Yapılmayacaklar Listemizin, Yapacaklarımıza Etkisi

,

Hemen hemen herkes “Yapılacaklar Listesi” veya “Alınacaklar Listesi” kavramlarını duymuştur, bu listeleri bilir. Hani, unutmamak için oluşturulan ve yaptıkça yanına çentik atarak maddelerini gündeminizden çıkardığınız listelerden bahsediyorum. “Aranacak Kişiler Listesi” ya da “Gezilecek Yerler Listesi” gibi…

İnsanlar zaman zaman bütün bu listeleri oluşturup maddelendirirler de nedense kendileri için birer YAPILMAYACAKLAR LİSTESİ ya da ALINMAYACAKLAR LİSTESİ oluşturmaz ve gereğini yerine getirdiklerinde buraya yazdıkları maddeleri gündemlerinden, hayatlarından çıkarmayı denemezler. Oysa bir YAPILMAYACAKLAR listemizin olması hem fiili olarak yapacaklarımızı hem de YAPILACAKLAR listemizin içeriğini doğrudan etkiler. Çünkü bu listeye yazıp gereğini yerine getirdiğiniz, artık sizin için YAPILMAYACAK olan, YAPILMAYAN her madde YAPILACAKLAR listenize bonus olarak yazılır kesinlikle.

Mesela aynı anda pek çok işi birden yapmaya çalışıyor ve hiçbirini bir türlü istediğiniz gibi yapamıyor, bitiremiyor, başaramıyor olabilirsiniz. YAPILMAYACAKLAR listenize hemen ODAKLANAMAMAK diye bir madde yazın. Odaklanamamayı gündeminizden çıkarmaya çalışın. Göreceksiniz YAPILACAKLAR listenizdeki maddeler yavaş yavaş azalacaktır.

Mesela yapacaklarınızı sürekli olarak erteliyorsunuz diyelim. Hemen YAPILMAYACAKLAR listenize ERTELEMEK diye bir madde yazarsanız ve bunu artık yapmazsanız yani ERTELEMEZSENİZ, yapılacaklar listenizde sürekli ertelediğiniz bir maddeden, işten, konudan hemen kurtulabilirsiniz.

Mesela her şeyi KAFAYA TAKMAK gibi bir sıkıntı mı yaşıyorsunuz? Bunu da YAPILMAYACAKLAR listenizin önemli maddeleri arasına mutlaka koyun ve bunun üzerinde çalışın. Her şeyi kafanıza takmanın size nelere mal olduğunu düşünün. Aslında kafaya takmanın hiçbir sorununuzu çözmediğini fark etmenize yarayacak, bu maddenin YAPILMAYACAKLAR listenizde olması.

Tüm bunları düşünerek siz de kendi kendiniz için bir YAPILMAYACAKLAR LİSTESİ oluşturun bence. Gündeminizdeki, hayatınızdaki, zihninizdeki, ruhunuzdaki pek çok düşünceyi, duygu durumunu, eylemi, eylemsizlikleri bu açıdan yeniden değerlendirin. Bu listeye yazıp üzerinde durup çalışarak yaşamınızdan çıkaracağınız YAPILMAYACAKLAR; farkında olmadığınız, üstünü bir şekilde örtmüş olduğunuz pek çok olumluluğu yeniden gündeminize taşıyacak, sizi daha mutlu ve huzurlu kılacaktır.

  • Sürekli Tahminlerde Bulunmak
  • Önyargılı ve Peşin Hükümlü Olmak
  • Varsayımlarda Bulunmak
  • Her şeyi Kişiselleştirmek
  • Hayır Diyememek – Reddedememek
  • İyi ve Etkin Dinlemek Yerine Çok ve Etkisiz (Gereksiz) Konuşmak

Bu ve daha da çoğaltabileceğiniz maddeler sizi hep negatif etkilemiyor mu? Yapacaklarınızı, hedef belirlemenizi, harekete geçmenizi, başarmanızı olumsuz etkileyen hususlar değil mi bunlar?

Mesela;

  • Ani Tepkiler ve Öfke Patlamaları
  • Endişe – Kaygı – Korku ve Panik
  • Umutsuzluk ve Karamsarlık

Mesela;

  • Atalet – Tembellik – Üşengeçlik ve Ertelemeler

Ruhumuza adeta aşısı olmayan virüsler gibi saldıran ve kişiliğimizi doğrudan etkileyen; hem kendimize hem de ailemize, çevremize, insanlara zararı olan çeşitli duygu durumlarımız var biliyorsunuz.

Mesela;

  • Dedikodu ve Gıybet Yapmak
  • Yalan – Kendimizi Kandırmak
  • Küfür ve Kötü Konuşmak
  • Kin – Nefret Ve Ötekileştirmek
  • Mazlumun Ahını Almak – Haksızlık Yapmak
  • Anne Baba Bedduası Almak

“KEŞKE şu zamanımızı çalan, bizi verimsizleştiren TV – BİLGİSAYAR – TELEFON ve İNTERNET BAĞIMLISI OLMAK maddesini de unutmasaydınız!” dediğinizi duyar gibiyim haklı olarak.

Evet! Şimdiden tezi yok kendimiz için birer YAPILMAYACAKLAR LİSTESİ hazırlayalım. Varsa yeniden gözden geçirelim. Üzerinde hassasiyetle duralım. Yapılmayacaklar listemiz bilgisayarımızda, telefonumuzda, kütüphanemizde, dolaplarımızın kapağında ama mutlaka sürekli görebileceğimiz, fark edebileceğimiz bir yerde olsun.

