İyilik Rüzgârıyla Şifa Bulmak

,

Gül alırlar gül satarlar

Gülden terazi tutarlar

Gülü gül ile tartarlar

Yunus Emre

Geçen ayki yazımızda, Adam Grant’ın popüler kitabı Almak ve Vermek’in[1] izini sürerek, iyilikseverlerin (vericiler) iş ve hayat başarısının bencillerden (alıcılar) genel olarak daha yüksek olduğunu, ancak vericiler içerisinde, başarı merdivenlerinin en altında kalanların da bulunduğuna dikkat çekmiştik.

Sözkonusu yazımızda da belirttiğimiz gibi, vericiler, yardımlaşarak, işbirliği yaparak, insanları etkileyip potansiyellerine erişmelerine destek olarak, çevrelerinde (bizim deyimimizle) bir iyilik rüzgarı estirirler. Bu ise onlara işbirliğine hazır geniş bir çevre kazandırır ki, bu da başarı merdivenlerinin en tepesinde bu insanların yer almasının nedenini açıklar. Bu rüzgar iledir ki, bulundukları ortamın toplam verimliliğini ve en önemlisi “paylaşılacak pastayı büyüttükleri” için, yavaş yavaş dost ve müttefik kazanıp, işbirliği ve verimlilik temelli networklerini oluştururlar.

Pekiyi, başarılı vericileri başarısızlardan ayıran faktörlerin nedir?

Adam Grant, yaptığı araştırmalar sonucunda, yardımlaşma konusundaki tutumlarına göre insanları dört gruba ayırmış. Bunu netleştirmek için biraz görselleştirip bir tabloya aktaralım. Zira, aradığımız soruya verilebilecek cevabın önemlice bir kısmı burada gizli.

Tablodan da anlaşılacağı üzere, bu dört grup:

– Kendi çıkarını da başkalarının çıkarını pek düşünmeyenler, yani duyarsızlar,

– Başkalarının çıkarına duyarsız, kendi çıkarlarına çok duyarlı olan benciller,

– Başkalarının çıkarına çok duyarlı, kendi çıkarlarına az duyarlı insanlar; Bunlar, başkaları için kendilerini feda eden özverili vericiler, ve

– Hem başkalarının çıkarı, hem de kendi çıkarlarına duyarlı ötekiciler, yani başarılı

Bizim odağımızdakiler son iki grup, yani vericiler. Zira, önceki yazımızda da belirttiğimiz gibi başarı merdivenlerin en altında da en üstünde de vericiler var. Bu sınıflama bize, vericilerin neden hem en başarılı, hem de başarısızlar grubunu oluşturduğunun bazı ipuçlarını veriyor:

a- Kendi çıkarını geri plana iterek başkalarını önceleyenler bir süre sonra tükeniyor ve verimsizleşiyorlar. Bu grupta iyi niyetli ama şanssız olanlar ise, hep veren ama iyilik yaptıkları insanların hayatlarına kattıklarının olumlu sonuçlarını görme fırsatı olmayanlar, zira bu grup tükenmişlik sendromuyla daha fazla yüz yüzeler. Bu grupta özellikle öğretmenler (hayatın hızlı akışı, mezun ettikleri öğrencilerle bağlarını çoğunlukla kesiyor) ve acılarına tanık oldukları, ama iyileşmiş hallerine pek tanık olamadıkları insanlara yardım eden sağlık çalışanları. Oysa, vericiler için en değerli şey (çoğu zaman kendi çıkarlarından da fazla) insanların hayatına bir değer katmak. İleride değineceğimiz üzere bu, yaptıkları iyiliğin de kendilerine “sağlık ve mutluluk” olarak döndüğü nokta çünkü. (Müsaadenizle, burada küçük bir parantezle öğretmenlerim Mustafa Gizligider, Nebahat Seyhan, Şükrü Akpınar ve daha birçok değerli insanları minnet ve şükranla anmak istiyorum. Hiç de tükenmişlik sendromu yaşamış görünmüyorlardı. Belki öğrencilerine ne kadar değerli katkılar yaptıklarını bizzat görme şansları olmuştur. Artık daha iyi biliyorum ki, iyilikseverler için en değerli ödül de işte bunu görebilmek.)

b- Hem kendi çıkarına hem de başkalarının çıkarına duyarlı vericiler (ötekiciler) ise hem mutlu hem de başarılı grubu oluşturuyor. Bir yandan yaptıkları iyiliğin olumlu manevi karşılığını (sağlık ve mutluluk) olarak alırken, tükenmişliğe ve bencillerin istismarına da uğramıyorlar.

Bu son husus üzerinde biraz durmalıyız. Zira, bu gruptakiler de iyilik yapmaya özverili vericiler kadar, hatta onlardan daha fazla önem veriyor. Ancak bunlar, iyilik yaparken bencillerin istismarına uğramamayı da, en optimum vericilik stratejisini oluşturmayı da başarmış bir grup. Zira, bu grup şaşırtıcı biçimde benciller kadar özgüven ve hırsa sahip. Bill Gates’in deyimiyle, “insan doğasının iki büyük gücü, bencillik ve başkalarını gözetmek!”.

Bencillik ve başkalarını gözetmenin aynı amaç uğruna birleştirilmesine şaşırdınız mı?

Kanadalı psikologlar Jeremy Frimer ve Larry Walker, Yardımsever Kanadalı Ödülü (Caring Canadian Award) sahipleri ile ilgili yaptıkları anket ve araştırma sonucunda, bu ödüllü inanların yaşam felsefesinde sözkonusu iki hususa (bencillik ve başkalarına yardım) birlikte vurgu yaptıklarını ortaya koymuşlar.

İlk bakışta şaşırtıcı gelen bu türden bulgular, iyilikseverlerin/vericilerin her şeye rağmen iyilikten asla vazgeçmediklerini, kendi hayat başarıları konusunda alıcılar kadar da hırslı olduklarını ortaya koyuyor. Zira bu insanlar etraflarında iyilik rüzgarı estirmenin başarı ve mutluluğu birlikte getirdiğini keşfetmiş ve iyiliğin değerini anlayıp içselleştirmiş, hayata değer katmaya önem veren insanlar. Bu yüzdendir ki, onlara göre iyilik, en az başarı odaklı işler kadar ciddiyetle yapılacak işlerdir. Bu nedenle, gerektiğinde istismarcılara karşı rahatlık ve özgüvenle hayır demesini öğrenmişlerdir. İlk başlarda uğradıkları istismar, başkalarına yardım ederken kendi işlerini ihmal etmeleri v.b. nedenlerle başarı yolunda geride kalsalar da, iyiliği ilkesel bir çerçevede ele almayı öğrendiklerinde kendi özgün farklarını ortaya koyup iyilik rüzgarı estirebilmektedir. (Kitapta bu insanların istismara uğramdan iyilik yapma stratejileri hakkında geniş bir bölüm bulacaksınız).

Bu insanların, gerektiğinde, kolaylıkla hayır diyebilmelerinin sırrı da bize göre basit: İyilik bu insanlar için ilkesel bir tutum ve içselleştirilmiş bir yaşam felsefesi; özverili vericilerde olduğu gibi gerektiğinde bile hayır diyememekten kaynaklanan bir zaaf değil! Bu önemli fark, iyilik yapmak için onlara,

– en doğru zamanı, yani işlerini aksatacak kadar rastgele değil, belirli ve en uygun bir zamanı,

– en doğru kişileri, yani yardım isteyen ama bunu sorumsuzluk veya istismar amacıyla yapmayan dürüst insanları,

– en doğru yöntemi, yani balık vermeyi değil balık tutmayı öğreten tutumu,

bulup uygulama güdüsü vermektedir.

İyilik yapmak bu insanlar için neden bu kadar önemli?

Başta bahsettiğimiz işbirliğine dayalı çevre (network) ve verimlilik etkisinin dışında, iyiliğin “mutluluk etkisi” ve hayata muazzam bir anlam katma potansiyeli sözkonusu çünkü. Vericilerin iyilik yapmayı vazgeçilmez bir ilkesel tutum ve içselleştirilmiş bir yaşam felsefesi yapmalarının temel nedeni de bize göre işte bu.

Verimliği ve paylaşılacak pastayı nasıl büyüttükleri konusu bu yazıya sığamayacak kadar geniş bir konu, bunun için Grant’ın kitabını okumanızı özellikle öneririm. Biz burada, bu iki etkiyi en kolay yaşayıp gözlemleyebileceğiniz ortam olarak gönüllülük hareketleri ve hayırseverlik girişimlerini örnek vermekle yetinelim. Bunlar, en rekabetçi toplumlar olarak bildiğimiz Batı’da bile hızla yaygınlaşan ve değeri her ortamda dile getirilen olgulardan biri. O kadar ki, Forbes ve The Economist gibi iş dünyasına hitap eden medya organlarında bile gönüllülük ve (internette artık küresel bir rüzgar haline gelen) “Her Fırsatta İyilik” (Random Act of Kindness) konulu haber, yorum ve bloglara rastlanıyor.

Bunlardan birinde, Forbes’a yazan Kathleen Taylor-Gadsby[2], bir gönüllük deneyiminin kendisi için liderlik ve iş hayatına dair çok önemli üç katkısının olduğunu vurguluyor:

– Esneklik: Aynı imkan ve malzemelerle, sayısı sürekli değişen insanlara hizmet edip, misyonu aynı titizlikle sürdürebilmek,

– bunun sonucunda gelişen problem çözme yeteneği ve inisiyatif alabilme becerisi,

– aynı insancıl değerleri önemseyen insanlarla çalışmanın getirdiği kendiliğinden gelişen güçlü sosyal bağların verdiği huzur ve mutluluk.

Harvard Health’de yayınlanan bir makalede[3] ise sözkonusu mutluluk etkisinin insanlarca maaşlarına yapılacak yüklü artışlarından bile değerli görüldüğünü ortaya koyan bir araştırmaya yer verilmiş.

Kısacası gönüllü sosyal hizmetler hem yeni dostlar ve çevre kazandırıp sosyalleşmenizi, insan ilişkilerinizde daha başarılı olmanızı, hem de kariyerinizde daha başarılı olmanızı sağlar.

Ayrıntıları bu yazıya sığmayacak kadar geniş olan iyilik yapmanın ruh ve beden sağlığına faydalarını ise kısaca oksitosin, dopamin, seratonin gibi “mutluluk hormonlarını” artırıp, stres hormonu kortizolü düşürerek sağlık ve mutluluk vermesi olarak özetleyebiliriz. İşte bu yüzden iyilik yapmak doğal bir anti depresan, sakinleştirici, tansiyon düşürücü, kalp dostu ve hatta bir ağrı kesici işlevi görür.

Daha önemlisi de iyilik yapılan kişiye sevilip değer verildiğini hissettirmesi, iyilik yapanın da özdeğer algısını yükseltmesi ve ortamda sevgiyi mayalaması ile hayata huzur ve anlam katması değil mi?

İyilik, nezaket ve sevgiyle kalın.

 

Mehmet MURAT
Profesyonel Koç

 


 

[1] Adam Grant. Vermek ve Almak: Başarı İçin Devrimsel Bir Yaklaşım. Modus Kitap, 3. Baskı, 2017.

[2] https://www.forbes.com/sites/forbescoachescouncil/2017/10/16/volunteering-a-formula-for-help-and-happiness

[3] https://www.helpguide.org/articles/healthy-living/volunteering-and-its-surprising-benefits.htm

Almak Vermek Alda(T/N)Mak

,

Hiçbir iyilik cezasız kalmaz.

– Clare Boothe Luce

Yaşlı, güngörmüş bir adam, çölde devesinin üzerinde ilerlerken açlık ve susuzluktan ölmek üzere olan genç bir adama rastlar. Hemen devesinden inip adama biraz su ve yiyecek bir şeyler verir. Su ve yiyecekle kendine gelen genç, bir çırpıda deveye biner ve uzaklaşmaya başlar. Yaşlı adam, deveyi çalan gencin ardından seslenir: “Ey genç, yapma bunu! Çaldığın deve değil gücüme giden. Asıl mesele şu ki, korkarım sen içimdeki insanlara yardım etme isteğimi öldüreceksin!”[1]

***

“Ders çalışırken bana çok yardım etti, ama sınavda ben geçtim, o ise kaldı” 🙂 Bu cümle size hiç de yabancı gelmedi değil mi? Hatta belki bu cümleyi bizzat siz birisi için kurdunuz veya başka biri sizin için. “Garip ama gerçek” türünden anlattığımız bu tuhaf durumun sandığımızdan da yaygın olduğunu biliyor muydunuz?

