürekli kendimize yükler, kendimizi hırpalar dururuz.

Kimi zaman da karşımıza çıkan deneyim, o anki duygu kapasitemizi aşar ve bize çok ağır gelir. Deneyimi reddeder, ona yabancılaşırız, hatta hiç yaşanmamış gibi üzerini kapatmaya çalışırız.

Oysa reddedip yadsıdığımız deneyimlerimiz söylenmemiş hikayeler olarak içimizde büyürler ve bizi içten çürütürler. Bir parçamız, hayatı sebebini çözemediğimiz acı bir tatla yaşamaya devam eder.

“En büyük acı, söylenmemiş hikayenizi içinizde tutarak yaşamaktır”. Maya Angelou

Bazen de bu sıkıntılı dönemden hayatımızın en değerli derslerini çıkarırız. O karanlık, yapışkan bataklıklarda bulduğumuz mücevherler bizi daha da ışıldatır. Bu dersleri hayatımıza taşıyarak etrafımızı da aydınlatırız. Gerçekten de çoğu insani ve sosyal gelişim, insanların acılı deneyimlerinden çıkarılan dersler üzerine kurulmuştur.

Mücevherleri bulmak…

O halde sıkıntılı deneyimlerimizi nasıl daha değerli hale getiririz?

1.Deneyimlerinizi kucaklayın …

Yaşadığımız deneyimlerin büyük bir kısmını biz seçmeyiz. Irk, cinsiyet, hangi ortama doğduğumuz, hangi maddi koşullarla yetiştiğimiz, hastalıklar, kazalar, genellikle başımıza gelen şeylerdir. Bunlara tepkimiz ne olursa olsun, olumsuz gördüklerimiz bize acı verir.

Aslında hala bir seçim şansımız vardır. O da başımıza gelenlerden neyi öğreneceğimiz ve bu idraki hayatımıza nasıl taşıyacağımızdır.

Ünlü psikiyatr Viktor Frakl , nazi kamplarında esir tutularak geçirdiği dönemlerin ardından Logoterapi yöntemini geliştirmiş ve şunu dile getirmiştir: “Toplama kamplarında, yoldaşlarımın bazılarının domuz gibi, bazılarının da aziz gibi davrandıklarına tanık olduk. İnsanın içinde her iki potansiyel de vardır ve hangisinin gerçekleşeceği koşullara değil, kararlara bağlıdır. “

Ünlü caz şarkıcısı Nina Simone’u örnek vermek istiyorum: 3 yaşında piyano çalabilen bu dahi kadın, siyah olduğu için müzik okuluna kabul edilmemiş, yaşadığı dönemde sürekli ayrımcılığa uğramıştır. Sonrasında bu deneyimlerini toplumsal öğrenime çevirmeyi hayat boyu ilke edinmiştir ve 2018 yılında Rock & Roll’un anılan ünlüleri arasına girmiştir.

“Kendimi, içinde bulduğum zamanı ve yaşadığım koşulları herkese göstermeyi seçtim. Bence sanatçının görevi budur!”

sözlerini sarf etmiş bu koca yürekli sanatçı, bugün aynı zamanda etkili bir aktivist olarak anılmaktadır.

MS hastası büyük bilim adamı Steven Hawking, 20 li yaşlarında hastalığını öğrendiğinde ve zamanının az kaldığını düşündüğünde uzay/zaman üzerine çalışmaya karar vermiş, en büyük kuramlarını belki de hastalığı sayesinde üretmiştir. Kendisi hayatı çok sevdiğini birçok yerde ifade etmiş, “yaşam ne kadar zor görünürse görünsün, her zaman başarabileceğiniz bir şey vardır, kendinizi bırakmayın” sözlerini sarf etmiştir.

Deneyimlerimizden öğrenmeye açık olduğumuzda geçmişimizle daha sağlıklı bir ilişki kurabiliriz. Yaşantılarımız başımıza gelen anlam veremediğimiz olaylar bütünü olmaktan, anlamlı bir akış olmaya doğru ilerler.

2. Yavaşlayın, bu size hız kazandıracak

Bu ters duyulsa da bir benzetme ile anlatabileceğimi düşünüyorum. Okla yayı düşünün. Okun uzağa gidebilmesi için önce biraz geri çekilmesi ve nişan alacak kadar beklenmesi gerekir. Bu deneyimlerimize biraz dışarıdan bakıp, yavaşlayıp ve üzerinde sakince düşünmeye benzer. Yazar Franz Kafka’nın dediği gibi:

“Odanızdan çıkmanıza bile gerek yok, masanızda oturun ve dinleyin. Hatta dinlemeyin bile, sakince bekleyin; dünya ayaklarınıza gelecek, kendini zevkle size sunacaktır “.

3. Öze nasıl ineceğinizi bulun

Sıkıntı yaşadığımız konuların etrafına genellikle birçok hikâye öreriz. Bunların bir kısmı yaşadığımız olayları, çoğu ise aralardaki boşlukları doldurduğumuz kendi kafamızdaki kurgumuzu yansıtır. Hikayelerimiz, özümüzdeki bir inanç, varsayım, kabullenmeme, direnç, vb. dan türetilir. Biz çoğunlukla olay örgüsü ve hikayelerin yarattığı sis bulutu yüzünden özü görmekte güçlük çekeriz.

Bu aşamada kendi öze inme yönteminizi keşfedin. Günlük tutabilir, farklı bakış açıları sağlayacak kişilerle konuşabilir, deneyimlerinizi insanlara aktarabilirsiniz. Hikayelerinizin tek yönlü olmadığına emin olun. Örneğin deneyimlerinizde başınıza hep aynı şeyler geliyorsa, her şey sizi buluyorsa hikayedeki kendi payınıza bir kez daha bakmanız gerekebilir.

Samimi, yargılamaktan uzak ve tarafsız geri beslemeler hazine değerindedir. Bunu yapabilecek duygu ve düşünce ortakları edinmek işinize yarayacaktır. Bunun için iyi bir koçla çalışabilirsiniz*.

4. Öğrenimlerinizi somutlaştırın

Çıkardığınız dersleri hayata nasıl taşıyacağınız, ne gibi aksiyonlar alabileceğiniz üzerine kafa yorun. İlk adımlarınızın neler olacağını, bunları ne zaman hayata geçirebileceğinizi, size kimlerin destek olabileceğini, neye ihtiyaç duyduğunuzu belirleyin.

Öğrenimlerinize göre yeni hikayeniz nedir? Bunu ihtiyaç duyduğunuzda nasıl anlatacaksınız?

