Yumurtayı dik olarak durdurabilir misiniz?

,

Sizce bir yumurta dik olarak durabilir mi?” Katıldığım eğitimde bunu deneyeceğimizi duyunca “Yumurtayı kırıp kek yapsak daha verimli olmaz mı?”dedim. Hoca dikkatimizi yeterince odaklayabilirsek bunun mümkün olduğunu söylese de ben ikna olmadım. Elimdeki yumurtanın dik durmayacağına öyle emindim ki denemek yerine büyük bir ciddiyetle çalışmaya koyulan arkadaşlarımı izlemeyi tercih ettim. Kimi “Hava akımı yumurtayı etkiler,” diyerek pencereden uzak bir yere gidiyor, kimi parkeler yeterince düz değil diye kendine başka zemin arıyor kimi de yumurtayı evirip çevirip “Bu yumurta yamuk!” diyordu.

O sırada yumurtalardan birinin kırılma sesini duyduk, işte ilk zâiyat verilmişti. Arkadaşım paspası getirirken ben hala kek yapmanın daha anlamlı olacağını düşünüyordum. Elimdeki yumurta yerine çevreyle ilgilendiğimi fark eden hocayla gözgöze geldik; bu an beni çocukluğuma götürdü. Okuldayken yapmak istemediğim veya yapamayacağımı düşündüğüm şeyleri yapmadığımda öğretmenim öyle bir bakardı ki mecburen o işi yapardım; ancak artık çocuk değildim ve kendi iradem ve isteğimle bir şeyleri yapıp yapmamayı seçebilirdim. Tam olarak o an tutumumu değiştirmeye karar verdim: “Bir kez denesem ne olurdu, yani en kötü ne olabilirdi ki?”

Ben iç sesimle sohbet ederken yanıbaşımdaki arkadaşım sakince “Benimki durdu galiba,” dedi. İşte tam da gözümün önünde “Olmaz ki!” dediğim bir şey olmuştu. Bu andan sonra bazı arkadaşlarım daha bir azimle denemeye devam etti, yumurtası kırılan arkadaşım ise tekrar denemek istemedi, başka birisi de “Ben çok uğraştım yapamıyorum, bırakıyorum,” dedi.

Bense sessizleştim ve gözlerimi dışardan içeri çevirdim; “Yapabilir miyim?” diye düşünmek yerine biraz da çocuksu bir merakla yumurtayla oyuna başladım. Kendi kendine yorumlar yapıp söylenenen arkadaşlarımın sesleri artık uzaktan geliyordu. Sadece o andaydım ve hatta eğlenmeye bile başlamıştım, sonra nasıl olduğunu anlamadığım bir şekilde yumurtam parke zeminde dik durdu. Önce inanamadım, “Belki anlık bir şeydir, düşer,” diye bekledim ama yumurtam dağ gibi dimdik kımıldamadan duruyordu. “Ben de yaptım, sanırım tesadüf oldu!” dediğimde tüm gözler bana çevrildi. Belki de başta gösterdiğim dirence rağmen yapmış olmam beni olduğu kadar onları da şaşırtmıştı bilmiyorum ama duruma en çok şaşıran bendim. On beş kişi içinde bunu yapabilen ikinci kişi olmanın şaşkınlığı ve gururu bir yana odaklanmanın gücünü deneyimlemek beni çok etkilemişti.

Bu çalışma bana tutum değiştirince nelerin mümkün olduğunu hatırlattı. Tutum değişince süreç de sonuç da farklı olabiliyormuş, çalışma bitince “iyi ki denemişim” dedim. Ayrıca anda olabilmenin ve dikkatimi odaklamanın koçluk becerilerimin gelişmesine de büyük katkısı olacağını düşünüyorum. Bunun yanında aynı duruma herkesin ne kadar farklı tepkiler verdiğini de görmüş oldum. Arkadaşlarımı gözlemlediğimde hava akımı, yumurtanın yüzeyi gibi konuyu dış koşullara bağlayanlarla “Ben zaten becerikli değilim” diyenler, çabuk pes edenler oldu. Hiç denemeyenler ve yorulmadan sürekli deneyenler; kendi hallerine gülüp geçenlerle çalışmayı fazlasıyla ciddiye alıp bunu başarı veya başarısızlık gibi görenlerin yanında “Ne eğlenceli bir oyundu” diyenler vardı. Herkes kendi yolculuğunda biricik deneyimlerini yaşadı.

