Geliş

,

Yaşamımız hızla akıp giderken, ele almaya fırsat bulamadığımız akıcı dilleri ile sürükleyici aile bağları konulu romanları okuyabildiğimiz; izleyemediğiniz romantik komediler ve bilim kurgulara izin veren uzun yaz gecelerindeyiz.

“Başından sonuna kadar hayatında olacakları bilseydin yaşanacakları değiştirir miydin?”

Bir insanın hayatı diğerleri için sıradan bir hikaye gibidir. Bir başı, bir sonu ve beklenmedik dönüşleri vardır. Okudukça o insanı daha iyi tanıdığımızı düşünür ve gelecek sayfalarda nasıl kararlar vereceğini tahmin edebileceğimizi varsayarız. Aslında bu beklenmedik dönüşler olmasaydı, muhtemelen hiçbir hikayeyi sonuna kadar okumaya değer bulmazdık.

Peki, şimdi kendi hikayenizi okuyabildiğinizi düşünün. Kitabınız önünüzde duruyor, ilk yarısı hatırladıklarınız, unuttuklarınız ve unutmaya çalıştıklarınızla dolu binlerce sayfa. Ayracınıza geldikten sonra ise sizi bekleyen bir soru var: “Okumaya devam etmeli miyim?”

Merak içinde onayladığınızda, sıra diğer soruda:

“Okuduğum gibi devam etmeli miyim yoksa yaşanacakları değiştirmeli miyim ?”

Ted Chiang’ın “Hayatının Hikayesi “adlı öyküsünden beyaz perdeye uyarlanan 2016 yapımı Geliş (Arrival) filmi bu soruyu sormakla kalmıyor ve insan zihninin doğrusal zaman algısının ne denli ilkel bir lütuf olduğunun da savunmasını yapıyor.

NLP’de zaman çizgisi çalışma zemininde bir çok teknik uygulanır. Bazı duygular bize zamanın geçişi hakkında referans gösterir. Uzak geçmiş, geçmiş, yakın geçmiş, gelecek ve uzak geleceği çizgi üzerinde görselleştirip, geçmişte yaşadıklarımızın gelecek planlarımıza ışık tutmasını sağlar, diyebiliriz. Kişinin geçmişi ile geleceğini birbirine bağlayarak zamansal çerçevede çalışmalar yapmaya yarayan yararlı bir tekniktir. NLP ve zaman çizgisi gözlüğüyle izlenmesini ve henüz filmi izlemeyen ve izlerken şaşırmayı tercih edenlerin bu yazıyı bir başka zaman yeniden okumalarını tavsiye ediyorum.

Film uzaydan gelen farklı bir türün medeniyetiyle insanlık arasındaki ilk irtibat ile başlıyor. Film ilerledikçe, dünya liderlerinin durumun belirsizliği karşısındaki tutumlarının onları giderek işbirliğinden uzaklaştırdığını ve korkuya teslim olmalarına sebep olduğunu görüyoruz. Uluslararası anarşinin belirsizliği, irtibat kurulmaya çalışılan yeni türün neden geldiğinin bilinmemesiyle birleşince de iletişim kurmak için kullandığımız dillerin ne denli kültürel ve semantiğe dayalı olduğu vurgusu var. Filmin ana karakteri olan dilbilimci Louise Banks’ın da hikayedeki yeri bu şekilde belirginleşmiş oluyor. Yeni tür ile iletişim kuracak bir çevirmen olarak girdiği hikayede, türlerarası bir elçiye dönüşüyor ve dünyayı, anlaşmazlığın getirdiği yıkımın eşiğinden döndürüyor. Bunu nasıl yaptığı ise ilk başta sorduğumuz soruların kaynağı olarak işleniyor. Düşünce yapısının toplumun konuştuğu dil ile şekillendiğini savunan Sapir-Whorf Hipotezi tabanında geliştirilmiş olay örgüsünün sonunda Louise Banks, uzaylıların dilini konuşmayı öğrendiğinde, dördüncü boyut olan “zamanı” döngüsel olarak tecrübe etmeye başlıyor. Bu sayede geçmiş, gelecek ve şu an onun için kavramsal olarak anlamsızlaşıyor ve bütün yaşamı döngüsel “an”lardan ibaret hale geliyor. Böylece bir çocuğu olacağını ve onun amansız bir hastalık ile mücadelesini de öğrenmiş ve yaşamış oluyor. Çocuğunun doğumu ve ölümü her ne kadar bizler için hikayesinin en önemli noktaları olsa da hayatı bir bütün olarak tecrübe eden Louise için çocuğunun hayatını yaşanmaya değer kılan anlardan biri oluyor.

Bizim hikayemiz okunurken, üzerinde durmadan geçtiğimiz sessiz ve sıradan “an”ların bütününe yaşamak demiyor muyuz zaten?

 

Sağlık ve huzurla

Nurkan Zaim

Profesyonel Koç

 

