Gençlere ve Öğrencilere Açık Mektup

,

Sevgili gençler ve öğrenciler,

Yeni bir eğitim ve öğretim yılına başlamadan önce, genel olarak hayatımıza olumlu katkıları olacak alışkanlık ve yaşam pratikleri hakkında biraz sohbete ne dersiniz? Kaliteli uyku, daha iyi bir zaman yönetimi ve sağlıklı bir beyin için yapılacaklar, mesela. Öğüt vermek değil niyetim…

Amaaa… İtiraf etmeliyim ki, başta sosyal medya ve akıllı telefonlar olmak üzere, bu konulardaki rahatımı hiiiiç bozmamak için bilimsel verilerin bir açığını bulmaya ve kendime yontmaya çok uğraştım, “Bunlar çağın nimetleri, neden sonuna kadar faydalanmayım” diye, bir açık kapı aradım. Ama bulamadım maalesef. Arkadaşlar, bütün bilimsel deliller aleyhimize, bu konularda disiplinsizliğin sonu berbatmış! Pek tavsiye etmiyorlar 😊

Arkadaşlar, uykunun hem bedenimiz ve hem de beyin sağlığımız için yaşamsal önemde olduğunu biliyoruz. Sizi bilmem, ama maalesef küresel düzeyde bir uykusuzluk salgınıyla başımız dertteymiş, bilim adamlarına göre. Bu konuda çok sayıda çalışma var, son olarak National Geographic Dergisi Ağustos sayının kapak konusu oldu. Yaa 😊 1950’lere göre ortalama 2 saat daha az uyuyormuş insanlar ve bunun baş sorumlusu da mavi ışık, yani ekranlarmış (bilgisayar, cep telefonu v.s.). Yaptıkları bağımlılık da cabası. “Cep telefonu ve ekranlardan uzak birkaç saat nasıl geçirilir?” türü yazılar gırla internette😊 Ama, bence sizin bu taktiklere hiç ihtiyacınız yok, üzerinde biraz düşünüp, üstüne de eş-dost-akraba-anne-baba dayanışmasıyla zaman yönetimi yöntemlerin âlâsını bulursunuz, değil mi?

İşin püf noktası, malum, biyolojik saatimizle uyumlu olmak; “Gün ışığıyla uyan, gece geç olmadan da uyu.” Doğa ananın formülü bu ve aksine hiç tahammülü yok. Uyku, beynin yeni bilgileri işlemesi için şart, “sınav öncesi uykusuz kalmayın” öğüdünün dayanağı da bu işte.

Uykusuzluğun az bilinen bir kötü yanı da arkadaşlar, insanı içine kapanık ve yalnız yapmasıymış (uykusuzluktan pili bitiyor, konsantrasyonu bozuluyor, biraz da asabi oluyorlar galiba😊). Sosyal hayattan soyutlanmanın hayat başarımızı etkilemesi de kaçınılmazmış.

Ayrıca, uyku ve bedensel dinlenme, gün içinde daha hareketli olabilmemiz için de şart. Ve sürpriz! (Aslında hiç de sürpriz değil 😊): Beyin de hareket seviyor. Hareketli bir yaşam beyni de geliştiriyormuş. Hareketli zamanlarda daha iyi öğreniyormuşuz! Hadi beni boş verin, Karacaoğlan… pardon, bilim insanları[1] da diyor kiiii, ara sıra masadan kalkın ve odada dolaşarak yeni öğrendiğiniz bilgileri zihninizde evirip çevirin. Beyin daha iyi öğreniyormuş.

Gece yatmadan önce öğrendiklerimiz daha kalıcı oluyor, biliyoruz, değil mi? Yani, uykuya dalmadan önceki son gündemimiz bilgi olmalıymış, sosyal medya değil!😊 Uykuda beyin bunları gece boyunca işliyormuş bizim için, sağ olsun.

Ayrıca, bağırsaklarımızda beyinle bağlantılı ortalama yüz trilyonu aşkın mikrop bulunuyormuş ve bunların dengesi beynin sağlığı için hayati önemi varmış. Efendim, bu yüzden sağlıklı beslenmek gerekiyormuş. Beyin hücrelerinin yapı maddesi yağ olduğundan, eh biraz yağlı besinler, mesela fındık, fıstık, çekirdekler, avokado ve balıktaki yağ yararlıymış. Biberiye ve zerdeçal da beyin sağlığı için faydalı imiş (bunları nasıl yersiniz bilemiyorum, annenize müracaat edin en iyisi).

Efendim, üstüne üstlük yemekten zevk almak, sosyal ortamlarda yemek zevkini paylaşmak da yediğiniz şeylerin beyne faydasını güçlendiriyormuş. Anlayacağınız gene geldik, sosyalleşme ve şu ekranlardan biraz uzak kalma mevzuunaaa 🙂

Arkadaşlar, hep tatsız şeyler yok ya bu tavsiyeler içinde. Müzik mesela, beyin sağlığı için çok yararlıymış, fırsat buldukça severek dinliyoruz zaten, değil mi?

Umuyorum fazla sıkıcı bir sohbet olmadı. Eğer bu sene üniversiteye yeni başlayan bir öğrenciyseniz, geçen yıl yazdığım bir yazıyı da tavsiye ederim: http://yazarlar.coachteam.com.tr/universiteye-yeni-baslayan-her-ogrencinin-bilmesi-gerekenler/.

Başarı ve mutluluk dileklerimle. Sevgiyle kalın.

 

Mehmet MURAT

 


[1] Why sleep should be every student’s priority, www.bbc.com/future/story/20180815-why-sleep-should-be-every-students-priority, 20.08.2018

Bu Kalp Seni Affeder Mi?

,

“- Niye yaptılar dayı, niye?

– Olan olmuş artık yeğen. Hiçbir neden onu artık olmamış yapamaz.

– Yahu biri çıkıp gerçeği söylesin! Gerçeği öğrenmek istiyorum, gerçeği!

– Sen, gerçeği öğrenmek istemiyorsun, yeğen! Sen bu kadını affetmek istiyorsun.

– Hayır!

– Evet! Bu kadın sana öyle bir neden söylesin ki, öyle haklı bir sebep göstersin ki, sen nihayet bu kadını affedebilesin istiyorsun. Hadi affettin diyelim, intikamdan vazgeçtin diyelim, adaleti ne yapacaksın peki? Ömer’in hakkını bir tek sen arayabilirsin.

– Hakkını aramak için her Allah’ın günü öldürecek miyim Ömer’i? Ben de insanım, be dayı!”[1]

 

***

Hayat bize perdesini sevgiyle açar; bebeklik ve çocukluk dönemimizde koşulsuz sevginin kahramanlarını yanı başımızda hazır buluruz. Bir sevgi yumağı içine doğar, hayat boyunca da hep bu ölçüde bir sevgiyi ararız, bilinçli veya bilinçsiz. İşte bu güzel başlangıçtır ki, sevgiyi doğamızın temel bir parçası yapar, adeta fabrika ayarlarımızdır.

Hayat perdeyi sevgiyle açar da, yine sevgiyle kapatmaz mı? Öyle ki, belki sevmeyi en iyi bildiğimiz bir zamanda torun sevgisiyle kalbimiz yeni bir neşe ve canlılık bulur.

Hayat, bu açıdan bakıldığında iki sevgi arası bir parantez, değil mi? Dahası, hayatımızın belirli kırılma noktalarında sevgiyle yenilendiğimiz dönemler var çoğunlukla.

Bu yüzdendir ki, sevgisiz ortam ve zamanlar bizi bunaltır. Dostluk ve samimiyetten yoksun bir hayat kasvetlidir. Dostluk bize duygudaşlık, sevgi ve gerektiğinde sosyal destektir. Dahası, yakın dostluklardır ki bize yeni fikirlerle yeni yeni ufuklar açar, yaşam deneyimimizi zenginleştirir ve hayatımızı renklendirir. Kısacası, yakın dostluklar anlamlı bir hayat için vazgeçilmez değerlerdendir. Sevgisizlikten uzaklaşmak, değer görmek, değer vermek ve hatta bize yapılan kötülüklerin ikna edici bir bahanesini bulup, affetmek ve kalp huzurunu yeniden bulmak isteriz.

Ne var ki, yakın dostlukları sürdürmenin de zorlukları vardır. Dostluk ve samimiyet en çok da bireylerin karşılıklı beklentilerinin karşılanırken, bir diğerinin amaç ve kişisel ihtiyaçlarının görmezden gelinmediği ortamlarda işe yarar. Yakın ilişkilerin günlük pratiği aslında sürgit bir uzlaşma, empati ve duygusal yararlanmalarda da bir affetme iradesi, bir başka deyişle, gerektiğinde affetmeye hazır olma hali gerektirir.

Nefretin Ağır Yükünden Nasıl Kurtuluruz?

Affetmenin psikolojisi üzerine yazan bilim insanlarının sevdiği örneklerin genellikle uç örnekler olduğunu görüyoruz; kendisini öldürmeye veya yaralamaya teşebbüs eden birini sözgelimi. Hayat çoğunlukla gri renklerden oluşsa da, beyaz veya siyahı anlatmak için mümkün olduğunca griden uzaklaşmak gerekir, değil mi?

Sanatın ve özellikle sinemanın keskin karakterleri seçmesinin sebebi de bu olmalı. Yazımızın girişindeki replikler, bir suç-drama-gerilim dizisi olan Ezel’den. Dizinin konusu kısaca, sevdiği kadın ve en yakın dostları tarafından ağır bir ihanete uğrayan Ömer’in yeni bir yüz ve kimlikle (Ezel) olarak dönüşü ve intikam alma sürecinde yaşadıkları.[2] Yukarıdaki replikleri bu gözle okuduğumuzda, intikam için yola çıkan Ezel’in (Ömer) intikam duygusunun kendisini ne kadar yıprattığının canlı bir resmini görebiliriz. Öyle ki, intikamdan vazgeçip “affetmek için bir bahane” bulma arayışında. “Ya adalet ne olacak?” diye soran can dostuna söylediği “Hakkını aramak için her Allah’ın günü öldürecek miyim Ömer’i? Ben de insanım, be dayı!” cümlesi nefretin ağır yükünü veciz biçimde anlatmıyor mu?

O halde, nasıl kurtuluruz nefretin ve intikam duygusunun yükünden?

Aklımıza bir yığın çetin sorular gelir:

Çözüm affetmekse, “ya adalet ne olacak”?

Affetmek barışmak mıdır, kötülüğü görmezden gelerek?

Ya, af dileyenin durumu? Ne yaparsa veya nasıl özür dilerse affedebiliriz?

Gerçekten bu, hiç de kolay bir süreç değil ve bilgi, olgunluk ve kararlılık gerektiriyor. Ama şükür ki, bunun da bilimi var!

Affetmenin Bilimi

Hemen ifade edelim ki, affetmenin rahatlatıcı nimetlerinden yararlanmak için ilgili kişiyle barışmak ve hatta yüzleşmek zorunlu değil. Bu süreçte esas olan, haksızlığa uğrayanın nefret duygusunun yükünden kurtulması. Zira, iç dünyamızda durmaksızın esen fırtına dinmeden hayatın içindeki güzellikleri, en başta da sevgiyi, görüp yaşamamız çok zordur.

İşte bu yüzden, affetmeyi de mutluluğun yaşam pratikleri arasına katmamız gerekir.