Bilinçli an farkındalığı (mindfulness) eğitimindeki oyunlardan birisi olan bu çalışmanın kazandırdığı farkındalıklar bende derinlere ulaştı ve köklendi. Yaşadığım ilk farkındalık zor hatta imkansız olduğunu düşündüğüm bir şeyi birisinin yaptığını bunun mümkün olduğunu görmemdi. Dikkatimi dışardan içeri yöneltip denemek için adım atınca da her şey kendi doğal akışında oldu. Artık daha önce denemediğim bir şey karşısında direnç göstermek yerine “Denemeden bilemem, ayrıca ben yumurtayı dik durdurmuş biriyim,” diye kendime hatırlatıyor sonra da kendime gülüyorum. Belki sadece bir tesadüftü ama bana kazandırdığı farkındalık için kendime ve yumurtaya teşekkür ederim. Yumurtanın da istediği de buydu belki; çabasız bir çabayla o anda olup anın tadını çıkarmak. Ne dersiniz sizce yumurta dik durabilir mi, peki denemek ister misiniz?

Mevlüde Sahillioğlu

Güçlü Soruların Gücü

,

Geçtiğimiz hafta bir uluslararası toplantıda çok sayıda katılımcıyla bir araya geldim. Toplantı programında güçlü soru sormanın önemine ilişkin bir bölüm vardı. Üçer kişilik gruplar oluşturduk; bir kişi kendisiyle veya yaptığı işle ilgili önemli olduğunu düşündüğü bir soruyu grupla paylaştı. Gruptaki diğer iki kişi sorulan sorudan yola çıkarak aklına gelen güçlü soruları sırasıyla sordu.  Çalışmanın kuralları arasında “Sorulara yanıt vermemek, varsaymamak, yargılamamak ve meraklı olmak,” vardı.  Süre bittiğinde sorusunu grupla paylaşan kişi kendisine yöneltilen sorular üstüne birkaç dakika düşündükten sonra sorusunun ilk halini gözden geçirdi ve tüm bu sürecin sonunda neler hissettiğini grupla paylaştı. Çalışmanın sonunda bir katılımcı gözleri dolarak “Bu çalışmanın yaşamımda bir dönüm noktası olacağını hiç tahmin etmezdim!” dedi. Bana gelince koçluk eğitiminden alışık olduğum için çalışma boyunca soruları kolaylıkla ve keyifle yönelttim. Bununla birlikte bana gelen sorular farkındalığımı artırarak kameramın bakış açısını genişletti. Peki birbirini tanımayan, dünyanın başka yerlerinden gelmiş kişilerin sorduğu sorular nasıl oldu da gözümüzü doldurup yaşamımızda dönüm noktası olacak kadar önemli bir farkındalık sağladı? Benim buna cevabım güçlü soruların gücünü anlamaktan geçiyor. Çalışma sırasında yaşadığımız sessizlik anları, beş duyumuzla hissedebildiğimiz ve hayal gücümüzü harekete geçiren sorular bizi o kadar etkilemişti ki farklı kültürlerden gelmenin bir önemi kalmamıştı.  Sadece kulağımızla değil kalpten dinlemek; çocuk merakıyla, varsayım ve yargılardan uzak sorular sormak bizi kendimize ve birbirimize yakınlaştırmıştı.

Dışardan bakıldığında basit bir çalışma gibi görünse de güçlü sorular aracılığıyla bir konuyla ilgili ne kadar farklı bakış açılarından yaklaşabileceğimizi görmek etkileyiciydi. Bu çalışma sayesinde güçlü soruların evrensel boyutunu, ilk kez karşılaştığımız insanlarla birlikte deneyimledik. Çalışma sırasında içimize ışık tutan sorular zihnimizi ve kalbimizi açarak bizi merak duygumuzla yeniden tanıştırdı. Bu çalışmaya katılmak  bana güçlü sorular sormanın yaşam boyu kendimize eşlik edebilme becerisiyle ilgisi olduğunu bir kez daha hatırlattı.

