Bağ(ım)lılık Yahut Değerler Zinciri

,

Modern iktisat biliminin babası sayılan Adam Smith’in “görünmez el” (invisible hand) kavramı, bireylerin kendi çıkarları (geçim, karın doyurma) doğrultusunda yaptıkları iktisadi faaliyetlerin sonucunda, aslında süreç içindeki hiç kimsenin bilinçli biçimde amaçlamadığı muzzam bir “sosyal fayda” ortaya çıktığını anlatır. Bu kavram, iktisadi hayatın temelini oluşturan piyasa, işbölümü ve hatta karşılıklı bağımlılığın da veciz bir tanımıdır. Smith’in verdiği örnek çarpıcıdır: Sabah kahvaltı soframızdaki ürünler kasabın, manavın, market sahibinin hayırseverliğinin sonucu olarak orada değildir. Kasap, manav ve market sahipleri kendi geçimleri için bunları üreticilerden temin edip piyasa üzerinden bize sunmaktadır. Ama sonuçta ortaya çıkan sosyal fayda olağanüstüdür. Piyasa ile gelen uzmanlaşma, her birine ayrı ayrı yetişemeyeceğimiz çok sayıda ürün ve hizmeti bizim tek başımıza yapabileceğimizden çok daha iyi bir şekilde sunar. Aynı şekilde, piyasa bizim ürünlerimiz ve emeğimiz için de etkin bir pazar, yani geçim kaynağıdır.

Bir önceki yazımızdaki düşünce deneyinde, dünyanın bütün nimetleri tek başımıza kaldığımız bir dünyada bizim olsa da hayatın çekilmez olacağını görmüştük. Zira, başka insanlara iytiyacımız var.

Peki, başka insanlar olsun elbette, ama keşke piyasaya muhtaç olmasaydık, her birimiz ve hatta her millet “kendi kendine yeterli” olsaydı, daha iyi olmaz mıydı diye düşünebiliriz. Mesela, hepimizin evinin önünde küçük bir bahçesi olsa ve her gün bir meyve bütün besin ihtiyacımızı karşılasa, kimseye ihtiyacımız olmasa, hayat zahmetsiz ve daha güzel olmaz mıydı?

Biraz üzerinde düşündüğümüzde bunun da hiç de iyi bir hayal olmayacağını hemen fark ederiz. Zira para ve piyasa mekanizmasından yoksun bir dünya yoksul, gelişmemiş, iletişimsiz, sıkıcı ve hatta daha az sevgi içerirdi. Tek bir besine bağımlı olarak yaşayan doğadaki canlılardan pek bir farkımız da kalmazdı. Bugünün olağanüstü nimetleri olan gelişmiş ürünleri icat edip pazarlamaya ihtiyacı olmayan insanlar olmadan gelişme dürtüsü olur muydu? Geçim derdi ve piyasanın gerekleri olmasa bu derece yoğun bir iletişim ve bunun yan ürünü olarak sosyal bağlar (işbirliği, dostluk ve sevgi) da gelişemezdi, değil mi?

Bu açıdan bakıldığında, pazar (piyasa mekanizması) insanlığın “keşfettiği” muhteşem bir “doğa kanunu”dur; farklı farklı insan toplulukları ve milletlerin karşılıklı bağımlılık içerisinde alışveriş yapmaları ve iletişime geçmelerini sağlar. Bu yönüyle piyasa, bir insan icadı olmaktan çok, radyo dalgalarını veya metallerin işlevlerini öğrenmek gibi bir keşiftir. Dünya hayatının doğasında içkin olan karşılıklı bağımlılığı öğrenmemizi sağlayarak işbirliğine dayalı daha barışçıl bir hayatı zorunlu kılar. Hatırlayalım, piyasa mekanizmasından yoksul ilkel kabilelerin, kendilerinde olmayan ürünleri (ve hatta kadınları, yani müstakbel eşlerini bile!) diğer kabileleri yağmalayarak elde ettiklerine dair çok sayıda örnek bulabiliriz tarihten. Zira piyasanın olmadığı bir yerde barışçıl iletişim de ortaya çıkamaz.

Oysa karşılıklı bağımlılık (piyasa mekanizması) bireylerden milletlere kadar tüm insanlık için barış içinde bir arada yaşamayı, daha akılcı bir yol ve daha karlı bir iş haline getirir. Sözgelimi dünyanın bir ucunda keşfedilen radyo dalgalarının işlevleri, dünyanın dört bir köşesinde kimsenin hayal edemeyeceği yeni ürün ve meslekleri ortaya çıkardı, değil mi? Durmadan gelişip çeşitlenen işbölümüne dayalı yeni iş ve meslekler “adeta yoktan” bir geçim (rızık) kaynağı olmaktadır. Sürekli bir gelişimin motoru olması da cabası.

Karşılıklı Bağımlılığın Hareketi ve Bereketi

Piyasa mekanizması ve karşılıklı bağımlılığın ortaya çıkardığı olağanüstü dönüşüm, sayısız nimetleri yanında, başta küresel çapta yoğun rekabet olmak üzere, bazı zorluklar da getirdi beraberinde. Bunu olumsuzluk olarak algılarız çoğunlukla.

Gezegenimizi daha renkli hale getiren farklılıklarımız ve …

… bunun olağanüstü bir karşılıklı bağımlılık ve iletişime dönüşmesi. Küresel deniz, kara ve hava ulaşım ağları. Kaynak: http://globaia.org/en

Oysa, biraz geriye çekilip tarih perspektifinden baktığımızda, karşılıklı bağımlılığı hayata değer katan bir sürece dönüştüren ticaret kanallarının (piyasa mekanizması) sürüklediği dönüşümün baş döndürücü boyutlarını daha iyi görebiliriz. Yukarıdaki harita, bu sürecin Yerküreyi adeta bir arı kovanına çevirdiğini göstermektedir. Genel olarak yükselen refah düzeyi, işte bu muazzam süreçlerin sonucu.

Peki, bir an durup, daha yakın zamana kadar atalarımızın tatmadığı veya bugünkü kadar kolay erişemediği onca nimeti düşünmeye çalışsak, ne görürüz? Adam Smith’in örneğinden yola çıkarak bir düşünelim: Sabah kahvaltı soframıza gelen ürünler, geçim derdi değil de sırf iyilik için bize sunulmuş olsaydı ve bizim bunlar için ilgili kişilere teşekkür (veya rica) etmemiz gerekseydi, kaç kişiye ulaşmamız gerekirdi?

Gerçek şu ki, bu hayal edemeyeceğmiz kadar karmaşık bir süreçtir ve hiç ama hiç de kolay değildir. Nitekim, yazar AJ Jacobs, bunu bir fincan kahve için denemeye kalkmış, ancak bu bir tek ürün bile Jacobs’a birkaç yıl süren bir dünya seyahatine mal olmuş. İş, kahve çekirdeğini aldığınız market çalışanına ve hatta Kolombiya’ya kadar gidip bir dağ köyündeki çiftçiye teşekkür etmekle bile bitmiyor. Kahve çekirdeklerini pazara ulaştıran kamyondan, bu kamyonun yüzlerce değişik parçasının üretildiği 10-15 farklı ülkedeki insanların emeğine, kamyon için döşenen yol işinde çalışanlara, yol için asfalt üretenlere… daha kahvenin işlenip pazarlanmasına bile gelemedik. Siz en iyisi hiç saymaya bile kalkmayın, karşılıklı bağımlılığın ortaya çıkardığı “hareket ve bereket” süreci tek bir ürün için bile bu derece olağanüstüdür. İnsanları piyasa denen bu sürece dahil olmaya iten nedenler olmasaydı (asıl nimet işte bu ihtiyaç!), böylesine karmaşık bir sistem işleyebilir miydi, hem de kendiliğinden?

Karşılıklı Bağımlılıktan Karşılıksız Bağlılığa

Sırf piyasa mekanizması ve karşılıklı bağımlılık var diye, bütün insanların sevgiyle dolup birbirlerine sarılacağını söylemiyoruz elbette J Ancak bu olağanüstü sürecin getirdiği bereketin yedi milyarı aşan dünya nüfusunu, çok değil bir yüz yıl öncesine kıyasla bile, çok daha müreffeh ve barış içinde yaşattığını da görmemiz gerekir.

Karşılıklı bağımlılık süreci öylesine yoğundur ki, artık bunu ancak “küresel değer zinciri” (global value chains) kavramıyla ifade edebiliriz. İktisadi faaliyetlerin temel unsurları olan üretim, ticaret ve yatırımlar öylesine bir uluslararası özellik kazanmıştır ki, bir ürünün dizaynından üretimine, pazarlamasından dağıtımına kadar tüm süreçleri küresel bir ağ halinde farklı ülke ve bölgelere dağılmıştır. Öyle ki, bu sürecin içinde yer alıp almamak arzulanır bir şey değil, hatta artık bir seçenek bile değil; zira refah seviyenizi bu değer zinciri içerisinde aldığınız pay belirlemektedir.

Bu derece bir içiçe geçmişlik ve karşılıklı bağımlılığın temelinde ne var, bu sürecin itici gücü nedir?

Bunun cevabı olarak bir çok faktör sayılabilir, ancak bizce en temel dinamik, farklılıklarımız. Sözgelimi, insanların farklı farklı yetenek, eğilim, bakış açısı v.b. ile donatılmaları iktisadi hayatta her birimize farklı istihdam imkanları sunarken, ülkelerin farklı doğal ve beşeri kaynakları da küresel değer zinciri içinde bir yer edinmelerini sağlamaktadır. Bu farklılıkları, klasik iktisadın “kaşılaştırmalı üstünlükler” kavramıyla da açıklayabiliriz. Ayrıntısı (ve eğrisiyle doğrusuyla bir muhasebesi ve değerlindirmesi) bu yazının sınırlarını aşar, ancak kısaca bu farklı üstünlüklerin uluslararası ticaret ve iktisadi faaliyetleri çeşitlendirip zenginleştirerek küresel refaha katkıda bulunduğunu söyleyebiliriz.

Bugün milletlerin yarışı işte bu değer zinciri içerisinde ne oranda yer aldığıyla (kısaca üretim gücüyle) ilgilidir ve bu muazzam süreç tüm farklılık ve çeşitliliğiyle birlikte insanlık ailesinin işbirliğini zorunlu kılmaktadır. Ve iyi ki de öyledir, insanlık tarihinin gördüğü en yüksek refah seviyesi işte bu sürecin sonucudur.

Esasen farklılık ve karşılıklı bağımlılık hayatın her alanında vardı ve bir doğa kanunudur. Doğada bu süreç öylesine berlirleyicidir ki, sözgelimi küresel düzeyde böcek (özellikle arı) popülasyonunun azalması ciddi bir kaygı sebebidir. Temel yiyecek kaynaklarımız onlara bağlı olduğuna göre, böceklerin olmadığı bir dünyada teknolojik imkanlarımızın da bir değeri olmayacaktır. Aslında uzağa gitmeye de gerek yok, beden ve ruh sağlığımız bile bağırsaklarımızda yer alan bir kaç kiloluk bakterilere bağlı. Küresel düzeyde ise, örneğin Amazon ormanlarını koruması için Brezilya’nın sorumluluk içinde davranmasına ihtiyacımız var.

Kısacası, karşılıklı bağımlılık bir zorunluluk. Ancak getirdiği nimetler düşünülürse, bağımlılıktan çok bağlılık duygularına, bir başka deyişle barış içinde bir arada yaşamayı önceleyen insanlık ortak değerlerine bağlılığa ihtiyacımızın olduğu açık, öyle değil mi?

Sözün özü

Filozof Bertrand Russell’ın ifadesiyle, “giderek artan bir karşılıklı bağımlık içindeki günümüz dünyasında sevgi bilgelik, nefret aptallıktır”.

Sevgiyle kalın.

 

Mehmet MURAT

Profesyonel Koç

Yaz Tatili Programınıza Ek Öneriler

,

Yaz geldi, okullar tatil oldu ve siz de iyi bir tatili hak ettiniz; özellikle de bu yıl üniversite sınavına giren gençler ve ebeveynleri. Öncelikle sizi tebrik ediyor, her şeyin gönlünüzce olmasını diliyorum.

Tatilden veya bir seyahatten dönenlere “yediğiniz içtiğiniz sizin olsun, gördüklerinizi anlatın” deriz. Sizden gördüklerinizi anlatmanı anlatmanızı istemeyeceğim tabi 🙂 Birçok yerde ve bu sitede de yaz tatili önerilerine ilişkin güzel yazılar okudunuz. Mevcut programınız içine biraz daha fazla seçenek eklemek göz çıkarmaz, değil mi? Malum, Eylül ortasına kadar zamanınız var. Hadi başlayalım.

