Cam Tavan

,

Kasım ayı sayımızda öğrenilmiş çaresizlikten bahsederken yeni bir pencere açmıştık; “… biz insanlar çaresizliğin, bizden onlarca kat ağır bir devi bile kırabilecek acımasız bir silah olduğunu bilirken nasıl aynı tuzağa kendimiz de düşüyoruz? Demokrasilerde oy vermenin kişiye bir tehdit oluşturmadığı ülkelerde, yüzde elliye kadar düşen katılım oranları bize ne anlatıyor? Peki ya “cam tavan”a çarpan kadınlar? Bu da bir başka yazının konusu olsun.” Yeni yılın ilk gününde, bıraktığımız yerden devam edelim bu konuya.

Beyaz yakalı yönetici konumunda çalışan kadınların, bir aşamadan sonra terfi etmelerinin önünde duran ve iş yaşamında yükselmelerini önleyen faktörler için “cam tavan” benzetmesi yapılıyor.

Kadınlara, iş hayatlarında yazılı olmayan kurallar nedeni ile çoğunlukla ancak bir yere kadar yükselmeye olanak tanınıyor ancak oradan sonra görünmez cam bir tavana çarpıp durduruluyorlar, aynı pire deneyindeki gibi.

Cam tavan metaforu, görünmez bir elin kadınlar için iş ve sosyal alanda önceden çizilen sınırlar anlatılıyor. Örneğin öz geçmişleri ve yetenekleri göz önünde bulundurulduğunda birbirlerinden farklı olmayan bir kadın ve erkeğin bir iş için değerlendirmeleri yapılırken, kadının ileride doğum yapıp işten izin alabileceği düşünülerek fırsat eşitliği ilkesine karşı gelinmiş olunuyor.

Yaşamda her zaman zorlukların üstesinden gelme mücadelesi veren, sonuca ulaşmasını önleyen sorunların ortadan kaldırmak için bir hayli çaba sarf eden kadınlar… Çocukları olan kadın – anne, evladı olan boşanmış kadın bekâr anne, eşi vefat etmiş kadın dul kadın, ev hanımı, çalışan kadın; kendilerinden önce gelenlerin mücadelelerini devam ettirmeye çalışan kadınlara, her biri farklı etiketli roller biçilmiştir. Cam tavanın kadınlar tarafından bireysel çabalarla aşılabiliyor olması hala bütün görkemiyle bizlere yukarıdan bakmadığı anlamına gelmiyor.

Kendi adıma, kariyer yolunun henüz başlarında, rekabet yarışlarının yoğun olduğu ve farklılıkları yok sayarak, tek tip insan yaratma modeli içinde çalışılan banka teftiş kurullarında başlamanın yüksek cam tavanları olduğunu söyleyebilirim. Denetleme alanında da sabite geçiş denilen basamakta çarpılır bu cam tavana! Her kurum için farklı yüksekliği de olsa cam tavanın varlığı söz konusudur. Benimki cam tavana çarpmaktan çok aslında “kariyer de yaparım çocuk da” sloganını gerçek yaşama uyarlamamak olabilir. Elbette asıl önemli olan özgür irade ile karar verebilmek ve tercih edebilmektir.

2019 yılının gözle görünür görünmez, elle tutulur tutulmaz her tür engeli aştığınız ve özgürce yaşayabileceğiniz bir yıl olmasını dilerim.

Sağlık ve huzurla

Nurkan Zaim
Ekonomist, Profesyonel Koç

NLP

,

Kişisel gelişim ile ilgilenenlerin sıkça duydukları NLP, pratik becerilere dayanır.
Neuro Linguistic Programming, anadilimizdeki tam karşılığı Sinir Dilbilimi Programlamasını kelime bazında inceleyelim. Nöro (Neuro), beyin ve sinir sistemini temsil eder. Merkezi sinir sistemimizde beş duyu organımız ile gördüğümüz, işittiğimiz, kokladığımız, tattığımız ve hissettiğimiz duyular sayesinde dış dünya ile iletişim kurarız.

Dilbilimi (Linguistic), iletişim için kullandığımız sözlü ya da sözsüz dili temsil eder. Sohbet eden iki kişinin aralarındaki iletişimin yüzde yedisi içerik, yüzde otuz sekizi ses tonu ve yüzde elli beşi de vücut dili aracılığı ile gerçekleşir. Bu oranlara bakarak yüzde yedi ile en düşük orana sahip olan içerik, ne söylediğimizin pek de öneminin olmadığını gösteriyor. Nasıl söylendiği veya davranıldığı önem kazanmasının nedeni beynimizin ilk önce sözsüz sinyalleri algılamasındandır.

Programlaması (Programming), kişisel zihin yazılım programımızı temsil eder. Bir başka deyişle beyni yeniden programlama işlemi diyebiliriz.

En özlü tanımı ile NLP, zihinsel potansiyel ile dil becerilerini en üst düzeyde kullanmayı öğretir.

NLP eğitimini tamamlarken yaptığım sunumda, NLP’yi iç dünyamızı arındırabilecek bir temizlik ürününe benzetmiştim. Kendimizi tanıma, duygusal engellerimizi aşabilme ve iletişimlerimizi düzenlemede NLP’nin ne denli yararlı bir araç olduğunu anlatmak için kir çıkarıcı metaforu, kestirme bir yol olmuştu benim için.

Nasıl, evlerimizde temizlik malzemelerini kullanarak lekeleri yok ediyor, çamaşırlarımızda kalıcı parlaklık sağlıyor ve ovalamadan çitilemeden tertemiz yapıyorsak, zihnimizde aynen böyle hırpalanmadan pirüpak olsa…

Peki, içimizdeki sıkıntılardan örselenmeden kurtulmak olası mı sizce?
Sıkın lekenin tam üzerine iki fıs NLP, tamam!