Yolculuk

,

Hepimizin ilgisini çeken bir konu olur, bazen yeterli zaman ayıramamaktan “daha sonra” deriz ve istemsiz de olsa erteleriz. Bazen de araştırır, biraz okur, hazır olmadığınızı hisseder ve bir adım geri durursunuz. Sonra bir gün vakit geliverir ve başlarsınız; artık hazır olduğunuzdan emin olarak…
İlk gençlik yıllarımda annemle Mevlana Türbesi ziyaretimizde, mistik atmosferinden ortamın kendine has havasından çok etkilenmiştim. O yıllarda, İlahi aşk boyutunda Bir’de birleşip Bir olma fikrinden çok uzak olmak ile birlikte; karar vermek, yepyeni başlangıçları düşünme, içe dönüş haline yatkınlığı ile merak uyandıran ve öğrenilmesi gereken bir konuydu.
Yakın tarihimizi öğrenirken; Mustafa Kemal Atatürk’ün Cumhuriyet ilan etmesinden sonra bütün tekke ve zaviyeleri kapatarak sadece Mevlana dergâhının kendi eşyaları ile birlikte müze haline getirilmesi talimatını vermesi ve “Mevlana, Müslümanlığı Türk ruhuna intibak ettiren büyük bir reformatör” sözü kulağımdaydı.
Bu yaz ise Mesnevi’nin ilk sayfalarını okurken hissettim hazır olduğumu… Yirmi altı bin beyit ve altı cilt ile Mesnevi bu yaz okuyup da bir kenara koyuvereyim cinsinden değil elbette. Çıktığımız yolun ucunun nereye varacağını düşünmenin boşuna olduğu, sadece atacağımız ilk adımı düşünmekle yükümlü olduğumuzu, gerisinin zaten kendiliğinden geleceği anlatıldığı için acele etmiyorum.
Kanımca; Mevlana İslamiyet için reform değil, aslında olmayan sonradan eklenen eğilim, körü körüne uygulama ve hurafeleri ortadan kaldırıyor. Dış dünyanın bizden çok daha fazla ilgi duyduğu tasavvufu İslam’a yabancı bir olgu olarak düşünmek de, tasavvufu İslam’ın kendisi olarak görmek de hatalı sonuçlara ulaştırabilir.
Tasavvufta, hakikate ulaşmak için öğreti olarak geçilen kapılar ile ilgili çok bilinen bir hikâye;
Günlerden bir gün meraklı öğrencilerinden biri Mevlana’ya sormuş:
Bu dört kapı nedir, ben pek anlayamıyorum. Bana izah eder misiniz efendim?
Bak şimdi demiş Mevlana; karşı medresede rahlelerine eğilmiş, dersini çalışan dört kişi var. Oraya git ve her birinin ensesine bir tokat at, sonra gel sana anlatayım.
Çocuk gitmiş ilk adamın ensesine var gücüyle bir tokat atmış. Tokadı yiyen adam hemen ayağa kalkıp arkasını dönmüş ve çok daha kuvvetli bir tokat ile Mevlana’nın öğrencisini yere yıkmış. Dayağı yiyen öğrenci, hocasına itaat edip ikinci adama da kuvvetli bir tokat atmış. O da derhal ayağa kalkıp, elini tokat atacak gibi kaldırmış ama vazgeçip yerine oturmuş.Öğrenci devam etmiş ve üçüncü adama da bir tokat atmış var gücüyle… Üçüncü adam ayağa kalkmadan kafasını çevirip bakmış sonra hiç oralı olmadan çalışmasına devam etmiş. Dördüncü adam ensesine tokadı yiyince kalkmış ve tokat atan çocuğun elini öpmüş.
Öğrenci şaşkınlık içinde Mevlana’ya gidip olanları anlatmış. Mevlana açıklamaya başlamış;
Birinci adam henüz şeriat kapısını geçmemiş biriydi. Şeriat kısasa kısas olduğundan tokadı yiyince kalktı ve aynısını sana iade etti. İkinci adam tarikat kapısındadır. Tokadı yiyince kalkıp tam tokadı iade edecekti ki, tarikat öğretisinde verdiği söz aklına geldi “Sana kötülük yapana bile iyilik yap.” Bu yüzden döndü, yerine oturdu ve çalışmaya devam etti. Üçüncü adam ise marifet kapısına kadar gelmiştir. İyinin ve kötünün bir tek Yaradan’dan geldiğini bilir, inanır. Tarikat ehlinin merakı ile Yaradan bu kötülüğe hangi zalimi seçti diye şöyle dönüp bir baktı sana. Dördüncü adam hakikat kapısını da geçmiştir. İyinin ve kötünün tek sahibi olduğunu bilir, tokadı alır kabul eder ve bu arada kendisi için günaha girenin elini öper.

İçsel yolculuğumuzda, kendi nefsi üzerine çalışan herkesin yolu bir gün bir şekilde Mevlana’ya çıkıyor.

Sağlık ve huzurla…

Nurkan ZAİM
Ekonomist, Profesyonel Koç

Yeni Üniversite Sınav Sistemi

,

Liseyi bitiren gençlerimiz için, yaşamın dönüm noktası sayılabilecek sınav günlerini yeniden yaşıyoruz. Bu yıl sınavın adı ile birlikte birçok değişiklik beraberinde geldi. YKS, Yükseköğretim Kurumları Sınavı YÖK’ün verdiği karara göre 30 Haziran – 1 Temmuz tarihlerinde çift gün ve üç oturum halinde yapılacak. Aday öğrenciler, birinci gün Temel Yeterlilik Testi (TYT) ve ikinci gün Alan Yeterlilik Testi ile Yabancı Dil Testi adı verilen sınavlara tabii tutulacaklar.

2017 yılındaki YGS için Türkçe, Matematik, Sosyal Bilimler ve Fen Bilimleri testlerinden oluşan 160 soru yerine bu yıl ki yeni sınavda; 40 Matematik, 40 Türkçe, 20 Fen ve 20 Sosyal sorusu ile 120 soruluk Temel Yeterliliği yanıtlayacaklar.

20 Fen Bilimleri içeriği 7 Fizik, 7 Kimya ve 6 Biyoloji sorusu olacak. 20 Sosyal testinde ise 5 Tarih, 5 Felsefe, 5 Coğrafya ve 5 Din ve Ahlak Bilgisi sorulacak.

Geçen yılların LYS’i yerine geçecek olan ikinci oturumda ise Türkçe, Matematik, Sosyal Bilimler ve Fen Bilimleri dört test ile 160 soru bulunacak. MF’ler, 40 Matematik sorusu ile birlikte Fen Bilimlerinde 14 Fizik, 14 Kimya ve 13 Biyoloji sorusunu yanıtlayacaklar. TM’ler için ise 40 Matematik sorusunun yanında 24 Edebiyat, 10 Tarih ve 6 Coğrafya sorusu olacak.