İnsanların yardımlaşma ve işbirliğine ilişkin tutumlarını “alıcılar” ve ”vericiler” olarak iki uçta sınıflarsak, sizce hayatta hangileri daha başarılıdır? “Alıcılar elbette” diyorsanız, gerçeğe (tersinden) yaklaşmış olabilirsiniz. Zira, Vermek ve Almak: Başarı İçin Devrimsel Bir Yaklaşım[2] başlıklı kitabında, alıcılar ve vericilerin hayat başarısını derinlemesine inceleyen Adam Grant’a göre, başarı basamaklarının en altında yer alanlar, hep verici olanlar. “Birçok önemli meslek dalında, vericiler hep dezavantajlı konumdadırlar: Başkalarının daha iyi konuma gelmesine yardımcı olurlar ama bu esnada kendi başarılarını feda ederler” diyor Adam Grant. İşte birkaç örnek:

  • Kaliforniya’da 160’tan fazla mühendisin birbirlerinden aldıkları yardım ve verdikleri desteği değerlendiren bir araştırmaya göre, “en başarısız” mühendisler aldıklarından fazlasını verenlermiş. Başkalarına yardım etmek için, işlerinin başından ayrılmak, kendi işlerini bitirmelerine engel oluyormuş.
  • Belçika’da 600’den fazla tıp öğrencisiyle yapılan çalışmaya göre, en düşük notlara sahip olan öğrenciler genelde vericiler olmuş. Vericiler sınıf arkadaşlarının derslerine yardım ederken zamanlarını, kendi eksiklerini tamamlamaya harcamak yerine, zaten bildikleri şeyleri başkalarına aktarmakla geçirmişler.
  • İş hayatında, alıcılara kıyasla vericilerin %14 oranında daha az gelir elde ettikleri… %22 oranında daha az güçlü ve dominant olarak görüldükleri yönünde deliller mevcut.

Yeterince açık: Vericiler kaybeder. İkna oldunuz mu? Acele etmeyin, zira tüm hikaye bundan ibaret değil. Zira, henüz asıl soruyu sormadık.

“Vericiler başarı merdivenlerinin en dibinde yer alıyorsa, en tepede kimler var?” diye soruyor Grant. İşte cevabı: “Yine vericiler!”.

Yani, başarı merdivenlerinin en altında da en üstünde de vericiler var!

Ya alıcılar? Onlar, dengeleyicilerle (aldığı kadar vermeyi seçenler) birlikte ortalardalar.

Hep verici olmak kaybettiriyorsa, en üsttekiler içinde vericiler olmamalı veya az olmalı, değil mi?

O halde, başarılı olan vericilerin avantajları, alıcıları da bir süre sonra yolda bırakan etkenler neler?

Adam Grant’ın kitabı baştan sona bu soruların cevabıyla ilgili. Çarpıcı örnekler ve son derece zekice araştırma ve argümanlarla sizi ikna ediyor: Hayır, yaygın kanının aksine, vericiler kazanır!

Pekiyi, baştaki onca tersini gösteren örnekler varken, bu nasıl oluyor? Bunun için en iyisi kitabı okumanız; Zira, özet cevap, (asıl kazancınız olacak olan) bu kitabın açacağı geniş ufku size veremeyecektir.

Ancak, bu yazı da boşuna yazılmadı sevgideğer okurlar 🙂 İşte size kitaptan özetleyerek verebileceğim kısa cevap: Hep alan ama vermeyi hiç düşünmeyen alıcılar, başlangıçta hızlı ilerleseler de, bir süre sonra hikayemizdeki gibi, “deveyi çalarak” bulundukları ortamda yıkıcı rekabeti başlatırlar. Zamanla, hep alıcı oldukları anlaşılan bu insanlara karşı vericiler ve dengeleyiciler (yani, herkes 😊) adeta “sessiz bir ambargo” başlatır. Oysa vericiler başta kaybediyor görünseler de, bulundukları ortamın toplam verimliliğini ve en önemlisi “paylaşılacak pastayı büyüttükleri” için, yavaş yavaş dost ve müttefik kazanıp, networklerini oluştururlar.

Bu kadar mı?

Elbette değil! Adam Grant’ın tezi, gerçekten de “devrimsel bir yaklaşımı” temsil ediyor ve en azından vericilerin aldatılmaktan nasıl korundukları, toplam verimliliği ve pastayı nasıl büyüttükleri ve daha da önemlisi bulundukları ortamda iyilik rüzgarı estirerek zaman zaman alıcıları bile dönüştürmeyi nasıl başardıkları… gibi çok önemli ayrıntıların da üzerinde durmamız gerekir. Ama yazıyı uzatmamak için şimdilik burada kesiyorum.

Gelecek yazıda, hem kendi mutluluğumuz hem de çevremiz için umulmadık sonuçlar doğurabilecek bir konu üzerinde sohbet edelim: Bir iyilik rüzgarı başlatmak.

Bu vesileyle, burada üzerinde duramadığımız soruları da tartışmak üzere, sevgiyle kalın.

Not: Neticede tarafımız belli oldu 🙂 bizce vericiler/iyililer kazanır. O halde “Hiçbir iyilik cezasız kalmaz” sözüne katılıyor muyuz? Gelecek yazıda konuşacağımız üzere, tedbirsiz vericiler için bu söz bir dereceye kadar doğru. Ama bizim burada yaptığımız küçük bir söz oyunu sadece: Arapçadan dilimize geçen ceza kelimesi aslında nötr olarak “karşılık” demek. Yani, “(aslında) hiçbir iyilik karşılıksız kalmaz” sevgideğer okurlar 🙂

 

Mehmet Murat

 


 

[1] Maalesef bu hikayenin kaynağını hatırlamıyorum. Hoşgörünüze sığınarak, aklımda kaldığı şekliyle özetledim.

[2] Orijinal adı Give and Take: A Revolutionary Approach to Success olan eser Acar Erdoğan tarafından tercüme edilip, Modus Kitap tarafından yayınlanmıştır. 3. Baskı, 2017.

Ruh İkizimizi Ararken Kaybettiklerimiz

,

Bir dostluğu veya duygusal ilişkiyi sürdürme biçiminizin altında nasıl bir anlayış yatıyor? Bunu öğrenmek için aşağıdaki testi, her bir ifadenin size uygunluk derecesine göre, 1’den 5’e bir puan vererek tamamlamak ister misiniz?

(Puanlamada “1: Hiç katılmıyorum”, “5: Tamamen aynı fikirdeyim” demek).

1. Romantik bir ilişkinin başarısı, iki kişinin birbirleri için “en doğru” insan olmasına bağlıdır.

2. Henüz karşılaşmamış olsam da benim için mükemmel bir insan mutlaka vardır.

3. Evlilikte eşimizle derin bir yakın ilişki potansiyeli varsa, bunu keşfetmemiz mümkündür. Ama bu yakın ilişkiyi kurmak çabayla olacak bir şey değil.

4. Evlendikten sonra da eşimle tutkulu bir aşk yaşamak isterim ve bu benim için çok önemli.

5. Tutkuyla aşk olmadığım biriyle evlenmek istemem.

6. Karşıma çıkan kişi eğer tanıştığım en muhteşem insansa, ancak o takdirde onunla evlenirim.

7. Başarısız evliliklerin nedeni, eşlerin birbirleri için en uygun kişiler olmamasıdır bence.

8. İki insan arasındaki bağ, daha onlar tanışmadan önce var olan (ortak) bir şeylerle oluşur.

9. İlişkimizde aşk varsa onu keşfedebiliriz belki, ama aşk bizim oluşturacağımız bir şey değildir.

10. Romantik bir ilişkinin başarısı insanların o ilişkiyi yürütmek için verdiği çabaya bağlıdır.

11. Evlilikte çaba, eşlerin kişiliklerinin uyumlu olup olmamasından daha önemlidir.

12. Eşler yeterince çaba gösterirse, birçok evlilik yürür bence.

13. Herhangi ortalama bir insanla mutlu bir evlilik yürütebilirim, yeter ki makul-mantıklı biri olsun.

14. Çoğu evliliğin başarısız olmasının nedeni, eşlerin yeterince çaba göstermemesidir.

15. Bir insanı iyi tanımak için onunla yeterince uzun bir zaman geçirmek gerekir.

16. Rastgele biriyle evlensem bile mutlu olmayı başarabilirim.

17. Evlilik için “doğru insan” (tam aradığım kişi) diye bir şey yoktur.

18. Mükemmel uyum beklentisiyle eş arayanlar boşa zaman harcar.

İlk dokuz ifade için verdiğiniz puanları toplayıp dokuza bölün ve bunu birinci bölüm puanı olarak bir yere not edin. Kalan dokuz ifade için de aynı şeyi yapın ve onu da ikinci bölüm puanı olarak not edin. Böyle yapmamızın nedeni bu iki soru grubunun evliliğe bakışta tamamen farklı iki ayrı düşünme biçimini yansıtıyor olması: İlk dokuz ifade “ruh ikizini bulma” anlayışını, sonraki dokuz ifade ise “evliliği çabayla yürütme” anlayışını temsil ediyor. Hangisinde puanınız yüksekse (yani toplam maksimum puan olan 45’e ne kadar yakınsa) sizin düşünme biçiminiz de ağırlıklı olarak o anlayışa yakın demek.

Bu test sorularını BBC Future dergisi yazarı William Park’ın bir yazısından uyarladım. Yazar bu soruları Aurora Üniversitesi’nden (ABD) Renae Franiuk’un tasarladığı anketten almış ve yazısında araştırma sonucunun geniş bir özetine ve Franiuk ile yaptığı söyleşiye yer vermiş. Araştırma gerçekten ufuk açıcı ve akla gelebilecek iki soruya ışık tutuyor: İnsanların bir ilişkiye yaklaşımında gerçekten böyle bir ayrım var mı, varsa bu ayrımın sonuçları gündelik hayatımız açısından ne kadar önemli?

Franiuk’un araştırmasına göre, insanların çoğunluğu bu iki görüş arasında bir yerde duruyor; Her iki anlayıştan da izler taşısa da zaman zaman veya duruma göre de iki uçtan birine uyan bir davranış sergiliyor. İlginç olan ise ankete cevap verirken insanların büyük bir kısmında “mantıklı düşünme“ sürecinin devreye girmesi ve “ruh ikizi” anlayışı yerine “emek anlayışı”na uyan cevaplar vermesi. Ancak bu insanların davranışları incelendiğinde, önemlice bir kısmının aslında ruh ikizi anlayışına daha yakın olduklarına dikkat çekiyor Franiuk. Bu da sorumuzun ikinci kısmını cevaplıyor: Bu iki anlayış farkının gündelik hayatımıza etkisi sandığımızdan büyük.

Bunu daha iyi görebilmek için iki anlayışın uç örneklerini kıyaslamak gerekir. Zira ilişkilere ilişkin bu iki uç yaklaşımın davranış kalıpları çok farklı ve farklı sonuçlara yol açıyor. Test sorularından da anlaşılacağı üzere “ruh ikizi” anlayışını (ilk 9 soru) benimseyenler bir ilişkinin başarısını şansa ve “doğru insana” rastlamaya bağlayıp ilişkiyi yürütmek için çaba harcamayı gereksiz görürken; “yürütme çabası” anlayışına sahip insanlar ilişkilerinin sağlığını şansa değil, bunun için harcayacakları emeğe bağlamaktadır.

Bu anlayış farkı bir ilişkiye başlama biçimini de onu sürdürme biçimini de belirliyor; Gerçek aşkı (ruh ikizini) bekleyenler kolay kolay harekete geçemezken, ilişkiye emek verme anlayışı ile yaklaşanlar çok daha kolay iletişime geçerek adım adım ilişkilerini güçlendirmeyi seçiyor. Bir sorun veya anlaşmazlık çıktığında [yaşanan sahici bir hayatsa, çıkmaması sürpriz olurdu :)] ruh ikizi anlayışına sahip olanlar ya kaçıp uzaklaşmayı ya da sorunları görmezden gelmeyi seçiyor. Bu aslında şaşırtıcı değil, aksine ruh ikizi düşüncesinin doğal mantıksal sonucu: “Ruh ikizleri arasında sorun olamaz; sorun varsa, o ruh ikizim değil demek” :). İlişkide çabaya inananlar ise sorunları konuşmaya ve çözüm bulmaya çalıştıkça ilişkilerini geliştirme şansı yakalarlar. Hatta bazen yaşanan bir sorun, ilişkilerini daha da güçlendirmek için bir fırsat haline gelir.

Franiuk’un ifadesiyle “ruh ikizi anlayışına sahip olanlar ilişkilerini riske atıyor”; aradığı gerçek aşkı bulduğuna inananlarda, sorunlu bir ilişkiyi duygularını bastırarak, uzun süre devam ettirme eğilimi de gözleniyor. İlişki uzadıkça şiddet eğiliminin de arttığına ve bağışlayıcı özelliklerini devam ettirdikçe de eşlerin (özellikle kadınların) kendilerini riske attıklarına dikkat çekiyor Franiuk.