Affetme konusunda ilk engelimiz, istismar edilme korkusu.[3] Elbette haklı bir endişe ve bu yüzden de affedebilmek için,

  • Kişinin hatasını/suçunu bilmesi ve içtenlikle kabul etmesini,
  • Yaptıkları için bir pişmanlık ve acı hissetmesini,
  • Açıkça ve sahici biçimde özür dilemesini,
  • Ve davranışlarını değiştirmesini,

ön şart olarak görmek isteriz, değil mi?

Bunlar makul ve anlaşılır bir durum. Ama tekrar ifade edelim ki bu, affetmekle barışmayı karıştıran bir tutum. Affetmek, ahlaki bir değer ve psikolojik sağlığın ve iyiliğin korunmasını amaçlar: İncinen kişi, zamanla öfke ve nefretin zehirli etkilerinden kurtularak, yeniden çevresindeki iyiliği görüp yaşama ve iyiliği yayma gücünü kendinde bulması içindir ve bu sürece inciten kişiyi de dahil etmektir. Barışmak ise, ahlaki bir tutum ve değer olmaktan öte, bir arada yaşama stratejisi ve karşılıklı güveni yeniden kurma arayışıdır.

O halde affetmek, öncelikle duygusal ve giderek bedensel sağlığımızı tehdit eden sağlıksız öfkeyi yenmemiz için gereklidir. Zira, kırılan ve haksızlığa uğrayan kişi ancak affederek öfkenin getirdiği anksiyete ve depresyonu yenebilir, öz-saygısı ve umudunu yeniden canlandırabilir.

Affedememek, kişinin insanlara ve genel olarak hayata güvenini yıkarak, ilerde yaşayabileceği sevgi dolu ilişkileri de yakalayamamasına sebep olabilir.

Bu yüzden, burada anlatmak istediğimiz “sağlık için affetme” şartsız olmalıdır ve hatalı olanın özür dilemesine de ihtiyaç duymamalıdır. Barışmak ise ayrı bir süreç ve tabii yukarıdaki tüm şartları ve özür dilemeyi şart koşabilirsiniz.

Affetmek ve barışmayı eşitleme hatasından uzak durdukça, duygusal sağlığımıza yatırım yapmış oluruz. Ezel’in dediği gibi, adalet ve intikam uğruna her gün kendimizi öldürmemiz gerekmez, değil mi?

Peki, sağlıklı bir affetme sürecinin pratiği nedir? Kolay uygulanabilir bir yolu var mı?

Özür Dilemenin Bilimi

Madalyonun bir yüzü de özür dileme erdemini gösterebilmek. Bu, aynı zamanda sahici özür dilemenin de bilimi.

Bazı insanlar, size açıklamalar yapsa da gerçekte hiç özür dilemezler. Birçok kimse de özür dilerken (kötü niteliler bir yana), sahici bir özür dilemeyle açıklama yapmayı (mazeret) birbirine karıştırır. Gerçek özür dileme kalpten gelir, açıklamalar (mazeretler) ise mantık (oyunları) ve ego çağrıştırır ve işe yaramazlar. Affedebilmek için, niçin yaptığınızdan önce, pişmanlığınızı görmek ister incittiğiniz insan.

O halde, özür dilememiz gerektiğinde, sahici özür dilemenin yolu nedir? Veya bizden özür dilendiğinde, sahici ve sahici olmayan özürleri nasıl fark ederiz?

Yazıyı uzatmamak adına, yukarıdaki sorularla birlikte, bu soruların cevabını da gelecek yazıma bırakıyorum. Gelecek yazıda sizi zorlu ( 🙂 ) bir affedicilik testi yanında, adım adım ve kolay uygulanabilir bir affetme ve özür dileme pratiği bekliyor 🙂

Şimdilik, bu konulara ilişkin sağlıklı bir ruh haline ilham veren bir öyküyle son veriyorum yazıma.

İyiyi hatırla, kötüyü affet[4] ve Ateşi Kıvılcımken Söndür[5]

İki arkadaş bir çölden geçiyorlardı. Yürürlerken kavga ettiler ve biri diğerine tokat attı. Tokadı yiyen, toprağa şöyle yazdı: “Bugün en iyi arkadaşım bana tokat attı.”

Yürümeye devam ettiler ve bir havuza vardılar. Burada yüzmeye başladılar. Tokat yiyen havuzda boğulmak üzereyken arkadaşı onu kurtardı. Ölümden dönen adam bu kez taşın üzerine, “Bugün en iyi arkadaşım hayatımı kurtardı” diye kazıdı.

Arkadaşına tokat atan ve sonra da onun hayatını kurtaran merakla sordu:

“Daha önce toprağa yazdın ve şimdi de taşa kazıdın. Neden böyle yaptın?”

“Sen bana tokat attığında, kısa sürede rüzgarla silinip gitsin diye onu toprağa yazdım. Hayatımı kurtardığında ise kalıcı olsun diye de taşa yazdım.” diye cevapladı arkadaşı.

Kötü şeyleri çabuk unutarak ve iyi şeyleri de hep hatırlayıp şükran duyarak, “ateşi kıvılcımken söndürmeli”, değil mi?

 

Sevgiyle kalın.

 

Mehmet MURAT

 


[1] Replikler, Ezel (2009-2011) adlı diziden alınmıştır.

[2] Malum, şiddet ve gerilim içerikli diziler toplum sağlığı açısından zaman zaman tartışılmaktadır. Dizide iyi ve kötü karakterler keskin hatlarla resmedilmiş. Zaman zaman da bu karakterlerin vicdan gel-gitlerine yer veriliyor. Bize düşen, her durumda hayatın içindeki iyiyi ve sanatın bunu ortaya koyma çabasını görebilmektir sanırım. Ne dersiniz?

[3] Robert Enright, Why Forgiving Does Not Require an Apology, https://www.psychologytoday.com/intl/blog/the-forgiving-life/201804/why-forgiving-does-not-require-apology?collection=1118033

[4] Zeynep Bölükbaşı, www.hurriyet.com.tr/hayat-degistiren-kucuk-bilgelik-oykuleri-7818629

[5] Tolstoy’un Ateşi Kıvılcımken Söndürmeli başlıklı hikayesi.

Ne İçin Çalışırız?

,

(İş’te Anlamlı ve Huzurlu Bir Hayat-1)

Bu yazımızla birlikte, iş dünyasında mutluluğun günümüz dünyasındaki anlamını ve imkanlarını araştıran bir yazı dizisine başlıyoruz.

Daha çok özel yaşamımızdaki mutluluğa odaklanan Anlamlı ve Huzurlu Bir Hayat yazılarımızda olduğu gibi, burada da odağımızda bilim ve kadim insanlık değerleri var. Zira her ne kadar iki ayrı dünyayı olarak görsek te, aslında her iki alanda da insanlar olarak ve temel insani ihtiyaçlarımızla sürecin içindeyiz. Sorun ve çözümlerimiz de doğal olarak bu yönümüzü öncelikle ele almalı, değil mi?

Peki, Ne İçin Çalışırız?

“Çok basit, hayatımızı idare ettirecek bir gelir için”, diyorsanız, insanlığın ulaştığı bugünün ortalama refah ve imkanlar dünyasında, daha sağlıklı bir toplum ve mutlu bir hayat için bu cevap çok eksik, değil mi?

Malum, temel asgari ihtiyaçlar karşılandıktan sonra insanlar ancak kültür ve sanata ve diğer insani gelişmişlik unsurlarına yönelebiliyor. İş hayatında da, temel asgari ihtiyaç (yeterli bir gelir seviyesi) sağlandıktan sonra insanlar daha ileri bir üretkenliği düşünebilir.[1]

Bu anlayıştan hareketle, İş’te Anlamlı ve Huzurlu Bir Hayat serimizde, iş hayatında gelir seviyesine ilave olarak, mutluluğu ve dolayısıyla daha büyük bir verimliği sağlayan unsurlara odaklanacağız. Bu, aynı zamanla daha sağlıklı bir toplum olmaya yardımcı olacaktır.

İş’te Mutluluk Nedir, Neden ve Kimler İçin Gereklidir?

İş’te mutluluğu kısaca tanımlamak gerekirse, genel olarak iş hayatından ve işyeri ortamından keyif alma duygusu; zorlukları kolayca ve zarif bir ortam içinde atlatabilmek; iş arkadaşları, ekip çalışanları ve müşterilerle ile dostane ilişkiler kurabilmek; ve yaptığınız işin kendiniz, şirketiniz/kurumunuz ve diğerleri için bir değer taşıdığını bilmek olarak özetleyebiliriz.

Bu tanım esas alınarak, işte mutluluğun önemine ve bunun bireyler/çalışanlar, şirket veya kurumun bütünü için çok önemli sonuçları olduğuna dair çok sayıda araştırma var. Bunları kısaca şöyle özetleyebiliriz:

– İşte mutluluk daha iyi çalışan sağlığı ve iyi oluşu getiriyor, daha yaratıcı ve etkin bir problem çözme kapasitesi oluşturuyor, daha fazla verimlik, inovasyon ve daha hızlı kariyer gelişimi sağlıyor.

– İşte mutlu olan insanlar daha otantik, işlerine daha bağlı, iş tanımlarının da ötesinde bir katkı yapmaya daha istekli ve genel olarak daha çok “akış”[2] ve anlam duygusu yaşıyor.

– Zorluk ve tersliklerle karşılaşıldığında ise, işte mutlu insanlar büyük resmi görmeye dayatkın ve daha stresli; işin zorluklarıyla başa çıkmada daha güçlü; ve uyuşmazlıkları gidermede daha iyi hale geliyorlar.

– Sosyal olarak ise, işinde mutlu kişiler daha çok seviliyor; iş arkadaşları ve çevresi tarafından güvenilir bulunuyor; daha çok saygı ve dikkat çekerken, daha etkin bir lider oluyorlar. Mutlu işyerlerinde insanlar aynı zamanda birbirlerine karşı daha yardımsever ve zor günlerinde de daha destekleyici oluyorlar.

– Mutlu işyerlerinde daha az işten ayrılma, daha az sağlık masrafları, daha az hata ve kazalar, daha fazla etkinlik, daha fazla çıktı ve zor zamanlarda da daha hızlı toparlanma görülüyor. Bu şirketler, aynı zamanda daha fazla müşteri sadakati, bağlılığı ve daha hızı büyüme fırsatı yakalıyorlar.

İş’te Anlam Nedir, Neden Önemlidir?

Duke Üniversitesi’nden meşhur iktisatçı Dan Ariely, işte insanı neyin motive ettiğine dair bir deney yapmış. Bir denek grubundan, bir Lego yapmalarını istemiş. Buna göre, gruptaki denekler istedikleri kadar Lego yapabilecekler, ancak her bir ilave Lego için daha az ödeme yapılacaktır. Diğer denek grubundan da Lego yapmalarını istemiş, ama bir farkla ki, bunlara yaptıkları her Legoyu, hemen akabinde parçalamalarını istemiş.

Sonuçta, Legolarını parçalayanların demoralize oldukları açıkça gözlemlemiş. Yaptıkları Legolar gözleri önünde parçalanan denekler, yaptıkları şekilleri parçalamaları istenmeyen diğer gruba göre daha az figür yapmışlar.

Buna benzer başka araştırmalar da var! Üniversite çağrı merkezlerinde çalışanlar mesela. Hani, telefonla okula bağış toplayanlar. Toplanan bağışlardan burs alarak yararlanan öğrencilerle tanıştırıldıklarında, çağrı merkezinde bu iş için çalışanların daha sıkı çalıştıkları gözlenmiş. Çünkü bu yaptıkları işe bir “anlam” katmış.

