Tarihin En Büyük Deneyi(mi)ne Tanık Olmak

,

Harvard Büyük Deneyini (The Harvard Grand Study) bilirsiniz, projenin başkanlarından Robert Waldinger, araştırmanın 75 yılını anlattığı bir TED konuşmasında [1] durumu şöyle özetliyor: “İyi ilişkiler bizi daha mutlu ve daha sağlıklı tutar. Bu kadar.”

Waldinger bunu şöyle açıyor: “İlişkilerle ilgili üç büyük ders aldık. Birincisi, sosyal ilişkilerin gerçekten yararlı olduğudur. Aileye, arkadaşlara, topluma daha sosyal bir şekilde bağlı olan insanların, daha mutlu, bedensel olarak daha sağlıklı olduğu ve daha uzun yaşadığı anlaşıldı. Öte yandan, yalnız insanların mutsuz oldukları, sağlıklarının orta yaşların başlarında bozulduğu, beyin fonksiyonlarının daha erken gerilediği ve daha kısa yaşadıkları ortaya çıktı. Ama kalabalıkta da yalnız olabildiğinizi ve evliyken yalnız olabileceğinizi biliyoruz, dolayısıyla aldığımız ikinci büyük ders, arkadaşların sayısının değil, yakın ilişkilerinizin mahiyetinin önemli olduğu. Örneğin, şiddetli geçimsizliğin olduğu evliliklerin sağlığımıza zararlı olduğu, belki de boşanmaktan daha kötü olduğu anlaşıldı. Anlaşmazlıkların ortasında yaşamak sağlığımıza zararlı. Güzel, sıcak ilişkiler yaşamak ise koruyucudur.”

Waldinger’in vurguladığı gibi araştırmanın sonucu, insan ilişkilerinde kalitenin ve mutluluğu destekleyici bir sosyal ortamın önemini net biçimde ortaya koyuyor.

Bugünlerde tanık olduğumuz ise bizzat bizlerin, hepimizin ve tüm insanlığın eş zamanlı olarak içinde yer aldığı olağanüstü bir deney adeta. İnsan nüfusunun 8 milyara yaklaştığı göz önüne alınırsa, tarihte bu ölçüde “ortak insanlık deneyi(mi)nin” yaşanmadığını rahatlıkla söyleyebiliriz. En büyük bütçeli araştırma fonlarının bile boyunu aşan kapsamlı ve zor bir insanlık deneyiminden geçiyoruz.

Harvard deneyinin insan mutluluğu için ortaya koyduğu temel değer olan iyi insan ilişkileri, bambaşka bir şekilde hayatımıza yön vermeye aday. Söz konusu araştırma bize sevgi, yakınlık ve empatinin merkezde yer aldığı bir hayatın mutlu ve anlamlı olduğunu, aksinin ise (daha kötüsü, “anlaşmazlıkların ortasında yaşamanın”) sağlımızı bozup ömrümüzü kısaltacak kadar zararlı olduğunu vurguluyordu. Bugün ise dünyada 3 milyona yakın insanı hasta eden ve çoğumuzu da evlere kapatan minicik (tüm dünyadaki toplam ağırlığı ancak 1 gram) bir varlık, bu temel değeri bize daha yakından deneyimletiyor.

Karantina günlerinden önce hızla akan ve çoğumuza akıntıya kapılmışlık duygusu veren koşuşturma hali, hem en temel mutluluk hem de en önemli sorunumuzun kaynağını, yani insan ilişkilerinin kalitesini, yeterince idrak etmemizi engelliyordu belki de.

Karantina günleri birçok konuda olduğu gibi bu konuda da bizi bir sınava tabi tutuyor. Bu süreç aynı zamanda içselleştirilmiş değerlerimizin alışkanlıklar üzerinden kişiliğimizin bir parçası haline gelmesini ifade eden karakterimizin de bir sınavdan geçmesi demek. Kendimizle ve/veya yakınlarımızla hiç olmadığı kadar bir arada olduğumuz bu günler karakterimizin (içselleştirilmiş değerlerimizin) temel mutluluk kriteri olan insan ilişkileri kalitesine ne ölçüde katkıda bulunduğunu veya engel olduğunu gözlemleme açısından büyük bir fırsat veya tam anlamıyla bir sınav.

Kendimizle baş başa kaldığımızda nasıl bir ruh haline bürünüyoruz?

Kendimizle yeterince barışık mıyız?

Boş zamanlarda kendi zihni içinde mutlu olabilmeyi başarabiliyor muyuz?

Bunu bir fırsat sayıp hiç olmadığı kadar okumaya, öğrenmeye ve düşünmeye mi yöneliyoruz, yoksa sıkıntı içinde bir an önce dışarıya, hayatın hızlı aktığı normal zamanlara dönmeyi mi arzuluyoruz?

Tersine, aile üyeleri ile eskisinden çok daha fazla bir arada olduğumuzda daha mı mutluyuz, yoksa daha mı gerginiz?

Daha önce yeterince zaman bulamadığımız için yapamadığımız sevdiklerimizle bir arada olmanın tadını mı çıkarıyoruz, yoksa daha önce gözümüze batmayan bazı şeylerin ilişkilerimizi zedelediğine mi tanık oluyoruz? Nitekim bazı haberlerde Batı’da aile içi kavga ve şiddetin arttığı, alkol tüketimi ve verimsiz zaman öldürmenin yaygınlaştığına dikkat çekiliyor. (Belki de tersi, yani empatik ve dostane ruh hali daha yaygın. Malum olumsuz haberler daha çok dikkat çeker ve daha çok yayılır).

Bu saydıklarımızın bir kısmı kişiliğimizin (personality), yani doğuştan gelen özelliklerimizin sonucu olup bir kusur değil. Sözgelimi kimimiz yalnız kalmaktan çok bunalır ve sosyal ortamlarda zaman geçirmekten hoşlanırken, kimimiz de böyle ortamlarda sıkılır kendisi ile veya yakın çevresiyle daha fazla zaman geçirmekten hoşlanır.

Ancak yukarıda saydıklarımızdan önemlice bir kısmı ise içselleştirdiğimiz değerlerden yani karakterimizden (character) kaynaklanır ki işte bu kısım doğuştan gelen bir özellik değil, büyük ölçüde kendi eserimizdir.

Zira karakter yaşam maceramızdaki ilk ve en büyük eserimiz olup, karakterimiz kaderimizdir. Karakter büyük ölçüde bizim seçimlerimizin sonucu ve kaderimizi belirleyen en önemli etkendir. (Bu konu, bu yazımızın sınırlarını çok aşacak ölçüde geniştir. Konunun meraklılarına Kitapyurdu Yayınlarından yeni çıkan Karakter Kaderdir 1. Kitap: Sevgi ve Empati Karakteri [2] başlıklı kitabımızı tavsiye ederiz).

Karantina günlerinin bu yönü ve hayatın daha birçok alanı hakkında düşündürdükleri üzerinde daha fazla durmalıyız zira belki de tarihin büyük dönüm noktalarından birini yaşıyoruz. Konu geniş ancak yazımızın da sonuna geldik. Takip eden yazılarımızda bunlara yeri geldikçe değineceğiz.

Yazımıza son vermeden önce, yukarıdaki örneklerden konuya sadece evde kalabilme imkanına sahip olanlar açısından bakmadığımızı önemle not edelim. Madalyonun çok önemli başka bir yüzü var ki, yerimiz yetmediğinden bu yazıda ancak şu kadarına dikkat çekmekle yetiniyoruz:

Karantina günleri toplumlar için de bir sınavdır ve neticede bireyler gibi toplumların da bir baskın karakter özelliği vardır. Böylesi büyük bir salgında topluma hizmet için her zamankinden daha fazla ve canı pahasına görev yapan başta hekimler, sağlık çalışanları, kargo ve market çalışanları olmak üzere büyük bir kesim de var. Onlara her zamankinden daha fazla minnet duyuyor ve değerlerini anlıyor muyuz? Esasen her bir mesleğin aynı zamanda bir insanlığa hizmet faaliyeti olduğunu ve bunun temeli olan karşılıklı bağımlılığın ne büyük bir değer olduğunu daha iyi fark ediyor muyuz? Tüm insanlığı aynı hayat-memat sorununda birleştiren bu ortamda merhamet ve empati duygularımız ne derece diri? Aynı gezegenin sakinleri olarak “aynı gemide olma” halinin ne derece farkındayız? İmkanı olanların evde kalmalarının bir dezavantaj değil lüks olduğunu çünkü geçimini temin etmek için her gün çalışması gereken milyonlarca insanı görebiliyor muyuz? Tüm dünyada toplumların büyük bir kesimin işlerinin ortadan kalktığı ve ciddi bir ekonomik bir zorluk yaşadığını?

Böyle günler aynı zamanda (hatta öncelikle) insanlığımızın da test edildiği bir sınav. Sınav, yani tek tek her birey ve tüm insanlık olarak daha ileri bir seviyeye geçme veya geçememe süreci. Malum sınavlar kişilerin daha ileri seviyeye geçmelerini ölçmek içindir ve bugünlerde bu süreci tüm insanlık olarak yaşıyoruz.

Ancak biz, milletimizin âlicenap karakterinin bariz göstergesi olan empati, hakkaniyet ve merhamet duygularının çok yüksek olduğunu ve insaniyet adına bu süreçten alnının akıyla çıkacağından eminiz. Umut ve duamız odur ki, bu zor günler tüm insanlar için bir an önce sonu bulur ve aldığımız ders ve ilhamlarla tüm insanlık ailesi olarak daha ileri bir medeniyet düzeyine yelken açarız.

 

Sevgiyle kalın.

Mehmet MURAT

 


[1] Robert Waldinger, What makes a good life? Lessons from the longest study on happiness, Kasım 2015, https://www.ted.com/talks/robert_waldinger_what_makes_a_good_life_lessons_from_the_longest_study_on_happiness?

[2] https://www.kitapyurdu.com/kitap/sevgi-ve-empati-karakteri–karakter-kaderdir–1/539758.html

Hoşça Bak Zatına Ki…

,

Ey gönül, ey gönül, neden bu kadar gamla dolusun.

Yıkıksın, kırık döküksün ama tılsımlı bir definesin sen.

Meleklerin secde etmeleri emredilen kadri yüceltilmiş bir varlıksın,

Bildiğin gibi değil, her varlıktan daha olgun daha ilerisin sen.

Ruhsun, Cebrail’in üfürmesiyle ikizsin, Tanrı’nın sırrısın,

Meryem’in oğlu İsa gibisin sen.

Kendine bir hoşça bak, alemin özüsün sen,

Varlıkların gözbebeği olan insansın sen.

(Şeyh Galip, 1757-1799)[1]

 

Hayatın zorluklarını, vahşi doğadaki düzeni şimdi bir kenara bırakın. Madalyonun diğer yüzü de var çünkü: Hayat özünde sevgi-şefkat-merhamet bağları da var ve canlıları hayata bağlayan ve geliştiren en temel güç de bu. Elbette madalyonun iki yönüne ayrı ayrı baktığımızda hayata ilişkin tutumumuz da değişir. Ancak bize göre hayatta içkin olan başat unsur sevgi ve merhamet bağı.

Doğanın düzeni olan besin zinciri içinde canlılar (ve insan türü) bir rekabet içinde, ama bu süreç aynı zamanda büyük bir sevgi ve merhamet kahramanlıkları da içeriyor. Savunmasız bir canlı olan tavuğu düşünün, yavruları olduktan sonraki davranışlarını gözlemlediniz mi? Onları korumak için kendinden kat kat güçlü köpeklere ve kedilere karşı aslan kesilir, canını düşünmeden onları korur. Öte yandan, bu yırtıcı hayvanlar için de durum farklı değildir. Bir kurt sözgelimi, yaşamak için avlanır ama kendi yavruları için ölümü göze alır. Ya evcilleşen yırtıcılar? Yiyecek sorunu kalmadığında köpeklerin nasıl da sevgi yumağına döndüğünü görüyoruz.

Kısacası, hayatın baskın yüzü aslında şefket ve merhamettir. Merhamet her şey ve herkes için gereklidir. Ama öcelikle kendimiz için.

Neden mi?

Uçaklardaki acil durum talimatlarını hatırlayın: “Oksijen maskesini önce kendinize, sonra çocuğunuza takın!” Kendiniz için merhamet etme gücünüz yoksa, bunu başkasına da veremezsiniz. Oysa hayatın zorlukları içinde herkesin anlayış ve merhamete ihtiyacı olur, kendimizin de!

O halde, daha mutlu bir yaşam için gelin bunu bir egzersize dökelim.

1- Size daha önce acı ve stress veren bir durumu düşünün. O anları iyice – size verdiği stres ve duygusal rahatsızlığı hissedecek kadar – hatırlamaya çalışın.

2- Böyle bir durumu nasıl tarif ederseniz, içinizden geldiği gibi, öylece tarif edin: Sözgelimi, “Acı veriyor”, “stres altındayım”, “bunalıyorum”… gibi.

3- Şimdi bu durumu bir de mantığınızla değerlendirin: “Acı da güzel anlar gibi hayatın bir parçasıdır”, değil mi? Bu durum tüm insanlarla ortak yönlerimizden biri, düz bir çizgide, acısız bir hayat yok. “Herkesin kendine göre acı günleri var”, “bu sadece bana olmuyor” … gibi cümleler geliyor mu aklınıza? Belki şu sözü duymuşsunuzdur: “Hayatta acı kaçınılmaz, acı çekmek ise bir tercihtir.” Epiktetus’un meşhur ifadesiyle, “Önemli olan başınıza ne geldiği değil, sizin ona nasıl baktığınızdır”.

4- Şimdi, ellerinizi kalbin üzerine koyun ve aklınızdan şunları geçirin: “kendime ihtiyacım olan anlayış ve şefkatle yaklaşıyorum”, “kendimi olduğum gibi kabul ediyorum”, “kimse kusursuz değil, iyi insan olmak için kusursuz olmak gerekmez, bu mümkün de değil; ben iyi niyetle yoluma devam edeceğim”, “daha güçlü ve daha sabırlı olabilirim”. Bunlar yerine size daha uygun cümleler de kurabilirsiniz tabii.