Buna karşılık, emek anlayışı ise umulmadık sonuçlar doğuruyor. BBC yazarı W. Park da buna dikkat çekmek için “birbirlerine hiç de uymadıklarını düşündüğünüz çiftlerin ilişkilerinin günden güne geliştiğine şahit olup şaşırdığınız oldu mu hiç?” diye soruyor. Franuik emek anlayışına sahip eşler arasında iletişimin daha iyi olduğunu ve ilişki süresi uzadıkça da tatmin duygusunun yükseldiğini vurguluyor.

BBC yazısında yer verilmeyen bir hususun da bu süreçte çok önemli olduğunu düşünüyorum: İnsanın değer verdiğine emek vermesi ve belki bundan da önemlisi ise insanın emek verdiğine değer vermesi. “Benjamin Franklin Etkisi” (The Benjamin Franklin Effect) de denen bu duruma göre, emek verdiğimiz insan için bir “duygusal yatırım” yapmış oluyoruz ve emek verdikçe de daha çok bağlanıyoruz. Bunun hoş sürprizlerinden biri de şu: Sizi sevmeyen birinden yardım isteyin, bir iyilik yaparsa size dost olma ihtimali yüksektir. Benjamin Franklin bunu “Size iyilik yapan birisi, sizin de ona iyilik yapma ihtimalinize kıyasla, size yeniden bir iyilik yapmaya çok daha hazır olacaktır” sözleriyle açıklıyor.

Franiuk’un araştırmasının sonuçları dikkat çekici olsa da aslında çoğumuzun bildiği bir durum değil mi bu iki yaklaşım farkı? Rüzgar Gibi Geçti’de Scarlet gerçek aşkını ararken gözünün önündekini görememiş, Selvi Boylum Al Yazmalım’da Asya ise “sevgi iyilik, dostluk, emektir” demişti. Hatırladınız mı?

Bunu biliyor olsak bile, gündelik hayatta bunu unutma eğilimimiz çok yüksek maalesef ve bu hayatımızı derinden etkiliyor. Bir ilişkiye başlayıp, bir gün aniden sırra kadem basan ve bıraktığı kişiye tarifsiz çelişkiler yaşatanlardan (artık bu o kadar yaygın ki bir ismi var: Ghosting yani hayaletleşme), hiç emek harcamadan büyük aşkını bir gün bulacağını düşünerek ömrünü geçirenlere kadar ne çok örnekleri var. Karşılaştığının ruh ikizi olmadığını “anlayan” (?) sessiz sedasız kaçıyor; hayatımızdaki kişi “o beklenen” değilse, niye emek verelim ki?

Oysa aşkın ömrü bilimsel araştırmalara göre aylarla veya an fazla birkaç yılla sınırlı. Gerçek aşk ise yılların ve karşılıklı harcanan emeğin ürünü.

Yazarının ismini hatırlayamadığım bir yazının başlığı “Aslında hepimiz yanlış kişiyle evleniriz” idi. Yazar, normal olanın da zaten bu olduğunu anlatmaya çalışıyordu. Çünkü hepimiz parmak izlerimiz kadar kendimize hasız ve güzel olan da bu. Bir dostluk ve ilişki için gerekli olan aynı özellikler değil, dürüstlük, fedakârlık, iletişime açıklık, … gibi insancıl değerler ve sağlıklı bir kişilik değil mi? Aynı kişilik özellikleri ile donatılmış olsak bile bu hiç çabasız mükemmel bir ilişkimiz olacağı anlamına gelmez. Bir elmanın yarısı olmamız hep aynı kalacağımız anlamına gelmez, zira zaman kaçınılmaz olarak değiştirip olgunlaştırır ikimizi de. Önemli olan dostluğu ya da ilişkiyi sürdürebilecek olgunlukta olmak ve gerektiğinde sorunların üstesinden gelmek için çaba göstermek.

Bir dostluğa ve sağlıklı bir duygusal ilişkiye bakışımızı etkileyen başka önemli bir husus da kendimize ve hayata bakışımız. Yazıma buna ilişkin küçük bir hikayeyle son vermek istiyorum:

İki boyutlu bir dünyada bir Üçgen yaşarmış, eksik de olsa bir daireye yakın biçimi olanlar yuvarlanıp giderken 🙂 Üçgen yuvarlanamadığı için birinin gelip onu bir yerlere götürmesini bekliyormuş. Bir Kare ile karşılaşmış bir gün, tam da kendisi kadar eksik parçası varmış ama birlikte yuvarlanamadıkları için uymamış Üçgen’e. Bazı dairelerin de çok fazla eksik parçası varmış, onlar da uymamış.

Biri hiç anlamıyormuş iletişimden, bir başkası da fazla hassasmış o da bağ kuramamış Üçgen’le. Kimi fazla yakından bakarken, kimileri de fark etmeden gelip geçmişler. Kendini çiçeklerle bezeyerek daha çekici yapmaya çalışmış ama kendisi fark edilmemiş bu kez de. Göz alıcı olmayı denemiş ama bu da utangaç alanları ürkütüp kaçırmış sadece.

Nihayet tam olarak uyan biri çıkagelmiş; bir Eksik Daire, tam kendi boyutunda üçgen bir eksiği olan. Her şey çok güzelmiş başlangıçta, o da artık nihayet yuvarlanıyormuş biriyle. Tam onlar ermiş muradına derken… çok geçmeden Üçgen büyümeye ve büyüdükçe de dairenin eksik parçasına uyamamaya başlamış. Sonunda kopmuşlar.

“Büyüyeceğini bilmiyordum” demiş Eksik Daire.

“Ben de bilmiyordum” demiş Üçgen.

“Ben, o hiç büyümeyen kendi eksik parçamı arıyorum” demiş ve onu terk etmiş Eksik Daire.

Sonra bir gün çok farklı görünen biri çıkagelmiş; Hiç eksiği olmayan tam bir Daire.

“Benden ne istiyorsun?” diye sormuş Üçgen.

“Hiçbir şey” demiş Daire.

“Sana neyim lazım?”

“Hiçbir şeyin.”

“Galiba beklediğim sendin” demiş Üçgen, “belki senin eksik parçanım ben.”

“Ama bir parçam eksik değil” demiş Daire, “uyabileceğin bir yerim yok.”

“Ah, ne kötü. Belki seninle yuvarlanırım diyordum.”

“Benimle yuvarlanamazsın ama belki istersen kendi kendine yuvarlanabilirsin.”

“Kendi kendime mi? Bir eksik parça kendi kendine yuvarlanamaz”

“Hiç denedin mi?”

“Ama sivri köşelerim var, yuvarlanacak şekilde değilim.”

“Köşeler aşınır ve şekiller değişir… Her neyse sana veda etmeliyim. Belki yine karşılaşırız.” demiş ve yuvarlanıp gitmiş Daire.

Üçgen yine tek başına kalmış. Uzun müddet orada öylece durmuş. Sonra yavaşça bir köşesi üzerinde dikilmiş… ve lap diye takla atarak düşmüş. Bir daha denemiş ve yine aynı. Ama fark etmiş ilerlediğini ve denemeyi sürdürmüş. Çok geçmeden köşeleri aşınmaya ve şekli değişmeye başlamış. Bilmiyormuş nereye gittiğini ve umurunda da değilmiş artık. “Yuvarlanıyorum ya, önemli olan bu” diyormuş. Sonunda hızlanmış, hızlanmış… ve bam! O da ne? Daire’ye yetişmiş. Artık yan yana yuvarlanıyorlarmış.[1]

Biz birinin eksik parçası değiliz, o da bizim tamamlayıcımız değil. Biz, birlikte aynı yolu dostlukla yürümenin ve yaşamı paylaşmanın gereğini yapan iki yoldaşız.

Sevgiyle kalın.

 

Mehmet Murat

 


[1] Shel Silverstein. Eksik Parça Büyük O ile Karşılaşıyor. Butik Yayıncılık.

Yeni Lezzetler İçin Yaşamın Tarifini Değiştirmek

,

Tüm zorlukları, onları çözmeniz için mümkün ve yeterli

olacak kadar çok parçaya ayırın. – Rene Descartes

 

“Köfte nasıl yapılır?” diye sorsam, muhtemelen cevap vermek yerine “hangi köfte?” diye sorarsınız. Çünkü bir çırpıda sayamayacağımız kadar çok köfte çeşidi var ve muhtemelen kendine has bir köftesi olmayan bir yöremiz de yok. Her biri seviliyor ki birbirini dışlamadan varlığını sürdürüyor, değil mi?

Yemek yapmanın benim için güzel tarafı, gündelik hayat içinde hiç olmazsa bir öğün bir şeyler üretiyor olmak. Yeni tarifler denediğimizde ise o günün bir farkı vardır artık. Zira yenilik, hele de beğendiğimiz bir şey ortaya çıkarmışsa, hayatımızda yeni bir lezzet demek; insan tekdüzelikten çabuk sıkılıyor çünkü. Mutluluk araştırmalarına göre, öznel/sübjektif mutluluk düzeyimizdeki düşüşün bir nedeni de hayatın fazla rutinleşmesi. Meşhur örnek, piyangodan yüklü miktar ikramiye kazananların da bir kazada sakatlananların da bir yıl sonra çoğunlukla eski öznel mutluluk seviyelerine geri döndüklerinin gözlemlenmesi.

Mutluluk düzeyimizdeki düşüş yalnızca rutinleşmeden kaynaklansaydı, buna sevinmemiz gerekirdi. Oysa mutluluk düzeyimiz kimisi değiştirebileceğimiz, kimisi de değiştiremeyeceğimiz çok sayıda faktöre bağlı. Kadim bilgelik bize “değiştirebileceklerimiz için cesaret, değiştiremeyeceklerimiz için sabır ve ikisi arasındaki farkı anlayabilecek kadar feraset”i öğütler. Oysa bu ikisi arasındaki farkı görebilmek de büyük marifet istiyor çoğu zaman.

Pekiyi, ne yapmalı bu ikisi arasındaki farkı görebilmek için?

Yaşamınızın tarifini değiştirmeye ne dersiniz?

Nasıl mı?

Köfte konumuza geri dönemlim o zaman :).

İnternetteki sayısız köfte tarifleri içinde boğulmamak için, adını bildiğim köftelerden Akçaabat, Tekirdağ ve İnegöl köfte tariflerine baktım. Tariflere göre, hepsini sırayla deneyecek olsam aşağıdaki malzemelere ihtiyacım olacak.

1. Kıyma 6. Yağlı Kuzu Boşluk Eti 11. İrmik 16. Su
2. Sarımsak 7. Domates 12. Sıvı Yağ 17. Limon Suyu
3. Ekmek Kırıntısı 8. Yeşil Sivri Biber 13. Kimyon
4. Tuz 9. Soğan 14. Pul Biber
5. Karabiber 10. Yumurta 15. Karbonat

 

Akçaabat köftesi için 1’den 8’e kadarki malzemeleri; Tekirdağ köftesi için 1’den 5’e kadar olanlar ile 9-15 arasındaki malzemeleri; İnegöl köfte için ise 1, 3, 4, 9, 12, 15, 16, ve 17. sıradaki malzemeleri uygun oranda karıştırmak gerekecek. Tabi, köfte malzemelerini bunlarla da sınırlandıramayız; annelerimizin tariflerine de bakarsak, bu listeye başta maydanoz olmak üzere başka malzemeler de ekleyebiliriz. Veya bazen de bu tariflere pek de dikkat etmeden, evde bulunan malzemeleri “el yordamı-göz kararı” ile karıştırıp, hızlı tarifeden bir yemek hazırlayabiliriz. Bunlar da lezzeti her defasında değişen köfteler oluyor :).

İşin güzel tarafı da işte bu uygun oranda veya değişik oranlarda yeni karışımların yepyeni şeyler ortaya çıkarması. Eldeki malzemeler aynı kalsa bile sırf biz oranlarını değiştirdiğimizde, yeni bir karışım ve farklı lezzetler ortaya çıkıyor.

Yaşamın bana en büyüleyici gelen yönü de işte tam burası: Bütün, kendisini oluşturan parçaların toplamından büyük ve onlardan da farklıdır. Yıldızlar (güneşler), iki hidrojen elementini füzyon ile bambaşka bir gaza, Helyuma çeviriyor, onları da birleştirerek Karbon, Oksijen ve giderek Demir gibi metallere çeviriyor. Oysa Hidrojen, çekirdeğinde bir proton ve bir nötron ile çevresinde bir elektrondan oluşan (atomaltı parçacıkları saymazsak) en basit (!?) element, değil mi? Her bir yeni füzyon aşamasında değişerek Demir gibi bambaşka bir elemente yükseliyor. Evrende hayatı ortaya çıkaran da basit temel elementlerden bizi hayretten hayrete sevk eden inanılmaz kompleks yapılara yol açan işte bu süreç.