Yabancı dil sınavına girecek adaylara ise 80 soru yöneltilecek.

Dört yıllık fakülte tercih etmeyecek olan öğrenciler için ikinci oturuma girme zorunlu değil.

Baraj puanlarda ise durum şöyle, ön lisans tercihi için adaylara ilk oturumdan en az 150 puan almış olma şartı mevcut. Dört yıllık lisans programlarını için tercih etmeye hak kazanmak için her iki oturumun karma puanı 180 üzeri olacak. 200 puan ve üzeri için bir yıl sonraki sınav için de geçerli olacak.

Görüldüğü üzere, her iki oturumda da Matematik sorularının sonuçları etkileme yüzdesi çok yükseliyor, Türkçe’nin katsayısı artıyor ve Fen bilimlerinde puan etkisi azalıyor.

Diğer bir önemli değişiklik ise geçen yıllarda %9’ a denk düşen lise diploma notunun, yeni sistemde %13 etkili olması.

Bu yeni uygulamada puan türleri azaltıldığından, tercih günlerinde sıralama artık daha da önemli bir hale geldi. Şöyle ki;

2017 yılında on adet puan türü vardı; MF1, MF2, MF3, MF4, TM1,TM2,TM3,TS1,TS2,Dil

2018 yılında ise puan türleri dörde indirildi; TM, MF, TS ve Dil

Yeni sistemde puan türleri; 1980’ li yıllarda söylendiği gibi Sayısal, Sözel, Eşit Ağırlık ve Dil puanı olarak adlandırıldı.

Özellikle geçen yıl mezuna kalıp, bu yıl sınava yeniden girecek öğrencilerin geçen yılki puanlama sistemini bildikleri için karışıklığa düşme olasılıkları yüksek, bu gençlerin geçmişten etkilenmeyip, bu yılki sisteme hızla adapte olmaları gerekiyor.

31 Temmuz 2018 tarihinde açıklanacağı beyan edilen sonuçlarda; soruların doğru ve yanlış yanıt sayısı; Temel Yeterlilik Testi puanı ve başarı sırası; ikini gün sınavına giren öğrenciler için Alan Yeterlilik Testi ve Yabancı Dil Testi puanları ve başarı sıraları; Ortaöğretim Başarı Puanı (OBP) ve Yerleştirme puanları ve başarı sıraları olacaktır.

Sınava girecek öğrenci sayılarına baktığımızda, bu yıl uzatılan başvuru süresi de dolduktan sonra TYT’ye toplam 2 milyon 381 bin 590 aday, AYT’ye 2 milyon 19 bin 664 aday, YDT’ye ise 131 bin 448 aday başvurusunu görebiliyoruz.

Bu yıl ilk kez uygulama başladığı için daha önceki yıllara ait veri bulunmayacağından puan türüne çok yakın tercihler yapılması önem kazanıyor. Geçen yıl, Matematik-Fen puanı dörde ayrıldığı için biri daha iyi biri daha yüksek gibi sıralamada farklılıkları mevcuttu. Bu yıl ise sıralamadaki yığılmanın tıp kontenjanında mı yoksa mühendislikte mi olduğu önceden bilinemeyecek. Katsayıları düşmese de TM’lerin MF puanına göre tercih yapmasına izin veren sistem değişmiş oldu. Sınavlar aynı zaman dilimi içinde olduğundan, artık öğrenciler ilgi alanı dışında tercih yapamayacaklar.

Geçen yıl yazmış olduğum (Tercih Günleri) yazımda

“ …Günümüzün bilgi teknolojileri sayesinde basit algoritmalar, giren öğrencileri birinciden en sonuncuya kadar “başarısına” göre sıralayabiliyor. 2010 yılından itibaren, 1999 yılı öncesinde olduğu gibi iki sınavlı sisteme dönüldü, ikinci sınav beş ayrı bölümden oluşuyor. Sistemin en önemli yaptırımı da, gençler sadece istediği mesleğin sınavına girebiliyor. ” demiştim. Bu sistemde ise, istediği mesleğin sınavına giriş söz konusu değil gibi görünüyor.

Çocuklarımız emeklerinin karşılıklarını alabilsinler diye tercih günlerinde her zamankinden daha dikkatli ve özenli olunması gerekiyor.

Bütün gençlerimizin yolları açık olsun…

Sağlık ve huzurla

Nurkan ZAİM
Ekonomist, Eğitim Koçu

İletişim Becerilerimiz

,

İletişimin anlamı, karşımızdaki kişi üzerinde oluşturulan etki ve ondan aldığımız karşılıktadır. Bu karşılık bazen beklemediğimiz tepkiler şeklinde olabilir. Karşımızdan gelen tepkiyi tartamadığımızda, mesajı bütün olarak değerlendirmemiz gerekir.

Henüz biz okul sıralarında otururken, öğretmenlerimizin “kulağını dört açta, dinle!” tembihlerini anımsarsınız.

İletişim psikolojisinin temelleri arasında, Alman dilbilimci Friedemann Schulz Von Thun geliştirdiği dört kulak/dört ağız modelinin önemli bir yeri bulunmaktadır. Bu model, söylediklerimizin ve duyduklarımızın içinde dört ayrı şekilde aktarım olduğunu savunur.

Aslında model bize; iletişimdeki geri bildirimlerin şifrelerini çözmemiz için gerekli olan formülü veriyor. Bu modele göre insanlar, dört farklı ağızdan konuşuyor ve yine dört farklı kulaktan dinliyorlar. Farklı ağız – kulak eşleşmeleri ise yanlış anlaşılmalara neden oluyor. İki kişi aynı ağız/kulak alanını yakalayabilirse aralarında hoş sohbetler oluşuyor.

