Geride Kalanlar

,

Kazanan ve kaybedenin olmadığı mücadeleler içinde bulunduğumuz zamanlarda, hayatta kalmanın, ölüm ile savaşın kazanılmış olduğunu düşünmek gibi bir yanılgıya düşeriz.

Ümit ve korku birlikteliği gibi bizi asıl dengede tutanın zıtlıklar olduğunu unuturuz.

Bu ay için seçilen resme dikkatle baktığımızda, kadının gülümsediğini fark ediyoruz. Sonbaharın son ayı olan kasıma başladığımız bugünlerin hüzün ile resmedilmesine inat gülümsüyor sanki. İlk gördüğümde atkısından düşenlerin aynı yöne bakan düzenli yapraklar şeklinde olmasının, başka bir anlam içerdiğini düşünmüştüm. Bilinçaltı mesajı da denilen subliminal mesajlar, pazar stratejilerinin yansıması olan reklamlarda sıkça kullanılan, ilk anda saklı kalması istenilen bir işaret gibidirler. Gülümsemesi olmasa, alışılagelmiş sonbaharın hüzün sarmalı içindedir der, üzerinde durmaz geçebilirdik. Adı üzerinde işte, baharın sonu geldi. Önümüzdeki günlerin daha soğuk ve karanlık olacağını bilerek, ertelediğimiz işlerimiz için “ah keşke zamanında yapsaydım” iç hesaplaşmalarına dönülen pişmanlıkları yaşadığımız hazan mevsimindeyiz.

Neden kaybettiklerimiz için mutlu olalım ki? Boynunu sıkan atkının zaman içinde yok olacağını bilmenin rahatlığımı kadını gülümseten? İz bırakmak mı yoksa? Yürüyüp giderken gülümsüyor, bıraktıklarına rağmen gülümsüyor. Her bir okuyucu kendi hikâyesini kurgulayabilir elbette fotoğraftaki kadına bakarken.

Geride bıraktıklarımız sadece kaybettiklerimiz mi?

Tamamlanmış olanın, tam vaktinde vedası olabilir mi?

Güneşli günlere veda ederken günlerin kısaldığını fark ediyoruz. Yapraklarını beslemek için gerekli suyu gittikçe soğuyan donuk topraktan çekemeyen ağaç; devam edebilmek için mecburen döküyor bazılarını. Aslında ağaçtan dökülen yaprakların her birimiz için farklı bir metaforu olabilir.

Ağacın beslemeyeceği için döktüğü yaprağa sorun bir de, o sıkılmış olmasın köklü ağaca olan bağlı kalıp gezip tozamamaktan, sonra yeniden toprağa karışıp başka şekillerde can bulamamaktan!

Hayata yeni pencerelerden bakmaya cesaret edebilmek lazım. Algılarımızı esnetebildiğimiz derecede yeni değerler ile karşılaşırız.

Denemeden bilemeyiz ki…

Sağlık ve huzurla…

 

Nurkan ZAİM
Ekonomist, Profesyonel Koç

 

Hayat Boyu Öğrenme

,

Çeşitli Sivil Toplum Kuruluşlarındaki gönüllü çalışmalarım çerçevesinde, yetişkinler için Okuma Yazma Eğitmenliği yapma ve “hayat boyu öğrenme” ilkesinin günlük hayatımıza yansıyan kazanımlarını yakından gözlemleme şansı buldum. Heyecan verici bir deneyim olduğunu belirtmek isterim. Yaşın rakamlardan bağımsız olduğunun en canlı örneğidir okuma yazma öğrenmeye geç başlayanların serüveni… Töre, köy yerinde okul bulamama, erken yapılan evlilikler ve buna benzer onlarca neden ile eğitim alamayanlar, kendilerini bir gün, birden bire kırılma noktasında bulurlar… Torun okula başlamıştır, evini satarken en yakınlarından zarar görmüştür, bir şekilde okuma yazma bilmemenin acısı yıllardır içini kavururken birden söndürme ihtiyacı duyar. Belki de o ana kadar gereksinim duyduğu motivasyon kaynağına ulaşır, çocuğuna kitap okuyamadıysa torununa okur belki… Temel ihtiyaçların minimum düzeyde karşılandığı bir durumda bile kendini gerçekleştirme ve sosyal ihtiyaçların birer gereksinim olduğunu söyler Maslow. Ünlü “ihtiyaçlar hiyerarşisi teorisini, internette bulup inceleyebilirsiniz. Bilgiye ulaşmanın bu kadar kolay olduğu günümüzde, artık bilmemek ayıp değil, öğrenmeye tenezzül etmemek ayıp ne de olsa.

Profesyonel yetkinlik dışında “eğitimli yetişkin” olmanın günümüzde ne anlama geldiği ve bilinçli bir bireyin sorumluluklarının aslında ne olduğu üzerinde düşünmenin bile, öğrenerek dinlenme ilkesini benimsemek için yeterli bir neden olduğunu düşünüyorum. Edinilen bilgiyi, hayatın içinde ulaşılabilir kılmak ve gelecek nesillere kültürel değerlerle aktarımını sağlamanın da toplumun gelişimi için en az, çalışarak üretmek kadar önemli bir değerdir.

Kendi adıma, yaşamım boyunca eğitim kurumlarının işleyişini farklı açılardan tecrübe ettim.

Rahmetli babamın okul müdürü, rahmetli annemin öğretmen olduğu ilkokula gidişim, sosyal hizmetlere bağlı özel bir çocuk evinin ortağı olmam, Başkent Halk Eğitim Evi’ndeki gönüllü faaliyetlerim… Aynı zamanda son on yıldır köklü bir eğitim kurumu olan Türk Eğitim Derneği’nde profesyonel hayatıma devam ediyor olmam da eğitim kurumunun kıyısında dolaştırdı beni… Bu yeni akademik dönemde ise Eğitim Kurumları İşletmeciliği yüksek lisans programında eğitim hayatıma kaldığım yerden devam ediyorum.

Eğitim kurumlarının işleyişini farklı açılardan tecrübe etmemin, konuya yaklaşımımı oldukça zenginleştirdiğini düşünüyorum. Yeni mesleki deneyimler ve kurumsal kültür oluşturulmasına ek olarak, eğitimcilerin ve kurum personelinin bu hedeflerin gerçekleştirilmesindeki rolü üstünde durulması gerekiyor.

Akademik hayata giriş yapmanın heyecanı hissediyor ve bu heyecanın bana hissettirdiklerini seviyorum.

Yaşam Koçu olarak kendini gerçekleştirme adına “bize ne iyi gelecek diye sormalıyız”, diyoruz. Yeteneklerimiz, yapabildiklerimiz, henüz ortaya çıkmamış ve gün yüzü görmeyi bekleyen potansiyelimiz kullanmak ile meşgul olduğumuzda kendimizi gerçekleştirmiş olacağız. Belki bir sosyal sorumluluk çerçevesi içerisinde bir sivil toplum örgütü veya bir dernek çalışmasına katkıda bulunmak olabilir.