Çim lekesi, kahve ve yağ lekesi kolay da ya iç dünyamızda ki isler pisler?
En etkili malzeme olarak NLP’yi kullanın, pırıl pırıl olsun her yer…

Projelerinizin sonunda ışık var mı, merak mı ediyorsunuz?
Harekete geçmek için sizi engelleyen ne?
Çamaşırların dokusuna derinlemesine işleyen deterjanınız nasıl defalarca yıkamadan sonra bile parlak beyazlık sağlıyorsa karşınıza çıkan zorluklarla mücadelenizde NLP ‘yi kullanın!

Bu huyumdan kurtulmak istiyorum!
Mantığınız ve duygularınız hep çatışma içinde mi?
Ne dedi şimdi bu bana? İlişki sorunu yaşıyorum.
Üç fıs fıs NLP yeterli!

İçsel Tepkilerinizi yönetmek ister misiniz?
Bazen aşırı sinirleniyorum, ağzımdan çıkanı kulağım duymuyor mu, dediniz?
Unutmamak için alarm mı kuruyorsunuz? Şarjınız bittiğinde ya da cep telefonunuz olmadığında hafızanızı doğru zamanda tetiklemek ister misiniz?
Hayatınızın renklerini soldurmadan, benliğinizde lekesiz temizliğe ulaşın!

Bırakmak istediğiniz alışkanlıklarınızdan bir türlü kurtulamıyor musunuz?
Dikkatiniz dağınık mı, odaklanma sorunu mu yaşıyorsunuz, dikkatinizi yönlendirmek ister misiniz?
İçinden çıkamadığınız bir döngünün içerisine düğüm atmak istemez misiniz?
Uzun vadeli projelerinizde enerjiniz mi tükendi?
Kendinizi nasıl görüyorsunuz?
Bir gece önceden NLP’ye yatırın sabaha kadar kafanızın içi tertemiz olsun!

Kendi adıma günlük koşuşturma içinde hiç fırsat bulamadığımız ama sağlıklı yaşamın en temel gereksinimlerinden biri olan kırk dakikalık yürüyüşü bir NLP tekniği sayesinde uygulayabiliyorum.

Hayatı öyle çok ciddiye alıyoruz ki bazen, hiç gerek yok ki!

Sağlık ve huzurla

Nurkan Zaim
Ekonomist, Profesyonel Koç

Öğretilmiş/Öğrenilmiş Çaresizlik

,

On yıl önce artık beni çok rahatsız eden omuz ağrım nedeni ile doktora gitmiştim. Doktorum ile diyaloğumuz şöyle gelişti:

– Şikâyetiniz nedir?

– Sağ omzum ağrıyor.

– Çalışıyor musunuz?

– Evet

– Evli misiniz?

– Evet

– Çocuğunuz var mı?

– Evet

– Araba kullanıyor musunuz?

– Evet

– Bilgisayar kullanıyor musunuz?

– Evet

– Eee, o zaman olur!

İçimden “Kamera şakası mı bu?” diye düşünürken, doktorum ağrı kesici yazdığı reçeteyi bana uzatıyordu bile! Sonrasında “ nasılsa herkeste oluyormuş” diye hiç doktora gitmedim. İki yıl önce sağ omzumun ağrısı yaşam kalitesini epey düşürünce yeniden doktora gittim. Eski MR’ları istedi. Daha önce hiç çektirmediğimi söyleyince epey şaşırdı. İlk kez çektirdiğim MR’da boyun fıtığının sağ kola yaptığı basının bu ağrının sebebi olduğumu öğrendiğimde ise “çaresizliği” de öğrendiğimi anladım. Doktorlarımızı tenzih ederim, kötü doktora denk geldim şeklinde yorumlamak değil elbette niyetim, “ağrı ile yaşamam gerektiğine ikna olma” ile ilgili durumundan bahsediyorum. Bu duyguyu bir şekilde öğreniyoruz.

Öğrenilen çaresizlik, içinde olduğunuz durumu değiştirilemeyeceğine ikna olmanız demektir.

İlginç olan ise bu kavramın yalnızca modern insanlara özgü bir dert olmaması, aynı zamanda hayvanlarda da karşımıza çıkmasıdır. Örneğin tropik büyük balık cinsinden barakuda, geniş bir oda büyüklüğündeki cam havuza konur, yandaki havuzda da küçük balıklar vardır. Yemek için her saldırdığında cam duvarlara çarpan iri balık, yirmi gün sonunda cam duvarlara çarpmadan havuzda yüzmeyi öğrenir. Son aşamada yandaki havuz ile arasındaki bölme kaldırılır ama aynı yerde yüzmeye devam eder. Diğer taraftaki balıkları yiyemeyeceğini öğrendiğinden artık denemeyi bırakmış, kendi alanında yüzmeyi öğrenmiştir.

Pire deneyi ise ilginç gerçekten, elli santim sıçrayan pireyi otuz santimlik kavanoza koyup kapağı kapatılır. Zıpladıkça canı yanan pire kavanoz boyu kadar zıplamayı öğrenir ve çarpmamak içim yirmi dokuz santim sıçrar. Kapak açılıp “özgür” bırakıldığında ise sınırları çoktan belirlenmiş olduğundan kavanozdan dışarı çıkacak kadar zıplamaz.

En çok bilinen örnek ise sirklerde kullanılmak üzere yetiştirilen filler. Doğal yaşam alanından zorla koparılmış her vahşi hayvan gibi filler de özgürlüklerini geri kazanmak için mücadele eder. Peki, o zaman eğitmenler bu devasa hayvanları “evcilleştirmeyi” nasıl başarıyorlar? Bu sorunun cevabı işkencenin bir türevi, yani tam anlamıyla öğretilen çaresizlik. Filler henüz yavruyken “eğitilmeye” başlar ve kalın bir zincirle bir kazığa bağlanırlar. Zincirleri canlarını acıtırken bir taraftan da özgür kalma çabalarını devamlı boşa çıkararak iradelerini kırar. Bu yöntem eski hayvanat bahçelerinde de kullanılmaktaydı. Fillerin yaşadığı alanın etrafına derin bir çukur kazılırdı ve yavru filler adım atarak çıkamaz, büyüdüklerinde ise çıkamayacağını öğrendiği için adımlayıp geçmezdi. Tonlarca ağırlığındaki yetişkin fil, küçükken öğrendiği alanda yaşamını sürdürür ve bu sayede kaderini kabullenmiş olur.