1. Gündelik hayattan bir konuyu, yeni ilgi alanı ve yeteneğe dönüştürün

– Mutfağa girip, en az üç yemek türünü yapmayı öğrenin. Evde yemekleri kim yapıyorsa, onunla ortak bir deneyim ve (muhtemelen) maceranız olacak. İşin püf noktaları, incelikleri, acemilikler, başarı ve küçük başarısızlıklar… derken, güzel bir anınız olabilir.

– Zaman bulup yapamadığımız bir şeyi, mesela güzel bir ekmek tarifini deneyin, taze ve tam kıvamında bu ekmekle ailece erkenden bir kahvaltı yapın.

– Gün doğumunu veya hiç olmazsa sabahın erken saatlerinin nefis sakinliğini ve serinliğini tadacak kadar erken kalkın ve buna alışın. Uyku düzeninizi tamamen değiştirmek kolay değil, birkaç haftanızı alabilir. Bunu tatil zamanında yapsanız daha iyi.

– Yeteneğim var mı diye düşünmeden, resim, müzik v.b. bir hobiye başlayın. Her küçük başarıyı kutlayın. “Önemli olan kazanmak değil, yarışmaya katılmak” :), değil mi?

– Varsa bahçenize veya balkonunuzda bir saksıya fesleğen, kekik, maydanoz gibi bazı kolay yetişen sebzeler ekin, yaptığınız yemeklere bunlardan taze birkaç dal eklemenin keyfini yaşayın. Ağanın eli tutulmaz, sebze olur da çiçek olmaz mı?

– Bahçenizde veya parklarda hoşunuza giden en üç bitki veya ağacın adını öğrenin. Bunlar hakkında kısa bilgiler edinin. Çok beğendiğiniz birini yetiştirmede uzmanlaşın. Yabancı bir dilde, öncelikle İngilizce, konuyla ilgili videolar izleyin. İlgilendiğiniz bir konuda yabancı dil öğrenmek çok daha kolay ve zevklidir, değil mi?

– Ailenin seyahat planını siz yapın veya yol güzergahını belirleyin. Ebeveyninizden danışmanlık hizmeti alabilirsiniz tabii 🙂

– Pekiyi, başka bir hobi veya beceri geliştirmeyi düşündünüz mü? Bunlar üzerinde etrafınızdakilerle sohbet edin, öneriler alın. İngilizce videolar izleyin. Belki daha önce cesaret edemediğiniz bir şeye, yapanları görünce başlama cesareti bulacaksınız kendinizde.

2. Merak ettiğiniz veya ilgilendiğiniz bir konuda duygusal farkındalık içinde sohbetler edin

– Hayatımızın her kesitinde bir şekilde bizi ilgilendiren ekonomi veya felsefe gibi bir alandan, aklınıza gelecek bir konuyu biraz düşünün, internetten küçük [ve kısa süreli! :)] bir araştırma yapın. Sonra bunu yakınlarınızla konuşun. Amaç tartışma veya doğru-yanlış bulma değil, duygusal farkındalık olsun. Doğru veya yanlışa takılmadan söyleyin ve dinleyin, bu sırada karşınızdakinin yüz ifadelerine, ses tonuna, beden diline odaklanın. Yargısız, tam bir dinlemeyi deneyimleyin. Onların bakış açılarını ve perspektifini yargılamadan anlamayı deneyimleyin.

– Ekonomi, felsefe, psikoloji veya başka bir alandan bir konuyu öğrenmek için de tartışabilirsiniz tabii. Artık yetişkin olan iki oğlumla birlikte yaptığım ayaküstü sohbetlerden çok keyif alıyorum, çok şey öğreniyorum. Muhtemelen sizin ebeveyniniz de bundan çok keyif alıyordur. Mesela, enflasyon nedir, hayatımızı nasıl etkiler? Yatırım araçları nedir, getirileri nasıl hesaplanır? Basit formüller üzerinden örnek durumları nasıl analiz edersiniz? Veya herhangi bir ilginç bilimsel bulguyu birbirinize aktarın.

– İnsanları nelerin mutlu ettiğini, en çok nelere değer verdiklerini, onları en çok nelerin motive etiğini, nelere üzüldüklerini gözlemleyin. Bunu bir boş zaman etkinliğine dönüştürün. Empati egzersizleri yapın. İnsanların üzüntüsü veya sevinçlerini ne kadar fark ediyorsunuz? Yüz ifadelerinden bunları ne kadar anlayabiliyorsunuz? Empatik ve anlayışlı insanların sevgiyi en kolay tadıp sevilen insanlar olduklarını gözlemlediniz mi?

– İnsan ilişkilerinde zaman zaman sorun yaşayabilirsiniz. Aslında bunlar da daha iyisi için birer fırsat. Özür dileme ve affetme hakkında bilgi ve farkındalığınızı artırın.

3. Pozitif duygular egzersizi yapın, yeterli bir süre yaparsanız, etkileri sizi çok şaşırtacak ve muhtemelen hayata bakışınız değişecek. Mesela,

– Her gün, gün içinde karşılaştığınız en az üç güzel şeyi bulun, yani fark edin. Büyük-küçük demeden bunları günün sonunda kısaca yazın. Bunlar için içinizde şükran duyun. Evinizde pişen bir sıcak yemek, parkta karşılaştığınız bir çiçek, size kapıyı tutan biri, bir nezaketinizden dolayı size teşekkür eden biri, bir fincan kahvenin keyfi ve bunda emeği geçenler… Bunu en az 21 gün yapın. Sonra ara sıra tekrarlayın.

– Sosyal hayatta, büyük-küçük etrafınızda gördüğünüz her güzel şey için varsa fırsatınız ilgili kişiye teşekkür edin, yoksa içinizden şükran duyun. Günün sonunda bunları da yazın.

– Hayatınızda sahip olduğunuz, ama artık kanıksayıp farkına varmadığınız üç güzel şeyi ve/veya üç güzel özelliğinizi bulun, bunlar için şükran duyun.

– Sevdiklerinizle birlikteyken, aklınızdan ona ilişkin güzel duygular geçirin. Sözgelimi, “dileklerin gerçek olsun, hayatın daha güzel olsun…” gibi. Bu sözleri içinizden geçirirken, karşınızdakinin bunu bilinçli veya bilinçsiz beden dilinizden okuyacağını düşünün.

– Ara sıra hoşgörülü farkındalık (mindfulness) egzersizi yapın. Konusu iş dünyası olsa da şu yazımdaki basit egzersizler başlangıç olarak işinize yarayabilir.

– Huşu (hayret/hayranlık ve ürperti) duyguları deneyimleyin. Bunun en kolayı doğa ve sanatta, özellikle müzikte. Bu tatilde mümkün olduğunca gün doğumu ve gün batımlarını bir bilinçli farkındalık egzersizi olarak yaşayın. Geceleri açık gökyüzünde yıldızları izleyin.

– Tatil diye hareketsizlikten, düzensiz uykudan özellikle kaçının. Günün keyfi düzenli uyku ve hareketsiz olmaz. Aksi halde tatilde bile stresiniz yeterince düşmeyecektir, unutmayın.

Çünkü beynin boş kalmaya ve atalete tahammülü yok. Tüm bu egzersizler ise beyninizi yeniden formatlar, çalışma şeklini değiştirir. Beynin bu esnekliği (nöroplastisite) harikalar yaratır. Buna güvenin.

Mutlu tatiller, güzel deneyimler dilerim. Sevgiyle kalın.

Mehmet Murat

Nuh’un Gemisi Hazır: Cennete Dönüş Zamanı

,

Doğayla savaş halindeyiz.

Kazandığımızda, yok olacağız.

Hubert Reeves

Bir düşünce deneyi yapalım: Bir sabah uyandığınızda, baktınız ki bütün dünyada sizden başka tek bir insan kalmamış. Bir virüs bütün insan soyunu tüketmiş, bir siz kalmışsınız.

Ne hissederdiniz?

Tamamı size kalan dünyanın bütün bağları bahçeleri, en güzel evleri, arabaları, bomboş sahilleri… kısacası dünyanın bütün imkanları sizi mutlu etmeye yeter miydi?

Sizi bunu düşünedurun, her gün görüp de kanıksadığımız bir mucizeyi bize hatırlatan iki dizi filmden bazı alıntılar yapalım.

The OA adlı dizinin bir karakterinin yalın sözleri (dizinin ana temasıyla pek bir ilgisi olmasa da) çok şey anlatıyor: “Atalarımız, yani avcı-toplayıcılar Ay’a her bakışlarında onda tapınılacak bir şeyi, bir tanrıçayı gördüler. Biz Ay’a baktığımızda ise oraya gitmek istedik. Uzay yarışı, Ay yüzeyine önce kimin insan indireceği üzerineydi. Kafamızı buna takmıştık, ama oraya inip arkamıza baktığımızda, ancak o zaman gerçek nimeti fark ettik. Karanlığın ortasında, o yaşayan mavi gezegeni görmek pek çok kişinin ufkunu açtı. Dünyayı uzaydan görüp, bu açıdan bakan her astronot, Yerküreyi bir mucize olarak tanımladı.”

The 100s adlı dizinin konusu ise tam da bu bakış açısının ürünü: 97 yıl önce, dünyada insan medeniyetini yok eden bir nükleer savaş sonucunda, kalan bir avuç insan, bir uzay gemisinde neslini devam ettirmeye çalışıyor. Ne var ki, bu uzay gemisi de ömrünün sonuna yaklaşırken, insan soyu burada da tükenmek üzeredir. Son çare olarak, yüz kişilik bir gençten oluşan bir ekibi, yeniden yaşanılır hale gelip gelmediğini öğrenmek amacıyla, yeryüzüne gönderirler. (Uyarı! Yazının bundan sonrası, dizi akışının önemlice bir kısmını ifşa ediyor). Bizim mehtaba bakıp hülyalar kurduğumuz gibi, uzaydan mavi gezegene bakan insan soyunun son temsilcileri de hülyalar kuruyor, bir gün o cennete yeniden kavuşma hayaliyle yaşıyorlardı. Aslında çoğu Yeryüzünü hiç görmemiş, ölen ebeveynlerinin anlattıkları üzerinden bir cennet hayali kurmuşlardı.

İnsanlığın ortak hafızasında yer alan (kutsal kitaplarda anlatıldığı gibi) cennetten kovulma ve sonrasında üstüne bir de büyük tufan hikayeleri de böyle bir şey anlatmıyor muydu?

Diziye dönersek, Dünya’ya gönderilen gençler yeryüzüne inince ne gördüler?

Bizim her gün görüp de kanıksadığımız bu cennetin hayal ettiklerinden de güzel olduğunu, elbette. Faciadan 30-40 yıl sonra, artık insanların yaşamadığı Çernobil şehrinin yoğun bir bitki örtüsüne bürünmesi ve birçok canlı türünün de yeniden çoğalması gibi, yeryüzü de yeniden insan eli değmemiş bir cennete dönüşmüştü çünkü.

Sonra ne mi oluyor?

Tarih tekerrür ediyor ve insan soyu bu cennet içinde kaynakları büyütmek ve hakça bölüşmek yerine, kaynaklar için savaşa tutuşuyor. Cenneti cehenneme çevirmenin kestirme yolunu, yani tarih boyunca yaptığımız şeyi, iyi anlatıyor The 100s adlı dizi.

***

FAO’nun (BM Gıda ve Tarım Örgütü) tahminine göre, dünyada üretilen gıdaların üçte biri tarladan sofraya ve oradan da çöpe giden bir süreç içerisinde, kayıp ve israf sonucu heba oluyor. Dünyada milyonlarca insan açlık çekerken, yeni bir üretim artışı yapmadan, sadece bu kayıpları azaltmak bile dünyada açlığa çare olacak büyüklükte. (Dahası, elde kalanlar da aslında ihtiyacımızdan fazla!). Hollanda, Danimarka ve İngiltere’den bazı örnekler, teknolojinin harekete geçirdiği birçok sivil inisiyatifin bu konuda umut vaat ettiğini gösteriyor.

Ancak, asıl sorun bu değil; asıl sorun, birçok bilim insanının yakındığı gibi, biz insanların dikkatini hiç olmazsa sıradan şeyler kadar olsun küresel sorunlara çekip farkındalık oluşturabilmek, insanlığın ortak yaşamsal sorunlarının ancak karşılıklı bağımlılık bilinci içinde çözülebileceğinin bilincine varmak. Sözgelimi, iklim değişikliği ve çevre sorunlarının önemlice bir kısmı bizim farkındalığımızla çözülebilecek türden; kalanı da tüm insanlık olarak adil bir fedakarlığı paylaşmamıza bağlı. Ama hiçbirisi de imkanlarımızı aşacak düzeyde değil. Bu konuda bireyler olarak her birimize ve her ülkedeki milletlere düşen ve aslında sanıldığı kadar zor olmayan görevler var. Ayrıntıları bu yazımızın sınırlarını aşıyor ama şu kadarı açık ki, bizi uyarmaya çalışan bilim insanlarına daha fazla kulak vermemiz gerekiyor çok geç olmadan.