Elbette gününüzün önemli vakitlerini alabilir, yorucu olabilir, maddi ve manevi çalışmayı gerektirebilir.

Neyi elde edebildik ki çok çalışmadan?

 

Sağlık ve huzurla

Nurkan Zaim

Ekonomist, Profesyonel Koç

Sessiz Sinema

,

Çocukluğumda en sevdiğim oyunlardan biriydi sessiz sinema! Birçok hareketin simgelediği adlar olduğundan iyi de oynardık; rakip takım için zorlayıcı bir film ismi bulduğumuzda ise kıs kıs gülerek izlerdik anlatıcının şekilden şekile girmesini. Filmi anlatan oyuncunun konuşmasının kesinlikle yasak olduğu oyun, anlatıcının film adının kaç sözcükten oluştuğunu parmakları ile göstermesi ile başlar. Hemen ardından yerli yabancı ayrımı gelir. Anlatan başparmağı ile yerli film ise aşağı doğru tamam işareti yapar, yabancı film ise yukarı doğru…

İşte ben de sizlere bu ayki yazımda bir yerli bir de yabancı film tavsiye etmek istiyorum.

İlki yeni sayılabilecek bir Türk filmi; Kelebekler, senaristi ve yönetmeni Tolga Karaçelik. Henüz geçtiğimiz yıl vizyona giren ve Sundance Film Festivali’nde Büyük Jüri Ödülü’nü kazanan ilk yerli yapımımız.

Otuz yıl sonra babalarından gelen bir telefonla bir araya gelen iki ağabey ve kız kardeşlerinin koptukları mekâna dönüşleri, babalarının öldüğünü ve vasiyetini öğrenmeleri, anneleriyle geçen çocuklukları… Tam olarak annelerinin neler yaşadığı izleyiciye bırakılsa da ağır travma yaşandığı ve ailenin parçalandığı gerçekliği içinde işlenmiş. Kardeşlerin aslında yetişkin birer birey olarak birbirlerini hiç tanımamaları, yaşanan olaylara verdikleri tepkiler ve gün ışığına çıkan karmaşık bir geçmiş olarak özetlenebilir bu sıra dışı film. Anlatım ve görsellik olarak ise özellikle köye kelebeklerin geldiği bölüm oldukça başarılı, başrollerde Tolga Tekin, Tuğçe Altuğ ve Bartu Küçükçağlayan var. Ucuz şakalar ve durum komedilerinin modern yerli sinema için tek alternatif olmadığını anımsatır nitelikte bambaşka bir film Kelebekler. İzleyen herkesin kendine dair bulacakları olduğuna ve hüzün/neşe eşiğinin aslında ne kadar da ince ama derin bir çizgi olduğunu bir kez daha fark edeceğine eminim.

İkincisi ise yabancı; 1989 yapımı dilimize Aşkın Gücü olarak çevrilmiş (What Dreams May Come). Orijinal adında olduğu gibi, iyi ya da kötü, hayaller gerçek olabilir üzerine romantik bir görsel şölen. Robin Williams başrolde mücadeleci ve büyük bir ego ile asla pes etmeyen bir aile babası rolünde. Çocuklarını işi yüzünden okula bırakamayan eşini, evlatlarının kaybına yol açan trafik kazası sonucunda çektiği vicdan azabı ile delirmenin eşiğinden kurtarıp sevdiği kadını hayata bağlamayı başarmış bir adam… Film ise kendisinin de bir trafik kazasında ölmesi üzerine başlıyor.

Çekildiği yılın teknolojisini zorlayan inanılmaz sinematografi ile uçsuz bucaksız ve rengârenk bir cennet… Öbür dünyada herkesin hayal edebildiğini yapabildiği kendi evreni var, olabildiğince çılgınca ve korkutucu bir özgürlük… Her birey dünyada olduğundan çok farklı görüntüye sahip olabiliyor. Örneğin oğlu babasının değer verdiği ve asistanlığını yaptığı ilk doktor görüntüsüne sahip olabiliyor. İzlerken aklınıza takılan soruların yanıtları akış içerisinde yanıtlanıyor;

“Neden kendimizden farklı kişiler olmayı seçiyoruz cennette?” Paketin önemi yok dense de asıl neden, sahip olduğumuz otorite figürleri; öğretmeninin, babanın kim olduğu senin gerçekte kim olduğunu etkilediğidir.

Birçok beylik gelebilecek diyalog içerse de güzel bir anlatımı var. “İyi insanlar kendilerini affedemedikleri için cehenneme giderler.” Ruh eşiniz “kendimi affedemem belki ama seni affedebilirim ” derse kimseye beylik gelmez!

Çocukları ardından kocasını da kaybeden ve dünyada yalnız kalarak bu sefer pes eden eşi, yaşamına son vererek cehennem tarafına gidiyor. Öldüğün zaman yok olursun fikrine sahip olan karısının gerçekliğine karışır ise geri dönüşü olmayacağını bilen kocası, cehenneme rehber eşliğinde eşini bulmaya gidiyor. Betimlemeler çok güzel gençliklerinde dans dersi için ısrar eden kadın kocasından ret yanıtı alınca “insanların suratlarından oluşan bir denizin içinde kayboluyorum sanki” demiş ve bu onun cehennemi olmuş. Filmdeki sınırsız hayal gücü ile cehennem de görsel şölenden payını almış.

Hastalığı yüzünden 2014 de intihar eden Robin Williams yirmi beş yıl önceki rolünü anımsıyor muydu acaba?

Gerçekten de hepimiz bazen kazandığımızda kaybediyoruz.

Hepimiz beraber yaşlanabilir miyiz cennette? Yeniden dünyaya dönebilmek, farklı seçimler yapmak, tekrar denemek, yeniden doğmak ve yine ruh eşini bulmak mümkün mü? Filmde epey soru soruluyor ve sanırım izleyici kedi inancı doğrultusunda yanıtlarını buluyor.

Gerçek, beynimizde gerçek olandır. Belki de dedikleri gibi “…koca bir insan ömrü cennette sadece bir kalp atışıdır.”

Sağlık ve huzurla

Nurkan ZAİM

Ekonomist, Eğitim Koçu

Hazırlık Atlama Sınavı

,

29 Temmuz itibari ile tercihler tamamlandı şimdi gözler İngilizce hazırlığı atlayarak doğrudan bölüme başlama olanağı veren sınavlara çevrildi. Her üniversite için farklı isimleri olsa da genel adıyla muafiyet (profiency) sınavı, gençlere bir yıl kazandırıyor.

