Bir Sabah Hikayesi: Salyangozla Buluşma

,

Bu sabah yürüyüş yapıyordum. Bir salyangozla buluştum. Ben yürümeğe başladığımda, o da yürüyüş yolunun bir tarafından diğer tarafına, yani karşıya geçmeye çalışıyordu. Ben 45 dakika yürüdüm, o da 45 dakika yürüdü. O karşıya geçti, ben de 5000 adım tamamladım. Yani 45 dakikanın sonunda her ikimiz de hedefimize ulaşmıştık. Yalnız onun bir farkı vardı, kararlılıkla ilerlediği karşıya geçme yolculuğu, yürüyüş yapan insanlar nedeniyle biraz zorluydu. Kimsenin ona basmaması gerekiyordu. Üstelik bu konuda onun yapabileceği bir şey yoktu, çünkü hızını çok da değiştirmesi mümkün değildi. Ona rağmen istifini bozmadan kararlılıkla ilerledi 45 dakika boyunca hedefine doğru, kaygısız, endişesiz, ya da kaygılı ve endişeli ama vazgeçmeden. Bir de bilirsiniz ya salyangozlar ilerledikçe arkalarında iz bırakırlar. Belki de kendince iz bırakıyordu geçtiği yollarda. Kendinden bir şey kalsın istiyordu arkasında. Kim bilir, belki de sadece bir izdi arkada kalan.

Bu arada, çocukluğumdan beri çok severim salyangozları, hani yağmur yağdığında su için çıkarlar ya ortalığa, boy boy, farklı kabuk renkleri ile dolaşırlar ortalıkta. Kimisi ömrünü o arada tamamlar, çünkü dikkatsiz insanlar üstlerine basarlar, bir çıtırtı çıkar ve talihsiz salyangoz veda eder aniden. Bazen de çocuklara oyuncak olurlar, çocuklar alıp atıverirler etrafa, sanki topla oynar gibi. Onca yaşımdır bakarım salyangozlara ama, bu sabahki arkadaş kadar merakla baktırmamıştı hiç biri kendini bana.

Neyse uzun lafın kısası, düşündürdü bana salyangoz bu sabah. Epey düşündürdü. Tam duygusal dayanıklılık, mutluluk, yaşam, kararlılık, azim filan düşünürken karşıma çıkması da pek tesadüf olmadı sanırım.

Yani, doğa her zaman olduğu gibi öğreticiydi bu sabah da…

Keyifli hafta sonları olsun herkese…

 

Nazlı Ermut

Sıradan Bir Gün

,

Vagonun kapısı otomatik olarak açıldı. Telaşlı insanlar, içlerindeki telaşla el ele metrodan dışarı koştular. Sakin olanlarsa, o kapı hiç kapanmayacak, vagon hiç hareket etmeyecekmiş kadar yavaş hareket ediyorlardı. İnenler kadar telaşlı olan sabırsız insanlar, inenlerin inmesini bile bekleyemeden vagonun kapısından girmeye çalışıyorlardı. Sakinlerinse hiç derdi değildi acele etmek. Bir vagon gider, diğeri gelirdi nasılsa.

İçerisi sıcaktı, havalandırma sisteminde sorun vardı. Allahtan sabah erkendi de pek kimse terlememişti.

Vagonun uğultusu, dönemeçlerde raylardan gelen ses bazen tedirgin ediyordu. Zaten beyaz ışık sevmezdi, vagonun içi de nispet yapar gibi bembeyazdı. 10 durak sonra inecekti, yani uzundu yolu, o yüzden tedirginlikten, sevmediği şeylere takılmaktan vazgeçmeliydi. Oyalanacak bir şeyler bulmaya karar verdi.

Olduğu yerden şöyle bir göz gezdirdi vagona. Çeşitlilik ve farklılık her zaman ilgisini çekerdi. Söylendi kendi kendine, al sana bir vagon dolusu çeşitlilik ve farklılık, incele bakalım hepsini, ininceye kadar seni oyalar.

Gözlerini vagonda dolaştırmaya devam etti. Bir vagon dolusu insandan kimileri otururken, kimileri ayakta duruyordu. Kimileri gülümseyen bir ifadeyle etrafı incelerken, kimileri kızgın, kimileri tamamen ifadesiz, kimileri ise üzgün görünüyordu. Yanındaki ile usul usul sohbet edenler olsa da, sanki kalabalıkta herkes kendi ile yalnızdı. Derinden bir akordeon sesi geliyordu kulağına, yan vagondan olsa gerek dedi kendi kendine, keşke burada olsaydı.