Bu uygulamayı yaklaşık 5 dakikada yapabilirsiniz. Bir süre haftada bir, daha sonra ise her ihtiyaç duyduğunuzda yapmanızda fayda var.

Daha ileri bir egzersiz için biraz daha uzun bir zaman (15-20 dakika) ayırıp, kendinize merhamet mektubu yazabilirsiniz.

Konu size kendiniz hakkında utanç, kendine güvensizlik veya yeterince iyi olmadığınızı hissettiren bir durum olabilir. Bunlar doğrudan kişiliğinize ilişkin bir olumsuz algı, davranışlarınızın iyi olmadığı hissi, ilişkilerinizi zedeleyen bir sorun veya hayatınızın herhangi bir yönüyle ilgili olarak yaşadığınız olumsuz durumlar olabilir.

Böyle bir durum belirlediyseniz, şimdi bunu bir metuba dökün.

1- Öncelikle bu durumun size ne hissettirdiğini bulun: Üzüntü, mahcubiyet, kızgınlık…

2- Mektubun şekli de yazım kurallarının da önemi yok; önemli olan tüm içtenlik ve dürüstlükle duygularınızı ifade etmek. Unutmayın, bunu sadece siz göreceksiniz.

3- Şimdi bu duruma ilişkin kendinize şefkat, anlayış ve kabullenmeyi ifade eden bir mektup yazmaya çalışın. Mektubu, size koşulsuz seven birinin gözünden bakarak yazmayı deneyin. Bu kişi bu konu hakında neler söylerdi?

– Herkesin kendileriyle ilgili hoşlanmadıkları şeyler olduğunu ve kimsenin kusursuz olmadığını hatırlatmaz mıydı? Veya aslında herkesin de üç aşağı beş yukarı senin gibi hayat mücadelesi verdiğini, önemli olanın iyi niyetle ve yılmadan yola devam etmek olduğunu?

– Bu olumsuz şey her neyse, şimdi şunu da hatırlatırdı belki dostunuz: “Yetiştiğin aile ortamı, çocukluğundan itibaren yaşadığın olaylar, hatta toplumsal hayatta zihnimize ekilen (yanlış) kalıp yargılar ve daha sayısz faktör bu durumun oluşmasına katkı sağladı. Bütün kusur sende değil, ama ne mutlu ki sen bunları algılıyor, muhasebesini yapıyor ve vicdani sorumluluk hissediyorsun.”

– “Bu başlı başına büyük bir değer. Şimdi buradan devam edersen, kendine anlayış ve merhametle bakıp, bu yeni farkındalığını hayatında daha iyi ve yapıcı değişiklikler için nasıl kullanabileceğine bakabilirsin. Bunları düşünürken, kendini artık yargılamaktan vazgeçip, seni daha mutlu hissettirecek şeylere gönül huzuruyla yönelecek moralin olur, değil mi?”

4- Şimdi perspektifinizi tümüyle değiştirin. Kendinizin değil de bir dostunuzun bu durumda olduğunu ve sizinle dertleştiğini düşünün. Şimdi siz onu dinliyor ve tümüyle kendi mantığınız ve ona sevginiz çerçevesinde onunla konuşuyorsunuz. Ona neler söylerdiniz? Bu durumu iyice hissedip içinizden geldiği gibi ona söyleyeceklerinizi yazın.

5- Cümlelerinizdeki farkı gördünüz mü? Daha anlayış ve merhametle bakıp, dostunuzun kendini gereğinden fazla hırpaladığını fark edip, bunu ona da anlatmaya çaşıtığınız bir anınızı hatırladınız, değil mi?

Bu fark sizce neden ve neden bu egzersizleri yapmalıyız?

Olumsuz durumlar ve hayattaki sürçmelerimizde kendimizi genellikle olduğundan fazla sert yargılarız; bunu öz değerimizle ilişkilendirmek durumu daha da ağırlaştırır. Yapıcı olmak yerine yargılayıcı olmakla kendi ilerleme imkanımızı zayıflatırız. İçimize kapandığımızda bu bir kısır döngüye de yol açabilir; kendimiz değersiz hissettikçe daha çok hata yapar, daha stresli olur, fırsatlar yerine olumzuluklara odaklanırız.

Bu egzersizi öneren ve kendine merhamet (self-compassion) araştırmalarıyla tanınan Prof. Kristin Neff’e göre, “kendine merhamet” ruh sağlığımız için üç önemli bileşeni içeriyor: yargısız farkındalık (mindfulness), herkes gibi ve insanlardan bir insan olma halinin verdiği insanlıkla ortak bağ, kenine karşı iyi ve anlayışlı olma. Prof. Neff’in araştırmaları bu üç unsurun da duygusal sağlığımız açısından son derece önemli olduğunu ortaya koyuyor.

 

Seygiyle kalın.

Mehmet Murat

 


[1] Şiirin, günümüz diline uyarlanmamış hali:

Ey dil ey dil niye bu rütbede pür gâmsın sen
Gerçi vîrâne isen genc-i mutalsamsın sen
Secde-fermâ-yi melek zât-ı mükerremsin sen
Bildiğin gibi değil cümleden akvâmsın sen
Rûhsun nefha-i Cibril ile tev’emsin sen
Sırr-ı Hak’sın mesel-i İsi-i Meryem’sin sen

Hoşça bak zâtına kim zübde-i âlemsin sen
Merdüm-i dîde-i ekvân olan âdemsin sen

 

Felsefenin Tesellisi

,

İnternette dolaşan kısa bir hikaye çok dikkatimi çekti. Hikayeyi biraz daha kısaltarak özetleyelim:

“Bir ağacın gölgesinde, adam felsefe kitabı okuyordu. Sorular üstüne sorular, adamın kafasını karıştırmıştı … ‘Keşke ağaç olsaydım, hiç düşünmeden yaşasaydım’ dedi.

Birden ağaç dile geldi: ‘Ben düşünmüyorum belki ama düşünen insanlara o kadar çok ders verebilirim ki’ dedi.

Adam heyecanla, ‘Seni dinlemek isterim’, dedi.

Ağaç konuşmaya başladı: ‘At o felsefe kitabını elinden, şimdi bana bak ve beni dinle … dedi ve hayat dersini sıralamaya başladı:

1-Ağaç yaşken eğilir. Her şeyin bir zamanı vardır.

2-Düşen ağaca balta vuran çok olur. Hayatta düşmemeye dikkat etmek gerek.

3-Bizi yok etmeye çalışan baltanın sapı bizdendir… İç düşman daha tehlikelidir.

4-“Ulu çamlar fırtınalı diyarlarda yetişir”… İnsanı geliştiren zorluklardır.

5-Ağacın kökü ne kadar derinse, boyu o kadar yükseğe çıkar… tarihinize sahip çıkın.

6-Ağaç yapraklarıyla gürler, insan da ailesiyle, sosyal çevresiyle.

7-Hiçbir ağaç ‘bahar gelecek mi’ diye düşünmez … görevinizi yapıp sabırla bekleyin.

8-Meyveli ağacı taşlarlar. Bilgili, becerikli, başarılı insanları çekemeyen çok olur.

9-Her ağaç kendi toprağında büyür. İnsan yetenekleri de uygun ortam bulursa gelişir.

10-Beşikten mezara kadar ağaca muhtaçsınız. Bize hep “odun” gözüyle bakmayın.

Adam ağaca yeniden baktı. ‘Aslında odun olan bu ağaç değil; benmişim meğerse’ diye geçirdi içinden”. (Bitkilerle Sohbet adlı kitap’tan)[1]

Bu hikayedeki önerileri beğendiniz mi?

Daha önemlisi, önerileri hoş bulmakla birlikte hikayede size tuhaf gelen bir şeyler, üslup, tonlama var mı? Hani, ilk başta zihninizde bir çelişki fark eder gibi olup, hikayeye kendinizi kaptırdığınızda unuttuğunuz ve zihninizden uçup giden bir şey?

Oysa, zihnimize düşen bir “bit yeniği” hissini atlamak bazen çok önemli detayları gözden kaçırmamıza ve Schopenhauer’in bizi uyardığı gibi yazarın mantık zinciri içine hapsolmamıza neden olabilir, değil mi?

Öyleyse, geri dönüp hikayenin başı ve sonuna bir kez daha göz atalım.

Hikayenin başında “felsefe kitabı okuyan” ama bir ağaç gibi “düşünmeden yaşamayı arzu eden”, (muhtemelen felsefe okuduğu için) “kafası karışmış” biri var. Ağaç ise kendisi “düşünmese de” (!?) bilgece önerilere sahip ve bunu “gerçeğin nihai bilgisini” verircesine kesin (son nokta! 😊) bir tonlama ile aktarıyor. Bu hikayeye göre okumanın, özellikle felsefe okumanın kafa karıştırmaktan başka bir yararı yok; en iyisi bilge birini bulup gerçeğin nihai bilgisine ulaşarak “düşünmeden yaşamanın” huzuruna (!) erişmek. Ağacın bilgeliğinden etkilenen adamın bilginin/bilgeliğin kaynağına yönelmek yerine (sahi, ağacın insan hayatına dair bilgi kaynağı ne?), düşünmeye çalıştığı için “Aslında odun olan bu ağaç değil; benmişim meğerse” hayıflanmasına ne demeli?

Ağaca göre felsefenin bilgi kaynağı olarak bir değeri yok ki “at o felsefe kitabını elinden” diyor. Ama bir takım iddialı önermelerle kendisi “felsefe yapıyor” aslında ve önerilerinin tamamı ve daha fazlasının yer aldığı insanlığın düşünsel birikimi orada öylece bizim okumamızı bekliyor. Oysa “güneşin altında yeni bir şey yok” ve Sokrates’ten, Konfüçyüs’ten, Farabi’den … itibaren düşünürlerce adım adım, gıdım gıdım insanlığın hafızasına eklenen olağanüstü bir “düşünme malzemesi” mırasına sahibiz. Biz yeterince okumasak da, okuyup yeniden yeniden yorumlayan, daha iyi bir hayata dair ne çok yeni kitaplar görüyoruz dünyada, değil mi? Bu kitaplardaki tezlerin hemen hemen hepsinin felsefe tarihinde bir izini (bazen aynıyla 😊) bulmak mümkün. “Dünyayı ölü iktisatçılar yönetir” sözünü duymuşsunuzdur. Dünyayı yönetme düzeyine gelmiş iktisatçılar, iktisadın filozofluk deresine erişenleri aslında ve bu bütün bilimler için geçerli. Aslında, genel bir ifadeyle “dünyayı ölü filozoflar yönetir” demek daha doğru belki de.

İnsanlık tarihinin bu mirasından yararlanmanın yolu ise gerçeğin nihai bilgisini bize “düşünmeden ve zahmetsizce” verecek bir ulu ağaç veya alime başvurmak değil. Bilgiler her çağda yeniden işlenir, çoğalır ve yeni sentezlere ulaşır ve son nokta iddiası yerine zamanın imkanları elverdiği ölçüde o kaynaktan yararlanmanın yoluna bakılır, değil mi? (Bilginin ve bilgeliğin nihai düzeyini, “son noktayı” temsil eden bir durum teorik olarak olabilir. Dinlerin vahiy özünü de böyle görebiliriz. Ancak, bunları değerlendirebilmek için de gelişmiş bir “aklı işletme” yeteneğine ihtiyaç var. Burada, başa döneriz: Bunun yolu da felesefe ve aklı işletmek için kafa yoran filozoflardan geçer. Filozof diyoruz, zira adına “alim, bilgin, bilge…” ne derseniz deyin, neticede yaptıkları şey, felsefedir.)

Yazımızın girişindeki hikayeyi önemsememizin sebebini tahmin etmişsinizdir; Genel olarak felsefeye ilişkin yaygın tutumun tipik bir örneğini veriyor çünkü. Maalesef felsefe denince, yüzlerde hafif alaycı bir gülümseme ve hayata somut hiçbir katkısı olmayan “entelektüel lüks” olarak görüldüğünü hissettiren bir tepkiyle karşılanırsınız.

Pekiyi, gerçekten felsefenin hayata somut bir katkısı yok mu?

Tarihe bakalım. Doğu’nun da Batı’nın tarihteki yükselişlerinin temelinde düşünme biçiminde bir devrimin yattığı hemen göze çarpacaktır. Konfiçyüs’le Doğu felsefesinin yükselişi bilimsel buluşları ve genel olarak yükselen beşeri sermaye kalitesiyle Çin’i döneminin süper gücü yapmıştı. Sonra İslam’ın doğuşu ve bununla kazanılan özgüvenle eski Yunan felsefe klasiklerinin yeniden yorumlanması büyük filozoflar yetiştirmiş ve önce Arap dünyası sonra ise tüm İslam dünyasını uzun bir üstünlük dönemine taşımıştı, değil mi? İslam dünyasının durağanlaşması ile büyük filozoflar döneminin bitişinin aynı zaman dilimine denk gelmesi tesadüf mü? Batı’nın yükselişi de kabaca 1500’lerden itibaren başlayan düşünsel devrime dayanmıyor mu?

Tarihin uzun bir döneminde felsefe ve pozitif bilimlerin iç içe olması ve büyük filozofların çoğunun aynı zamanda döneminin önde gelen bilim insanlarını oluşturması, felsefenin değerini gölgeleyen bir etkiye sahip. Bilimler, ana kucağı olan felsefeden ayrıldıkça, felsefenin bilime katkıları daha az fark edilir oldu. Ancak, dikkatli bakıldığında tüm bilimlere can suyu sağlayan şeyin hala felsefe olduğu hemen fark edilecektir.

Bunun az bilinen ama oldukça çarpıcı bir örneğini bilimin dahisi Einstein’da görüyoruz. 1915’te filozof-fizikçi Moritz Schlick’e yazdığı metupta rölativite kuramının ilhamını filozof David Hume’a borçlu olduğunu vurguluyor.[2] (Bu arada, tek başına bir Einstein’ın dünyadan geçmiş olmasının, sebep olduğu teknolojik gelişmelerle nesiller boyu kaç milyon insana iş imkanı sağladığını düşünelim). Aslında, Einstein’ın dönemin filozoflarını yakından takip ettiğini ve ilk makalelerinden itibaren başlıca ilham kaynağının filozoflar olduğunu biyografilerinden biliyoruz. Einstein önceki dönemin filozoflarını okuyordu. Spinoza’nın (1632-1677) doğduğu evi 1920’de ziyaret ederek, orada ona bir şiir yazıp bıraktığını biliyor muydunuz?