Motivasyon hakkındaki “Drive” adlı kitabında Daniel H. Pink iş hayatında motivasyonu etkileyen başka 3 unsurdan bahseder:

1- Otonomi: yani ilgimizi çeken konularda Çalışmak.

2- Ustalık: bir şeyde ilerlediğini ve geliştiğini hissetmek

3- Amaç: Yani bizi aşan (bizden daha yüce) bir şey yaptığımızı hissetmek.

Kısacası, iş yaşamında kendimizi iyi hissettiren şeylerden biri, ilerleme ve bir aşama kaydetme duygusu.

Harvard Üniversitesi’nden The Progress Principle kitabının yazarı Prof. Teresa Amabile, insanların çalıştıkları işle ilgili kendilerini en iyi hissettikleri zamanların, işlerinde ilerleme kaydettikleri günler olduğunu gözlemlemiş. Zira insan anlam arayan bir varlık ve temel ihtiyaçları (asgari bir gelir seviyesi) karşılandıktan sonra bununla yetinmez ve hayatına anlam katmak ister: yani, kendini gerçekleştirmek

İlerlemeyi görüyor, takdir ediyor ve kutluyorsanız, insanlar daha fazla motivasyon hissederler. İlerleme olduğunu görmek işinize/çalışma hayatınıza anlam katar ki, ne için çalıştığınızın cevabı da işte bu “anlam”dır.

Takdim niteliğindeki bu yazımızın devamında, işte mutluluğa dair temel konular üzerinde, yer yer pratik uygulama örnekleri de vererek, sohbet etmeye devam edeceğiz.

Başarı ve mutluk dileklerimle.

 

Mehmet Murat

 

 


[1] Amerika için bu rakam yıllık 75.000 dolar. Mutluluk araştırmalarına göre bu rakama kadar gelirdeki her artış insanın mutluluğunu artırırken, bunun üzerindeki bir gelir seviyesinin insanın mutluluğuna esaslı bir katkısı olmuyor. “Parayla saadet olur mu?” sorusunun cevabı 🙂

[2] Akış konusunun detayı için bkz: http://yazarlar.coachteam.com.tr/hayat-problem-cozmektir-ve-zorluktan-sonra-huzur-vardir/

Mutluluğu Programlamak

,

(Anlamlı ve Huzurlu Bir Hayat-9)

Hayatta sonuç doğuran, güzel davranış ve ilkelerdir.

Başarı ve mutluluk ise bunların yan ürünüdür.

Bir önceki yavrularını, henüz ayakta kalacak kadar gelişemeden yuvadan ayrılmaya zorlamışlardı. Mevsim ilerlemiş, geç kalmışlardı çünkü. Sırada yeni yavruları mevsim sonuna yetiştirme telaşı vardı. Ne var ki, yeni yavruların yaşamasına da izin vermedi ilerleyen mevsim. Hüzünlü çift, yuvadan ayrılmaya zorladıkları yavrularını hatırladılar, ama çok geçti; onları bulduklarında yavrular açlıktan ölmek üzereydi.

Yarısından izlemeye başladığım bir belgeselde, doğanın olağanüstü yetenekli avcıları olan bir kartal çiftinin bu dramı içimi burktu. Belgeseli kısaca bu cümlelerle özetlediğimde, zihnimde uyandırdığı mesaj ise çok başkaydı: Gökyüzünün kralları da olsanız doğuştan gelen yeteneklerinizin (moda tabirle, “fabrika ayarları” :)) dışına çıkıp yeni şartlara, yeni yaşam tarzına kendinizi programlayamadığınız takdirde, başarısızlık kaçınılmaz.

Kuşkusuz, her canlı kendi doğasıyla (fabrika ayarları) ve içinde bulunduğu eko-sistemle (çevre, doğa, dünya) uyum içinde olmalı. Ne var ki, insanın doğası sandığımız kadar sabit olmadığı gibi, olmasına da dünya müsait değil.

Neden mi?

Çünkü dünya, çevresini değiştirme ve fabrika ayarlarının dışına çıkabilme kapasitesine sahip tek varlık olan insanı sürekli ilerlemeye ve değişmeye zorlar. Her bir aşamanın başarısı için yeniden programlanırız. Bu, akıl donanımının genişlemesiyle olur. Çünkü dünya gezegeni, akıl emeği olmadan ancak kıt hammaddeler sunan bir kaynak, insanlık ise bu imkanları genişleterek sürekli değişip gelişen bir medeniyet kurmaya yazgılı bir varlık. Bugünkü medeniyet düzeyine gelişimiz de, sürekli bir verimlilik (akıl emeği) sayesinde olmadı mı?

Çok değil, bundan 200 yıl öncesinin bilim-teknoloji düzeyiyle, daha doğrusu o düzeyi üreten zihin-beyin kalıplarıyla sınırlı olsaydık, yedi milyarı aşan insanlık ailesinin geçim şartları ne olurdu? Kartal ailesinin dramına benzer bir durumla karşılaşmaz mıydık?

İnsan türünü varlıkların en üstünü ve şereflisi konumuna yükselten başlıca meziyeti de işte bu sürekli gelişebilme kapasitesi değil mi?

Ya ekolojik sorunlar, iklim değişikliği? Adil olmayan bölüşüm, açlık sınırında yaşayan insanlık ailesinin dezavantajlı üyelerinin durumu?

Elbette çok yerinde kaygılar. Ama unutmayalım ki, çözüm üreten insan aklıdır ve aklın ürettiği sorunları da yine (ancak) yaşamın mucizesi akıl çözer[1]. İşte yine bu sebepledir ki insan doğası sabit kalamaz, yeteneklerini sürekli büyütmek zorundadır. Hızla artan nüfusunu, gezegenin kaynaklarını hızla tüketerek ancak besleyebilen (ki bu aslında muazzam bir başarı) insanlık ailesi, bundan sonra yeniden gelişip değişen ve yeniden programlanan bir akıl kapasitesiyle daha sürdürülebilir bir sürece yönelecektir. Buna, kaynakları israf etmeden büyümenin yolunu bulmak ve daha adil/insanca bir bölüşümü önceleyen zihniyete ulaşmak da dahil.

Bu demektir ki, daha kat edecek çok yol ve zorlu, ama bir o kadar mutlu/umutlu bir süreç var.[2]

Peki, bunun birey olarak bizimle ve Anlamlı ve Huzurlu Bir Hayat serimizin amacıyla ilgisi ne?

Çünkü, insanlık gibi tekil bireyler olarak her birimiz de bu sürekli gelişip değişen yeni şartlar karşısında fabrika ayarlarımızın dışına çıkarak, daha iyi bir yaşam için yeniden programlanmaya, yani daha donanımlı bir zihinsel kapasiteye ihtiyacımız var.

Bu yazı serimizin amacı, kısaca, insanın daha mutlu bir hayat sürmesinin yollarını sunabilecek insanlık birikiminden ve gelişen bilimden nasıl yararlanabileceğimizi araştırmaktı.

Önceki yazılarda; empati, merhamet, şükür, umut, akış… gibi bizi hem birey hem de toplum olarak daha anlamlı ve huzurlu bir hayata yönlendirecek kadim insanlık değerlerine göre bir hayat pratiği üzerinde sohbet ettik.

Serinin son dört yazısında ise bu kadim değerler temelinde, duygusal dayanıklılık ve problem çözen bir zihin kalıbına nasıl ulaşacağımız, bir başka deyişle nasıl bu yönde yeniden programlanacağımız hakkında gelişen insani bilimlerin imkanlarını araştırıyoruz.

Zira insanlığın sürekli gelişip değişen zihin-beyin kalıbı gibi, birey olarak her birimizin zihin-beyin kalıbının da hızla yeni çözüm imkanları sunacak yönde değişmesi, genişlemesi mümkün. Bu süreçte, insan beyninin kapasite ve hatta fiziksel olarak değiştiğini gösteren bilimsel verileri, buna da nöroplastisite dendiğini duymuşsunuzdur: Beyin nöronlarının plastik özelliği, yani esnek nöronları sayesinde beynin kendini iyileştirme ve yeniden yapılandırma becerisi.

İlginç olan ve işin müjdeli yanı da, beynimizin bu esnekliğinin tercih edeceğimiz yaşam pratiğinden etkilenmesi ve daha mutlu bir hayat için bize daha gelişmiş bir zihinsel donanım imkanı sunması.

Bu yazımızın amacı, zihinsel esnekliğimizden yararlanarak, değerler ve bu değerler yönünde edineceğimiz (yeni) düşünme biçimi ve alışkanlıklar ile nasıl daha iyi bir yaşama programlanacağımız üzerinde sohbet etmekti. Ancak, yazıyı daha fazla uzatmamak için, hoşgörünüze sığınarak, devamını (asıl konuyu) gelecek yazıya bırakıyorum.

 

Sevgiyle kalın.

Mehmet MURAT

 


[1] Konunun ayrıntısı için, Bkz. “Hızlı düşün, yavaş karar ver”, http://coachteam.com.tr/hizli-dusun-yavas-karar-ver/

[2] Mutluluğun bir yolu da problem çözmek ve bu sürecin “akışı”nda yaşamaktır. Yazarın kötüsü kendi yazısına atıf yaparmış :), bağışlayın, lakin yazıyı uzatmamak adına, ilginizi çekiyorsa bu konunun ayrıntısı için eski bir yazımı öneriyorum: “Hayat problem çözmektir ve zorluktan sonra huzur vardır”, http://coachteam.com.tr/hayat-problem-cozmektir-ve-zorluktan-sonra-huzur-vardir/

Duygusal sorunlar için serinkanlı çözüm egzersizi

(Anlamlı ve Huzurlu Bir Hayat – 8)

Problemleri, yine o problemlere yol açan

düşünme tarzımızla çözemeyiz.[1]

Albert Einstein

“Hızlı düşün, yavaş karar ver” başlıklı son yazımda bahsettiğim “kendi dedikodumuzu yapmak” deyiminin yeterince örneklendirilmediğinden ve eksik kaldığından yakınmış bazı dostlar, haklı olarak. Bu yazımın konusu olan zor zamanlarda problem çözme pratiğinin hem yararlı bir egzersiz sunacağını, hem de konuya açıklık getireceğini umuyorum.

Dikkat dağınıklığı ile ilgili yapılan çalışmalar, ilk bakışta şaşırtıcı ama sağlıklı ve ortalama bireyler olarak bizim için oldukça tanıdık bir durumu ortaya koyuyor: Zihnimiz, zamanın çok büyük bir bölümünde şimdiki zamanda değil, geçmiş veya gelecekte geziniyor. Öyle ki, iş hayatımızda veya bir işle meşgul olduğumuzda bile zamanın yüzde ellisinde zihnimiz şimdiki zaman dışında dolaşmaktadır.

Yine bu araştırmalar gösteriyor ki, bu durum, konsantrasyon kaybı nedeniyle düşen iş verimini saymasak bile, önemli bir soruna işaret ediyor: Şimdiki zaman dışındaki her “gezinti” mutluluk düzeyimizi düşürüyor. Asıl şaşırtıcı olan ise olumlu konular üzerinde düşündüğümüzde bile bu gezintinin mutluluğumuzu eksiltiyor olması.

Peki ama neden?