Yeni terkibin (bileşimin) yeni şeyler üretmesi, yemek tarifleri veya elementlerde olduğu gibi, gündelik hayatımız için de geçerli. Şimdi hayatımızdaki her bir unsuru, aynen yemek tariflerinde olduğu gibi sıralayalım ve bunlar arasındaki ilişkiyi daha iyi görebileceğiniz bir şemaya yerleştirelim, tasarımcı Ayşe Birsel’in “Sevdiğiniz Yaşamı Tasarlayın”[1] kitabında yaptığı gibi:

Tasarımcı gözüyle bakıldığında bu, birinci aşama olan mevcut bir şeyi “bozma”, yani parçalarına ayırma aşaması; Descartes’ın bahsettiği gibi, çözüm için önce yönetebileceğimiz parçalara bölmek. Daha önce göremediğimiz bazı ayrıntı ve bağları bu aşamada inceleyebiliriz. Ayşe Birsel’in bahsettiği gibi, yepyeni bir şey tasarlamak için tasarım metodunda üç aşama daha var: Yeni bakış açısı yakalamak, Yapmak ve İfade etmek.

İlk aşamada yaşamımızı yukarıdaki gibi parçalara bölüp bunlarla ilgili duygu ve düşüncelerimizi gözden geçirerek yepyeni bakış açısı geliştirebiliriz. Tıpkı mevcut köfte tariflerinin temel malzemelerini inceledikten sonra kendi damak zevkimize daha uygun bir köfte yapmayı denemek gibi. Köftede sarımsak sevmiyor musunuz? Kendi tarifinizde bunu çıkarın yerine kuru veya yeşil soğan ekleyin. Karabiber yanında pul biber ve kimyonu da deneyebilirsiniz; o zaman bu Akçaabat köftesi olmayacak ama belki sizin en sevdiğiniz köfte tarifi haline gelecek. Belki yine Akçaabat köftesinde karar kılacak ama tarifteki malzemelerin oranını değiştirerek daha çok beğeneceğiniz bir lezzete kavuşturacaksınız, neticede önemli olan sizin damak zevkinize uyması, değil mi?

Bozduktan sonra, yeni bir bakış açısıyla bu parçaları yeniden birleştirelim. Böylece, aşağıdaki gibi yaşamımızın malzemelerinden yeni bir bileşim yapmış oluruz. Bu arada bu malzemelerin hayatımızdaki yeri ve oranını da yeniden düşünecek ve bunlar arasındaki ilişkiyi (yakınlık-uzaklık, önem derecesi …) de yeniden sorgulamış olacağız.

Rastgele yeniden birleştirerek hayatımın her bir bileşeninin yerini, boyutlarını, öncelik sırasını, birbiriyle ilişkilerini v.b. yeniden düzenlemiş oldum. Daha iyi oldu mu? Yoksa bir boz-yap denemesine daha mı ihtiyaç var? Tatmin oluncaya kadar deneme yapabilirsiniz artık.

Her bir bileşenin yaşamınızdaki yerini/oranını (dairenin büyüklüğü) belirledikten sonra, bunlara ilişkin bakış açımızı ve duygularımız netleştirmek için aşağıdaki soruları kendimize sorabiliriz;

– Bu bileşen bizim için tam olarak ne ifade ediyor? Bu bileşene ilişkin duygularım ne?

– Bu bileşenin hayatımdaki yeri şimdiye kadar nasıldı? Bu süreçte iyi olanlar neydi? Yolunda gitmeyenler neydi? Bundan ne gibi dersler çıkardım, neler öğrendim?

– Hayatımın daha iyi olması için başka nelere ihtiyacım var?

– Bu süreci gözden geçirirken başka hangi güzel örnekleri inceleyebilirim? İlham aldığım kahramanlarım kim? Onlardan neler öğrenebilirim?

Soracak ve üzerinde düşünülecek çok konu var, değil mi? Benim için bu aynı zamanda verimli bir koçluk aracı. Çok sayıda koçluk araçları var tabi, ama lafın lafı açtığı bu türden uygulama ve pratikleri çok yararlı buluyorum. Bu uygulamayı esasen kendi kendinize yapabilirsiniz ama koçluğun gücü (güçlü sorular!) size çok daha ufuk açıcı bir yolculuk sağlar.

Hazır tariflerden söz açılmışken, ustaların hayat tariflerine de başvurmak gerekir ara sıra. Okunacak, kulak verilecek çok örnek var. Bunlar ışığında, hayatımızı gözden geçirip, yukarıdaki gibi yap-boz pratikleri yapabiliriz. Tıpkı yemek tariflerindeki malzemelerin bileşimini değiştirdiğimizde yeni lezzetler keşfetmemiz gibi, bu pratikler de hayatımıza yepyeni ufuklar açacaktır.

Bu türden bir uygulama yaparken, bilimsel araştırmaların da sonuçlarını dikkate aldığımda, benim tarifimde artık öncelikli olarak şunlar var:

– Gündelik hayata bolca sevgi, merhamet ve şükran ekleyip kalbimizi beslemek öncelikle: Zira, “mutluluk sevgidir. Nokta”.

– Ayrıca her gün, içimizden geldiği gibi rastgele iyilikler yapmak. Cömert olmak. Cimrilik kalbimizi karartır, dostlarınızı soğutur.

– Yaratıcılığı geliştirmek, stresten kurtulmak ve ilham almak için düzenli huşu pratikleri yapmak: Müzik, konser, sinema, her gün yürüyüş, ara sıra şehir dışında doğa yürüyüşü, seyahat…

– Güzel anılar biriktirip, anılara değer vermek. Nostalji, hayatımızın anlam deposudur ve güzel şeyler, her hatırlandığında içimizi ısıtır.

– Ciddiyet, aynen tuz gibi, kararında olunca iyi. Fazla mükemmeliyetçilik ise neşeyi yok eder. Hayatımıza daha fazla neşe ve mizah olmalı, zira acemice espriler bile yersiz ciddiyetten iyidir.

– Dostlarla bir araya gelmek için bahaneler bulmak. Bazen yalnızlık da iyi gelir insana ama uzun süreli olmamalı ve bir yaşam biçimine dönüşmemeli.

– Hayatın baharı olduğu gibi kışı da var. Ama başımıza ne geldiğinden çok, ona nasıl tepki verdiğimiz önemli. Kabullenip acıları, karamsarlığa yenilmemek ve “her durumda yapılacak iyi bir şeyler vardır” anlayışıyla hareket etmek. Kışın sonu bahardır neticede.

Yayınlanacak kitabımda (Anlamlı ve Huzurlu Bir Hayat: Kendi Hayatının Senaristi Olmak), tıpkı yemeklere lezzet katan baharatlar gibi anlamlı ve huzurlu bir hayatın vazgeçilmezleri olan bu güzellikleri hayatımıza nasıl aktaracağınızı bir yemek tarifi pratikliğinde anlatmaya çalıştım, çok sayıda örnek ve uygulamalarla.

***

Köfte denemelerime gelince, yeni tarifim daha az yağlı, yanında da daha fazla közlenmiş sebze var; yeşil biber, patlıcan, kabak, domates, soğan vs. Daha lezzetli ve bana daha uygun.

Ya siz, en son ne zaman yeni tarif denediniz? Şimdiden afiyetler olsun diyorum 🙂

Sevgiyle kalın.

 

Mehmet Murat

 


[1] Ayşe Birsel, Sevdiğiniz Yaşamı Tasarlayın, Optimist Yayım, 2016.

Duygusal Olarak Sağlıklı İnsanların 7 Alışkanlığı

,

Hayata, dünyaya ve geleceğe bakış açımız yalnızca ufkumuzu belirlemekle kalmaz, sağlığımızı ve dolayısıyla yaşam başarımızı da etkiler. Neticede, enerjimizi en çok harcadığımız şeyler, yaşam kalitemizi belirliyor. Bu ise alışkanlıklarımız üzerinden gerçekleşiyor.

O halde, (duygusal olarak) sağlıklı insanların temel alışkanlıkları nedir?

Bu konuda çok şey söylenebilir, ama bizce özetle 7 alışkanlık önemli. Gelin kısaca bir göz atalım.

  1. Duygularını Dinlerler, Bastırmaya çalışmazlar

Fark edip anladığımızda, bedeniniz bize duygular aracılığıyla çok şey anlatır. Zira, hiçbir duygu gereksiz değildir. Bize engel olması, onların (bedenin/bilinçdışının) anlatmak istediklerini anlayamadığımızda ortaya çıkan gerilimden kaynaklanır çoğunlukla. Kendi zihnimizi bilinçli takibe alma, duygularımızı fark edebilme ve anlama becerisi kazandırır.

  1. Hem Fiziksel, Hem De Zihinsel Sağlığına Önem Verirler

Malum, bedensel sağlığımız ve psikolojik/duygusal sağlığımız arasında yakın bir ilişki vardır ve çoğunlukla da çift yönlü bir etkileşim içindedir: Birindeki bozulma, diğerini etkiler. Bu çoğunlukla bir problem gibi görünse de aynı zamanda büyük bir nimet. Psikolojik sorunlarımız stres aracılığıyla beden sağlığımızı etkilediğinde, ciddi bir problem; Stresle başa çıkma becerimizi geliştirip olumlu duyguları beslemeyi öğrendiğimizde ise beden sağlığımıza katkıda bulunan bir nimet.

İyi haber de şu ki, mutluluk hormonlarının nasıl artırılacağına dair her geçen gün artan bir bilimsel çalışmalara rastlıyoruz. En azından, deneyerek kolayca keşfettiğimiz bazı pratikler var: Düzenli egzersiz, yeterli ve düzenli uyku, sağlıklı gıda seçimi, olumlu düşünme, sosyal çevre… Neticede, “her işin başı sağlık”, değil mi?

  1. Kötü Alışkanlıklarını Fark Eder, İyi Alışkanlıklarını Geliştirirler

“Dostunu söyle, sana kim olduğunu söyleyeyim” meşhur özdeyişi, alışkanlıklar için de geçerli, değil mi? Neticede alışkanlıklarımız da bir arkadaş sadakati ile hep yanımızda olacak. Aristoteles’in dikkat çektiği gibi, sürekli yaptığımız şey neyse, biz oyuz.

Her bir kötü alışkanlığın yerine yeni bir iyi alışkanlık geliştirdiğimizi düşünelim. Nasıl olurdu? Mesela;

– Geçmişe ve geçmiş başarısızlıklarımıza takılıp kalmak yerine, güçlü karakter özelliklerimizi bulup yapabileceklerimize odaklanmak

– Duygularımızı zehirleyen kin ve nefret yerine, hoşgörü ve affetmeyle ruhumuzu arındırmak,

– Bir sorunla karşılaştığımızda suçlu aramak ve soruna odaklanmak yerine, çözüme odaklanmak,

– Herkesi memnun etmeye çalışmak yerine, doğru zamanda doğru şeyi yapmaya odaklanmak ve gerektiğinde (ilkeler doğrultusunda) hayır diyebilmek,

– Aşırı yemekten, sağlıksız gıdalardan, hareketsizlikten sakınıp, düzenli uyumak,

Sabit zihin kalıbı ile küçük düşünmeye şartlanmak yerine, gelişim zihin kalıbı ile büyük düşünmeyi öğrenirler: Her şeyin daha iyisi mümkündür ve “bulanlar arayanlardır”,

– Rahata alışmak yerine, “akış”ta huzuru ve mutluluğu bulabilmek[1]

  1. Umutları, Korkularından Büyüktür

Hata yapma korkusundan korkmadan, hedeflerine yürürler. Hayat eylem ve çalışıp çabalama üzerine kurulmuştur. Eyleme geçmeden ne başarıyı ne de iç huzuru bulabiliriz. Olumlu düşünenler, hata yapma korkusunu aklına getirip “kötüyü çağırmaz”, konfor alanından çıkarlar; “her şey ilk adımla başlar…”. Hayatın değişmez huyu da çabayı ve cesareti ödüllendirmek.

  1. Ya Hep Ya Hiç Yerine, Adım Adım Gelişimeye (Tedricilik) İnanırlar

“Ya hep ya hiç” anlayışı, konu uzun vadeli hayat amacımız ve meslekte ilerleme söz konusu ise özellikle engelleyici bir inançtır. Malum, en yaygın sabotajcılarımızdan biri hata yapma korkusu. Ya hep ya hiç anlayışı, hata yapma korkusunu besler, ilk başarısızlıkta ise pes etmeye yol açar. Oysa, her gelişim bir deneme-yanılma, en çok da deneme, deneme, deneme… sonucudur. Klişe de olsa meşhur örnek, bebeklikte yürümeyi öğrenirken ortalama 250 kez düşüp yeniden ayağa kalkmamız. Malcolm Gladwell’in çok satan kitabı “Outliers” ile meşhur ettiği “On Bin Saat Kuralı” da buna dayanır. Ana fikir açık: Yeterince emek verir ve pes etmezseniz, başarmakla kalmaz, yaptığınız şeyde uzmanlaşırsınız.