Bugün de bilimde çığır açan bir bilim insanı olmanın yolu, alanının önce uzmanı ve sonrasında o alanın filozofu olmaktan geçiyor. Zira felsefe insanlığın düşünme kapasitesini artırarak bilimlerin temeli ve motoru olmaya devam ediyor. Maddi-manevi üretimin dayanağının kol gücünden beyin gücüne geçeli asırlar oldu. Milletlerin gelişme umudunu koruyabilmesinin yolu ve hatta insanlığın bir bütün olarak refahı işte bu artan düşünme kapasitesinin ürettiği devrimsel buluşlara bağlı. Çok değil, bundan 200 yıl öncesinin düşünme biçimi ve teknolojisiyle kalsaydı insanlık, 7 milyarı aşan dünya nüfüsunun halini düşünebiliyor musunuz?

Çağdaş medeniyetin olağanüstü nimetleri olan gelişmiş devlet düzeni ve demokrasi (siyaset felsefesi), hukukun üstünlüğü ve insan hakları (hukuk felsefesi)… aklınıza gelecek her alanda felsefenin yaşamsal katkısını inkar edebilir miyiz?

Pekiyi, ya felsefenin bireysel faydası? Ortalama bireyler için felsefe lüks mü?

Felsefenin bireysel hayata ilişkin değerini gelecek yazıda tarihin büyük beyinlerinin hayatından örneklerle kaleme almayı düşündüğümüzden, şimdilik şu kadarı ile yetinelim: Daha önceki yazılarımızda sıkça değindiğimiz gibi, kısaca sistemli düşünme olarak tarif ettiğimiz felsefe zihin ve beyin kapasitemizi artırır. Mucizevi kendini geliştirme yeteneği (nöroplastisite) sayesinde beynimiz öğrendikçe gelişir, geliştikçe kavrayışı derinleşir, problem çözme yeteneği artar. Genel olarak eğitim ve bilim ama özellikle felsefe bu sürecin temelidir. “Hayat problem çözmektir” (K. Popper) ve bu medeniyetin ilerleme tarzıdır. Hikayemizdeki bilge ağacın dediği gibi, “ağaç yaşken eğilir” 😊, öyleyse okullarda ilk önceliğimiz ezber değil, yeniden felsefe olmalı, değil mi?

***

Felsefe Boethius’u (480-524) zindanda, ömrünün son deminde ziyaret eder. Filozofun en kederli anında, güzel bir insan suretinde hücresine süzülen felsefe sorar: “Ne bilmek istiyorsun?”

Boethius kadere, iyilik ve kötülüğün doğasına, anlamlı hayatın imkanına ve Tanrı’ya dair ömrünün sorularını sorar. Felsefe, hikayemizdeki ağaç gibi “at kitapları elinden, beni dinle” demez 😊 O sorar felsefe cevaplar, felsefe sorar Boethius düşünür; ömrün bu son muhasebesinden felsefe tarihinin en çok bilinen eserlerinden biri, “Felsefenin Tesellisi” doğar. O günden beri, bu kitabın başlığı adeta ahlak (ve mutluluk) felsefesinin jenerik ismi gibidir.

Gelecek yazımızda buradan devam edelim.

Sevgiyle kalın.

 

Mehmet Murat

 


[1] Mesut Günsey, “Bir ağaçtan on ders” https://www.kibrishaberci.com/bir-agactan-on-ders/, 21.12.2019. Not: Yazarın bahsettiği bu başlıkta bir kitaba rastlamadım. Ama özellikle vurgulamak isterim ki, ne kitabın yazarı ne de bu köşe yazısının yazarını eleştirmek değil bu yazının amacı. Zira bu çok kısa bir alıntı ve bağlamını bilmiyorum. Bizim için bu kısa alıntının kendi başına bir mesajı var ve bu yazı bunu değerlendrimektedir.

[2] https://aeon.co/essays/what-albert-einstein-owes-to-david-humes-notion-of-time

Schopenhauer Terapisi

,

Hayat hikâyesine bakılırsa, anne ve babasının onun ileride tarihinin ünlü filozoflarından biri olacağına ihtimal verir miydi bilinmez, ama sosyal hayat içinde sağlıklı bir birey olarak geleceğinden çok endişeli oldukları aşikar. Daha çocukken babası “keşke kendini sevdirmeyi bilse” diye endişelenirken, annesi her konuşmayı bir tartışmaya dönüştürmesinden şikâyetçiydi. Anlaşılan her düşüncesini başkalarına aynen kabul ettirinceye kadar tartışıyor ve çevresindeki herkesi yoruyordu. Üstüne müzmin kötümserliği de eklenince, muhabbeti çekilmez biri haline gelmişti. Çevresindeki herkesi cahillikle suçlayıp küçük görüyor ve giderek insanlardan uzaklaşıyordu. Hoş sohbet olmak gibi bir çabası hiç olmamıştı sanki. Empati yeteneği gelişmemiş, mizaha, espriye de pek merakı yoktu. Belki her konuyu fazla ciddiye alıyor, katı bir doğru-yanlış sorgulamasına girip, herkesi kendinden soğutuyordu.

Schopenhauer’in “duygusal banka hesabı” gibi bir kavramla işi yoktu adeta. Hayatın zorlukları içinde, insanların sıkça havadan sudan muhabbetlerin sakinliğini tercih ettiğini, çoğunlukla konuşulan konunun içeriğinden çok sohbetin sıcaklığını aradıklarını, amacın bilgi alış verişi olmaktan çok dostlukla anın paylaşılması olduğunu bilmez gibiydi. O bu tür sohbetleri aşağılarken, etrafındakiler de (moda tabirle, mealen) “felsefe yapma” 😊 diyerek, uzaklaşıyordu ondan.

Sosyalleşme içinde mutluluk onun için bir sarp yokuştu artık.

Kendi ifadesiyle, çocukluğundan itibaren çok sevdiği ve yaşam hedefi haline getirdiği tek bir şey vardı: Tarihin büyük beyinleriyle birlikte olmak, onların fikirlerle boğuşup yoğrularak oluşmak. Nitekim, ömrünün sonuna kadar sadece bunu yapacaktı. Okuyor, düşünüyor ve yazıyordu.

Buna rağmen, sevgisiz hayat zordu elbette; Kendi beyni içinde bir dünya kurup onunla mutlu olabilecek bir filozof için bile. “İstemem, yan cebime koy” türünden acemice bir kaç evlilik girişimi de sonuçsuz kalacak, nihayet bir filozof olarak ilgi ve saygı görmeye başladığı son bir kaç yıl hariç, ömrü yalnızlık içinde geçecekti. Son kitabına kadar bütün yazdıkları da neredeyse hiç satmamıştı.

Bu noktada biraz geriye dönüp, geçen yazımızdaki sorumuza dönelim:

Schopenhauer gibi hayatı amaçsız ve anlamsız bulan, yalnız, huysuz, asosyal bir genci gördüğünüzde (tıpkı anne ve babası gibi) onu kötü bir sonun beklediğinden endişelenirdiniz, değil mi? Oysa O, son kitabını “… ve görevimi tamamlamanın mutlu bilinciyle hayatımı bitireceğim” cümlesiyle bitirmiş,

 

Yolun sonunda yorgun bir şekilde dikiliyorum

Bitkin alnım defne tacını zor taşıyor

Ama yaptıklarımı memnuniyetle görüyorum

Başkalarının söylediklerinden yılmadan.

 

dizelerini de tarihe bir not gibi kaydetmişti.

Pekiyi, Schopenhauer’i bu kötü sondan koruyan neydi? Bu sorunun cevabının önemlice bir kısmı esasen yazımızın giriş paragraflarında gizli.

Schopenhauer Terapisi

Schopenhauer Terapisinin başlıca unsuru, tahmin edileceği gibi, felsefenin belki de en öz tanımı olan “sistematik düşünme” idi. Öyle ki, okuyarak ve yazarak, tarihin büyük beyinleriyle sohbet ederek düşünmek, hayatı anlamsız ve amaçsız bulan bir müzmin karamsar için bile “hayata anlam katan” bir süreçti. Bahsettiğimiz gibi, onun durumundaki ortalama bir insanın akıl sağlığını kaybetmesi büyük bir ihtimaldi. Ama tersine, O aslında giderek ivmelenen bir zihinsel olgunluğa ulaşıyor; eğrisiyle-doğrusuyla adını felsefe tarihine yazdıracak berrak bir düşünce sistemi oluşturuyordu.

Elbette herkesin filozof olmasına gerek yok böyle bir süreçten yararlanmak için. (Gelecek yazımızın konusu) “Felsefenin Tesellisi”nden hepimiz için çok önemli bir pay varsa da, bizim burada bahsedeceğimiz bunun gündelik hayata hitap eden pratik yönü: (Yazarak) sistemli düşünmek ve böylece çoğu zaman içinde bocalayıp durduğumuz beynimizin kaygı-stres temelli kısmını (otopilot) devre dışı bırakıp, çözüm odaklı rasyonel kısmını harekete geçirmek. Kahneman’ın meşhur ettiği kavramla beynimizin 1. Sisteminden 2. Sistemine geçmek.

İkinci, yani rasyonel beynimiz kaygı, öfke ve stres gibi durumlarda kendiliğinden devreye girmez, bu durumda otopilot gibi birinci sistem (bilinç dışı zihin) devrededir. Bu yüzdendir ki, böyle durumlarda çoğunlukla “öfkeyle kalkıp, zararla oturur”, sağlıklı kararlar veremeyiz. Çoğunlukla da hiç karar verememenin sancısını yaşarız. Aslında, Kahneman’a göre zamanımızın yüzde 95’inde bu otopilot devrededir. Rasyonel beyni harekete geçiren en hızlı şey ise soru sormaktır (gündelik felsefe!). Örneğin, “olan oldu, şimdi yapabileceğim ne var?” gibi. Kahneman’ın meşhur örneğiyle, bazen “2 kere 2 kaç eder?” gibi basit bir soru rasyonel beyni harekete geçirmeye yeter.

Ancak, bu süreci “yazarak” başlattığınızda, daha çözüme ulaşmadan bile stres ve kaygı düzeyinizin hızla düştüğünü göreceksiniz, zira rasyonel beynin (2. Sistem) devreye girmesi aslında size kaygı ve stres veren 1. Sisteme de sakinleştirici bir mesaj gönderir: Çözüm veya daha iyi bir seçenek yolda! Aşağıda, Düşünce Kaydı Uygulaması başlığı altında, yazarak düşünme ve problem çözmeye dair bir örnek vereceğiz. Ancak bundan önce Schopenhauer Terapisi[1] başlığına ilham veren Irvin D. Yalom’a kulak verelim.

Varoluşçu psikoterapinin dünyaca ünlü ismi Yalom, Schopenhauer Tedavisi başlıklı kitabında Schopenhauer gibi bir kişiliğin nasıl tedavi edilebileceğini, ona çok benzeyen çağdaş bir karakter olan Philip üzerinden kurgular. (Spoiler uyarısı: bu paragraf, romanın akışını ifşa ediyor). Philip, felsefeye meraklı ama empati yeteneği pek gelişmediğinden sosyal ilişkileri sorunlu bir öğretim üyesi. Bağımlılıklarından kurtulup kendini felsefeye verebilmek için psikoterapist Julius Hetzfeld’den uzun bir süre terapi alsa da sonuç pek değişmez, hayal kırıklığı içinde terapiyi bırakır. Uzun bir ardan sonra Dr. Hertzfeld, tedavide başarısız olduğu kişilerden birini tekrar arayarak onu bir grup tedavisine dahil etmek ister. Bu, Philip’dir. Onunla buluşmak için ofisine gittiğinde, Philip’in ünvanı onu çok şaşırtır: Felsefi danışman/terapist (Philip ve klinik felsefe!). Philip grup terapisine katılmayı kabul eder, ama asıl amacı mesleğini yapabilmek için bunu Dr. Hertzfeld’den süpervizörlük alma fırsatı olarak değerlendirmektir. Zira Philip, Schopenhauer okuyarak bağımlılığından kurtulduğunu, terapiye ihtiyacı olmadığını, tam tersine kendisinin insanlara felsefe terapisiyle yardım edebileceğine inanmaktadır. Philip’in gruba katılmasıyla birlikte grupta değişen hava Dr. Hertzfeld’i de çok şaşırtır. Philip yaptığı felsefi alıntı ve yorumlarıyla bir anda grubu etkileyip terapiye yön vermeye başlamıştır. Grup bir yandan Philip’e hayranlıkla bakarken bir yandan da içten içe onun asosyalliği ve empati yoksunluğundan tedirgin olmuştur. Philip Schopenhauer’le aradığı sakin hayata kavuşmuşsa da bunun bedeli tam bir yalnızlıktır. Tek odalı evde yaşamaktadır ve köpeğinden başka bir canlıyla da bağı yoktur. Nihayet, gruba katılan yeni bir üye Philip’in tedavi edilmemiş en önemli sorununu, sevgi ve empati yoksunluğunu, bütün çıplaklığıyla ortaya koyacaktır. Philip bu kez bununla yüzleşecek, felsefeyle kazandığı zihin duruluğunu empatiyle kalp huzuruna da çevirmeyi öğrenecektir.

