İnançlar – Ön Yargılar ve İnsanlar…

,

Kişileri yöneten ve yönlendiren, doğruya veya yanlışa götüren, eksik bırakan ya da çoğaltan onların inançlarıdır!. Kişi inandığına göre şekillendirir kendini. Neye inanmak istiyorsa, neye daha çok inanıyorsa ona yönelir kişinin yüzü; güne bakan çiçekleri gibi.

İnsanların inançlarının algılanmasında, pekişmesinde, gelişmesinde ve kişiliğinin buna göre yoğrulmasında; benliğinde şemalar, kalıplar oluşmasında ailesinin (öncelikle anne-babasının, eşinin, küçükken etkilendiği bir rol modelinin…), okulunun (öğretmeninin), arkadaşlarının, mahallesinin, çevresinin, toplumunun, memleketinin önemli etkileri vardır. Bu etkilerin dozuna göre birçok bireyin inançları şekillenmiş ve gelişmiştir.

Dikkat ederseniz herhangi bir dini argümandan veya kavramdan bahsetmiyorum. “İnanç” kelimesini bilerek kullanıyorum. İnanmak belirliyor sonuçta hepimizin attığı adımları ve gideceğimiz yönü. İnandığımıza göre yaşıyoruz, konuşuyoruz, yazıyoruz, tartışıyoruz ve paylaşıyoruz.

Çevremize dikkatli bir nazarla bakalım isterseniz:

Paraya, paranın gücüne, paraya dayalı bir yaşam tarzının hâkimiyetine inanmış kişilerin yaşamlarını nasıl bu kavram çerçevesinde örgütlediklerini görürsünüz. Hani “Bu adamın dini, imanı para!” ya da “Bu adam adeta paraya tapıyor! ” dedikleri türden insanlar var ya; işte bu insanların hayatını şekillendiren ana unsur paradır, maldır, mülktür. Bunların, kendisine sağladığına inandığı güçtür!

İlme ve bilime inanmış insanlar vardır çevremizde. “Bana bir harf öğretenin 40 yıl kölesi olurum!” ifadesinin sahibini haklı çıkaracak kadar özverilidirler ilim öğrenme konusunda. “İlim Çin’de de olsa gidip arayıp bulacak kadar” ehemmiyet verirler ilme, öğrenmeye, bilmeye… Bilmek isterler, araştırırlar, deney yaparlar, çok okurlar. Bilimsel gelişmelerle yakından alakadar olur bu inanca sahip olanlar. Bu insanların yaşamını biçimlendiren en önemli kavram da doğal olarak bilgidir; ilim ve bilimdir.

Makam ve mevkileri önemseyen insanlar vardır. Arzuladıkları bir yere gelebilmek için akla ziyan akrobatik kıvraklıklar sergileyebilir bu tipler. Çünkü kendilerini çekip çeviren, yöneten ve benliklerini etkileyen en önemli kavram makamdır, mevkidir. Yönetmek hırsıdır belki de inandıkları en önemli husus. Bu insanların inançları bu hırs çerçevesinde etkiler kendilerini ve yön verir hayatlarına.

Bazı insanları da ön yargıları yönetir ve yönlendirir. Böyle insanların hayatlarını; bireyler, toplumlar, gruplar, partiler, takımlar, renkler, ırklar, diller, hayatı yaşama biçimleri ve benzeri konulardaki ön yargıları, saplantıları çerçeveler. Bir kere bir konuda beyinlerinde, yüreklerinde bir ön yargı çöreklenmişse bu insanlar asla iflah olmazlar, kimseyi de iflah etmezler. Müzmin muhalif olurlar herkese, her şeye… Gelişmeleri, değişim ve dönüşümleri asla benimsemezler böyle ön yargı mahkûmu insanlar. Kendileri değişseler bile değiştiklerini kabullenmezler. Bu sebeple kimsenin de değişmesini istemezler.

Statükocu, değişime direnen, ileriye doğru bir adım bile atmak istemeyen, bunu yapanlara da hep engel çıkaranlara bakın; genellikle ön yargılarla kendi kendini belli bir çembere hapsetmiş insanlardır bunlar. Kendilerini dünyanın merkezi olarak görürler. Kişiler, kurumlar ve gelişmeler hakkında verdikleri hükmün tartışılmasına bile tahammül edemezler.

Kendine, çevresine ve dolayısıyla toplumumuza en fazla zarar veren insanlar tam da bunlardır. “Sen neymişsin be abi!” türünden her şeyi en iyi bilen, burnundan kıl aldırmayan, kimseye söz hakkı tanımayan; en iyi hekim, en adil hâkim, en mükemmel hakem hep bunlardır. Her konunun uzmanıdırlar; en iyi araba onlarındır, en iyi onlar giyinir, en muhteşem mekânları onlar bilir.

Oysa asıl gerçek şudur:

Ön yargıları bütün değerlerin önüne geçmiş bu insanların çoğunlukta olduğu toplumlarda üretim olmaz, gelişme olmaz; sorunlar halledilmez, demokrasi ve hukuk gelişmez. Ruh ve yürek kuraklığı adeta havaya, suya ve toprağa negatif cemreler olarak düşüverir.

Fikir alışverişi, istişare etme, seviyeli tartışma, hayatı paylaşma, diyalog kurma, ortak paydalar etrafında buluşma gibi çağdaş vazgeçilmezlikler asla başarılamaz bu insanlarla. Çünkü en ciddi ve katı inançları ön yargılarıdır!