  1. Zayıf Yanlarına Takılmaz, Güçlü Yönlerini Geliştirirler

Diyelim ki dışa dönük, neşeli ve çabucak bağ kuran insanlar gibi olmak istiyorsunuz ama sizin en bariz özelliğiniz içe dönük olmanız. Üzülmeli ve daha da içinize kapmanızı nasıl önlersiniz?

Veya birinin üstün özelliklerini görüp gıpta ettiniz diyelim. Aynı şeyi siz de denediniz ve başaramadınız. Yine denediniz, yine olmadı. Yukarıdaki alışkanlık (tedricilik), sizin için de işe yarar, diyebilir miyiz?

Durun bir dakika. Ya bu denediğiniz alan sizin zayıf yönlerinizden biri ise ve çok daha güçlü karakter özelliklerinize uyan başka bir alan varsa? Bu güçlü özelliklerinize hitap eden bu alan size çok daha hızlı ve çok daha iyi bir gelişim sağlamaz mı?

Zayıf yönlerimize odaklanmak şevkimizi kırarken, güçlü karakter özelliklerimize odaklanmak umudu, özgüveni ve başarıyı büyütür. Yukarıda bahsettiğimiz on bin saat kuralı, güçlü özelliklerinize uyan alanlarda özellikle işinize yarayacak ve sizi ileride alanınızın virtiözü, duayeni yapacaktır. Zira, hepimizin hem zayıf hem de güçlü yanları vardır ve tüm özellikleri ile mükemmel, süper insan yoktur. Zayıf yanlarınıza odaklanmadan önce güçlü yanlarınızı bulun, dostlarınızdan ve ailenizden sizin en bariz özelliklerinizi söylemelerin isteyin ve görün neler çıkacak!

  1. Sevgi ve Dostluğu Önceler, Nezaket ve İnsancıl Davranışları Önemserler

“Mutluluk sevgidir. Nokta”

Harvard’ın 75 yıllık büyük (The Harvard Grand Study) araştırmasını duymuşsunuzdur. Özetle şu sorunun cevabını arıyordu: [2]

“Hayatımız boyunca bizi sağlıklı ve mutlu eden şeyler nedir? Eğer, şimdiden geleceğiniz için yatırım yapacak olsanız, zamanınızı ve enerjinizi neye harcardınız?”

Projeyi 40 yıl boyunca yöneten Prof. George Vaillant’ın bu soruya cevabı ise yukarıda gibi çok yalın:

“Mutluluk sevgidir. Nokta” [3]

Bizim bu yazımızın sonucu ve asıl meramı da işte bu: Duygusal olarak sağlıklı insanların saydığımız tüm bu alışkanlıkların mutluluğa yol açması, bu alışkanlıkların hayatımızda dostluk ve sevgiyi beslemesiyle doğru orantılı. Zira insan, sosyal bir varlık ve ancak gerçek bir sevgi ortamında mutlu olur ve kendini gerçekleştirebilir. Sevgiyi mayalamayan her alışkanlık, başarı getirse de ağzımızda kül tadı bırakır.

 

“Dünyanın en zeki insanı da olsanız, bulunduğunuz ortam vasat ve vasatın altındaki kişilerden ibaret ise, düzeyinizi bile koruma imkanınız yoktur. Hepimiz beraber en çok zaman geçirdiğimiz beş kişinin ortalamasıyız.” – Jim Rohn

 

Peki sevginin formülü nedir? Cevap yine oldukça yalın: Sevgi “iyilik, dostluk, emektir.”[4]

Emek ne mi?

Merhamet, şefkat, kadir kıymet bilme (şükran), güzellikleri takdir (huşu), empati, nezaet, cömertlik… gibi değerleri temel alarak kapılar açıp, köprüler kurmak değil mi?

Sevgiye kalın.

 

Mehmet MURAT

 


[1]http://yazarlar.coachteam.com.tr/hayat-problem-cozmektir-ve-zorluktan-sonra-huzur-vardir/

[2] http://yazarlar.coachteam.com.tr/anlamli-ve-huzurlu-bir-hayat-2/

[3] George Vaillant: Happiness is Love. Full stop. https://archive.tedx.amsterdam/2014/10/george-vaillant-happiness-love-full-stop/

[4] http://yazarlar.coachteam.com.tr/sevme-sanati-iki-film-erich-fromm-ve-mevlana/

Ömrümün Sonunda Söylemek İstediklerim

,

Bir gün, rüyasında yaşlıca bir adam gördü. Bembeyaz sakalları hariç, her şeyiyle adam öylesine tanıdıktı ki hemen anladı, bu kendi yaşlılığı idi. Hayat onun için düz bir çizgide akmıştı sanki; bugünden bir çizgi çekilse, sonunda ne olacaksa o olmuştu adeta. Gelecekteki hali heyecanlandırmadı adamı ama hayal kırıklığı da yaratmadığı için, şükretti.

Hayat çizgisi böyle devam edecekse, fena sayılmaz diye düşünerek geçirmişti ki günü, o gece rüyasında yine yaşlı bir adam gördü. Bu kez tanımakta zorlandı, ama dikkatli bakınca bunun da kendi yaşlılığı olduğunu fark etti. İçi burkuldu. Ne olmuştu da böylesine bezgin, neşesiz, hatta huysuz ve yalnız biri olup çıkmıştı. Yüzünden adeta pişmanlık okunuyordu: “İnsan ömrünün sonunda, yaptıklarından çok yapamadıklarından pişmanlık duyarmış”. Nefes nefese, terler içinde uyandı.

O günü neşesiz ama bir o kadar da düşünceli geçirdi. Bir yanda hayatının baharında kurduğu hayalleri, bir yanda her günü birbirine eşit günler içinde geçen şimdiki yaşamı, bir yanda da aklından gün boyu çıkaramadığı (ve kendine bir türlü yakıştıramadığı) o yaşlı adamın hali… Kaygıyla zihninde uçuşan bu düşüncelerle uykuya dalmıştı ki, yine bir yaşlı adam gördü. Ama bu adam çok farklıydı ve bu kez başka biri olduğunu düşündü bir an. Ama yok, canlı, ışıl ışıl gözlerle bakan, merakı hiç sönmemiş, bu bilge adamın yüz hatları öncekilerden pek de faklı değildi. Anladı ki bu da kendi yaşlılığı idi.

***

Son rüya içini açmıştı açmasına da, bu rüyaları neden şimdi görmeye başlamıştı?

Şimdi otuzlu yaşların sonuna gelmişken, daha önce önemsemediği, hatta rasyonelliğin zıddı olarak gördüğü duygularına kulak vermeye başladığı için miydi?

Sahi, “ömrünün sonunu, kendi cenaze törenini” düşünseydi, nasıl bir manzarayla karşılaşırdı?

Törende kim, ne diyecekti hakkında? Daha doğrusu, insanların ne demelerini isterdi?

Ya kendisi, ömrünün sonlarında kendisini nasıl anlatmak isterdi?

Dünyanın önde gele tarihçilerinden merhum Halil İnalcık’ın bir röportajında söylediği “72 kitabım var, çoğunu 80 yaşından sonra yazdım… Bir şeye âşık oldunuz mu her şeyi unutursunuz işte” sözleri geldi aklına.

***

Halil İnalcık’ın sözleri ve bu rüyalar iyi bir ilham oldu. Peşinden sürükleyecek bir hedefi/hayali olduğunda, insan, kendi hayatının senaryosunu yazabilirdi belki de. Tabii, hayatın bu senaryoya katacağı acı-tatlı sürprizler de var. Güzel sürprizler ise çoğunlukla sırf biz o ilk adımı atıp yola çıktığımız için olacak.

Boş bir kağıt ve renkli kalemleri alıp, hayat çizgisinin muhtemel akışlarının bir grafiğini çizmeyi denedi. İlk gördüğü rüyadaki haline “ortalama gelişim eğrisi (OG)”, ikinci gün gördüğüne ise “ortalama-altı gelişim eğrisi (OAG)” adını verdi. Bunu 20’li yaşlarına doğru yaşadığı hayat çizgisindeki aşağı yönlü kırılmaya bağladı; bu, Prof. Carol Dweck’in meşhur ettiği “sabitlenmiş zihin kalıbı (fixed mindset)” kavramına denk geliyordu.

Son gördüğü güzel rüyadaki haline “üstün gelişim eğrisi (ÜG)” adını verdi. Bu, Prof. Dweck’in “gelişim zihin kalıbı (growth mindset)” adını verdiği olumlu zihinsel tutumla ulaşabileceği gelişim çizgisinin de (buna da “olağan potansiyel eğrisi (OP)” adını vermişti) üstündeydi. Otuzlu ve ellili yaşlarda yaşanması muhtemel yukarı yönlü bir kırılma bunu sağlayabilirdi.

Yoksa yanılıyor muydu? “Gerçekçi” olmak gerekirse, Halil İnalcık gibi örneklere bir istisna olarak bakılabilirdi neticede, değil mi?

Ama bu arada hatırladığı bir resim onu yeniden sabitlenmiş zihin kalıbından gelişim zihin kalıbına döndürmeye yetti. Bu, ilk gördüğünden beri hiç aklından çıkmayan, bir bilim-fikir insanının çalışma odasının resmi idi. Prof. Dweck’in gelişim zihin kalıbının bir özetiydi adeta: “Başarı veya öğrenme/gelişme, emekle olur”. Şans veya kaderden çok, emek ve tutkunun başarısının somut örneğiydi Halil İnalcık gibi insanlar. Gerçekten, bir tutku veya hedef, emek içermiyorsa ham hayaldi ve belki de hiç olmaması daha iyiydi.

Çizdiği grafiğe yeniden baktı. Hedefindeki kendi hayalini, İnalcık Hoca’dan aldığı ilhamla “üstün gelişim eğrisi” olarak belirledi. “Bugünden tezi yok” dedi ve ömrünün sonunda söylemek istediklerini yazmaya koyuldu. Bunlar, hedefine giden yolun her adımında kendine rehber olarak belirlediği ilkeler olacaktı:

“Gelişim zihin kalıbını ve sabit zihin kalıbını hep gözümün önünde tuttum. İçimden ne zaman yapamayacağım duygusu geçse, yapabilenlerin azimli çabalarını aklıma getirdim. Ne mutlu ki, çok geç olmadan, insanın kendi kendinin heykeltıraşı olduğunu fark ettim.

Yoluma çıkan engelleri bir “son”un değil, gelişme fırsatının işareti olarak görürdüm. Hayatın baharı da vardı, kışı da. Hayatın acılarıyla karşılaştığımda, “beş yıl sonra bunun hayatımda bir önemi ve yeri kalacak mı?” diye sordum ve gördüm ki, hayat gibi acılar da geçiyor zamanla.

Ufuk açıcı eserler veren bilim insanı ve filozofları, elimden geldiğince şükran duygularıyla takip ettim. Bilimde de deneme-yanılma, paradigma değişimi olabilirdi ve olmuştu da. Ama bunların akla ve bilimsel çabaya olan güvenimi sarsmasına izin vermedim. Hayal gücümü bileyen bilim insanlarını, sanatçıları, çığır açan sıra dışı insanları yaşamın bir nimeti olarak kabul ettim, ilham aldım.

Sabotajcılarımı tanıdım ve her biriyle başa çıkma yollarını araştırdım. Bir şeyin insanın sabotajcısı (şeytanı) haline gelmesinin, onun yeterince fark edilememesinden kaynaklandığını anladım. Neticede görebildiğiniz şeyle mücadele edebilirsiniz, göremediklerinizle değil.

Kendi zihnimi bilinçli takibe alma, duygularımı fark edebilme ve anlama becerisi kazanmak için çalıştım. Fark edip anladığınızda, bedeniniz size duygular aracılığıyla çok şey anlatır. Zira, hiçbir duygu gereksiz değildir. Bize engel olması, onların (bedenin/bilinçdışının) anlatmak istediklerini anlayamadığımızda ortaya çıkan gerilimden kaynaklanır çoğunlukla.

En önemlisi de, “dünyanın ne yönde değişmesini istiyorsan, önce kendini o yönde değiştir” düşüncesiyle hareket ettim. Bu yüzden empati, merhamet, şükran, hoşgörü/affedicilik, yardımseverlik… kısacası iyilik ve umudun yaşamsal değerinden ve gücünden hiç kuşku duymadım. Ahlakın inançtan çok aklın gereği olduğunu aklımdan çıkarmadım; ahlaksızlığın da bir akıl sorunu olduğunu.

İyiliğe inandım, değer bildim ve değerimin bilinmediği yerde durmadım. Nihayetinde insanın “en çok görüştüğü beş kişinin ortalaması” olduğu özlü sözünden hareketle, dostlarımı seçmeye özen gösterdim. Dostluklar kurmaya çalıştım ki, aklımla birlikte kalbim de huzur bulsun.

