İnsanlar – Roller ve İlişkiler

,

Hepimizin; kendimize, yaşama, topluma, en ciddi toplumsal kurum olan aileye ve bütün bunları etkileyen ilişkilere dair rolleri var. Aslında hayatımızın akışını; bu roller ve çeşitli aşamalarda bu rolleri ne kadar içselleştirdiğimiz belirliyor.

Bütün hayatımız boyunca bizim kendimiz için yazdığımız ve yine kendimiz için oynadığımız roller kısıtlı. Daha çok “yaratılış” gereği üstlendiğimiz roller bunlar ama bu rolleri oynamamızla alakalı zaman, mekân ve müdahil insan faktörü biçimlendiriyor hayatımızı. En önemlisi de biz ebeveynlerin bu roller üzerindeki etkileri, katkıları, müdahaleleri, ekleme veya çıkarmaları değiştiriyor benliğimizi.

Çocukluktan hatta bebeklikten başlayabiliriz bu roller üzerinde durmaya. Kız bebek – erkek bebek olarak doğuyoruz ve hızla kız çocuğu ya da erkek çocuk oluyoruz. Bu kavramlara dair rollerin kostümleri hemen giydiriliyor bize, bedenimize, aklımıza, ruhumuza. Bu rollerin sıkı ilişki içerisinde olduğu diğer roller istesek de istemesek de giriyor hayatımıza; Anne, Baba, Kardeş, Abi veya Abla, Kuzen… Liste uzayarak devam ediyor; Dede, Anneanne, Babaanne, Hala, Teyze, Amca, Dayı… Bakıcı, Öğretmen, Arkadaş ve daha pek çok karakter ve bunların oynadıkları, merkezinde bizim olduğumuz, en çok bizim etkilendiğimiz roller. Sonra büyüdükçe biz de bunlardan biri veya birkaçı olarak aynı unvanlarla bu rolleri oynamak durumunda oluyoruz.

Yaşama dair yadsınamaz bir gerçek bu aslında. Buraya kadar yapabileceğimiz ya da değiştirebileceğimiz herhangi bir şey de yok gibi değil mi? Tıpkı doğar doğmaz bize konulan isimler ve hemen omuzlarımıza yüklenen sorumluluklar gibi! Roller her birimizin kimliği oluyor zamanla. Filtrelerimiz rollerimizle gelişip büyüyor. Ajandalarımız rollerimizin gündemleri ile dolu. Nur topu gibi şemalarımız, kalıplarımız oluşuyor ve bizimle birlikte büyüyor hayatımızda.

Buraya kadar çok farklı veya bilinmeyen bir şey söylemedik değil mi? Aslında bundan sonra söyleyeceklerimizin daha iyi anlaşılması için hayatımızdaki bazı gerçeklerden bahsettik sadece.

Şimdi gelelim toplum, aile, evlilik, maç, trafik, siyaset, iş dünyası ve daha pek çok alanda ilişkiler bağlamında yaşanan sorunların temelinde yatan asıl konuya. Bana göre bütün bu alanlardaki “insan ilişkileri sorunlarının” temelinde de “roller” var. Bu rollerin algılanmasının, benimsenmesinin, doğru ya da yanlış bir şekilde içselleştirilmesinin, dayatılmasının etkisi var.

Hepimiz her aşamada “bencilce” birbirimizden rol çalıyoruz aslında. Bilerek ya da bilmeyerek. Sevdiğimizi sanarak. Koruduğumuzu zannederek yapıyoruz bunu. Daha çok da sevdiğimiz, kendileri için saçımızı süpürge ettiğimiz çocuklarımız adına yapıyoruz bu rol çalmaları. Eşimiz, sevgilimiz, en yakın arkadaşımız adına yapıyoruz. Herkesin her rolü ancak ben en iyi oynarım telaşı… Öz benliğimizin başarı ile oynayabileceği hayata dair rolleri bir türlü oynayamamamız ya da bu konudaki engellerimiz hep bu rol çalmaların eseri oysa.