Bu araştırmaları yapan bilim insanlarının açıklamalarına göre, bu durum, geçmiş ve geleceğin zihnimizdeki karşılığıyla ilgili; geçmiş bizim için pişmanlıklar, özlem ve olumsuz anılar, gelecek ise kaygı ve endişeleri temsil ediyor, hedeflerimiz ve hayallerimiz hakkında düşünürken bile. Oysa hedeflerimizi gerçekleştirmek için ihtiyacımız olan tek hazır kaynak şimdiki zaman. Özellikle çözmemiz gereken bir sorun nedeniyle yaşadığımız stresli zamanlarda, bu ruh hali problemleri olduğundan ağır algılamamıza sebep oluyor. Dahası, eylem zamanı olan şimdiki zamandan çok geçmiş ve gelecekte “pişmanlık, acı anılar, kaygı ve endişe” gibi olumsuz duygular yumağı içinde gezinen beynimiz, bu süreçte bize yardımcı olamıyor. Tam da sükunetle problem çözmeye odaklanmamız gerekirken, çoğunlukla farkında olmadan arka planda süregiden gereksiz endişeler yumağı, stres seviyemizi daha da yükseltiyor ve çözüm üretmemizi engelliyor.

Ne yapmalı?

Bunun için biri “normal” zamanlarda duygusal dayanıklılığı ve olumlu duyguları besleyecek; diğeri tekil ve yoğun bir duygusal sorunla karşılaşıldığında uygulanacak birbirinin devamı iki yöntem öneriyorum.

I- Duygusal Dayanıklılığı ve Olumlu Duyguları Güçlendirmek

Öncelikle “kendi zihin okumamızı” yapmalı ve zihnimizin gerçek/gizli gündemini yakalamalıyız. Görünüşte önemli bir sorunumuz olmasa bile, gündelik hayatın akışı içinde geri planda düşük dozlu stres kaynağı olan düşünceleriniz olabilir. Bunu fark etmek sandığımızdan zordur. Bu konunun ayrıntısı için “Kişisel gelişim, zihin okuma ve beyin yıkama” başlıklı yazımı[2] öncelikle okumanızı öneririm. Ama özetlemek gerekirse;

Gün içinde zihninizi bilinçli takibe alın. En çok neyi, kimi, hangi konuyu nasıl bir duygu içinde düşünüyorsunuz? Bunları düşünmeseydiniz, gündeminiz ne olurdu, neyi düşünürdünüz? Zihninizin örtülü veya gerçek gündemi nedir? (Burada yakaladığınız kaygı ve düşüncelerin size yoğun bir stres verdiğini düşünüyorsanız hemen aşağıdaki ikinci başlıktaki uygulamaya geçin).

Sürekli bir yaşam pratiği olarak bunu yapmanız (ve mümkün olduğunca yazmanız), radar altı kalan kaygılarınızla başa çıkmanızı kolaylaştırarak, şimdiki zamana odaklanmanızı sağlayacaktır.

Öte yandan, hayatın akışı içinde (beynimizin hayatta kalma refleksi gereği) pozitif şeylerden çok negatiflere odaklanırız. Bu, hayatın ve olayların pozitif yönlerini kaçırmamıza yol açarak, fırsatlardan çok korkulara odaklanan bir zihin gündemiyle kısıtlı kalmamıza neden olabilir. Motivasyonumuz ve yaratıcılığımız düşer.

Bunun için sürekli bir yaşam pratiği olarak pozitif bakış açısı ve ruh hali yakalayın. Güne başlarken, “bugün çok güzel bir gün” deyin mesela kendinize, sevdiklerinize ve çevrenize. Mutlaka herkese selam verin ve gülümseyin.

Her günün sonunda, o gün içinde fark ettiğiniz en güzel/olumlu ve şükredeceğiniz üç şeyi “yazın”. Bu, büyük küçük her şey olabilir. Güzel bir haber veya daha önce dikkat etmediğiniz ama hayatınıza olumlu katkısı olan bir şey veya kişi olabilir. Etraftaki bir çiçek veya bir ağaç…

Bunu en az bir hafta yapın. Daha ileri bir uygulama için kendinize bir “şükran günlüğü” oluşturun, hayatınızın olumlu/keyifli yönlerinin daha çok farkına varın, mutluluğunuzu büyütün.

  1. Fırtınalı Zamanlarda Sükunetle Çözüm Aramak

Hepimiz zaman zaman normali aşan stres veya duygusal fırtınalar yaşarız. Bir sorun duygusal dengemizi bozmuş, enerjimizi tüketmeye başlamıştır. Kaygıyla ve düzensiz biçimde dolaşan düşünceler gereğinden fazla meşgul eder zihnimizi ve bu bir kısır döngü içinde stresi büyütür, zihin duruluğunu yok eder, çözümü zorlaştırır.

Bu döngüyü kırmak için daha spesifik ve titizlikle uygulayacağınız bir egzersiz yapabilirsiniz:

Bunun için öncelikle kaygılı düşüncelerinizi/duygularınızı zihninizden çıkarın, kağıda aktararak kendinizle bunlar arasına bir mesafe koyun. Yani yazın. Yazdıkça ortaya çıkan düşünce parçalarını beyninize bir lego veya oyun hamuru olarak verin.

Aranıza mesafe koyduğunuz sorunla ilgili düşünceleri bu şekilde işledikçe, başkasının dedikodusunu yapıyormuş gibi bir soğukkanlılığa mümkün mertebe yaklaşın. Şöyle başlayın:

  1. A) Sizi derinden etkileyen bir duygu veya düşünceyi yazıya dökün. Yazarken akışa bırakın, sizi etkileyen olayı iyice keşfedin ve sizi nasıl etkilediğini kendinize tarif edin. Kesintisiz yirmi dakika yazın ve bunu dört gün sürdürün.

Yazarken şunlara dikkat edin:

  • Sessiz sakin bir ortam seçin.
  • Akışa bırakın ve akışı bozacak yazım, gramer ve cümle hataları gibi şeylere takılmayın.
  • Sadece ve sadece kendiniz için yazın.
  • Samimi ve cesur olun.
  • Sizin için önemli ve çok kişisel olanları yazın.
  • Sadece şu an üzerinde düşündüğünüz sorunla ilgili olanları yazın. (Size çok acı veriyorsa, yeni yaşadığınız ve henüz destek almadığınız bir travmayla ilgili yazmayın.)
  • Dört günün sonunda, mümkün mertebe konuyu bir de başkasının perspektifinden yazmayı deneyin (Sizi tatmin etmezse, bunu bırakın, yapmasanız da olur).
  1. B) Şimdi yazdıklarınıza bir daha bakın ve her bir düşünce parçası ile ilgili, adeta ona yapışık olarak gelen duyguyu fark edin; korku mu, kaygı mı, üzüntü mü, utanç mı…?

Sonra bu düşünce parçalarının yöneldiği zamanı fark edin: Geçmiş mi, gelecek mi, şimdiki zaman mı?

Geçmiş, pişmanlık, utanç, değersizlik… gibi duygularla ilgilidir ve sürekli sizi rahatsız eden ama “geçmişte kalması gereken” şeylerdir. Bunu fark ederek, geçmişi kabullenip affedin. Varsa size sağladığı bir ders veya olgunluk, teşekkür ederek vedalaşın. Hiçbir utanç veya eziklik hissetmeniz gerekmez, siz artık daha “gelişmiş bir siz” versiyonunuza eriştiniz, o siz değilsiniz artık. Şimdiki olgun halinize şükran duyun.

Gelecek, endişe ve korkuyla ilgilidir. Ama gelecek henüz gelmedi ve geleceği hazırlayan şimdinin imkanları henüz bitmedi. Geleceğin endişelendiğiniz doğrultuda gideceği kesin değil, ümidi koruyun, şimdide “başka ne çareler olabilir?” olabilir diye bakın. Endişeleriniz abartılı olabilir, yetersiz bilgiye dayanıyor olabilir, geçmişteki kötü deneyimlerinizi hatırlatıyor olabilir.

Bütün bunları ayıklamak için, soruna bakış açınızı değiştirin. Bunun için iki yararlı yöntem var:

  1. a) Korktuğunuz şey gerçekleşirse, “en kötü ne olabilir?”. Buna ilişkin düşüncelerinizi de “yazın” ve üzerinden soğukkanlılıkla geçin. Çoğunlukla düşündüğünüz kadar kötü olmadığını göreceksiniz, kaygınız azalacak.

Bakış açınızı değiştirip, bir de şunu sorun: “En kötü” yerine daha iyi bir ihtimal de var mı? Bu sorunun çözümüne ilişkin bir araştırma yapsam, daha iyi bir çözüm şekli bulabilir miyim? Bu konuda yardım ve destek alabilir miyim, kaynaklarım neler?

  1. b) Kartezyon metodu deneyin:
Endişelendiğim şey olursa, ne olur? Endişelendiğim şey olursa, ne olmaz?

Endişelendiğim şey olmazsa, ne olur?

Endişelendiğim şey olmazsa, ne olmaz?

Çapraz sorular, bakış açınızı değiştirir, konunun gör(e)mediğiniz yönlerini görmeye zorlar, ama en önemlisi, bir önceki yazımda[3] bahsettiğim bilinçdışı yerine rasyonel beynimizi (D.Kahneman’ın 1. ve 2. Sistem kavramı) harekete geçirir, beynimizin olağanüstü yaratıcı kapasitesi uyarılmış olur. Sonuçta tahmin edemeyeceğiniz kadar iyi sonuçlara ulaşırsınız.

Olağanüstü yetenekleriyle beyniniz artık kendiliğinden bu malzemeleri işlemeye koyulacaktır. Burada bilinçdışı (Kahneman’ın 1.sistemi) yerine bilinç (2.sistem) inisiyatifi almaya başlar. Düşünce malzemelerini bir mantık zinciri içinde işlemeye başlayan beyninizde stres seviyesi düşecek, kaygınız azalacaktır.

Bunu bu türden sorunlar için bir pratik haline getirdiğinizde bağışıklık sisteminiz güçlenecek ve depresyon riskiniz azalacaktır.

Sevgiyle kalın.

 

Mehmet MURAT

 


[1] We can’t solve problems by using the same kind of thinking we used when we created them.

[2] http://yazarlar.coachteam.com.tr/kisisel-gelisim-zihin-okuma-ve-beyin-yikama/

[3] http://coachteam.com.tr/hizli-dusun-yavas-karar-ver/

Hızlı Düşün, Yavaş Karar Ver

,

 

Ve Kendi Dedikodunu Kendin Yap

(Anlamlı ve Huzurlu Bir Hayat – 7)

Mehmet MURAT

 

“… Yoğun çalışma saatlerimizi sürekli eğlence içinde geçiriyorduk. Birlikte çalışmaktan aldığımız zevk, bize olağanüstü bir sabır kazandırdı; hiç sıkılmazsanız, mükemmelliğe ulaşmak için çabalamak çok daha kolay olur. Belki daha da önemlisi, eleştirel silahlarımızı kapıda bırakıyorduk… eleştirmeye ve tartışmaya meraklıydık… fakat ikimiz de ötekinin söylediği herhangi bir şeyi kafadan reddetmedik… Amos daha mantıklı, daha teoriye yönelik bir düşünürdü… Ben daha sezgiseldim… Birbirimizi kolayca anlayacak kadar benzer, şaşırtacak kadar da farklıydıkortak çalışmamız ikimizin de hayatında yaptığı en iyi iş oldu.”[1]

Bu cümleler (vurgular bana ait), son yılların en etkileyici kitaplarından biri olan Daniel Kahneman’ın Hızlı ve Yavaş Düşünme kitabından. Kahneman, kariyerini insan zihninin karar alma ve muhakeme süreçlerinin psikolojisini anlamaya adamış ve bu arada davranışsal iktisada yaptığı katkıları nedeniyle 2002 Nobel Ekonomi Ödülü’ne layık görülmüş bir psikolog. Bu satırlar da kitabın ortaya çıkmasına zemin hazırlayan bilimsel çalışmalarının serüvenini anlatıyor. Yazıda adı geçen Amos, Kahneman’ın bu süreçte birlikte çalıştığı bilişsel ve matematiksel psikolojinin önde gelen isimlerinden Amos Tversky (1937-1996).