Peki, biz insanlar çaresizliğin, bizden onlarca kat ağır bir devi bile kırabilecek acımasız bir silah olduğunu bilirken nasıl aynı tuzağa kendimiz de düşüyoruz? Demokrasilerde oy vermenin kişiye bir tehdit oluşturmadığı ülkelerde, yüzde elliye kadar düşen katılım oranları bize ne anlatıyor? Peki ya “cam tavan”a çarpan kadınlar? Bu da bir başka yazının konusu olsun.

Kişisel gelişim felsefesinin önemli isimlerinden Jim Rohn “Bulunduğun yer seni memnun etmiyorsa, yerini değiştir. Ağaç değilsin.” diyerek, öğrendiğimiz çaresizlikleri bir kenara bırakabilmenin reçetesini verir.

Öğrenilmiş olması aslında ilk başta böyle bir durumun içinde olmadığınızın da ispatıdır. Koçlukta, danışan ile koç arasında birebir uygulanan birçok teknik ile farkındalık sağlanabilir ve yeniden bireysel çareler bulunabilir. Biz harekete geçmeye karar verdiğimizde!

Sağlık ve huzurla

Nurkan Zaim
Ekonomist, Profesyonel Koç

 

Öğreniyoruz ama nasıl?

,

Yeni bir eğitim öğretim yılına daha başlarken, öğrenmenin bir beceri olduğunu hatırlamakta fayda var. Gerekli koşullar sağlandığında her birey öğrenebilir, yani öğrenme yetenekten öte bir beceridir. Elbette herkes için öğrenmenin şekli, hızı, türü ve kapasitesi farklı olabilir. Uygun öğrenme ortamı oluşturulduktan sonra ise kişinin kendisinde yarayan hafıza tekniklerinin farkında olması ve ideallerini ortaya koyabilmesiyle de fethedilen dağlar peşi sıra dizilir.

Peki, öğrenmeyi nasıl tanımlarız?

Bilgiyi algılama, hafızaya alma, gerektiğinde hafızadan geri çağırma – yani hatırlama – ve istenildiği gibi kullanma sürecidir. Kişinin davranışlarında ve zihinsel yapısında görülen kalıcı değişikliklerdir. Bir başka deyişle, bilginin öğrenilmiş olması için kalıcı olması gerekir. Bunu sağlamak için ise kullanabileceğimiz çeşitli ve etkili yöntemler vardır.

Ne kadar çok duyu organımızı kullanarak öğrenirsek, öğrenme de bir o kadar etkili olur. Uzmanlara göre yüzde bir tat alarak, yüzde bir buçuk dokunarak, yüzde üç buçuk koklayarak, yüzde on bir duyarak ve yüzde seksen üç oranında ise görerek öğreniriz.

Ayrıca okuduklarımızın yüzde onunu, duyduklarımızın yüzde yirmisini ve gördüklerimizin sadece yüzde otuzunu öğreniriz. Bir örnek ile konuyu netleştirelim; ilk defa duyduğumuz bir yemeğin yapılışını öğrenmeye çalıştığımızı düşünelim. Tarifi yemek kitabından bir kez okuyup aradan zaman geçtikten sonra yemeği yapmaya çalıştığımızda, yemeğin yapımının sadece yüzde onu aklımızda kalmış olur. Çünkü okuduklarımızın yalnızca yüzde onunu hatırlarız. Biri size yapılışını anlattığı zaman ise bu sayı yüzde yirmi, yemeğin yapılışını izlediğimiz zaman ise yüzde otuza kadar çıkar.

Birlikte yapılan eylemler ile ise öğrenme oranları artış gösterebilir. Hem görüp hem duyduğumuzda yüzde elli; görüp, duyup sesli tekrar ettiğimizde yüzde yetmiş ve yaparken sesli tekrarladıklarımızı ise yüzde doksan oranında hatırlarız. İnternette yemek tarifi videolarının çok izlenme nedeni budur. Eş zamanlı olarak siz de pişirdiğiniz zaman çoğunlukla yemeği tek başınıza yapabilecek kadar öğrenmiş olursunuz.

Tabii yemek yapmak her modern insanın ortak paydası. Bahsettiğimiz adımlar açık kalp ameliyatı yapan bir cerrahın, jet uçuran bir pilotun, motor yağı değiştiren bir ustanın ve konuşma yapan bir politikacının da birer profesyonel olabilmek için geçmesi gereken aşamalardır.

Öğrenmeyi öğrenmek, öğrenilen bilgilerin altında ezilmeden, bilgiyi araç olarak aktif kullanmayı gerektirir. Bu yazdıklarımı son defa gözden geçirdiğim gün, 27 Eylül 2018, dünyanın en çok kullanılan arama motorunun kuruluşunun yirminci yılıydı. Kutlu olsun Google! İtiraf etmeliyiz ki yediden yetmişe herkesin kullandığı Google öğrenme için bir milattır. Yukarıda anlattıklarımı zaten öğrenmeyi “googlelayarak” bulabilirdiniz. Merak ettiğiniz her ne varsa internetiniz var ise emrinize amade, hem de saniyeler içinde… Öyleyse günümüz koşullarında öğrenmeye bambaşka tanımlar da eklenebilir.

Google sonrası öğrenmeyi, anahtar kelimeyi iyi seçme ve istenilene daha hızlı ulaşma becerisi olarak tanımlamak kanımca en doğrusu.

İnternet ortamında hal böyleyken, bu hizmet insanlığa hediye edilmişken, bunca yanlış nasıl yapılabiliyor diye düşünüyoruz tabii. Doğruya ulaşmak bu denli kolayken nasıl hala yanlış olanda ısrar edilebiliyor? En basit hali ile bir tweet atarken bile kelimeler nasıl yanlış yazılabiliyor?