5. Hayatın akışında mücevherlerinizi takarak ilerleyin

Eski Tao inancı, hayatın gürül gürül akan bir nehir olduğunu söyler. Bu nehirde bazen taşlara çarparız, dikenli bitkiler vücudumuzu dalar. Benzer şekilde, yaşadıkça hayal kırıklıkları ve üzüntüler ediniriz; bazen bu çağlayan nehir bize korkutucu gelir. Nehrin daha durgun kıyılarına, hatta bazen hiç akmayan ölü göletlerine doğru çekiliriz. Buralarda hayatın güvenli olduğu doğrudur, ancak bir o kadar da yavan ve tatsızdır. O berrak akan coşkulu sulara imrenerek bakar, hayatı dolu dolu deneyimlemenin özlemini duyarız.

Durgun sulara çekildiğinizi hissettiğinizde dinlenme ihtiyacınızı kabul edin ve kendinizi izlemeye devam edin. Kenara çekilmek, bazen geri durup deneyimlerinizin meyvelerini olgunlaştırmak gibidir. Nehre küsmeyin ve korkmayın, diğer taraftan geri dönmek için acele etmeyin. Kendinize öğrenme ve idrak için zaman verin, çalışın ve tekrar hazır olacağınıza inanın. Unutmayın o nehirde bir kez yüzdünüz, yine yüzebilirsiniz.

Şimdi sizi başta gözünüzün önüne getirdiğiniz deneyimi tekrar hatırlamaya davet ediyorum. Bu deneyiminizle ilgili hangi aşamadasınız ve bundan sonra ne yapmak istiyorsunuz?

*Yazıdaki öneriler, patolojik bir durumunuz olmadığı varsayımı üzerine yapılmıştır. Kaygı bozukluğu, depresyon, hayatı sürdürmede zorluk veya işlev kaybı gibi patolojik bir durumunuz varsa bir terapistle görüşmenizi öneririm.

Hizmetlerimi ve tüm yazılarımı ve görmek için web sitemi ziyaret edebilirsiniz.

Hande Arıkan

Şimdi Duygularımızı Bir Kenara Bırakalım, İşimize Bakalım!

,

Çalışma hayatımın ilk yılları, bu ve benzeri sözleri duyarak ve içerleyerek geçti. 20’li yaşlarımda konuları genellikle kişisel alırdım. Bunun yanı sıra pozitif algılanmayan yoğun duygularımı ne yapacağımı bilmez, onları genellikle gözyaşı şeklinde işyerlerinin tuvaletlerine akıtırdım. Sonrasında eve gelip ofisteki dertlerimle ev halkının başının etini yediğim de çok olmuştur.

Yaşanmışlığım arttıkça duygularımın yükünden kurtulup gözlemci konumuna geçebilmeye başladım. Kariyerimin son 8-10 yıllık döneminde bu cümlenin sonrasında neler olduğuna dikkat ettim. Genellikle cümlenin sarf edildiği toplantı ya daha da alevleniyor ya da hızla sona ulaşıyordu. Bir başka gözlemim ise, bu toplantılardan bir sonuçla çıksa da bunun pek de benimsenmediği yönünde oldu. Alınan kararlara yönelik uygulamalar fakir kalıyordu.

Toplantıların tekrarlandığını, katı kurallarla sonuçların uygulatılmaya çalışıldığını da gördüm. Uzun vadede çok işe yaradığına rastlamadım. Yani şu “duygular” toplantılarda bir kenara bırakılsa bile ilerleyen günlerde tekrar tekrar hortluyor, herkesin ayağına dolanıyordu.

İçimizdeki gürültü…

Şimdi sizden ricam şu: İşyerinizdeki, size sıkıntı veren ve ortak bir karara bir türlü bağlanamayan bir toplantıyı veya çalışmayı hayal edin. Toplantı birçok farklı konuda olabileceği için konusunu bir kenara bırakalım.

Şimdi sizi, bu toplantıdaki yapıcı olmadığına inandığımız, insanların içinde konuşan sesleri dinlemeye davet ediyorum. Kendi deneyimlerimden birkaç örnek sesi aşağıya yazacağım. Bir adım daha ilerleyip bu kibar iç seslerimizi sivrilteceğim ve gerçekte ne diyor olabilirler, onu da altına yazacağım:

 

Bu seslerin zaman zaman içimizde konuşması çok doğaldır. Bunlar, bir şeylerin yolunda gitmediğini bize haber veren sezgilerimizdir. Bu sezgilerimiz her zaman doğru olmasa bile, bizi dürttükleri için enerjimizi alır.

Ekip çalışmalarında neredeyse her kafada bir iç ses konuşuyor, fakat dile gelmiyorsa bir sonuca varmamız iyice zorlaşır. İç seslerin gürültüsünden dışarıdaki sesleri dinleyemeyiz ve etkili şekilde çalışmamız/karar almamız neredeyse olanaksız hale gelir. Toplantılarımızda tartışılan konu kısır döngüye girmiş gibi görünür. Oysa engel, çoğunlukla konu ile ilgili değildir; duygular ilerlemenin yolunu tıkamaktadır. Bu duyguların yarattığı gerilim bastırıldıkça, çok daha büyük gerilimler oluşur, patlama olasılığı da artar.

Biz farkında olmasak da her duygu ve sezginin işaret ettiği bir gerçeklik vardır.

Gürültüyü dinlemek…

Fizikçi ve terapist Arnold Mindell’in dile getirdiği gibi ekipler de tıpkı bireyler gibidir. Onların da ruhları, duygu dünyaları, hatta bilinç altları vardır.

Ekip çalışmalarında bastırılan iç sesler ve duygular, ekiplerin bilinçaltına gider. Bilinçaltındaki duygular yok olmadıkları gibi, derinlerden ekipleri sabote eder. Bu sabotaj dedikodu, alaycı şaka, iletişim kopuklukları ve bozuklukları, duvar örme, yavaşlık, hatta bazen açıkça kavga şeklinde görülebilir. Ülkemizide dev bir ekip gibi düşünürseniz birlikte yaşayışımızı nasıl sabote ettiğimizi görebilirsiniz.

Günümüzün dünyası çoğunlukla zihinsel yaşantıyı ve düşünceleri ön plana alır. Hele ki işyerine “duygu” getirmek genellikle zayıflık gibi algılanır ve profesyonellik dışı görünür. Oysa negatif hislerin ve karşıt görüşlerin sürekli kilit altında tutulması yaratıcılığı kapatır, bizi yavaşlatır ve sönük kararlara varmamıza yol açar.