Lisans çalışmaları için gerekli buldukları dil seviyesini yüksek kalitede tutan üniversiteler, aday öğrencilerin mesleki gelişimlerini destekleyebilmek için hazırlık atlama sınavlarını uluslararası geçerliliğe sahip sınavlar olarak belirlemişlerdir.

Dil öğrenmek için üniversite hazırlığını tercih etmek, devlet üniversitelerine kayıt yapanlar için geçerliliğini koruyor. Özel Üniversite de denilen Vakıf Üniversiteleri’nde ise durum farklı gelişebiliyor. Uluslararası sınavların kabulü yine kurumlar arası anlaşmaya bağlı olduğundan her üniversite, kendi yaptığı hazırlık atlama sınavı haricinde, her dış sınavı kabul etmiyor. Bu nedenle, hazırlık atlama sınavları genel olarak değil de üniversite bazında değerlendirilmelidir.

Bütün muafiyet sınavlarını incelemek mümkün olmadığından, ülkemizin ilk Vakıf Üniversitesi olan Bilkent’in hazırlık atlama sınavını örnek olarak inceleyelim:

Bilkent Üniversitesi, PAE (Proficiency in Academic English) sınavını uygular. Kendi işini kendi yapan araştıran ve çalışan öğrenciler için PAE sınavının formatı, çıkabilecek sorular hakkında bilgilendirme ve çalışma materyallerini web sitesinde bütün aday öğrencilere sunulmaktadır. İlk oturumunda akademik okuma ve dinleme, ikincisinde akademik yazma ve son bölümümde ise konuşma yetkinliği aranıyor. 12 Eylül 2019 tarihinde başlayacak PAE’nin ilk aşaması yüz seksen soruluk dilbilgisi ( vocabulary )seviyesini belirleme şeklinde olup, aynı gün akşamında öğrencinin mailine sonucu gönderilir. Başarı sağlayan adaylar, ertesi sabah okuma (reading) ve dinleme (listening) sınavına girerler. Dört yanlışın bir doğruyu götürme esası ile yüz üzerinden atmış neti olanlar, 14 Eylül PAE’nin üçüncü gününde kompozisyon yazma (writing ) sınavına alınırlar. Öğrencilere seçmeleri için iki konu verilir. Uzun bir kompozisyon yazmaları ardından, başka bir okuma metni verilerek yüz elli kelimelik kısa bir yazı yazmaları beklenir. Öğleden sonra konuşma sınavında her öğrenciye yaklaşık on beş dakika ile bire bir mülakat gerçekleştirilerek PAE tamamlanır.

Bilkent, PAE haricinde, ELTS sınavını Dil Okulu yetkililerince belirlediği Mayıs ve Temmuz ayları içerisinde yapılan ve kendi gözetmenlerinin de bulunduğu sınavları kabul eder. Kayıt aşamasında öğrenci tarafından elden verilen sınav sonuçları kabul edilmez, sadece dış sınav veren kurumlar tarafından gönderilen sınav sonuçlarını kabul edilir. Bu nedenle dikkat edilmesi gereken en önemli nokta, öğrencilerin doğrudan bölümlerine başlayabilmeleri için orjinal dış sınav sonuçlarının üniversitenin ders kayıtlarının son gününe kadar yetkililere ulaşmış olması gereğidir.

Hazırlık yılı için farklı seçeneklere ilgi gösterenler de oluyor. Bazı gençlerimiz üniversitelerin İngilizce hazırlık sınıfını Vakıf Üniversiteleri’nde okumak yerine kayıt yaptırıp, o yılı donduruyorlar. Çünkü kurs ücretleri üniversitenin bir yılına kıyasla çok daha ekonomik oluyor. Hazırlık atlama kursları da artık üniversiteler bazında yapılıyor. Aynı üniversiteyi kazanan öğrencilerden oluşan gruplara hazırlık sınıfı muafiyet sınavına yönelik hazırlanan özel programlar mevcut. Bu kurslarda gençler, ilk aşamada kazandıkları üniversitelerin müfredatına uygun hazırlık atlama sınavı uygulanıyor. Aynı YKS gibi birçok deneme sınavı yapılıyor eksiklikler tespit ediliyor. Eğitim koçları tarafından öğrenciye özel, hazırlık atlama sınavı eğitim programı bile hazırlanabiliyor.

İkinci bir yöntem ise yurt dışında bir dil okuluna gitmek, ülkemize en yakın ve en ekonomik dil okullarına sahip Güney Avrupa’da Malta olarak gösteriliyor. Değişik kültürleri tanıma ile birleştirilen dil eğitimleri oldukça popüler; sözün özüyle üniversite İngilizce hazırlık sınıfını atlayacak bir seviyede İngilizce dil öğrenme bütünüyle dil turizmi ve ticarete dönüşmüş durumdadır.

Elbette gençlerimiz arasında, lise son sınıftaki okul ve dershane-özel ders temposunda ölecek kadar (!) çalıştıklarını düşündüklerinden, hazırlık sınıfını “ lise beş ” okur gibi; hem gezip tozmalı, hem de üniversite hayatına giriş yaparak devam etmek isteyenler olabiliyor.

Y kuşağı jargonunda “kasmadan”; yıllar önce ODTÜ’de “balayı” şeklinde tabir edilen hazırlık yılını okumak da iyi bir seçenektir. Son karar, ailelerinin kendilerine tanıdıkları olanaklar çerçevesinde detaylandırılmalı ve iyice düşünülerek verilmelidir.

Sağlık ve huzurla,

 

Nurkan ZAİM

Ekonomist, Eğitim Koçu

YKS

,

Gençlerimiz, eğitim hayatının miladı sayılabilecek üniversite sınavına girdiler. İlgili olanların çok iyi bildiği gibi geçen yıl sınavın adı ile birlikte birçok değişiklik yapılmıştı. Bu yıl da sistem, yenilendiği üzere çift gün ve üç oturum halinde yapıldı. Aday öğrenciler, birinci gün 15 Haziran 2019 tarihinde, Yükseköğrenim Kurumları Sınavı birinci oturum Temel Yeterlilik Testini (TYT) verdiler. Ertesi gün ise ikinci oturum Alan Yeterlilik Testi (AYT) sonrasında üçüncü ve son oturum Yabancı Dil Testini (YDT) tamamlayıp, rahatladılar!

İlk gün yine geçen yıl olduğu gibi 40 soru Türkçe, 20 soru Sosyal Bilimler, 40 soru Temel Matematik ve 20 soru Fen Bilimleri testi olmak üzere 120 soru soruldu. 20 Fen Bilimleri içeriği 7 Fizik, 7 Kimya ve 6 Biyoloji sorusuydu. 20 Sosyal testinde ise 5 Tarih, 5 Felsefe, 5 Coğrafya ve 5 Din Kültürü ve Ahlak Bilgisiydi.