Etrafa bakarken bir şey daha fark etti ve için için sevindi. Kuşak çatışması diye bir şey dayatılırken, teknoloji denen şeyin kuşaklarla ilgili bir sorunu yoktu galiba. Genci, yaşlısı hiç tereddütsüz benzer şeyleri kullanıyordu ellerinde, kulaklarında. Tam sevinirken, birden biraz da üzüldü beraberinde, eskiden kitap okunurdu dedi kendi kendine, ne kadar azalmış elinde kitap olanlar.

Tam düşünceler zihninde dans edip onu oyalarken, vagonun en arkalarından çığlık çığlığa bir bebek ağlaması çınladı tüm vagonun içinde. Bir anda herkes uğraştığı şeyi bir kenara bıraktı. Vagondaki bütün başlar aynı anda vagonun arkasına doğru çevrildi. O başların içindeki düşünceler, kulaklarında dans eden şarkılar, kitaplardan onlara seyahat eden satırlar, içlerinden geçen kızgınlıklar, zihinlerindeki planlar beraberce vagonun boşluğuna saçıldı. Ne çok şey varmış meğer onca insanın başının içinde diye düşündü elinde olmadan. Nasıl toplanıp yerlerine gider ki bunlar?

Genç anne de tedirgin oldu durumdan, sanki kendi sebep olmuştu vagondaki duruma, telaş içinde çantasından çıngıraklı oyuncağı buldu. Bebeğini çıngıraklı oyuncağıyla susturmaya çalıştı, ama nafile, o uğraştıkça bebek daha fazla bağırıyordu sanki. Yan koltukta oturan beyaz saçlı yaşlıca beyefendinin dikkatini çekti bu durum. Her zamanki gibi dörde katlayarak okumakta olduğu günün gazetesini kucağına bıraktı, ince çerçeveli yakın gözlüklerinin üzerinde genç anne ve bebeğine bir bakış attı. Sonra da hiç tereddüt etmeden tüm tonton haliyle küçük bebeğe bir şarkı söylemeğe başladı. Bebek kocaman gözlerini yaşlı beyefendiye çevirdi. Ağlarken dinlemeye başladı kulağından içeri gelen güzel melodiyi. Derken, bebeğin herkesi telaşlandıran yaygarası yerini yavaş yavaş mırıltıya ve sonrasında da gülücüklere bıraktı. Gülücükler devam ederken, vagon boşluğuna yayılmış olanların içine bir de yaşlı beyefendinin yumuşak sesiyle söylemeye devam ettiği şarkısı dahil olmuştu artık.

Bebek tümüyle sakinleşip, yaşlı beyefendinin sesi fısıltıya dönüşürken, vagon boşluğuna dağılmış olan düşünceler, şarkılar, kızgınlıklar, planlar, kitap satırları yerlerine geri dönmek üzere sahiplerini aramaya başlamışlardı bile. Üstelik sahiplerini çabucak bulma konusunda son derece mahir görünüyorlardı. O nedenle olsa gerek çok da zaman almadı geri dönmeleri yerlerine.

Sonrasında hiç bir şey olmamış gibi devam etti vagonda yolculuk. Yine kapılar otomatik açıldı. Yine kendi telaşıyla el ele gezenler ve sakin hareket eden yolcular ya bindiler vagona, ya da indiler istedikleri zaman, istedikleri duraklarda. Yani sıradan bir yolculuktan fazlası yoktu galiba ortalıkta. Onuncu durak geldiğinde sıradan güne doğru inmeye hazırdı vagondan. İnmeden önce hızlıca bir göz daha gezdirdi vagonun içinde, sessizce vedalaştı içerdeki duygu, düşünce, plan, fikir ve şarkılarla. Günün devamına doğru bir kaç adım atarak sakince uzaklaştı perondan…

 

Nazlı Ermut

nazliermut.com

Mutluluk Masalı

,

Sihirli bir ormanda meraklı bir mavi kuş yaşarmış. Mavi kuşun her günü yeni bir şeyi merak etmekle ve sonra da onu öğrenmek için düşünmekle ve araştırmakla geçermiş.