Bazen sadece yapmış olmak ve hayatın hızlı akışına yetişebilmek adına tüketiliyor doğru olanlar.

Ne yazık ki çağımızın en anlaması güç sorunu, cehaletin bilinçli bir seçim olmasıdır.

Sağlık ve huzurla…

Nurkan ZAİM

Ekonomist, Profesyonel Koç

Geliş

,

Yaşamımız hızla akıp giderken, ele almaya fırsat bulamadığımız akıcı dilleri ile sürükleyici aile bağları konulu romanları okuyabildiğimiz; izleyemediğiniz romantik komediler ve bilim kurgulara izin veren uzun yaz gecelerindeyiz.

“Başından sonuna kadar hayatında olacakları bilseydin yaşanacakları değiştirir miydin?”

Bir insanın hayatı diğerleri için sıradan bir hikaye gibidir. Bir başı, bir sonu ve beklenmedik dönüşleri vardır. Okudukça o insanı daha iyi tanıdığımızı düşünür ve gelecek sayfalarda nasıl kararlar vereceğini tahmin edebileceğimizi varsayarız. Aslında bu beklenmedik dönüşler olmasaydı, muhtemelen hiçbir hikayeyi sonuna kadar okumaya değer bulmazdık.

Peki, şimdi kendi hikayenizi okuyabildiğinizi düşünün. Kitabınız önünüzde duruyor, ilk yarısı hatırladıklarınız, unuttuklarınız ve unutmaya çalıştıklarınızla dolu binlerce sayfa. Ayracınıza geldikten sonra ise sizi bekleyen bir soru var: “Okumaya devam etmeli miyim?”

Merak içinde onayladığınızda, sıra diğer soruda:

“Okuduğum gibi devam etmeli miyim yoksa yaşanacakları değiştirmeli miyim ?”

Ted Chiang’ın “Hayatının Hikayesi “adlı öyküsünden beyaz perdeye uyarlanan 2016 yapımı Geliş (Arrival) filmi bu soruyu sormakla kalmıyor ve insan zihninin doğrusal zaman algısının ne denli ilkel bir lütuf olduğunun da savunmasını yapıyor.

NLP’de zaman çizgisi çalışma zemininde bir çok teknik uygulanır. Bazı duygular bize zamanın geçişi hakkında referans gösterir. Uzak geçmiş, geçmiş, yakın geçmiş, gelecek ve uzak geleceği çizgi üzerinde görselleştirip, geçmişte yaşadıklarımızın gelecek planlarımıza ışık tutmasını sağlar, diyebiliriz. Kişinin geçmişi ile geleceğini birbirine bağlayarak zamansal çerçevede çalışmalar yapmaya yarayan yararlı bir tekniktir. NLP ve zaman çizgisi gözlüğüyle izlenmesini ve henüz filmi izlemeyen ve izlerken şaşırmayı tercih edenlerin bu yazıyı bir başka zaman yeniden okumalarını tavsiye ediyorum.

Film uzaydan gelen farklı bir türün medeniyetiyle insanlık arasındaki ilk irtibat ile başlıyor. Film ilerledikçe, dünya liderlerinin durumun belirsizliği karşısındaki tutumlarının onları giderek işbirliğinden uzaklaştırdığını ve korkuya teslim olmalarına sebep olduğunu görüyoruz. Uluslararası anarşinin belirsizliği, irtibat kurulmaya çalışılan yeni türün neden geldiğinin bilinmemesiyle birleşince de iletişim kurmak için kullandığımız dillerin ne denli kültürel ve semantiğe dayalı olduğu vurgusu var. Filmin ana karakteri olan dilbilimci Louise Banks’ın da hikayedeki yeri bu şekilde belirginleşmiş oluyor. Yeni tür ile iletişim kuracak bir çevirmen olarak girdiği hikayede, türlerarası bir elçiye dönüşüyor ve dünyayı, anlaşmazlığın getirdiği yıkımın eşiğinden döndürüyor. Bunu nasıl yaptığı ise ilk başta sorduğumuz soruların kaynağı olarak işleniyor. Düşünce yapısının toplumun konuştuğu dil ile şekillendiğini savunan Sapir-Whorf Hipotezi tabanında geliştirilmiş olay örgüsünün sonunda Louise Banks, uzaylıların dilini konuşmayı öğrendiğinde, dördüncü boyut olan “zamanı” döngüsel olarak tecrübe etmeye başlıyor. Bu sayede geçmiş, gelecek ve şu an onun için kavramsal olarak anlamsızlaşıyor ve bütün yaşamı döngüsel “an”lardan ibaret hale geliyor. Böylece bir çocuğu olacağını ve onun amansız bir hastalık ile mücadelesini de öğrenmiş ve yaşamış oluyor. Çocuğunun doğumu ve ölümü her ne kadar bizler için hikayesinin en önemli noktaları olsa da hayatı bir bütün olarak tecrübe eden Louise için çocuğunun hayatını yaşanmaya değer kılan anlardan biri oluyor.

Bizim hikayemiz okunurken, üzerinde durmadan geçtiğimiz sessiz ve sıradan “an”ların bütününe yaşamak demiyor muyuz zaten?