Bazen bir tümce ile konuyu anlatıyor, kendimiz hakkında bilgi veriyor, kaşımızdakine onun hakkında ne düşündüğümüzü ve ne yapmasını istediğimizi bildiriyoruz. Etkin iletişim için çok işe yarayabilen bu modeli söyleyen kişi (ağız) ve dinleyen kişi (kulak) olarak eşleştirelim:

Birinci ağız; bilgiden bahseder. Konu ne, mesele ne? Ne hakkında konuşuyoruz, hangi konuda bilgi veriyorum? Ne demek istiyorum?

İkinci ağız; aradaki ilişkiye dayalı olarak kendini bildirmedir. Kendim hakkında ne söylüyorum? Kendimden neyi ortaya çıkartıyorum? Beni nasıl görmenizi istiyorum?

Üçüncü ağız; ikili arasındaki ilişkiye dayalıdır. Senin hakkında ne düşünüyorum?

Seni nasıl buluyorum? İlişkimiz nasıl?

Dördüncü ağız ise; yaptırım, sesleniş, çağrıdır. Senin ne yapmanı istiyorum?

Karşımızdaki ise;

Birinci kulak; tam olarak bana ne dedi? Konu ne, mesele ne?

Ne hakkında konuşuyoruz, hangi konuda bilgi veriyor?

İkinci kulak; O’nun nesi var? O ne durumda? Soran kişinin neye ihtiyacı var?Empati kulağıdır, mesajı verenin kendi durumunu bildirmesini duyar.

Üçüncü kulak; ilişkimiz hakkında ne düşünüyor? Beni nasıl buluyor? Benim hakkımda ne düşünüyor? Aramızda nasıl bir ilişki var?( ki benimle böyle konuşuyor?)

Dördüncü kulak ise; yaptırımı duymaya meyilli kulaktır. Ne yapmamı istiyor?

Diyelim ki iki kişi evde yemek yerken, çorbada yeşillik gördü. En doğal merak ile “Bu yeşil şey ne?” diye sordu.

Birinci kulak ile dinleyenin yanıtı, “çorba piştikten sonra eklediğim nanedir”

İkinci kulak ile dinleyenin yanıtı, yemeği sevmediğini düşünerek “ Sevmedin mi çorbayı?”

Üçüncü kulakla dinleyen kişi mutfakta iki saat geçirdiğini düşünerek “Hadi bitir yemeğini!”

Dördüncü kulak ile dinleyen ise yapması gerekenin ikinci yemeğe geçmek olduğunu düşünerek “Tabağını değiştireyim.” olur.

Tek bir cümleye ne kadar farklı yanıtlar alınabileceğini düşündüğümüzde kişilerin aynı ağız/kulak alanını konuşabilmesinin önemini fark edebiliriz.

Örnekleri çoğaltmak mümkün, “Bu parfüm kokusu senden mi geliyor?”

Birinci kulak ile dinleyenin yanıtı kesin evet veya hayır olur.

İkinci kulak ile dinleyenin yanıtı “Beğendin mi?/ Beğenmedin mi? Alerjin mi var?”

Üçüncü kulak ile dinleyenin yanıtı ilişki üzerine olacağından “Niye şimdi benim parfümümü soruyorsun ki !”şeklinde olabilir.

Dördüncü kulakla dinleyenin yanıtı ise “Bundan sonra daha az parfüm kullanmalıyım” dır.

Günlük yaşamımızda can sıkan birçok sözlü atışmanın nedeni, farklı kulaklara farklı ağızlar ile yanıtlanması olduğu çok açık değil mi?

Her birimizde kültür ve yetiştirme tarzları nedeni ile bu kulaklardan biri daha baskındır.

Alman çocuklarının ilk kulağı çok gelişmiştir, çünkü aileleri ne demek istiyorlarsa onu söylerler. Bir kulağın daha baskın olması, kişinin mesajı aldığında nasıl davrandığını gösterir. Bizi daima meta düzeyde iletişime geçmeye davet eden iletişimciler, ikinci kulağın çok kıymetli olduğunu düşünüyorlar. İletişim sorunlarını çözmede empati kulağı çok işe yaradığı tartışılmaz bir gerçektir.

 

Sağlık ve huzurla…

Nurkan ZAİM
Ekonomist, Profesyonel Koç

Bize İyi Gelenler

,

Ne ile besleniyoruz?

Doyunca hissettiğimiz zihin durumuna, ne yapınca kavuşuyoruz?

Vücudumuza dengeli ve yeterli gıdalar almaya uğraşırken, günlük koşuşturma içerisinde öğün atlarız. Kan şekerimiz düştüğünde gözümüzü karatan açlık krizlerine, çift kaşarlı tost ve çay ikilisinden iyi geleni yoktur.

Karnınız çok acıkınca yediğiniz yemeğin size verdiği tokluk hissini duyumsayın, işte bu tatmin duygusunu ruhunuz nelerden alıyor?

Nasıl bazen kanatlarımız varmış gibi şevk ile üretirken bazen de kollarımızı kaldıracak halimiz olmuyor, aslında en basit şekli ile bize iyi gelenin ne olduğunu biliyor muyuz?

Gülümseyen bir yüz ile sohbet mi; “haklısın” sözünü duymak mı?

“Çay içer misin” teklifinin en az çay kadar içinizi ısıtan sıcaklığı mı?

Omzunuza değen hafif bir dokunuş mu?

Değerli olduğunuzu hissettiren süslü bir kurye teslimatı mı?

Hangisinin size iyi geldiğini biliyor musunuz?