Güçlü soru sormak aslında bir kıvam tutturma becerisi. Her yeni günde geçmişten bugüne getirdiğimiz donanım ve bilgileri süzüp bunları deneyim ve sezgilerimizle harmanlıyoruz. Kendimizi tanımak, ihtiyaçlarımızı ve isteklerimizi anlamak için sorduğumuz güçlü sorular sayesinde kendimizle ve yaşamla bağ kuruyoruz. Kurduğumuz bu bağ da bize derin bir iç görü sağlıyor. Bu kıvamı tutturduğumuzda hem kendimizle hem de karşımızdakiyle daha rahat temas edebiliyoruz.

Güçlü sorular sadece koçlukta değil tıpkı toplantıdaki katılımcının deneyimlediği gibi yaşamın pek çok alanında yolumuzu açıp dönüştürücü olabiliyor. O zaman yollarımızın açılmasını kolaylaştırmak için belki de birlikte bu çalışmayı gerçekleştirmeyi deneyebiliriz. Katılmak isterseniz sizler de buyrun, gücünü içerden aldığımız, kendimize ve başkalarına sorduğumuz güçlü sorularda buluşalım.

 

Mevlüde Sahillioğlu

Zaman Bankası

,

“Hangi alandaki becerinizi, yetkinliğinizi tanımadığınız birisinin becerisi ile gönüllü olarak takas edersiniz?” “Zaman Bankası” isimli etkinliğine katılmak için bu sorunun yanıtını aradım. Bu etkinlik eskilerin “kolunda bir altın bileziğin bulunsun,” sözünün bugün hala geçerli olduğunu gösteren bir networking oyunu.

Günlük hayatımızdaki ağların çoğunlukla işle ev arasında örülmesi; ilgi duyduğumuz, geliştirmek istediğimiz başka ağları kurmayı zorlaştırabiliyor. Oysa ki hepimizin zaman içinde geliştirdiği yetkinlikler, beceriler var. Bazen de bunlara zaten sahip olduğumuzun farkında bile olmayabiliyoruz. Başkalarına sunabileceğimiz pek çok hediyemiz varken bunları birbirimize verebileceğimiz ortamlar çok da fazla değil. Zaman Bankası, tanımadığımız kişilerle bizi bir araya getirerek bir hizmet takası ortamı sağlıyor. Paranın geçmediği bu takasta, birbirimize vereceğimiz hediyeler sosyal veya özel yaşamlarımızdaki yetkinliklerimiz ve becerimizle ilgili olabileceği gibi profesyonel olarak yaptığımız işlerle de ilintili olabiliyor. Hizmet yelpazesi o kadar geniş ki spordan sanata; farklı konularda danışmanlık ve bilgilendirmelerden, el işlerine kadar aklınıza gelebilecek hemen her türlü konuda hizmetleri bulmak mümkün. Seçtiğiniz ve sunduğunuz hizmetler eşleştikten sonra sunduğunuz hizmeti almak isteyenlerle birlikte belirlediğiniz bir zamanda bir araya gelip takas hizmetinizi sunabiliyorsunuz.

Zaman Bankası etkinliğine koçluk hizmetiyle katıldım. Etkinlik, herkesin bir saatlik hizmetinin tanıtımını yapmasıyla başladı. Neden koçluk hizmetini takas hizmet olarak sunduğumu anlatırken dinleyenlerin koçluğu bilip bilmediklerinden emin olamadım. Sonrasında kendimi, koçluğun ne olduğunun yanında ne olmadığını da açıklarken buldum. Aslında yaptığım şeyin, bir etkinliğe katılmanın ötesinde içeriği çok da bilinmeyen bir mesleği tanıtmak olduğunu fark ettim. Bu, en az etkinliğin kendisi kadar önemliydi çünkü “koçluk mesleği ne kadar farklı ortamlarda dile getirilirse; koçluğun bilinirliği, ne olup olmadığı daha iyi anlaşılır, ”diye düşünüyorum. Bu etkinliğe başka profesyonel koçların da katıldığını öğrenince buna memnun oldum. Dilerim daha fazla sayıda koç bu anlamlı etkinliğin parçası olur böylece daha çok kişi koçlukla tanışmış olur. Bunun gibi etkinlikler alan açıp ortam sağlıyor ve buna çok ihtiyacımız olduğunu düşünüyorum.