İkinci oturumda ise 40 soruluk Türk Dili ve Edebiyatı ve Sosyal Bilimler-1, 40 soruluk Sosyal Bilimler-2, 40 soruluk Matematik ile 40 soruluk Fen Bilimleri testleriyle toplam 160 soruydu. MF’ler, 40 Matematik sorusu ile birlikte Fen Bilimlerinde 14 Fizik, 14 Kimya ve 13 Biyoloji sorusunu yanıtladılar. TM’ler için ise 40 Matematik sorusunun yanında 24 Edebiyat, 10 Tarih ve 6 Coğrafya sorusu vardı. Yabancı dil sınavına giren adaylara seçimlerine göre; Almanca, Arapça, Fransızca, İngilizce ve Rusça dillerinde 80 soru yöneltildi.

Sınav sonrası yapılan ilk değerlendirmelerde genel olarak gençlerimiz; Türkçe sorularının uzun ve anlaşılması güç olduğu, şıkların birbirine çok yakın olması nedeniyle iki seçeneğe indirmek için çok süre harcandığını ve Matematiğe az zaman kalmasından zorlandıklarından bahsettiler.

2018 yılında yeni sistemin ilk sınavı olduğu için Matematik sorularının daha kolay olduğu da bir diğer genellemeydi. Fen bilimlerinde özellikle Fizik sorularında sıkıntı yaşanmamış, MEB tarafından yayınlanan etkinlik testleri, PISA soruları ve MEB müfredatına uygun kazanımlarına göre soruların hazırlandığı genel kabul gören fikir, elbette bu sistemli ve düzenli çalışan öğrencilere ait görüşlerden biri…

Her yıl olabilen değerlendirme dışı soru geleneği bu yıl da bozulmadı (!) TYT Temel Soru Kitapçığındaki Matematik Testinin yedinci sorusunun iptaline karar verildi. Dört yıllık fakülte tercih etmeyecek olan öğrenciler için ikinci oturuma girmeleri zorunlu olmadığından sınava giren aday sayısı Temel Yeterlilik Testi ’ne başvurular olarak değerlendiriliyor, bu da 2 milyon 515 bin 91 aday olarak açıklandı.

ÖSYM sınav takvimine göre, 2019 üniversite sınavının sonuçları 18 Temmuz 2019 tarihinde açıklanacak, geçen yıllarda olduğu gibi bir gece önce süprizi beklenebilir.

Son iki yılda yayınlanan Tercih Günleri ve Yeni Üniversite sınav sistemi yazılarım da tercih günleri için yararlı olmasını umarım.

Meslek seçimi için önemli bir adım olan üniversitelere girmek için çabalayan gençlerimiz sadece dört yıl okumak ile bu işin bitmeyeceğinin farkındalar artık!

Amerika’da meslek yüksekokullarına erişim sağlayan bir sitenin yayınladığı Güneş ve Rüzgâr Enerjisi Teknisyenliği gibi henüz iş konularından bile haberdar olmadığımız elli meslek tanıtımı epey ilgi çekti. Kentsel Tarım Uzmanı ve 3D Baskı Teknisyeni gibi son derece farklı mesleklerden bahsediliyor. Uluslararası Çalışma Örgütü’nün (ILO) işin gelecek konulu çalışmasına göre 2030 yılında dünya genelinde sekiz yüz milyon iş, teknolojik gelişmelerden etkilenecektir. Küresel sendikalar gelişen koşulların işverene maliyetlerinde yüzde beş civarında düşüş sağladığını, işçilerin verimliliği artarken, işçilerin gelirlerinde iyileşme olmadığı gibi işsiz kalmalarının söz konusu olduğunu açıklıyor. Günümüzde yapılan pek çok işin kaybolacağı; tekstil, kimya ve boya sektörlerinde geliştirilmekte olan teknolojiler ile insan gücü kullanımı gittikçe azaltılacağı raporlanıyor.

Bütün bunlar sadece on bir yıl içinde olacak deniyor. Gelecek sanıldığı kadar uzak değil aslında. Ülkemizde de bu yıl, geleceğin mesleği olarak görülen Hibrid ve Elektronik Taşıtları Teknolojisi, Dijital Medya ve Pazarlama, Üç Boyutlu Modelleme Animasyon bölümleri ve kontenjanları YKS kılavuzlarında yerini aldı.

Gençlerimizin kendi kararları ve değerleri ile ileriye baktıklarında, gözlerindeki ışığın geleceklerini aydınlatmasını bütün yüreğimle diliyorum.

Sağlık ve huzurla

Nurkan ZAİM

Ekonomist, Eğitim Koçu

Yaz Tatili

,

Okulların kapanması ile birlikte, aileler için yabancı dil başta olmak üzere tatili verimli kılabilme amaçlı arayışlar sezonu açılıyor! Dolayısıyla, öğrenci koçu olarak en çok karşılaştığımız sorulardan biri tatilin nasıl değerlendirilmesi gerektiği oluyor.

Ailelerin yaz tatili için ayırabileceği bütçeye göre yurt içi ve/veya yurtdışı tercihi yapılabilir. Önemli olan uzun tatil günlerinin programlanarak hem dinlendirici hem de geliştirici olarak değerlendirilebilmesidir.

Yurt dışı yaz okulları öğrencilerin dil becerilerine katkı sağlamasının yanı sıra kültürü tanımaları açısından da önemlidir. Aileler için firma seçimi en zor karar verilen noktadır zira piyasada bu işi yapan firma sayısı çok fazla. Kadrosunun gençler ile iyi iletişim kurabilen kişilerden oluşması, program çeşitliliği, grup liderlerinin seçimi, ulaşım ve konaklama için seçilen markalar ve referansları firma seçilirken göz önüne alınması gereken kriterlerden bazılarıdır. Aileler tarafından, çocukların yalnız olması ve yaşlarının on sekizin altında olması nedeniyle bireysel değil ama toplu katılımlı planlar tercih ediliyor. Yurt dışında yaz okulu düzenleyen Cambridge, Oxford, Essex gibi üniversitelerin yaz okulu programları, yaş grupları, süreleri, konaklama yerleri ve ücretleri birbirinden farklı oluyor. Dolayısıyla aile tarafından seçilen firmaların rehber görevlendirme, çözüm ortakları, sürecin takibi konusunda tecrübeli olması tercih edilme sebebi olabiliyor.

Referans konusu ise yurt dışı yaz okullarında göreceli olabiliyor. Kurum ya da kişisel tavsiyeler ile hizmet satın aldığınız firmada, istenmeyen olumsuzlukların yaşanması durumunda, tavsiye edenin sorumluluğu olamayacağı için kurumdan memnun kalanların bile tavsiye vermekte çekinceleri olabilir. Son seçim bütünüyle aileye aittir. Ailelerin bütün sorumluluğun firmaya ait olduğu bilinciyle sözleşmeleri imzalaması gerekmektedir.