***

Yazımızın başındaki düşünce deneyine geri dönelim. Bütün imkanlar denizi içinde olsanız da dünyada tek başınıza kaldığınızda, mutlu olmak bir yana, yaşamın çekilmez hale geleceğini hemen fark ettiniz değil mi? Durup bir an düşünmek yetiyor; dünyada mutlu olmamız ve refahımız tüm ırk ve mizaç çeşitliğiyle birlikte, başka insanların varlığını zorunlu kılıyor.

İnsan dışındaki canlıların nüfusunu ve oranını dünya otomatik olarak dengeliyor. İnsan ise durmadan yayılan ve yeryüzünde yürümeye başladığından itibaren dünyaya hâkim olma potansiyeli taşıyan bir canlı. Bu süreçte hayat bize hiçbir canlıya vermediği bir ağır görevi yüklemiş; sürekli gelişmek ve ilerlemek. Zira bisiklet sürmeye benziyor medeniyetimiz,

durduğumuzda düşüyoruz. Düştüğümüzde ise kıt kaynaklar için savaşarak hiçbir canlının yapamadığı kitlesel kıyımı yapıyoruz.

Oysa öte dünyada umduğumuz cennete ulaşabilmek için önce burada, bu dünyada cennetimizi kurmakla görevliyiz ve bunun için gerekli imkan ve yeteneklere sahibiz. İnsanlık karnemizin notları bu süreçte verildiğine göre, daha iyisi ve kusursuzu olan öte dünya cennetine ulaşmak da her şeyden önce bu yeryüzü cenneti idealine verdiğimiz katkıya bağlı, değil mi?

“Hal ve gidiş” karnesi kırıklarla dolu olsa da :), insanlığın şimdiye kadar ki başarılarını da küçümseyemeyiz. Önceliklerimizi yeniden düzenlersek, adil ve sürdürülebilir kaynak kullanımını da başarabiliriz. Bu açıdan bakıldığında, dünyanın kaynakları da neredeyse sonsuzdur aslında.

Zifiri karanlık içinde, soğuk ve uçsuz bucaksız uzayda, imdadımıza yetişecek Nuh’un gemisi, aslında işte bu güzel gezenimizin ta kendisi; İçine her türden canlıyı ve tüm insanlık ailesini almak üzere tasarlanmış muhteşem bir gemi. Öyle bir gemi ki, kızılca kıyametin ortasında, dört buçuk milyar yıl önce demir almış zamandan. Tam donanımlı, ultra konforlu bu olağanüstü gemi, saatte yüz dokuz bin kilometre hızla süzülüyor1 uzayda. Biz fanilere için ölüm korkusu salan depremler, bu gemi için hafif sarsıntılar sayılır ancak. Oysa ne badireler atlatmış bu yolculukta; bağrına uzaydan dev gülleler saplanmış, yeryüzünün hakimleri dinozorlar hiç yaşamamış gibi olurken, keskin iklim değişiklikleri üzerinde yaşayanları defalarca değiştirmiş, nice yıkılmaz zannedilen insan medeniyetleri bir kalemde silinmiş yüzeyinden. O ise yoluna devam ediyor aynı hızla.

“Kaptanı Nuh olan bir gemide dalgalardan korkulmaz” derler. Lakin bu geminin kaptana ihtiyacı yok, zira bu gemiye hiçbir şey olmaz. Kırılgan olan, tehlikede olan o değil; biziz çünkü!

Çok geç olmadan doğru adımları atmalıyız. Yeryüzü cenneti idealimize her zamankinden daha yakınız. Nuh’un gemisi limanda hazır… her zamanki gibi.

Öncelikle, günlük yaşamdan küresel ölçekteki daha esaslı konulara kadar, insan medeniyetinin nasıl bir karşılıklı bağımlılık içinde olduğu ve esasen güzel olanın da bu olduğunu görmemiz gerekiyor. Gelecek yazımızda buradan devam edelim.

Sevgiyle kalın.

Mehmet MURAT

 


1 “Kurşun gibi” diyemiyoruz, zira en hızlı kurşun saatte 4-5 bin km civarında bir hızla gider. Dünyanın Güneş etrafındaki yörüngesel hızı saatte 109 bin, Güneşin Galaksi merkezine göre yörüngesel hızı ise yaklaşık 900 bin km.

İyilik Rüzgârıyla Şifa Bulmak

,

Gül alırlar gül satarlar

Gülden terazi tutarlar

Gülü gül ile tartarlar

Yunus Emre

Geçen ayki yazımızda, Adam Grant’ın popüler kitabı Almak ve Vermek’in[1] izini sürerek, iyilikseverlerin (vericiler) iş ve hayat başarısının bencillerden (alıcılar) genel olarak daha yüksek olduğunu, ancak vericiler içerisinde, başarı merdivenlerinin en altında kalanların da bulunduğuna dikkat çekmiştik.

Sözkonusu yazımızda da belirttiğimiz gibi, vericiler, yardımlaşarak, işbirliği yaparak, insanları etkileyip potansiyellerine erişmelerine destek olarak, çevrelerinde (bizim deyimimizle) bir iyilik rüzgarı estirirler. Bu ise onlara işbirliğine hazır geniş bir çevre kazandırır ki, bu da başarı merdivenlerinin en tepesinde bu insanların yer almasının nedenini açıklar. Bu rüzgar iledir ki, bulundukları ortamın toplam verimliliğini ve en önemlisi “paylaşılacak pastayı büyüttükleri” için, yavaş yavaş dost ve müttefik kazanıp, işbirliği ve verimlilik temelli networklerini oluştururlar.

Pekiyi, başarılı vericileri başarısızlardan ayıran faktörlerin nedir?

Adam Grant, yaptığı araştırmalar sonucunda, yardımlaşma konusundaki tutumlarına göre insanları dört gruba ayırmış. Bunu netleştirmek için biraz görselleştirip bir tabloya aktaralım. Zira, aradığımız soruya verilebilecek cevabın önemlice bir kısmı burada gizli.

Tablodan da anlaşılacağı üzere, bu dört grup:

– Kendi çıkarını da başkalarının çıkarını pek düşünmeyenler, yani duyarsızlar,

– Başkalarının çıkarına duyarsız, kendi çıkarlarına çok duyarlı olan benciller,

– Başkalarının çıkarına çok duyarlı, kendi çıkarlarına az duyarlı insanlar; Bunlar, başkaları için kendilerini feda eden özverili vericiler, ve

– Hem başkalarının çıkarı, hem de kendi çıkarlarına duyarlı ötekiciler, yani başarılı

Bizim odağımızdakiler son iki grup, yani vericiler. Zira, önceki yazımızda da belirttiğimiz gibi başarı merdivenlerin en altında da en üstünde de vericiler var. Bu sınıflama bize, vericilerin neden hem en başarılı, hem de başarısızlar grubunu oluşturduğunun bazı ipuçlarını veriyor:

a- Kendi çıkarını geri plana iterek başkalarını önceleyenler bir süre sonra tükeniyor ve verimsizleşiyorlar. Bu grupta iyi niyetli ama şanssız olanlar ise, hep veren ama iyilik yaptıkları insanların hayatlarına kattıklarının olumlu sonuçlarını görme fırsatı olmayanlar, zira bu grup tükenmişlik sendromuyla daha fazla yüz yüzeler. Bu grupta özellikle öğretmenler (hayatın hızlı akışı, mezun ettikleri öğrencilerle bağlarını çoğunlukla kesiyor) ve acılarına tanık oldukları, ama iyileşmiş hallerine pek tanık olamadıkları insanlara yardım eden sağlık çalışanları. Oysa, vericiler için en değerli şey (çoğu zaman kendi çıkarlarından da fazla) insanların hayatına bir değer katmak. İleride değineceğimiz üzere bu, yaptıkları iyiliğin de kendilerine “sağlık ve mutluluk” olarak döndüğü nokta çünkü. (Müsaadenizle, burada küçük bir parantezle öğretmenlerim Mustafa Gizligider, Nebahat Seyhan, Şükrü Akpınar ve daha birçok değerli insanları minnet ve şükranla anmak istiyorum. Hiç de tükenmişlik sendromu yaşamış görünmüyorlardı. Belki öğrencilerine ne kadar değerli katkılar yaptıklarını bizzat görme şansları olmuştur. Artık daha iyi biliyorum ki, iyilikseverler için en değerli ödül de işte bunu görebilmek.)

b- Hem kendi çıkarına hem de başkalarının çıkarına duyarlı vericiler (ötekiciler) ise hem mutlu hem de başarılı grubu oluşturuyor. Bir yandan yaptıkları iyiliğin olumlu manevi karşılığını (sağlık ve mutluluk) olarak alırken, tükenmişliğe ve bencillerin istismarına da uğramıyorlar.

Bu son husus üzerinde biraz durmalıyız. Zira, bu gruptakiler de iyilik yapmaya özverili vericiler kadar, hatta onlardan daha fazla önem veriyor. Ancak bunlar, iyilik yaparken bencillerin istismarına uğramamayı da, en optimum vericilik stratejisini oluşturmayı da başarmış bir grup. Zira, bu grup şaşırtıcı biçimde benciller kadar özgüven ve hırsa sahip. Bill Gates’in deyimiyle, “insan doğasının iki büyük gücü, bencillik ve başkalarını gözetmek!”.

Bencillik ve başkalarını gözetmenin aynı amaç uğruna birleştirilmesine şaşırdınız mı?

Kanadalı psikologlar Jeremy Frimer ve Larry Walker, Yardımsever Kanadalı Ödülü (Caring Canadian Award) sahipleri ile ilgili yaptıkları anket ve araştırma sonucunda, bu ödüllü inanların yaşam felsefesinde sözkonusu iki hususa (bencillik ve başkalarına yardım) birlikte vurgu yaptıklarını ortaya koymuşlar.

İlk bakışta şaşırtıcı gelen bu türden bulgular, iyilikseverlerin/vericilerin her şeye rağmen iyilikten asla vazgeçmediklerini, kendi hayat başarıları konusunda alıcılar kadar da hırslı olduklarını ortaya koyuyor. Zira bu insanlar etraflarında iyilik rüzgarı estirmenin başarı ve mutluluğu birlikte getirdiğini keşfetmiş ve iyiliğin değerini anlayıp içselleştirmiş, hayata değer katmaya önem veren insanlar. Bu yüzdendir ki, onlara göre iyilik, en az başarı odaklı işler kadar ciddiyetle yapılacak işlerdir. Bu nedenle, gerektiğinde istismarcılara karşı rahatlık ve özgüvenle hayır demesini öğrenmişlerdir. İlk başlarda uğradıkları istismar, başkalarına yardım ederken kendi işlerini ihmal etmeleri v.b. nedenlerle başarı yolunda geride kalsalar da, iyiliği ilkesel bir çerçevede ele almayı öğrendiklerinde kendi özgün farklarını ortaya koyup iyilik rüzgarı estirebilmektedir. (Kitapta bu insanların istismara uğramdan iyilik yapma stratejileri hakkında geniş bir bölüm bulacaksınız).

Bu insanların, gerektiğinde, kolaylıkla hayır diyebilmelerinin sırrı da bize göre basit: İyilik bu insanlar için ilkesel bir tutum ve içselleştirilmiş bir yaşam felsefesi; özverili vericilerde olduğu gibi gerektiğinde bile hayır diyememekten kaynaklanan bir zaaf değil! Bu önemli fark, iyilik yapmak için onlara,

– en doğru zamanı, yani işlerini aksatacak kadar rastgele değil, belirli ve en uygun bir zamanı,

– en doğru kişileri, yani yardım isteyen ama bunu sorumsuzluk veya istismar amacıyla yapmayan dürüst insanları,

– en doğru yöntemi, yani balık vermeyi değil balık tutmayı öğreten tutumu,

bulup uygulama güdüsü vermektedir.

İyilik yapmak bu insanlar için neden bu kadar önemli?

Başta bahsettiğimiz işbirliğine dayalı çevre (network) ve verimlilik etkisinin dışında, iyiliğin “mutluluk etkisi” ve hayata muazzam bir anlam katma potansiyeli sözkonusu çünkü. Vericilerin iyilik yapmayı vazgeçilmez bir ilkesel tutum ve içselleştirilmiş bir yaşam felsefesi yapmalarının temel nedeni de bize göre işte bu.