Bu yüzden duygularımızı bir kenara bırakarak işimize bakmamız pek de mümkün değildir. Kanımca etkili bir ekibin en değerli yeteneklerinden biri, olumsuz olduğu düşünülen duygularını veya karşıt görüşleri yeri geldiğinde açıkça tartışabilmesidir.

Bir ekipteki iç sesleri dış sese dönüştürmek, bunu gereken hassasiyetle ve yapıcı bir sonuç üretebilecek şekilde yapmak ustalık ister. Bazen zor diyaloglar yaşanacak, kişiler kendileri ve birbirleri ile yüzleşecektir.

Bu noktada ekibinizle çalışması için bağımsız bir takım/ilişki koçundan yardım alabilirsiniz. Oldukça donanımlı ekip liderlerine veya katılımcılarına da rastlıyorum. Yine de bir ekibin hem parçası olmak, hem de tarafsız şekilde tüm sesleri ortaya çıkarmak ve duygulara inmek; gerek ekip lideri, gerekse ekip üyeleri için oldukça zordur.

Duygu ve fikirlerin özgürce dile gelmesi, tıkanmış bir su kaynağının açılmasına benzer. Biz tıkanıklığı gidermediğimiz sürece suyun baskısı artacak, eninde sonunda suyun gücü yıkıma yol açacaktır. Oysa tıkanıklığı giderirsek farklı su kaynaklarını da ana nehre katıp zenginleşebilir ve güçlenebiliriz.

Son olarak aile kurumuna da değinmek istiyorum ve kendini kısır döngüde hisseden evli çiftleri veya ebeveynleri bir soru ile bırakmak istiyorum: İnsanların hep aynı fikirde olması mümkün olmadığına göre, acaba fikir ve duygu farklılıklarınızı da güzelce tartışabilseniz ilişkiniz nasıl olurdu?

 

Herkese sevgiler…

Hande Arıkan

 

Hizmetlerimi ve tüm yazılarımı ve görmek için web siteme girebilirsiniz.

İçimdeki Lider bir Canavar mı?

,

Aşağıdaki dört liderden hangilerinin peşinden gitmeyi tercih ederdiniz?

  • Birkaç kez depresyon geçirmiş, ergenlikte intihara kalkışmış, dışarıdan bakıldığında sakin bir kişi
  • Yaşaması için 2 yıl ömür biçilmiş, bağışıklık sistemi düşük, sürekli olarak uyuşturucu ağır ilaçlarla yaşamak zorunda olan bir seks düşkünü
  • Aşırı konuşan (bazen susmamacasına 45 dakika), bipolar özellikler sergileyen, manik bir kişi
  • Çok normal ve sağlıklı bir çocukluk ve ergenlik geçirmiş, iyi okullarda okumuş, biraz içe dönük, akıllı, çalışkan bir kişi

İlk üçünü elediyseniz Ghandi, Kennedy ve Roosvelt’ten vazgeçtiniz. Oysa bu kişiler büyük krizlerin olduğu dönemlerde ve tarihi etkileyecek olaylarda kitleleri peşinden sürüklemiş kişilerdir.

Dördüncü kişi ise Richard Nixon’dır. Kendisi ülke barış içinde olduğu sürece başarılı bir yönetici olmuştur, ancak Watergate skandalının patlaması ile krizi yönetememiş ve dengesini kaybetmiştir. Hali hazırda başarılarından çok başarısızlıkları konuşulmaktadır.*

Sözü geçen ilk üç lider, dezavantaj gibi görünen kişisel özelliklerinin hayat hikayeleri ile birleşmesi sonucu bu özelliklerini ehlileştirmiş ve doğru şekilde kullanmayı öğrenmişlerdir. Bu insanlar iç karmaşalarını yönetmekteki deneyimlerini, dış dünyanın karmaşasına aktarabilmişlerdir. Aydınlık dönemlerde tuhaf veya silik duran bu karakterler, karanlık krizlerde parlak yıldızlara dönüşmüştür.

Nixon ise iç dünyasındaki barış ortamına benzer koşullarda başarılı olmuş, krizle başa çıkamamıştır.

Demek istediğim şu ki; kişilerin liderlikleri, kendilerinde var olanla, dış dünyanın ihtiyacı eşleştiğinde zemin bulmaktadır. Aslında her bir kişisel nitelik, farklı bir ortamda işlevsel hale gelir ve doğru kullanıldığında kişilere insanları peşinden sürükleme becerisini verir.

Ghandi, Kennedy ve Roosvelt örneklerinde işlevsel hale gelen; yüksek empati, zihinsel esneklik (plastisite), aşırı enerji, – depresif eğilimlerden kaynaklı da olsa – gerçekliği net görebilme gibi kişisel niteliklerdi. İnsanlar bu kişileri şevkle takip etti, çünkü yaşadıkları koşullarla bu niteliklere sahip liderler baş edebiliyordu.

Yani en baştaki sorunun bir “en iyi” cevabı yok. En iyi cevap konu ve ortama göre farklılaşacaktır.

Kişilerin ortamına göre farklı roller üstlendiğini etrafınızda da gözlemlemişsinizdir.

Hayranlık duyduğunuz bir kişinin, liderlik üstlendiği alanlarda hayal kırıklığına yol açtığı mutlaka olmuştur. Çok bilge ve dürüst olduğunu düşündüğünüz birinin siyasette yıldızının parlamaması veya çocukların gönlünü fethetmiş bir sanatçının kendi çocukları ile ilişkisinin tatsız olması bu hayal kırıklıklarına örnek olabilir.

Tersten düşünürsek; belirli niteliklerden yoksun olduğunu düşündüğünüz kimselerin, durumsal olarak başarılı liderlere dönüşmesi sizi şaşırtmış olabilir.

Kimlere tepkisiz kalamıyoruz?

Kanımca aslında hepimiz lider olma potansiyeli doğuyoruz, bununla birlikte sadece bir kısmımızın potansiyeli hayata daha belirgin şekilde geçiyor. Biz liderlik potansiyelini yakalayan kişileri farklı bağlamlarda gözlemleyip hayranlık duyuyoruz veya yeriyoruz. Bu insanları sıra dışı ebeveynler, kitleleri sürükleyen aktivistler, yeni bir akım başlatmış bir sanatçı ya da sporcu, dünyada etki yaratan bir bilim insanı, siyasi bir figür veya iş dünyasında fark yaratmış bir girişimci olarak görebiliyoruz.