Siyasetteki bütün tıkanmışlıklar bunların eseridir. Demokrasinin kesintiye uğraması bunlar yüzündendir. Halkın iradesini bile hiçe sayar bu ön yargı esiri zavallılar. Onlara göre kendi fikirlerini kabul eden insanlar insandır, halktır, vatandaştır. Gerisi ancak banal tipler ve varlıklardır!

Böyleleri için, kendi ırkından olanın yaşama hakkı vardır sadece! Hatta kendi ırkının dışında ırk bile yoktur denebilir! Belki de bütün ırklar kendi ırklarından türemiştir!

Böyleleri için, kendi partisine oy veren haklıdır. Kendi takımını tutan doğru tercihte bulunmuştur. Rakamlar kendilerine göre sonuçlar vermelidir. Matematiksel, bilimsel ve genel kabul görmüş doğrular bile kendileri için uygunsa kabul edilmelidir.

Uzlaşma, kendi istekleri kabul edilirse uzlaşma olabilir. Sizi kendi akıllarında, yüreklerinde ve hasta benliklerinde bir kere çizmişlerse Siz ağzınızla kuş tutsanız!” ve “Yılanı deliğinden çıkarabilecek bir dil kullansanız!” bile faydası yoktur artık.

Kendileri kabul etmedikleri sürece siz hiçbir mevkiye, konuma, göreve aday olamazsınız. Hasbelkader aday olduktan sonra seçilip kazansanız ya da o göreve getirilseniz bile en seri şekilde “boykot” edilirsiniz. Hakkınızda gereğinin yapılması için her şey hemen yapılır.

Çok da pervasızdır bu ön yargılı, saplantılı insanlar. Merdiven altı rantçılığının zirvesinde gezinirler. Bırakın pastadan hakkınız olan payı almayı, pastanın ‘p’sini bile göstermezler size.

Kimisi bu pervasızlıkla dağları delip çölleri aşar ve kendisi gibi düşünmeyenleri yok etmek üzere didinip durur. Kimileri de bikir bir çay gibi, hayat hakkı tanımak istemediği insanların kanını kurutmak ister adeta!

Etrafımıza tekrar bakalım isterseniz; ne kadar da çok böyle insan var değil mi? Ne kadar tehlikeli bir toplumsal yapı içerisinde yaşıyoruz ve böyle bir ön yargılılar cehenneminde ayakta durmaya çalışıyoruz.

Benim bu tespitleri yaptıktan sonra sizden bir istirhamım olacak:

N’olursunuz gelin biz ön yargılı olmayalım. İnançlarımızı “insanlığımız” çerçevesinde yeniden gözden geçirelim. Varsa ön yargı kırıntılarımızı atalım, bırakalım, terk edelim gitsin. Bu konuda da kendimize “Bi dur!” diyelim. Derin bir nefes alalım ve düşünelim; hangi konularda nasıl bir yaklaşım sergiliyor ve hangi türden bir refleks ortaya koyuyoruz? En başta kendimize sonra da diğer insanlara nasıl davranıyoruz acaba?

Herkesi olduğu gibi kabul etmek büyük erdemdir. Kendimizi de!

Her birimizin hak ve hukuku başka bir bireyin hak ve hukukuna tecavüz etmemek ve saygılı olmakla sınırlıdır. Bu çerçevede yasalarımızı ihlal etmeden kendimizi özgürce yaşamalı ve ifade edebilmeliyiz. Kendini, hak ve hukukunu korumak, yaşamak ve özgürce ifade etmek durumunda olan herkese de bu hakkı çok görmemeliyiz.

Hayatı algılama biçimlerimiz, giyim kuşamımız, fikirlerimiz, üsluplarımız farklı olsa da ayrı partileri, takımları desteklesek de; ırkımız, dilimiz, rengimiz, mesleğimiz, meşrebimiz farklı olsa da hepimiz önce insanız. Önemli olan da insan olabilmek ve yine insan kalabilmek değil midir?

Dünya gemisinin Türkiye kamarasında sağlıklı ve mutlu bir biçimde yaşamak eşit ve hür insanlar olarak hepimizin hakkı değil mi?

Bir bilseniz insan olarak kabul edilmek ve bu hakkı yaşayabilmek ne büyük bir nimettir! Çünkü insan yaratılmışların en şereflisidir.

Allah kimseyi bu şereften mahrum bırakmasın…

Allah bu şereften yoksun kalmış olanların şerrinden bizi korusun…

 

Osman GÜZELGÖZ

osmanguzelgoz.com

Hayatın Kıymetini Bilmek ve Her şeye Rağmen Adil Yaşamak…

,

Bizlere bahşedilmiş olan en değerli hazine hayattır. Bu hazine, hayata dair unsurların bizlere armağan edilmesi ya da bir başka bakış açısı ile emanet edilmesidir. Canımıza da, cananımıza da, yârimize, yaranımıza da; tabiattaki bütün canlılara da, yeryüzündeki her insana da böyle bakmalıyız.

Bize sunulan imkânları kullanırken hayatı konforlu yaşayacağız diye eşyanın esiri olmamalı, yaratılış gayemizi asla unutmamalıyız.

Yaşamak; bakmak, görmek, hissetmek, duymak, düşünmek, konuşmak, sevmek hepimiz için çok kıymetli hayat unsurları ve paha biçilmez armağanlardır. Önemli olan bizim bunun ne kadar farkında olduğumuz; hayatın hakkını vererek ve hak edenlerle paylaşarak yaşayıp yaşamadığımızdır.