Son günlerde bizim meraklı mavi kuşun kafası biraz karışmış. Ormanda dolaşan bir kelime varmış bu aralar. Sık sık mutluluk diye bir kelime çalınıyormuş kulaklarına. O kadar sık duyuyormuş duymasına ama ne demek olduğunu bilmiyormuş. Meraklı ya, merak ettiği her şeyde olduğu gibi mutluluğu da öğrenmeye karar vermiş. Ama ne yazık ki bu öğrenme çabası, bizim mavi kuş için oldukça saçma bir duruma dönüşmeye başlamış. Ne kadar düşündüyse, ne kadar kafa yorduysa bulamamış mutluluğun ne demek olduğunu. Sonra sihirli ormanın sihirli imkanlarına başvurmuş, biraz internet, biraz ansiklopedi, biraz kitap dergi, gazete araştırmış. Ama nafile, buldukları da içine pek sinmemiş.

Durmuş, biraz daha düşünmüş bizim mavi kuş. Tam düşünürken, kanatları olduğunu hatırlamış birden bire. Kendi kendine şöyle demiş: Ben neden burada oturup kitap defter karıştırıyorum ki, en iyisi uçup etrafı dolaşayım, karşıma çıkanlara sorayım, bakalım onlar biliyorlar mı mutluluğun ne demek olduğunu.

Ertesi sabah erkenden başlamış uçmaya.

Karşısına önce güneş çıkmış. Sormuş güneşe: Sevgili Güneş, sen mutluluk ne demek biliyor musun? Güneş durmuş, biraz düşünmüş, sonra tüm canlıların içini ısıtmak diye cevap vermiş. Bizimki teşekkür edip yola devam etmiş.

Bu defa kocaman bir erik ağacı ile karşılaşmış. Sevgili erik ağacı, sence mutluluk ne demek diye sormuş. Erik ağacı, dünyanın en güzel duygusudur mutluluk demiş ve devam etmiş, her mevsim hayatta kalmak, baharda çiçeklenmek, çiçeklerimin meyvelere dönüştüğünü görmek, sıcak yaz günlerinde dostlarıma gölge olmak diye cevap vermiş. Peki demiş mavi kuş ve yine uçmaya koyulmuş.

Bu defa kızgın bir kaplumbağa görmüş toprakta yürümeye çalışan. Hemen onun sırtına konmuş ve kaplumbağa kardeş, mutluluk ne demek diye sormuş. Kaplumbağa hızla cevap vermiş: Git başımdan, seninle uğraşamam, şu halime bak, yürü yürü, hiç bir yere varamıyorum bir türlü. Bana böyle saçma sorular sorma. Mutluluk da neymiş, safsata bunlar. Kaplumbağadan korkan mavi kuş, hızla kanat çırpmış oradan uzaklara.

Önüne bakmadan uçarken, masal bu ya, az daha kartalla çarpışıyormuş. Kartalın kocamanlığından biraz çekinmiş, ama yine de hemen sormuş: Sevgili kartal, sence mutluluk ne demek? Kartalın cevabı kısa ve netmiş, yükseklerden etrafı görebilmek.

Kime sorduysa farklı cevap aldıktan sonra, artık eve dönmeye karar vermiş bizimki. Yol boyu da düşünmüş. Hiç biri aynı şeyi söylemedi bana, kimi safsata dedi, kimi dünyanın en güzel duygusu, kimi etrafı görebilmek dedi, kimi meyvelerinden söz etti, halbuki ben bir konuyu araştırınca, bir tanım bulurum araştırdığım konuda ve içimdeki merakım azalır. Bu araştırmam merakımı daha da artırdı.

Onun bu düşüncelerini duyabilen en az onun kadar meraklı olan sihirli bulutlar seslenmişler. Hey mavi kuş, mutluluk diyorsun adına, sonra ortak tanım arıyorsun ortalıkta. Mutluluk senin kanatlarında, onlara bak, sonra kendine sor, sonra da düşün. Hemen anlarsın mutluluğun ne demek olduğunu.