 

Sağlık ve huzurla

Nurkan Zaim

Profesyonel Koç

 

Yolculuk

,

Hepimizin ilgisini çeken bir konu olur, bazen yeterli zaman ayıramamaktan “daha sonra” deriz ve istemsiz de olsa erteleriz. Bazen de araştırır, biraz okur, hazır olmadığınızı hisseder ve bir adım geri durursunuz. Sonra bir gün vakit geliverir ve başlarsınız; artık hazır olduğunuzdan emin olarak…
İlk gençlik yıllarımda annemle Mevlana Türbesi ziyaretimizde, mistik atmosferinden ortamın kendine has havasından çok etkilenmiştim. O yıllarda, İlahi aşk boyutunda Bir’de birleşip Bir olma fikrinden çok uzak olmak ile birlikte; karar vermek, yepyeni başlangıçları düşünme, içe dönüş haline yatkınlığı ile merak uyandıran ve öğrenilmesi gereken bir konuydu.
Yakın tarihimizi öğrenirken; Mustafa Kemal Atatürk’ün Cumhuriyet ilan etmesinden sonra bütün tekke ve zaviyeleri kapatarak sadece Mevlana dergâhının kendi eşyaları ile birlikte müze haline getirilmesi talimatını vermesi ve “Mevlana, Müslümanlığı Türk ruhuna intibak ettiren büyük bir reformatör” sözü kulağımdaydı.
Bu yaz ise Mesnevi’nin ilk sayfalarını okurken hissettim hazır olduğumu… Yirmi altı bin beyit ve altı cilt ile Mesnevi bu yaz okuyup da bir kenara koyuvereyim cinsinden değil elbette. Çıktığımız yolun ucunun nereye varacağını düşünmenin boşuna olduğu, sadece atacağımız ilk adımı düşünmekle yükümlü olduğumuzu, gerisinin zaten kendiliğinden geleceği anlatıldığı için acele etmiyorum.
Kanımca; Mevlana İslamiyet için reform değil, aslında olmayan sonradan eklenen eğilim, körü körüne uygulama ve hurafeleri ortadan kaldırıyor. Dış dünyanın bizden çok daha fazla ilgi duyduğu tasavvufu İslam’a yabancı bir olgu olarak düşünmek de, tasavvufu İslam’ın kendisi olarak görmek de hatalı sonuçlara ulaştırabilir.
Tasavvufta, hakikate ulaşmak için öğreti olarak geçilen kapılar ile ilgili çok bilinen bir hikâye;
Günlerden bir gün meraklı öğrencilerinden biri Mevlana’ya sormuş:
Bu dört kapı nedir, ben pek anlayamıyorum. Bana izah eder misiniz efendim?
Bak şimdi demiş Mevlana; karşı medresede rahlelerine eğilmiş, dersini çalışan dört kişi var. Oraya git ve her birinin ensesine bir tokat at, sonra gel sana anlatayım.
Çocuk gitmiş ilk adamın ensesine var gücüyle bir tokat atmış. Tokadı yiyen adam hemen ayağa kalkıp arkasını dönmüş ve çok daha kuvvetli bir tokat ile Mevlana’nın öğrencisini yere yıkmış. Dayağı yiyen öğrenci, hocasına itaat edip ikinci adama da kuvvetli bir tokat atmış. O da derhal ayağa kalkıp, elini tokat atacak gibi kaldırmış ama vazgeçip yerine oturmuş.Öğrenci devam etmiş ve üçüncü adama da bir tokat atmış var gücüyle… Üçüncü adam ayağa kalkmadan kafasını çevirip bakmış sonra hiç oralı olmadan çalışmasına devam etmiş. Dördüncü adam ensesine tokadı yiyince kalkmış ve tokat atan çocuğun elini öpmüş.
Öğrenci şaşkınlık içinde Mevlana’ya gidip olanları anlatmış. Mevlana açıklamaya başlamış;
Birinci adam henüz şeriat kapısını geçmemiş biriydi. Şeriat kısasa kısas olduğundan tokadı yiyince kalktı ve aynısını sana iade etti. İkinci adam tarikat kapısındadır. Tokadı yiyince kalkıp tam tokadı iade edecekti ki, tarikat öğretisinde verdiği söz aklına geldi “Sana kötülük yapana bile iyilik yap.” Bu yüzden döndü, yerine oturdu ve çalışmaya devam etti. Üçüncü adam ise marifet kapısına kadar gelmiştir. İyinin ve kötünün bir tek Yaradan’dan geldiğini bilir, inanır. Tarikat ehlinin merakı ile Yaradan bu kötülüğe hangi zalimi seçti diye şöyle dönüp bir baktı sana. Dördüncü adam hakikat kapısını da geçmiştir. İyinin ve kötünün tek sahibi olduğunu bilir, tokadı alır kabul eder ve bu arada kendisi için günaha girenin elini öper.

İçsel yolculuğumuzda, kendi nefsi üzerine çalışan herkesin yolu bir gün bir şekilde Mevlana’ya çıkıyor.

Sağlık ve huzurla…

Nurkan ZAİM
Ekonomist, Profesyonel Koç

Yeni Üniversite Sınav Sistemi

,

Liseyi bitiren gençlerimiz için, yaşamın dönüm noktası sayılabilecek sınav günlerini yeniden yaşıyoruz. Bu yıl sınavın adı ile birlikte birçok değişiklik beraberinde geldi. YKS, Yükseköğretim Kurumları Sınavı YÖK’ün verdiği karara göre 30 Haziran – 1 Temmuz tarihlerinde çift gün ve üç oturum halinde yapılacak. Aday öğrenciler, birinci gün Temel Yeterlilik Testi (TYT) ve ikinci gün Alan Yeterlilik Testi ile Yabancı Dil Testi adı verilen sınavlara tabii tutulacaklar.

2017 yılındaki YGS için Türkçe, Matematik, Sosyal Bilimler ve Fen Bilimleri testlerinden oluşan 160 soru yerine bu yıl ki yeni sınavda; 40 Matematik, 40 Türkçe, 20 Fen ve 20 Sosyal sorusu ile 120 soruluk Temel Yeterliliği yanıtlayacaklar.

20 Fen Bilimleri içeriği 7 Fizik, 7 Kimya ve 6 Biyoloji sorusu olacak. 20 Sosyal testinde ise 5 Tarih, 5 Felsefe, 5 Coğrafya ve 5 Din ve Ahlak Bilgisi sorulacak.

Geçen yılların LYS’i yerine geçecek olan ikinci oturumda ise Türkçe, Matematik, Sosyal Bilimler ve Fen Bilimleri dört test ile 160 soru bulunacak. MF’ler, 40 Matematik sorusu ile birlikte Fen Bilimlerinde 14 Fizik, 14 Kimya ve 13 Biyoloji sorusunu yanıtlayacaklar. TM’ler için ise 40 Matematik sorusunun yanında 24 Edebiyat, 10 Tarih ve 6 Coğrafya sorusu olacak.