Konumumuz, durumumuz, maddi ve manevi varlığımız, makam ve mevkiimiz ne olursa olsun asıl olan yaşamaktır; sağlıklı, kaliteli, huzurlu, en mühimi de adil yaşayabilmektir. Bize bu nimeti bahşedene samimi teşekkürümüzü ancak bu yolla sunabilir ve emaneti ancak bu şekilde koruyabiliriz.

Bana göre herkes öncelikle kendi yaşamının sağlıklı, huzurlu, mutlu ve adil olup olmamasından sorumludur. Uçak yolculuklarına başlarken yapılan uyarı anonslarında şöyle bir cümle hep dikkatimizi çekmiştir bilirsiniz:

“Herhangi bir tehlike anında başınızın üstündeki kapaklar açılacak ve oksijen maskeleri ortaya çıkacaktır. Çocuklu yolcularımızın önce kendi maskelerini, daha sonra çocuklarının maskelerini takmaları gerekmektedir.”

Bu da çok net bir biçimde göstermektedir ki önce bizim ayakta durmamız, sağlıklı olmamız, yaşamımızın kaliteli ve adil olması gerekir. Böyle olabilirse ancak diğer insanlara karşı olan sorumluluklarımızı daha olumlu bir biçimde yerine getirebiliriz.

Kendini sevmeyenin başkasını sevme ihtimali zayıftır. Kendi sağlığını koruyamayanın başkasının sağlığı için sorumluluklarını yerine getirmesi mümkün değildir. Kendini bilmeyenin başkasını bilme şansı yoktur.

Kendimizle, kendi yaşamımızın kaliteli ve adil olması ile ilgili sorumluluklarımızı yerine getirdiğimizde önümüze hemen ailemiz ve çevremiz çıkar. Bu öncelikler sıralaması kendimiz, ailemiz ve yakın çevremizden başlayarak genişleyip yeryüzünün bütün insanları ve canlılarına kadar uzayıp gider.

Bu arada hayatı kaliteli ve adil yaşamak derken sakın bunun zenginlik, mal, mülk, para, pul, makam, mevki, menfaat ve bunlar için her şeyi mubah görmek olarak algılamayın. Ben burada hayatın özünden, bizatihi kendisinden bahsediyorum.

Çevrenize bakarsanız görürsünüz:

Nice fakir vardır ki hayatı birçok zenginden daha onurlu, kaliteli ve adil yaşamaktadır. Yine nice zengin vardır ki maddi bakımdan her imkânı olmasına rağmen hayatı bir türlü kaliteli, huzurlu ve adil yaşayamamaktadır.

Demek ki mesele zenginlik veya fakirlik değil; hayatı her şeye rağmen sevmek ve adil yaşamak anlamında sorumluluklarımızı yerine getirmektir.

Ne yazık ki hepimiz bu hususta çeşitli ihmallerle yaşıyoruz. Hem kendimizin yani bize emanet edilen bu kutsal hayatın kıymetini bilmiyoruz hem de ailemiz ve çevremizin hayatının huzurlu, sağlıklı ve adil olabilmesi için üzerimize düşeni yerine getirmiyoruz.

İnsanlar bazen kendi hayatlarını ve diğer insanların hatta pek çok canlının hayatını sıkıntıya sokacak hareketleri yapmakta adeta birbirleri ile yarışıyorlar.

Çıkın trafiğe, bunu görürsünüz. Hemen hemen bütün ortamlarda, bazen kutsal mekânlarda bile bunu görmek mümkün.

Kendi hayatımızın konforu adına, kendi çıkarlarımız için, küçük küçük şahsi menfaatler ya da sözüm ona sevap kazanmak adına başka hayatların konforuna tecavüz etmekten asla imtina etmiyoruz.

Kendine saygısı olmayan bir sürü insan, başkasına da saygı duymadığı için hayatı bazen yaşanılmaz hale getirebiliyor.

Burada ego ortaya çıkıyor. İnsanımızın egosu kendini sevmesi, kendi yaşamını kaliteli ve adil hale getirmesi anlamına gelmiyor maalesef. Aksine insan, egosunun esiri olunca hayatı hem kendine hem de çevresine zehir edebiliyor.

Kabahatimizi, eksikliğimizi, yanlışlarımızı, inatçılıklarımızı, yetersizliklerimizi idrak edip düşünerek aslımıza, özümüze dönmek varken sürekli olarak mazeret ve bahane üretiyoruz. Varsa yoksa nefsimizi tatmin, küçük ve şahsi çıkarlar… Minik sevaplar peşinde koşarak “kendini” kurtarma telaşı…

Oysa yaşamak, her şeye rağmen yaşamaktan geçiyor. Kendini ve çevreni sevmek, insanı ve doğayı sevmek, toplumu ve memleketini sevmek; her şeye rağmen sevebilmekten geçiyor. Yani hesapsız, kitapsız, beklentisiz, sevginin özünü yakalayarak sevmekten geçiyor.

Hayatın kendisi zaten güzeldir. Yaratılış bizatihi kendisi özel ve mükemmeldir. İnsan zaten yaratılmışların eşrefi olarak vasfedilmiştir. Böyle tanımlanan bir varlığın kendi yaşamını kaliteli, adil ve her şeye rağmen güzel yaşaması gerekir. Kendi yaşamı adil olmayanın başkası için adil davranabilmesi mümkün müdür?