Çoğunlukla tepkisiz kalamadığımız bu kişilerin, doğuştan gelen liderlik potansiyellerinin üzerine aşağıdakileri eklediklerini fark ettim:

  1. Yaptıkları her şeyi inandıkları uğruna ve şahsi çıkarlarından daha büyük bir amaç için yapıyorlar (biz bu amacı beğensek de beğenmesek de).
  2. Kendilerini iyi tanıyorlar, güçlü ve özgün yönlerini sahipleniyorlar ve parlatıyorlar. Yani tamamen kendileri oluyorlar.
  3. Baskın kişisel özelliklerinin hangi ortama ne şekilde fayda sağlayabileceğini iyi gözlemliyorlar.
  4. Amaçlarına uygun şekilde ve kendilerine en çok ihtiyaç duyulan ortama yerleşiyorlar (burada şansın da payını inkâr edemiyorum).
  5. Entelektüel gelişimlerine önem veriyorlar.
  6. Enerjilerini kaybetmiyorlar, sürekli deneyerek öğreniyorlar.
  7. Etraflarından görüş ve destek alıyorlar.

Lider olarak ortaya çıkan bu kişileri iki gruba ayıracağım.

İlk grup, kendilerine liderlik yapma görevi verilmiş ve bunun içini doldurmak için elinden geleni yapmaya çabalayanlardan oluşuyor. Siyasi liderlerin bir kısmı, bazı firma yöneticileri, hasbelkader kendini mesleğin içinde bulmuş bazı öğretmenler bu gruba örnek olabilir.

İkinci grup ise sadece içlerinden geldiği şekilde inandığı şeyleri savunan ve bunun sonucu olarak insanların takip ettikleri kişilerden oluşuyor. Ghandi belki de en bilinen örneklerden biridir. Bu kişilere nadiren politik alanda, bazen iş yerlerinde, sivil toplumda, hatta özel hayatımızda rastlarız. Hikayelerine bakıldığında bu kişilerin lider olmaya çalışmadıklarını görürüz. Onlar sadece inandıkları gibi yaşarlar, inançlarını kuvvetle savunurlar ve bu uğurda kolları sıvarlar. Vaat ettikleri dünya bize o kadar parlak gelir ki, ışığa giden sinekler gibi onlara doğru çekiliriz ve takip ederiz. Bu liderleri takip etmek bazen cefa çekmek anlamına gelse bile doyurucudur.

Canavarlarımızla barışmak

Yedi maddede hemfikir olduysanız, çoğunun içsel çalışma olduğunu da fark etmişsinizdir. Liderlik aslında büyük ölçüde kişisel gelişimle beslenir, sonrasında da doğru koşullarda ortaya çıkar. Lider olmak için bir kurumda size yönetici unvanı verilmesi gerekli veya yeterli değildir. Takip edenleriniz olduğunda zaten doğal lidersinizdir ve saygınlığınız da peşinden gelir. Bu saygınlık bazen siyasi bir unvan, bazen kurumsal bir pozisyon, bazen çocuğunuzun size güvenle bakışı, bazen belirli bir kitlenin hayranlığı ve yolunuzdan yürümesi vs. şeklinde olabilir.

Erken yaşta bir şeylere başlayıp, çok çalışıp sonra çok başarılı olan ve bundan da doyum hisseden insanlar, oldukça azdır. Bu durum, yetenek, ortam, aile, dış koşullar gibi birçok faktörün rastlantısal bir şekilde bir araya gelmesi ile oluşur. Bu kişilerden biri değilseniz kendi yolunuzu bulup ilerleyeceksiniz demektir. Bu yolu anlatacak 5 maddeyi kendimce süzdüm ve aşağıda özetledim.

  1. Neye inandığınızı bulun, netleştirin ve sahiplenin:

Her neye inanıyorsanız, bu sizin omurganızdır. İnancınız ruhunuzu dik ve ayakta tutar; aynı zamanda amacınızı belirler. Bazı insanların en basit söz ve davranışları bile bizi içine çeker. Biz genellikle bu kişilerin davranışlarının arkasında yatan amacı sezeriz ve farkında olmadan bundan etkileniriz. “Bir hayalim var” cümlesini muhakkak ki bir sürü kişi kurmuştur. Yine de bu cümle bugün Martin Luther King’in ünlü konuşması ile anılmaktadır.

İnancınızın etkili olması için bir din kurmanız veya felsefi akım yaratmanız gerekmez; çok sade ve basit inançlarınız da etkilidir. Örneğin ekip çalışmasının çok önemli olduğuna yürekten inanan bir yönetici düşünün. Bu inancını sahiplendiğinde tüm davranışları buna göre yönlenecek ve güçlenecektir.

Bir başka örnek, her bireyin bağımsız şekilde kendi ayakları üzerinde durabilmesine inanan ve bu şekilde yaşayan bir ebeveyndir. Bu ebeveynin çocuklarına davranışı – ve dolayısı ile liderliği – bu çerçeveden olacak ve ilham verecektir.

  1. Kendinizi keşfedin ve kabul edin:

Şair e.e. cummings’in dediği gibi “seni diğerlerinden farksız yapmaya bütün gücüyle gece gündüz çalışan bir dünyada, kendin olarak kalabilmek, dünyanın en zor savaşını vermek demektir. bu savaş bir başladı mı, artık hiç bitmez!

Bu yolculuğun sonu yoktur, yine de bırakmayın. Sürekli aynaya bakın. “Aynada benliğimizi nasıl göreceğiz?” diye düşünebilirsiniz. Aynanız etrafınızdaki insanlardır. Onlar üzerindeki etkiniz size kendinizi gösterir. Berrak ve nötr bir ayna istiyorsanız iyi bir koçla da çalışabilirsiniz. Ne de olsa yakınlarımız bazen çok nötr birer ayna olamayabilirler. Bunun sebeplerine şu yazımda değinmiştim.

Bazı özelliklerimiz ilk bakışta çoğu ortamda işlevsel değilmiş, hatta bazen kötüymüş gibi durur. Oysa kötü mizaç yoktur. Çoğu zaman iç dünyamızda kabullenmekte güçlük çektiğimiz ve canavar gibi görüp öldürmek istediğimiz özelliklerimiz, bizim potansiyel olarak en güçlü yanlarımızdır. Sadece kabul görmeye ve ehlileştirilmeye ihtiyaç duyarlar.