Çocuk çocukluğunu, genç kız genç kızlığını, delikanlı delikanlılığını, öğrenci öğrenciliğini, öğretmen öğretmenliğini, gelin gelinliğini, anne anneliğini, kaynana kaynanalığını yapamayınca ya da sınırlarını aşınca roller birbirine karışıyor. Kaynana, gelinlik; gelin, kaynanalık yapmaya başlıyor. Anne hem bebek hem çocuk hem anne hem baba hem öğretmen hem her şey olmaya çalışınca hiçbir şey olamıyor. Baba mı? Zavallı babalar bütün bu karmaşa içerisinde kendilerini nereye koyacaklarını şaşırmış durumda. Sevgili mi, koca mı, erkek mi, baba mı, evlat mı? Yoksa hepsi birden mi?

Çocukları için saçlarını süpürge eden anneler ne yazık ki sadece çocuklarının yaşadığı ortamları biraz süpürebiliyor. Ancak “anne” ya da “baba” rolünün gerektirdiklerini yapma konusunda ortada herhangi bir başarı görülmüyor. Çünkü ebeveynler bir türlü çocuk rolünü çocuklarına bırakmıyor. Çocuklarının hikâyelerini ısrarla kendileri yazmaya, kendi hikâyelerini de çocuklarına yazdırmaya gayret eden acayip roller çıkıyor ortaya.

Kızının ya da oğlunun seçeceği mesleği belirlemekten, bırakın belirlemeyi bu konuda ısrar ederek baskı kurmaktan tutun da kızının veya oğlunun kiminle evleneceğine, nerede yaşayacağına, çocuklarına koyacakları isimlere kadar her şeylerine karışan ebeveynler düşünün! Rollerini gözünüzün önüne getirin. Kaosu tahmin edebilirsiniz. Ya da bırakın tahmini eminim siz de benzer kaosları yaşamış veya yaşanılmasına sebep olmuşsunuzdur.

Sadece ailede değil elbette. Hayatın her aşamasında, her ortamda bu rol çalma, rol karmaşası hâkimiyetini sürdürüyor. Hakem hakemliğini, hekim hekimliğini, hâkim hâkimliğini yapamıyor. Roller karmakarışık. En avam vatandaş bile hâkim olup yargılayabiliyor, hakem olup “penaltıya” hükmedebiliyor. Hekim olup önüne gelene reçete yazabiliyor.

Hepimizin en mükemmel yaptığı şey de Suflörlük” tabii ki! Bütün rollerin tekstleri elimizde, aklımızda ya; adeta benliğimize nakşetmişiz. Her fırsatta hemen kafamızı uzatıp her role müdahale ederek sufle vermek, hatta dayatmak aşk ve iştiyakımızı bir düşünün! Bunu çoğu zaman bütün rolleri birbirine karıştırarak yapıyoruz. Sahnede rolünü oynamak için çaba sarf edenlere asıl söylemesi, yapması gerekeni unutturanın, onu şaşırtanın biz olduğumuzu fark etmeden hem de.

Sonuç mu?

Sahnede sayısız insan ve sayısız rol var ama kimin ne çalıp ne oynadığı belli değil! Kimse rolünden, rolünü oynama biçiminden, sahneden ve seyirciden memnun değil. Doğal olarak kimse mutlu ve huzurlu değil.

Çözüm mü?

Bütün bu rol karmaşası bitmeden, herkes kendi rolünü içselleştirip bizzat kendisi oynamadan, ebeveynler çocuklarının “kendi rollerini” oynamaları hususunda üzerlerine düşeni yapmadan, çocuklar, gençler “kendilerinin” farkına varmadan bu karmaşa bitmez. Hele bizim gibi ülkelerde ve toplumlarda hiç bitmez.

Bu gerçeğin ışığında yola çıkarak her bireyin konumu, yaşı, ilişki düzeyi, sorumluluğu, duruşu ne olursa olsun “insan” olarak “kendi rolü” yine “kendisi” tarafından içselleştirilip oynanmaya başlanırsa çözüm adına en önemli adım atılmış olur.

Bunu yaparken içimizdeki suflörlük sabotajcısına da çok dikkat etmemiz gerektiğini unutmayalım lütfen!