Philip’in tedavi sürecinin ayrıntılarını romana bırakıp, Schopenhauer’e dönersek, tam bir insansevmez ve empati yoksunu olarak tanınan ve adete bu yönüyle bir “rol kilitlenmesi” yaşayan filozofun geldiği nokta, bizce onda zamanla gelişen empati tohumlarını gösteriyor ve bu yönüyle de “felsefenin tesellisi”ne güzel bir örnektir:

“Her insanın kusurunu, hatasını ve suçunu hoşgörüyle karşılamalı, karşımızda yalnızca kendi kusurlarımız, hatalarımız ve suçlarımız olduğunu akıldan çıkarmamalıyız. Çünkü bunlar yalnızca bizim de bir parçası olduğumuz insanlığın hatalarıdır ve bundan dolayı hepimizin içinde aynı kusurlar vardır. Sırf o sırada bizde görünmüyorlar diye bu suçlar yüzünden başkalarına kızmamalıyız.”[2]

Toparlarsak, Schopenhauer terapisini bizce dört başlıkta toplayabiliriz:

1- Felsefi/zihinsel terapi: Yazarak düşünmek. Yazmak okumayı da içerir, dahası okumayı daha odaklı ve etkin hale getirir. Rasyonel zihnin en üst seviyede aktif olduğu bu süreç, serinkanlı çözüm egzersizlerimizin de en etkin olduğu bir süreçtir. Yalom’un romanında veciz biçimde ifade ettiği gibi, rasyonel zihnin devreye girmediği sakinleştirici terapiler kısa sürede işe yarasa da, zihinsel/felsefi bir sorgula içermediği için neticede hayattan kaçmaktır ve kalıcı bir çözüm sunmaz. Bunun basitleştirilmiş bir uygulama örneğini aşağıdaki başlıkta (Düşünce Kaydı Uygulaması) verdiğimizden, burada bu kadarıyla yetinelim.

2- Geçmiş ve geleceğe değil, ana (bugüne) odaklanmak: Geçmiş acı hatıralar, pişmanlık ve suçluluk da içerir, kaygılı anlarımızda geçmişin bu yönüne odaklanırız. Gelecek ise belirsizliğin endişelerini taşır. Geçmişe güzel günlerin bir nostaljisi, geleceğe ise umutla bakabilmek için şimdiki zamanda sükunetle düşünme becerimizin gelişmesi gerekir. Schopenhauer bunu anılarını tekrar tekrar yazarak yapmış ve giderek daha serinkanlı (ve daha az insansevmez J) duygusal tutuma çevirmişti. Aşağıdaki Düşünce Kaydı uygulamasını bir de bu açıdan değerlendirin.

3- Yaşam amacını bulmak ve hayata anlam katan alışkanlıklar edinmek: Schopenhauer’in çocukluğundan beri net bir hedefi vardı: Felsefe, kendi deyimiyle, geçmişin büyük beyinleriyle bitlikte olmak. Son zamanlarına kadar değeri anlaşılamasa da bunu tutkuyla sürdürdü. Düzenli alışkanlıkları vardı: Güne üç saat yazı yazmayla başlıyor, bir veya iki saat flüt çalmayla devam ediyordu. Her gün, çoğunlukla kış ortasında bile, soğuk Main Nehri’nde yüzüyordu. Köpeğiyle konuşarak yürüyüş yapıyor (bununla alay eden çocuklar da işin eğlencesiydi belki de), giyimine özen gösteriyor, hep aynı kulüpte (Englisher Hof) öğle yemeği yiyordu. “Bu garip ve şikayetçi filozofla karşılaşmak isteyen meraklı insanlar bu kulübe giderdi.”[3] İnsansevmezliğiyle meşhur Schopenhauer aslında tümden de insanlardan uzak değildi, ama sohbet etme tarzı biraz 😊tuhaftı; alay-espiri-özlü söz karışımı diyalog ve atışmalar. Bu alışkanlıkları, bugün daha iyi anlaşılan anlamlı ve huzurlu bir hayatın üç önemli unsurunu iyi bildiğini gösteriyor: Yaşam hedefi (felsefe), akış (okumak, yazmak), huşu (müzik, yüzme, köpeğiyle yürüyüş) ve asgari düzeyde de olsa sosyal ortam.

4- Sevgi ve sosyal bağların gücü: Schopenhauer için bu tersten bir anlam taşıyor, zira o kelimenin tam anlamıyla, ömür boyu yalnızdı. Ancak, hiç yanından ayırmadığı köpeği Atman onun bu eksikliğini hiç olmazsa bir canlıyla giderme ihtiyacının bir dışa vurumu, değil mi? Zira, onun gibi bir insansevmez için de sevgi, yeri doldurulamaz bir boşluktur.

Hayata en kolayından anlam katan sevgi, onun için de yeri doldurulamaz bir eksiklikti. Hiç yanından ayırmadığı köpeği Atman (Sanskritçe: Öz, Ruh; Dünyanın Ruhu) öldüğünde, ayni cinsten bir köpek daha alacaktı. Bu size de Abbas Sayar’ın meşhur romanı “Can Şenliği”ni hatırlatıyor mu?

Düşünce Kaydı Uygulaması

Bilişsel-Davranışçı Terapiden esinlenerek oluşturulan bu uygulamayı, rahatsız edici bir duyguyla başa çıkmaya çalıştığınız zamanlarda bir duygusal rahatlama ve düşünme aracı olarak değerlendirebilirsiniz.

Bunun için boş bir sayfaya beş sütun çizip, her birine sırasıyla şu başlıkları verin: Durum, Duygular, Otomatik Düşünceler, Rasyonel Yanıtlar ve Yardımcı Faaliyetler.

Çok basit bir örnekle başlayalım: Çok sinirlendiğinizi hayal edin. Randevu verdiğiniz bir arkadaşınız (Ahmet) zamanında gelmedi ve siz yarım saattir bekliyorsunuz ve henüz bir ses de yok. Şimdi bunu düşünce kaydı tablomuzla analiz edelim.

Durum sütununa “sadece” olanı veya olmakta olanı yazın: Bir cümleyle ve yorum eklemeden, yalnızca “kim, ne, nerede, ne zaman” sorularına karşılayacak kadar sade olsun. Mesela, “Ahmet benimle randevusuna yarım saat geç geldi”.

Duygular sütununa hissettiğiniz veya hissetmekte olduğunuz duyguları listeleyin ve bu duyguların yoğunluğuna 10 üzerinden bir puan verin. Mesela, kızgınlık = 7/10, endişe = 5/10 … gibi.

Otomatik düşünce sütununa, söz konusu durumu düşünmeye başladığınızda ilk aklınıza gelen düşünceyi yazın. Bunun için bir yol, duygular sütununa yazdıklarınızdan yararlanarak kendinize şunu sormak: Bu sütuna yazdığım duyguları neden dolayı hissediyorum? Mesela, kızgınlık yazdım ve yoğunluğuna 10 üzerinden 7 verdim. Pekiyi, bu durumda beni kızdıran düşüncem (varsayımım) ne? Örneğimizden gidersek, ilk gelen düşünce mesela şu olabilir: “Kızgınım çünkü Ahmet’in bu hareketi bana değer vermediğini gösterir, yeterince saygı duysaydı bunu yapmazdı.” Veya “Endişeliyim çünkü bu durum yüzünden ben bir sonraki randevuma geç kalacağım”. Bunu, yazdığınız diğer için de uygulayıp, her birinde aklınıza ilk gelen düşünceleri yazmaya devam edin.

Rasyonel tepki sütunuyla birlikte zihinsel/felsefi düşünme, bir başka deyişle, sistemli düşünme alanına giriyorsunuz. Bu ve bundan sonraki sütun, duygularınız ve onun gerisindeki düşüncelerinizi sorgulatarak size meydan okuyacak ve sizi daha ileri bir kavrayış seviyesine yönlendirecektir. Bunun için, duygularınızın gerisinde yatan düşüncelerinizi daha yararlı, daha gerçekçi ve daha dengeli biçimde değerlendirmenizi sağlayacak bazı “eleştirel/sorgulayıcı” sorularla işe başlayın. Aşağıdaki sorulardan ilham alabilirsiniz:

  • Bu durum için otomatik tepkim (aklıma ilk gelen düşünceler) ne kadar rasyonel? Bu düşüncelerimin doğruluğunun kanıtı ne?
  • Bu durumun sonucunda olabilecek en kötü, en iyi ve en gerçekçi ihtimaller nedir?
  • Bu durumu idare edebilir miyim? Bana zarar vermeden bu durumla yaşayabilir miyim?
  • Bu duruma başka nasıl bir düşünceyle yaklaşabilirim? Bu duruma ilişkin düşünmenin daha iyi bir yolu var mı?
  • Büyük resim tam olarak nedir?
  • Acaba durumu abartıp, “ya hep, ya hiç” mantığıyla mı düşünüyorum?
  • Sorunu çözmek için neler yapabilirim?
  • Bunun bana kısa (bir hafta, bir ay …) veya uzun vadede (5 yıl, 10 yıl …) etkisi ne olabilir?
  • Pekiyi, benim için hayatta en önemli ve öncelikli şeyler/değerler nedir? Bu durum, bu açıdan bakılırsa benim için ne ifade eder?

Rasyonel tepki sütunu için başka bir yol da otomatik düşünce sütununda yazdıklarınızı doğrudan eleştirel bir düşünmeye tabi tutmaktır. Mesela, otomatik düşünce sütuna yazdığınız “Kızgınım çünkü Ahmet’in bu hareketi bana değer vermediğini gösterir, yeterince saygı duysaydı bunu yapmazdı” cümlesini ele alalım. Olası senaryoları aklınıza getirip daha sakin düşünme moduna geçebilirsiniz. Örneğin, Ahmet trafiğe takılmıştır veya daha acil bir iş çıkmış ve zamanında haber verememiştir veya da bunların hiçbiri olmamış ama zamanını yeterince iyi ayarlayamadığı için geç kalmış ve aslında kendisi de bundan ciddi bir mahcubiyet içindedir. Eğer bu ihtimaller varsa kızgınlığınız daha az olur. Bu da Ahmet’le ilk karşılaştığınızda vereceğiniz (gereksiz veya gereğinden sert) duygusal tepkilerin yol açacağı zararları önleyebilir, değil mi?

Son sütun Daha Faydalı Tepki. Rasyonel tepki alanındaki düşüncelerimiz netleştikçe artık bu sütuna bizim için daha iyi davranış seçeneklerini düşünüp yazabiliriz. Burada öncelikle problemi daha iyi veya daha az maliyetle çözecek davranış seçenekleri üzerinde durabiliriz. Örneğimize dönersek, mesela hemen Ahmet’e telefon eder veya mesaj atarak durumu sorar, cevap alamazsak biraz daha bekleyip ikinci randevumuz için oradan ayrılırız. Buna ilave olarak, sakinleşmek için nefes egzersizi yapar, güzel anıları aklımızdan geçirir veya telefonumuzdan sevdiğimiz bir müzik parçasını dinleyebiliriz. Ayrıca, bu sütunda bazı davranış deneyleri yapabilirsiniz. Rasyonel tepki sütunundan bir düşünceyi eleştirel bir yaklaşımla yeniden değerlendirebilirsiniz. Mesela, “geç kalmasının nedeni bana değer vermemesi anlamına gelmeyebilir. Hemen tepki vermek yerine ilk fırsatta bunu onunla uygun bir dille konuşurum” şeklinde bir davranışı seçebiliriz.

Örneğimizin çok basit ve sıradan oluşu dikkatiniz çekmiştir. Bunun için böyle analizlere değmez diye düşünebilirsiniz. Elbette, böyle sıradan aksilikleri zihnimizden hızlıca analiz edebiliriz, eğer yeterince sakinsek J. Örneği basitleştirmekteki amacımız uygulama egzersizi yapmaya teşvik etmek; zorlu durumlar için antrenmanlı oluruz, fena mı? 😊

Bu uygulamaya benzer bir araç da, çok daha zor olmakla birlikte, sonuçları itibariyle muhtemelen bizi fazlasıyla düşünmeye sevk edecek olan “saat başı günlük egzersizi”dir. Bir İspanyol bilim insanı Morris Villarroel, 2010 yılında 10 yıllık bir deneye başlamış: Her günün her anını kaydetmek. Ciltlerce yazmış, her birini tarih ve saatiyle sınıflandırıp hayatını analiz etmiş. Neye ne kadar zaman harcadığı, hangi konuların dönüp dolaşıp zihnine üşüştüğü… liste tahmin edeceğiniz gibi uzun. Ama Villarroel’e göre bu daha bir yaşam için harika bir egzersiz, adeta zamanının genişlediğini, zamanını daha anlamalı şeylere kullanmayı öğrendiğini söylüyor. Bunun basitleştirilmiş bir örneğini uygulayıp (en azından) beynimizin bir bilinçli takibi uygulamasına dönüştürebiliriz, değil mi?

 

***

Bu vesileyle tüm insanlık, ülkemiz için ve sizin için çok daha güzel bir yeni yıl diliyorum.

Sevgiyle kalın.

 

Mehmet Murat

 


[1] Schopenhauer adıyla bir terapi yok, en azından bilimsel olarak J. Zaten bizim amacımız da böyle bir iddiada bulunmak değil; bu tamamen Irvin D. Yalom’un “Bugünü Yaşama Arzusu – Schopenhauer Tedavisi” (Pegasus Yayınları, 2017) başlıklı kitabından ilhamla bir benzetmeden ibaret.

[2] Schopenhauer, Parerga ve Paralipomena, Cilt 2, s.305.

[3] Irvin D. Yalom, a.g.e.

Hindistan Cevizinin Düşündürdükleri

,

Çetin ceviz deyimi Hindistan cevizi için söylenmiş olmalı. Beterin beteri de Brezilya cevizi galiba (https://youtu.be/zrw8XDxmNzQ), demir gülle gibi görünen özel ambalajını açmak özel aletler ve nerdeyse tam donanımlı bir endüstriyel süreç istiyor. Ama bence Hindistan cevizi kırma denemeleri kadar eğlenceli görünmüyor.

Tom Hanks’in (Chuck Noland) başrolünü oynadığı Cast Away adlı filmde, kahramanımız bir uçak kazasında ıssız bir adaya düşer ve tatlı su içebileceği tek kaynak olarak Hindistan cevizini keşfeder. Ama bu hiç kolay bir deneyim değildir. Tek sorun üç katmanlı sert kabuğunu kırmak değil; zira suyunu da ziyan etmemesi için sulu meyve kısmını parçalamadan kabuğunu açması gerekiyor. Kaba kuvvetle ceviz kırılıyor, fakat suyu yere saçıldığı için işine yaramıyor. Chuck’ın mücadelesi 🙂 görülmeye değer (https://youtu.be/YdHAJ5Ypw6A).