Yine yüce bir beyan olarak aklımızda şu tavsiyenin kalması iyi olur diye düşünüyorum:

“İnsanların en hayırlısı insanlara faydalı olandır.”

Kendi yaşamının kıymetini bilen; iyi, güzel, anlamlı, sağlıklı, kaliteli ve adil yaşamayı sevgiyle ve her şeye rağmen başarabilen insanlar zaten kendi doğallıkları içerisinde mutlaka başkasının yaşamına da olumlu katkı sağlar. Bunu da herhangi bir beklenti ile değil, her şeye rağmen hayatı ve bu hayatı kendisine armağan edeni sevdiği için başarır.

Herkesin ama herkesin bu konuda öncelikle kendini ve bütün sorumluluklarını muhasebe etmesi, kendisi ile sık sık hesaplaşması faydalı olacaktır.

Hayatta bir kişinin bile yaşamının adil ve kaliteli hale getirmek adına atılacak faydalı bir adım tasavvur bile edilemeyecek önemli bir iyiliktir. Tabii ki öncelikle kendimizden başlayarak.

O zaman; Alvar İmamı Efe Hazretleri (Muhammed Lutfi Efendi)’nin dediği gibi biz de diyelim:

“Allah bizi İNSAN eyleye!”

 

Osman GÜZELGÖZ

İnsanlar – Roller ve İlişkiler

,

Hepimizin; kendimize, yaşama, topluma, en ciddi toplumsal kurum olan aileye ve bütün bunları etkileyen ilişkilere dair rolleri var. Aslında hayatımızın akışını; bu roller ve çeşitli aşamalarda bu rolleri ne kadar içselleştirdiğimiz belirliyor.

Bütün hayatımız boyunca bizim kendimiz için yazdığımız ve yine kendimiz için oynadığımız roller kısıtlı. Daha çok “yaratılış” gereği üstlendiğimiz roller bunlar ama bu rolleri oynamamızla alakalı zaman, mekân ve müdahil insan faktörü biçimlendiriyor hayatımızı. En önemlisi de biz ebeveynlerin bu roller üzerindeki etkileri, katkıları, müdahaleleri, ekleme veya çıkarmaları değiştiriyor benliğimizi.

Çocukluktan hatta bebeklikten başlayabiliriz bu roller üzerinde durmaya. Kız bebek – erkek bebek olarak doğuyoruz ve hızla kız çocuğu ya da erkek çocuk oluyoruz. Bu kavramlara dair rollerin kostümleri hemen giydiriliyor bize, bedenimize, aklımıza, ruhumuza. Bu rollerin sıkı ilişki içerisinde olduğu diğer roller istesek de istemesek de giriyor hayatımıza; Anne, Baba, Kardeş, Abi veya Abla, Kuzen… Liste uzayarak devam ediyor; Dede, Anneanne, Babaanne, Hala, Teyze, Amca, Dayı… Bakıcı, Öğretmen, Arkadaş ve daha pek çok karakter ve bunların oynadıkları, merkezinde bizim olduğumuz, en çok bizim etkilendiğimiz roller. Sonra büyüdükçe biz de bunlardan biri veya birkaçı olarak aynı unvanlarla bu rolleri oynamak durumunda oluyoruz.

Yaşama dair yadsınamaz bir gerçek bu aslında. Buraya kadar yapabileceğimiz ya da değiştirebileceğimiz herhangi bir şey de yok gibi değil mi? Tıpkı doğar doğmaz bize konulan isimler ve hemen omuzlarımıza yüklenen sorumluluklar gibi! Roller her birimizin kimliği oluyor zamanla. Filtrelerimiz rollerimizle gelişip büyüyor. Ajandalarımız rollerimizin gündemleri ile dolu. Nur topu gibi şemalarımız, kalıplarımız oluşuyor ve bizimle birlikte büyüyor hayatımızda.

Buraya kadar çok farklı veya bilinmeyen bir şey söylemedik değil mi? Aslında bundan sonra söyleyeceklerimizin daha iyi anlaşılması için hayatımızdaki bazı gerçeklerden bahsettik sadece.

Şimdi gelelim toplum, aile, evlilik, maç, trafik, siyaset, iş dünyası ve daha pek çok alanda ilişkiler bağlamında yaşanan sorunların temelinde yatan asıl konuya. Bana göre bütün bu alanlardaki “insan ilişkileri sorunlarının” temelinde de “roller” var. Bu rollerin algılanmasının, benimsenmesinin, doğru ya da yanlış bir şekilde içselleştirilmesinin, dayatılmasının etkisi var.

Hepimiz her aşamada “bencilce” birbirimizden rol çalıyoruz aslında. Bilerek ya da bilmeyerek. Sevdiğimizi sanarak. Koruduğumuzu zannederek yapıyoruz bunu. Daha çok da sevdiğimiz, kendileri için saçımızı süpürge ettiğimiz çocuklarımız adına yapıyoruz bu rol çalmaları. Eşimiz, sevgilimiz, en yakın arkadaşımız adına yapıyoruz. Herkesin her rolü ancak ben en iyi oynarım telaşı… Öz benliğimizin başarı ile oynayabileceği hayata dair rolleri bir türlü oynayamamamız ya da bu konudaki engellerimiz hep bu rol çalmaların eseri oysa.