Kendinizi Tanıyın ve Kendi Dedikodunuzu Kendiniz Yapın

Bizi ilgilendiren, kitabın ortaya çıkış serüveni değil elbette. Ancak bu satırları benim gözümde değerli kılan, yazarın kitabında ana tema olarak işlediği ve “1. Sistem” ve ”2. Sistem” olarak tanımladığı insan zihninin karar alma mekanizmasının iki unsurunun da (iki benlik) çok iyi bir metaforu olması. Dahası, bu metaforun “mükemmelliğe ulaşmak (yolda olma hali ve süreci) için” harika bir yaşam pratiğini ilham etmesi: Kendinize benzemeyen insanlarla (da) çalışın, farklı zihin kalıplarını anlayın, empati yapın. Yazarın dediği gibi, bu belki de hayatınızda “yaptığınız en iyi iş” olacak. Dahası, yazardan aldığım ilhamla söylemek isterim ki, belki bunun kadar iyi bir pratik de mümkün mertebe kendi dedikodumuzu yapmak :).

Neden mi?

Kahneman, kendisinden çok farklı ve neredeyse tam zıttı bir karaktere sahip Tversky’yi anlatırken, bir anlamda insan zihninin birbiriyle etkileşim içinde olan ama çok farklı özelliklere sahip ikili yapısının da güzel bir tasvirini yapıyor: Tversky “daha mantıklı, daha teoriye yönelik”, Kahneman ise “daha sezgisel”. Kahneman 1. Sistemi (sezgisel, kollektif bilinç, bilinçdışı), Tversky ise mantık ve rasyonelliği temsil eden 2. Sistemi andırıyor. İkisi, birbirlerini “kolayca anlayacak kadar benzer, şaşırtacak kadar da farklı” iki ayrı yönümüzü temsil ediyor.

Bunu bilmek önemli mi?

Hem de çok. Daha iyi bir dünya ve daha anlamlı ve huzurlu bir hayat için belki de en önemli adım. Zihinsel sürecimizin ve benliğimizin uyumlu olması gereken iki yönü olduğunu bilmek, ufuk açıcı bir farkındalık ve başlamak, yolun yarısıdır. Bu iki yönümüzün uyumu bizi daha iyi, rasyonel ve huzurlu; uyumsuzluğu ise doğruluğundan emin olamadığımız kararlarımız nedeniyle daha az rasyonel ve huzursuz yapar. Öyle değil mi?

Kitapta sözü edilen 1. Sistem, yazar bu terimi kullanmamaya özen gösterse de, Jung’un Kollektif (Ortak) Bilinçaltı kavramını hatırlatıyor. Bilindiği gibi, Jung’a göre kişisel bilinçaltının/bilinçdışının ötesinde, insanlık serüveni içinde tevarüs ettiğimiz bir kolektif bilinçaltı vardır ki, yaşamımız boyunca bizim hayata ve çevremize uyum sağlamamızda en büyük destekçimiz. Kanımca bu, olağanüstü bir lütuf. Bu lütuf aynı zamanda, bireysel ve tür olarak, hayatta kalma mücadelemizin temel donanımlarını sunar. Bizi tehlikelerden koruyan reflekslerimiz ve sezgilerimiz, çevreye uyumumuzu ve sosyal varlık olarak diğer insanları anlamamızı sağlayan empati yeteneğimiz v.b. hep bu mirasın olağanüstü değerli hediyesi ve bu harika donanımdır ki bütün bunları otomatik, çaba harcamadan ve biz farkında olmadan ortaya koyar. Hem de çok hızlı biçimde.

Ama tümüyle buna güvenebilir miyiz?

Sürat, felakettir

Yazarın tasvir ettiği 1. Sistem bizi her davranış ve hareketimizde zahmetli akıl yürütme sürecinin yükünden kurtarır ve çoğunlukla hızlı çalışması nedeniyle de bizi hayatın risklerinden korur. Ancak, aynı özellikleri nedeniyle de zaman zaman bu sisteme güvenmememiz ve bunu akıl yürütmeyi temsil eden 2. Sistemimiz ile sorgulamamız gerekir. Aksi halde, büyük hatalar yapmamız da olasıdır.

Tamamen 1. Sisteme güvenmek ciddi hatalara yol açar. Zira bu sistem, kolektif bilincin değerleri yanında yaşamız boyunca öğrenip bir yetenek haline getirdiğimiz deneyimlerimizi (bisiklet sürme gibi bedensel, eğitim-öğretim gibi düşünsel deneyim ve birikimimiz) içerdiği gibi, mantık kurallarına tabi olmaması halinde de önyargılarımızın, yanlış bilgi, inanç ve kanaatlerimizin ve ayağımızın prangası öğrenilmiş çaresizliklerimizin de kaynağı olur. Sözgelimi farklı olandan korkmak, tür olarak hayatta kalma mücadelemizin oluşturduğu bir refleks ve bilgi ve mantıkla denetlenmediği sürece de yıkıcı potansiyele sahip. Bu yüzden, bizden bir şekilde farklı olan insan ve topluluklara karşı soğuk tavrımız (ve bazen de düpedüz olumsuz duygularımız) bizi “farklı olanının, düşman olabileceği” algısıyla büyük hatalara ve trajedilere sürüklemez mi? Oysa ticaret yolları üzerinde olan ve kozmopolit özelliklere sahip şehir ve bölgelerin bilim ve sanatta daha ileri, ekonomik refah açısından da hızla daha iyi bir düzeye geldiklerine dair çok sayıda örnekler bulabiliriz tarihten.

Günümüzde de farklı ırk ve kültürden oluşan bir muhitte yaşamanın, tek başına daha fazla nezaket, empati ve yardımlaşmaya yol açtığını ortaya koyan deneyler var.[2]

Mantıklı yönümüzü temsil eden 2. Sistemimiz en az 1. Sistem kadar büyük bir lütuf ve yaptığımız/yapabileceğimiz tüm hatalarımızı bertaraf edecek potansiyele sahip; bireysel ve onun yetersiz kaldığı yer de de kolektif olarak. 2. Sistemi işletmek (akıl yürütme, aklı işletme), zahmetli ve bu yüzden bu sistem, yazarın ifadesiyle “oldukça tembel”. Dahası, 2. Sistemi işletecek bireysel bilgi ve verilerimiz de sınırlı. Bireysel çabamız bu yüzden 2. Sistemi işletip en iyi sonucu almamıza yetmez çoğunlukla ve diğer insanların 2. Sistemi (aklı) ile etkileşime geçmeye ihtiyacımız var.

Hayatta En Hakiki Mürşit İlimdir

Bireysel akıl yanılabilir, ortak akıl da yanılabilir. Ancak aklımız (2.Sistem), diğer akıllarla etkileşim içinde, insanlığın birikimini de kullanarak, kendi hatalarını yine kendisi temizleyen en büyük lütuftur. Yazar, Tversky ile yaptığı çalışmayı hayatında “yaptığı en iyi iş” olarak nitelemekle bunu ima etmektedir. Son dönemin parlayan isimlerinden Mark Manson’un çok satan kitabında[3] farklı insanlarla çalışmaya ayrı bir bölüm ayırması da bu çerçevede oldukça anlamlı görünüyor, öyle değil mi?

İyi de, başlıktaki “kendi dedikodumuzu yapmak” da neyin nesiydi?. Kahneman’ın şu satırlarından ilham aldım: “Dedikoduyla neden ilgileniriz? Kendi hatalarımızı görmek yerine başkalarınınkini tanımlayıp sınıflandırmak hem çok daha kolay hem daha zevklidir. Kendi inanç ve isteklerimizi sorgulamak en iyi zamanda bile zordur, en çok ihtiyacımız olduğundaysa özellikle zordur, ama başkalarının bilgili görüşlerinden yararlanabiliriz.”

Öyleyse, biz de bir adım ileri gidip, yanımıza Amos gibi birilerini alarak[4], farklı bakış açılarını ve kendi bakış açımızı, eleştirel silahlarımızı dışarda bırakarak ve ötekinin söylediğini kafadan reddetmeden, harika sohbetler yapabiliriz. Bizi hızla geliştiren, daha anlayışlı ve empatik yapan sohbetler.

Bu süreçte yeterince soğukkanlı olabilirsek, başkalarının değil, kendi kendimizin dedikodusunu yaparak ilerleyebilmek hiç de zor değildir belki. Ne dersiniz?

 

[1] Daniel Kahneman, Hızlı ve Yavaş Düşünme, Çev. Osman Çetin Deniztekin – Filiz Nayır Deniztekin, Varlık Yayınları, 211. s. 10

[2] Tom Jacobs, Are People Kinder in Racially Diverse Neighborhoods?,

https://greatergood.berkeley.edu/article/item/are_people_kinder_in_racially_diverse_neighborhoods, 19.04.2018

[3] Mark Manson, Ustalık Gerektiren Kafaya Takmama Sanatı, Çev. Pınar Savaş, Butik Yayıncılık, 2018

[4] İyi bakın, etrafınızda, “önce samimiyet” diyen güzel insanlar da vardır, onlara güvenin 🙂

 

İş Görüşmesinde Bu Kez Siz Sorun: CEO’nuz Koçluk Hizmeti Alıyor Mu?

,

Bir iş görüşmesinde müstakbel işvereninize sorabileceğiniz en iyi soru, “CEO’nuz bir koçla çalışıyor mu?” olacaktır. Zira, on yıldan fazladır yaptığım koçluk sürecisince CEO’lar hakkında öğrendiğim önemli şeylerden biri, koçluk hizmeti alan CEO’ların en iyi şirketleri yönetenler olabileceği gerçeği. Zira, koçluk hizmeti alan CEO’lar;

1 – Aynen sizin gibi öğrenmeye önem verirler

En iyi CEO’lar her şeyi bilmediklerini bilirler. Başkalarının uzmanlığına değer verirler ve kendilerinden daha akıllı, daha iyi öğrenen ve kendini geliştiren insanlarla kendilerini çevreleyecek kadar kendilerine güvenirler. Kendileri için profesyonel gelişime inanırlar ve muhtemelen size de bu konuda destek olacaklardır.

2 – Çalışanlarının sıkıntılarıyla içtenlikle ilgilenirler

Neredeyse her koçluk seansında, danışanın (CEO) zor zamanlar geçiren bir çalışanı için içtenlikle endişelerini dile getirdiklerine şahit oldum. Belki sizi şaşırtabilir, ama çalıştığım işverenlerin birçoğunun, sağlıktan mali güçlüklere kadar, çalışanlarının sorunlarıyla yakından ilgilendiklerini gördüm.