Zira mutluluğun, zorluklar ve sorunların olmadığı, naif kalplerin hayali bir ütopya değil; tutkuyla, emekle ve zorluklarla mücadeleyle insanın kendini gerçekleştirme çabası olduğunu anladım. Anladım ki mutluluk bir yolculuk ve yolun kendisi idi, varılacak bir yer değil.”

Ya siz, ömrünüzün sonunda neler söylemek isterdiniz?

Sevgiyle kalın.

Mehmet MURAT[1]

 


 

[1] 111 Yayımlanma aşamasındaki Anlamlı ve Huzurlu bir Hayat: Kendi Hayatının Senaristi Olmak© kitabının yazarı ve profesyonel koç. Bu yazı, adı geçen kitaptan kısa bir alıntıdır.

Orada Rüzgâr Hâlâ Söyler Mi Şarkılarını?

,

Orada Rüzgâr Hâlâ Söyler Mi Şarkılarını?

MEHMET MURAT

Geçmiş, uzak bir masal diyarı…

ve hepimiz oradan sürülmüşüz.

Yaz biteli aylar olmuş, sonbahar ise fark edilmeden gelip geçmişti. Mevsim artık kıştı. Ama çocukluğu ücra bir köyde geçmiş biri için şehir hayatında çoktan bir çocukluk anısına dönüşmüştü karlı-buzlu, fırtınalı-tipili kış günleri.

Kışın güzelliği olan kar, çoktandır pek yoksa da kıştı neticede. Sıkı giyinmeden dışarı çıktığına pişman olmuştu. Üşümeye başladı. Kalabalık bulvar üzerinde yürürken, hafiften bit kar yağmaya başladı. Bir köşeyi döndüğünde, birden yolunu kesen buz gibi bir mini kar fırtınası burnunun direğini sızlattı ve havada aniden bir kızarmış hamsi kokusu belirdi. Ama fark etti hemen bunun bir zihin oyunu olduğunu, etrafta gerçekten bir hamsi kokusu yoktu çünkü.

Çocukluğunda kış demek, diz boyu kardı, geceleri tipiydi ve hamsi kokusuydu; Odun sobasının fırınında kokusuyla mest eden bir hamsi.

Haftada bir gün ilçe pazarına gidilir, hamsi ve bütün odayı masalsı bir bahçe kokusuyla dolduran portakal alınırdı. Başka şeyler de tabi, ama bir çocuk olarak dikkatinde bunlar vardı o zaman.

Erkenden çöken gecede soğuğun ve tipinin sözü geçerdi bir tek. Çıtır çıtır yanan odun sobasının ısıttığı odanın buğulanan camını biraz siler ve içeride olmanın rahatlığıyla, rüzgârın şarkıları eşliğinde bir kar fırtınasının dansını izlemeye koyulurdu.

Elektriksiz bir köyde, ay ve yıldızlar da çekilirdi bu zamanlarda ve karanlığın içinde beyaz kelebekler uçuşurdu. Hayal dünyasının perdeleri açılır, rüzgar, ağaç dalları ve soba borularıyla yapardı bestesini.

Hiç bitmesin diye dua ettiği olurdu bu esrarlı müziğin. Durmadan değişen ritmiyle kah hüznü, kah öfkeyi ya da yeterince sevilmemiş bir çocuğun hırçınlığını anlatır gibiydi.

Ama her seferinde severdi rüzgarın şarkılarını ve kar yağdığında kış gecelerini. Ertesi günü karla birlikte gelecek yeni oyun sezonunun neşesi şimdiden hissettirirdi kendini.

Sosyal medya ve elektronik oyuncakların (biraz fazla) bireyselliği henüz yokken, sokaklarda toprak üzerinde, takım olmayı gerektiren oyunların çeşitliliği ve oyunların mevsimselliğine şaşardı hep. Gerçekten de oyunların belirgin bir mevsimselliği vardı; baharda uçurtma, yazın çelik-çomak, kışın kar topu, kardan adam, kızak, buz üstünde topaç döndürme… adeta içgüdüsel bir hareketle bütün çocuklar eşzamanlı olarak yönelirdi bu oyunlara. Zamanın akışı, yeme-içme ve hatta yorgunluk unutulurdu böyle zamanlarda. Annelerin ısrarlı çağrılarıyla ancak oturulan akşam sofrasında başlardı uyuklama faslı.

Bazen rüyada devam ederdi oyunlar ve zaman, gerçekle hayal arasında bir tüle dönüşürdü.

***

“Geçmiş, artık yabancı bir ülkedir ve hepimiz oradan sürülmüşüz. Bütün sürgünler gibi, zaman zaman geri dönmeyi arzularız” diyor Sheffield Üniversitesi’nden Tom Stafford.

Gerçekten de genç ya da yaşlı, çoğumuz için sıcak bir masal diyarı değil midir geçmiş; gençken çocukluğumuz, ileri yaşlarda da gençliğimizdir o masal diyarı.

Bu hiç de yaşlılara özgü, önemsiz bir duygu değildir. Nitekim, ara sıra nostaljinin zihin sağlığına iyi geldiği ve zihnimizin geçmişin dehlizlerinde dolaşması yerine, özlem dolu bir geçmişi hayal etmesinin hayata anlam kattığını gösteren araştırmalar var.

“Yakın zamana kadar psikolojide nostaljiye iyi bakılmazdı” diyor, uzun yıllar nostalji ve zihinsel sağlık üzerinde çalışan Prof. Krystine Batcho. Geçmiş kötü yanlarından arındırılarak sterilize edilmiş bir öykü olarak idealleştirildiği için, değişim ve belirsizlikler karşısında yılgınlık, stres ve mutsuzluktan kaçma çabası olarak görülürmüş.

“Ama” diyor Prof. Batcho, “yeni araştırmalar ve benim çalışmalarım bunun tersini gösteriyor… nostalji eğilimleri yüksek olanlar, zorluklarla başa çıkmada daha dirençli ve gerektiğinde yakınlarından destek almaya daha açık oluyorlar. Böylece, zor zamanlarda sıkıntılarla yüzleşme ve problem çözmede de daha rahatlar.”

Sheffield Üniversitesi’nden Tom Stafford’a göre bunun nedeni, nostaljinin gündelik yaşantımızda duygularımızı güçlendirmek için başvurabileceğimiz “bir pozitif duygular deposu” olarak işlev görmesi: “… nostalji [artık] zayıflık olarak görülmüyor. Araştırmacılar nostaljiyi akıl sağlığı için önemli bir etken, ‘anlam sağlayan bir kaynak’ olarak değerlendiriyor.”

Geçmişin yeniden kurgulamak, beynimizin muhteşem yeteneklerinden biri ve buna maruz kalmayanımız çok azdır herhalde. Maruz kalırız, zira geçmiş çoğu zaman idealleştirilirse de (pozitif duygular deposu) kimi zaman da fobilerimizin kaynağıdır ve bu durumda bilinçli bir yeniden işlemeye ihtiyaç duyar: Geleceğimizin geçmişi olan bugünden başlayarak, yaşadığımız duygusal sorunları yeniden çerçevelemek[1] veya gündelik hayatın içindeki sıradan (gibi görünen) güzel deneyimleri biriktirmek. İleride bunları beynimiz yeniden kurgulayacak ve sıcak nostaljik anılar oluşturacaktır.

Bu yazının zihnimde yazılışı da bir akşam üstü yağan karla başladı. Şimdiye ince, beyaz bir tül çekti kar ve o masal diyarı yeniden canlandı. Orada rüzgâr hâlâ şarkılar söylüyordu taş plaktan.

***

Yeni yılınızı kutlar, nostalji tadında yepyeni anılar biriktirmenizi dilerim. Sevgiyle kalın.

 


 

[1] Açıktır ki, fobiler için vakit kaybetmeden profesyonel yardım almak gerekir.

Toksik İşyeri Ortamında Sakin Kalabilmek

,

(İş’te Anlamlı ve Huzurlu Bir Hayat-4)

Mehmet MURAT

“Ruh hâliniz ve odaklanma beceriniz de dâhil olmak üzere, beyniniz için anında olumlu bir etkisi olacak bir şeyler yapabileceğinizi söylesem ne düşünürdünüz? Ayrıca bu yapacağınız şeyin uzun süre etkisi olacağını ve beyninizi depresyon, Alzhemir ve bunama gibi hastalıklardan koruyacağını söylesem, yapar mıydınız?”

***

Önceki yazımızda, toksik iş kültürünün işyerinde mutluluğu ve verimliliği düşürücü etkilerine karşı işbirliği ve merhamet pratiklerine dayalı bir iş kültürü değişiminden bahsetmiştik. Konunun birincisi şirketin/kurumun bütünü ve yöneticiler açısından ve ikincisi çalışanlar açısından olmak üzere iki boyutu var. Yazı serimiz boyunca konunun bu iki yönünü de ele alacağız.

Kurumsal iş kültürünün bütünsel dönüşümüne bir ara vererek, bu yazıda, iş kültürünün toksik özelliklerinden arındırılması ve mutlu verimliliğe dönüştürülmesi konusunu bireysel olarak çalışanlar düzeyinde yapılabileceklerine odaklanacağız. Burada amacımız toksik işyeri ortamının (ve toksik yönetici ve iş arkadaşlarının) yıpratıcı etkilerine karşı duygusal dayanıklılık ve rahatlama için neler yapılabileceğini incelemek.

Bu yazıda konuya rahatlama öncelikli iki uygulama önerisi ile giriş yapacak ve yazı serisi boyunca yeri geldikçe diğer yönlerine de değineceğiz.

Duygusal dayanıklılık demişken, devam etmeden önce, şu sorular üzerinde düşünmeye başlamanızı öneririm:

– Günleriniz hayatın güzel yönlerini fark ederek mi, yoksa stresle başa çıkmaya çalışarak mı geçiyor?

– Zihninizden geçen düşünceleri ne sıklıkta bilinçli biçimde fark edebiliyorsunuz?

– Aklınıza getirmemeye çalıştığınız, geldikçe kaçınmaya veya başka şeylerle meşgul olmaya çalıştığınız duygu ve düşünceler sıkça oluyor mu?

– Bedeninizin zaman zaman size verdiği duyguları fark edebiliyor musunuz?

– Anda kalma ve sakince fark etmeyi, sözgelimi duş alırken suyun vücudunuz üzerindeki akşını veya içtiğiniz kahvenin koku ve aromasını ne sıklıkta tam olarak deneyimleyebiliyorsunuz?

– Sık sık “keşke duygularımı daha iyi kolay kontrol edebilseydim” dediğiniz oluyor mu?

– Biriyle konuşurken, onun yüz ifadeleri ve beden dilini çoğunlukla fark edebiliyor musunuz?

Bu soruların çoğuna “Hayır” şeklinde cevap verdiyseniz, bahsettiğimiz uygulamalara ihtiyacınız var ve çok işinize yarayacak 🙂

1- Hoşgörülü Farkındalık (Mindfulness) Egzersizi

Son yılların en popüler kavramlarından biri olan “mindfulness”* (hoşgörülü farkındalık) düşünceleriniz, duygularınız, bedensel hisler ve çevrenizi an be an fark etme egzersizini ifade eden bir kavram. Hoşgörülü farkındalık, kabulü de, yani duygu ve düşüncelerimizi yargılamadan gözlemeyi de içerir. Bu ise, duygu ve düşüncelerimizin yargısız ve hoşgörülü bir bakışla fark edilmesi demek. Bu egzersizi yaptıkça, yaşadığınız andan uzaklaşan (geçmiş veya gelecekte dolaşan) düşüncelerimiz şu anda hissettiklerimizle uyumlu hale gelir. Egzersizin rahatlatıcı etkisi de temelde buradan kaynaklanır.

Yapılan çok sayıda bilimsel araştırmalara göre, hoşgörülü farkındalık (HF) pratikleri, günde 5-15 dakika gibi kısa uygulamalarda bile birkaç hafta içinde etkisini göstererek, fiziksel ve ruhsal sağlığınıza ve sosyal ilişkilerinize büyük katkılar sağlıyor. Özetlemek gerekirse, HF egzersizleri;

– Sekiz haftalık bir egzersizden itibaren bağışıklık sisteminde ve uyku kalitesinde iyileşme sağlayabilir,

– Olumlu duyguları artırıp, olumsuz duyguları azaltarak stres seviyesini düşürür ve zihinsel rahatlama sağlayabilir,

– uzun vadede depresyon riskini azaltabilir,

– Beyinin öğrenme, hafıza, duygu kontrolü ve empati ile ilgili bölümlerini uyararak beyni geliştirebilir (nöroplastisite),

– Dikkat dağınıklığını azaltarak hafıza, dikkat ve karar alma yeteneğini geliştirebilir, ve

– Tüm bunların neticesinde sosyal ilişkilerinizde belirgin bir iyileşme sağlayabilir.