Bu sahne bana, çocukluğumda, suyunu ziyan etmeden ve etli kısmını da parçalamadan bütün halinde Hindistan cevizi kırma denemelerimi hatırlatıyor. Çocukken denemelerim sonucunda bunun bir yolunu bulmuştum ama bu epeyce bir titizlik ve zaman gerektiriyordu. Neticede, “bu ancak böyle olabilir” (öğrenilmiş çaresizliğin değişik bir versiyonu) diye düşünerek yıllarca hep aynı şekilde yaptım.

Bundan on yıl önce, aklıma birden bunu bir de Youtube camiasına danışma fikri geliverdi. Eh, bu da bir aşama, değil mi? Öğrenilmiş çaresizlikten “bunun daha iyi bir yolu olmalı” anlayışına gelmek az bir ilerleme değil 🙂

O zaman Youtube’da tek bir spesifik konu için ne kadar çok video olduğuna şaşırmış, ama azmedip bütün bir gece videoların çoğunu da taramıştım. Bu satırları yazarken, Youtube’da çıkan videoları taramanın bile günler süreceğini fark ettim. Google aramasında ise milyonlarca ama milyonlarca sonuç çıkıyor! (Youtube videolarının epeyce bir kısmı “bir ceviz uğruna çekilen çileler” başlığı altında toplanabilir cinsten komik sahnelerle dolu). Sonuçta tam aradığım gibi basit, hızlı ve suyunu ziyan etmeden Hindistan cevizini kırmanın bir yolunu bulmuştum. Şu videonun ilk sahneleri ilham oldu: https://youtu.be/eH9gqtZc35I. Buradan izleyin deyip kaçabilirdim ama vicdanım elvermedi sevgideğer okurlar; tarifi aşağıda veriyorum ki, bu iyiliğimi de unutmayasınız.

Bir adet Hindistan cevizi ve bir orta boy (tercihen ince uzun) bıçak alınır. (Başlamadan önce hatırlatayım ki burada konumuz taze, yani yaş kabuğu üzerinde Hindistan cevizi değil, kuru Hindistan cevizinin sert kabuğunu kırma yöntemi). Bıçağın sivri ucuyla cevizin tepe kısmında bulunan üç çukurdan biri delinir (genelde bunlardan sadece biri delinecek kadar yumuşaktır) ve cevizin suyu bir bardağa temizce boşaltılır veya bir pipetle meşrubat gibi afiyetle içilir.

Sonra, bir küreyi tutar gibi elde tutulan cevizin ekvatoral bölgesi boyunca, bıçağın sırtıyla hafif hafif vurarak dolaşılır. Önce bu hafif darbelerin cevizde hiçbir etkisini göremezsiniz, ama biraz sabırlı olursanız, bir an gelir ki sert kabuk birden çatlar. Kabuğun değişik bölgelerine hafif darbeler indirmeye devam ettiğinizde kabuk birçok yerinden daha çatlar ve sonuçta etli iç kısmını da bütün halinde kabuklarından ayırırsınız.

Afiyet olsun 🙂

“İyi de bu bahse nereden gelmiştik?” diye düşünecek kadar hala ilgiyle okumaya devam ediyorsanız, işte benim çıkardığım kıssadan hisseler sevgideğer okurlar:

– Bir işi yapmanın her zaman daha iyi bir yolu vardır ve bu neredeyse hiç bitmez; buna ilerleme diyoruz ki işte bu yüzden bir Google araması milyonlarca sonuç veriyor.

– Etkinin şiddetiyle tepkinin şiddeti orantılıdır ve bu yüzden kaba kuvvet çoğunlukla iyi bir yöntem değildir. Bkz. Youtube’da Hindistan cevizini çekiçle kırmaya çalışanların akıbeti 🙂

– Küçük küçük ama sürekli adımlar daha kolay ve temiz sonuçlar verir; çünkü işler birden, bir noktada açılır ve kolaylaşır.

Kazananlar sabırla yola devam edenlerdir.

Bu arada, önemli-önemsiz, lüzumlu-lüzumsuz demeden internet denizine yazı ve video atanlara şahsen özellikle teşekkür etmek isterim. Neyin ne zaman lazım olacağı bilinmiyor ve bu sürekli bilgi paylaşımı da neticede ilerleme imkanı demek. Ne demiş atalarımız? “İyilik yap denize at, balık bilmezse Halik bilir.” 🙂

Bütün bunlar, önceki yazılarımızda zaman zaman atıf yaptığımız sabit zihin kalıbından (fixed mindset) gelişimci zihin kalıbına (growth mindset) geçişin de bir başka anlatımı.

Gelişimci zihin kalıbı, kısaca, “öğrenmek/gelişmek emek ve çaba ister” anlayışıdır. Bir başka deyişle, “(ancak) emek ve çaba insanı geliştirir”. Bunun için bir zorlukla karşılaşıldığında, ilk andaki tepkimizi (yılgınlık, karamsarlık) olabildiğince hızlı atlatıp, bunun aşılmaz bir engel değil, hedefe giden yoldaki aşılabilir bir tümseklerden biri olabileceğini görebilmemiz gerekir. Önümüze çıkan engelin yolun sonu mu, yoksa yoldaki tümseklerden biri mi olduğunu ise denemeden ve yolu yürümeden bilemeyiz. İlerlemeyi getiren ve sonuca ulaştıran, işte bu zihin kalıbı.

Sabit zihin kalıbı ise bunun tam tersidir; ilk çıkan engeli yolun sonu olarak görüp (öğrenciyken “ben … dersi asla yapamayacağım” diye düşündüğünüz oldu mu?) pes etmek.

Her zaman devam edenler mi kazanır?

“Her arayan bulamaz, ama bulanlar arayanlardır!”, değil mi?

 

Sevgiyle kalın.

 

Mehmet MURAT

Profesyonel Koç

Sorunsuz Bir Üniversite Eğitimi Ve Sonrası İçin Bilmeniz Gerekenler

,

Tükenmişlik sendromu kavramını (burnout) giderek daha fazla duyuyoruz. Bu kavramı dilimize pelesenk eden de iş dünyasında çalışanların giderek daha fazla strese maruz kalması. Ne yazık ki buna artık üniversite öğrencileri arasında da giderek daha fazla rastlıyoruz.

Bu yazıda, üniversite eğitiminizi daha az sorunla tamamlamanıza yardım edebilecek ve üniversite sonrası için de işinize yarayabilecek bazı önerilere değineceğiz.

1. Öncelikle neden üniversitede olduğunuzu ve motivasyon kaynağınızı netleştirin: “Öğrenmek gelişmenin en iyi yoludur ve bu da ancak çabayla olur” fikrine sahip öğrencilerin eğitim için daha fazla motivasyon bulduğu ve daha az stres yaşadığı biliniyor. Bunu her ders çalışmaya odaklanacağınız sırada hatırlayın. Öğrendikleriniz mutlaka bir şekilde size fayda sağlayacak; bu bilgiler daha sonra iş yaşamında hiç işe yarmayacak olsa bile, öğrendikçe “beyin kaslarınızın” yani zihinsel kapasitenizin arttığını unutmayın. Bilgiyle yoğrulup, bilgiyle boğuşarak gelişen beyniniz ileride en temel güç kaynağınız olacak.

2. Çalışmalarınızı ve kaydettiğiniz ilerlemeyi görselleştirin, izleyin: Dönemin başında hocanın dersin içeriğine ilişkin çizdiği çerçeveyi ara sıra gözden geçirin, hatırlayın. Planlı olun, yapılacakları adım adım listeleyip masanızda hazır tutun. Tamamladığınız her ders çalışma adımını da bu listede işaretleyin, ilerlemenizi kutlayın, kendinizi ödüllendirin.

3. Az da olsa her gün çalışmak, ara ara ve bir defada yoğun çalışmaktan iyidir: Her gün mutlaka bir ilerleme kaydedin, zor metinleri aşağıdaki metotla (madde 6) tekrar ederek özümseyin. Günde 1-2 saat çalışmayla yetinen öğrencilerin yeterince başarılı olamadıkları bir gerçek. Günde net 3-4 saatin altına düşmeyin. Tabii, okuduğunuz bölüm, konuya ilgi dereceniz, yeterli geçmiş altyapınızın olup olmadığı bu süreyi değiştirebilir. Yılmayın, yerine göre çalışma saatlerinizi uzatmanız veya biraz azaltmanız gerekebilir.

4. Dinlenmeyi ve yeterince ara vermeyi ihmal etmeyin: Ara vermeden çalışmak verimi düşürür, bunu biliyoruz, asıl önemli olan aralarda ne yaptığınız. Tekrar odaklanmanıza iyi gelecek şeyleri bulun. Spor, sosyalleşme, hobiler, müzik v.b. rahatlatıcı aktiviteleri yaşamınıza dahil etmeye çalışın. Tabii, bunlar içinde en önemlisi düzenli uyku, egzersiz ve dengeli beslenme.

5. Nihai hedefinizi gözünüzde canlandırın ve sık sık hatırlayın: Üniversite döneminin güzel günleri de zorlukları da var. Ama sonunda elde edecekleriniz “hala” çok önemli; hala dememizin sebebi, araştırmalara göre, ne kadar yaygınlaşmış olursa olsun üniversite mezunu olmanın hala bir ayrıcalık ve ekonomik olarak çok cazip olması. Karamsarlığa kapılmayın. Sadece ekonomik yönü mü? Size şaşırtıcı gelecek belki ama üniversite mezunu olmanın size kattığı yeteneklerin daha iyi, daha mutlu ve hatta daha uzun bir yaşamı vadettiğine dair çok sayıda bilimsel araştırma var. Bunları göz önünde tutmak motivasyonunuzu artıracaktır.

6. Pasif okumaktan sakının, metotlu tekrar yapın, çok yönlü olun: Pasif okumak beyni yeterince uyarmaz, çabuk sıkılırsınız. Altını çizmekle yetinmek de pasiftir. Buna karşılık varsa konuyla ilgili test ve problemleri zaman geçirmeden tamamlamak, tekrar okumaları düzenli aralıklara yaymak, okudukça üzerinde düşünmek daha yararlı.

Alışık olmadığınız ve zor metinleri nasıl okuyacağınıza ilişkin, yine bu ayki dergimize yazdığım “Schopenhauer Terapisi Kitap Okumanın Zararlarına Karşı” başlıklı yazımdan bir bölümü aynen alıyorum:

“Herhangi önemli bir kitap … bir kez daha okunmalıdır. Zira öncelikle kitabın muhtevası bütünü itibariyle ikinci kez okunduğunda kavranılır ve başlangıç ancak son bilindiğinde gerçekten anlaşılır; ve buna ilave olarak, kitap ikinci kez okunurken kişinin içinde bulunduğu ruh hali ve zihin yapısı ilkinden farklıdır, dolayısıyla çoğu kez başka bir izlenim elde edilir; muhtemeldir ki muhteva başka bir ışıkta görünür.” (Arthur Schopenhauer)

İlk bakışta basit ve yeni bir şey söylemiyor gibi görünen bu ifadeler aslında çok önemli bir metodu anlatıyor. Bizi geliştirecek olan kitaplar, ilk okumada anlayamadığımız veya yeterince iyi anlayamadığımız kitaplardır. Bunlar için daha ileri bir zihinsel duruma/donanıma ihtiyacımız var. İlk okumada anlayamadığımızda stres veya paniğe kapılmadan ikinci, hatta gerekirse üçüncü, dördüncü… okumayı göze almamız çok önemli. Genellikle ikinci okumada zihnimiz bir kalıp/çerçeve (pattern) yakalar, beynimizin eşyayı bir düzen içinde görme eğilimi olağanüstü bir nimettir ve yılmadan devam ettiğimizde, gözümüzü korkutan bilimsel/felsefi metinlerden anlam çıkarmaya ve anladıkça da haz almaya başlarız. Bu bilinçle okumaya başlamak, ilkinde anlayamadığımızı gördüğümüzde yaşayacağımız panik, yılgınlık ve stresi büyük ölçüde ortadan kaldıracaktır.

“İyi de, bir kitabı defalarca okuyacaksak hızımız kesilir, geride kalırız” diye düşünebilirsiniz. Ancak, burada zaten ilk okumada hemen anlayıp geçeceğimiz kitaplardan bahsetmiyoruz. Onlar için de metotlu bir tekrar (not alma, zihin haritası yapma v.b.) çok işe yaracaksa da, bizim için önemli olan ilk başta anlamakta zorlandığımız metinlerle karşılaştığımızda havlu atmadan yola devam edebilmek. Bu türden metinlerde, zaten normal olanın da tekrar tekrar okumak olduğu bilincine vardığımızda, bizi oyalamakta usta olan beynimizin oyunlarından kendimizi kurtarabiliriz. Hafızamızı yoklayalım, en çok oyalandığımız anlar, bize yılgınlık veren zor metinlere bir türlü başlayamamak değil mi? Beynimizin bizi oyalama taktiğinin temelinde bizi zorluklardan/acılardan koruma içgüdüsü yatar. İşte bu yüzden, defalarca okumanın normal olduğu bilinci, beynimizin bu türden oyalama çabalarını zaman içinde azaltacaktır ve biz, geri kalmak bir yana hızlanacağız.

Schopenhauer yoğun (tekrar tekrar) okumanın yanında “yazmaya” da vurgu yapıyor. Yazıyı uzatmamak için bu konuya fazla girmeyeceğim ancak şu kadarını hatırlatmama izin verin: Yazmak en sağlıklı düşünme metodudur. Yazarken farkındalığınız ve bilinç düzeyiniz en yüksek noktadadır. Okuduklarınıza ilişkin kendi cümlelerinizle alacağınız kısa notlar ve olabildiğince anahtar kelimelerle hatırlama, zihin haritası (mind map) v.b. görsel yöntemleri de kullanmak çok yararlı olacaktır. Zihin haritasına ilişkin kitap ve/veya interneti kaynaklarına göz atmanızı öneririm.

7. Fazla uzmanlaşma yerine çok yönlü/genelci (generalist) olmayı düşünün: Fark ettiğiniz gibi, hem üniversite başarısı ve hem de sonrası için söylediğimiz bu husus yaygın kanıya ters. Zira uzmanlaşmanın önemi inkar edilemez.