  1. Sürekli öğrenci kalın:

Sınırsız bir evrende öğrenmenin sınırı olmadığını aslında hepimiz biliriz. Bunun kabul gören bir görüş olduğunu okulların ve eğitim programlarının her geçen gün artmasından da anlayabiliyoruz. Çoğunlukla gözden kaçırdığımız kısım ise öğrenmenin ruhsal boyutudur. Endonezya kabilelerinin dediği gibi “bilgi, kaslara inmediği sürece söylentiden ibarettir“.

Fiziksel gıdanın sindirim sistemi nasıl bedenimizde yer almakta ise, davranışsal bilginin sindirimi de ruhsal yaşantılarla gerçekleşir. Kısacası deneyimlediğimiz ve deneyimlerimizin sonuçları üzerine düşündüğümüz ölçüde öğrenebiliriz ve bilgiyi kaslarımıza indirebiliriz.

Örneğin hepimiz çocuk olmayı deneyimledik. Bunun üzerine ebeveynlikle ilgili birçok eğitim almış, kitap okumuş, bilgi edinmiş de olabiliriz. Bunlar bizi tek başına iyi bir ebeveyn yapmayacaktır. Biz çocuklarımızla ilişkilerimizde öğrendiklerimizi deneyimledikçe ve deneyimlerimiz sonucu hem kendimizle hem de çocuklarımızla yüzleşebildikçe gerçekten iyi bir ebeveyn olma yolunda ilerleriz.

  1. Habitatınızı bulun

Her canlı türünün hayat bulduğu ve en iyi haline ulaştığı bir iklim vardır. Ne tür bir canlı olduğunuzu bildiğiniz zaman vaatlerinize nerede ihtiyaç olduğunu da bilebilirsiniz. İnancınıza paralel ve özelliklerinize ihtiyaç olan yerlerde bulunun. Bu amaç duygunuzu da pekiştirecek, etrafınızdakilerle birlik olmanızı sağlayacak ve size doyum hissi verecektir.

  1. Hataları ve çapraşık yolları kabul edin

Daha önce söz ettiğim gibi, gerçekte çoğumuz için potansiyelimizi erken yaşta en yükseğe taşıyabileceğimiz muhteşem koşullar, şans eseri bir araya gelmez. Yine de hayat fırsatlarla doludur.

Kendinizi ve ortamınızı bulma yolunda yaşayacaklarınızın inişli çıkışlı olması doğaldır. Büyük izler bırakmış insanların hayatlarının birçok tatsız hikayelerle de dolu olduğunu görmek şaşırtıcı değildir. Kendini ve ortamını keşfetme, deneyimleme, öğrenme, tekrar kendine dönme şeklinde tekrar eden bu süreç, çapraşık bir yol olabilir. Hevesle çıktığınız yolda varmak üzere olduğunuz yeri beğenmeyebilirsiniz. Bazen hata yaptığınız hissine de kapılabilirsiniz. Hataların en büyük öğrenme fırsatları olduğunu hatırlayın ve yolu olduğu gibi kabul edin.

* Yazıdaki örnek liderler, olası hassasiyetleri tetiklememek ve politik tartışmaya yol açmamak için Türkiye dışından seçilmiştir. Ayrıca sadece bunlarla ilgili kaynak bulabildim. Bunun yanı sıra ülkemizin başına geçmiş liderlerin psikiyatrik durumları incelenip bize açıklansaydı neler denirdi merak ediyorum.

(Sözü geçen liderlerin psikiyatrik durumları ile ilgili detayları şu kitapta bulabilirsiniz).

 

Hande Arıkan

Hizmetlerimi ve tüm yazılarımı ve görmek için web sitemi ziyaret edebilirsiniz.

Bir Koçla Çalış”ma”manızın Daha İyi bir Fikir Olduğu 7 Durum

,

İtiraf ediyorum: Bundan 4 yıl öncesine kadar koçluk bana geyik gelen, hatta bıyık altından güldüğüm bir konuydu. Maalesef ortalıkta önyargılarımı doğrulayacak şekilde davranan koçlar da mevcuttu. Ben de bu sebeple pek de bilmediğim bu konu hakkında bir bilirkişi edasıyla uzun süre atıp tuttum.

Bilirkişi edası

Hatırladıkça hala utanırım.

Bu ruh halinde iken kendimi Gestalt koçluk eğitimlerinde nasıl bulduğum ve bu mesleğe nasıl gönül verdiğim ayrı bir konu, onu belki başka bir zaman anlatırım. Ama şimdi geçmişteki önyargılarıma bugünkü bilgilerim ışığında odaklanmak istiyorum: Koçluk ne durumlarda pek de işe yaramaz? Bu sorudan yola çıkarak aşağıdaki gibi bir liste oluşturdum. Şu cümlelerde kendinizden büyükçe bir parça buluyorsanız, bir koçla çalışmanız vakit kaybına yol açabilir:

  1. “Can çıkar huy çıkmaz, insan neyse odur, değişmez”

Kendimi Freud’a çok kaptırdığım dönemlerde insanın kişilik gelişiminin 6 yaşında sona erdiğine ikna olmuştum. Kemikleşmiş davranışlar ve “zihniyet” belli bir yaştan sonra nasıl değişsindi? Biz böyleydik ve her şey olacağına varacaktı.

Psikoloji yayınlarını okumaya devam ettiğimde ve daha güncel ekollere daldığımda farklı yaklaşımlar gördüm. Mesela Gestalt yaklaşımı, kişiliği kemik bir yapı olarak ele almıyor, günbegün inşa ettiğimiz dinamik bir oluşum olarak görüyordu. Bugün sinir bilim doğruluyor ki sağlıklı bireylerde gelişim ve değişim hiç bitmiyor. Beynimiz sürekli yeni bağlantılar üretiyor ve biz bu bağlantıları pekiştirecek davranış ve düşünceleri tekrarladıkça dönüşebiliyoruz.

Yani çocukluğumuzdan çok şey getirmekle birlikte, çocukluğumuza hapis değiliz. İstek ve çabamız ölçüsünde gelişebilir ve değişebiliriz. Ancak bunu gerçekten istememiz ve buna inanmamız gerekiyor.

  1. “Arkadaşlarım ve yakınlarım bana yeter”

Gerçek arkadaşlarımızın ve yakınlarımızın yerini hiçbir kimse tutamaz. Fikrimce koçsuz yaşam mümkündür ama dostsuz yaşam çok sıkıntılıdır. Onlar bizim zor anlarımızda sığındığımız, bizi rahatlatan ve teselli eden limanlarımızdır. Bazı zamanlar adeta bizim duygularımızla bütünleşirler. Bu bizde yalnız olmadığımız, anlayış gördüğümüz hissini uyandırır.