Pekiyi HF egzersizi nasıl yapılır, özellikle işyerinde ve mesai saatleri içinde?

Bunun birçok farklı uygulama şekli var ve etkileri de kişiden kişiye değişebiliyor. Ancak, uygulamayı yaptıkça size en uygun olanını bulabilirsiniz. Biz burada basit, kısa ve işyerinde de uygulanabilecek bir şeklini tarif edelim.

En basiti, farkındalıklı nefes alma tekniği:

– Rahat bir yerde ayakta veya oturarak, gözler açık veya (tercihan) kapalı, dik duruş pozisyonunda tüm dikkatinizi nefes alış verişinize odaklayın.

– Gevşeyin ve bu sırada bedeninizi hissedin: sırayla ayaklarınızı, ayaklarınızın yere temasını, bacaklarınızı ve oturduğunuz yere veya koltuğa temasını, diyaframınızın nefesle birlikte hareketini, kollarınızı… bunu 2-3 dakika sürdürün.

– Kendinizi nefes alışverişinizle uyumlu halde tutun, nefesinizi kontrol etmeye veya yönlendirmeye çalışmayın.

– Nefesinizin vücudunuzdaki doğal akışını hissedin; nefesinizi vücudunuzun neresinde hissediyorsunuz? Nefes alma biçiminize göre, karın bölgesi veya göğüs kafesi olabilir, gözleyin ve hissedin.

– Bunları yaparken zaman zaman dikkatiniz dağılabilir ve zihniniz en çok yaptığı şeye :), zamanda dolaşmaya başlayabilir ve aklınıza çeşitli düşünceler gelebilir, önemli değil. Bunu fark eder etmez sakince dikkatinizi tekrar nefesinize odaklayın.

– Böylece 5-7 dakika sürdürün. Zaman zaman aklınıza üşüşen düşünceler içinde kaybolduğunuzu fark ettikçe geri dönün, odaklanın.

– Bu 5 veya 7 dakikadan sonra tekrar 2-3 dakikalık süreçte bedeninizi hissetmeye odaklanın.

– Gözleriniz açıp, uygulamayı sonlandırmadan önce bu uygulamayı yaparak kendinizi rahatlattığınız için şükran duyun.

Kişiden kişiye değişmekle birlikte, bu 10-15 dakikalık uygulamayı (özellikle sabahları) öncelikle denemenizi öneririm. Gün içinde verimli bir çalışma için çok sayıda bölünme, konudan sapmayla ve zihninize üşüşen düşüncelerle boğuşma halleri de yaşayacaksınız. Bu durumlarda da ilk fırsatta (mesela koltuğunuzda oturur şekilde) bunun birkaç dakikalık kısa versiyonlarını uygulayın. Bir süre sonra stres kontrolü ve dikkat dağınıklığından sıyrılma becerinizin belirgin biçimde artığını göreceksiniz.

Burada, baştaki sorulara geri dönelim.

Sık sık “keşke duygularımı daha iyi kolay kontrol edebilseydim” dediğiniz oluyor mu? HF egzersizinin belki en önemli faydası, bu düşüncenin (duyguları kontrol etme) yükünden kurtulmanıza yardım etmesidir: Zira uygulamanın özünde egzersiz sırasında duygularınızı yargılamadan, olduğu gibi gözleyip kabul etme var. Egzersiz, giderek duygularınızı doğru tanıma ve tanımlamanıza yardım edecektir ki, bu olağanüstü bir rahatlama kaynağıdır.

HF egzersizini gün içinde de kısa kısa yapmanızın önemli getirilerinden biri de gün içinde sık sık duygularınızın rüzgarıyla sürüklenme hallerine karşı kendinizi korumanızı sağlaması. Egzersizde ustalaştıkça bir konu hakkında ne hissettiğiniz, hatta hissettiğiniz konunun gerçekten doğrudan sizinle ilgili olup olmadığı gibi yeni farkındalıklar edineceksiniz.

Biriyle konuşurken onun yüz ifadeleri ve beden dilini çoğunlukla fark edebiliyor musunuz? HF egzersizini etkin dinleme egzersizine dönüştürebilirsiniz, mindful (farkındalıklı) dinleme pratiği mesela. Bir sohbetten alacağınız en büyük zevk, kişiyi hem sözleri ve hem de duygularıyla (beden diliyle birlikte) anladığınızda ortaya çıkacaktır. Bunu deneyimlemek size yepyeni yetenekler kazandıracaktır. Özellikle işyerinde, birini dinlerken bunu HF egzersizi olarak düşünün ve en az beş dakika muhatabınızın beden dili ve duyguları hakkında yargısız gözlem yapmadan bir şeylere söylemeye girişmeyin, sözlerinizi tutun, dinlendirin. Sorunlu durumlarda, acelesi yoksa, yazdığınız notlar ve cevap yazılarına bir süre ara vererek ve HF egzersizi yaptıktan sonra bir daha bakmadan son şeklini vermeyin.

2- Fiziksel Egzersiz

Fiziksel egzersizin yararları hakkında çok şey duymuşuzdur; diyabetten kalp hastalıklarına ve strese kadar ne çok sağlık sorununun temelinde hareket eksikliği olduğunu biliyoruz.

Bizim burada dikkat çekmek istediğimiz ise fiziksel egzersizin kısa ve kolay bazı yöntemlerinin de olağanüstü etkileri olduğu. Yazımızın girişindeki alıntı, sinirbilimci Dr. Wendy Suzuki’nin bir TED konuşmasından. Dr. Suziki, bu çok iddialı sözlerinin uzun yıllar fiziksel egzersizin beyin üzerindeki etkileri ile ilgi çalışmalarına dayandığını örnekleriyle açıklıyor ve konuşmanın sonunda da (sadece) bir dakikalık bir egzersiz yaptırıyor. İzlemenizi tavsiye ederim.

Benim açımdan bu konuşmanın en ilginç olan yönü ise fiziksel egzersizin beynin fiziksel yapısında bile değişime yol açacak kadar etkili olduğundan bahsetmesi. Dr. Suziki adını vermeden, son yazılarımda özellikle dikkat çekmek istediğim nöropalastisite’den bahsediyor; Tercih ettiğimiz düşünme ve yaşam tarzı hayatımızı yönlendiriyor ve bunu bedenimizin kumanda merkezi olan beyni şekillendirerek kalıcı yeteneklere dönüştürüyor.

Şimdi, (bu videoyu da izledikten sonra) fiziksel egzersize farklı bir gözle bakacağınızı umuyorum. Dikkat edersiniz HF egzersizi ile fiziksel egzersizin temelde ortak olduğu bir yön var: Dikkatimizin bir süreliğine yargısız biçimde bedenimize ve hareketlerimize odaklanması. İşte bu odaklanma ve yeni farkındalık, beynimizi kalıcı biçimde yeniden şekillendirerek olumlu sonuçlar doğuruyor.

Fiziksel egzersizin çok farklı şekilleri var ve muhtemelen çoğunu da biliyorsunuz. Naçizane burada, kısa sürede etkisini göreceğiniz iki öneride bulunacağım: Birisi her sabah sadece birkaç dakika süren Tibet’in 5 Hareketi ve günde en az 30 dakikalık tempolu yürüyüş.

Dikkat! Tibet hareketinizin ruh halinizi kısa sürede nasıl da değiştirdiğine çok şaşıracaksınızJ

Masa bası iş yapıyorsanız, gün içinde ara ara ayağa kalkmanız (yerçekimine karşı bir hareket) ve mümkünse biraz oda içinde dolaşmanız da çok yararlı olacaktır.

Sevgiyle kalın.

 

* Meraklısına Not: Kısaca Mindfulness denen kavramın İngilizcesi mindfulness meditation, yani aslında bir meditasyon uyarlaması. Meditasyon, Budizm kökenli olsa da, malum, Batı’da tümüyle seküler bir formda bir rahatlama egzersizi olarak ele alınmaktadır. İngilizcede de yeni olan bu kelime mindful kesimesinden türetilmiş. Türkçe karşılığı henüz yerleşmeden bu kavram popüler olduğundan, halen uygun bir Türkçe karşılığı yok diyebiliriz. Prof. Mehmet Zeki Sungur, öz-farkındalık (self-awerness) kavramından farkını belirtecek şekilde “bilinçli farkındalık” önermektedir. Bu mevcutların en iyisi belki ama “farkındalık” içinde zaten “bilinçlilik” hali var. Bu nedenle naçizane egzersizin temelinde yer alan duygu ve düşüncelerin yargısız kabulünü/fark etmeyi içerecek şekilde “hoşgörülü farkındalık” kavramını öneriyorum.

Kapıldıkça Güzelden Güzele…

,

Yemyeşil bir manzara, renk renk çiçeklerle kaplı bir arazi veya ihtişamıyla bizi hayranlığa sevk eden bir mimari eser… Sivas’ta Ulu Camii sözgelimi, Edirne’de Selimiye, Hindistan’da Taç Mahal… binlerce yılı aşıp gelen eski medeniyetlerin kalıntıları… bir üstadın hayal dünyasından doğan bir beste… ya da enginliğiyle ve kıyılara vuran dalgalarıyla hayranlık ve ürpertiyi birlikte yaşatan coşkun bir deniz manzarası… hemen cezbeder bizi, değil mi? Kimi doğal, kimi de insan emeğinin ürünü bu güzellikleri bir süre de olsa seyre dalmadan geçip gidemeyiz yanlarından. Bunlarda içkin bulunan ihtişam veya yoğun insan emeği ve hayal gücü ruhumuzu coşturur.

Güzellikler karşısındaki bu tutumumuzu ifade eden “huşû” kavramı, iki duyguyu bir arada ve iç içe anlatıyor: Hayret/hayranlık ve ürperti. Kelimenin İngilizcesi olan “awe” da buna yakın bir anlam içeriyor ve insan ruhunu besleyen bu özellikleri nedeniyle (ve iyi ki) de giderek daha çok psikolojinin araştırma alanına giriyor.

Zira güzellikleri görebilecek bir donanımda olmak insan olmamızın da en güzel yönlerinden biri; hayatımızda güzellikleri çoğaltan, sözgelimi sanatı geliştirip yayan, temel unsurlardan biri de bu değil mi? Malum, marifet iltifata tabi. Aşık Veysel’e “güzelliğin on para etmez, şu bendeki aşk olmasa” dedirten duygu da bu olmalı. Görüp takdir eden birileri olmasa güzellikler ne anlam ifade eder ki?

Çevremizdeki güzellikleri fark edebilmek, sağlık ve mutluluğumuz üzerinde olağanüstü etkilere sahiptir. Bunu kimi zaman açık, kimi zaman da sezgisel olarak bilir ve hissederiz. Bu yüzdendir ki, şehirlerde daha çok yeşil alan isteriz. İlk fırsatta açık alanlara, kıyılara gitmek isteriz. Sevdiğimiz bir konserin hazzının günlerce ve hatta haftalarca izlerini taşırız ruhumuzda. Kuşlara, atlara, kedilere, köpeklere… tutkuyla bağlanırız. Dahası, bu tutkumuzdan yararlanarak, tedavi ederiz ruhumuzu asırlardan beri. Boşuna değil, evcil hayvan beslemiş sözgelimi atalarımız veya daha ileri durumlarda da müzik, hippoterapi (atlarla tedavi) gibi usullere başvurmuş.

Şükür ki psikoloji biliminin yeni yeni araştırmaları da huşû duygusunun çok yönlü faydalarını ortaya koymaya başladı. Bu konunun öncülerinden Prof. Dacher Keltner kitabı ve yazılarında bunu çok güzel anlatır. Özetlemek gerekirse:

Huşu duygusu fiziksel sağlığımıza katkı yapmanın yanında, zihinsel modumuzu da değiştirerek, daha rasyonel ve sağlıklı düşünmemize katkıda bulunur, öğrenme kapasitemizi artırır; doğa ve sanatın güzelliklerinin ihtişamı karşısındaki kendi mütevazı halimiz maddeci tutumumuzu yumuşatır; bizi daha cömert, anlayışlı ve işbirliğine yatkın hale getirir ve diğer insanlar ve insanlıkla bağ kurmamızı kolaylaştırır.

Microsoft Windows’un meşhur duvar kağıdının bize uyarlanmış hali 🙂 Evet, bu manzara bizi güldürüyor, ama doğaya özlemimizi ve güzelliğin dayanılmaz cazibesini de veciz biçimde anlatmıyor mu sizce de?