Ancak, dünyadaki değişimin hızı artık bir insanın ömrünü tek bir uzmanlık alanıyla tamamlamasına imkân vermeyecek gibi görünüyor ve bu bize daha geniş bir eğitim/yetenek yelpazesine yatırım yapmanın önemini gündeme getiriyor. Geleceği kimse tam olarak kestiremez, ancak aşırı uzmanlaşma yerine çeşitliğe vurgu yapan yayınları görmüşsünüzdür.

Bunun yaşam başarımız için ne anlama geldiğini bir kitap (Range: Why Generalists Triumph in a Specialized World – David Epstein, 2019) üzerinden özetlemek istiyorum:

Epstein, bir alanda küçük yaştan itibaren uzmanlaşmanın, yaygın kanının aksine başarı için bir kural değil, istisna olduğunu vurguluyor. (Zaten o yaşlarda yaşam hedefimizi ne kadar isabetle bulabildiğimiz de tartışılır, değil mi?). Bunun yerine yeni dönemde (belki de her zaman olduğu gibi) “zihinsel çok yönlülük ve kişisel deneyimlerin asıl güç kaynakları” olduğuna dikkat çekiyor.

Epstein’ın okullardaki eğitim yöntemleri için söyledikleri de bu yönde: “Okullardaki yaygın tutum (tekrar tekrar benzer problemleri çözerek ezberleme) öğrencilere cevapları daha hızlı buldurabilirse de bilginin içselleştirilmesini önleyerek entelektüel kapasiteyi düşürür. Hızlı ve kolay bir şekilde öğretmeye/öğrenmeye odaklı yerleşik eğitim yöntemleri, bilgiye derinlemesine nüfuz etmeyi ve kalıcı olarak öğrenmeyi zorlaştırır. Oysa problemlerle boğuşarak çalışmak uzun süreli hafıza için daha önemlidir.”

Yaratıcılık her zamankinden daha önemli artık. Epstein’a göre, “Bir şey, ne kadar farklı ve çeşitli bağlamlar içinde öğrenilirse, o derece içselleştirilir ve öğrenci zihninde o denli soyut modeller oluşturur ve tek tek spesifik örneklere bağımlı öğrenme kalıbını da kırmış olur. Böylece öğrenciler öğrendiklerini daha önce hiç görmedikleri farklı farklı durumlara uygulayarak bilgiye daha iyi nüfuz ederler. Yaratıcılığın özü de budur”.

Epstein, hiçbir bilginin boşa harcanmadığını hatırlatıyor. İlgisiz (gibi görünen) çalışma alanları arasında keşfedeceğimiz bağlantılar çoğu zaman en dikkat çekici yeniliklerle sonuçlanabilir. Yenilikler, geniş ilgi alanı, soyut düşünmeye yatkınlık ve ara sıra başarısızlığa tolerans gösterdiğimizde daha kolay gerçekleştirilir.

Özetle, Epstein’ın bakış açısını da kendi durumunuz bağlamında düşünün, daha geniş bir ilgi alanında okumak, düşünmek hem üniversite hem de iş yaşamınızda işinize yarayabilir.

Başarı ve mutluluk dileklerimle, sevgiyle kalın.

 

Mehmet MURAT

Profeyonel Koç

 

Schopenhauer Terapisi Kitap Okumanın Zararlarına Karşı

,

… ve görevimi tamamlamanın mutlu bilinciyle hayatımı bitireceğim.

Arthur Schopenhauer

“Okumak … ahmaklaştırır. Çünkü her boş vakitte okumak ve sürekli olarak sadece okumak zihni … felç edici bir etkiye sahiptir… Okurken zihnimiz aslında başka birisinin düşüncelerinin oyun alanından başka bir şey değildir … [sürekli okuyan] yavaş yavaş kendi kendine düşünme yeteneğini kaybeder.”

“Öyleyse bu yazıyı da okumayalım…” 🙂 demeden önce, hatırlatayım ki bu sözler Schopenhauer’e ait; şahsen böyle bir iddiada bulunmuyorum.

İyi de, Schopenhauer, okumak gibi bir değer için neden böyle ağır ifadeleri tercih etmiş olabilir?

Bunu anlamak için baştan başlayalım ve (şimdilik) Schopenhauer’in bizi tam da sakındırdığı şeyi, yani yazarın mantık zincirini takip edelim:

“Okurken bir başka kimse bizim için düşünür: Biz sadece onun zihin sürecini takip etmekle yetiniriz. Nasıl ki yazmayı öğrenirken talebe öğretmen tarafından kalemle çizilmiş çizgileri takip eder: Okurken de tıpkı bunun gibidir; düşünme işinin büyük bölümü zaten bizim için bitirilmiştir.”

Şimdi Schopenhauer’in meramı daha iyi anlaşılmış olmalı. Ama yine de bu açıklama bizi tatmin edecek düzeyde değil, tabii. Zira medeni bir toplumda yaşayan bireyler olarak, doğduğumuzdan beri en çok duyduğumuz şey okumanın erdemi değil mi?

Tahmin ettiğiniz gibi onun itirazı da okumaya değil zaten; deyim yerindeyse, abur-cubur ve hazmedilmeden okumayı eleştiriyor. Düşünmeye zaman ayırmadan, moda kitapları takip etmekle yetinen bir zihnin köreleceğine dikkat çekiyor: “Eğer bir kimse daha sonra üzerinde durup düşünmeksizin sürekli okursa okudukları kök salmaz, büyük bölümü itibariyle kaybolur.”

Bu modayı devam ettiren yazarları da eleştirir ve yazdıklarının kısa bir zaman sonra fosilleşeceğine dikkat çeker. Ona göre, “insanlar, bütün zamanların en iyisi olanı okumak yerine, hep en yeninin peşine düştüklerinden, yazarlar kendi dönemlerinde şöyle veya böyle egemen olan fikirlerin dar alanına sıkışıp kalırlar … aradan çok değil, on yıl geçtikten sonra bunlardan birinin bile sözü” edilmeyecektir.

Schopenhauer bu mantık zinciri ile “özgürleştirmeden öğreten aptallaştırır” ve “bir beyne tabi olan beyin asla öğrenemez” diyen Cahil Hoca’nın[1] (Joseph Jacotat, öl. 1840) izini sürer gibidir.

Bu durumda, aklımıza iki soru gelecektir: Ne okumalı, nasıl okumalı?

“Ne okumalı” sorusuna Schopenhauer’in cevabı basit ve bugün için artık çok tanıdık: Kitaplar da dostlar gibi iyi seçilmeli ve belki daha da önemlisi farklılıklara kucak açıcı bir zihinle okunmalı. Aksi halde kıyas ve yeni fikirlerle boğuşup gelişme imkânlarından mahrum kalırız.

“Nasıl okunmalı” sorusu için, çok yönlü okumaya ek olarak, iyi bir önerisi var Schopenhauer’in (vurgular bana ait):

“Herhangi önemli bir kitap … bir kez daha okunmalıdır. Zira öncelikle kitabın muhtevası bütünü itibariyle ikinci kez okunduğunda kavranılır ve başlangıç ancak son bilindiğinde gerçekten anlaşılır; ve buna ilave olarak, kitap ikinci kez okunurken kişinin içinde bulunduğu ruh hali ve zihin yapısı ilkinden farklıdır, dolayısıyla çoğu kez başka bir izlenim elde edilir; muhtemeldir ki muhteva başka bir ışıkta görünür.”

İlk bakışta basit ve yeni bir şey söylemiyor gibi görünen bu ifadeler aslında çok önemli bir metodu anlatıyor. Bizi geliştirecek olan kitaplar, ilk okumada anlayamadığımız veya yeterince iyi anlayamadığımız kitaplardır. Bunlar için daha ileri bir zihinsel duruma/donanıma ihtiyacımız var. İlk okumada anlayamadığımızda stres veya paniğe kapılmadan ikinci, hatta gerekirse üçüncü, dördüncü… okumayı göze almamız çok önemli. Genellikle ikinci okumada zihnimiz bir kalıp/çerçeve (pattern) yakalar, beynimizin eşyayı bir düzen içinde görme eğilimi olağanüstü bir nimettir ve yılmadan devam ettiğimizde, gözümüzü korkutan bilimsel/felsefi metinlerden anlam çıkarmaya ve anladıkça da haz almaya başlarız. Bu bilinçle okumaya başlamak, ilkinde anlayamadığımızı gördüğümüzde yaşayacağımız panik, yılgınlık ve stresi büyük ölçüde ortadan kaldıracaktır.

“İyi de, bir kitabı defalarca okuyacaksak hızımız kesilir, geride kalırız” diye düşünebilirsiniz. Ancak, burada zaten ilk okumada hemen anlayıp geçeceğimiz kitaplardan bahsetmiyoruz. Onlar için de metotlu bir tekrar (not alma, zihin haritası yapma v.b.) çok işe yaracaksa da, bizim için önemli olan ilk başta anlamakta zorlandığımız metinlerle karşılaştığımızda havlu atmadan yola devam edebilmek. Bu türden metinlerde, zaten normal olanın da tekrar tekrar okumak olduğu bilincine vardığımızda, bizi oyalamakta usta olan beynimizin oyunlarından kendimizi kurtarabiliriz. Hafızamızı yoklayalım, en çok oyalandığımız anlar, bize yılgınlık veren zor metinlere bir türlü başlayamamak değil mi? Beynimizin bizi oyalama taktiğinin temelinde bizi zorluklardan/acılardan koruma içgüdüsü yatar. İşte bu yüzden, defalarca okumanın normal olduğu bilinci, beynimizin bu türden oyalama çabalarını zaman içinde azaltacaktır ve biz, geri kalmak bir yana hızlanacağız.

Bunun kadar önemli bir husus da Schopenhauer’in yazmaya yaptığı vurgudur. Yazısının girişinde modaya uyarak gelip geçici kitaplar yazan dönemin yazarlarını yerden yere vururken, birden konuyu değiştirip sıradan insanların yazılarının da okunmaya değer olduğuna dikkat çekmesi şaşırtıcıdır: “Kitaplar bir zihnin, en saf özü, en mükemmel suretidir … insanın eserleri sohbetini aşar ve onu geride bırakır. Hatta sıradan bir insanın yazıları bile … okunmaya değer ve eğlendiricidir.”

Çoğumuz bir şeyler yazmak için doğuştan gelen bir yazarlık yeteneğine ihtiyacımızın olduğunu düşünürüz. Oysa hepimiz için yazmanın okumak kadar, hatta ondan da daha güçlü bir terapi gücü vardır. Yazmak zaten okumayla el ele giden bir süreçtir.

Yazımızın başlığındaki Schopenhauer terapisinin, yani yazımızın esaslı bölümünün başladığı yer tam da burası sevgideğer okurlar. Ancak yazıyı uzatmamak için hoşgörünüze sığınarak “Schopenhauer Terapisi” başlığını hak edecek asıl bölümü gelecek yazıya bırakıyorum.

Yazımızı bitirmeden önce, az da olsa Schopenhauer’i tanıyanlarınızın aklına gelebilecek, “çocukluğundan itibaren bu huysuz, yalnız, tuhaf ve mutsuz 19. Yüzyıl filozofunun düşünceleri kendisini tedavi etti mi ki?” sorusunu kısaca cevaplayalım. Evet, öyle görünüyor ki onun için işe yaramış. Yukarıdaki alıntıların da içinde yer aldığı son kitabı Parerga ve Paralipomena’yı[2] (1851) bitirdiğinde şöyle yazar:

“Son çocuğumun doğduğunu gördüğüm için çok memnunum. Sanki yirmi dört yaşımdan beri taşıdığım bir yük omuzlarımdan kalktı. Bunun ne anlama geldiğini kimse bilemez.” Yine, “… ve görevimi tamamlamanın mutlu bilinciyle hayatımı bitireceğim” diye yazdığı son sayfalarda,

 

Yolun sonunda yorgun bir şekilde dikiliyorum

Bitkin alnım defne tacını zor taşıyor

Ama yaptıklarımı memnuniyetle görüyorum

Başkalarının söylediklerinden yılmadan.

 

dizelerini tarihe bir not gibi kaydeden biri için, bu iyi bir son olsa gerek, değil mi?

Huysuz, yalnız, tuhaf, mutsuz ve çevresinde (annesi dahil) tek bir dost barındırmayan Schopenhauer, 72 yaşına geldiğinde, 1860 Eylülünde sabah kahvaltısından sonra yaslandığı divanın kenarında, son yıllarına kadar hep korktuğu ama sonunda barıştığı ölümle, ansızın sessizce yüzleşmişti.

Oysa bu özelliklere sahip bir genci gördüğünüzde, tıpkı Schopenhauer’in annesi gibi, onu kötü bir sonun beklediğinden endişelenirdiniz değil mi?

Pekiyi, Schopenhauer’i bu kötü sondan koruyan neydi?

Konunun devamı için gelecek yazımızda buluşmak üzere, sevgiyle kalın.

 

Mehmet MURAT

Profesyonel Koç

 


[1] Jacques Ranciere, Cahil Hoca, Metis Yayınları, ikinci basım 2017.
[2] Bu kitabın bazı bazı bölümleri Ahmet Aydoğan’ın çevirisiyle Okumak, Yazmak ve Yaşamak Üzerine başlığıyla Say Yayınları trafından yayımlanmıştır.

Yeni Lezzetler İçin Yaşamın Tarifini Değiştirmek

,

Tüm zorlukları, onları çözmeniz için mümkün ve yeterli

olacak kadar çok parçaya ayırın. – Rene Descartes

 

“Köfte nasıl yapılır?” diye sorsam, muhtemelen cevap vermek yerine “hangi köfte?” diye sorarsınız. Çünkü bir çırpıda sayamayacağımız kadar çok köfte çeşidi var ve muhtemelen kendine has bir köftesi olmayan bir yöremiz de yok. Her biri seviliyor ki birbirini dışlamadan varlığını sürdürüyor, değil mi?