Verimliği ve paylaşılacak pastayı nasıl büyüttükleri konusu bu yazıya sığamayacak kadar geniş bir konu, bunun için Grant’ın kitabını okumanızı özellikle öneririm. Biz burada, bu iki etkiyi en kolay yaşayıp gözlemleyebileceğiniz ortam olarak gönüllülük hareketleri ve hayırseverlik girişimlerini örnek vermekle yetinelim. Bunlar, en rekabetçi toplumlar olarak bildiğimiz Batı’da bile hızla yaygınlaşan ve değeri her ortamda dile getirilen olgulardan biri. O kadar ki, Forbes ve The Economist gibi iş dünyasına hitap eden medya organlarında bile gönüllülük ve (internette artık küresel bir rüzgar haline gelen) “Her Fırsatta İyilik” (Random Act of Kindness) konulu haber, yorum ve bloglara rastlanıyor.

Bunlardan birinde, Forbes’a yazan Kathleen Taylor-Gadsby[2], bir gönüllük deneyiminin kendisi için liderlik ve iş hayatına dair çok önemli üç katkısının olduğunu vurguluyor:

– Esneklik: Aynı imkan ve malzemelerle, sayısı sürekli değişen insanlara hizmet edip, misyonu aynı titizlikle sürdürebilmek,

– bunun sonucunda gelişen problem çözme yeteneği ve inisiyatif alabilme becerisi,

– aynı insancıl değerleri önemseyen insanlarla çalışmanın getirdiği kendiliğinden gelişen güçlü sosyal bağların verdiği huzur ve mutluluk.

Harvard Health’de yayınlanan bir makalede[3] ise sözkonusu mutluluk etkisinin insanlarca maaşlarına yapılacak yüklü artışlarından bile değerli görüldüğünü ortaya koyan bir araştırmaya yer verilmiş.

Kısacası gönüllü sosyal hizmetler hem yeni dostlar ve çevre kazandırıp sosyalleşmenizi, insan ilişkilerinizde daha başarılı olmanızı, hem de kariyerinizde daha başarılı olmanızı sağlar.

Ayrıntıları bu yazıya sığmayacak kadar geniş olan iyilik yapmanın ruh ve beden sağlığına faydalarını ise kısaca oksitosin, dopamin, seratonin gibi “mutluluk hormonlarını” artırıp, stres hormonu kortizolü düşürerek sağlık ve mutluluk vermesi olarak özetleyebiliriz. İşte bu yüzden iyilik yapmak doğal bir anti depresan, sakinleştirici, tansiyon düşürücü, kalp dostu ve hatta bir ağrı kesici işlevi görür.

Daha önemlisi de iyilik yapılan kişiye sevilip değer verildiğini hissettirmesi, iyilik yapanın da özdeğer algısını yükseltmesi ve ortamda sevgiyi mayalaması ile hayata huzur ve anlam katması değil mi?

İyilik, nezaket ve sevgiyle kalın.

 

Mehmet MURAT
Profesyonel Koç

 


 

[1] Adam Grant. Vermek ve Almak: Başarı İçin Devrimsel Bir Yaklaşım. Modus Kitap, 3. Baskı, 2017.

[2] https://www.forbes.com/sites/forbescoachescouncil/2017/10/16/volunteering-a-formula-for-help-and-happiness

[3] https://www.helpguide.org/articles/healthy-living/volunteering-and-its-surprising-benefits.htm

Almak Vermek Alda(T/N)Mak

,

Hiçbir iyilik cezasız kalmaz.

– Clare Boothe Luce

Yaşlı, güngörmüş bir adam, çölde devesinin üzerinde ilerlerken açlık ve susuzluktan ölmek üzere olan genç bir adama rastlar. Hemen devesinden inip adama biraz su ve yiyecek bir şeyler verir. Su ve yiyecekle kendine gelen genç, bir çırpıda deveye biner ve uzaklaşmaya başlar. Yaşlı adam, deveyi çalan gencin ardından seslenir: “Ey genç, yapma bunu! Çaldığın deve değil gücüme giden. Asıl mesele şu ki, korkarım sen içimdeki insanlara yardım etme isteğimi öldüreceksin!”[1]

***

“Ders çalışırken bana çok yardım etti, ama sınavda ben geçtim, o ise kaldı” 🙂 Bu cümle size hiç de yabancı gelmedi değil mi? Hatta belki bu cümleyi bizzat siz birisi için kurdunuz veya başka biri sizin için. “Garip ama gerçek” türünden anlattığımız bu tuhaf durumun sandığımızdan da yaygın olduğunu biliyor muydunuz?

İnsanların yardımlaşma ve işbirliğine ilişkin tutumlarını “alıcılar” ve ”vericiler” olarak iki uçta sınıflarsak, sizce hayatta hangileri daha başarılıdır? “Alıcılar elbette” diyorsanız, gerçeğe (tersinden) yaklaşmış olabilirsiniz. Zira, Vermek ve Almak: Başarı İçin Devrimsel Bir Yaklaşım[2] başlıklı kitabında, alıcılar ve vericilerin hayat başarısını derinlemesine inceleyen Adam Grant’a göre, başarı basamaklarının en altında yer alanlar, hep verici olanlar. “Birçok önemli meslek dalında, vericiler hep dezavantajlı konumdadırlar: Başkalarının daha iyi konuma gelmesine yardımcı olurlar ama bu esnada kendi başarılarını feda ederler” diyor Adam Grant. İşte birkaç örnek:

  • Kaliforniya’da 160’tan fazla mühendisin birbirlerinden aldıkları yardım ve verdikleri desteği değerlendiren bir araştırmaya göre, “en başarısız” mühendisler aldıklarından fazlasını verenlermiş. Başkalarına yardım etmek için, işlerinin başından ayrılmak, kendi işlerini bitirmelerine engel oluyormuş.
  • Belçika’da 600’den fazla tıp öğrencisiyle yapılan çalışmaya göre, en düşük notlara sahip olan öğrenciler genelde vericiler olmuş. Vericiler sınıf arkadaşlarının derslerine yardım ederken zamanlarını, kendi eksiklerini tamamlamaya harcamak yerine, zaten bildikleri şeyleri başkalarına aktarmakla geçirmişler.
  • İş hayatında, alıcılara kıyasla vericilerin %14 oranında daha az gelir elde ettikleri… %22 oranında daha az güçlü ve dominant olarak görüldükleri yönünde deliller mevcut.

Yeterince açık: Vericiler kaybeder. İkna oldunuz mu? Acele etmeyin, zira tüm hikaye bundan ibaret değil. Zira, henüz asıl soruyu sormadık.

“Vericiler başarı merdivenlerinin en dibinde yer alıyorsa, en tepede kimler var?” diye soruyor Grant. İşte cevabı: “Yine vericiler!”.

Yani, başarı merdivenlerinin en altında da en üstünde de vericiler var!

Ya alıcılar? Onlar, dengeleyicilerle (aldığı kadar vermeyi seçenler) birlikte ortalardalar.

Hep verici olmak kaybettiriyorsa, en üsttekiler içinde vericiler olmamalı veya az olmalı, değil mi?

O halde, başarılı olan vericilerin avantajları, alıcıları da bir süre sonra yolda bırakan etkenler neler?

Adam Grant’ın kitabı baştan sona bu soruların cevabıyla ilgili. Çarpıcı örnekler ve son derece zekice araştırma ve argümanlarla sizi ikna ediyor: Hayır, yaygın kanının aksine, vericiler kazanır!

Pekiyi, baştaki onca tersini gösteren örnekler varken, bu nasıl oluyor? Bunun için en iyisi kitabı okumanız; Zira, özet cevap, (asıl kazancınız olacak olan) bu kitabın açacağı geniş ufku size veremeyecektir.

Ancak, bu yazı da boşuna yazılmadı sevgideğer okurlar 🙂 İşte size kitaptan özetleyerek verebileceğim kısa cevap: Hep alan ama vermeyi hiç düşünmeyen alıcılar, başlangıçta hızlı ilerleseler de, bir süre sonra hikayemizdeki gibi, “deveyi çalarak” bulundukları ortamda yıkıcı rekabeti başlatırlar. Zamanla, hep alıcı oldukları anlaşılan bu insanlara karşı vericiler ve dengeleyiciler (yani, herkes 😊) adeta “sessiz bir ambargo” başlatır. Oysa vericiler başta kaybediyor görünseler de, bulundukları ortamın toplam verimliliğini ve en önemlisi “paylaşılacak pastayı büyüttükleri” için, yavaş yavaş dost ve müttefik kazanıp, networklerini oluştururlar.

Bu kadar mı?

Elbette değil! Adam Grant’ın tezi, gerçekten de “devrimsel bir yaklaşımı” temsil ediyor ve en azından vericilerin aldatılmaktan nasıl korundukları, toplam verimliliği ve pastayı nasıl büyüttükleri ve daha da önemlisi bulundukları ortamda iyilik rüzgarı estirerek zaman zaman alıcıları bile dönüştürmeyi nasıl başardıkları… gibi çok önemli ayrıntıların da üzerinde durmamız gerekir. Ama yazıyı uzatmamak için şimdilik burada kesiyorum.

Gelecek yazıda, hem kendi mutluluğumuz hem de çevremiz için umulmadık sonuçlar doğurabilecek bir konu üzerinde sohbet edelim: Bir iyilik rüzgarı başlatmak.

Bu vesileyle, burada üzerinde duramadığımız soruları da tartışmak üzere, sevgiyle kalın.

Not: Neticede tarafımız belli oldu 🙂 bizce vericiler/iyililer kazanır. O halde “Hiçbir iyilik cezasız kalmaz” sözüne katılıyor muyuz? Gelecek yazıda konuşacağımız üzere, tedbirsiz vericiler için bu söz bir dereceye kadar doğru. Ama bizim burada yaptığımız küçük bir söz oyunu sadece: Arapçadan dilimize geçen ceza kelimesi aslında nötr olarak “karşılık” demek. Yani, “(aslında) hiçbir iyilik karşılıksız kalmaz” sevgideğer okurlar 🙂

 

Mehmet Murat

 


 

[1] Maalesef bu hikayenin kaynağını hatırlamıyorum. Hoşgörünüze sığınarak, aklımda kaldığı şekliyle özetledim.

[2] Orijinal adı Give and Take: A Revolutionary Approach to Success olan eser Acar Erdoğan tarafından tercüme edilip, Modus Kitap tarafından yayınlanmıştır. 3. Baskı, 2017.

Ruh İkizimizi Ararken Kaybettiklerimiz

,

Bir dostluğu veya duygusal ilişkiyi sürdürme biçiminizin altında nasıl bir anlayış yatıyor? Bunu öğrenmek için aşağıdaki testi, her bir ifadenin size uygunluk derecesine göre, 1’den 5’e bir puan vererek tamamlamak ister misiniz?

(Puanlamada “1: Hiç katılmıyorum”, “5: Tamamen aynı fikirdeyim” demek).

1. Romantik bir ilişkinin başarısı, iki kişinin birbirleri için “en doğru” insan olmasına bağlıdır.

2. Henüz karşılaşmamış olsam da benim için mükemmel bir insan mutlaka vardır.

3. Evlilikte eşimizle derin bir yakın ilişki potansiyeli varsa, bunu keşfetmemiz mümkündür. Ama bu yakın ilişkiyi kurmak çabayla olacak bir şey değil.

4. Evlendikten sonra da eşimle tutkulu bir aşk yaşamak isterim ve bu benim için çok önemli.

5. Tutkuyla aşk olmadığım biriyle evlenmek istemem.

6. Karşıma çıkan kişi eğer tanıştığım en muhteşem insansa, ancak o takdirde onunla evlenirim.

7. Başarısız evliliklerin nedeni, eşlerin birbirleri için en uygun kişiler olmamasıdır bence.

8. İki insan arasındaki bağ, daha onlar tanışmadan önce var olan (ortak) bir şeylerle oluşur.

9. İlişkimizde aşk varsa onu keşfedebiliriz belki, ama aşk bizim oluşturacağımız bir şey değildir.

10. Romantik bir ilişkinin başarısı insanların o ilişkiyi yürütmek için verdiği çabaya bağlıdır.

11. Evlilikte çaba, eşlerin kişiliklerinin uyumlu olup olmamasından daha önemlidir.

12. Eşler yeterince çaba gösterirse, birçok evlilik yürür bence.

13. Herhangi ortalama bir insanla mutlu bir evlilik yürütebilirim, yeter ki makul-mantıklı biri olsun.

14. Çoğu evliliğin başarısız olmasının nedeni, eşlerin yeterince çaba göstermemesidir.