 

Osman GÜZELGÖZ

osmanguzelgoz.com

Bir Irmak Sevginin Hikâyesi…

,

İnsandaki duygularla suyun akışı arasında önemli benzerlikler bulmuşumdur hep. Irmakların doğuşu, büyümesi, zaman zaman kaybolup sızıntılarla akışını sürdürmesi, önüne bentler yapılması, bu bentleri her defasında aşması, faydası, zararı, hep daha ileriye gitme hedefi gibi daha birçok unsur; suyu (ırmakları), insanın hislerindeki gelişmelerle beraber aklıma getirir.
Yamaçlarda, dağların eteklerinde, vadilerde belirir çoğu kez ırmaklar.
Doruklara yağan karların erimesidir ilk damlaları.
Toprağın altında sabırla bekler berfinler.
Yağmurla arkadaş olur sonra; çoğalır, büyür, büyür, büyür…
Irmağın ilk emeği alın teridir bu bekleyiş, çoğalma ve büyüme.

Adını coğrafyasından alır ırmaklar ve bastığı topraklara hayat verir adıyla. Çiçeklerin tebessümünde, güllerin kokusunda, tabiatın dokusunda onun adı yazılıdır; görülmeyen ve bilinmeyen.

Gariptir, dosttur, sırdır bir ırmak suyun akışı…
Varmak istediği denizlerdir, okyanuslardır.
Hedefi en büyüğe ulaşmak; sevgilisine kavuşmaktır.

Zaman zaman suyun akışı durdurulmak istenir; bentlerle, setlerle, barajlarla. Mecrası, yönü, yatağı değiştirilmek istenir. Bir ırmak su, bütün bunlara sabırla direnir, bekler. Onun için önemli olan akmaktır. Sızarak da olsak akmak ve “sevgiliye” her şeye rağmen ulaşmak. Çünkü O, bütün ırmakların denize varmayı arzuladığını, hepsinin çabasının bu yönde olduğunu bilir.

Kendini deniz olmaya, denizlere ulaşıp benliğinin vuslatına saklar.
İkide bir dalgalanmaz, köpürmez…

Zaman zaman ortadan kaybolduğu bile olur bu yüzden. Fakat gözlerden uzak akışını sürdürür bir ırmak su. Toprağın altının üstünden daha hayırlı olduğunu anlamıştır sanki o dönemlerde… Yeniden toprağın üstüne çıkmak için bekleyişini, çoğalmasını, en önemlisi de akışını sürdürür.

İnsanın yüreğine de böyle düşer doruklardan kar taneleri gibi sevgiler.
Sarılıp sarmalanır şefkatle. Gizlenir insanların kem gözlerinden, kıskançlıklarından.
Korunur kin ve nefretten, tabulardan. Hasretle, gurbetle, vuslat ateşi ile yanan yürek sıcaklığında büyütülür ırmaklar gibi.

Bir ırmak suyun akışıdır sevgi, insanın damarlarında.

İnsanın içindeki çiçeklerin tebessümünde, güllerin kokusunda, tabiatın dokusunda hep birilerinin adı yazılıdır görülmeyen ve bilinmeyen.
Gariptir, dosttur, sırdır sevgi insanın yüreğinde…

 

Kimi zaman çile ve gözyaşı sıkıntısıdır; kimi zaman acı, keder ve elem.

Kaderi aynıdır bir ırmak suyun akışı ile sevginin…
Önüne çıkan engeller, zorluklar değiştirmez bunu.

Dayatmayla, yok saymayla, baskıyla, işkenceyle akışı durdurulamaz sevgilerin. Tıpkı trilyonlar harcanarak yapılan barajların, bir ırmak suyun akışını durduramadığı gibi.

Herkes çok iyi bilmelidir ki bütün ırmaklar denize akar.

Bir suyun akış hikâyesi ırmağın denize dökülmesine; yürek sıcaklığında büyütülen sevginin öyküsü ise insanın toprakla kucaklaşmasına kadar sürüp gider…

Osman Güzelgöz

www.osmanguzelgoz.com

Çok Acelemiz Var Çoook!

,

Bir koşuşturmacadır gidiyor. Harala gürele yuvarlanıp gidiyoruz yaşam çarkının çemberinde. Ortalık toz duman. Halimiz harap ve çok yaman. Acaba kendi kıyametimiz ne zaman? “Acele giden ecele gider.” sözünü haklı çıkarırcasına, hız limitlerini her alanda hızla aşıyor ve sonumuza gözü kapalı, hızla koşuyoruz.

Dedim ya; çok acelemiz var dostlar çoook!