Yabancı dil sınavına girecek adaylara ise 80 soru yöneltilecek.

Dört yıllık fakülte tercih etmeyecek olan öğrenciler için ikinci oturuma girme zorunlu değil.

Baraj puanlarda ise durum şöyle, ön lisans tercihi için adaylara ilk oturumdan en az 150 puan almış olma şartı mevcut. Dört yıllık lisans programlarını için tercih etmeye hak kazanmak için her iki oturumun karma puanı 180 üzeri olacak. 200 puan ve üzeri için bir yıl sonraki sınav için de geçerli olacak.

Görüldüğü üzere, her iki oturumda da Matematik sorularının sonuçları etkileme yüzdesi çok yükseliyor, Türkçe’nin katsayısı artıyor ve Fen bilimlerinde puan etkisi azalıyor.

Diğer bir önemli değişiklik ise geçen yıllarda %9’ a denk düşen lise diploma notunun, yeni sistemde %13 etkili olması.

Bu yeni uygulamada puan türleri azaltıldığından, tercih günlerinde sıralama artık daha da önemli bir hale geldi. Şöyle ki;

2017 yılında on adet puan türü vardı; MF1, MF2, MF3, MF4, TM1,TM2,TM3,TS1,TS2,Dil

2018 yılında ise puan türleri dörde indirildi; TM, MF, TS ve Dil

Yeni sistemde puan türleri; 1980’ li yıllarda söylendiği gibi Sayısal, Sözel, Eşit Ağırlık ve Dil puanı olarak adlandırıldı.

Özellikle geçen yıl mezuna kalıp, bu yıl sınava yeniden girecek öğrencilerin geçen yılki puanlama sistemini bildikleri için karışıklığa düşme olasılıkları yüksek, bu gençlerin geçmişten etkilenmeyip, bu yılki sisteme hızla adapte olmaları gerekiyor.

31 Temmuz 2018 tarihinde açıklanacağı beyan edilen sonuçlarda; soruların doğru ve yanlış yanıt sayısı; Temel Yeterlilik Testi puanı ve başarı sırası; ikini gün sınavına giren öğrenciler için Alan Yeterlilik Testi ve Yabancı Dil Testi puanları ve başarı sıraları; Ortaöğretim Başarı Puanı (OBP) ve Yerleştirme puanları ve başarı sıraları olacaktır.

Sınava girecek öğrenci sayılarına baktığımızda, bu yıl uzatılan başvuru süresi de dolduktan sonra TYT’ye toplam 2 milyon 381 bin 590 aday, AYT’ye 2 milyon 19 bin 664 aday, YDT’ye ise 131 bin 448 aday başvurusunu görebiliyoruz.

Bu yıl ilk kez uygulama başladığı için daha önceki yıllara ait veri bulunmayacağından puan türüne çok yakın tercihler yapılması önem kazanıyor. Geçen yıl, Matematik-Fen puanı dörde ayrıldığı için biri daha iyi biri daha yüksek gibi sıralamada farklılıkları mevcuttu. Bu yıl ise sıralamadaki yığılmanın tıp kontenjanında mı yoksa mühendislikte mi olduğu önceden bilinemeyecek. Katsayıları düşmese de TM’lerin MF puanına göre tercih yapmasına izin veren sistem değişmiş oldu. Sınavlar aynı zaman dilimi içinde olduğundan, artık öğrenciler ilgi alanı dışında tercih yapamayacaklar.

Geçen yıl yazmış olduğum (Tercih Günleri) yazımda

“ …Günümüzün bilgi teknolojileri sayesinde basit algoritmalar, giren öğrencileri birinciden en sonuncuya kadar “başarısına” göre sıralayabiliyor. 2010 yılından itibaren, 1999 yılı öncesinde olduğu gibi iki sınavlı sisteme dönüldü, ikinci sınav beş ayrı bölümden oluşuyor. Sistemin en önemli yaptırımı da, gençler sadece istediği mesleğin sınavına girebiliyor. ” demiştim. Bu sistemde ise, istediği mesleğin sınavına giriş söz konusu değil gibi görünüyor.

Çocuklarımız emeklerinin karşılıklarını alabilsinler diye tercih günlerinde her zamankinden daha dikkatli ve özenli olunması gerekiyor.

Bütün gençlerimizin yolları açık olsun…

Sağlık ve huzurla

Nurkan ZAİM
Ekonomist, Eğitim Koçu

İletişim Becerilerimiz

,

İletişimin anlamı, karşımızdaki kişi üzerinde oluşturulan etki ve ondan aldığımız karşılıktadır. Bu karşılık bazen beklemediğimiz tepkiler şeklinde olabilir. Karşımızdan gelen tepkiyi tartamadığımızda, mesajı bütün olarak değerlendirmemiz gerekir.

Henüz biz okul sıralarında otururken, öğretmenlerimizin “kulağını dört açta, dinle!” tembihlerini anımsarsınız.

İletişim psikolojisinin temelleri arasında, Alman dilbilimci Friedemann Schulz Von Thun geliştirdiği dört kulak/dört ağız modelinin önemli bir yeri bulunmaktadır. Bu model, söylediklerimizin ve duyduklarımızın içinde dört ayrı şekilde aktarım olduğunu savunur.

Aslında model bize; iletişimdeki geri bildirimlerin şifrelerini çözmemiz için gerekli olan formülü veriyor. Bu modele göre insanlar, dört farklı ağızdan konuşuyor ve yine dört farklı kulaktan dinliyorlar. Farklı ağız – kulak eşleşmeleri ise yanlış anlaşılmalara neden oluyor. İki kişi aynı ağız/kulak alanını yakalayabilirse aralarında hoş sohbetler oluşuyor.