15. Bir insanı iyi tanımak için onunla yeterince uzun bir zaman geçirmek gerekir.

16. Rastgele biriyle evlensem bile mutlu olmayı başarabilirim.

17. Evlilik için “doğru insan” (tam aradığım kişi) diye bir şey yoktur.

18. Mükemmel uyum beklentisiyle eş arayanlar boşa zaman harcar.

İlk dokuz ifade için verdiğiniz puanları toplayıp dokuza bölün ve bunu birinci bölüm puanı olarak bir yere not edin. Kalan dokuz ifade için de aynı şeyi yapın ve onu da ikinci bölüm puanı olarak not edin. Böyle yapmamızın nedeni bu iki soru grubunun evliliğe bakışta tamamen farklı iki ayrı düşünme biçimini yansıtıyor olması: İlk dokuz ifade “ruh ikizini bulma” anlayışını, sonraki dokuz ifade ise “evliliği çabayla yürütme” anlayışını temsil ediyor. Hangisinde puanınız yüksekse (yani toplam maksimum puan olan 45’e ne kadar yakınsa) sizin düşünme biçiminiz de ağırlıklı olarak o anlayışa yakın demek.

Bu test sorularını BBC Future dergisi yazarı William Park’ın bir yazısından uyarladım. Yazar bu soruları Aurora Üniversitesi’nden (ABD) Renae Franiuk’un tasarladığı anketten almış ve yazısında araştırma sonucunun geniş bir özetine ve Franiuk ile yaptığı söyleşiye yer vermiş. Araştırma gerçekten ufuk açıcı ve akla gelebilecek iki soruya ışık tutuyor: İnsanların bir ilişkiye yaklaşımında gerçekten böyle bir ayrım var mı, varsa bu ayrımın sonuçları gündelik hayatımız açısından ne kadar önemli?

Franiuk’un araştırmasına göre, insanların çoğunluğu bu iki görüş arasında bir yerde duruyor; Her iki anlayıştan da izler taşısa da zaman zaman veya duruma göre de iki uçtan birine uyan bir davranış sergiliyor. İlginç olan ise ankete cevap verirken insanların büyük bir kısmında “mantıklı düşünme“ sürecinin devreye girmesi ve “ruh ikizi” anlayışı yerine “emek anlayışı”na uyan cevaplar vermesi. Ancak bu insanların davranışları incelendiğinde, önemlice bir kısmının aslında ruh ikizi anlayışına daha yakın olduklarına dikkat çekiyor Franiuk. Bu da sorumuzun ikinci kısmını cevaplıyor: Bu iki anlayış farkının gündelik hayatımıza etkisi sandığımızdan büyük.

Bunu daha iyi görebilmek için iki anlayışın uç örneklerini kıyaslamak gerekir. Zira ilişkilere ilişkin bu iki uç yaklaşımın davranış kalıpları çok farklı ve farklı sonuçlara yol açıyor. Test sorularından da anlaşılacağı üzere “ruh ikizi” anlayışını (ilk 9 soru) benimseyenler bir ilişkinin başarısını şansa ve “doğru insana” rastlamaya bağlayıp ilişkiyi yürütmek için çaba harcamayı gereksiz görürken; “yürütme çabası” anlayışına sahip insanlar ilişkilerinin sağlığını şansa değil, bunun için harcayacakları emeğe bağlamaktadır.

Bu anlayış farkı bir ilişkiye başlama biçimini de onu sürdürme biçimini de belirliyor; Gerçek aşkı (ruh ikizini) bekleyenler kolay kolay harekete geçemezken, ilişkiye emek verme anlayışı ile yaklaşanlar çok daha kolay iletişime geçerek adım adım ilişkilerini güçlendirmeyi seçiyor. Bir sorun veya anlaşmazlık çıktığında [yaşanan sahici bir hayatsa, çıkmaması sürpriz olurdu :)] ruh ikizi anlayışına sahip olanlar ya kaçıp uzaklaşmayı ya da sorunları görmezden gelmeyi seçiyor. Bu aslında şaşırtıcı değil, aksine ruh ikizi düşüncesinin doğal mantıksal sonucu: “Ruh ikizleri arasında sorun olamaz; sorun varsa, o ruh ikizim değil demek” :). İlişkide çabaya inananlar ise sorunları konuşmaya ve çözüm bulmaya çalıştıkça ilişkilerini geliştirme şansı yakalarlar. Hatta bazen yaşanan bir sorun, ilişkilerini daha da güçlendirmek için bir fırsat haline gelir.

Franiuk’un ifadesiyle “ruh ikizi anlayışına sahip olanlar ilişkilerini riske atıyor”; aradığı gerçek aşkı bulduğuna inananlarda, sorunlu bir ilişkiyi duygularını bastırarak, uzun süre devam ettirme eğilimi de gözleniyor. İlişki uzadıkça şiddet eğiliminin de arttığına ve bağışlayıcı özelliklerini devam ettirdikçe de eşlerin (özellikle kadınların) kendilerini riske attıklarına dikkat çekiyor Franiuk.

Buna karşılık, emek anlayışı ise umulmadık sonuçlar doğuruyor. BBC yazarı W. Park da buna dikkat çekmek için “birbirlerine hiç de uymadıklarını düşündüğünüz çiftlerin ilişkilerinin günden güne geliştiğine şahit olup şaşırdığınız oldu mu hiç?” diye soruyor. Franuik emek anlayışına sahip eşler arasında iletişimin daha iyi olduğunu ve ilişki süresi uzadıkça da tatmin duygusunun yükseldiğini vurguluyor.

BBC yazısında yer verilmeyen bir hususun da bu süreçte çok önemli olduğunu düşünüyorum: İnsanın değer verdiğine emek vermesi ve belki bundan da önemlisi ise insanın emek verdiğine değer vermesi. “Benjamin Franklin Etkisi” (The Benjamin Franklin Effect) de denen bu duruma göre, emek verdiğimiz insan için bir “duygusal yatırım” yapmış oluyoruz ve emek verdikçe de daha çok bağlanıyoruz. Bunun hoş sürprizlerinden biri de şu: Sizi sevmeyen birinden yardım isteyin, bir iyilik yaparsa size dost olma ihtimali yüksektir. Benjamin Franklin bunu “Size iyilik yapan birisi, sizin de ona iyilik yapma ihtimalinize kıyasla, size yeniden bir iyilik yapmaya çok daha hazır olacaktır” sözleriyle açıklıyor.

Franiuk’un araştırmasının sonuçları dikkat çekici olsa da aslında çoğumuzun bildiği bir durum değil mi bu iki yaklaşım farkı? Rüzgar Gibi Geçti’de Scarlet gerçek aşkını ararken gözünün önündekini görememiş, Selvi Boylum Al Yazmalım’da Asya ise “sevgi iyilik, dostluk, emektir” demişti. Hatırladınız mı?

Bunu biliyor olsak bile, gündelik hayatta bunu unutma eğilimimiz çok yüksek maalesef ve bu hayatımızı derinden etkiliyor. Bir ilişkiye başlayıp, bir gün aniden sırra kadem basan ve bıraktığı kişiye tarifsiz çelişkiler yaşatanlardan (artık bu o kadar yaygın ki bir ismi var: Ghosting yani hayaletleşme), hiç emek harcamadan büyük aşkını bir gün bulacağını düşünerek ömrünü geçirenlere kadar ne çok örnekleri var. Karşılaştığının ruh ikizi olmadığını “anlayan” (?) sessiz sedasız kaçıyor; hayatımızdaki kişi “o beklenen” değilse, niye emek verelim ki?

Oysa aşkın ömrü bilimsel araştırmalara göre aylarla veya an fazla birkaç yılla sınırlı. Gerçek aşk ise yılların ve karşılıklı harcanan emeğin ürünü.

Yazarının ismini hatırlayamadığım bir yazının başlığı “Aslında hepimiz yanlış kişiyle evleniriz” idi. Yazar, normal olanın da zaten bu olduğunu anlatmaya çalışıyordu. Çünkü hepimiz parmak izlerimiz kadar kendimize hasız ve güzel olan da bu. Bir dostluk ve ilişki için gerekli olan aynı özellikler değil, dürüstlük, fedakârlık, iletişime açıklık, … gibi insancıl değerler ve sağlıklı bir kişilik değil mi? Aynı kişilik özellikleri ile donatılmış olsak bile bu hiç çabasız mükemmel bir ilişkimiz olacağı anlamına gelmez. Bir elmanın yarısı olmamız hep aynı kalacağımız anlamına gelmez, zira zaman kaçınılmaz olarak değiştirip olgunlaştırır ikimizi de. Önemli olan dostluğu ya da ilişkiyi sürdürebilecek olgunlukta olmak ve gerektiğinde sorunların üstesinden gelmek için çaba göstermek.

Bir dostluğa ve sağlıklı bir duygusal ilişkiye bakışımızı etkileyen başka önemli bir husus da kendimize ve hayata bakışımız. Yazıma buna ilişkin küçük bir hikayeyle son vermek istiyorum:

İki boyutlu bir dünyada bir Üçgen yaşarmış, eksik de olsa bir daireye yakın biçimi olanlar yuvarlanıp giderken 🙂 Üçgen yuvarlanamadığı için birinin gelip onu bir yerlere götürmesini bekliyormuş. Bir Kare ile karşılaşmış bir gün, tam da kendisi kadar eksik parçası varmış ama birlikte yuvarlanamadıkları için uymamış Üçgen’e. Bazı dairelerin de çok fazla eksik parçası varmış, onlar da uymamış.

Biri hiç anlamıyormuş iletişimden, bir başkası da fazla hassasmış o da bağ kuramamış Üçgen’le. Kimi fazla yakından bakarken, kimileri de fark etmeden gelip geçmişler. Kendini çiçeklerle bezeyerek daha çekici yapmaya çalışmış ama kendisi fark edilmemiş bu kez de. Göz alıcı olmayı denemiş ama bu da utangaç alanları ürkütüp kaçırmış sadece.

Nihayet tam olarak uyan biri çıkagelmiş; bir Eksik Daire, tam kendi boyutunda üçgen bir eksiği olan. Her şey çok güzelmiş başlangıçta, o da artık nihayet yuvarlanıyormuş biriyle. Tam onlar ermiş muradına derken… çok geçmeden Üçgen büyümeye ve büyüdükçe de dairenin eksik parçasına uyamamaya başlamış. Sonunda kopmuşlar.

“Büyüyeceğini bilmiyordum” demiş Eksik Daire.

“Ben de bilmiyordum” demiş Üçgen.

“Ben, o hiç büyümeyen kendi eksik parçamı arıyorum” demiş ve onu terk etmiş Eksik Daire.

Sonra bir gün çok farklı görünen biri çıkagelmiş; Hiç eksiği olmayan tam bir Daire.

“Benden ne istiyorsun?” diye sormuş Üçgen.

“Hiçbir şey” demiş Daire.

“Sana neyim lazım?”

“Hiçbir şeyin.”

“Galiba beklediğim sendin” demiş Üçgen, “belki senin eksik parçanım ben.”

“Ama bir parçam eksik değil” demiş Daire, “uyabileceğin bir yerim yok.”

“Ah, ne kötü. Belki seninle yuvarlanırım diyordum.”

“Benimle yuvarlanamazsın ama belki istersen kendi kendine yuvarlanabilirsin.”

“Kendi kendime mi? Bir eksik parça kendi kendine yuvarlanamaz”

“Hiç denedin mi?”

“Ama sivri köşelerim var, yuvarlanacak şekilde değilim.”

“Köşeler aşınır ve şekiller değişir… Her neyse sana veda etmeliyim. Belki yine karşılaşırız.” demiş ve yuvarlanıp gitmiş Daire.

Üçgen yine tek başına kalmış. Uzun müddet orada öylece durmuş. Sonra yavaşça bir köşesi üzerinde dikilmiş… ve lap diye takla atarak düşmüş. Bir daha denemiş ve yine aynı. Ama fark etmiş ilerlediğini ve denemeyi sürdürmüş. Çok geçmeden köşeleri aşınmaya ve şekli değişmeye başlamış. Bilmiyormuş nereye gittiğini ve umurunda da değilmiş artık. “Yuvarlanıyorum ya, önemli olan bu” diyormuş. Sonunda hızlanmış, hızlanmış… ve bam! O da ne? Daire’ye yetişmiş. Artık yan yana yuvarlanıyorlarmış.[1]

Biz birinin eksik parçası değiliz, o da bizim tamamlayıcımız değil. Biz, birlikte aynı yolu dostlukla yürümenin ve yaşamı paylaşmanın gereğini yapan iki yoldaşız.

Sevgiyle kalın.

 

Mehmet Murat

 


[1] Shel Silverstein. Eksik Parça Büyük O ile Karşılaşıyor. Butik Yayıncılık.

Yeni Lezzetler İçin Yaşamın Tarifini Değiştirmek

,

Tüm zorlukları, onları çözmeniz için mümkün ve yeterli

olacak kadar çok parçaya ayırın. – Rene Descartes

 

“Köfte nasıl yapılır?” diye sorsam, muhtemelen cevap vermek yerine “hangi köfte?” diye sorarsınız. Çünkü bir çırpıda sayamayacağımız kadar çok köfte çeşidi var ve muhtemelen kendine has bir köftesi olmayan bir yöremiz de yok. Her biri seviliyor ki birbirini dışlamadan varlığını sürdürüyor, değil mi?