Etkinliğin sonunda koçluk hizmeti almak isteyen katılımcılarla önümüzdeki günlerde buluşmak için sözleştik. Bu etkinlik aracılığıyla çok çeşitli alanlarda farklı becerileri olan kişilerle tanışmak çevremin genişlemesine de katkıda bulunuyor. Ayrıca birer saat şan ve tango dersi alacak olmak ve suluboya ile sanat atölyesine katılacak olmak beni oldukça heyecanlandırıyor. Düzenli olarak organize edilen Zaman Bankası’nı iple çekiyorum ve başka neler yapabilirim diye kolumdaki altın bileziklere bakıyorum. Peki siz olsanız hangi altın bileziğinizle Zaman Bankası’na katılırdınız?

 

Mevlüde Sahillioğlu

Kapılar

,

Yaşamda karşımıza farklı zamanlarda farklı kapılar çıkar. Her kapı başka bir yola açılır, kendimizi ve ihtiyaçlarımızı tanıyıp anladıkça; bize neyin iyi gelip gelmediğini daha iyi anlamaya başlarız. İhtiyaçlarımızın farkında olmak ve bize iyi gelen kapıları bulmak bazen akışta kendiliğinden olur, bazen de çaba gösterip destek alarak.

Geçen haftalarda PCC Profesyonel Koç Kemal Başaranoğlu’nun bir süredir gönüllü olarak sürdürdüğü “Yeni bir kapı açmaya var mısın?” adlı “Farkındalık Atölyesi”ne katıldım. Kemal Bey, atölyeyi koçlukta kullanılan araçlardan birisi olan kartlarla yürüttü. Kartları kullanmak duyguları kalpten dile taşıyarak, onları ifade etmeyi kolaylaştıran, güçlü olduğu kadar keyifli bir araç benim için. Atölyede açmak istediğim yeni kapımın nasıl bir kapı olduğu,kapının rengi, şekli, biçimi, büyüklüğü, açık mı kapalı mı olduğu, kapının arkasında ne olduğu gibi soruları kartlar üzerinden hayal etmek keyifli bir süreç oldu. Kapımı imgeleyip kağıda çizdikten sonra kapımın bana düşündürdüklerini ve hissettirdiklerini grupla paylaşmak; bunu da profesyonel bir koçun kolaylaştırıcılığında yapmak bana çok iyi geldi. Grupta herkesin kapısının birbirinden ne kadar farklı olduğunu görmenin ve herbirimizin kapısıyla olan ilişkisini gözlemlemenin kendisi bile bana başka kapılar açtı.

Bu atölye çalışmasının ardından tam da işle ilgili yeni kapıları aralamanın eşiğindeyken, Uluslararası Profesyonel Koçluk Federasyonu’nun (ICF Türkiye) düzenlediği toplantıda Profesyonel Koç Nazlı Ermut’un “İş’te Anlam ve Mutluluk” başlıklı konuşmasını dinledim. Nazlı Hanım konuşmasında işyerinde “çalışan memnuniyeti” kavramının zaman içinde “işyerinde anlam ve mutluluk” değerlerine doğru nasıl evrildiğini anlattı.  Nazlı Hanım’ın, kendi deyişiyle, “anlam ve mutluluğun elele tutuşmasının” çalışanlar için ne kadar önemli olduğunu anlatması kendimle ilgili bir şeyi fark etmemi sağladı:  Açmak istediğim yeni kapımın mutlaka anlam ve mutluluğa doğru açılmasını istediğimi fark ettim. Kemal Bey’in çalışmasında imgelediğim kapıyı kağıt üstüne çizerek somutlaştırmışken; buna anlam ve mutluluk değerlerini de ekleyince kapım ete kemiğe bürünmüş oldu.