Benim değinmek istediğim konu ise bu tür gezilerin gençler üzerindeki etkisi. Ülkemizde İngilizce öğrenmek başlı başına bir sorun olabiliyor. Üç dört haftalık bir yaz okulu elbette dil öğretemez ama pekâlâ öğrenilen bilgileri pekiştirebilir. Dünyanın başka bir yerinde kendi yaşıtları ile birlikte olabilmenin, farklı kültürleri tanımak açısından en az yabancı dil öğrenmek kadar geliştirici bir deneyim olduğu aşikârdır.

Yurt içi olanaklarına gelince, ülkemizde de özellikle büyük üniversitelerin mezunlar dernekleri tarafından hazırlanan yaz okulu programları değerlendirmeye alınabilir. ODTÜ ve Hacettepe Üniversitesi Eğitim fakülteleri hocalarının desteğiyle hazırlanan, çeşitli üniversitelere ait çocuk yaz okulları var. Genellikle, bütün yazı kapsayacak şekilde üçer haftalık dört dönem halinde düzenleniyorlar. Yüzme, tenis, eskrim, futbol, basketbol, voleybol, İngilizce, jimnastik, satranç, masa tenisi dans, paten, drama, sanat, sinema, kitap okuma, badminton, takım oyunları, karınca çiftliği kurma, satranç, yemek ve pasta atölyeleri gibi birbirinden farklı aktivitelerle tatili değerlendirme olanağı sağlanıyor.

Dijital dönüşümün şekillendirdiği gelecekte başarılı olabilmeleri için gerekli olan düşünce yapısını ve yetkinliklerini kazandıracak; robot ve kodlama atölyesi, tasarım odaklı düşünme, üç boyutlu yazıcılar, büyük problem çözme teknikleri, dijital düşünme çalışmaları da yapılabiliyor.

Bir başka alternatif ise gençlerimizin doğa ile bağlarını yeniden keşfedebilecekleri AKUT tarafından düzenlenen doğa yaşamı konulu, doğada yön bulma, kampçılık eğitimi de olabilir.

​Uzay kampları ise başka bir seçenek, İzmir uzay kampı yedi- on beş yaş aralığına hitap ederken Hacettepe Üniversitesi Mars Kampı daha geniş bir kitleye hitap edebiliyor. Mars’taki olağanüstü koşullar üzerinden öğrencilerin problem çözme, sürdürülebilir modeller kurma, disiplinlerarası düşünme gibi beceriler kazanmalarını sağlama amacı taşır. Uzayda yiyecek üretimi ve topraksız tarım gibi çocukların ilgisini çekebilecek çeşitli etkinlikleri vardır.

​Bilim insanların yaklaşımlarını ve yöntemlerini kullanarak bilimsel malzemelerin tasarımı ve üretiminin yapılacağı Uygulamalı Bilim Tarihi atölye çalışmaları da gençlerin ilgisini çekebilir.

Nesin Matematik Köyü ise yaş sınırlaması olmaksızın ilkokuldan yüksek lisans öğrencilerine kadar her yaştan gençlere matematik, programlama, felsefe, arkeoloji, sosyoloji disiplinleri odağında atölye olanakları sağlıyor. 2007 yılından beri Şirince’deki Nesin Vakfı, bağışlar ve gönüllüler ile birçok başarıya imza atmaya devam ediyor.

Üniversite sonrası çalışma temposunun ağırlığı, günlük telaşlar, aile kurma belki çocuk büyütme ile hiçbir zaman hobi edinmeye vakit bulamamış biz yetişkinler… Çözüm erken yaşlarda saklı!

Sağlık ve huzurla

Nurkan ZAİM
Ekonomist, Eğitim Koçu

Kızarmış Yeşil Domatesler

,

Doksanlarda oldukça ciddi bir hayran kitlesi olan Simpsons çizgi dizisini anımsarsınız. Ünlü animasyonda Homer ve Marge’ın komşuları, Hint asıllı karakteri Apu’nun nikâh töreni sahnesini çok sevmiştim

-Sana karşı dürüst olmak isterim, seni hiç tanımıyorum.

-Bu devirde böyle evlilik mi olurmuş, beşik kertmemle evlenmeyi pek istemiyorum.

-Birbirimizi hiç tanımıyoruz bile!

-İkimizde Amerika’da okuduk, Hint usulüne göre evlilik de neymiş!

-Tamamen yabancı biriyle evlenmek, tam bir delilik!

-En sevdiğin film, kitap ve yiyecek ne, hiç bilmiyorum.

Apu’nun sürekli söylenmesi karşısında gelin zor duyulan bir sesle “Kızarmış Yeşil Domatesler” diye cevap verir. Apu şaşkın şaşkın anlamaya çalışırken güzel Manjula gülümser ve “Üçünün de cevabı” der ve rahip nikâh törenini başlatır.

Fannie Flagg’ın ünlü romanı, Kızarmış Yeşil Domatesler, 1929 yılından 1985’e; yeniden 1985’den 1924’e yaşanan olaylar arası geçişlerinde çok başarılı; kanımca diğer dönem dramlarından farkı, zaman örgüsünün güçlü kadın karakterler ile işlenmesidir.

Tren istasyonunun kaldırılmasıyla günümüzde artık yaşam olmayan bir kasabada geçen olaylar, siyahi beyaz çatışmalarının en dramatik olduğu zamanlardaki kadınlar arasındaki dostluğun, romanın kahramanı olan diğer kadınlara verdiği ilhamı anlatıyor.

Başkahramanlardan biri olan Evelyn, çocukları büyüdükten sonra yolunu kaybetmiş, “kadınların özgürlük istediği o dönem beni çok geç buldu” sözleriyle kendini anlatan, çocukları büyürken değişen dünyaya ayak uydurmakta zorlanan orta yaşlı Amerikalı bir anne…

Eveyln’nin eşinin bakımevinde yaşayan annesine yapılan zorunlu pazar ziyaretleri sırasında sohbet ettiği yaşlı kadın, Ninny’nin gençlik anılarını dinlerken yirmili yıllara uzanan bir yolculuk…

Tren kazasında kolunu kaybeden oğullarına kolu için cenaze töreni düzenlemeleri, bu olaydan sonra ona çolak (kitapta kütük diye çevrilmiş) diye seslenmeleri ve Çolak’ın yaşıtları ile girdiği acımasız yarışlar okuyucuyu derinden etkileyen bir anlatıma sahip.

Annesine çok düşkün, babadan şiddet gören bir çocuğun, annesini aşığı ile yakalamasıyla yetişkin hayatında, savaş madalyalarına sahip, toplumda saygın bir yer edinmesine rağmen annesinde yaşadığı hayal kırıklığı yüzünden bütün kadınlardan nefret eden, onlara şiddet uygulayan bir adama dönüşmesi ve hiç beklenmedik, sıra dışı sonu…

Drama ve komedi unsurlarını başarıyla taşıyan roman Hollywood için de çok cezbedici bir senaryo olduğundan filmi, Aralık 1991 gösterime girmesiyle beyaz perde de epey ses getirmişti.