Yemek yapmanın benim için güzel tarafı, gündelik hayat içinde hiç olmazsa bir öğün bir şeyler üretiyor olmak. Yeni tarifler denediğimizde ise o günün bir farkı vardır artık. Zira yenilik, hele de beğendiğimiz bir şey ortaya çıkarmışsa, hayatımızda yeni bir lezzet demek; insan tekdüzelikten çabuk sıkılıyor çünkü. Mutluluk araştırmalarına göre, öznel/sübjektif mutluluk düzeyimizdeki düşüşün bir nedeni de hayatın fazla rutinleşmesi. Meşhur örnek, piyangodan yüklü miktar ikramiye kazananların da bir kazada sakatlananların da bir yıl sonra çoğunlukla eski öznel mutluluk seviyelerine geri döndüklerinin gözlemlenmesi.

Mutluluk düzeyimizdeki düşüş yalnızca rutinleşmeden kaynaklansaydı, buna sevinmemiz gerekirdi. Oysa mutluluk düzeyimiz kimisi değiştirebileceğimiz, kimisi de değiştiremeyeceğimiz çok sayıda faktöre bağlı. Kadim bilgelik bize “değiştirebileceklerimiz için cesaret, değiştiremeyeceklerimiz için sabır ve ikisi arasındaki farkı anlayabilecek kadar feraset”i öğütler. Oysa bu ikisi arasındaki farkı görebilmek de büyük marifet istiyor çoğu zaman.

Pekiyi, ne yapmalı bu ikisi arasındaki farkı görebilmek için?

Yaşamınızın tarifini değiştirmeye ne dersiniz?

Nasıl mı?

Köfte konumuza geri dönemlim o zaman :).

İnternetteki sayısız köfte tarifleri içinde boğulmamak için, adını bildiğim köftelerden Akçaabat, Tekirdağ ve İnegöl köfte tariflerine baktım. Tariflere göre, hepsini sırayla deneyecek olsam aşağıdaki malzemelere ihtiyacım olacak.

1. Kıyma 6. Yağlı Kuzu Boşluk Eti 11. İrmik 16. Su
2. Sarımsak 7. Domates 12. Sıvı Yağ 17. Limon Suyu
3. Ekmek Kırıntısı 8. Yeşil Sivri Biber 13. Kimyon
4. Tuz 9. Soğan 14. Pul Biber
5. Karabiber 10. Yumurta 15. Karbonat

 

Akçaabat köftesi için 1’den 8’e kadarki malzemeleri; Tekirdağ köftesi için 1’den 5’e kadar olanlar ile 9-15 arasındaki malzemeleri; İnegöl köfte için ise 1, 3, 4, 9, 12, 15, 16, ve 17. sıradaki malzemeleri uygun oranda karıştırmak gerekecek. Tabi, köfte malzemelerini bunlarla da sınırlandıramayız; annelerimizin tariflerine de bakarsak, bu listeye başta maydanoz olmak üzere başka malzemeler de ekleyebiliriz. Veya bazen de bu tariflere pek de dikkat etmeden, evde bulunan malzemeleri “el yordamı-göz kararı” ile karıştırıp, hızlı tarifeden bir yemek hazırlayabiliriz. Bunlar da lezzeti her defasında değişen köfteler oluyor :).

İşin güzel tarafı da işte bu uygun oranda veya değişik oranlarda yeni karışımların yepyeni şeyler ortaya çıkarması. Eldeki malzemeler aynı kalsa bile sırf biz oranlarını değiştirdiğimizde, yeni bir karışım ve farklı lezzetler ortaya çıkıyor.

Yaşamın bana en büyüleyici gelen yönü de işte tam burası: Bütün, kendisini oluşturan parçaların toplamından büyük ve onlardan da farklıdır. Yıldızlar (güneşler), iki hidrojen elementini füzyon ile bambaşka bir gaza, Helyuma çeviriyor, onları da birleştirerek Karbon, Oksijen ve giderek Demir gibi metallere çeviriyor. Oysa Hidrojen, çekirdeğinde bir proton ve bir nötron ile çevresinde bir elektrondan oluşan (atomaltı parçacıkları saymazsak) en basit (!?) element, değil mi? Her bir yeni füzyon aşamasında değişerek Demir gibi bambaşka bir elemente yükseliyor. Evrende hayatı ortaya çıkaran da basit temel elementlerden bizi hayretten hayrete sevk eden inanılmaz kompleks yapılara yol açan işte bu süreç.

Yeni terkibin (bileşimin) yeni şeyler üretmesi, yemek tarifleri veya elementlerde olduğu gibi, gündelik hayatımız için de geçerli. Şimdi hayatımızdaki her bir unsuru, aynen yemek tariflerinde olduğu gibi sıralayalım ve bunlar arasındaki ilişkiyi daha iyi görebileceğiniz bir şemaya yerleştirelim, tasarımcı Ayşe Birsel’in “Sevdiğiniz Yaşamı Tasarlayın”[1] kitabında yaptığı gibi:

Tasarımcı gözüyle bakıldığında bu, birinci aşama olan mevcut bir şeyi “bozma”, yani parçalarına ayırma aşaması; Descartes’ın bahsettiği gibi, çözüm için önce yönetebileceğimiz parçalara bölmek. Daha önce göremediğimiz bazı ayrıntı ve bağları bu aşamada inceleyebiliriz. Ayşe Birsel’in bahsettiği gibi, yepyeni bir şey tasarlamak için tasarım metodunda üç aşama daha var: Yeni bakış açısı yakalamak, Yapmak ve İfade etmek.

İlk aşamada yaşamımızı yukarıdaki gibi parçalara bölüp bunlarla ilgili duygu ve düşüncelerimizi gözden geçirerek yepyeni bakış açısı geliştirebiliriz. Tıpkı mevcut köfte tariflerinin temel malzemelerini inceledikten sonra kendi damak zevkimize daha uygun bir köfte yapmayı denemek gibi. Köftede sarımsak sevmiyor musunuz? Kendi tarifinizde bunu çıkarın yerine kuru veya yeşil soğan ekleyin. Karabiber yanında pul biber ve kimyonu da deneyebilirsiniz; o zaman bu Akçaabat köftesi olmayacak ama belki sizin en sevdiğiniz köfte tarifi haline gelecek. Belki yine Akçaabat köftesinde karar kılacak ama tarifteki malzemelerin oranını değiştirerek daha çok beğeneceğiniz bir lezzete kavuşturacaksınız, neticede önemli olan sizin damak zevkinize uyması, değil mi?

Bozduktan sonra, yeni bir bakış açısıyla bu parçaları yeniden birleştirelim. Böylece, aşağıdaki gibi yaşamımızın malzemelerinden yeni bir bileşim yapmış oluruz. Bu arada bu malzemelerin hayatımızdaki yeri ve oranını da yeniden düşünecek ve bunlar arasındaki ilişkiyi (yakınlık-uzaklık, önem derecesi …) de yeniden sorgulamış olacağız.

Rastgele yeniden birleştirerek hayatımın her bir bileşeninin yerini, boyutlarını, öncelik sırasını, birbiriyle ilişkilerini v.b. yeniden düzenlemiş oldum. Daha iyi oldu mu? Yoksa bir boz-yap denemesine daha mı ihtiyaç var? Tatmin oluncaya kadar deneme yapabilirsiniz artık.

Her bir bileşenin yaşamınızdaki yerini/oranını (dairenin büyüklüğü) belirledikten sonra, bunlara ilişkin bakış açımızı ve duygularımız netleştirmek için aşağıdaki soruları kendimize sorabiliriz;

– Bu bileşen bizim için tam olarak ne ifade ediyor? Bu bileşene ilişkin duygularım ne?

– Bu bileşenin hayatımdaki yeri şimdiye kadar nasıldı? Bu süreçte iyi olanlar neydi? Yolunda gitmeyenler neydi? Bundan ne gibi dersler çıkardım, neler öğrendim?

– Hayatımın daha iyi olması için başka nelere ihtiyacım var?

– Bu süreci gözden geçirirken başka hangi güzel örnekleri inceleyebilirim? İlham aldığım kahramanlarım kim? Onlardan neler öğrenebilirim?

Soracak ve üzerinde düşünülecek çok konu var, değil mi? Benim için bu aynı zamanda verimli bir koçluk aracı. Çok sayıda koçluk araçları var tabi, ama lafın lafı açtığı bu türden uygulama ve pratikleri çok yararlı buluyorum. Bu uygulamayı esasen kendi kendinize yapabilirsiniz ama koçluğun gücü (güçlü sorular!) size çok daha ufuk açıcı bir yolculuk sağlar.

Hazır tariflerden söz açılmışken, ustaların hayat tariflerine de başvurmak gerekir ara sıra. Okunacak, kulak verilecek çok örnek var. Bunlar ışığında, hayatımızı gözden geçirip, yukarıdaki gibi yap-boz pratikleri yapabiliriz. Tıpkı yemek tariflerindeki malzemelerin bileşimini değiştirdiğimizde yeni lezzetler keşfetmemiz gibi, bu pratikler de hayatımıza yepyeni ufuklar açacaktır.

Bu türden bir uygulama yaparken, bilimsel araştırmaların da sonuçlarını dikkate aldığımda, benim tarifimde artık öncelikli olarak şunlar var:

– Gündelik hayata bolca sevgi, merhamet ve şükran ekleyip kalbimizi beslemek öncelikle: Zira, “mutluluk sevgidir. Nokta”.

– Ayrıca her gün, içimizden geldiği gibi rastgele iyilikler yapmak. Cömert olmak. Cimrilik kalbimizi karartır, dostlarınızı soğutur.

– Yaratıcılığı geliştirmek, stresten kurtulmak ve ilham almak için düzenli huşu pratikleri yapmak: Müzik, konser, sinema, her gün yürüyüş, ara sıra şehir dışında doğa yürüyüşü, seyahat…

– Güzel anılar biriktirip, anılara değer vermek. Nostalji, hayatımızın anlam deposudur ve güzel şeyler, her hatırlandığında içimizi ısıtır.

– Ciddiyet, aynen tuz gibi, kararında olunca iyi. Fazla mükemmeliyetçilik ise neşeyi yok eder. Hayatımıza daha fazla neşe ve mizah olmalı, zira acemice espriler bile yersiz ciddiyetten iyidir.

– Dostlarla bir araya gelmek için bahaneler bulmak. Bazen yalnızlık da iyi gelir insana ama uzun süreli olmamalı ve bir yaşam biçimine dönüşmemeli.

– Hayatın baharı olduğu gibi kışı da var. Ama başımıza ne geldiğinden çok, ona nasıl tepki verdiğimiz önemli. Kabullenip acıları, karamsarlığa yenilmemek ve “her durumda yapılacak iyi bir şeyler vardır” anlayışıyla hareket etmek. Kışın sonu bahardır neticede.

Yayınlanacak kitabımda (Anlamlı ve Huzurlu Bir Hayat: Kendi Hayatının Senaristi Olmak), tıpkı yemeklere lezzet katan baharatlar gibi anlamlı ve huzurlu bir hayatın vazgeçilmezleri olan bu güzellikleri hayatımıza nasıl aktaracağınızı bir yemek tarifi pratikliğinde anlatmaya çalıştım, çok sayıda örnek ve uygulamalarla.

***

Köfte denemelerime gelince, yeni tarifim daha az yağlı, yanında da daha fazla közlenmiş sebze var; yeşil biber, patlıcan, kabak, domates, soğan vs. Daha lezzetli ve bana daha uygun.

Ya siz, en son ne zaman yeni tarif denediniz? Şimdiden afiyetler olsun diyorum 🙂

Sevgiyle kalın.

 

Mehmet Murat

 


[1] Ayşe Birsel, Sevdiğiniz Yaşamı Tasarlayın, Optimist Yayım, 2016.

Duygusal Olarak Sağlıklı İnsanların 7 Alışkanlığı

,

Hayata, dünyaya ve geleceğe bakış açımız yalnızca ufkumuzu belirlemekle kalmaz, sağlığımızı ve dolayısıyla yaşam başarımızı da etkiler. Neticede, enerjimizi en çok harcadığımız şeyler, yaşam kalitemizi belirliyor. Bu ise alışkanlıklarımız üzerinden gerçekleşiyor.

O halde, (duygusal olarak) sağlıklı insanların temel alışkanlıkları nedir?

Bu konuda çok şey söylenebilir, ama bizce özetle 7 alışkanlık önemli. Gelin kısaca bir göz atalım.