Yakınlarımızın kendilerine has değerleri, doğru ve yanlışları vardır. Genellikle geçmişimiz ve kimliğimiz zihinlerinde kemikleşmiş bir haldedir. Bizimle çok iyi niyetle de olsa bu çerçeveden konuşurlar. Bize karşı derin hisler besledikleri için, duygu ve davranışlarımız onlarda üzüntü, gurur, hayal kırıklığı vb. duygular yaratır.

Bütün bunlar bizi hapsolduğumuz bakış açısında daha fazla tutabilir. Hatta kendimizi, asıl derdimizi bir yana bırakmış ve “annem kaygılanmasın”, “eşim kızmasın”, “arkadaşımı üzmeyeyim”in derdine düşmüş halde bulabiliriz.

Gerçek arkadaşlarımızın ve yakınlarımızın yerini hiçbir kimse tutamaz.

Peki bir koç, size yakınlarınızda bulamayacağınız neyi sağlar?

Öncelikle tarafsızdır, sizi kendi değerlerinizle ele alır. Bunun sonucu olarak sizi kınamaz, sizinle ilgili hayal kırıklığı yaşamaz, kaygınızı anlasa da buna kapılıp kaybolmaz. Yani sizi olduğunuz gibi kabul eder. Size ayna tutarak kendi keşfinizi yapmanıza yardımcı olur. Bu sayede koçunuzun yanında başka kimse ile olamayacağınız kadar özgür ve kırılgan olabilirsiniz, bununla birlikte dağılıp kendinizi tekrar toparlayamayacağınız hissini de yaşamazsınız. Bu koçunuza yaslandığınız alandır.

Ayrıca iyi bir koç izin verdiğiniz ölçüde sizi rahatsız etmeyi tercih edebilir. Ne de olsa tıkandığınız bir konunun çözümü, genelde konfor alanınız dışındadır.

Son olarak koçunuz tüm bunları yapabilecek eğitimi almış, tercihen içselleştirmiş, kendine sürekli yatırım yapmaya devam eden ve ruhsal gelişimine önem veren biridir.

Yaslandığınızda sizi nasıl tutacağını ve nasıl sağlam duracağını bilir.

  1. “Bana ne yapacağımı söyleyecek birilerine ihtiyacım var”

İhtiyacınız bu ise bir dostunuza, aile büyüğünüze, bir mentora veya bir danışmana gitmeniz daha uygun olur.

Salt koçluk çalışması kapsamında size öğüt veya tavsiye vermeyiz, ne yapacağınızı söylemeyiz. Biz her insanın yaşam ve deneyiminin tıpkı parmak izi gibi eşsiz olduğuna inanırız. Bununla birlikte her sağlıklı bireyin kendi çözümünü bulacak bilgeliğe, kendi iç dünyasında sahip olduğunu düşünürüz. Bizler, iç dünyanızda gezinerek yolunuzu bulmanız yönünde size eşlik ederiz. Bizim tavsiyemiz, sizin yolunuz olamayacaktır.

  1. “Psikologlar, psikiyatrlar ve terapistler dururken niye koça gideyim ki?”

Aşamadığınız çok büyük travmalarınız varsa; kaygı bozukluğu, klinik depresyon, bipolar kişilik vb. patolojik bir duruma sahipseniz, kronik madde bağımlılığı sorunu ile boğuşuyorsanız bu saydıklarımdan birine gitmelisiniz. Biz koçlar olarak teşhis koyamayız ve tedavi öneremeyiz. Koçla çalışacağınız alan, kendinizi keşfetmek, gelişmek ve potansiyelinize ulaşmak istediğiniz alanlardır.

  1. “Kendimle yüzleşmek istemiyorum”

Kendimizle veya ilişkilerimizle ilgili geliştirebileceğimiz konular her zaman vardır. Bu konuları bazen içten içe biliriz fakat hayatımızda bize sıkıntı yaratmadığına inanırız. Bazen de sıkıntı yarattığını bilmemize rağmen yüzleşmekten kaçarız.

“Ben böyle mi görünüyorum?”

Her durumda kendimizle yüzleşmek, gerçeğimizi görmek genellikle bizi kırılgan yapan ve rahatsız hissettiren bir süreçtir. Açılabileceğinizi hissettiğiniz bir koçu bulmadan çalışmaya hazır değilsinizdir.

  1. “Tüm sıkıntılarım dış koşullardan kaynaklı, ne yapsam boş”

Bazen yapabileceğimiz her şeyi zaten yaptığımızı ve sorunun dışarıda olduğunu düşünürüz: Paramız azdır ve bu bizi her yönde kısıtlıyordur. Öyle yöneticilerimiz vardır ki bize zaten hiç hareket imkanı bırakmıyordur. Çocuğumuz, ne yaparsak yapalım ders çalışmıyordur ve çalışmasının da bir yolu yoktur, kendi zaten öyle biridir. Bu liste uzar gider…

Bunlar gerçekte kendi bakış açılarımıza hapis olduğumuz alanlardır. Tarih bütün zorlayıcı dış koşullara rağmen yol almış ve fark yaratmış insanların hikayeleri ile doludur. Gerçekte her zaman kendi seçeneklerimiz ve hareket alanımız vardır, yalnız bu seçenekler bazen konforlu değildir ve rahatsızlık verir. Bu sebeple zor görünür veya sıkışmışlık hissi yaratır. Buralara bakmak istemeyiz, bazen istemediğimizi bile bilmeden otomatik olarak bakmayız.

Bu cümleyi sıklıkla duyduğumuz bir başka grup insan da narsisizm eğilimli kişilerdir. Bu kişiler özellikle iş hayatında başarı elde etmişlerse çoğunlukla kendilerinin mükemmel olduğuna inanırlar. Bir sıkıntı yaşanıyorsa sorun hep etraflarındaki kişilerdedir.

Eğer tüm sıkıntıların sizin dışınızda olduğu hissini taşıyorsanız, bir koçla ilerlemeniz mümkün olmayacaktır.