Çocuk çocukluğunu, genç kız genç kızlığını, delikanlı delikanlılığını, öğrenci öğrenciliğini, öğretmen öğretmenliğini, gelin gelinliğini, anne anneliğini, kaynana kaynanalığını yapamayınca ya da sınırlarını aşınca roller birbirine karışıyor. Kaynana, gelinlik; gelin, kaynanalık yapmaya başlıyor. Anne hem bebek hem çocuk hem anne hem baba hem öğretmen hem her şey olmaya çalışınca hiçbir şey olamıyor. Baba mı? Zavallı babalar bütün bu karmaşa içerisinde kendilerini nereye koyacaklarını şaşırmış durumda. Sevgili mi, koca mı, erkek mi, baba mı, evlat mı? Yoksa hepsi birden mi?

Çocukları için saçlarını süpürge eden anneler ne yazık ki sadece çocuklarının yaşadığı ortamları biraz süpürebiliyor. Ancak “anne” ya da “baba” rolünün gerektirdiklerini yapma konusunda ortada herhangi bir başarı görülmüyor. Çünkü ebeveynler bir türlü çocuk rolünü çocuklarına bırakmıyor. Çocuklarının hikâyelerini ısrarla kendileri yazmaya, kendi hikâyelerini de çocuklarına yazdırmaya gayret eden acayip roller çıkıyor ortaya.

Kızının ya da oğlunun seçeceği mesleği belirlemekten, bırakın belirlemeyi bu konuda ısrar ederek baskı kurmaktan tutun da kızının veya oğlunun kiminle evleneceğine, nerede yaşayacağına, çocuklarına koyacakları isimlere kadar her şeylerine karışan ebeveynler düşünün! Rollerini gözünüzün önüne getirin. Kaosu tahmin edebilirsiniz. Ya da bırakın tahmini eminim siz de benzer kaosları yaşamış veya yaşanılmasına sebep olmuşsunuzdur.

Sadece ailede değil elbette. Hayatın her aşamasında, her ortamda bu rol çalma, rol karmaşası hâkimiyetini sürdürüyor. Hakem hakemliğini, hekim hekimliğini, hâkim hâkimliğini yapamıyor. Roller karmakarışık. En avam vatandaş bile hâkim olup yargılayabiliyor, hakem olup “penaltıya” hükmedebiliyor. Hekim olup önüne gelene reçete yazabiliyor.

Hepimizin en mükemmel yaptığı şey de Suflörlük” tabii ki! Bütün rollerin tekstleri elimizde, aklımızda ya; adeta benliğimize nakşetmişiz. Her fırsatta hemen kafamızı uzatıp her role müdahale ederek sufle vermek, hatta dayatmak aşk ve iştiyakımızı bir düşünün! Bunu çoğu zaman bütün rolleri birbirine karıştırarak yapıyoruz. Sahnede rolünü oynamak için çaba sarf edenlere asıl söylemesi, yapması gerekeni unutturanın, onu şaşırtanın biz olduğumuzu fark etmeden hem de.

Sonuç mu?

Sahnede sayısız insan ve sayısız rol var ama kimin ne çalıp ne oynadığı belli değil! Kimse rolünden, rolünü oynama biçiminden, sahneden ve seyirciden memnun değil. Doğal olarak kimse mutlu ve huzurlu değil.

Çözüm mü?

Bütün bu rol karmaşası bitmeden, herkes kendi rolünü içselleştirip bizzat kendisi oynamadan, ebeveynler çocuklarının “kendi rollerini” oynamaları hususunda üzerlerine düşeni yapmadan, çocuklar, gençler “kendilerinin” farkına varmadan bu karmaşa bitmez. Hele bizim gibi ülkelerde ve toplumlarda hiç bitmez.

Bu gerçeğin ışığında yola çıkarak her bireyin konumu, yaşı, ilişki düzeyi, sorumluluğu, duruşu ne olursa olsun “insan” olarak “kendi rolü” yine “kendisi” tarafından içselleştirilip oynanmaya başlanırsa çözüm adına en önemli adım atılmış olur.

Bunu yaparken içimizdeki suflörlük sabotajcısına da çok dikkat etmemiz gerektiğini unutmayalım lütfen!

 

Osman GÜZELGÖZ

osmanguzelgoz.com

Bir Irmak Sevginin Hikâyesi…

,

İnsandaki duygularla suyun akışı arasında önemli benzerlikler bulmuşumdur hep. Irmakların doğuşu, büyümesi, zaman zaman kaybolup sızıntılarla akışını sürdürmesi, önüne bentler yapılması, bu bentleri her defasında aşması, faydası, zararı, hep daha ileriye gitme hedefi gibi daha birçok unsur; suyu (ırmakları), insanın hislerindeki gelişmelerle beraber aklıma getirir.
Yamaçlarda, dağların eteklerinde, vadilerde belirir çoğu kez ırmaklar.
Doruklara yağan karların erimesidir ilk damlaları.
Toprağın altında sabırla bekler berfinler.
Yağmurla arkadaş olur sonra; çoğalır, büyür, büyür, büyür…
Irmağın ilk emeği alın teridir bu bekleyiş, çoğalma ve büyüme.

Adını coğrafyasından alır ırmaklar ve bastığı topraklara hayat verir adıyla. Çiçeklerin tebessümünde, güllerin kokusunda, tabiatın dokusunda onun adı yazılıdır; görülmeyen ve bilinmeyen.

Gariptir, dosttur, sırdır bir ırmak suyun akışı…
Varmak istediği denizlerdir, okyanuslardır.
Hedefi en büyüğe ulaşmak; sevgilisine kavuşmaktır.