  1. Duygularını Dinlerler, Bastırmaya çalışmazlar

Fark edip anladığımızda, bedeniniz bize duygular aracılığıyla çok şey anlatır. Zira, hiçbir duygu gereksiz değildir. Bize engel olması, onların (bedenin/bilinçdışının) anlatmak istediklerini anlayamadığımızda ortaya çıkan gerilimden kaynaklanır çoğunlukla. Kendi zihnimizi bilinçli takibe alma, duygularımızı fark edebilme ve anlama becerisi kazandırır.

  1. Hem Fiziksel, Hem De Zihinsel Sağlığına Önem Verirler

Malum, bedensel sağlığımız ve psikolojik/duygusal sağlığımız arasında yakın bir ilişki vardır ve çoğunlukla da çift yönlü bir etkileşim içindedir: Birindeki bozulma, diğerini etkiler. Bu çoğunlukla bir problem gibi görünse de aynı zamanda büyük bir nimet. Psikolojik sorunlarımız stres aracılığıyla beden sağlığımızı etkilediğinde, ciddi bir problem; Stresle başa çıkma becerimizi geliştirip olumlu duyguları beslemeyi öğrendiğimizde ise beden sağlığımıza katkıda bulunan bir nimet.

İyi haber de şu ki, mutluluk hormonlarının nasıl artırılacağına dair her geçen gün artan bir bilimsel çalışmalara rastlıyoruz. En azından, deneyerek kolayca keşfettiğimiz bazı pratikler var: Düzenli egzersiz, yeterli ve düzenli uyku, sağlıklı gıda seçimi, olumlu düşünme, sosyal çevre… Neticede, “her işin başı sağlık”, değil mi?

  1. Kötü Alışkanlıklarını Fark Eder, İyi Alışkanlıklarını Geliştirirler

“Dostunu söyle, sana kim olduğunu söyleyeyim” meşhur özdeyişi, alışkanlıklar için de geçerli, değil mi? Neticede alışkanlıklarımız da bir arkadaş sadakati ile hep yanımızda olacak. Aristoteles’in dikkat çektiği gibi, sürekli yaptığımız şey neyse, biz oyuz.

Her bir kötü alışkanlığın yerine yeni bir iyi alışkanlık geliştirdiğimizi düşünelim. Nasıl olurdu? Mesela;

– Geçmişe ve geçmiş başarısızlıklarımıza takılıp kalmak yerine, güçlü karakter özelliklerimizi bulup yapabileceklerimize odaklanmak

– Duygularımızı zehirleyen kin ve nefret yerine, hoşgörü ve affetmeyle ruhumuzu arındırmak,

– Bir sorunla karşılaştığımızda suçlu aramak ve soruna odaklanmak yerine, çözüme odaklanmak,

– Herkesi memnun etmeye çalışmak yerine, doğru zamanda doğru şeyi yapmaya odaklanmak ve gerektiğinde (ilkeler doğrultusunda) hayır diyebilmek,

– Aşırı yemekten, sağlıksız gıdalardan, hareketsizlikten sakınıp, düzenli uyumak,

Sabit zihin kalıbı ile küçük düşünmeye şartlanmak yerine, gelişim zihin kalıbı ile büyük düşünmeyi öğrenirler: Her şeyin daha iyisi mümkündür ve “bulanlar arayanlardır”,

– Rahata alışmak yerine, “akış”ta huzuru ve mutluluğu bulabilmek[1]

  1. Umutları, Korkularından Büyüktür

Hata yapma korkusundan korkmadan, hedeflerine yürürler. Hayat eylem ve çalışıp çabalama üzerine kurulmuştur. Eyleme geçmeden ne başarıyı ne de iç huzuru bulabiliriz. Olumlu düşünenler, hata yapma korkusunu aklına getirip “kötüyü çağırmaz”, konfor alanından çıkarlar; “her şey ilk adımla başlar…”. Hayatın değişmez huyu da çabayı ve cesareti ödüllendirmek.

  1. Ya Hep Ya Hiç Yerine, Adım Adım Gelişimeye (Tedricilik) İnanırlar

“Ya hep ya hiç” anlayışı, konu uzun vadeli hayat amacımız ve meslekte ilerleme söz konusu ise özellikle engelleyici bir inançtır. Malum, en yaygın sabotajcılarımızdan biri hata yapma korkusu. Ya hep ya hiç anlayışı, hata yapma korkusunu besler, ilk başarısızlıkta ise pes etmeye yol açar. Oysa, her gelişim bir deneme-yanılma, en çok da deneme, deneme, deneme… sonucudur. Klişe de olsa meşhur örnek, bebeklikte yürümeyi öğrenirken ortalama 250 kez düşüp yeniden ayağa kalkmamız. Malcolm Gladwell’in çok satan kitabı “Outliers” ile meşhur ettiği “On Bin Saat Kuralı” da buna dayanır. Ana fikir açık: Yeterince emek verir ve pes etmezseniz, başarmakla kalmaz, yaptığınız şeyde uzmanlaşırsınız.

  1. Zayıf Yanlarına Takılmaz, Güçlü Yönlerini Geliştirirler

Diyelim ki dışa dönük, neşeli ve çabucak bağ kuran insanlar gibi olmak istiyorsunuz ama sizin en bariz özelliğiniz içe dönük olmanız. Üzülmeli ve daha da içinize kapmanızı nasıl önlersiniz?

Veya birinin üstün özelliklerini görüp gıpta ettiniz diyelim. Aynı şeyi siz de denediniz ve başaramadınız. Yine denediniz, yine olmadı. Yukarıdaki alışkanlık (tedricilik), sizin için de işe yarar, diyebilir miyiz?

Durun bir dakika. Ya bu denediğiniz alan sizin zayıf yönlerinizden biri ise ve çok daha güçlü karakter özelliklerinize uyan başka bir alan varsa? Bu güçlü özelliklerinize hitap eden bu alan size çok daha hızlı ve çok daha iyi bir gelişim sağlamaz mı?

Zayıf yönlerimize odaklanmak şevkimizi kırarken, güçlü karakter özelliklerimize odaklanmak umudu, özgüveni ve başarıyı büyütür. Yukarıda bahsettiğimiz on bin saat kuralı, güçlü özelliklerinize uyan alanlarda özellikle işinize yarayacak ve sizi ileride alanınızın virtiözü, duayeni yapacaktır. Zira, hepimizin hem zayıf hem de güçlü yanları vardır ve tüm özellikleri ile mükemmel, süper insan yoktur. Zayıf yanlarınıza odaklanmadan önce güçlü yanlarınızı bulun, dostlarınızdan ve ailenizden sizin en bariz özelliklerinizi söylemelerin isteyin ve görün neler çıkacak!

  1. Sevgi ve Dostluğu Önceler, Nezaket ve İnsancıl Davranışları Önemserler

“Mutluluk sevgidir. Nokta”

Harvard’ın 75 yıllık büyük (The Harvard Grand Study) araştırmasını duymuşsunuzdur. Özetle şu sorunun cevabını arıyordu: [2]

“Hayatımız boyunca bizi sağlıklı ve mutlu eden şeyler nedir? Eğer, şimdiden geleceğiniz için yatırım yapacak olsanız, zamanınızı ve enerjinizi neye harcardınız?”

Projeyi 40 yıl boyunca yöneten Prof. George Vaillant’ın bu soruya cevabı ise yukarıda gibi çok yalın:

“Mutluluk sevgidir. Nokta” [3]

Bizim bu yazımızın sonucu ve asıl meramı da işte bu: Duygusal olarak sağlıklı insanların saydığımız tüm bu alışkanlıkların mutluluğa yol açması, bu alışkanlıkların hayatımızda dostluk ve sevgiyi beslemesiyle doğru orantılı. Zira insan, sosyal bir varlık ve ancak gerçek bir sevgi ortamında mutlu olur ve kendini gerçekleştirebilir. Sevgiyi mayalamayan her alışkanlık, başarı getirse de ağzımızda kül tadı bırakır.

 

“Dünyanın en zeki insanı da olsanız, bulunduğunuz ortam vasat ve vasatın altındaki kişilerden ibaret ise, düzeyinizi bile koruma imkanınız yoktur. Hepimiz beraber en çok zaman geçirdiğimiz beş kişinin ortalamasıyız.” – Jim Rohn

 

Peki sevginin formülü nedir? Cevap yine oldukça yalın: Sevgi “iyilik, dostluk, emektir.”[4]

Emek ne mi?

Merhamet, şefkat, kadir kıymet bilme (şükran), güzellikleri takdir (huşu), empati, nezaet, cömertlik… gibi değerleri temel alarak kapılar açıp, köprüler kurmak değil mi?

Sevgiye kalın.

 

Mehmet MURAT

 


[1]http://yazarlar.coachteam.com.tr/hayat-problem-cozmektir-ve-zorluktan-sonra-huzur-vardir/

[2] http://yazarlar.coachteam.com.tr/anlamli-ve-huzurlu-bir-hayat-2/

[3] George Vaillant: Happiness is Love. Full stop. https://archive.tedx.amsterdam/2014/10/george-vaillant-happiness-love-full-stop/

[4] http://yazarlar.coachteam.com.tr/sevme-sanati-iki-film-erich-fromm-ve-mevlana/

Ömrümün Sonunda Söylemek İstediklerim

,

Bir gün, rüyasında yaşlıca bir adam gördü. Bembeyaz sakalları hariç, her şeyiyle adam öylesine tanıdıktı ki hemen anladı, bu kendi yaşlılığı idi. Hayat onun için düz bir çizgide akmıştı sanki; bugünden bir çizgi çekilse, sonunda ne olacaksa o olmuştu adeta. Gelecekteki hali heyecanlandırmadı adamı ama hayal kırıklığı da yaratmadığı için, şükretti.

Hayat çizgisi böyle devam edecekse, fena sayılmaz diye düşünerek geçirmişti ki günü, o gece rüyasında yine yaşlı bir adam gördü. Bu kez tanımakta zorlandı, ama dikkatli bakınca bunun da kendi yaşlılığı olduğunu fark etti. İçi burkuldu. Ne olmuştu da böylesine bezgin, neşesiz, hatta huysuz ve yalnız biri olup çıkmıştı. Yüzünden adeta pişmanlık okunuyordu: “İnsan ömrünün sonunda, yaptıklarından çok yapamadıklarından pişmanlık duyarmış”. Nefes nefese, terler içinde uyandı.

O günü neşesiz ama bir o kadar da düşünceli geçirdi. Bir yanda hayatının baharında kurduğu hayalleri, bir yanda her günü birbirine eşit günler içinde geçen şimdiki yaşamı, bir yanda da aklından gün boyu çıkaramadığı (ve kendine bir türlü yakıştıramadığı) o yaşlı adamın hali… Kaygıyla zihninde uçuşan bu düşüncelerle uykuya dalmıştı ki, yine bir yaşlı adam gördü. Ama bu adam çok farklıydı ve bu kez başka biri olduğunu düşündü bir an. Ama yok, canlı, ışıl ışıl gözlerle bakan, merakı hiç sönmemiş, bu bilge adamın yüz hatları öncekilerden pek de faklı değildi. Anladı ki bu da kendi yaşlılığı idi.

***

Son rüya içini açmıştı açmasına da, bu rüyaları neden şimdi görmeye başlamıştı?

Şimdi otuzlu yaşların sonuna gelmişken, daha önce önemsemediği, hatta rasyonelliğin zıddı olarak gördüğü duygularına kulak vermeye başladığı için miydi?

Sahi, “ömrünün sonunu, kendi cenaze törenini” düşünseydi, nasıl bir manzarayla karşılaşırdı?

Törende kim, ne diyecekti hakkında? Daha doğrusu, insanların ne demelerini isterdi?

Ya kendisi, ömrünün sonlarında kendisini nasıl anlatmak isterdi?

Dünyanın önde gele tarihçilerinden merhum Halil İnalcık’ın bir röportajında söylediği “72 kitabım var, çoğunu 80 yaşından sonra yazdım… Bir şeye âşık oldunuz mu her şeyi unutursunuz işte” sözleri geldi aklına.

***

Halil İnalcık’ın sözleri ve bu rüyalar iyi bir ilham oldu. Peşinden sürükleyecek bir hedefi/hayali olduğunda, insan, kendi hayatının senaryosunu yazabilirdi belki de. Tabii, hayatın bu senaryoya katacağı acı-tatlı sürprizler de var. Güzel sürprizler ise çoğunlukla sırf biz o ilk adımı atıp yola çıktığımız için olacak.