Önce şaşırmış bizim mavi kuş, sonra düşünmüş, şöyle bir kanatlarına bakmış, sonra da etrafına, biraz da içinden geçenleri dinlemiş. Sonra bir keyif dolmuş içine, şarkılar söyleyerek ormanına doğru yola çıkmış. Artık biliyormuş…

Siz de biliyorsunuz değil mi…

Nazlı Ermut

Yaşasın Cemreler Düşüyor

,

Bu aralar bir kar yağıyor, bir güneş çıkıyor. Hava nispeten bir ılınıyor, sonra bir bakıyorsunuz, yine eksilere düşmüş. Eksiler normal de, ılık havalar Şubat ayının bildiğimiz normali değil. Bunlar oldukça sık sık tedirgin bir ifade ile mevsimlere bir hal oldu, eskiden kış böyle mi olurdu derken buluyorum kendimi. Sonra bu yorumlarımın arasında bir şey geliveriyor aklıma, çocukluğumdan beri tanıdığım bir ses sesleniyor içimden: Merak etme, mevsimler değişse de, değişmeyen bir şey var, rahat ol, bak cemreler düşmeye başladı, hatta ikisi düştü bile, kaldı bir tane, sonra bahar. Cemrelerin düşeceğini bilmek, düştüğünü duymak, bana her kıştan bahara geçişte iyi hissettiriyor, çünkü onları tanıyorum, tanımadığım değişikliklerin arasından göz kırpıyorlar bana, rahat ol, biz buradayız diye.

Bugün şunu düşündüm: Değişen şeylerin içinde değişmeyen ve güven veren şeylerin de var olduğunu bilmek iyi bir şey. Hemen ardından da şu cümleyi söyleyiverdim kendime: Demek ki neymiş, hayattaki değişim dönemlerinde, değişmeyen ve güven verenlerin varlığını keşfedip, onlardan destek almak değişimi yaşamanın kolaylaştırıcılarından biri olabilirmiş. Meğer cemreler de değişimde değişmeyenlerin metaforu, hatırlatıcısıymış benim için.

Özel hayatta, iş hayatında, sosyal hayatta, tüm hayat türlerimizin içinde değişim bizimle hep el ele, yan yana, hatta burun buruna. Değişim, bilmediğimiz ya da alışkın olmadığımız şeyleri yaşamak gibi bir şey olduğu için olsa gerek, bazen tedirgin oluyoruz o bilinmeyenlerle karşılaşmaktan. Öyle olduğunda da “istemiyorum bu değişimi”, bildiğim gibi iyiydi diyen bir itiraz yükseliyor içimizden. İşte benim cemreler, bu tedirginliğin, bu itirazların daha kolay atlatılmasının ve değişimi daha kolay yaşamanın güven veren destekçileri galiba.

Acaba sizin hayatınızın içindeki değişimleri kolaylaştıran cemreler neler, kimler? Bugüne kadar nasıl destek oldular size? Bugünden sonra nasıl destek olmaya devam ederler? Belki düşünmek istersiniz…

 

Nazlı Ermut

www.nazliermut.com

İş’te Anlam Farkındalığı

,

İş yaşamında mutluluk konusu en çok kafa yorduğum, araştırıp üzerinde çalıştığım konulardan bir tanesi. Hatta Harvard Business Review Türkiye Blog’daki ilk yazılarımdan bir tanesiydi Sihirli Anahtar: Anlamlı Mutluluk başlıklı yazım.

Son dönem çalışmaları dönüyor dolaşıyor, mutlu çalışan olmanın altında yatan neredeyse en önemli kavramı, anlam ve amaç farkındalığına bağlıyor, yani yapılan işin ortaya çıkan son ürüne, çalışılan yerin büyük hayallerine katkısının farkındalığına…

Ben bu bilgileri yakın çevremde anlatmaya başladığımda kimileri şahane bulurken, kimileri son derece saçma buluyorlar.

Bilgileri saçma bulanlar, bizim ülkede olmaz, bizim insanlarla olmaz, anlam da ne ki, sen maaştan söz et, maaşı arttırmadıkça anlam filan hikaye diyerek, ne kadar boş bir konuyu gündeme getirdiğimi ima ediyorlar. Ben de bu kadar keskin cümleler duyduğumda, bir iki açıklama denemesinin ardından, onları kaderleri ile baş başa bırakmaya karar verip, susmayı tercih ediyorum.