Kendimize günlük hedefler koyup gerçekleştirdiğimizde, içsel bir rahatlama yaşayabiliyoruz. Teknolojinin dayatması cep telefonlarında her gün atılması zorunlu on bin adımı geçtiğimizi görünce yüzümüzde bir gülümseme olması gibi…

Uzun süredir ailenizin sizden istediği o çok güzel yaptığınız yemeği pişirmenin, sizi yorduğu kadar huzur vermesi gibi…

Kedilerinizin tüy dökmesini, mamasını, bakım zorluğu ve sorumluluğunu tüylerini okşarken unutmanız gibi…

Yaptıklarınızın ve söylediklerinizin çevrenizden takdir toplaması sizi mutlu eder, iltifata duyarsız kalabilen insan çok azdır. Övüldüğünde sevinmeyen, yerildiğinde incinmeyen tasavvuf inançlarını benimseyen mutasavvıflardan değilsek onaylayıcı sözler bizi motive eder, yüreklendirir, devam etme gücünü ve cesaretini verir.

Dr.Gary Chapman “Beş Sevgi Dili” kitabında, bizim sevgiyi hissedeceğimiz ve hissettireceğimiz özel bir dili olduğunu savunur.

Kişi onaylanarak; iltifat, cesaret veren sözler ve ricalar ile sevildiğini duymak ister.

Sevgisini belli etmenin bir başka yolu; paylaşarak, dinleyerek, bir konu hakkında fikir alış verişinde bulunarak, birlikte anlamlı faaliyetlere katılarak, nitelikli beraberlikler olabilir.

Bazen sevdiğiniz için bir iş yapma, görevini paylaşımı, kahve ikramı, çöpü dışarıya çıkarma, yatağı toplama, yere dökülen keki toplama, bahçeyi sulama bile olabilir.

Kişinin sevgisini gösterme yolu bazen sadece hafif bir dokunuş, kucaklaşma veya tutkulu birliktelik ile sergilenen sevgi jestleridir.

Bazen de sevgimizi değer verdiğimizi satın alınan veya elde yapılan nesnelerle, armağanlarla, çiçeklerle ifade edebiliriz.

Önemli olan kendinizin ve sevdiklerinizin hangi dili kullandığını bilerek belki de zamanla ortak bir dil kullanma becerisini geliştirmektir.

İyi beslenebildiğimiz zaman en yakınlarımızdan başlayarak çevremizin de iyi beslenmesine katkımız olabilir. Hoşgörülü insanların sevilme nedeni de budur. Hoşgörüyü batılıların toleransından ayıran tahammül etmekten öte anlayışlı olmaktır; “hoş görmek” içerisinde değer ve sevgi barındırır. Alaycı tavırlardan uzaklaşarak, üstünlük taslamadan anlayış gösterebilmek, kusurları kapatma uğraşısında olmaktır.

Kişinin kendi içine yaptığı yolculuk her yaşında, yenilikleri kavrama ve algılayabilme kabiliyeti ile farklı olacaktır. Mantığınızla anlayamadığınız duygu, düşünce ve davranışlarınızın yüreğinizin çok katmanlı derinliğinde yanıtları vardır.

Ne ile beslendiğimizi bilmek, kendimizi tanıma adına yapılan içsel yolculuğun ilk adımıdır.

 

Sağlık ve huzurla…

Nurkan ZAİM
Ekonomist, Profesyonel Koç

Bizim Olan

,

“Anne olunca anlarsın” sözünü çok duymuştu annesinden

O zaman anlayabileceğini söylerdi annesi evladın ne demek olduğunu

En çok da “çocuksuz kadın” lafı ağırına gidiyordu.

Bazen meraklıların sorularına cevap verirdi;

“İstedik ama olmadı, zamanında çok gittik doktorlara ama…”

Bazen de sorulamayan ama bakışlarla hissettirenleri yanıtlardı kısık sesle;

“İstemediğimiz için değil de, olmadı işte!”

“Meyvesiz ağacın altında oturulmaz” diyen mahalle sakinlerine ise hiç cevap vermeden geçip gidiyordu, sanki hiç duymamış gibi umarsız ve kırgın

En çok bu saatlerde hüzün basardı, evlerde çocuklara yemek yedirilen saatler, geç kalan babanın yolunu gözleme saatleri, “akşam baban gelsin görürsün sen “ korkutmaları…

Aile olmanın çocuk ile taçlandırılması, altıntop hikâyelerini anlatırdı büyükanneleri;

Ülkenin kralının canı çok sıkılıyormuş, fakir bir evden gelen kahkaha seslerini çok merak etmiş “Nedir sizi bu kadar eğlendiren?” diye sordurmuş bu yoksul insanlara… “Evimizde altıntopumuz var, karım ile birbirimize atıyoruz.” yanıtını alan kral derhal som altından bir top yaptırmış, sarayda kraliçe ile birbirlerine atarken yara bere içinde kalmışlar… Meğer fakirin bahsettiği minik bebekleriymiş, bir annesinin kucağında bir babasının kollarında.

Kendi kendine gülümserdi hep bu masalı anımsadığında… Büyükannesinin çizgi çizgi yanaklarından öperdi, küçücük elleriyle eski kumaş parçaları üzerinde dikiş dikmeyi öğrendiği yamuk teyel ipliklerinde emeği çoktu. Şimdi kendine etek bile dikiyordu sıkıldığı zaman, hayalinde ise bir gün kızına etek dikebilmek vardı.

Adam, merdivenleri çıkıyordu bir bir, her bir basamakta durup, derin nefeslerle dinlenir gibi…

Yine geç kalmıştı işte, “yine ağlıyordur şimdi” diye düşündü…

Mesaiye kalmayı hiç istemiyordu “parası batsın “ diye geçirdi içinden. Bu saatler de hüzünlü oluyordu işte erken gelip karısı ile mutfakta yemek yaparken çok daha iyiydi can paresi.