3- Muhtemelen zannettiğinizden daha mütevazı ücretle çalışıyorlardır

Popüler klişe, patronlar milyonlarca dolar kazanırken, şirketin çalışanlarını az bir ücrete talim ettirdikleri yönündendir. Belki siz gerçekten böyle bir işverenle çalışıyorsunuzdur. Ancak çoğu işletme sahibi, çalışmayı umduğunuz şirketi kurup işletmeye başlamanın gerektirdiği tüm finansal riskleri üstlenirken, genellikle bu süreçte kendileri de hatırı sayılır bir kazanç sağlamamıştır. Tüm çalışanları yeterli ücreti alıncaya kadar, kendileri için de parayı düşünmeyen işverenler tanıyorum.

4- Sizinle aynı şeyler hakkında endişe duyarlar

Onlar da sizin gibi iş konusunda endişeleri var. Ama sizden farklı olarak, bir sorun olduğunda bırakıp gitme seçenekleri yok. Tam tersine, daha fazla gayret ederek, işlerine daha da sarılarak yeni yollar bulmaları gerekiyor. Ve genellikle de buluyorlar.

5- Minnettarlığınızı takdir ederler

Beklemedikleri halde, bir çalışanı, şükranlarını ifade ettiğinde bunu gerçekten takdir ederler. Koçluk seanslarımda, çalışanların bu yöndeki mesaj ve notlarını sevinçle paylaştıklarına şahit oldum.

6- Sizin mutlu olmanızı isterler

Ne yazık ki, birazcık daha fazla kazanç uğruna çalışanlarını sıkıştırmaktan çekinmeyen işverenler var. Ama ben, bir koç olarak böyle insanlarla karşılaşmadım. Kötü hikayeler duydum, ama bunlar benden uzaktaydı. Siz de bunlardan uzak olmak istiyorsanız, unutmayın bunları yaşamayacağınız işverenler de var.

Koçluk hizmeti alan liderler işte bu aradığınız özelliklere sahiptir, çünkü anlar kişisel gelişime de profesyonel gelişime de önem veririler. Duygusal zekaları yüksektir. Koçluk hizmeti almakla da zaten daha iyi bir lider, daha iyi bir eş, daha iyi bir ebeveyn ve yurttaş olmaya çalıştıklarını göstermektedirler.

Böyle liderlerle çalışmak size de cazip geliyorsa, bir daha iş görüşmesinde, CEO’nun bir koçu olup olmadığını özellikle sorun.

[1] Julie Colbrese, Six Reasons You Should Work For A CEO Who Has A Coach, https://www.forbes.com/sites/braintree/2017/11/06/from-brick-and-mortar-to-contextual-commerce-infographic/, 19.04.2018

 

Özet Çeviri: Mehmet MURAT

Kariyer Değişikliği Düşünenlere 15 İpucu:

,

Kariyer Değişikliği Düşünenlere 15 İpucu:

Önde Gelen Koçların Tavsiyeleri[1]

Forbes Koçluk Grubu (Forbes CoachesCouncil)[2]

Çeviren: Mehmet MURAT

 

  1. Başlamak İçin Elinizi Çabuk Tutun

Aklınıza bir kariyer değişimi varsa, mevcut işinizin dışında bir miktar zamanı da yeni seçeneklerinizi keşfetmek için ayırın. Yeni bir iş arıyorsanız kişisel ve profesyonel netvörkünüzdekikişilerle temasa şimdiden başlayın. Kendi işinizi kurmayı planlıyorsanız, haftada bir saatliğine bile olsa, bu işle ilgili çalışmaya başlayın. Yeni yönelişinize bir zemin sağlamak ve bir adım atmak, geçiş sürecini güvenle yürütebilmenize yardımcı olacaktır. – RosieGuagliardo, InnerBrillianceCoaching

 

  1. İhtiyacınız Olmadan Önce Netvörkünüzü Oluşturun

Gerçekçi olalım, dışarısı hala “kimi tanıyorsun” dünyası, belki her zamankinden daha çok. Netwörk demişken, kariyerini geliştirmek isteyenlere benim tavsiyem netvörk (network) konusunda al “ve ver“alışkanlığı geliştirmeleri ve bunu sürekli bir pratiğe dökmeleri.Sağlığınız ve mutluluğunuz gibi sağlıklı bir kariyer alışkanlıkları da uzun süreli ilişkilerin kurulması ve sürdürülmesi ve yapabildiğimiz ölçüde başkalarına yardım üzerine kurulmalı. – JillHauwiller, LeadershipRefinery

 

  1. Sosyal Medyada Fikir Önderleri ile Bağ Kurun

Doğru kullanılırsa sosyal medya çok değerli bir araç olabilir. Girmek istediğiniz alanın/sektörün fikir önderlerini sosyal medyada takip edin. Söylemeye değer bulduğunuz düşüncelerinizi ifade etmek için LinkedIn gibi ortamlar oldukça elverişlidir. Sosyal ortama sürekli katkılarda bulunmanız bir süre sonra siziyeni seçeneklere ulaşacak bir pozisyona kavuşturacaktır. – Donald Hatter, Donald HatterInc.

 

  1. Kendi Kişisel Misyon Bildirinizi Hazırlayın

Size rehberlik edecek kendi kişisel misyon bildirinizi yazın: “X güçlü yönlerimi Y hedef kitlesine veya sonucuna hizmet için kullanacağım, zira Z değerlerimi yansıtıyor”. Kendilerini hangi değerlerin yönlendirdiği hakkında zihnini berraklaştırmak isteyenler için sade ve hoş bir formüldür bu. Gerektiğinde üzerinde ince ayar yapın. İşte benim misyon ifadelerimden biri: “Öğrenme yeteneklerimi genç profesyonellerehizmet etmek için kullanacağım çünkü geleceğin liderlerini geliştirmeyi seviyorum”. – VikKapoor, Esq., Extra-M Coaching

 

  1. GigEkonomi’ye[3]Nasıl Uyum Sağlayacağınızı Düşünün

Gigekonomi’yi ciddiyetle dikkate alın. Bazı uzmanlara göre, küresel düzeyde 2020’ye kadar, çalışanların çoğunluğubu yeni çalışma şeklinin üyeleri haline gelecek. Bu alanda kendinizi potansiyel iş ortakları ve müşteriler için değerli bir marka haline getirmek için, yeteneklerinizi ve netvörkünüzü geliştirin. Kendi işinizin sahibi olacaksınız; bu bir “acaba olacak mı?”değil, “ne zaman olacak?” meselesi. Hazır olun. – Kenneth Johnson, East CoastExecutives

 

  1. Kendinizi Kariyerinizin Sürücü Koltuğuna Oturtun

Kariyerinizin yörüngesi size bağlı, patronunuz veya yöneticinize değil. Bir terfi, fark edilme veya yeni bir zorlu görev üstlenerek kendinizi geliştirme fırsatı arıyorsanız, direksiyon başına geçin ve oraya kendiniz gidin. Bu, başkalarının size fırsatlar sunmasını beklemeden, sürekli bir gelişim için kendinize yatırım yapmak demek. Hedeflerinizi belirleyin, fırsatları kollayın venetvörkünüzü oluşturun. Süreci kontrol etmenize yarayacak planlar yapın. – AdrienneTom, CareerImpressions

 

  1. Kendinizi Sınırlamayın

Bir çok insan harekete geçmez, çünkü o rol için bütün özellikleri taşımıyordur, oysa bir çok gerekli özelliklere de halihazırdasahipler. Harekete geçmediğiniz sürece hiç bir şey olmaz. Bir plan yapın ve kendinizi iyice değerlendirin ve nerede olmak istediğinizi belirleyin ve bunun peşinden gidin. Başarısızlığa uğramak, hiç denememekten iyidir. Dahası, içinde gelişip büyüyeceğiniz rol belki tam da buradan doğacak, kim bilir? – Kari Price, The Art of Being a BOSS

 

  1. Yeni Gelişen Sektörlerden NetvörkünüzOlsun

Kariyer ve iş değişimi denince, yeni başlangıç fırsatlarıçoğunlukla yeni gelişen bir sektör ve şirketlerde oluşur. Yeni fikirler, yeni bir enerji ve hatta köklü iş bağlantıları bu yeni gelişen alanlarda kuracağınız ilişkilerle oluşur. – John M. O’Connor, Career Pro Inc.

 

  1. Güçlü Yönlerinizi Keşfedin

Bir profesyonel olarak güçlü yönlerinizi bilmiyorsanız, potansiyel işvereninizene vaat edeceğinizi de bilemezsiniz. Kendinizi en özlü ve dikkat çekecek ölçüde anlatacak (elevatorpitch)[4]bir berraklığınız olsun, özgeçmişiniz ve takdim yazınız başvurduğunuz kuruma ne sağlayacağınızı açıkça anlatabilsin. Böylece, başarılı bir kariyer oluştururken sorun yaşamazsınız. – ArnoMarkus, iCareerSolutions

 

  1. Aranan Soft Yetenekler Konusunda Kendinizi Geliştirin

Soft yetenekler iş dünyasında başarılı olabilmek için ihtiyacınız olan kişisel özelliklerdir. En revaçta soft yetenekler liderlik, yani gerçek “kutup yıldızı”nızı keşfettiğiniz ve size gerçek bir lider yapacak özelliğiniz; iletişim, aktif dinleme ve bağ kurma beceriniz; işbirliği, yani, başkaları ile çalışabilme yeteneği; zaman yönetimi ve zorlu şartlar altında da çalışmayı sürdürebilme becerisi.- Maria Pastore, Maria PastoreCoaching

 

  1. “Kusursuz İş” Hayalinden Vazgeçin

Mükemmel iş hayali tuzağından uzak durun. Kıtlık perspektifi yerine bolluk[5]perspektifinden bakmak, sizi korkuyla değil güvenle harekete geçmeye sevk eder. Bir işe yönelirken kendinize şunu sorun: Bu size daha iyi bir tatmin düzeyi veya kendinizi geliştirme fırsatı sunacak mı? Gerçekten öyleyse, o zaman kararınızı netleştirmek için gerçek duruma (ücret, pozisyon, görev tanımı v.b.) daha yakından bakın. – Peter Stewart, StewartLeadership

 

  1. Profesyonel Değerlerinizi Keşfedin ve Netleştirin

Daha iyi bir kariyer için profesyonel/mesleki değerlerinizi ortaya çıkarıp netleştirmelisiniz. Profesyonel başarılarınızı listeleyen bir “etki envanteri” oluşturun. Bir projeyi, ekibi veya işi olumlu etkilediğiniz durumlara ilişkin spesifik örnekleri düşünün. Bir iş mülakatında ortaya koymak için bu etki envanterinizi özgeçmişinize ve LinkedIn ekleyin. – Erin Urban, UPPSolutions, LLC

 

  1. Zorluklara Karşı Dayanıklılığınızı Geliştirin

İş piyasası zorlu, kariyer süreci daha da zorlu olabilir, ama bunlar zorluklara karşı direnme gücünüzü geliştirme şansıdır aynı zamanda. Bu dayanıklılıktır ki size bir başarısızlıkta size tekrar ayağa kalkabilme yeteneği veren güç. Kararlı bir insanı hiç bir şey, zorlu iş piyasası bile durduramaz.- Kiki Ramsey, Kiki Ramsey International

 

  1. İşverenle Temasa Geç

Birçok şirket eleman teminini kendisi yapmak yerine dışardan hizmet alarak yapmaktadır. Bu alanda hizmet veren başlıca şirketleri izler ve bunların üst düzey karar vericilerine ulaşırsanız, şansınız artar. Eleman temininde dışarıdan hizmet almayan şirketlerde bile eleme süreci ve mülakatsürecininbir hiyerarşi silsilesi olabilir. – LoriManns, Quality Media Consultant Group