Boş bir kağıt ve renkli kalemleri alıp, hayat çizgisinin muhtemel akışlarının bir grafiğini çizmeyi denedi. İlk gördüğü rüyadaki haline “ortalama gelişim eğrisi (OG)”, ikinci gün gördüğüne ise “ortalama-altı gelişim eğrisi (OAG)” adını verdi. Bunu 20’li yaşlarına doğru yaşadığı hayat çizgisindeki aşağı yönlü kırılmaya bağladı; bu, Prof. Carol Dweck’in meşhur ettiği “sabitlenmiş zihin kalıbı (fixed mindset)” kavramına denk geliyordu.

Son gördüğü güzel rüyadaki haline “üstün gelişim eğrisi (ÜG)” adını verdi. Bu, Prof. Dweck’in “gelişim zihin kalıbı (growth mindset)” adını verdiği olumlu zihinsel tutumla ulaşabileceği gelişim çizgisinin de (buna da “olağan potansiyel eğrisi (OP)” adını vermişti) üstündeydi. Otuzlu ve ellili yaşlarda yaşanması muhtemel yukarı yönlü bir kırılma bunu sağlayabilirdi.

Yoksa yanılıyor muydu? “Gerçekçi” olmak gerekirse, Halil İnalcık gibi örneklere bir istisna olarak bakılabilirdi neticede, değil mi?

Ama bu arada hatırladığı bir resim onu yeniden sabitlenmiş zihin kalıbından gelişim zihin kalıbına döndürmeye yetti. Bu, ilk gördüğünden beri hiç aklından çıkmayan, bir bilim-fikir insanının çalışma odasının resmi idi. Prof. Dweck’in gelişim zihin kalıbının bir özetiydi adeta: “Başarı veya öğrenme/gelişme, emekle olur”. Şans veya kaderden çok, emek ve tutkunun başarısının somut örneğiydi Halil İnalcık gibi insanlar. Gerçekten, bir tutku veya hedef, emek içermiyorsa ham hayaldi ve belki de hiç olmaması daha iyiydi.

Çizdiği grafiğe yeniden baktı. Hedefindeki kendi hayalini, İnalcık Hoca’dan aldığı ilhamla “üstün gelişim eğrisi” olarak belirledi. “Bugünden tezi yok” dedi ve ömrünün sonunda söylemek istediklerini yazmaya koyuldu. Bunlar, hedefine giden yolun her adımında kendine rehber olarak belirlediği ilkeler olacaktı:

“Gelişim zihin kalıbını ve sabit zihin kalıbını hep gözümün önünde tuttum. İçimden ne zaman yapamayacağım duygusu geçse, yapabilenlerin azimli çabalarını aklıma getirdim. Ne mutlu ki, çok geç olmadan, insanın kendi kendinin heykeltıraşı olduğunu fark ettim.

Yoluma çıkan engelleri bir “son”un değil, gelişme fırsatının işareti olarak görürdüm. Hayatın baharı da vardı, kışı da. Hayatın acılarıyla karşılaştığımda, “beş yıl sonra bunun hayatımda bir önemi ve yeri kalacak mı?” diye sordum ve gördüm ki, hayat gibi acılar da geçiyor zamanla.

Ufuk açıcı eserler veren bilim insanı ve filozofları, elimden geldiğince şükran duygularıyla takip ettim. Bilimde de deneme-yanılma, paradigma değişimi olabilirdi ve olmuştu da. Ama bunların akla ve bilimsel çabaya olan güvenimi sarsmasına izin vermedim. Hayal gücümü bileyen bilim insanlarını, sanatçıları, çığır açan sıra dışı insanları yaşamın bir nimeti olarak kabul ettim, ilham aldım.

Sabotajcılarımı tanıdım ve her biriyle başa çıkma yollarını araştırdım. Bir şeyin insanın sabotajcısı (şeytanı) haline gelmesinin, onun yeterince fark edilememesinden kaynaklandığını anladım. Neticede görebildiğiniz şeyle mücadele edebilirsiniz, göremediklerinizle değil.

Kendi zihnimi bilinçli takibe alma, duygularımı fark edebilme ve anlama becerisi kazanmak için çalıştım. Fark edip anladığınızda, bedeniniz size duygular aracılığıyla çok şey anlatır. Zira, hiçbir duygu gereksiz değildir. Bize engel olması, onların (bedenin/bilinçdışının) anlatmak istediklerini anlayamadığımızda ortaya çıkan gerilimden kaynaklanır çoğunlukla.

En önemlisi de, “dünyanın ne yönde değişmesini istiyorsan, önce kendini o yönde değiştir” düşüncesiyle hareket ettim. Bu yüzden empati, merhamet, şükran, hoşgörü/affedicilik, yardımseverlik… kısacası iyilik ve umudun yaşamsal değerinden ve gücünden hiç kuşku duymadım. Ahlakın inançtan çok aklın gereği olduğunu aklımdan çıkarmadım; ahlaksızlığın da bir akıl sorunu olduğunu.

İyiliğe inandım, değer bildim ve değerimin bilinmediği yerde durmadım. Nihayetinde insanın “en çok görüştüğü beş kişinin ortalaması” olduğu özlü sözünden hareketle, dostlarımı seçmeye özen gösterdim. Dostluklar kurmaya çalıştım ki, aklımla birlikte kalbim de huzur bulsun.

Zira mutluluğun, zorluklar ve sorunların olmadığı, naif kalplerin hayali bir ütopya değil; tutkuyla, emekle ve zorluklarla mücadeleyle insanın kendini gerçekleştirme çabası olduğunu anladım. Anladım ki mutluluk bir yolculuk ve yolun kendisi idi, varılacak bir yer değil.”

Ya siz, ömrünüzün sonunda neler söylemek isterdiniz?

Sevgiyle kalın.

Mehmet MURAT[1]

 


 

[1] 111 Yayımlanma aşamasındaki Anlamlı ve Huzurlu bir Hayat: Kendi Hayatının Senaristi Olmak© kitabının yazarı ve profesyonel koç. Bu yazı, adı geçen kitaptan kısa bir alıntıdır.

Orada Rüzgâr Hâlâ Söyler Mi Şarkılarını?

,

Orada Rüzgâr Hâlâ Söyler Mi Şarkılarını?

MEHMET MURAT

Geçmiş, uzak bir masal diyarı…

ve hepimiz oradan sürülmüşüz.

Yaz biteli aylar olmuş, sonbahar ise fark edilmeden gelip geçmişti. Mevsim artık kıştı. Ama çocukluğu ücra bir köyde geçmiş biri için şehir hayatında çoktan bir çocukluk anısına dönüşmüştü karlı-buzlu, fırtınalı-tipili kış günleri.

Kışın güzelliği olan kar, çoktandır pek yoksa da kıştı neticede. Sıkı giyinmeden dışarı çıktığına pişman olmuştu. Üşümeye başladı. Kalabalık bulvar üzerinde yürürken, hafiften bit kar yağmaya başladı. Bir köşeyi döndüğünde, birden yolunu kesen buz gibi bir mini kar fırtınası burnunun direğini sızlattı ve havada aniden bir kızarmış hamsi kokusu belirdi. Ama fark etti hemen bunun bir zihin oyunu olduğunu, etrafta gerçekten bir hamsi kokusu yoktu çünkü.

Çocukluğunda kış demek, diz boyu kardı, geceleri tipiydi ve hamsi kokusuydu; Odun sobasının fırınında kokusuyla mest eden bir hamsi.

Haftada bir gün ilçe pazarına gidilir, hamsi ve bütün odayı masalsı bir bahçe kokusuyla dolduran portakal alınırdı. Başka şeyler de tabi, ama bir çocuk olarak dikkatinde bunlar vardı o zaman.

Erkenden çöken gecede soğuğun ve tipinin sözü geçerdi bir tek. Çıtır çıtır yanan odun sobasının ısıttığı odanın buğulanan camını biraz siler ve içeride olmanın rahatlığıyla, rüzgârın şarkıları eşliğinde bir kar fırtınasının dansını izlemeye koyulurdu.

Elektriksiz bir köyde, ay ve yıldızlar da çekilirdi bu zamanlarda ve karanlığın içinde beyaz kelebekler uçuşurdu. Hayal dünyasının perdeleri açılır, rüzgar, ağaç dalları ve soba borularıyla yapardı bestesini.

Hiç bitmesin diye dua ettiği olurdu bu esrarlı müziğin. Durmadan değişen ritmiyle kah hüznü, kah öfkeyi ya da yeterince sevilmemiş bir çocuğun hırçınlığını anlatır gibiydi.

Ama her seferinde severdi rüzgarın şarkılarını ve kar yağdığında kış gecelerini. Ertesi günü karla birlikte gelecek yeni oyun sezonunun neşesi şimdiden hissettirirdi kendini.

Sosyal medya ve elektronik oyuncakların (biraz fazla) bireyselliği henüz yokken, sokaklarda toprak üzerinde, takım olmayı gerektiren oyunların çeşitliliği ve oyunların mevsimselliğine şaşardı hep. Gerçekten de oyunların belirgin bir mevsimselliği vardı; baharda uçurtma, yazın çelik-çomak, kışın kar topu, kardan adam, kızak, buz üstünde topaç döndürme… adeta içgüdüsel bir hareketle bütün çocuklar eşzamanlı olarak yönelirdi bu oyunlara. Zamanın akışı, yeme-içme ve hatta yorgunluk unutulurdu böyle zamanlarda. Annelerin ısrarlı çağrılarıyla ancak oturulan akşam sofrasında başlardı uyuklama faslı.

Bazen rüyada devam ederdi oyunlar ve zaman, gerçekle hayal arasında bir tüle dönüşürdü.

***

“Geçmiş, artık yabancı bir ülkedir ve hepimiz oradan sürülmüşüz. Bütün sürgünler gibi, zaman zaman geri dönmeyi arzularız” diyor Sheffield Üniversitesi’nden Tom Stafford.

Gerçekten de genç ya da yaşlı, çoğumuz için sıcak bir masal diyarı değil midir geçmiş; gençken çocukluğumuz, ileri yaşlarda da gençliğimizdir o masal diyarı.

Bu hiç de yaşlılara özgü, önemsiz bir duygu değildir. Nitekim, ara sıra nostaljinin zihin sağlığına iyi geldiği ve zihnimizin geçmişin dehlizlerinde dolaşması yerine, özlem dolu bir geçmişi hayal etmesinin hayata anlam kattığını gösteren araştırmalar var.

“Yakın zamana kadar psikolojide nostaljiye iyi bakılmazdı” diyor, uzun yıllar nostalji ve zihinsel sağlık üzerinde çalışan Prof. Krystine Batcho. Geçmiş kötü yanlarından arındırılarak sterilize edilmiş bir öykü olarak idealleştirildiği için, değişim ve belirsizlikler karşısında yılgınlık, stres ve mutsuzluktan kaçma çabası olarak görülürmüş.

“Ama” diyor Prof. Batcho, “yeni araştırmalar ve benim çalışmalarım bunun tersini gösteriyor… nostalji eğilimleri yüksek olanlar, zorluklarla başa çıkmada daha dirençli ve gerektiğinde yakınlarından destek almaya daha açık oluyorlar. Böylece, zor zamanlarda sıkıntılarla yüzleşme ve problem çözmede de daha rahatlar.”

Sheffield Üniversitesi’nden Tom Stafford’a göre bunun nedeni, nostaljinin gündelik yaşantımızda duygularımızı güçlendirmek için başvurabileceğimiz “bir pozitif duygular deposu” olarak işlev görmesi: “… nostalji [artık] zayıflık olarak görülmüyor. Araştırmacılar nostaljiyi akıl sağlığı için önemli bir etken, ‘anlam sağlayan bir kaynak’ olarak değerlendiriyor.”

Geçmişin yeniden kurgulamak, beynimizin muhteşem yeteneklerinden biri ve buna maruz kalmayanımız çok azdır herhalde. Maruz kalırız, zira geçmiş çoğu zaman idealleştirilirse de (pozitif duygular deposu) kimi zaman da fobilerimizin kaynağıdır ve bu durumda bilinçli bir yeniden işlemeye ihtiyaç duyar: Geleceğimizin geçmişi olan bugünden başlayarak, yaşadığımız duygusal sorunları yeniden çerçevelemek[1] veya gündelik hayatın içindeki sıradan (gibi görünen) güzel deneyimleri biriktirmek. İleride bunları beynimiz yeniden kurgulayacak ve sıcak nostaljik anılar oluşturacaktır.

Bu yazının zihnimde yazılışı da bir akşam üstü yağan karla başladı. Şimdiye ince, beyaz bir tül çekti kar ve o masal diyarı yeniden canlandı. Orada rüzgâr hâlâ şarkılar söylüyordu taş plaktan.

***

Yeni yılınızı kutlar, nostalji tadında yepyeni anılar biriktirmenizi dilerim. Sevgiyle kalın.

 


 

[1] Açıktır ki, fobiler için vakit kaybetmeden profesyonel yardım almak gerekir.