Belediyeler de benzer gerekçelerle şehirlerde yeşil alanları artırmaya çalışıyor. İlginç bir örnek, İngiltere’de bunun “yalnızlığa” da çare olarak görülmesi. Hatırlarsınız, uzun süreli yalnızlığın bir sağlık sorunu haline gelebileceği bilinciyle, İngiltere bir ilke imza atarak Yalnızlık Bakanlığı kurmuştu. İşte bu bakanlığın ilk önerilerinden biri şehirlerde park ve bahçelerin bu yönde düzenlenerek geliştirilmesi olmuş. Park ve bahçeler sağlığı korumakla kalmıyor, sosyalleşmeyi artırıyor diyor bir haber. Bundan yola çıkarak, bazı belediyeler de aşağıdaki resimdeki gibi gönüllü aktiviteleri teşvik etmeye başlamış.

Aslında doğa da bu tutkumuzu ödüllendirirken, sanki bir yandan da bizi kullanıyor 🙂 gibi: Ağaçlar (özellikle meyve ağaçları) ve çiçekler bahçemizin ve evimizin baş köşesine kurulup, adeta gönüllü bakıcıları yapmıyor mu bizi kendilerine? Ve bu, aslında harika bir strateji, değil mi? Neticede, hayatta kalmak ve türünü devam ettirebilmek için diken üretmek te, çiçek açmak ta, meyve vermek te bir yöntem. Ama, sevilip özen görmek istiyorsanız, güzellik üretmelisiniz.

Demek ki doğa ve içimizde buna karşı uyanan huşû duygusu, bize hayranlık yanında, hayata karşı tutumumuzun ne olması gerektiğine de ilham veriyor: Güzele değer vermek, çoğaltmak, yaymak, eserler bırakmak bizden sonrakilere. Ta ki gelecek nesiller minnet ve şükranla yad etsin, Yahya Kemal gibi:

Eslaf kapıldıkça güzelden güzele,

Fer vermiş o neşveyle gazelden gazele,

Sönmez seher-i haşre kadar şi’r-i kadîm,

Bir meş’aledir devr edilir elden ele.[1]

(Eslaf: Selefler, öncekiler.

Fer vermek: Güç/can vermek.

Neşve: Neşe.

Seher-i haşr: Mahşer sabahı.

Şi’r-i kadîm: Eski/meyen şiir)

İşin belki en güzel tarafı, bunu gündelik hayatımıza da kolayca uygulayabilecek olmamız. Ve bunun, sanat gibi illa da bizi hayrete sevk edecek derecede olmasının gerekmemesi. Küçük de olsa her güzelliği takdir edip desteklemek, bir güzel davranışa öncülük etmek yahut çevremizde küçük bir nezaket hareketi başlatmak… kelebek etkisi gibi büyüyerek güzellikleri çoğaltmaz mı?

Öyleyse, güzelliği görebilmekte olgunlaşmalıyız; fark etmeli, pratik yapmalı, derinleşmeliyiz. Bir Tepeden Bakmalıyız sözgelimi Aziz İstanbul’a Yahya Kemal gibi… yahut İstanbul’u dinlemeli Orhan Veli gibi, gözleri kapalı. Belki en önemlisi gönül gözüyle görmeli her şeyi Aşık Veysel gibi… ta ki Kara Toprak bile sadık yar olsun.

Yahut da kalp gözüyle görmeyi öğrenen Küçük Prens gibi olmalı. Dünya edebiyatının en güzel örneklerinden biri olan Antoine De Saint Exupery’nin Küçük Prens’ini hatırlayın:

Küçük Prens, gülünün nazı ve kaprisinden bıkınca, kendi küçük gezegeninden çıkar ve dünyada bir çöle iner. Dünyada dolaşırken, gülleri gören Küçük Prens şaşırmış ve hayal kırıklığına uğramıştır: “Eşi benzeri bulunmayan bir çiçeğe sahip olduğum için çok zengin olduğumu düşünüyordum. Yalnızca sıradan bir gülmüş”. Küçük prens çimenlere uzanıp, ağlar ve işte o zaman tilki ortaya çıkar.

“Benimle oynar mısın?” der küçük prens. “Çok mutsuzum.”

“Hayır,” der tilki. “Oynayamam; evcil değilim ben.”

“Evcil ne demek?”

“Genellikle ihmal edilen bir iş, bağ kurmak anlamına geliyor. Yani, örneğin sen, benim için hâlâ yüz bin öteki çocuk gibi herhangi bir çocuksun. Benim için gerekli de değilsin. Ben de senin için yüz bin öteki tilkiden hiç farkı olmayan herhangi bir tilkiyim. Ama beni evcilleştirirsen, beni kendine alıştırırsan, birbirimiz için gerekli oluruz o zaman. Benim için sen dünyadaki herkesten farklı biri olursun. Ben de senin için eşsiz benzersiz olurum…”

Küçük prens, “Anlıyorum galiba,” dedi geride bıraktığı kendi çiçeğini düşünerek, “Galiba o beni evcilleştirmiş…”

“İnsan ancak evcilleştirirse anlar,” dedi tilki. “İnsanların artık anlamaya zamanları yok. Dükkânlardan her istediklerini satın alıyorlar. Ama dostluk satılan bir dükkân olmadığı için dostları yok artık. Eğer dost istiyorsan beni evcilleştir.”

“Seni evcilleştirmek için ne yapmalıyım?” diye sordu küçük prens.

“Çok sabırlı olmalısın,” dedi tilki. “Önce karşıma, şöyle uzağa, çimenlerin üstüne oturacaksın. Gözümün ucuyla sana bakacağım, ama bir şey söylemeyeceksin. Sözler yanlış anlamaların kaynağıdır. Her gün biraz daha yakınıma oturacaksın…”

Böylece küçük prens tilkiyi evcilleştirdi.

“Gidip güllere bak şimdi,” dedi Tilki. “Kendi gülünün eşi benzerinin olmadığını göreceksin.”

Küçük prens gidip güllere baktı. “Siz benim gülüme benzemiyorsunuz,” dedi. “Çünkü ne bir kimse sizi evcilleştirdi, ne de siz bir kimseyi. İlk gördüğüm zamanki tilkim gibisiniz. O zaman yüz bin başka tilkiden herhangi biriydi. Ama şimdi dostum oldu ve benim için eşi benzeri yok.”

Sevgi ve huşûyla kalın.

Mehmet MURAT

 


[1] Klasik Türk Müziği seviyorsanız, Münir Nurettin Selçuk’un Yahya Kemal’in bu ve başka bir rubaisiyle birleştirerek yaptığı “Çepçevre Bahar İçinde” adlı harika bestesini, üstadın kendi sesinden ve/veya yeni bir yorum olarak Didar Aliye Koyuncu’dan dinlemenizi öneririm.

Ninnoc

,

– “vavavavavavav ….” Kulaklarımda, kafamın içinde zonkluyor, dayanamıyorum, kenara çekilip şöyle oturuyorum” (büzülüp başını dizlerine dayayıp elleri arasına alarak).

– Ninnoc, kendini tarif edebilir misin? Sen nasıl bir kızsın?

– … Sonraki soru lütfen. Bu çok zor bir soru… hayır, cevaplayamıyorum… Herkes dış görünüşümü biliyor sadece, gerçek beni çok az kimse biliyor. “Gülümsememin ardında ne çok şey var, bilmiyorsunuz”…

– Bu şiiri neden seviyorsun?

– Çünkü bana uyuyor, özellikle de okuldaki halime. Elimden geldiğince sadece mutlu yönümü gösteriyorum.

Okul bahçemiz şöyle bir yer… (kağıda çizerek) bahçede, teneffüslerde sınıfımdaki diğer kızlar genelde şöyle bir çember oluşturuyor ve en popüler kız, elinde telefonla tam ortada duruyor. Durmadan aldığı mesajlar ve hediyeler hakkında konuşuyor. Bu çembere girmeye çalışıyorum, ama genellikle önce dahil oluyor, sonra yavaş yavaş tekrar çemberin dışına itiliyorum. Ben oradan uzaklaştığımda fark etmiyorlar bile. Aslında orada olduğumu da fark etmemişlerdi. O çembere uyamamıştım… herkes gibi uyamadım.

Sonra yine bahçenin kenarındaki ağaçların altına, bana azıcık yer veren yere, gidiyor ve yalnız başıma oturuyorum. Orada sadece oturuyor ve onların konuşmalarını dinliyorum.

“Normal” (elleriyle yazı formundaki tırnak işareti yaparak)… “normal”… “farklı” (daha kızgın bir tonda)… “normal”… “popüler”…

– Normal olmak nedir?

– Ne bileyim?… Şimdi olduğu gibi işte, ben tamamen normalim… umarım öyleyim… Umarım değilim… belki…

Farklıysanız insanlar sizi hep eleştirir: “Normal davran!”… Yanlış bir şey yapmadığımız ve kimseye bir zarar vermediğimiz halde.

Neden farklı olamazsın ki? Sanırım diğer çocuklar beni farklı olmak için uğraşıyor gibi görüyor. Farklı olmayı seviyorum, çünkü o zaman kendimi diğerlerinden ayırt edebiliyorum ve o zaman kendimi daha iyi tanıyorum.

– Kendini tamamen, tüm yönünle göstermeye cesaret edebiliyor musun?

– Hayır. Kendimi gerçekten göstermeye cesaret edemiyorum çünkü insanların benim daha az çekici yönlerimi görmelerini istemiyorum, ta ki onlara tümüyle güveninceye kadar. Sevimsiz ve depresif yönüm mesela. Bunu onların bilmesine gerek yok, çünkü bunlar benim daha az çekici/sevimli yönüm. Korkuyorum ki o yönümü görürlerse şöyle düşünecekler: bu kız düşündüğümden daha az neşeli, en iyisi on pek takılmayım.

Eski okulumda her günüm bir kabustu. Soğuk. Bilirsiniz, arabadan iniyorum, orada okul… Sert bir zemin. Her şey işte bu sert zeminin rengindeydi, gökyüzü ve hatta ağaçlar bile. Ağaçlar bu zeminin bir açık tonuydu sadece… Ödevleri yalnız yapmaktı, her Allahın günü, eve yalnız gitmek, teneffüsleri yalnız geçirmekti… Sınıfta böyle hissettiğim anlarda gider kendimi tuvalete kapatırdım. (Sessizce ağlıyor).

– Bu şekilde hisseden tek kişinin sen olmadığını bilmek seni teselli eder mi?

– Kötü hisseden tek kişi olmadığını her zaman bilirsin. Onuncu sınıfta kendimi kötü hissettiğim zamanlar, tek kişi olmadığımı biliyordum ve dahası dünyada yüzlerce, binlerce, milyonlarca çocuk vardı, tam da benim gibi hisseden. Ben, o milyonlarca çocuktan biri olmak istemiyordum işte. Hayır, bu bir teselli değil.

İnsanlar “yalnız sen değilsin” dediklerinde… Evet, bunu biliyorum! Buna dayanamıyorum; biri kolunu omuzuna atıp “iyi misin?” dediğinde, tam da biraz önce sana araba çarptığında. Hayır, tabi ki iyi değilim!

“İyi misin?”… Samimiyetsizlikten hiç hoşlanmıyorum… Yanlış zamanda yanlış soru.

Bir süre sonra bir şeyler çatırdıyor içimde ve bir daha asla bir bütün olamayacak gibi. Kaba davranışlara maruz kalan bir kişinin içinde, bir şeyler sonsuza kadar kırılıyor işte.

Bilirsiniz, arabanın ön camında küçük bir çatlak olursa, bir süre sonra tümden çöker, dağılır. Yani cam, üzerinde küçük bir çatlak olduğunda daha kırılgandır. Bence kötü davranılan çocukların içinde böyle çizikler oluşuyor. Ve bu onları öyle kırılgan hale getiriyor ki, giderek cam gibi parçalanmaya yol açıyor. İşte benim içimde de böyle bir şey kırıldı… Kendimi olduğu gibi gösterme cesareti.

İşte bu, eski sınıfımda içime yerleştirilen şey: korku. Artık hayatımın geri kalanı boyunca insanların beni sevmeyeceklerinden korkacağım.

***

Ninnoc, Hollandalı Niki Padidar’ın yönettiği bol ödüllü bir kısa film. 18 dakika. Buradan İngilizce altyazılı olarak izleyebilirsiniz.

Filmin kahramanı Ninnoc’un bahsettiği, biz yetişkinlere göre küçük şeyler, ama bir birey olarak sevilmek ve değer verilmek, hele de o yaşlardaki çocuklar için ne kadar önemli ve yokluğu ne kadar acı verici.

Ne yazık ki, tam da birey olmanın sancılarının yaşandığı bu dönemde, çocuklarımızın üniversite sınavı stresli dönemleri var.

Milli eğitim bakanı Sayın Ziya Selçuk’un “bilgi değil, deneyim ve görgü temelli” ve “mizaç tiplerine” göre eğitime vurgu yapması, neden kendisinin bakanlık görevini almasının sevinç yaratmasını izah ediyor, değil mi? Sayın Bakanın Ebeveyn Benim başlıklı değerli kitabını herkese özellikle tavsiye ediyorum.

 

Sevgiyle kalın.

 

Mehmet Murat