 

  1. Kariyer Değiştirme Nedenlerinizi ve Bunun Getireceği Faydaları İyi Tanımlayın

Başarılı bir kariyer değiştirme süreci öncelikle kendiniz hakkında düşünme/değerlendirmegerektirir ki bu da size istediğiniz değişimin gerçekçi nedenlerini ortaya kaymanızı sağlar. Sonraki değerlendirmede adayların kariyer değişikliğinin arkasındaki mantığı ortaya koyacak ilgi çekici bir hikâyeye ihtiyaçları olacak. Bir işi almak için, bir kurumun/şirketin hedeflerini anladığınızı net biçimde ortaya koymanız ve yeteneklerinizin bu hedeflere dönük stratejilere nasıl daha iyi katkı sağlayacağını göstermeniz gerekecektir.- ElaineRosenblum, J.D., ProForm U®

 


[1]15 TipsForAnyoneLookingToMake A CareerMoveInTheNearFuture,

https://www.forbes.com/sites/forbescoachescouncil/2018/03/14/15-tips-for-anyone-looking-to-make-a-career-move-in-the-near-future/, 14.03.2018

[2]Kendisini “başarılı iş ve kariyer koçlarının ancak davet edilerek üye olabildikleri bir meclis/grup” olarak tanımlayan ve dünyaca ünlü medya kuruluşu Forbes için çalışan koçluk platformu: Bkz.https://forbescoachescouncil.com/

[3]Tam zamanlı ve süresiz iş akdi ile işe alma yerine kısa süreli iş akdi ile işe almanın yaygınlaşması ile gündeme gelen istihdam trendini ifade etmektedir. Bunun iyi bir haber mi, yoksa kötü bir haber mi olduğu, meseleye nereden baktığınıza bağlı. Yapay zeka ve robotiğin uzayan gölgesi altında, küresel krizin etkileri halen devam ederken,çalışanlar açısından ‘gig sözleşmenin’ ne anlama geldiğini şu başlık iyi anlatıyor sanırım: “Dört adımda gig sözleşmenizi tam zamanlı iş akdine çevirmenin yolu” (https://www.fastcompany.com/3067751/four-steps-to-turn-your-contract-gig-into-a-full-time-job-offer) (Çeviren)

[4]İngilizcedeki “elevatorpitch”, “bir asansör yolculuğu süresinde bir iş fikrinin yatırımcıya en etkili şekilde anlatabilme” becerisini ifade etmektedir. (Çeviren)

[5]İktisat bilimindeki tanımıyla kıtlık (scarcity) ve bolluk (abundance) kavramlarına atıf.(Çeviren)

Çalışanların Moral Motivasyonunu Düşüren Yedi Yönetim Hatası

,

Seven Management Behaviors That Erode Employee Morale

Çalışanların Moral Motivasyonunu Düşüren Yedi Yönetim Hatası[1]

Mehmet MURAT

Gallup’un bir araştırmasına[2] göre, kötü yöneticiler ekonomiye yılda 398 Milyar Dolarlık zarara mal oluyor. Gallup’un başka bir araştırmasına göre ise, araştırmaya katılan 7.000 bini askın yetişkinin yarısı, yöneticilerin çalışanlarıyla iyi ilişkiler kuramaması nedeniyle işlerinden ayrıldıklarını beyan etmiş.

Teknolojinin hızla ilerlemesi ve gigekonomisi’nin[3] yükselişi ile şirketler gerçeklerle yüz yüze geliyor: Kötü yöneticiler yetenek(li)leri kaçırıyor, çalışanlar da giderek daha büyük oranda 9-5 mesaisi yerine esnek çalışma seçeneklerine yöneliyor.

Yöneticileri, daha kapsayıcı, yardımcı ve esnek bir kültüre uyum sağlamaya zorlayan bir süreç yaşanıyor. Aşağıdaki yedi davranış, işyerinde çalışanların moralini düşüren yönetici hatalarına işaret emektedir.

İğneleyici ve/veya Muğlak İletişim Dili

Bu iletişim tarzı, kötü niyet taşımasa bile, her zaman yanlış anlaşılmalara yol açar. Yöneticilerin yoruma açık mesajları, çalışanların bunu isabetle yorumlayabileceğini garanti edemez. Tereddüt eden çalışanların bu konuda birbirlerine danışmaları ise yönetici mesajının yanlış anlaşılma ihtimalini daha da büyütür.

Bunu önlemek için yöneticiler, daha açık ve özlü tarzda iletişim pratiği yapabilir ve konsensüs sağlayabilmek için çalışanlardan geri bildirim isteme yoluna gidebilir.

Şeffaflık Eksikliği

Bazen bilgiyi sadece kendinde tutmayıp herkese açmak tüm çalışanlar için yararlıdır. Ancak, şeffaflık bilgiyi yaymanın tek yolu da değil; bu daha çok iletişim amacınızla ilgilidir. Şeffaflık sağlayan bir yönetici, sıklıkla gelecek planlarının işletmenin çıktısına ilişkin sonuçları ve ekibi nasıl etkileyeceğine dair tartışmaları ve endişeleri yatıştırmak için açık kapı politikası uygulamak zorunda kalır.

Ne var ki, şeffaf olmayan yönetim tarzı da çalışanlarda kendilerinin şirket/kurum içindeki yeri hakkında güvensizlik duymalarına yol açar. Bilginin yöneticiler katında toplanıp çalışanlar düzeyine inmediği durumlarda, ekip motivasyonu düşer.

Endişeleri minimize edip, güveni artırmak için yöneticiler mümkün olduğunca etkin, açık bir iletişimi sıkça yapmalıdır.

Empati Yoksunluğu

İşyeri paradigmasında, sempati empatiye galip gelmiştir. Sempati işyerinde oldukça yıkıcı olabilir. Sempati yaptığımızda, bir talihsizliğe uğrayan birine üzülüyoruz, ama onun durumunda olmanın nasıl bir şey olduğunu pek düşünmüyoruz. Bu, değişimi sekteye uğratan kör noktamızdır.

Birine empati duyduğumuzda ise, birinin yerinde olmanın nasıl bir şey olduğunu düşünürüz. Bu yüzden, genellikle değişimi sağlayan empatidir, sempati değil. Empati daha kişiseldir ve kişiye yaşanan bir durumla kişisel bir bağ kurma duygusunu sağlar. Bir yönetici çalışanına empati gösterdiğinde, korkularını haklı çıkarma ihtiyacı hissetmez, tersine yöneticinin kendisini anlamaya çalıştığını hisseder. Etkili yöneticiler empati yapar. Bu yetenekleri onları, işyerinde morali hızla düşüren korkularla başa çıkmalarını sağlar

Kırıcı ve Kaba İletişim Tarzı

Bu iletişim tarzı, ekip üyelerinin kendi kabukları içine çekilip saklanmalarına yol açan en kestirme yoldur. Çalışanlarına sürekli sert davranmayı alışkanlık haline getiren yöneticiler, çalışanların eksikliklerini ve hatalarını gizlemelerine yol açar.

Yönetici koçluğu yaptığım zamanlarda bu tarz sert yönetimi seçen yöneticilerin davranışlarının temelinde, böyle davranmazlarsa yeterince saygı göremeyecekleri ve ekibi iyi yönetemeyeceklerine ilişkin bir korkunun yattığını gördüm. Gerçekte ise bu yaptıkları tam tersi sonuç doğurur. Zira çalışanlar, kendilerine sert ve kaba davranan yöneticilere saygılarını yitirdiği gibi, olası bir eleştiriye uğramamak için de bilgi saklamaya başlarlar. Dahası, böyle durumlarda çalışanlar yöneticiden çekindiği için çok değerli olabilecek görüş ve eleştirilerini de dile getirmezler.

Rahatsız Edici Gerçeklerle/Durumlarla Yüzleşememek

Şunu kabul edelim ki, liderlik sorunlar ve rahatsız edici gerçeklerle de rahatlıkla göğüs germeyi gerektirir. İyi bir yönetici zorlu durumların işlerinin bir parçası olduğunu anlar ve zorlukları rahatlıkla iş arkadaşları, paydaşlar ve çalışanlarla rahatlıkla tartışabilme/görüşebilme yeteneği ile şirketini/kurumunu ileri taşır. Zorlu sorun ve sorularla karşılaşmamak için ekip üyeleri ile tartışmalara yeterince zaman ayırmaktan kaçınan yöneticiler ise iletişim ve liderlik yeteneklerini geliştirme fırsatlarını kaçırarak kendilerini kandırmış olurlar.

Koçluk seanslarımdaki konuşmalarda, işleri sürüncemede bırakıp sorunların zaman içinde çözülmesini bekleyen yöneticilerin çalışanlar nezdindeki saygınlıklarının hızla azaldığına şahit oldum.

Tutarsızlık

Tutarlı davranışlar görmek bir çoğu insanda güven duygusu uyandırır. Bir çalışan da yöneticisine bu konuda güven duymak ister. Tutarsız davranan bir yönetici ekip içinde endişe uyandırır ve moraller hızla düşer.

Bir konuda ani bir tutum değişikliği gerektiğinde, yönetici bunu iyi anlatabilmelidir. Bu tutum, durumdan yeterince haberi olmayan ekip üyelerinin orijinal planı uygulamak için boş yere zaman ve efor sarf etmelerinin önüne geçer .

Mikro Yönetim Tarzı

“Her şey benden geçmelidir” anlayışı sağlıksızdır ve korkudan kaynaklanır. Çalışanların rolünü aşındırır, sağlıklı karar vermelerini sağlayacak özgüveni yok eder ve moralleri düşürür.

Bunun yerine yöneticiler enformasyonun kritik unsurlarının mutlaka kendilerinden geçmesini sağlarken, hangi tür bilgilerin çalışanlara açık olması ve onlar tarafından yürütülmesigerektiğini de açık bir biçimde belirlemeleri gerekir.

İşyeri davranışlarına önem veren şirketler beşeri sermayelerini geliştirirler. Yöneticiler çalışanları ile birlikte başarı yolundaki engelleri izole etmeyi başardığında, bilgi temelli kararlar almada daha donanımlı hale gelir ve etkin bir değişimi de isabetle yürütürler.


[1]IndiraJerez, Seven Management BehaviorsThatErodeEmployee Morale,

https://www.forbes.com/sites/gradsoflife/2018/03/13/more-than-whats-on-paper-seizing-opportunities-to-grow/#791de3ac459c, 27.03.2018

[2]http://news.gallup.com/businessjournal/182228/managers-engaged-jobs.aspx

[3] Tam zamanlı ve süresiz iş akdi ile işe alma yerine kısa süreli iş akdi ile işe almanın yaygınlaşması ile gündeme gelen istihdam trendini ifade etmektedir. Bunun iyi bir haber mi, yoksa kötü bir haber mi olduğu, meseleye nereden baktığınıza bağlı. Yapay zeka ve robotiğin uzayan gölgesi altında, küresel krizin etkileri halen devam ederken, çalışanlar açısından ‘gig sözleşmenin’ ne anlama geldiğini şu başlık iyi anlatıyor sanırım: “Dört adımda gig sözleşmenizi tam zamanlı iş akdine çevirmenin yolu” (https://www.fastcompany.com/3067751/four-steps-to-turn-your-contract-gig-into-a-full-time-job-offer) (Çeviren)

Hayat Problem Çözmektir ve Zorluktan Sonra Huzur Vardır

,

Hayat Problem Çözmektir ve Zorluktan Sonra Huzur Vardır

(Anlamlı ve Huzurlu Bir Hayat-6)

Mehmet MURAT

“Levin biçtikçe her şeyi unuttuğu, artık tırpanı kollarının sallamadığı, tırpanın kendiliğinden savrulduğu, kendisiyle birlikte Levin’in canlı bedenini salladığı anlar daha sık oluyordu. Ortada bir büyü varmış gibi böyle anlarda iş en iyi, en düzgün biçimde kendiliğinden oluveriyordu. En mutlu dakikalardı bunlar.”