İki koçun bu süreçte bana eşlik edişi hem içime hem de dışarı doğru açılan kapılarımdan içeri girmem için beni cesaretlendirdi. Her iki deneyim de bana seanslarda koçluk becerileriyle yaptığımız şeyin aslında kendi kapılarını arayanlara yol arkadaşlığı yapmak olduğunu bir kez daha hatırlattı ve “koçluk mesleğinin kapısından iyi ki girmişim!” diye düşündüm.  Antoine De Saint-Exupéry’in sevdiğim bir sözü var: “Görünen her şeyin gerisinde daha engin bir şey vardır; her şey, kendinden başka bir şeye açılan bir yol, bir kapı, bir pencereden başka bir şey değildir.”

Bu bahar kendimize, birbirimize, içeri ve dışarı doğru açılan kapılarımızın olduğu bir bahar olsun.

 

Mevlüde Sahillioğlu

 

Kendine Eşlik Etmek

,

Geçen haftalarda kısa bir video izledim, o günden beri videonun bana hissettirdikleri üzerine düşünüyorum. Video, Amerika’da bir ilkokulda öğretmenin tahtaya günün konusu olan “Ruhsal Dayanıklılık” (resilience) yazmasıyla başlıyor. Öğrenciler sınıfa girince masalarının üstünde duran ve tıpkı kendilerine benzeyen hacıyatmazlara merakla bakıyor. Öğretmen “ne yaparsanız yapın önünüzde duran oyuncağı yere sermeye çalışın” diyor. Çocuklar, değişik şeyler deniyorlar ancak ne yaparlarsa yapsınlar, hacıyatmazlar doğruluyor. Bu kez öğretmen sınıftaki en güçlü öğrencinin kim olduğunu soruyor ve ona kocaman bir sopa vererek oyuncağa vurmasını söylüyor. Çocuk tüm gücüyle hacıyatmaza vurmasına rağmen, hacıyatmaz tekrar doğruluyor. Bunun üzerine öğretmen “Sizce ruhsal dayanıklılık nedir?” diye soruyor, bir öğrenci cevap veriyor: “Eğer oyuncak yere serilirse, çok hızlı bir biçimde tekrar doğrulur.” Video “Çocuklarımıza yere düştükleri sayıdan daha fazla kez ayağa kalkmalarını öğretelim” cümlesiyle bitiyor.

Videoyu izledikten sonra bir türlü tam olarak kavrayamadığım ruhsal dayanıklılığı 1 dakika 55 saniyelik basit bir videoyla anladığıma şaşırdım. Bu videonun sırrı neydi diye kendime sorduğumda; sırrın çocukların ruhsal dayanıklılık kavramını bir oyun içinde kendilerinin deneyimlemeleri olduğunu düşündüm. Kavramları oyunlar aracılığıyla deneyimleyerek öğrenen çocuklar, yaşamlarında zorluklarla karşılaştıklarında belki hacıyatmazları hatırlayacaklar ve gülümseyerek yollarına devam edecekler. Bunları düşündükten sonra zorluklar karşısında tutumların farklı kültürlerde nasıl farklılık gösterebileceğini düşünmeye başladım. Feleğin sillesini yiyen, feleğin çemberinden geçenlerle; hacıyatmazlarla büyüyenlerin ruhsal dayanıklılıkları ölçülse sonuçlar nasıl çıkardı? diye merak ettim.