Zaman zaman suyun akışı durdurulmak istenir; bentlerle, setlerle, barajlarla. Mecrası, yönü, yatağı değiştirilmek istenir. Bir ırmak su, bütün bunlara sabırla direnir, bekler. Onun için önemli olan akmaktır. Sızarak da olsak akmak ve “sevgiliye” her şeye rağmen ulaşmak. Çünkü O, bütün ırmakların denize varmayı arzuladığını, hepsinin çabasının bu yönde olduğunu bilir.

Kendini deniz olmaya, denizlere ulaşıp benliğinin vuslatına saklar.
İkide bir dalgalanmaz, köpürmez…

Zaman zaman ortadan kaybolduğu bile olur bu yüzden. Fakat gözlerden uzak akışını sürdürür bir ırmak su. Toprağın altının üstünden daha hayırlı olduğunu anlamıştır sanki o dönemlerde… Yeniden toprağın üstüne çıkmak için bekleyişini, çoğalmasını, en önemlisi de akışını sürdürür.

İnsanın yüreğine de böyle düşer doruklardan kar taneleri gibi sevgiler.
Sarılıp sarmalanır şefkatle. Gizlenir insanların kem gözlerinden, kıskançlıklarından.
Korunur kin ve nefretten, tabulardan. Hasretle, gurbetle, vuslat ateşi ile yanan yürek sıcaklığında büyütülür ırmaklar gibi.

Bir ırmak suyun akışıdır sevgi, insanın damarlarında.

İnsanın içindeki çiçeklerin tebessümünde, güllerin kokusunda, tabiatın dokusunda hep birilerinin adı yazılıdır görülmeyen ve bilinmeyen.
Gariptir, dosttur, sırdır sevgi insanın yüreğinde…

 

Kimi zaman çile ve gözyaşı sıkıntısıdır; kimi zaman acı, keder ve elem.

Kaderi aynıdır bir ırmak suyun akışı ile sevginin…
Önüne çıkan engeller, zorluklar değiştirmez bunu.

Dayatmayla, yok saymayla, baskıyla, işkenceyle akışı durdurulamaz sevgilerin. Tıpkı trilyonlar harcanarak yapılan barajların, bir ırmak suyun akışını durduramadığı gibi.

Herkes çok iyi bilmelidir ki bütün ırmaklar denize akar.

Bir suyun akış hikâyesi ırmağın denize dökülmesine; yürek sıcaklığında büyütülen sevginin öyküsü ise insanın toprakla kucaklaşmasına kadar sürüp gider…

Osman Güzelgöz

www.osmanguzelgoz.com

Çok Acelemiz Var Çoook!

,

Bir koşuşturmacadır gidiyor. Harala gürele yuvarlanıp gidiyoruz yaşam çarkının çemberinde. Ortalık toz duman. Halimiz harap ve çok yaman. Acaba kendi kıyametimiz ne zaman? “Acele giden ecele gider.” sözünü haklı çıkarırcasına, hız limitlerini her alanda hızla aşıyor ve sonumuza gözü kapalı, hızla koşuyoruz.

Dedim ya; çok acelemiz var dostlar çoook!

Beklerken de gidip gelirken de yerken, içerken, kendimizden geçerken de acelemiz var biliyorsunuz. Severken de nefret edip kızarken de ayrılmak ya da kavuşmak isterken de; evlenirken, boşanırken de acelemiz var. Bütün kararlarımızı acele veriyoruz. Bütün tepkilerimiz ve öfkelerimiz acil nedense! “Akletmek” aklımıza gelmiyor acilciliğimizden ötürü. Kendimize “Bir dur!” demeyi hiç mi hiç düşünemiyoruz.

Hızla acıkıyoruz. Abur cubur, ne bulursak hızla yiyoruz. Yemeğimiz biraz gecikse hızla kıyamet kopartıyoruz. Karnımız doysa bile gözümüz doymuyor; yedikçe yiyoruz. Hiç bulamayanlar için 20, az bulabilenler için 10, bulabilenler için 5 kişiye yetebilecek yiyecekleri bir başımıza hızlıca tüketebiliyoruz. Sonra hızla sancılanıyoruz. Soluğu acillerde alıyoruz acil vaka olmasak bile. Dedim ya; çok acelemiz var çoook!

Maçları daha ilk dakikalarda kazanmak, rakibimize ilk çeyrekte fark atmak istiyoruz. Hakemin her kararına itiraz ederken de futbolcumuz sahanın neresinde düşerse düşsün hemen “Penaltı!” diyoruz bütün faullere! Hükmümüzü hakemden önce verirken çok acelemiz var; bekleyemeyiz. Sevinmemiz, bağırmamız, stresimizi atmamız ve bir an önce “kendimizden” kurtulmamız gerekiyor.

İlk görüşte aşk, acil evlenme ve yine acil boşanma oranlarının en yüksek olduğu ülkelerden biriyizdir eminim. Öyle hızlı görüyor, öyle acele tanıyor, en ateşli şekilde seviyor, öyle telaşla âşık oluyoruz ki halimiz evlere şenlik adeta! Bütün bunlardan sonra ne oluyor dersiniz? İşte acele eden ecele gider misali boşanma oranları da aynı hızla artıyor. Aile hayatının dinamitlenmesi, toplumsal dinamiklerin yerle bir oluşu, negatif sosyal etkileşimin tavan yapması da acilen gerçekleşmiş oluyor.