Yemek yapmanın benim için güzel tarafı, gündelik hayat içinde hiç olmazsa bir öğün bir şeyler üretiyor olmak. Yeni tarifler denediğimizde ise o günün bir farkı vardır artık. Zira yenilik, hele de beğendiğimiz bir şey ortaya çıkarmışsa, hayatımızda yeni bir lezzet demek; insan tekdüzelikten çabuk sıkılıyor çünkü. Mutluluk araştırmalarına göre, öznel/sübjektif mutluluk düzeyimizdeki düşüşün bir nedeni de hayatın fazla rutinleşmesi. Meşhur örnek, piyangodan yüklü miktar ikramiye kazananların da bir kazada sakatlananların da bir yıl sonra çoğunlukla eski öznel mutluluk seviyelerine geri döndüklerinin gözlemlenmesi.

Mutluluk düzeyimizdeki düşüş yalnızca rutinleşmeden kaynaklansaydı, buna sevinmemiz gerekirdi. Oysa mutluluk düzeyimiz kimisi değiştirebileceğimiz, kimisi de değiştiremeyeceğimiz çok sayıda faktöre bağlı. Kadim bilgelik bize “değiştirebileceklerimiz için cesaret, değiştiremeyeceklerimiz için sabır ve ikisi arasındaki farkı anlayabilecek kadar feraset”i öğütler. Oysa bu ikisi arasındaki farkı görebilmek de büyük marifet istiyor çoğu zaman.

Pekiyi, ne yapmalı bu ikisi arasındaki farkı görebilmek için?

Yaşamınızın tarifini değiştirmeye ne dersiniz?

Nasıl mı?

Köfte konumuza geri dönemlim o zaman :).

İnternetteki sayısız köfte tarifleri içinde boğulmamak için, adını bildiğim köftelerden Akçaabat, Tekirdağ ve İnegöl köfte tariflerine baktım. Tariflere göre, hepsini sırayla deneyecek olsam aşağıdaki malzemelere ihtiyacım olacak.

1. Kıyma 6. Yağlı Kuzu Boşluk Eti 11. İrmik 16. Su
2. Sarımsak 7. Domates 12. Sıvı Yağ 17. Limon Suyu
3. Ekmek Kırıntısı 8. Yeşil Sivri Biber 13. Kimyon
4. Tuz 9. Soğan 14. Pul Biber
5. Karabiber 10. Yumurta 15. Karbonat

 

Akçaabat köftesi için 1’den 8’e kadarki malzemeleri; Tekirdağ köftesi için 1’den 5’e kadar olanlar ile 9-15 arasındaki malzemeleri; İnegöl köfte için ise 1, 3, 4, 9, 12, 15, 16, ve 17. sıradaki malzemeleri uygun oranda karıştırmak gerekecek. Tabi, köfte malzemelerini bunlarla da sınırlandıramayız; annelerimizin tariflerine de bakarsak, bu listeye başta maydanoz olmak üzere başka malzemeler de ekleyebiliriz. Veya bazen de bu tariflere pek de dikkat etmeden, evde bulunan malzemeleri “el yordamı-göz kararı” ile karıştırıp, hızlı tarifeden bir yemek hazırlayabiliriz. Bunlar da lezzeti her defasında değişen köfteler oluyor :).

İşin güzel tarafı da işte bu uygun oranda veya değişik oranlarda yeni karışımların yepyeni şeyler ortaya çıkarması. Eldeki malzemeler aynı kalsa bile sırf biz oranlarını değiştirdiğimizde, yeni bir karışım ve farklı lezzetler ortaya çıkıyor.

Yaşamın bana en büyüleyici gelen yönü de işte tam burası: Bütün, kendisini oluşturan parçaların toplamından büyük ve onlardan da farklıdır. Yıldızlar (güneşler), iki hidrojen elementini füzyon ile bambaşka bir gaza, Helyuma çeviriyor, onları da birleştirerek Karbon, Oksijen ve giderek Demir gibi metallere çeviriyor. Oysa Hidrojen, çekirdeğinde bir proton ve bir nötron ile çevresinde bir elektrondan oluşan (atomaltı parçacıkları saymazsak) en basit (!?) element, değil mi? Her bir yeni füzyon aşamasında değişerek Demir gibi bambaşka bir elemente yükseliyor. Evrende hayatı ortaya çıkaran da basit temel elementlerden bizi hayretten hayrete sevk eden inanılmaz kompleks yapılara yol açan işte bu süreç.

Yeni terkibin (bileşimin) yeni şeyler üretmesi, yemek tarifleri veya elementlerde olduğu gibi, gündelik hayatımız için de geçerli. Şimdi hayatımızdaki her bir unsuru, aynen yemek tariflerinde olduğu gibi sıralayalım ve bunlar arasındaki ilişkiyi daha iyi görebileceğiniz bir şemaya yerleştirelim, tasarımcı Ayşe Birsel’in “Sevdiğiniz Yaşamı Tasarlayın”[1] kitabında yaptığı gibi:

Tasarımcı gözüyle bakıldığında bu, birinci aşama olan mevcut bir şeyi “bozma”, yani parçalarına ayırma aşaması; Descartes’ın bahsettiği gibi, çözüm için önce yönetebileceğimiz parçalara bölmek. Daha önce göremediğimiz bazı ayrıntı ve bağları bu aşamada inceleyebiliriz. Ayşe Birsel’in bahsettiği gibi, yepyeni bir şey tasarlamak için tasarım metodunda üç aşama daha var: Yeni bakış açısı yakalamak, Yapmak ve İfade etmek.

İlk aşamada yaşamımızı yukarıdaki gibi parçalara bölüp bunlarla ilgili duygu ve düşüncelerimizi gözden geçirerek yepyeni bakış açısı geliştirebiliriz. Tıpkı mevcut köfte tariflerinin temel malzemelerini inceledikten sonra kendi damak zevkimize daha uygun bir köfte yapmayı denemek gibi. Köftede sarımsak sevmiyor musunuz? Kendi tarifinizde bunu çıkarın yerine kuru veya yeşil soğan ekleyin. Karabiber yanında pul biber ve kimyonu da deneyebilirsiniz; o zaman bu Akçaabat köftesi olmayacak ama belki sizin en sevdiğiniz köfte tarifi haline gelecek. Belki yine Akçaabat köftesinde karar kılacak ama tarifteki malzemelerin oranını değiştirerek daha çok beğeneceğiniz bir lezzete kavuşturacaksınız, neticede önemli olan sizin damak zevkinize uyması, değil mi?

Bozduktan sonra, yeni bir bakış açısıyla bu parçaları yeniden birleştirelim. Böylece, aşağıdaki gibi yaşamımızın malzemelerinden yeni bir bileşim yapmış oluruz. Bu arada bu malzemelerin hayatımızdaki yeri ve oranını da yeniden düşünecek ve bunlar arasındaki ilişkiyi (yakınlık-uzaklık, önem derecesi …) de yeniden sorgulamış olacağız.

Rastgele yeniden birleştirerek hayatımın her bir bileşeninin yerini, boyutlarını, öncelik sırasını, birbiriyle ilişkilerini v.b. yeniden düzenlemiş oldum. Daha iyi oldu mu? Yoksa bir boz-yap denemesine daha mı ihtiyaç var? Tatmin oluncaya kadar deneme yapabilirsiniz artık.

Her bir bileşenin yaşamınızdaki yerini/oranını (dairenin büyüklüğü) belirledikten sonra, bunlara ilişkin bakış açımızı ve duygularımız netleştirmek için aşağıdaki soruları kendimize sorabiliriz;

– Bu bileşen bizim için tam olarak ne ifade ediyor? Bu bileşene ilişkin duygularım ne?

– Bu bileşenin hayatımdaki yeri şimdiye kadar nasıldı? Bu süreçte iyi olanlar neydi? Yolunda gitmeyenler neydi? Bundan ne gibi dersler çıkardım, neler öğrendim?

– Hayatımın daha iyi olması için başka nelere ihtiyacım var?

– Bu süreci gözden geçirirken başka hangi güzel örnekleri inceleyebilirim? İlham aldığım kahramanlarım kim? Onlardan neler öğrenebilirim?

Soracak ve üzerinde düşünülecek çok konu var, değil mi? Benim için bu aynı zamanda verimli bir koçluk aracı. Çok sayıda koçluk araçları var tabi, ama lafın lafı açtığı bu türden uygulama ve pratikleri çok yararlı buluyorum. Bu uygulamayı esasen kendi kendinize yapabilirsiniz ama koçluğun gücü (güçlü sorular!) size çok daha ufuk açıcı bir yolculuk sağlar.

Hazır tariflerden söz açılmışken, ustaların hayat tariflerine de başvurmak gerekir ara sıra. Okunacak, kulak verilecek çok örnek var. Bunlar ışığında, hayatımızı gözden geçirip, yukarıdaki gibi yap-boz pratikleri yapabiliriz. Tıpkı yemek tariflerindeki malzemelerin bileşimini değiştirdiğimizde yeni lezzetler keşfetmemiz gibi, bu pratikler de hayatımıza yepyeni ufuklar açacaktır.

Bu türden bir uygulama yaparken, bilimsel araştırmaların da sonuçlarını dikkate aldığımda, benim tarifimde artık öncelikli olarak şunlar var:

– Gündelik hayata bolca sevgi, merhamet ve şükran ekleyip kalbimizi beslemek öncelikle: Zira, “mutluluk sevgidir. Nokta”.

– Ayrıca her gün, içimizden geldiği gibi rastgele iyilikler yapmak. Cömert olmak. Cimrilik kalbimizi karartır, dostlarınızı soğutur.

– Yaratıcılığı geliştirmek, stresten kurtulmak ve ilham almak için düzenli huşu pratikleri yapmak: Müzik, konser, sinema, her gün yürüyüş, ara sıra şehir dışında doğa yürüyüşü, seyahat…

– Güzel anılar biriktirip, anılara değer vermek. Nostalji, hayatımızın anlam deposudur ve güzel şeyler, her hatırlandığında içimizi ısıtır.

– Ciddiyet, aynen tuz gibi, kararında olunca iyi. Fazla mükemmeliyetçilik ise neşeyi yok eder. Hayatımıza daha fazla neşe ve mizah olmalı, zira acemice espriler bile yersiz ciddiyetten iyidir.

– Dostlarla bir araya gelmek için bahaneler bulmak. Bazen yalnızlık da iyi gelir insana ama uzun süreli olmamalı ve bir yaşam biçimine dönüşmemeli.

– Hayatın baharı olduğu gibi kışı da var. Ama başımıza ne geldiğinden çok, ona nasıl tepki verdiğimiz önemli. Kabullenip acıları, karamsarlığa yenilmemek ve “her durumda yapılacak iyi bir şeyler vardır” anlayışıyla hareket etmek. Kışın sonu bahardır neticede.

Yayınlanacak kitabımda (Anlamlı ve Huzurlu Bir Hayat: Kendi Hayatının Senaristi Olmak), tıpkı yemeklere lezzet katan baharatlar gibi anlamlı ve huzurlu bir hayatın vazgeçilmezleri olan bu güzellikleri hayatımıza nasıl aktaracağınızı bir yemek tarifi pratikliğinde anlatmaya çalıştım, çok sayıda örnek ve uygulamalarla.

***

Köfte denemelerime gelince, yeni tarifim daha az yağlı, yanında da daha fazla közlenmiş sebze var; yeşil biber, patlıcan, kabak, domates, soğan vs. Daha lezzetli ve bana daha uygun.

Ya siz, en son ne zaman yeni tarif denediniz? Şimdiden afiyetler olsun diyorum 🙂

Sevgiyle kalın.

 

Mehmet Murat

 


[1] Ayşe Birsel, Sevdiğiniz Yaşamı Tasarlayın, Optimist Yayım, 2016.

Duygusal Olarak Sağlıklı İnsanların 7 Alışkanlığı

,

Hayata, dünyaya ve geleceğe bakış açımız yalnızca ufkumuzu belirlemekle kalmaz, sağlığımızı ve dolayısıyla yaşam başarımızı da etkiler. Neticede, enerjimizi en çok harcadığımız şeyler, yaşam kalitemizi belirliyor. Bu ise alışkanlıklarımız üzerinden gerçekleşiyor.

O halde, (duygusal olarak) sağlıklı insanların temel alışkanlıkları nedir?

Bu konuda çok şey söylenebilir, ama bizce özetle 7 alışkanlık önemli. Gelin kısaca bir göz atalım.

  1. Duygularını Dinlerler, Bastırmaya çalışmazlar

Fark edip anladığımızda, bedeniniz bize duygular aracılığıyla çok şey anlatır. Zira, hiçbir duygu gereksiz değildir. Bize engel olması, onların (bedenin/bilinçdışının) anlatmak istediklerini anlayamadığımızda ortaya çıkan gerilimden kaynaklanır çoğunlukla. Kendi zihnimizi bilinçli takibe alma, duygularımızı fark edebilme ve anlama becerisi kazandırır.

  1. Hem Fiziksel, Hem De Zihinsel Sağlığına Önem Verirler

Malum, bedensel sağlığımız ve psikolojik/duygusal sağlığımız arasında yakın bir ilişki vardır ve çoğunlukla da çift yönlü bir etkileşim içindedir: Birindeki bozulma, diğerini etkiler. Bu çoğunlukla bir problem gibi görünse de aynı zamanda büyük bir nimet. Psikolojik sorunlarımız stres aracılığıyla beden sağlığımızı etkilediğinde, ciddi bir problem; Stresle başa çıkma becerimizi geliştirip olumlu duyguları beslemeyi öğrendiğimizde ise beden sağlığımıza katkıda bulunan bir nimet.

İyi haber de şu ki, mutluluk hormonlarının nasıl artırılacağına dair her geçen gün artan bir bilimsel çalışmalara rastlıyoruz. En azından, deneyerek kolayca keşfettiğimiz bazı pratikler var: Düzenli egzersiz, yeterli ve düzenli uyku, sağlıklı gıda seçimi, olumlu düşünme, sosyal çevre… Neticede, “her işin başı sağlık”, değil mi?

  1. Kötü Alışkanlıklarını Fark Eder, İyi Alışkanlıklarını Geliştirirler

“Dostunu söyle, sana kim olduğunu söyleyeyim” meşhur özdeyişi, alışkanlıklar için de geçerli, değil mi? Neticede alışkanlıklarımız da bir arkadaş sadakati ile hep yanımızda olacak. Aristoteles’in dikkat çektiği gibi, sürekli yaptığımız şey neyse, biz oyuz.