Tam da bu noktada aklıma koçluk eğitimi boyunca hocalarımızın kulaklarımıza küpe ettiği cümle geldi: “Koç olmak için yapacağınız en iyi şey, mümkün olduğu kadar çok koçluk yapmak ve kendinizle çalışmak.” Kendinle çalışmak, kendi yolunda kendinin farkında olmak, karanlık ve gölge yanlarını keşfetmek, yüzleşmek, sonra bunlarla çalışma cesaretini göstermek ve kabule geçmek benim için. Bu yoldaki en önemli rehberlerimden birisi de Gestalt yaklaşımındaki eşlik kavramı. Bir koçun önce kendisine eşlik edebilmesi, kendi donanımları, becerileri, yaptıkları, yap(a)madıkları ve yapmak istedikleriyle kabul içinde kendi yolunda yürümesi başlangıç noktası. Koçun önce kendisine eşliği, birlikte çıktıkları yolculukta müşteriye de eşlik etmesini de kolaylaştıran, yolculuğun daha faydalı ve keyifli geçmesini sağlayan bir süreç. Kendi yolculuğumda önce kendime eşlik etmeyi önemsiyorum, ruhsal dayanıklılık videosu bende bir farkındalık sağladı. Birazdan oyuncakçıya gidip, bana yolumda kendimle çalışmayı hatırlatsın ve farkındalığıma eşlik etsin diye bir hacıyatmaz alacağım. Ben yola koyulurken, size de Fritz Perls’in yazdığı Gestalt Duası eşlik etsin. Yolumuzda eşlik edenlerimiz bol olsun.

“Ben kendi işime bakarım, sen de kendi işine bak.

Ben bu dünyaya senin beklentilerini yerine getirmek için gelmedim.

Sen de benim beklentilerimi yerine getirmek için gelmedin.

Sen sensin ve ben benim.

Eğer tesadüf eseri olarak birbirimizi bulursak bu çok güzel olur.

ama bulamazsak da, yapacak bir şey yok.”

 

Mevlüde Sahillioğlu

Büyük Resmi Görmek ya da Görmemek

,

Koçluk eğitiminin ilk saatleri koçluğun ne olduğu, ne olmadığı ile başladı; kulağıma girdiği an büyüdükçe büyüyen sözcükler; hızlıca kanıma karıştı: “Büyük resim, A noktasından B noktasına giden yol, hedefler”…. Tam bu noktada sevgili sabotajcımla diyaloğum başladı:

“Resmin büyüğü bir yana; herhangi bir resim görüyor musun?

Ben: “Hayır görmüyorum resim mesim.”

Peki sence büyük resmi göremeyen birisi, koçluk yapabilir mi?

Ben: “Ne bileyim ben, ilk dersteyim daha anlamadım ki koç kimdir, nedir, ne yapar.”

Peki yaşamında hiç A noktasından, B noktasına varmak üzere yola çıktın mı?

Hatırlamıyorum ki..acaba kaporayı geri veriyorlar mı, benden nasıl koç olacak…

Sabotajcımla sohbet halindeyken, dersteki uygulamada sabotajcımızı ortaya çıkarıp, ismi cismiyle tanışınca, bana alan açılmış oldu ve soluğu hocamın yanında aldım, sabotajcımın sorusunu tekrarladım: “Hocam, acaba kendi büyük resmini görmeyen birisi koçluk yapabilir mi”?

Dersler dersleri kovalarken, büyük resmin hayaleti peşimi bırakmıyordu, konu ne olursa olsun mutlaka bir yerinden büyük resme bağlanıyordu. Bense büyük resmi ne zaman duysam ya duymamazlıktan geliyor ya gülüp geçiyor; olur da üstüne düşünmeye başlarsam da “amaan büyük resme gelene kadar önce resmi göreyim, sonra büyüğüne bakarım” diyordum. Derslerde bunlar olurken, diyalogları duyan büyük resmimse, benimle iletişime geçmenin yollarını arıyordu, sol beynimi hedef alan planları suya düşünce, beynimin sağ tarafına yöneldi ve sanatı araç olarak kullanmaya karar verdi. Eee adı üstünde büyük resim! Benim için planları büyüktü!