Eşi istemiyordu evlat edinmeyi, “kaşı burnu benzemez ki bize” diyordu bir de kan çekmezse

“Kan bağı değil can bağı olsun bizimki de” demişti bir keresinde ama karısını kırmayı hiç istememişti aslında

Üstesinden gelemedikleri sorunları olmamıştı şimdiye dek, yine halledeceklerdi.

Kadın, merdivenlerden çıkan ayak seslerini duyduğu andaki huzuru içine çekti

Duyduğu ses onun ayak sesleriydi, elindeki nergislerin kokusunu duymuştu sanki…

Şimdi ve daima duymak istediği

 

Sağlık ve huzurla…

Nurkan ZAİM
Ekonomist, Profesyonel Koç

Hüzünlü Bir Yazı

,

Yazdıklarım biraz eksik artık…
Son zamanlarda bilgisayardan okuyamadığı için kâğıda basmamı isterdi. Her birini poşet dosyalar içinde saklar, canı isteyince çıkartıp yeniden okurdu. Her ayın konusunu heyecan ile sorar, konu seçimlerine övgüler yağdırır; yazmayı bırakmamamı öğütlerdi.

Ailemizin en büyüğü; çocuklarımın baba dedesi; kayınpederim bu ayki yazımı sormayacak.

İnsan yaşamında kopup kaybedilen bir bağ var. Çocukken hayata tutunmamızı sağlayan ebeveynlerimizle aramızda oluşturduğumuz bu bağ büyüten, koruyan ve kollayandır.
Baba evini her ziyaret ettiğinizde, içinizdeki değişen enerjinin nedeni sevildiğinizden emin olabileceğiniz başka hiçbir yerin olmamasındandır.
Aile içinde her gün sofra hazırlanması, karın doyurmanın ötesinde hayatı sürdürebilmek, bazen sadece devam edebilmek başarısındadır. Süreklilik işte bu yüzden çok önemlidir.

Hayata coşku ile bağlı, kendini yenileyebilen, anda kalarak yaşayan, çok okuyan; teknolojiye, dış görünüşüne, sağlıklı beslenmeye ve yeni olan her şeye merakı ile onurlu bir yaşam sürdü.
Benim babamı hiç tanımayan çocuklarıma, sonsuz dede sevgisini tattırdı; sayıldı ve sevildi.

Şubat ayında aile büyüklerinden çok kayıpları olmuş, hiç sevmezdi bu ayı…
Her yıl şubat bitiminde şakalaşırdık “…bu yılı da geçirdik” diye
Yoğunlaşmış enerji mi bilemem ama 4 Şubat’ta toprağa verdik.

Kuran-ı Kerim’i sadece Türkçe olarak okurdu. Surelerin ana dilimizde anlamını kavrayarak okunması ve yaşanması gerektiğini anlatırdı.
İyinin kötünün birbirinden ayırt edileceği bir yer var muhakkak
O yere ulaşabilenler ışıklar içinde olsunlar…

Sağlık ve huzurla,
Nurkan ZAİM
Ekonomist, Profesyonel Koç

 

İKİLEMlerimiz

,

Hani şu Pazartesi başlayan rejimlerimiz;

Dostlar arasında, tatlı yerken konuşulan diyet yemeği tarifleri,

“Gözlerim ağrıyor, artık eskisi kadar çok kitap okuyamıyorum”

“Şu filmi izledikten sonra sınava çalışacağım”

Bu ürettiğimiz bahanelerin hepsi, “ Bir Gün Adası” na alınan biletlerdir.

En basit şekilde neden harekete geçemediklerinin nedenleri saklıdır satır aralarında. Başka nedenler bularak bir tür kaçış yolu edinmektir.

Bir gün adası, kişilerin anı ifade ediş biçimleridir. Herkesin kabul edebileceği diğer açıklamalar, kişiye anlık huzur sağlayabilir. O an için eksikliklerini örtmeye de yarayabilir. Üretilen bahaneler, sorumluluklardan uzaklaşmayı sağlasa bile uzun ömürlü olamazlar.

“Şu an hiçbir şey yapmak zorunda değilim” diyerek izin verirsiniz kendinize, dipsiz bir huzur kaplar içinizi… Nasıl da iyi hissederiz o an kendimizi!

NLP bu tür ikilem çalışmaları üzerinde duruyor ve bilinç ile bilinç dışı bir tür uzlaşma müzakeresi imzalayabilirler, diyor.

Günlük yaşantımızda içsel çatışmayı hemen her tür konuda yaşayabiliyoruz. Mantık – duygu veya istekler – sorumluluklar arasındaki ikilemler; birbiri ile zıt iki istediğin olduğu her yerde karşımıza çıkabilir.

Kararsızlığa düşmenin farklı nedenleri olabilir. Kişi yol ayrımına geldiğinde iki seçenekten hangisini seçeceği konusunda kararsız kalır. Bunun nedeni bilgi açığı ise, bilinmezlik yüzünden çatışma oluşmaktadır. Bilincin savunma mekanizması devreye girer. Kişi iç muhasebesini yaptıktan sonra sorun çözülür. Stres beden bünyesinden karar verdikten sonra ayrım oluşur. Gerçekten de bu tür çatışmalar hayatımızın bir parçasıdır, yeterli bilgi sağlandığında bu çatışma biter.