  1. “Arkadaşımız koçla çalışmaya başladı, hiçbir fark göremedik”

Beklentiniz ani bir aydınlanma ise, aradığınız kişi bir koç olmayabilir. Davranışlarla çalışmak, vücutla çalışmak gibidir. Kaslarımızı geliştirebilmemiz veya esnetmemiz için vücudumuzu önce iyice bir tanımamız gerekir. Limitlerimizi de bu aşamada görürüz ve zorlamaya başlarız. Vücudumuzu ne yönde geliştirmek istediğimize yine kendimiz karar veririz. Antrenmanlarımız kararımız yönünde şekillenecektir. Gelişimi görmek için isteğimizi hep canlı tutmanız ve sürekli çalışmamız gereklidir. Vücudu ile çalışanlar bilir, tüm bu süreç zaman alır ve çaba gerektirir. Sonuç almaya başladığımızda ise adeta tadından yenmez. Benzer durum, koçluk süreci için de geçerlidir. Bu süreç için istekli değilseniz, koçla çalışmanız beklediğiniz faydayı sağlamayacaktır.

Tüm yazılarımdan haberdar olmak için web siteme üye olabilirsiniz.

Yazıyı yayımlamadan önce birkaç arkadaşıma okuttuğumda bana “peki ne zaman koçla çalışmayacağımızı anladık. Ama hangi durumlarda çalışacağız onu anlamadık” diyenler oldu. Koçla çalışabileceğiniz örnek konular için https://www.handearikan.com/hizmetler sayfamı ziyaret edebilirsiniz.

 

Hande Arıkan

 

 

Çalışan Bağlılığının Karanlık Yüzü

,

Çalışan Bağlılığının Karanlık Yüzü: Bağlı çalışanlar kendilerini de kurumunuzu da zehirliyor olabilir…

Gönül işleri deyince aklınıza sadece flört ve evlilik geliyorsa size bir güncelleme önereceğim. Çoğu kurumda ‘çalışan bağlılığı’ diye tabir edilen ve yana yakıla ölçümler yapılan “employee engagement” konusu da iş dünyasının ince işi, yani gönül işi! Günümüzde çalışan-kurum ilişkisi artık sadece akıllı bir alışveriş değil, aynı zamanda duygusal bir birliktelik.

Bu ortamda organizasyonlar insan kaynağına yönelik neyin peşinde? İlk akla gelenler hayalindeki çalışanları işe almak ve onların gönüllerini fethederek etkinliği artırmak… Nasıl herkesin hayalindeki eş farklı ise, her kurumun hayalindeki çalışan profili de farklı. Firmaların hedeflediği kişiler, kendi amaçlarına ve değerlerine uygun, ihtiyaç duyulan eğitim ve birikime sahip ve işine gönülden enerji sarf edebilecek insanlar. Tabii ki inişler ve çıkışlar olsa da bu enerji ve çabanın sürekliliğinin olması. Peki çalışanlar ne istiyor?

Deloitte’un, Türkiye’nin de aralarında bulunduğu 30 ülkeden 8.000 genç çalışan ile (1982 ve sonrasında doğanlar) yaptığı araştırmaya[1] göre, gençler gelecekte yaşamayı düşledikleri dünyayı işleri aracılığı ile yaratmak istiyor. Aşağıdaki başlıca bulguları gördüğünüzde bu gençlerin nasıl amaç odaklı olduğunu anlayacaksınız:

  • Gençler dış dünyanın gelecekte oldukça istikrarsız olabileceğini, ancak birlikte çalışarak hem iş dünyasının, hem de toplumun sorunlarının çözülebileceğini düşünüyor.
  • Gençlerin %86’sı kurumlarda iş başarısının sadece finansal performansla değil, toplumsal sorunların çözümlerine yaptığı katkılarla da ölçülmesi gerektiğini söylüyor.

Kurum-çalışan arasındaki duygusal birlikteliği sağlama sürecinde çalışan bağlılığı, en çok konuşulan konulardan biri oldu. Bağlılık skorları hemen hemen her kurum tarafından en az 2 yılda bir düzenli olarak anketler aracılığıyla ölçülüyor. Bu anketler kurumdan kuruma farklılık gösteriyor. Kalitesine, neler sorulduğuna veya sorulması gerektiğine bu yazıda değinmeyeceğim. Sonuç olarak kurumlar, bu anketlerle çalışanların sesini duymaya çalışıp, aldıkları sonuçlara göre politikalar geliştiriyorlar. Burada tartışacağım soru şu: Bu ölçümler ne ifade ediyor?

Bağlılık ölçümlerinin karanlık yüzü

Bağlılık rakamlarının yüksekliğinin, çalışanların performanslarının ve elde tutulma oranlarının yüksekliğiyle büyük ölçüde ilişkisi var[2]. Bağlılığı daha yüksek olan iş birimleri, gelir ve karla ölçülen metriklerde, müşteri notlamalarında ve hizmet kalitesinde çok daha iyi performans ortaya koyuyor.

Peki yüksek bağlılık rakamları her zaman işlerin yolunda olduğunu gösterir mi? Kurumunuz ve çalışanlarınız en iyi hallerinde midir? Bazı araştırmalar pek de öyle olmadığına işaret ediyor.

2016’da Harvard Business Review’da yayımlanan yazı[3], bağlılık rakamlarının yüksek çıkmasının gölgede kalan yönlerini şu 4 madde ile özetliyor:

  • Mutluluk ve konfor içindeki çalışanlar statükoyu sorgulamıyor ve yeniliklere direnebiliyor.
  • Çok bağlı çalışanlar iş-özel hayat dengesini koruyamayıp işkolik olabiliyor ve uzun vadede zarar görebiliyor.
  • Kendi doğasında iyimser olmaya yatkın insanlar, şartlardan bağımsız olarak mutlu oluyor ve anket rakamlarını yükseltiyor. Yani sadece bu kişileri istihdam eden bir organizasyon, zor tatmin olan kişilerin bilgeliğinden yoksun kalıyor.
  • Negatif düşüncenin getireceği odaklanma, dikkat ve buna bağlı artan performansa yeterli önem verilmemiş oluyor.

Ebeveyn olanlar daha iyi bilir, asi çocuğunuz bazen isyan edip büyük hayat başarılarına imza atarken, size çok bağlı olan uysal çocuğunuz varlığını ve potansiyelini ortaya koymakta zorlanabilir.

Çalışanlarınızı bir an çocuklarınız gibi düşünün. Çocuklarınıza en iyi imkanları sunup, gönüllerini hoş tutup her şeyi verebilirsiniz, ancak bunun onları becerikli ya da yaratıcı yapma garantisi yoktur. Aksine onları bağımlılığa ve yetersizliğe itiyor olabilirsiniz.