Bazen bir tümce ile konuyu anlatıyor, kendimiz hakkında bilgi veriyor, kaşımızdakine onun hakkında ne düşündüğümüzü ve ne yapmasını istediğimizi bildiriyoruz. Etkin iletişim için çok işe yarayabilen bu modeli söyleyen kişi (ağız) ve dinleyen kişi (kulak) olarak eşleştirelim:

Birinci ağız; bilgiden bahseder. Konu ne, mesele ne? Ne hakkında konuşuyoruz, hangi konuda bilgi veriyorum? Ne demek istiyorum?

İkinci ağız; aradaki ilişkiye dayalı olarak kendini bildirmedir. Kendim hakkında ne söylüyorum? Kendimden neyi ortaya çıkartıyorum? Beni nasıl görmenizi istiyorum?

Üçüncü ağız; ikili arasındaki ilişkiye dayalıdır. Senin hakkında ne düşünüyorum?

Seni nasıl buluyorum? İlişkimiz nasıl?

Dördüncü ağız ise; yaptırım, sesleniş, çağrıdır. Senin ne yapmanı istiyorum?

Karşımızdaki ise;

Birinci kulak; tam olarak bana ne dedi? Konu ne, mesele ne?

Ne hakkında konuşuyoruz, hangi konuda bilgi veriyor?

İkinci kulak; O’nun nesi var? O ne durumda? Soran kişinin neye ihtiyacı var?Empati kulağıdır, mesajı verenin kendi durumunu bildirmesini duyar.

Üçüncü kulak; ilişkimiz hakkında ne düşünüyor? Beni nasıl buluyor? Benim hakkımda ne düşünüyor? Aramızda nasıl bir ilişki var?( ki benimle böyle konuşuyor?)

Dördüncü kulak ise; yaptırımı duymaya meyilli kulaktır. Ne yapmamı istiyor?

Diyelim ki iki kişi evde yemek yerken, çorbada yeşillik gördü. En doğal merak ile “Bu yeşil şey ne?” diye sordu.

Birinci kulak ile dinleyenin yanıtı, “çorba piştikten sonra eklediğim nanedir”

İkinci kulak ile dinleyenin yanıtı, yemeği sevmediğini düşünerek “ Sevmedin mi çorbayı?”

Üçüncü kulakla dinleyen kişi mutfakta iki saat geçirdiğini düşünerek “Hadi bitir yemeğini!”

Dördüncü kulak ile dinleyen ise yapması gerekenin ikinci yemeğe geçmek olduğunu düşünerek “Tabağını değiştireyim.” olur.

Tek bir cümleye ne kadar farklı yanıtlar alınabileceğini düşündüğümüzde kişilerin aynı ağız/kulak alanını konuşabilmesinin önemini fark edebiliriz.

Örnekleri çoğaltmak mümkün, “Bu parfüm kokusu senden mi geliyor?”

Birinci kulak ile dinleyenin yanıtı kesin evet veya hayır olur.

İkinci kulak ile dinleyenin yanıtı “Beğendin mi?/ Beğenmedin mi? Alerjin mi var?”

Üçüncü kulak ile dinleyenin yanıtı ilişki üzerine olacağından “Niye şimdi benim parfümümü soruyorsun ki !”şeklinde olabilir.

Dördüncü kulakla dinleyenin yanıtı ise “Bundan sonra daha az parfüm kullanmalıyım” dır.

Günlük yaşamımızda can sıkan birçok sözlü atışmanın nedeni, farklı kulaklara farklı ağızlar ile yanıtlanması olduğu çok açık değil mi?

Her birimizde kültür ve yetiştirme tarzları nedeni ile bu kulaklardan biri daha baskındır.

Alman çocuklarının ilk kulağı çok gelişmiştir, çünkü aileleri ne demek istiyorlarsa onu söylerler. Bir kulağın daha baskın olması, kişinin mesajı aldığında nasıl davrandığını gösterir. Bizi daima meta düzeyde iletişime geçmeye davet eden iletişimciler, ikinci kulağın çok kıymetli olduğunu düşünüyorlar. İletişim sorunlarını çözmede empati kulağı çok işe yaradığı tartışılmaz bir gerçektir.

 

Sağlık ve huzurla…

Nurkan ZAİM
Ekonomist, Profesyonel Koç

Bize İyi Gelenler

,

Ne ile besleniyoruz?

Doyunca hissettiğimiz zihin durumuna, ne yapınca kavuşuyoruz?

Vücudumuza dengeli ve yeterli gıdalar almaya uğraşırken, günlük koşuşturma içerisinde öğün atlarız. Kan şekerimiz düştüğünde gözümüzü karatan açlık krizlerine, çift kaşarlı tost ve çay ikilisinden iyi geleni yoktur.

Karnınız çok acıkınca yediğiniz yemeğin size verdiği tokluk hissini duyumsayın, işte bu tatmin duygusunu ruhunuz nelerden alıyor?

Nasıl bazen kanatlarımız varmış gibi şevk ile üretirken bazen de kollarımızı kaldıracak halimiz olmuyor, aslında en basit şekli ile bize iyi gelenin ne olduğunu biliyor muyuz?

Gülümseyen bir yüz ile sohbet mi; “haklısın” sözünü duymak mı?

“Çay içer misin” teklifinin en az çay kadar içinizi ısıtan sıcaklığı mı?

Omzunuza değen hafif bir dokunuş mu?

Değerli olduğunuzu hissettiren süslü bir kurye teslimatı mı?

Hangisinin size iyi geldiğini biliyor musunuz?

Kendimize günlük hedefler koyup gerçekleştirdiğimizde, içsel bir rahatlama yaşayabiliyoruz. Teknolojinin dayatması cep telefonlarında her gün atılması zorunlu on bin adımı geçtiğimizi görünce yüzümüzde bir gülümseme olması gibi…

Uzun süredir ailenizin sizden istediği o çok güzel yaptığınız yemeği pişirmenin, sizi yorduğu kadar huzur vermesi gibi…

Kedilerinizin tüy dökmesini, mamasını, bakım zorluğu ve sorumluluğunu tüylerini okşarken unutmanız gibi…

Yaptıklarınızın ve söylediklerinizin çevrenizden takdir toplaması sizi mutlu eder, iltifata duyarsız kalabilen insan çok azdır. Övüldüğünde sevinmeyen, yerildiğinde incinmeyen tasavvuf inançlarını benimseyen mutasavvıflardan değilsek onaylayıcı sözler bizi motive eder, yüreklendirir, devam etme gücünü ve cesaretini verir.