Bir gün arkadaşımın seramik atölyesinde fotoğraflar çekip, onunla hoşbeş edeceğimi düşünürken, kendimi “Altın Yaldız Dekor Atölyesi’nde” önümde bir fırça ve seramikle buldum. Fırça ve ben uzun uzun bakıştık, ikimizin de birbirimizle temas etmek gibi bir niyeti yoktu ancak atölyeyi yürüten hocanın yönergesiyle elime fırçayı aldım. Hoca ne yapacağımı bilemez halde olduğumu görünce “Eserin bitmiş halini hayal edin!” dedi. Tıpkı koçluğun ilk dersinde olduğu gibi kulağımdan giren sözcükler, hızlıca kanıma karıştı. “Burada da mı büyük resim, hedefler var; sanatta akış yok muydu, niye eserin illa bitmiş halini görmek zorundayım, fırça beni nereye götürüyorsa oraya gitsem ve ortaya çıkanı kabul etsem olmuyor mu, şart mı yani bitmiş halini görmem” dediğimde bir sessizlik oldu. Ben durumu açıklamak için koçluk dersinde yaşadıklarımı hocaya anlattım. Bu kez hoca, sanatla koçluğun çok farklı olduğunu, sanatta hedeflerin olmadığını, hayallerin olduğunu anlatmaya başladı. Bense derdimi tam ifade edemediğimi düşünerek, tekrar sanat, koçluk yapmak ve hedefler arasındaki ilişkisiyi anlatmaya çalıştım. Sonra farkettim ki bunları aslında kendime anlatıyorum. Ertesi gün derste, sanat ve koçluk bağlantısını harika şekilde kuran Ceyda Hoca’ya anlattım, o güzel gülüşüyle “Sen görmek istediğinde zaten büyük resim seni bekliyor olacak, sen merak etme” dedi. Hocayı duyan sabotajcımsa “O iş öyle kolay değil Ceyda Hoca!” dedi.

Zaman ilerliyor, koçluk eğitiminin sonlarına yaklaşıyorduk, tam “ne güzel büyük resimsiz bir gün geçiyor” derken, kendimi bir uygulamada, gündemi; hedef belirlemek olan bir müşteri olarak buldum. Sakince bir köşede bizi izleyen Ceyda Hoca uygulamaya dahil olarak bana sorular sormaya başladı, güçlüsünden gelen sorular karşısında önce biraz duraksadım sonra 10 yıl sonraki Mevlüde’nin yaptıklarını anlatmaya başladım, kendi sesimi duydukça şaşırıyor, sorulara yanıt verirken detaya giriyordum, en son bunları yapmam için nelere ihtiyacım olduğunu sıraladım ve konu “peki ne zaman?”a gelince rüyadan uyanmış gibi oldum.

Ne yani şimdi ben büyük resmi mi gördüm”? Bu muymuş gözümde, içimde büyüttüğüm; uğrunda ne dirençler geliştirdiğim büyük resim bu muymuş? Hatta “Bu kadar kolay olmasa gerek belki de bu gördüğüm küçük resimdir!” diye bile düşündüm! Sonra küçük de olsa bir adım atmanın ne kadar kıymetli olduğunu hatırladım. Sonrasında ne zamanki sağ ve sol beynimi dersteki meditasyon ve nefes egzersizleriyle dengeledim; kabule geçerek; biraz huzur biraz mutluluk biraz da gurur hissettim ve dedim ki “Demek ki doğru bir koç, doğru zamanda, yürüdüğümüz yola eşlik edince; direnç dağlarını aşmamızı sağlayarak karanlık yola fener tutarak yolu aydınlatabiliyor”.

Gördüğüm resim büyük resim miydi, değil miydi bilemem ama koç olma yolundaki bu deneyim bana çok şey öğretti. Bu arada seramik fırırnından çıkan bitmiş eserimi! atölye hocası çok beğendi ve “Elinden farklı işlerin çıkacağını gördük, belki farklı yüzeylere altın uygulayan ünlü bir sanatçı olursun” dedi. Son zamanlarda aldığım en güzel iltifatlardan olan bu iltifatı kabul ettim ve sabotojcıma dönüp dedim ki “kimbilir belki bir gün sanat aracılığıyla, kendisi de bir sanat olan koçluk yaparak çok sayıda çok farklı kişiye farklı teknikler uygulayabileceğim günleri hayal edebileceğim bir büyük resim yaratırım.!

 

Taze Koç Mevlüde Sahillioğlu