Araştırma firması Leadership IQ’nun yaptığı araştırma sonuçları da oldukça çarpıcı:

  • Düşük performans sergileyen çalışanlar, işleri için %100 çaba sarf etmek konusunda en çok gönüllü olanlar.
  • Yine aynı çalışanlar, iş yerlerini “çalışmak için muhteşem bir yer” olarak daha çok tavsiye etme eğilimindeler.

Son olarak uluslararası danışmanlık firması Bain’in 2013 yılında yaptırdığı araştırma sonucuna göre, çalışan bağlılığı rakamları, çalışma süresi arttıkça düşüş gösteriyor. Firma işleyişine yönelik en çok deneyime ve en derin bilgiye sahip kişiler genellikle en az bağlılık gösterenler oluyor.

Ne kadar da acı değil mi?

Peki ne yapacağız?

Bağlılık anketlerinde insanlar 10-15 dakikalık bir sürede kağıtlara konuşur. Sadece bu sonuçlara dayanarak hazırlanan ve yukarıdan aşağıya indirilen yaklaşımlar yeterli olmaz. Anketlerle ekiplerin ve kişilerin farklı dinamiklerini hesaba katmamış oluruz. Dolayısıyla kişilerin davranış değişikliğini veya potansiyelin ortaya çıkmasını bu şekilde sağlayamayız.

Bu noktada bağlılığın tek başına amaç olmadığını hatırlayalım. Asıl amaç kurum ve insan potansiyelini birlikte en üste çıkarmak. Bu yüzden sadece bağlılık ölçümlerine odaklanmak yanıltıcı olabilir. Bağlı çalışanlar, kendilerini de firmayı da zehirliyor olabilir. Aslında konu, kurumunuzun ölçülen ortalama bağlılık skorları değil, çalışan-kurum ilişkisinin herkes açısından üretken ve doyurucu olup olmadığı. İşte döndük dolaştık yine ince işlere geldik. Yani duygulara, insanlar arası ilişkilere ve bunlardan ortaya çıkan sonuçlara…

Demek ki duygularla çalışacağız. İnsan davranışları ve ilişkileri ile çalışmak, dans etmek gibidir. Dansı bedenimizle yaparız, bu yüzden ilerlemek için bedenimizle çalışmak durumundayız. Tıpkı bunun gibi davranışları ve ilişkileri de duygularla çalışmadan geliştiremiyoruz veya değiştiremiyoruz. Bu sebepten çalışan bağlılığına yönelik çalışmalar, koçluk yaklaşımı ile yapıldığında çok daha etkili olmaktadır.

Koçluk yaklaşımı ile ortaya koyduğumuz çalışmalar, hem kişi hem kurum için en çok arzu edilen sonuçların ortaya çıkarılmasına odaklanır. Burada anketler, teknik bilgi ve eğitimler gibi nicel yöntemlerin yanı sıra, bireysel ve grup/ekip koçluğu çalışmaları da yürütülür. Koçluk çalışmaları kuruma özgü tasarlanır, bununla birlikte temel olarak her kuruma aşağıdaki katkıları sağlar:

  • Duygulara odaklanmak:

Bir odak grupla birebir çalışarak başlarız. Güven ortamının sağlandığı yüz yüze ilişkiler, gerçek diyalogları artırır ve duyguları su yüzüne çıkarır. Duyguları anlamak, onlarla çalışmanın ilk adımıdır.

  • Kör noktaları fark etmek:

Mutsuzluğunu dışa vuran çoğu çalışan, kendisine daha fazla para ve imkan verilirse mutlu olacağını ifade eder. Oysa bu çoğunlukla doğru değildir, ancak çalışan da bunun farkında değildir. Koçluk görüşmelerine katılan çalışanlar, gerçekte ne hissettiklerini ve istediklerini anlayabilir. Bu sayede kurumla olan ilişkilerini, iki taraf için de en iyi şekilde düzenleyebilir.

  • Çalışanları dinlemek:

Her seviyeden insanla çalışmayı yürütmek, insanlara önemsendiği ve sesinin gerçekten duyulduğu hissini verir. Kişiler kendi çalıştıkları atmosferi yaratmaya daha aktif şekilde katılmış olur. Yöntemin kendisi bile tek başına birlikteliği ve etkili çalışmayı artırır.

  • Tıkanıklıkları keşfetmek:

Bazı çalışanlar ve ekipler kendi motivasyonlarına sahiptir, ancak kurum içindeki dinamiklerden ve ilişkilerden kaynaklı biçimde tıkanıklık yaşamaktadır. Koçluk seansları, tıkanma noktalarını aydınlatır. Bu da çalışanların önünü açma yolunda oldukça önemli bir adımdır.

  • Çatışmaları kullanmak:

Çatışma çıktığı zamanlarda sağduyulu kalmak, bir ateş çemberinin ortasında sakince oturmak kadar zor olabilir. Çoğunlukla çalışanlar ateşin olmadığı yerlere kaçma eğilimi gösterir, ancak ateş yanmaya devam eder. Bazen saatler süren toplantılar, tam bir sonuca varılmadan ve kişilerin sinirleri bozulmuş bir şekilde bitebilir. Oysa biz ateşin yaratıcı gücünü kullanmaya odaklanırız. Çatışmalar olumludur ve bir şeylere gebedir. Asıl potansiyel, buradan doğacaktır.

  • Yeni bir dil geliştirmek:

Koçluk yaklaşımı, kişilere duruşları konusunda netlik, kişiler arası ilişkilere ise şeffaflık getirir. Kurumunuz yeni bir iletişim şekline adım atar. İnsanlara ve ekiplere yapacağınız bu yatırım, uzun vadede kalıcı sonuç üretmeye devam eder.

Kurumunuz içinde bağlılık çalışmaları yürütüyor olabilirsiniz, bir danışman firma ile benzer konularda da çalışıyor olabilirsiniz. Bunlara donanımlı bir koçun dokunuşunu ekleyerek, çalışanlarınızın ve ekiplerinizin kurumunuzun müziğine uygun, en güzel dansını yapmasını sağlayabilirsiniz.

 

Hande Arıkan


[1] https://www2.deloitte.com/content/dam/Deloitte/global/Documents/About-Deloitte/gx-deloitte-millennial-survey-2017-executive-summary.pdf

[2] https://onlinelibrary.wiley.com/doi/full/10.1111/j.1744-6570.2010.01203.x

[3] https://hbr.org/2016/08/the-dark-side-of-high-employee-engagement

 

Hande Arıkan

Hizmetlerimi ve tüm yazılarımı ve görmek için web sitemi ziyaret edebilirsiniz.