Bilgiyi şahane bulanlar ve merak edenler için hayat biraz zor oluyor, çünkü bu defa ben bu konuda bildiğim, çalıştığım, araştırdığım ne varsa, bardaktan boşanırcasına yağan yağmur misali, başlıyorum anlatmaya: Bakın anlam farkındalığı şöyle önemli, böyle önemli, insanlar neyi neden yaptıklarını bildiklerinde bağlılık, aidiyet, sahiplenme, mutluluk kendiliğinden ortaya çıkıyor filan diye susmadan konuşurken buluyorum kendimi.

Anlam ve amaçla ilgili tutkumu sadece anlatmakla bırakmıyorum. Yemeğe gittiğim restoranlarda çalışan ekiple, alış veriş yaparken benimle ilgilenen satış görevlileriyle yaptığım küçük deneylerle ölçmeye çalışıyorum.

Dikkatle bakıyorum restorandaki çalışana; acaba sadece bir tabak yemek mi getiriyor masaya, yoksa farkında mı misafirlerin akşam keyfini çoğaltacak, içlerine hoşluk verecek bir ortama eşlik ettiğinin?

Alış veriş yaparken iyice inceliyorum satış görevlilerini, acaba yardımcı oldukları müşterilerinin mağazadan çıkarken gülümseyerek çıkmalarını ne kadar önemli buluyorlar?

Sürekli merak ediyorum; Sabah işe giderken geçtiğimiz kapılardaki güvenlik kontrolü yapan güvenlik görevlileri farkındalar mı bir çok insanın onlarla güne başladıklarının.

Fabrikalarda tezgah başında vida sıkan çalışanlar, o sıktıkları vidanın ortaya çıkan son ürün için ne kadar değerli olduğu konusunda ne kadar bilgiye sahipler acaba?

Bu gözlemler ve bazen de gözlemlere eşlik eden sohbetler elbette bana yetmiyor ve danışmanlık yaptığım şirketlerde İK ile ilgili ne yaparsam yapayım, içine mutlaka bir anlam bağlantısı katmaya çalışıyorum. Görev tanımları oluştururken, mutlaka o işin şirketin büyük vizyonunu nasıl desteklediğini yazsınlar istiyorum. Performans sistemi mutlaka şirketin bir sonraki yıl kendini hayal ettiği yere gitmeyi desteklesin ve o sistemin parçası olan çalışanlar da bunu fark etsinler istiyorum. Organizasyon şemaları işteki anlamı mutlaka yansıtsın istiyorum.

Geçenlerde genç bir yönetici arkadaşımla yemekte buluştuk. (Laf aramızda, ona da bu anlam konularında çok baskı yapmışlığım vardır.) Kendisi şimdi çok uluslu, büyük bir şirketin önemli birimlerinden birini yönetiyor ve yönettiği ekip geniş bir yaş aralığında dağılıyor. Üstelik yönetilenler de yönetici. Arkadaşım bana dedi ki, “Nazlı Hanım, ben bu anlam işini sevdim, sizden dinledikten sonra ben de biraz detaylı araştırdım, ardından ekibime iyice anlattım. Pekiştirecek toplantılar yaptım ve yapmaya da devam ediyorum. Görüyorum ki, benim ekibin tamamı kendi işlerinin sahibi ve sorumlusu oldu, hepsi gayet keyifle çalışıyorlar ve tüm çalışmalarına bu farkındalığı yansıtmaya başladılar. Artık gerekli olmadıkça bana soru soran kalmadı. Herkes üzerine aldığı işi baştan sona sahipleniyor, tamamlamadan da asla peşini bırakmıyor.”

Bir zaman önce, bardaktan boşanırcasına “işte anlam farkındalığı” konulu yağmura tuttuğum arkadaşlarımdan birinden duyduğum bu cümleler, beni mutluluktan havalara uçurdu. Bunlar olmaz, uymaz, kitabi şeyler filan diye baştan silip atmadığımız sürece, her şeyin olabileceğini yeni bir örnekle, bir kez daha fark etmemi sağladı. Dedim bıkmadan anlam çalışmaya ve çalıştıklarımı anlatmaya devam…

Sizlerle paylaşmadan da edemedim. Dedim, eğer birilerini yönetiyorsanız, onlara anlamı fark ettirmek için neler yaptığınıza bir bakmak istersiniz belki. Eğer bir yerde bir çalışansanız, yaptığınız işteki anlamın ne kadar farkındasınız, şöyle bir gözden geçirmek iyi gelir belki.

Keyifli günler dilerim…

Nazlı Ermut

https://nazliermut.com