Eğer ikilem içinde kalınan konularda bilgi eksiğimiz yoksa her seçimde tekrarlanan ve kronik şekilde devam eden memnuniyetsizlik varsa ikilem çatışması söz konusudur. Farklı çatışmalardan kasıt, kişi A seçeneğini tercih ettikten sonra aklı B seçeneğinde kalıyor. Bir dahaki sefere B’yi seçiyor ve aklı A seçeneğinde kalıyor. Örneğin, çocuklara sert disiplin veren ebeveyn olup da, onları çok sevdiğimi asla gösteremiyorum diye duyulan üzüntü. Tam tersi de mümkün; çocuklarına sınır tanımaz şekilde özgür yetiştirip, kötü bir olay ile karşılaştığında engel olmalıydım, sınır koymalıydım pişmanlığı…

Başka bir örneği, iş dünyasından alalım: Şirketlerde ürün geliştirme bölümlerinin harcamalarıyla finansçıların nakdi daha etkin yatırımlara yönetme çatışması. Yaşam koçluğunda sık karşılaşılan konulardan biri de danışanın spor ile ilgili ikilemidir; kişi spor yapmak istiyor ama bir türlü yapamıyor.

Çözüm, kişinin iç dünyasında bir tutarlılık hissetmesi için, öncelikli olarak belli disiplinler içinde iki farklı istek olarak ele alınması ve tarafların uzlaşmasının sağlanmasıdır.

2002 yapımı Buz Devri; çocukları ile birlikte macera filmi izlemeyi tercih eden ebeveynlerin de çok sevdiği bir animasyondur. Seri haline gelmesinin nedeni; mamut, kaplan, sincap ve daha birçok canlıya iyi ve kötü güçlü karakterlerin verilmesinin, izleyiciler tarafından benimsenmesi olduğu şüphesiz… Buzul çağı yaşanıyor, meteor yağmurları oluşuyor, dünyanın kıtaları birbirinden ayrılıyor. Yan rollerde iki küçük keseli sıçan kardeşler Crash ve Eddie var. Heyecanı çok seven, enerjileri daima çok yüksek, etraflarında olan bitenden bağımsız, bu iki sevimli yaramazın unutulmaz diyaloğunu, filmi izleyenler hatırlayacaklardır: Köstebek sorar;

  • Siz nasıl bu kadar mutlusunuz, kıyamet koptu, umurunuzda değil?

Cevap verir keseli sıçan kardeşine gülümseyerek;

  • Ona sırrımızı söyleyelim mi? Çünkü biz çok ama çok aptalız!

Kendimizi fazla abartmadan, her şeyin üstesinden gelemeyeceğimizin bilinç çerçevesinden bakabildiğimizde, ne güzel bir mutluluk tanımı!

Ölçülebilir ve karşılaştırılabilir başarılar peşinde koştuk hep…

Mutluluğun farklı tanımlarını, farklı bir bakış açısı ile görebildik mi?

 

Sağlık ve huzurla,

Nurkan ZAİM
Ekonomist, Profesyonel Koç

Yeni

,

Siz bu yazıyı okurken, yeni yılın ilk günlerinde olacağız.

Yepyeni bir yıl başlıyor.

2017 yılının bu son günlerinde, biten yılın muhasebesini yaparken buluyoruz kendimizi; hayallerimiz, umutlarımız, kazanımlarımız, kaybettiklerimiz, vazgeçilenler ve yeni yıldan beklediklerimiz…

Sosyal ağlar üzerinden yapılan özlü sözlü paylaşımlardan öğrendiğimize (!) göre; yeni yılda yeni başlangıçlara hazır olmalı ve yeni sözler söylememiz gerekiyor.

Peki, nasıl olacak bu?

Hayatımızdaki herhangi bir deneyimin anlamı, onun etrafına konulan çerçeveye bağlıdır. NLP ‘de “çerçeve” terimi bazı olaylara bakış açısını açıklamak için kullanılır. Kişisel gelişim, herhangi bir duruma en iyi çerçevenin nasıl konulacağını öğrenmek ve uygulamakla başlar. Farklı konular, farklı bakış açılarından görülebilmesi için farklı çerçevelere konularak değerlendirilmelidir. Oluşturulan bu çerçeve ile bilinçli veya bilinç dışı, bireyin algılaması veya olaya bakış şeklini yansıtır.

Yeniden çerçeveleme, bir davranışın / bir olayın / bir ifadenin etrafındaki referans çerçevesinin değiştirilmesidir. Olayları değişik bir perspektif ile gösterir, bireyin bir olay ya da davranış hakkındaki hislerini değiştirmesine yardımcı olur. Bir başka deyişle çerçeveyi değiştirmek; kapsam ve anlamı da değiştirir.

Aslında olayların özünde anlamı olmadığından bizim yorumlarımız ile anlam kazanırlar. Düşünseniz ya olayların sabit ve değişmez bir anlamı olsaydı, algılama şeklimizin ve bakış açılarımızın farklılıklarının bir önemi kalmazdı.

Geçmişteki bir olayı değiştiremeyeceğimize göre o olaya yüklediğimiz anlamı değiştirebiliriz. Yeniden çerçeveleme ile davranışlara ya da olaylara bakış açılarımızı değiştirerek, farklı ve yepyeni bir anlam kazandırabilmek, bize iyi gelecektir.

Yeni bir anlam yükleme; kişinin aynı olaya başka tepkiler verebilmesini sağlayan yararlı bir NLP yöntemidir ve hayatımızda karşılaştığımız problemlere yaratıcı çözümler verebilir. Sevmediğimiz yönlerimizi, hatalarımızı; anlam ve bağlam değiştirilmesi ile yeniden çerçeveleyebiliriz. Bunun yararı aynı durum ile yeniden karşılaşıldığında yansız olmak ya da olumlu bir tavır içinde olabilmektir. Anlamın değişmesiyle, tepkilerimizin değişmesini de sağlayabiliriz.Çevremizdekilere gösterdiğimiz şefkati, teselli eden bir onaylama sözcüğünü, sıcacık bir gülümsemeyi, kendimizden de esirgememeli, yaşımız ne olursa olsun özşefkati hissetmeliyiz.