Beklerken de gidip gelirken de yerken, içerken, kendimizden geçerken de acelemiz var biliyorsunuz. Severken de nefret edip kızarken de ayrılmak ya da kavuşmak isterken de; evlenirken, boşanırken de acelemiz var. Bütün kararlarımızı acele veriyoruz. Bütün tepkilerimiz ve öfkelerimiz acil nedense! “Akletmek” aklımıza gelmiyor acilciliğimizden ötürü. Kendimize “Bir dur!” demeyi hiç mi hiç düşünemiyoruz.

Hızla acıkıyoruz. Abur cubur, ne bulursak hızla yiyoruz. Yemeğimiz biraz gecikse hızla kıyamet kopartıyoruz. Karnımız doysa bile gözümüz doymuyor; yedikçe yiyoruz. Hiç bulamayanlar için 20, az bulabilenler için 10, bulabilenler için 5 kişiye yetebilecek yiyecekleri bir başımıza hızlıca tüketebiliyoruz. Sonra hızla sancılanıyoruz. Soluğu acillerde alıyoruz acil vaka olmasak bile. Dedim ya; çok acelemiz var çoook!

Maçları daha ilk dakikalarda kazanmak, rakibimize ilk çeyrekte fark atmak istiyoruz. Hakemin her kararına itiraz ederken de futbolcumuz sahanın neresinde düşerse düşsün hemen “Penaltı!” diyoruz bütün faullere! Hükmümüzü hakemden önce verirken çok acelemiz var; bekleyemeyiz. Sevinmemiz, bağırmamız, stresimizi atmamız ve bir an önce “kendimizden” kurtulmamız gerekiyor.

İlk görüşte aşk, acil evlenme ve yine acil boşanma oranlarının en yüksek olduğu ülkelerden biriyizdir eminim. Öyle hızlı görüyor, öyle acele tanıyor, en ateşli şekilde seviyor, öyle telaşla âşık oluyoruz ki halimiz evlere şenlik adeta! Bütün bunlardan sonra ne oluyor dersiniz? İşte acele eden ecele gider misali boşanma oranları da aynı hızla artıyor. Aile hayatının dinamitlenmesi, toplumsal dinamiklerin yerle bir oluşu, negatif sosyal etkileşimin tavan yapması da acilen gerçekleşmiş oluyor.

Çocuklarımızla olan irtibatımız, ebeveynlik sorumluluklarımız, eşlerimiz ve çocuklarımızla olan diyaloglarımızda da farklı bir durum yok. Zaten öz benliğinde acilci olan birinin, hayatının diğer kısımlarında ya da ilişkilerinde farklı olmasını beklemek sizce de hayalcilik olmaz mı? Ne çocuk, çocukluğunu yaşayabiliyor bu acelecilikle; ne de anne-baba, ebeveynliğini!

Anneler, çok acelesi olduğu için çocuklarını anneannelerine veya babaannelerine teslim edip koşuşturmacaya devam ediyorlar. Yine anneler ve babalar, kısıtlı birlikteliklerinde bile çocuklarının ellerine hemen birer “akıllı” telefon ya da tablet verip onlardan daha kıymetli ve acil işlerine bakıyorlar!

Hemen ve en hızlı şekilde büyümelerini istiyoruz bütün çocuklarımızın. Bizim istediğimiz kariyeri seçmesini, okulunu bitirmesini, hızlıca iş güç sahibi olmasını, para kazanmasını; yine kendisi gibi kariyer, çevre, iş güç sahibi, hem de güzel mi güzel bir gelin ya da yakışıklı bir damat bulup evlenmesini “acilen” talep ediyoruz onlardan. Talep biraz yumuşak oldu sanırım; diretiyor, dayatıyor hatta daha da ileriye bile gidebiliyoruz bu beklentimize acilen kavuşmak için. Kendimiz birkaç yıl daha mutlu olabilmek için çocuklarımızın 40-50 yıllık hayatlarını bu aceleciliğimiz yüzünden “berbat” etmekten imtina etmiyoruz.

Acelecilikte zirveye çıktığımız en önemli alanlardan birisi de trafik! Ben kırmızı ışıkta beklerken arkamdaki araba kornaya basıyor. Bir bakıyorum henüz sarı ışık bile yanmamış. Belki de yanmak üzere; acilciler bunu hesaplayabiliyor çünkü. Benim kırmızı ışıkta piknik yaptığımı düşündüğü için ve onun da “tabakhaneye bilmem ne yetiştirmek” acelesi olduğundan asılıyor kornaya. Hatta bazen camı açıp sol elinin orta parmağı ile de tanıştırabiliyor beni!