Çocuklarımızla olan irtibatımız, ebeveynlik sorumluluklarımız, eşlerimiz ve çocuklarımızla olan diyaloglarımızda da farklı bir durum yok. Zaten öz benliğinde acilci olan birinin, hayatının diğer kısımlarında ya da ilişkilerinde farklı olmasını beklemek sizce de hayalcilik olmaz mı? Ne çocuk, çocukluğunu yaşayabiliyor bu acelecilikle; ne de anne-baba, ebeveynliğini!

Anneler, çok acelesi olduğu için çocuklarını anneannelerine veya babaannelerine teslim edip koşuşturmacaya devam ediyorlar. Yine anneler ve babalar, kısıtlı birlikteliklerinde bile çocuklarının ellerine hemen birer “akıllı” telefon ya da tablet verip onlardan daha kıymetli ve acil işlerine bakıyorlar!

Hemen ve en hızlı şekilde büyümelerini istiyoruz bütün çocuklarımızın. Bizim istediğimiz kariyeri seçmesini, okulunu bitirmesini, hızlıca iş güç sahibi olmasını, para kazanmasını; yine kendisi gibi kariyer, çevre, iş güç sahibi, hem de güzel mi güzel bir gelin ya da yakışıklı bir damat bulup evlenmesini “acilen” talep ediyoruz onlardan. Talep biraz yumuşak oldu sanırım; diretiyor, dayatıyor hatta daha da ileriye bile gidebiliyoruz bu beklentimize acilen kavuşmak için. Kendimiz birkaç yıl daha mutlu olabilmek için çocuklarımızın 40-50 yıllık hayatlarını bu aceleciliğimiz yüzünden “berbat” etmekten imtina etmiyoruz.

Acelecilikte zirveye çıktığımız en önemli alanlardan birisi de trafik! Ben kırmızı ışıkta beklerken arkamdaki araba kornaya basıyor. Bir bakıyorum henüz sarı ışık bile yanmamış. Belki de yanmak üzere; acilciler bunu hesaplayabiliyor çünkü. Benim kırmızı ışıkta piknik yaptığımı düşündüğü için ve onun da “tabakhaneye bilmem ne yetiştirmek” acelesi olduğundan asılıyor kornaya. Hatta bazen camı açıp sol elinin orta parmağı ile de tanıştırabiliyor beni!

Slalom yaparak hızla şerit değiştirenler mi dersiniz… Sağdan, soldan kaynak yapma ustaları mı dersiniz… En sağdan gelip önünüze kıranlar mı? Arkadan tampona dokunacak kadar sizi taciz edenlerden tutun da bindiği arabanın segmenti yukarı çıktıkça bütün trafiğe hükmetme, kendinden daha güçsüzüne hayat hakkı tanımama, “Açılın abiniz, (bu aralar daha çok da) ablanız geliyor!” haykırışlarını sıkça duyabiliyoruz acil olarak.

Yahu insan her yerde her şey için acele edebilir desek bile Allah’ın huzurunda da olur mu bu? İnanın orada da oluyor. Hem de tahmin bile edemeyeceğiniz kadar çok. En geç gelen Müslüman, cemaati yara yara en öne geçmeye çalışıyor. Hadi ön safta namaz kılmanın çok sevabı var, adamın da bu sevaba ihtiyacı var diyelim. Geçip gitsin ön safa. Bununla bitmiyor ki acelesi! İmam selam verir vermez aynı adam hemen kalkıp acele ile camiyi terk etmeye çalışıyor. Gelirken tepeleyip geçtiği diğer Müslümanları yine tepeleyerek aceleyle çıkıp gidiyor. Kalanlar ne yapıyor dersiniz? Onlar da acele ediyor; bir tesbihat yapış hızı var, aman Allah’ım! Dersiniz ki erken bitirenin duası kabul oluyor da diğerlerininki boşa gidiyor. Dedik ya önceden; imamın da müezzinin de cemaatin de çok acelesi var çoook!

Hiç ölmeyecekmiş gibi bu dünyaya çalışırken çok acele ediyoruz gerçekten. Zengin olmak, köşeyi dönmek, hak ettiğimizden de fazlasına hem de emek vermeden sahip olmak, bunu yaparken kul hakkına tecavüz etmek, adalet ve hukuku çiğnemek gibi hususlarda gerçekten çok acelemiz var. Ama iş, yarın ölecekmiş gibi öbür tarafı düşünmeye geldiğinde hepimiz yüzümüze gözümüze bulaştırıyoruz aceleciliği.

Aslında “Eskiden de böyle miydik acaba?” diye soruyorum kendime sık sık. Millet olarak böyle miydik? Böyle miyiz bütün toplum olarak? Genlerimiz mi etkili böyle olmamızda? İçimizdeki sabotajcı mı bizi bu hale getiriyor?

Neden bu acele?

Kendimize “Bi dur ya… Bi dur Allah aşkına!” diyemeyecek miyiz?

 

Osman Güzelgöz

İdare Et!

,

TDK Güncel Sözlüğüne “İdare etmek nedir?” diye sordum. İşte cevapları:

Yönetmek, çekip çevirmek, tutumlu kullanmak, yetmek, yetişmek, yeterli olmak, kurtarmak, hoş görmek, göz yummak, örtbas etmek…

Dilimize pelesenk olan bu güzel deyimin diğer anlamları ile alakalı da yorumlar yapılabilir elbette. Ama ben bu deyime karşılık olarak verilen son iki kavram üzerinde durmak niyetindeyim: göz yummak ve örtbas etmek.