Sosyal medyada sıkça karşınıza gelebilecek park etme sahnesi ise Evelyn’i canlandıran Kathy Bates oyunculuğu ile çok beğenilmişti. Alış veriş için gittiği markette park etmek için beklediği yeri iki genç kız çevik bir hareket ile kapar. Evelyn’nin içinde yaşadığını düşündüğü Towanda’nın geri vitese takıp arabayı parçalaması ve çığlıklar atan genç kıza “senden daha yaşlıyım ve sigortam daha sağlam” diye bağırması izlenmeye değer gerçekten…

Önce kitabı okuyup sonra filmi izleyenler için film, oldukça başarılı sayılabilir. Benim gibi önce filmi izleyip yıllar sonra kitabı okuma sansını yakalarsanız, kadınlar arasındaki güçlü bağların kitapta çok daha derinlemesine işlendiğini anlarsınız. Kitabı elinizden bırakamama nedeni de kendinizi sürükleyici olaylar örgüsünün içinde hissetmenizdir.

Roman adını, bizim turşu için kullandığımız henüz kızarmadan toplanan yeşil domateslerin un ve yumurtaya bulanarak kızgın yağda kızartılması ile hazırlanan bir tariften alıyor. Elbette bütün zararlı yiyecekler gibi çok lezzetli olduğu kesin…

Günlük koşuşturma içinde hızla geçen zamana ayak uydurma çabası hepimizi yoruyor. Okumak bize, devam edebilme gücünü bulmamız için gerekli olan derin nefesi aldırıyor.

 

Sağlık ve huzurla

Nurkan ZAİM

Profesyonel Koç

Gençlerle Çalışmak Güzel!

,

Gençlerle Çalışmak Güzel!

Birlikte çalıştığınız yaş grubunun dinamiğini alırsınız.

Okul öncesi öğretmenlerinin saçlarındaki renkli tokaları ile cıvıl cıvıl konuşmalarını düşünün. Üniversite öğrencileri ile vakit geçiren öğretim üyelerinin akademik fanusun içinde gelişirken, geçen yıllara rağmen her daim genç kalabilmeleri nedeni de bu olsa gerek. İş hayatında olanların ise y kuşağının bulaşıcı etkisiyle teknolojinin birçok kolaylaştırıcılığından faydalanabilmesini de unutmamalı…

Kendi adıma birlikte çalıştığım öğrencileri dinlerken, içsel yolculuklara ne kadar erken başlanırsa gelişimin o kadar etkin ve sürdürülebilir olduğunu gözlemliyorum. Gençler ile çalıştığım saatlerde onları dinlerken söylediklerinin beni şaşırtmasına bayılıyorum!

Çocuklarımıza iyi bir eğitim verebilmek için, evinde ebeveyni veya diğer aile büyükleri, okulunda öğretmenleri “bunu yap”, “onu yapma”, ya da “öyle yapma”, “böyle yap” gibi yaklaşımlarda bulunurlar. Sınav önceleri bir saat içinde kaç soru çözüldüğünün skorlarının tutulduğu testlerle sarmalanmış telaşlı günlerdir. Gençlerin eğitim hayatları dışında başka bir görevleri olmadığı ve ebeveynlerin “sadece okusun başka bir şey istemiyoruz“ sözlerinin gençlerin omuzlarına yüklediği “ebeveyni gururlandırma arzusu” nun yanı sıra ergenlikle mücadelesi, aslında hiç de kolay bir dönem değildir.

Koçlukta verilmek istenen acilen sonuca varmak değil, kişinin kendi potansiyelinin farkında olarak adım atması, ilk taşı yerinden oynatmasıdır. Öğrenci Koçu olarak yapılan çalışmalarda ise hedeflenen, öğrencinin okul ve yaşamının diğer alanlarını düzenlemesinde yeni bakış açıları geliştirmektir. Öğrenci Koçluğu; koç ve öğrenci arasında kurulan, istenilen performansa ve hedefe ulaşmak için yürütülen planlı bir gelişim ilişkisidir. Öğrenciyi bulunduğu yerden olmak istediği noktaya sistematik şekilde taşınmasına yol arkadaşlığı yapar.

Öğrenci Koçu danışanına “doğru bu”, “bunu yap”, “şunu yapma” gibi telkinlerde bulunmaz. Öğrenciye neler yapmasını ya da yapmamasını söylemek yerine, öğrencinin neler yapması gerektiğine ya da yapmaması gerektiğine kendisinin karar verme sürecine girmesi ve çözümleri kendisin üretmesini amaçlar.

Öğrencinin kendi öğrenme stilleri hakkında bilgi sahibi olmasına ışık tutar. Birçok teknik kullanarak, çoklu zeka kuramı, temsil sistemleri, sağ-sol beynin dengeli kullanımı gibi uygulamalarla öğrencinin en etkili nasıl öğrenebileceğinin farkına varmasını sağlar. Hafıza ve hızlı öğrenme tekniklerinden haberdar eder. Kaynaklarını planlama yollarını ve hedef belirlemesini sağlar. Güçlü yönlerinin farkına varmasına yardımcı olur ve önceliklerin belirlenmesi hedeflenir. Öğrenci bu sayede iletişim becerilerini geliştirirken, hobileri ve dersleri arasında denge kurabilmeyi öğrenir. Alternatif düşünce modellerini geliştirir ve en önemlisi benlik değerini fark eder. Zayıf bulduğu yönlerini nasıl geliştireceğine sistematik olarak karar verir. Sözün özü, kendisini gerçekleştirmeye doğru ilk ve en önemli adımı atar ve benliğinin farkına varır.

Çağımızın gençlerin yeniliğe duydukları ilgi, yaşamın her alanında çabuk tüketmeyi de beraberinde getiriyor. Bu durum devamlı değişen ve gelişen iç dünyalarının, ilişkilerine kimi zaman hayatlarındaki önemli olaylar üzerinden anlam yüklemeleriyle ortaya çıkıyor. Değişimlerinin gelişim üzerine kurulmasının en sağlam tabanı ise sınırlayıcı düşünce kalıpları yerine olumlu düşünce kalıpları geliştirebilmelerinden geçiyor. Örneğin öğrencilik günlerinde yaşanan sınav kaygısının giderilebilmesi, yetişkinlikte hayatın her alanında yaşanacak kaçınılmaz baskının strese dönüşmeden yönetilmesini öğretebilir.