Dr.Gary Chapman “Beş Sevgi Dili” kitabında, bizim sevgiyi hissedeceğimiz ve hissettireceğimiz özel bir dili olduğunu savunur.

Kişi onaylanarak; iltifat, cesaret veren sözler ve ricalar ile sevildiğini duymak ister.

Sevgisini belli etmenin bir başka yolu; paylaşarak, dinleyerek, bir konu hakkında fikir alış verişinde bulunarak, birlikte anlamlı faaliyetlere katılarak, nitelikli beraberlikler olabilir.

Bazen sevdiğiniz için bir iş yapma, görevini paylaşımı, kahve ikramı, çöpü dışarıya çıkarma, yatağı toplama, yere dökülen keki toplama, bahçeyi sulama bile olabilir.

Kişinin sevgisini gösterme yolu bazen sadece hafif bir dokunuş, kucaklaşma veya tutkulu birliktelik ile sergilenen sevgi jestleridir.

Bazen de sevgimizi değer verdiğimizi satın alınan veya elde yapılan nesnelerle, armağanlarla, çiçeklerle ifade edebiliriz.

Önemli olan kendinizin ve sevdiklerinizin hangi dili kullandığını bilerek belki de zamanla ortak bir dil kullanma becerisini geliştirmektir.

İyi beslenebildiğimiz zaman en yakınlarımızdan başlayarak çevremizin de iyi beslenmesine katkımız olabilir. Hoşgörülü insanların sevilme nedeni de budur. Hoşgörüyü batılıların toleransından ayıran tahammül etmekten öte anlayışlı olmaktır; “hoş görmek” içerisinde değer ve sevgi barındırır. Alaycı tavırlardan uzaklaşarak, üstünlük taslamadan anlayış gösterebilmek, kusurları kapatma uğraşısında olmaktır.

Kişinin kendi içine yaptığı yolculuk her yaşında, yenilikleri kavrama ve algılayabilme kabiliyeti ile farklı olacaktır. Mantığınızla anlayamadığınız duygu, düşünce ve davranışlarınızın yüreğinizin çok katmanlı derinliğinde yanıtları vardır.

Ne ile beslendiğimizi bilmek, kendimizi tanıma adına yapılan içsel yolculuğun ilk adımıdır.

 

Sağlık ve huzurla…

Nurkan ZAİM
Ekonomist, Profesyonel Koç

Bizim Olan

,

“Anne olunca anlarsın” sözünü çok duymuştu annesinden

O zaman anlayabileceğini söylerdi annesi evladın ne demek olduğunu

En çok da “çocuksuz kadın” lafı ağırına gidiyordu.

Bazen meraklıların sorularına cevap verirdi;

“İstedik ama olmadı, zamanında çok gittik doktorlara ama…”

Bazen de sorulamayan ama bakışlarla hissettirenleri yanıtlardı kısık sesle;

“İstemediğimiz için değil de, olmadı işte!”

“Meyvesiz ağacın altında oturulmaz” diyen mahalle sakinlerine ise hiç cevap vermeden geçip gidiyordu, sanki hiç duymamış gibi umarsız ve kırgın

En çok bu saatlerde hüzün basardı, evlerde çocuklara yemek yedirilen saatler, geç kalan babanın yolunu gözleme saatleri, “akşam baban gelsin görürsün sen “ korkutmaları…

Aile olmanın çocuk ile taçlandırılması, altıntop hikâyelerini anlatırdı büyükanneleri;

Ülkenin kralının canı çok sıkılıyormuş, fakir bir evden gelen kahkaha seslerini çok merak etmiş “Nedir sizi bu kadar eğlendiren?” diye sordurmuş bu yoksul insanlara… “Evimizde altıntopumuz var, karım ile birbirimize atıyoruz.” yanıtını alan kral derhal som altından bir top yaptırmış, sarayda kraliçe ile birbirlerine atarken yara bere içinde kalmışlar… Meğer fakirin bahsettiği minik bebekleriymiş, bir annesinin kucağında bir babasının kollarında.

Kendi kendine gülümserdi hep bu masalı anımsadığında… Büyükannesinin çizgi çizgi yanaklarından öperdi, küçücük elleriyle eski kumaş parçaları üzerinde dikiş dikmeyi öğrendiği yamuk teyel ipliklerinde emeği çoktu. Şimdi kendine etek bile dikiyordu sıkıldığı zaman, hayalinde ise bir gün kızına etek dikebilmek vardı.

Adam, merdivenleri çıkıyordu bir bir, her bir basamakta durup, derin nefeslerle dinlenir gibi…

Yine geç kalmıştı işte, “yine ağlıyordur şimdi” diye düşündü…

Mesaiye kalmayı hiç istemiyordu “parası batsın “ diye geçirdi içinden. Bu saatler de hüzünlü oluyordu işte erken gelip karısı ile mutfakta yemek yaparken çok daha iyiydi can paresi.

Eşi istemiyordu evlat edinmeyi, “kaşı burnu benzemez ki bize” diyordu bir de kan çekmezse

“Kan bağı değil can bağı olsun bizimki de” demişti bir keresinde ama karısını kırmayı hiç istememişti aslında

Üstesinden gelemedikleri sorunları olmamıştı şimdiye dek, yine halledeceklerdi.

Kadın, merdivenlerden çıkan ayak seslerini duyduğu andaki huzuru içine çekti

Duyduğu ses onun ayak sesleriydi, elindeki nergislerin kokusunu duymuştu sanki…

Şimdi ve daima duymak istediği

 

Sağlık ve huzurla…

Nurkan ZAİM
Ekonomist, Profesyonel Koç