Kendimize yeni yıl armağanı alır gibi; bizi sıkan, sevmediğimiz yönlerimizi yeni bir anlam yükleyerek bir daha gözden geçirmeliyiz.

Olmuyorsa da, çok fazla yüklenmemek gerek kendimize.

Olmamasının bir nedeni vardır ve önceden tahmin edemeyeceğimiz belli bir günün belli vaktinde olacaktır.

Sağlık ve huzurla dolu bir yıl olsun…

 

Nurkan ZAİM
Ekonomist, Profesyonel Koç

 

Özlerimiz

,

Son yazıma, “…işin özü önce kendimizi bilmektir” ile noktayı koymuştum. Nerde kalmıştık! diyerek devam ediyorum.
Koçluk ile tanışıncaya kadar, “öz” kavramı finans dünyası içinde olduğumdan, marka tescili paylaşımıydı benim için. Tanınmış markaların üzerine konmak için öz… kebap, öz… seyahat, öz… tekstil gibi markaların seçilmesiydi. Öğrenci koçluğu seanslarımda, öz güveni eksik diye lanse edilen gençlerin, aslında öz saygılarının çok yüksek olduğu ve tembelliklerinin bilinçli seçimleri olduklarını gözlemledim. Gençler, konfor alanlarını bırakmak ve kendilerini zora sokmak, gezme tozmalarından ödün vermek istemiyorlar. İşte bu nedenle öz güven ile öz saygıyı konu olarak seçtim.

Öz güven kavramını günlük yaşamımızda sık kullanıyoruz bazen de içeriğini değiştirebiliyoruz. Öz saygı ise pek üzerinde durup düşünmediğimiz, biraz daha derinlerde kalan bir kavram.
Öz güven, kişinin kendisine güvenmesi ve kendinden emin olması durumudur.
Özgüven yaptığımız işe bağlıdır, bir konuda iyi bir performans gösterdikçe “bunu başarabilirim, yapabilirim” deriz ve özgüvenimiz artar. Geçmişte yaşanılan başarı veya başarısızlığın gelecekte de olacağının hiçbir garantisinin olmadığını biliriz. Başarının sadece bir sonuçtan öte bir süreç olduğu bakış açısını kullandığımızda, süreçteki tutumun sonucunun bizi başarıya hazırladığını fark ederiz. Süreç boyunca karşılaşılan engeller, öğrenmenin birer parçasıdır. Engelleri aşarak öğreniriz, bunu kişiliğe indirgemek “hep başarısızım, ben zaten yapamam ki” döngüsüne girmeye neden olacaktır. Kendimize çizdiğimiz sınırlar ile seçeneklerimizi göremeyebiliriz, bu da öz güven kaybına neden olur. Performansımız artığında ya da yeniden başarılı olduğumuz olumlu durumlarda ise öz güvenimiz yerine gelir.

Öz saygı ise bambaşka… Türk Dil Kurumu öz saygı için “İnsanın kendine duyduğu saygı onur, haysiyet, izzetinefis.” der.

Benlik saygısı da denilen öz saygı, performanstan bağımsız olarak kendimizin önemli ve değerli olduğumuza yönelik inancımızdır. Psikologlar, öz saygıyı “benliğimizin duygusal yanı” olarak değerlendiriyor. Ergenlik döneminde aileden ya da ebeveynden gelen bilgi ve geri bildirimlerin ergenler için anlamlı olmadığını biliriz. Önemli olan arkadaşlarının düşünceleridir. Öz saygı için arkadaşlarla ilişkilerden gelecek yeni destekler önem kazanır. Dış görünüşümüz nasıl olursa olsun; kel, şişman, sivilceli, kısa boylu; fiziksel özelliklerimiz ile kendimizin değerli ve tek olduğumuzu bilmemizdir. Aynı zamanda üniversite sınavı sonuçlarında istediği performansı gösteremeyip, düşük puan alan gencin kendisinin tek ve değerli olduğunu bilmesidir. Aslında öz saygı; bireyin kendini beğenmesi değil kendini değerli hissetmesini ifade ediyor.

“Ben önemsizim başkaları önemli” ya da “ben önemliyim başkaları önemsiz” bakış açılarının her ikisi de öz saygısı düşük olan kişilere aittir. “Ben önemliyim başkaları önemsiz” diye düşünen kişilerin egosunun yüksek olması, bencilliğe ve yaşamda kendine düşen sorumluluğu üstlenememesine neden olur. Bir sorun ile karşılaştığında kendinden başka diğer herkesi suçlayabilir. “Ben önemsizim başkaları önemli” şeklinde düşünenler ise yaşamda kurban rolünü alır, kendi duygu ve düşüncelerini ifade edemez ve başkalarının hayatını yaşama şeklinde yapamadıkları için kendini suçlarlar.
Öz saygısı yüksek olan kişiler yaşama; “ben önemli ve değerliyim, başkaları da önemli ve değerli ” şeklinde bakarlar. Öz saygımızı gerçek yetenek ve özelliklerimizi bilerek besleyebiliriz.
Hayatımızda karşılaştığımız zorluklarla savaşırken içimizde hissettiğimiz beceri ve yeterlilik duygusunu kendine saygı ve değerini bilme; öz yeterlilik kavramını ortaya koyar. Kendine yetme duygusu yüksek bireyler, acılarla daha iyi başa çıkabilir, işlerinde sebat ederler ve başarılı olacaklarına dair kendine güven seviyelerini daima yüksek tutarak güçlüklerin üstesinden gelebilme inancını taşırlar.

Duygularımızın farkında olmak, öz farkındalık, “ÖZ” lerimizi bilmek kendimizi tanıma adına en önemli adımdır.

Sağlık ve huzurla,

 

Nurkan ZAİM
Ekonomist, Profesyonel Koç