Anne babalar çocuklarının iyiliğini herkesten çok istese de çoğunlukla onlara nasıl yol göstermeleri gerektiğinden emin olamazlar. Fiziksel olarak günden güne değiştiğini gözlemlediğimiz çocuklarımızın zihinsel gelişimini aynı kolaylıkta gözlemleyemeyiz. Öğrenci koçunun bir başka görevi de gizlilik prensibinden taviz vermeden anne babayı da sürece dâhil etmektir. Öğrenci ile koçun görüşmesinin içeriğiyse genelde öğrencinin yaşamındaki başlıca dinamikleri, ailesi, okulu, sosyal çevresi, yakın arkadaşları, kişisel memnuniyeti, ikili ilişkileri, sağlığı, kişisel bakımı, nasıl görünmek istediği, merakları, hobileri ile ilgili yaşam alanlarını kapsar. Sohbet dinamiğinde olan görüşmelerde, yaptığımız çalışmalar zamanla farkındalığı ve gelişimi hedefler.

Yapılan tüm çalışmalar birbiri içine geçer. Bu bağlantılı çalışma sayesinde öğrencinin içinde bulunduğu her duruma, konuya, alana yönelik çalışmalar yapılmakta ve zaten sahip olunan potansiyelin farkındalığı ortaya çıkartılmaktadır. Bu aşamalara tanık olmaksa insanın kendi içine yeniden bakmasına neden olacak kadar yapıcı ve gençleştirici oluyor.

Gençlerin yüksek enerjilerini seviyorum ve onların kendi potansiyellerinin farkına vardıklarında engel tanımayacaklarına yürekten inanıyorum. Fırsat buldukça, çocuğunuzla, etrafınızdaki gençlerle, genç iş arkadaşlarınızla sohbet edin. Onların da size katacakları sizi de şaşırtacak!

Sağlık ve huzurla

Nurkan ZAİM
Ekonomist, Eğitim Koçu

Varoluşsal Zeka

,

Psikologların geliştirdiği Çoklu Zeka Kuramı eğitimciler tarafından benimsenerek, “Ancak tek bir zeka tipi olsaydı, eğitim sistemi adil olurdu” fikri üzerinden geliştirilmiştir.

Konu ilginizi çekerse, Harvard Üniversitesinden Prof.Dr.Howard Gardner tarafından ortaya atılan Çoklu Zeka Kuramı’nı Google ile aratarak bir çok makale okuyabilirsiniz. Gardner, 1983 yılında yazdığı Zihin Çerçeveleri (Frames of Mind) kitabında orijinal yedi zeka alanı tanımlamış; takip eden yıllarda yayınlanan kitaplarında iki zeka alanından daha bahsetmiştir.

Kişisel gelişime ilgi duyanların sık karşılaştığı bir kavram vardır; insan zihni, mutluluk için tasarlanmamıştır, sadece hayata tutunmak için tasarlanmıştır. İşte, Gardner tarafından sekizinci zeka olarak tanımlanan zeka türü, hayatta kalabilmek için gereken zeka, doğa zekasıdır (naturalistic). Elbette günümüz koşullarında doğa zekasını evirilmiş olarak kullanıyoruz. Doğa zekası güçlü olanlar, tüketici bir toplum içerisinde nelerin alınması, hangi ürünlerin alınmaması gerektiği bilen, ekolojik çevreyi ve dünyayı önemseyen kişilerdir. Toprakla uğraşmayı ve hayvanları beslemeyi seven, doğa içinde yaşamını sürdürebilen, hayvanları ve doğal çevredeki diğer parçaları (taşlar, kabuklar, ağaçlar, bulutlar, vb) tanımlayabilme ve sınıflandırabilme yeteneğine sahip, dış dünyayla güçlü bağları bulunan, soyu tükenmekte olan türleri araştırmaktan zevk alan, açık hava sporları yapmayı seven kişilerde doğa zekası güçlüdür, denilmektedir.

Benim ilgimi çeken ise henüz kesinleşmemiş olan son zeka alanı; Gardner ‘ın son on yıldır üzerinde çalıştığı zeka türü (existential), varlıkla ve varoluşa ilişkin büyük sorunlar ile ilgili olduğundan Varoluş Zekası veya Büyük Sorun Zekası veya Varoluşsal Zeka adlarından birini alabilir.
Nedir bu son zeka diye merak edenler için kısa bir açıklama; mantık çerçevesinde inanması zor olup aynı anda ihtiyaç duyulan kavramların anlamlandırılması ve insan zekasına uyumlu bir şekilde sunulması konuları ile ilgilidir.

Konuyu biraz daha açalım; varoluşsal zeka, insan varlığı ile ilgili daha geniş ve derin sorular sorma, sorular açısından düşünme ve metafizik cevapları arama eğilimidir. Hayatın anlamı ve hayatın başlangıcı gibi insanın varoluşu hakkındaki sorulara karşı duyarlılık olarak tanımlanmaktadır; Bize ne olacak? Gelecekte bizi ne bekliyor? Nereden geliyoruz? İnsanlar neden kavga ediyorlar? Neden savaş var? Hayat neden var? Ölüm neden var? Var olmak, ölüm ve gerçekliği sorgulamayı, hayatın anlamının irdelenmesi, doğum – ölüm, başlangıç – sonların nedenleri gibi, mantık yürütmenin zor olduğu ve duyulup hissedilemeyen konularda düşünme ve etkin yorum yapabilme becerisiyle ilgilidir.

Dünyanın yüzyıllar önce neye benzediğini, başka bir gezegende hayat olup olmadığını, ölümden sonra yaşamın olup olmayacağını, başka bir boyutun olup olmadığını, paralel evrenleri, sonsuzluk ve sonsuzluk ötesi olgular üzerine düşünebilen insanların bu zeka alanında güçlü olduğu ileri sürülüyor.
Aynı zamanda, bu zeka türündeki insanların hayatın ve ölümün ötesinde neler olduğu konusunda düşünce yürütebilecek kapasiteye ve duyarlılığa sahip marjinal, en uç noktalara değinen kişiler olabileceği söyleniyor. Varoluşsal zekaya sahip insanlar, diğerlerine göre bu konularda fazlaca düşünüp, günlük yaşantılarını kendi varlık sebepleri hakkında kafa yorarak sürdürürler. Bu düşünceler yaşam ve ölümün nedenlerini ve nasıllarını içerebilir. Birçok insan bu düşünceleri hiç dikkate bile almazken kendi varlıkları ile ilgili insanlar neden doğduğu, hayata nasıl geldiği ve neden öldükleri gibi soruların yanıtlarını keşfetmeye çalışırlar.

Süren araştırmalarda, son zeka alanının meslek türlerinin; evren bilimciler, filozoflar, kuantumcular, fizikçiler, matematikçiler, din adamları, yoga eğitmenleri gibi sonsuz büyüklüğün ve sonsuz küçüklüğün ötesini hayal edebilen meslekler olabileceği üzerinde fikirler öne sürülüyor.