Bu cümleler, belki size de hemen tanıdık geldi. Tolstoy’un AnnaKarenina’sında çizdiği mutluluk anlarından biri. Hani, “Mutlu aileler birbirine benzerler, her mutsuz aileninse kendine özgü bir mutsuzluğu vardır” ifadesiyle belki de dünya edebiyatının en çarpıcı açılış cümlesini barındıran romanı. Yukarıdaki cümleler de, Tolstoy’un (kendisini andıran) romanının kahramanı, iyi kalpli asilzade Levin’in“… renkrenk giysili köylü kadınlar”ın “neşeyle bağıra çağıra ot” biçmelerine imrenerek, kendisini akışa kaptırdığı anı anlatmaktadır.

Asilzade Levin’in, köylü kadınların şarkılar söyleyerek, şakalaşarak, neşe içinde çalıştıkları anı uzaktan imrenerek izlediği sahneler, romanın 20 yıldır aklımdan çıkmayan bölümleri oldu. Zira, “İnsanlar ne zaman mutlu olur?” sorusuyla yakından ilgili.

Sahi, insanlar ne zaman mutlu olur? Dahası, bu doğru bir soru mudur?

Bu, belki de insanlık tarihinin en eski sorusudur. Felsefeyi “göklerden yeryüzüne” (erdemli bir insan hayatının ne olduğunu sorgulamaya) indiren Sokrates’ten beri ise felsefenin de ana temalarından birini oluşturur mutluluk. Her ne kadar Sokrates ve takipçileri hazza değil, erdeme vurgu yapsalar da. Oysa J.S. Mill’e göre baştaki sorumuz yanlış, nitekim “kendinize mutlu olup olmadığınızı sorun; mutluluğunuz sona erecektir” diyecektir ünlü filozof.

O halde mutluğu nerede aramalı?

Rahat ve huzurlu zamanlarda mı? “Rahat” ve “huzur”un tanımının da mutluluğun tanımı kadar muğlak olması bir yana, bu alanın ünlü bilim adamlarından MihalyCsikszentmihalyi’ye göre, bu da doğru bir yaklaşım değil. Zira, O’na göre en mutlu olduğumuz anlar “genel olarak inandıklarımızın aksine … hayatlarımızın en iyi anları, dingin, rahatlatıcı zamanlarıdeğildir … En iyi anlar genelde, bir kişinin bedeni ve zihni zor ve değerli bir şeyi başarmak için gönüllü bir çabayla sınırlarına kadar zorlandığında olur”.

ViktorFrankl, daha da ileri giderek, mutluluk için “insanın kendisinden daha büyük bir yola kendisini adaması”ndan bahseder.Meşhur eseri İnsanın Anlam Arayışı kitabının önsözünde,“Başarıyı hedeflemeyin, onu ne kadar çok hedeflerseniz o kadar kaçırırsınız. Çünkü başarı da mutluluk gibi takip edilemez; insanın kendisinden daha büyük bir yola kendisini adamasının istenmeyen (kendiliğinden ortaya çıkan – M.M.) yan etkisi olarak gelmelidir” cümlesi dikkat çekicidir.[1]

İlk bakışta pek de müjdeli bir haber gibi durmayan bu satırlar mutluluğun sırlarından birini ifşa ediyor aslında. Tolstoy’un zorlayıcı bir iş sırasında “ortada bir büyü varmış gibi …işkendiliğinden oluveriyordu” dedikten sonra “En mutlu dakikalardı bunlar” diye anlattığı durumla ne kadar uyumlu, öyle değil mi?

Tolstoy’un bu cümlelerindeki ima, bilim felsefesinin büyük ismi Karl Popper’ın ölümünden kısa bir önce basılan son kitabı,Hayat problem çözmektir’in başlığınınbana çok etkileyici gelmesinin sebebiydi belki de. Zira, garip bir şekilde, bu cümledeki “problem çözmek” ifadesinin müjdeli bir tınısı vardı ve kitabı hemen alıp okudum. Müjdeli, zira çocuklarımızın derdi meşhur “havuz problemlerini” değil :), sorun çözerek hayatın ve medeniyetin ilerleyerek akmasına yapılan katkıyı ifade ediyor. Popper, kitabına ismini veren 1991’de BadHomburg konuşmasında, insanlığın bilim ve teknikteki başarılarının insan hayatını nasıl geliştirdiğini akıcı ve çarpıcı cümlelerle ifade ederek, aslından tüm nostaljik yakınmalarımıza rağmen tarihin en iyi ve müreffeh zamanlarını yaşadığımıza dikkat çekiyor.[2]Tabi, bütün bunlar, sayısız bilim ve düşünce insanının (Csikszentmihalyi’nin meşhur ettiği kavramla) kendini “akış”a (flow) kaptırarak, adanmışlıkla yaptıkları çalışmaların eseri.

Bu aynı zamanda, bireyler olarak “anlamlı ve huzurlu” bir hayat yaşamamızın da “akış”tan geçtiğini gösteriyor. Csikszentmihalyi’ye “akış” kavramını[3] bulduran da (O’ndan bir yüzyıl önce yazan Tolstoy gibi) sanatçıların en mutlu ve verimli anlarını tarif ederken “akış” kelimesini sıkça kullanmaları olmuş.

Peki akış nasıl yaşanır? Akış hep insanın “sınırlarına kadar zorlandığında”mı olur? Aslında hepimiz zaman zaman akışı yaşarız ve bu illa da zorlu bir süreç değil. Aksine, kendimizden geçercesine akışa kapıldığımız anlar, ne bizim yeteneklerimizi aşacak ölçüde zor, ne de yeteneklerimize göre sıkıcı olacak derecede kolay olmayan zamanlarda yaşanır. Zaten kendimizi akışa kaptırabilmemizi sağlayan da bu. Bu da bizi peşinden sürükleyen hedef ve ideallerimizle ilgili. Frankl’ın bahsettiği adanmışlık, işte bu türden ideallerle ilgili.

Peki, günlük yaşamda akışı ne zaman yaşarız?

Zaman kavramını yitirircesine, bedensel ihtiyaçlarımızı unutarak, tam bir konsantrasyonla bir şey yaparken. Bu anlar, biz farkında olmasak da, en mutlu anlarımız. “Hayatın anlamı nedir?” gibi felsefenin kadim sorusunu aklımıza getiremeyeceğimiz ölçüde (zira anlam tam da burada), sonuca değil sürece odaklandığımız anlarda. Çocukluğumuzdaki bize yemeği bile unutturan oyunlarımızda olduğu gibi.

İşin büyülü bir tarafı da, zor bir sürecin, pes etmediğimiz takdirde, birden kolaylaşıp kendiliğinden aktığı bir sürece girmesi. Levin’in ot biçerken yaşadığı, “tırpanın kendiliğinden savrulması” gibi. Zira,gerçekten “Her zorluktan sonra bir kolaylık var”.[4]Zevk alacağımız bir meslek ve hobiler, bize akışı bir ömür boyu yaşatabilir.

Hafızamızı bu gözle yoklarsak, hayatımızda akışı yaşadığımız anları bulabiliriz. Yalnız bir anne veya babanın çocuklarını tek başına büyütmeye çalışırken, kendini unutarak yaşadığı günleri düşünün. Kaygı, endişe (ve bu yüzden yapılan hatalar) ve sevginin/şefkatin tarifsiz mutluluğunun bir karışımı içinde, fark edilmeden hızla akıp geçen yıllar … Veya üstesinden geldiğimiz bir işin sonucunda yaşadığımız, torunlarımıza kadar nemli gözlerle anlatacağımız, “ne günlerdi” dedirten anılar. Freud’un ifadesiyle, “Bir gün geriye dönüp baktığınızda mücadele günlerinizin en güzel günleriniz olduğunu göreceksiniz.”[5]

Müsaadenizle, yazıma küçük bir anımla son vermek istiyorum.

Yüksek lisansımı yaparken, son döneme fazla ders bırakmıştım ve dersin birisi beklediğimden çok daha fazla talepkardı. Diğer dersleri bitirip, son haftayı boş bırakarak, bu dersin ödevini yapacaktım. Son üç güne girdiğimde ödevin ana hatları ancak oluşmuştu. Yazmaya başladığımda birinci günü uyumadan geçirmiştim. İyi gidiyordu, süreçten memnundum ama ödevin sonu hala görünmüyordu. Sadece yemek için ara verip, litrelerce kahve içerek uyumadan üç gün geçirdiğimde, nihayet bitirmiştim. Buraya kadar dayanan bedenim, ödevin (“akış”ın) bitmesiyle birlikte olanca yorgunluğuyla birlikte kendini hatırlatmaya başlamıştı. Ödevimi teslim etmek için okula gidiş gelişimi hayal meyal hatırlıyorum. Kendimi yaklaşık iki günlük bir uyku için yatağa (muhtemelen) düşercesine bıraktığım anı ise hatırlamıyorum. Ancak, uyandığımda yaşadığım mutluluğu anlatamam.

Hayatınızın bir akış mutluluğu içinde geçmesi dileğiyle,

Sevgiyle kalın.


[1] Bu cümleler bana, Gemi Yapımcısı’nın bilge zanaatkarıBarnabas’ın “senin, bir lider olarak görevin gemi inşa etmek değil, insan inşa etmek. Gemiler yalnızca senin çabanın yan ürünüdür” cümlesini hatırlattı. Ana fikir aynı: Hayatta güzel davranış ve ilkeler sonuç doğruyor, başarı ve mutluluk bunların yan ürünü. http://yazarlar.coachteam.com.tr/gemi-yapimcisina-sukranlarimla/

[2] “(Sözgelimi) Yaşadığım ülke Hollanda’da bugün sosyal yardım alan evsiz bir insanın 1950’de yaşamış ortalama bir Hollandalıdan daha fazla, Hollanda’nın anlı şanlı Altın Çağı’nda (sömürge imparatorluğu dönemi – M.M.), … yaşamış olanlardansa dört kat fazla harcayacak parası var” (RutgerBregman, Gerçekçiler İçin Ütopya, Çev. Duygu Akın, Domingo, 2018). Tabii, her şey mükemmel değil (işsizlik ve gelir dağılımı eşitsizliği gibi) önemli sorunlar da var. Ama, karamsarlığa kapılmadan, ilerleme imkanını görmemiz gerekir.

[3]MihalyCsikszentmihalyi, Akış: Mutluk Bilimi, Çev. Barış Satılmış, Buzdağ Yayınları 2018.

[4] İnşirah Suresi, 5-6.

[5] Mark Manson, Ustalık Gerektiren Kafaya Takmama Sanatı, s.84. Çev. Pınar Savaş, Butik Yayıcılık, 2018