Her bir kötü alışkanlığın yerine yeni bir iyi alışkanlık geliştirdiğimizi düşünelim. Nasıl olurdu? Mesela;

– Geçmişe ve geçmiş başarısızlıklarımıza takılıp kalmak yerine, güçlü karakter özelliklerimizi bulup yapabileceklerimize odaklanmak

– Duygularımızı zehirleyen kin ve nefret yerine, hoşgörü ve affetmeyle ruhumuzu arındırmak,

– Bir sorunla karşılaştığımızda suçlu aramak ve soruna odaklanmak yerine, çözüme odaklanmak,

– Herkesi memnun etmeye çalışmak yerine, doğru zamanda doğru şeyi yapmaya odaklanmak ve gerektiğinde (ilkeler doğrultusunda) hayır diyebilmek,

– Aşırı yemekten, sağlıksız gıdalardan, hareketsizlikten sakınıp, düzenli uyumak,

Sabit zihin kalıbı ile küçük düşünmeye şartlanmak yerine, gelişim zihin kalıbı ile büyük düşünmeyi öğrenirler: Her şeyin daha iyisi mümkündür ve “bulanlar arayanlardır”,

– Rahata alışmak yerine, “akış”ta huzuru ve mutluluğu bulabilmek[1]

  1. Umutları, Korkularından Büyüktür

Hata yapma korkusundan korkmadan, hedeflerine yürürler. Hayat eylem ve çalışıp çabalama üzerine kurulmuştur. Eyleme geçmeden ne başarıyı ne de iç huzuru bulabiliriz. Olumlu düşünenler, hata yapma korkusunu aklına getirip “kötüyü çağırmaz”, konfor alanından çıkarlar; “her şey ilk adımla başlar…”. Hayatın değişmez huyu da çabayı ve cesareti ödüllendirmek.

  1. Ya Hep Ya Hiç Yerine, Adım Adım Gelişimeye (Tedricilik) İnanırlar

“Ya hep ya hiç” anlayışı, konu uzun vadeli hayat amacımız ve meslekte ilerleme söz konusu ise özellikle engelleyici bir inançtır. Malum, en yaygın sabotajcılarımızdan biri hata yapma korkusu. Ya hep ya hiç anlayışı, hata yapma korkusunu besler, ilk başarısızlıkta ise pes etmeye yol açar. Oysa, her gelişim bir deneme-yanılma, en çok da deneme, deneme, deneme… sonucudur. Klişe de olsa meşhur örnek, bebeklikte yürümeyi öğrenirken ortalama 250 kez düşüp yeniden ayağa kalkmamız. Malcolm Gladwell’in çok satan kitabı “Outliers” ile meşhur ettiği “On Bin Saat Kuralı” da buna dayanır. Ana fikir açık: Yeterince emek verir ve pes etmezseniz, başarmakla kalmaz, yaptığınız şeyde uzmanlaşırsınız.

  1. Zayıf Yanlarına Takılmaz, Güçlü Yönlerini Geliştirirler

Diyelim ki dışa dönük, neşeli ve çabucak bağ kuran insanlar gibi olmak istiyorsunuz ama sizin en bariz özelliğiniz içe dönük olmanız. Üzülmeli ve daha da içinize kapmanızı nasıl önlersiniz?

Veya birinin üstün özelliklerini görüp gıpta ettiniz diyelim. Aynı şeyi siz de denediniz ve başaramadınız. Yine denediniz, yine olmadı. Yukarıdaki alışkanlık (tedricilik), sizin için de işe yarar, diyebilir miyiz?

Durun bir dakika. Ya bu denediğiniz alan sizin zayıf yönlerinizden biri ise ve çok daha güçlü karakter özelliklerinize uyan başka bir alan varsa? Bu güçlü özelliklerinize hitap eden bu alan size çok daha hızlı ve çok daha iyi bir gelişim sağlamaz mı?

Zayıf yönlerimize odaklanmak şevkimizi kırarken, güçlü karakter özelliklerimize odaklanmak umudu, özgüveni ve başarıyı büyütür. Yukarıda bahsettiğimiz on bin saat kuralı, güçlü özelliklerinize uyan alanlarda özellikle işinize yarayacak ve sizi ileride alanınızın virtiözü, duayeni yapacaktır. Zira, hepimizin hem zayıf hem de güçlü yanları vardır ve tüm özellikleri ile mükemmel, süper insan yoktur. Zayıf yanlarınıza odaklanmadan önce güçlü yanlarınızı bulun, dostlarınızdan ve ailenizden sizin en bariz özelliklerinizi söylemelerin isteyin ve görün neler çıkacak!

  1. Sevgi ve Dostluğu Önceler, Nezaket ve İnsancıl Davranışları Önemserler

“Mutluluk sevgidir. Nokta”

Harvard’ın 75 yıllık büyük (The Harvard Grand Study) araştırmasını duymuşsunuzdur. Özetle şu sorunun cevabını arıyordu: [2]

“Hayatımız boyunca bizi sağlıklı ve mutlu eden şeyler nedir? Eğer, şimdiden geleceğiniz için yatırım yapacak olsanız, zamanınızı ve enerjinizi neye harcardınız?”

Projeyi 40 yıl boyunca yöneten Prof. George Vaillant’ın bu soruya cevabı ise yukarıda gibi çok yalın:

“Mutluluk sevgidir. Nokta” [3]

Bizim bu yazımızın sonucu ve asıl meramı da işte bu: Duygusal olarak sağlıklı insanların saydığımız tüm bu alışkanlıkların mutluluğa yol açması, bu alışkanlıkların hayatımızda dostluk ve sevgiyi beslemesiyle doğru orantılı. Zira insan, sosyal bir varlık ve ancak gerçek bir sevgi ortamında mutlu olur ve kendini gerçekleştirebilir. Sevgiyi mayalamayan her alışkanlık, başarı getirse de ağzımızda kül tadı bırakır.

 

“Dünyanın en zeki insanı da olsanız, bulunduğunuz ortam vasat ve vasatın altındaki kişilerden ibaret ise, düzeyinizi bile koruma imkanınız yoktur. Hepimiz beraber en çok zaman geçirdiğimiz beş kişinin ortalamasıyız.” – Jim Rohn

 

Peki sevginin formülü nedir? Cevap yine oldukça yalın: Sevgi “iyilik, dostluk, emektir.”[4]

Emek ne mi?

Merhamet, şefkat, kadir kıymet bilme (şükran), güzellikleri takdir (huşu), empati, nezaet, cömertlik… gibi değerleri temel alarak kapılar açıp, köprüler kurmak değil mi?

Sevgiye kalın.

 

Mehmet MURAT

 


[1]http://yazarlar.coachteam.com.tr/hayat-problem-cozmektir-ve-zorluktan-sonra-huzur-vardir/

[2] http://yazarlar.coachteam.com.tr/anlamli-ve-huzurlu-bir-hayat-2/

[3] George Vaillant: Happiness is Love. Full stop. https://archive.tedx.amsterdam/2014/10/george-vaillant-happiness-love-full-stop/

[4] http://yazarlar.coachteam.com.tr/sevme-sanati-iki-film-erich-fromm-ve-mevlana/

Orada Rüzgâr Hâlâ Söyler Mi Şarkılarını?

,

Orada Rüzgâr Hâlâ Söyler Mi Şarkılarını?

MEHMET MURAT

Geçmiş, uzak bir masal diyarı…

ve hepimiz oradan sürülmüşüz.

Yaz biteli aylar olmuş, sonbahar ise fark edilmeden gelip geçmişti. Mevsim artık kıştı. Ama çocukluğu ücra bir köyde geçmiş biri için şehir hayatında çoktan bir çocukluk anısına dönüşmüştü karlı-buzlu, fırtınalı-tipili kış günleri.

Kışın güzelliği olan kar, çoktandır pek yoksa da kıştı neticede. Sıkı giyinmeden dışarı çıktığına pişman olmuştu. Üşümeye başladı. Kalabalık bulvar üzerinde yürürken, hafiften bit kar yağmaya başladı. Bir köşeyi döndüğünde, birden yolunu kesen buz gibi bir mini kar fırtınası burnunun direğini sızlattı ve havada aniden bir kızarmış hamsi kokusu belirdi. Ama fark etti hemen bunun bir zihin oyunu olduğunu, etrafta gerçekten bir hamsi kokusu yoktu çünkü.

Çocukluğunda kış demek, diz boyu kardı, geceleri tipiydi ve hamsi kokusuydu; Odun sobasının fırınında kokusuyla mest eden bir hamsi.

Haftada bir gün ilçe pazarına gidilir, hamsi ve bütün odayı masalsı bir bahçe kokusuyla dolduran portakal alınırdı. Başka şeyler de tabi, ama bir çocuk olarak dikkatinde bunlar vardı o zaman.

Erkenden çöken gecede soğuğun ve tipinin sözü geçerdi bir tek. Çıtır çıtır yanan odun sobasının ısıttığı odanın buğulanan camını biraz siler ve içeride olmanın rahatlığıyla, rüzgârın şarkıları eşliğinde bir kar fırtınasının dansını izlemeye koyulurdu.

Elektriksiz bir köyde, ay ve yıldızlar da çekilirdi bu zamanlarda ve karanlığın içinde beyaz kelebekler uçuşurdu. Hayal dünyasının perdeleri açılır, rüzgar, ağaç dalları ve soba borularıyla yapardı bestesini.

Hiç bitmesin diye dua ettiği olurdu bu esrarlı müziğin. Durmadan değişen ritmiyle kah hüznü, kah öfkeyi ya da yeterince sevilmemiş bir çocuğun hırçınlığını anlatır gibiydi.

Ama her seferinde severdi rüzgarın şarkılarını ve kar yağdığında kış gecelerini. Ertesi günü karla birlikte gelecek yeni oyun sezonunun neşesi şimdiden hissettirirdi kendini.

Sosyal medya ve elektronik oyuncakların (biraz fazla) bireyselliği henüz yokken, sokaklarda toprak üzerinde, takım olmayı gerektiren oyunların çeşitliliği ve oyunların mevsimselliğine şaşardı hep. Gerçekten de oyunların belirgin bir mevsimselliği vardı; baharda uçurtma, yazın çelik-çomak, kışın kar topu, kardan adam, kızak, buz üstünde topaç döndürme… adeta içgüdüsel bir hareketle bütün çocuklar eşzamanlı olarak yönelirdi bu oyunlara. Zamanın akışı, yeme-içme ve hatta yorgunluk unutulurdu böyle zamanlarda. Annelerin ısrarlı çağrılarıyla ancak oturulan akşam sofrasında başlardı uyuklama faslı.

Bazen rüyada devam ederdi oyunlar ve zaman, gerçekle hayal arasında bir tüle dönüşürdü.

***

“Geçmiş, artık yabancı bir ülkedir ve hepimiz oradan sürülmüşüz. Bütün sürgünler gibi, zaman zaman geri dönmeyi arzularız” diyor Sheffield Üniversitesi’nden Tom Stafford.

Gerçekten de genç ya da yaşlı, çoğumuz için sıcak bir masal diyarı değil midir geçmiş; gençken çocukluğumuz, ileri yaşlarda da gençliğimizdir o masal diyarı.

Bu hiç de yaşlılara özgü, önemsiz bir duygu değildir. Nitekim, ara sıra nostaljinin zihin sağlığına iyi geldiği ve zihnimizin geçmişin dehlizlerinde dolaşması yerine, özlem dolu bir geçmişi hayal etmesinin hayata anlam kattığını gösteren araştırmalar var.

“Yakın zamana kadar psikolojide nostaljiye iyi bakılmazdı” diyor, uzun yıllar nostalji ve zihinsel sağlık üzerinde çalışan Prof. Krystine Batcho. Geçmiş kötü yanlarından arındırılarak sterilize edilmiş bir öykü olarak idealleştirildiği için, değişim ve belirsizlikler karşısında yılgınlık, stres ve mutsuzluktan kaçma çabası olarak görülürmüş.

“Ama” diyor Prof. Batcho, “yeni araştırmalar ve benim çalışmalarım bunun tersini gösteriyor… nostalji eğilimleri yüksek olanlar, zorluklarla başa çıkmada daha dirençli ve gerektiğinde yakınlarından destek almaya daha açık oluyorlar. Böylece, zor zamanlarda sıkıntılarla yüzleşme ve problem çözmede de daha rahatlar.”

Sheffield Üniversitesi’nden Tom Stafford’a göre bunun nedeni, nostaljinin gündelik yaşantımızda duygularımızı güçlendirmek için başvurabileceğimiz “bir pozitif duygular deposu” olarak işlev görmesi: “… nostalji [artık] zayıflık olarak görülmüyor. Araştırmacılar nostaljiyi akıl sağlığı için önemli bir etken, ‘anlam sağlayan bir kaynak’ olarak değerlendiriyor.”

Geçmişin yeniden kurgulamak, beynimizin muhteşem yeteneklerinden biri ve buna maruz kalmayanımız çok azdır herhalde. Maruz kalırız, zira geçmiş çoğu zaman idealleştirilirse de (pozitif duygular deposu) kimi zaman da fobilerimizin kaynağıdır ve bu durumda bilinçli bir yeniden işlemeye ihtiyaç duyar: Geleceğimizin geçmişi olan bugünden başlayarak, yaşadığımız duygusal sorunları yeniden çerçevelemek[1] veya gündelik hayatın içindeki sıradan (gibi görünen) güzel deneyimleri biriktirmek. İleride bunları beynimiz yeniden kurgulayacak ve sıcak nostaljik anılar oluşturacaktır.

Bu yazının zihnimde yazılışı da bir akşam üstü yağan karla başladı. Şimdiye ince, beyaz bir tül çekti kar ve o masal diyarı yeniden canlandı. Orada rüzgâr hâlâ şarkılar söylüyordu taş plaktan.

***

Yeni yılınızı kutlar, nostalji tadında yepyeni anılar biriktirmenizi dilerim. Sevgiyle kalın.

 


 

[1] Açıktır ki, fobiler için vakit kaybetmeden profesyonel yardım almak gerekir.