Ruhsal zeka da varoluşsal zekanın bir parçası olarak görülebileceğinden, varoluşsal zeka, ruhsal ve zihinsel deneyimlere sahip olan kişilerde güçlü olduğu varsayımıyla meditasyonda daha yetenekli kişiler olduğu söylenebilir.

Konu epeyce derin, okudukça daha fazlasını öğrenme isteği uyandırıyor. Benim merak ettiğim konu ise; yeni bir zeka alanının nasıl bulunduğudur.

Zeka üzerindeki çalışmaların sonsuz bir süreç olmadığını özellikle vurgulayan Gardner; biyoloji, psikoloji, antropoloji, beyin cerrahisi gibi birçok disiplinden faydalanarak başka zekaların da var olabileceğini üzerinde çalıştıklarını anlatıyor. Aslında beyinde yeni yerler, daha önce kullanıldığını fark edilmeyen bölgeler keşfedilmediğini söylüyor. Bu farklı disiplinlerden gelen bazı kriterlerin hepsi bir noktaya doğru işaret ediyorsa ancak yeni bir zekadan bahsedilebileceğini ve en önemlisi beynin hangi bölgesinde bu bilgilerin işleme konduğunu araştırarak yeni bir zekanın olup olamayacağına karar verildiğini açıklıyor.

Beynin herhangi bir kısmının felsefi ve varlıkla ilgili sorularla uğraştığına dair bir kanıta henüz ulaşılamadığından bu zeka, henüz literatüre girmemiştir. Bir çok kriter yerine getirilmesine rağmen beynin hangi bölgesinde bu bilgilerin işleme konulduğu henüz araştırma aşamasındadır.

Varoluşsal zeka alanında yürütülen çalışmaların sonuçlandırılması beklenirken, zihnimizde yarattığımız ütopyada yönetenlerin sahip olduğunu düşlediğimiz bir zeka türü olduğu aşikardır.

 

Sağlık ve huzurla,
Nurkan ZAİM
Ekonomist, Profesyonel Koç

 

Değerlerimiz

,

Sahip olduğumuz değerler, özümüzü ve yaşam biçimimizi oluşturur. Yaşamımıza yön veren ve hakkında şüphe duymadığımız inançlarımız vardır. Aklımız ile bilimselliği kanıtlanmış olmasa da yüreğimiz ile inanırız. Değerlerimiz ise inançlarımızın bir tür yansımasıdır.

Farkında olsak da olmasak da aslında kararlarımızı değerlerimize göre alıyoruz. Eğer verdiğimiz kararlar ile değerlerimiz uyumlu değil ise “sıkışmışlık” hissi yaşarız.

Değerler Listesi (values index); temel değerler, varoluş, ilişki değerleri listesi olarak Google ile aradığınızda karşınıza yüzden fazla değer gelir.

Arkadaşlık, aile, aşk, güven, disiplin, sevgi, desteklenme, huzur, sadakat, yaratıcılık, uyum, sabır, mizah, risk almak, para, özgürlük, zeka, sağlık, güven, cömertlik, düzenlilik, güç, kendini ifade etme, zindelik, esneklik, yardımseverlik, beceriklilik, üretkenlik, barış, gelişme, eğitim, kesinlik, doğruluk, neşe, maneviyat, paylaşım, gelenekselcilik, kişisel gelişim, görsellik, uyum, vatan sevgisi, dünyada iz bırakma isteği, kalite, sadelik, mükemmellik, farklı olma duygusu, verimlilik,…

Değerlerimiz bütün kararlarımızı ve yaşamımızı etkiler. Başlangıçta aldığımız karar, ilk beş değerimiz içinde yoksa mutlaka sorun sıkışmışlık hissi olarak döner. Bunu bilmek çok önemli kazanımlar sağlar, hem karar alma sürecini kolaylaştırır hem de verilen kararlardan alınan sonuçlardan mutlu tatmin olma olasılığını yükseltir. Öncelik sırası olmaksızın kendiniz için önemli olan değerleri bilmek kendimizi tanımak adına büyük önem taşır. Çünkü kararlarımızı değerlerimize göre veriyoruz.

En klasik örneklerden biri; kadın, anne olmayı ister, bebeğini kucağına aldığında çok mutludur, çocuğuna bakıp, büyütüp, gözetmesi gerekiyor. En temel değerinden birinin özgürlük olduğunu bilmiyor ise çocuğuna bakarken ister istemez özgürlüğü kısıtlandığında annelik vicdanı ile çakışır. Özgürlük değeri ile çakışan bir hayat yaşadığında ise sıkışmışlık hissine kapılır.

Değerlerinizi anlamak için iş hayatınızda, özel yaşamınızda ve bütün ilişkilerinizde nelerin önemli olduğunu sorun kendinize ve listeden önce on tanesini seçin. Önce not alın seçtiğiniz değerleri, önemine göre eşitliğe bakın ve sıralayın, etraflıca düşünerek ilk seçtiğiniz on değeri beşe düşürün;

İrade, kararlılık, liderlik, sosyal yaşam, tanınmak, takım çalışması, odaklanma, girişimcilik, tatminkarlık, yetenek, sorumluluk, irade, nezaket, ahde vefa, zafer, saygınlık, iş birliği, katılım, kesinlik, bilgelik, cesaret, sanat, konfor, romantizm, güven, hizmet, hayaller, sıcakkanlılık, estetik,…

İlk beş değerinizi koruyarak mı karar alıyorsunuz? Eğer seçtiğiniz değerlerin içinde risk alma varsa ve yıllardır aynı şehirde yaşayıp aynı işi yapıyorsanız sıkışmışlık hissi yakanızı bırakmaz. Tam tersi de söz konusu olabilir, seçtiğiniz değerler arasında risk almak bulunmuyor ise yurt dışına yerleşmeyi bir daha düşünmelisiniz. Kesinlikle ilk üç değeri tehlikeye atmadan karar almalıyız.

Listenize baktığınızda aldığınız kararlarda bunlara önem veriyor musunuz?

Bazı değerlerin anlamları ayrı olsa da sizin için aynı şekilde değer taşıyabilir. Güç ve para; yaratıcılık ve kendini ifade etmek gibi

İki insanın değerleri ne kadar çok ortaksa olaylara bakış açıları o kadar yakın olur. Birlikteliklerimiz için verdiğimiz kararlar, evlilik veya iş ortaklığında, süreklilik için ilk beş değerinizin karşınızdaki kişinin en azından ilk on değeri içinde bulunması gereklidir.

Her neye değer veriyorsak sonunda ona döneriz.

Değerlerimiz ile uyumlu sürdürdüğümüz yaşamlarda mutlu oluruz.

Sağlık ve huzurla,

 

Nurkan ZAİM

Profesyonel Koç