Merhaba, nasılsın?

  • İdare ediyorum.
  • Babanla aran nasıl?
  • İdare ediyorum.
  • Sınavlar nasıl geçti?
  • İdare eder.
  • Geçinebiliyor musunuz?
  • İdare ediyoruz.
  • Evde vaziyetler ne durumda?
  • İdare ediyoruz.
  • Bu ara işler nasıl?
  • Eh işte! İdare ediyoruz.
  • Beyefendi size ceza yazmak durumundayım.
  • Ya abi idare etsen olmaz mı?
  • Ödemeyi geciktirmişsiniz. İşlem yapmam gerekiyor.
  • Abi bu seferlik idare et, valla bi daha geciktirmem…

Bu reel diyalog listesini daha da uzatmak ve çeşitli örneklerle zenginleştirmek mümkün. Millet olarak böyle idare etmek konusunda hiç kimse elimize su dökemez. En önemli meziyet ve maharetlerimizden birisi bu. Her halükarda idare ediyoruz yani.

Ebeveynler olarak çocuklarımızı idare ediyoruz, çocuklar da biz ebeveynlerini bir güzel idare ediyor. Biz, lüks özel okullara gönderip büyük paralar ödemeyi, istedikleri her şeyi hemen almayı, yaşları çok küçük olsa bile ellerine mutlaka birer akıllı (!) telefon ya da tablet vererek susturmayı çocuklarımız için en büyük marifet sayıyoruz. Çocuklar da habire test çözüp robotik özellikleri ile öne çıkmayı büyük başarı kabul ederek istedikleri her şeyi bizden koparma peşinde dirsek çürütüyorlar! Ama ne olursa olsun sonunda birbirimizi “idare ediyoruz” bence.

Alan razı veren razı!

Okul öncesi çocukları isterseniz hiç konuşmayalım. Hani şu büyük çoğunluğuna anneannelerin, babaannelerin baktığı; bakıcıya ya da kreşlere emanet ederek “rahatladığımız”, anne kokusuna hasret büyüttüğümüz minnacık çocuklarımız var ya! Ne yapsın neneler ve dedeler? Onlar da çocuklarını ve çocuklarının çocuklarını idare ediyorlar “torun sevgisi” hatrına.

Eşler birbirlerini, sevgililer hem birbirlerini hem sevgilerini; şoför her cinsten yolcularını, yolcular direksiyon sallarken aynı anda pek çok marifetini sergileyen şoförleri; amir memurlarının tembelliğini, memurlar amirlerinin kifayetsizliğini idare ediyor. Öğretmen öğrenci ve velileri, veliler okul yönetimlerini idare ediyor. Sporcular antrenörlerini, yöneticiler sporcularını; izleyici -en kötüsü olsa bile- dizi ve filmleri, kötü film ve diziler de ne izleyeceğini bilmeyen seyircilerini idare ediyor.

Aslında toplum olarak hepimiz seviyoruz “mış gibi” yapmayı. Örtbas etmeyi. Göz yummayı. Bize ait yanlışlara, eksikliklere göz yumulmasını. Kusurlarımızın örtbas edilmesini seviyoruz. Sürekli bastırılmışlık hoşumuza gidiyor bir anlamda. Okumuyor, öğrenmiyor, çaba sarf etmiyor, kendimizi geliştirmiyoruz. Sorunlarımızla yüzleşmeyi bilmiyoruz. Belki de büyüklerimizin çocukluklarından bize kadar bulaşan bir hastalık bu! Durduğumuz yeri “gelebileceğimiz” nihai nokta olarak görüyoruz. Gidebileceğimiz yeri bilmiyoruz. Sahip olduğumuz potansiyelden haberimiz yok. Dolayısıyla bir türlü kendimiz olamıyoruz.

“Optimal Koçluk” eğitiminde öğrendiğim ve çok hoşuma giden bir kavram var: İçimizdeki Sabotajcı. Hani şu bize sürekli olarak “Durumunu koru!” diyen; Aman ha! diyerek mütemadiyen gözümüzü korkutan iç sesimiz var ya! O işte! “Buradan kıpırdarsan helak olursun. Sonra burayı bile arar hale gelirsin. Ya gittiğin noktada umduğunu bulamazsan?” diye daha neler neler söylüyor bize. “Statü endişesi” iliklerimize kadar sirayet etmiş. Mevcudu muhafaza etmek, yetinmek yani kısacası “idare etmek” en önemli genetik özelliğimiz gibi, bu sabotajcının marifetiyle.

Başka iç seslerimiz de var elbette. “Her şeye rağmenci ol. Kendini tanı. Kendine inan. Bırak şu idare etmeyi. Kendini örtbas etme artık. Bakış açını değiştir. Hedeflerini belirle. Eylem planını yap ve sende var olan asıl potansiyeli ortaya çıkarmak için harekete geç!” diyen öz benliğimizin sesleri bunlar.

Kendimizi sabotajcılarımızdan kurtarıp öz benliğimizin sesini duyabilir hale gelmek yerine kendimizi ve birbirimizi “idare etmek” yolunu seçtiğimiz sürece bu hamur daha çok su götürür. Böyle bir konuyu gündeminize taşıdım diye bana da kızmayın lütfen.

Siz de beni idare ediverin” artık.

 

Osman Güzelgöz

osmanguzelgoz.com