Slalom yaparak hızla şerit değiştirenler mi dersiniz… Sağdan, soldan kaynak yapma ustaları mı dersiniz… En sağdan gelip önünüze kıranlar mı? Arkadan tampona dokunacak kadar sizi taciz edenlerden tutun da bindiği arabanın segmenti yukarı çıktıkça bütün trafiğe hükmetme, kendinden daha güçsüzüne hayat hakkı tanımama, “Açılın abiniz, (bu aralar daha çok da) ablanız geliyor!” haykırışlarını sıkça duyabiliyoruz acil olarak.

Yahu insan her yerde her şey için acele edebilir desek bile Allah’ın huzurunda da olur mu bu? İnanın orada da oluyor. Hem de tahmin bile edemeyeceğiniz kadar çok. En geç gelen Müslüman, cemaati yara yara en öne geçmeye çalışıyor. Hadi ön safta namaz kılmanın çok sevabı var, adamın da bu sevaba ihtiyacı var diyelim. Geçip gitsin ön safa. Bununla bitmiyor ki acelesi! İmam selam verir vermez aynı adam hemen kalkıp acele ile camiyi terk etmeye çalışıyor. Gelirken tepeleyip geçtiği diğer Müslümanları yine tepeleyerek aceleyle çıkıp gidiyor. Kalanlar ne yapıyor dersiniz? Onlar da acele ediyor; bir tesbihat yapış hızı var, aman Allah’ım! Dersiniz ki erken bitirenin duası kabul oluyor da diğerlerininki boşa gidiyor. Dedik ya önceden; imamın da müezzinin de cemaatin de çok acelesi var çoook!

Hiç ölmeyecekmiş gibi bu dünyaya çalışırken çok acele ediyoruz gerçekten. Zengin olmak, köşeyi dönmek, hak ettiğimizden de fazlasına hem de emek vermeden sahip olmak, bunu yaparken kul hakkına tecavüz etmek, adalet ve hukuku çiğnemek gibi hususlarda gerçekten çok acelemiz var. Ama iş, yarın ölecekmiş gibi öbür tarafı düşünmeye geldiğinde hepimiz yüzümüze gözümüze bulaştırıyoruz aceleciliği.

Aslında “Eskiden de böyle miydik acaba?” diye soruyorum kendime sık sık. Millet olarak böyle miydik? Böyle miyiz bütün toplum olarak? Genlerimiz mi etkili böyle olmamızda? İçimizdeki sabotajcı mı bizi bu hale getiriyor?

Neden bu acele?

Kendimize “Bi dur ya… Bi dur Allah aşkına!” diyemeyecek miyiz?

 

Osman Güzelgöz

İdare Et!

,

TDK Güncel Sözlüğüne “İdare etmek nedir?” diye sordum. İşte cevapları:

Yönetmek, çekip çevirmek, tutumlu kullanmak, yetmek, yetişmek, yeterli olmak, kurtarmak, hoş görmek, göz yummak, örtbas etmek…

Dilimize pelesenk olan bu güzel deyimin diğer anlamları ile alakalı da yorumlar yapılabilir elbette. Ama ben bu deyime karşılık olarak verilen son iki kavram üzerinde durmak niyetindeyim: göz yummak ve örtbas etmek.

Merhaba, nasılsın?

  • İdare ediyorum.
  • Babanla aran nasıl?
  • İdare ediyorum.
  • Sınavlar nasıl geçti?
  • İdare eder.
  • Geçinebiliyor musunuz?
  • İdare ediyoruz.
  • Evde vaziyetler ne durumda?
  • İdare ediyoruz.
  • Bu ara işler nasıl?
  • Eh işte! İdare ediyoruz.
  • Beyefendi size ceza yazmak durumundayım.
  • Ya abi idare etsen olmaz mı?
  • Ödemeyi geciktirmişsiniz. İşlem yapmam gerekiyor.
  • Abi bu seferlik idare et, valla bi daha geciktirmem…

Bu reel diyalog listesini daha da uzatmak ve çeşitli örneklerle zenginleştirmek mümkün. Millet olarak böyle idare etmek konusunda hiç kimse elimize su dökemez. En önemli meziyet ve maharetlerimizden birisi bu. Her halükarda idare ediyoruz yani.

Ebeveynler olarak çocuklarımızı idare ediyoruz, çocuklar da biz ebeveynlerini bir güzel idare ediyor. Biz, lüks özel okullara gönderip büyük paralar ödemeyi, istedikleri her şeyi hemen almayı, yaşları çok küçük olsa bile ellerine mutlaka birer akıllı (!) telefon ya da tablet vererek susturmayı çocuklarımız için en büyük marifet sayıyoruz. Çocuklar da habire test çözüp robotik özellikleri ile öne çıkmayı büyük başarı kabul ederek istedikleri her şeyi bizden koparma peşinde dirsek çürütüyorlar! Ama ne olursa olsun sonunda birbirimizi “idare ediyoruz” bence.

Alan razı veren razı!

Okul öncesi çocukları isterseniz hiç konuşmayalım. Hani şu büyük çoğunluğuna anneannelerin, babaannelerin baktığı; bakıcıya ya da kreşlere emanet ederek “rahatladığımız”, anne kokusuna hasret büyüttüğümüz minnacık çocuklarımız var ya! Ne yapsın neneler ve dedeler? Onlar da çocuklarını ve çocuklarının çocuklarını idare ediyorlar “torun sevgisi” hatrına.

Eşler birbirlerini, sevgililer hem birbirlerini hem sevgilerini; şoför her cinsten yolcularını, yolcular direksiyon sallarken aynı anda pek çok marifetini sergileyen şoförleri; amir memurlarının tembelliğini, memurlar amirlerinin kifayetsizliğini idare ediyor. Öğretmen öğrenci ve velileri, veliler okul yönetimlerini idare ediyor. Sporcular antrenörlerini, yöneticiler sporcularını; izleyici -en kötüsü olsa bile- dizi ve filmleri, kötü film ve diziler de ne izleyeceğini bilmeyen seyircilerini idare ediyor.

Aslında toplum olarak hepimiz seviyoruz “mış gibi” yapmayı. Örtbas etmeyi. Göz yummayı. Bize ait yanlışlara, eksikliklere göz yumulmasını. Kusurlarımızın örtbas edilmesini seviyoruz. Sürekli bastırılmışlık hoşumuza gidiyor bir anlamda. Okumuyor, öğrenmiyor, çaba sarf etmiyor, kendimizi geliştirmiyoruz. Sorunlarımızla yüzleşmeyi bilmiyoruz. Belki de büyüklerimizin çocukluklarından bize kadar bulaşan bir hastalık bu! Durduğumuz yeri “gelebileceğimiz” nihai nokta olarak görüyoruz. Gidebileceğimiz yeri bilmiyoruz. Sahip olduğumuz potansiyelden haberimiz yok. Dolayısıyla bir türlü kendimiz olamıyoruz.

“Optimal Koçluk” eğitiminde öğrendiğim ve çok hoşuma giden bir kavram var: İçimizdeki Sabotajcı. Hani şu bize sürekli olarak “Durumunu koru!” diyen; Aman ha! diyerek mütemadiyen gözümüzü korkutan iç sesimiz var ya! O işte! “Buradan kıpırdarsan helak olursun. Sonra burayı bile arar hale gelirsin. Ya gittiğin noktada umduğunu bulamazsan?” diye daha neler neler söylüyor bize. “Statü endişesi” iliklerimize kadar sirayet etmiş. Mevcudu muhafaza etmek, yetinmek yani kısacası “idare etmek” en önemli genetik özelliğimiz gibi, bu sabotajcının marifetiyle.

Başka iç seslerimiz de var elbette. “Her şeye rağmenci ol. Kendini tanı. Kendine inan. Bırak şu idare etmeyi. Kendini örtbas etme artık. Bakış açını değiştir. Hedeflerini belirle. Eylem planını yap ve sende var olan asıl potansiyeli ortaya çıkarmak için harekete geç!” diyen öz benliğimizin sesleri bunlar.

Kendimizi sabotajcılarımızdan kurtarıp öz benliğimizin sesini duyabilir hale gelmek yerine kendimizi ve birbirimizi “idare etmek” yolunu seçtiğimiz sürece bu hamur daha çok su götürür. Böyle bir konuyu gündeminize taşıdım diye bana da kızmayın lütfen.

Siz de beni idare ediverin” artık.

 

Osman Güzelgöz

osmanguzelgoz.com