Şunu asla unutmayalım lütfen:

YAPILMAYACAKLAR listemizden düşeceğimiz her bir madde hayatımıza, günümüze, aklımıza, ruhumuza kolaylıklar, huzur, dinginlik ve mutluluk kazandıracaktır. O zaman artık ERTELEMEYELİM ve hemen şimdi YAPILMAYACAKLARI yapmamaya başlayalım…

Osman Güzelgöz
www.guzelgozkocluk.com

Bağışıklık Sistemimiz İçin Mucize Formül!

,

Böyle toplumsal ve küresel kaos ve karmaşa zamanlarında ortaya çeşitli tellallar, bezirganlar, medya ya da sosyal medya maymunları; merdiven altı fikir, din ve bilim adamları çıkıyor. Hatta bunlar öyle çok ve öyle pervasız durumda oluyorlar ki yaratılan bilgi kirliliği yaşanan salgından, karmaşa ve kaostan daha riskli hale geliyor.

Koronavirüs pandemisi (küresel salgın) bizi yine böyle bir tablo ile karşı karşıya getirdi. Aman Allah’ım! Piyasa doktor olmayan doktordan, bilimden haberi olmayan bilim adamından, dini anlamamış din adamından, kendisi sosyalleşememiş sosyal medya maymunundan geçilmiyor. Ahkâm kesmenin, nasihatin, reçetenin, “mucize formülün” bini bir para!

Bu saldırılar altında bizler de rüzgârın önünde oradan oraya savrulan yaprağa, ehliyetsiz ve kifayetsiz muhterislerin çiğneyip geçtiği toprağa dönmüş durumdayız. Kim olduklarına, yeterlilik ve liyakatlarına; ne dediklerine, niye söylediklerine, nerede paylaştıklarına bakmadan adeta emir kuluymuşuz gibi itaat etmenin, her denileni yapmanın çaresizliğini yaşıyoruz.

Yaşadığımız küresel salgınla ilgili olarak bu bahsettiğim kitlenin üzerinde en çok durduğu konuların başında bağışıklık sistemimizi güçlendirmek geliyor. Krizi ahlaksızca, pervasızca fırsata çevirmek isteyen “ölü soyucular” kolları sıvamış ve bağışıklık sistemimizi güçlendirmek üzere habire reçete yazıp duruyorlar. Evlerimiz sarımsak ve soğan kokusundan geçilmiyor. Zencefilden zerdeçala, sumaktan limona tüm sözde reçeteleri vücudumuza taşıyıp duruyoruz.

Virüse karşı mücadele açısından elbette direncimiz önemli. Bunun için de bağışıklık sistemimizin güçlü olması gerekiyor, evet. Zaten insanları virüs öldürmüyor. Koronavirüs insanları öldürseydi bugün virüsün bulaştığı (tanısı pozitif çıkan) her insan ölmüş olurdu. Vaka ve hayatını kaybeden kişi sayılarına baktığımızda bu tabloyu çok net görüyoruz. Virüse direnç gösterememek, bağışıklık sistemimizin güçlü olmaması gibi durumlarda, ileri yaşlarda ve altta herhangi bir kronik hastalığı olanlarda ölüm oranı yüksek.

Bütün bunları bilim insanları, hekimler, konunun ehli olanlar zaten söylüyor. Asıl söylenmesi, üzerinde durulması ve dikkat çekilmesi gereken önemli şu husus ise bütün bu karmaşa içerisinde tam olarak, olması gerektiği gibi ifade edilmiyor, söylenmiyor, altı hassasiyetle ve önemle çizilmiyor: Önemli olan bağışıklık sistemimizi nelerin güçlendireceği veya nelerle güçlendireceğimiz değil; direncimizi azaltan, bağışıklık sistemimizi zayıflatan unsurların neler olduğudur. Bu unsurların başında endişe, kaygı, korku ve bütün bunların zihnimizde, bilinçaltımızda dolayısıyla da bedenimizde oluşturduğu STRES geliyor.

Evet.. Bağışıklık sistemimizi zedeleyen, güçsüzleştiren, zayıflatan, direncimizi azaltan duyguların başında STRES geliyor.

Şimdi size Daniel GOLEMAN’ın “Duygusal Zekâ” isimli kitabından bazı alıntılar yapacağım. Dikkatle okumanızı, incelemenizi tavsiye ediyorum:

“… Kaygı –hayattaki baskıların uyandırdığı sıkıntı- bir hastalığın iyileşme süreci ile bağlantısı bilimsel olarak en iyi kanıtlanmış olan duygudur.

… Yale’li Psikolog Bruce McEwen stres-hastalık bağlantısı üzerindeki çok sayıda araştırmayı gözden geçirirken, bunun çok çeşitli etkilerinden söz etmiştir: Bağışıklık işlevini, kanserin metastaz hızını artırmasına neden olacak derecede engellemesi; virüs enfeksiyonlarına karşı direnci azaltması; ateroskleroza (damar tıkanmasına) yol açan plak oluşumunu ve miyokardiyal enfarktüse yol açan kan pıhtılaşmasını artırması; 1. Tip şeker hastalığının başlangıcını ve II. Tip şekerin gelişmesini hızlandırması; astım krizlerini kötüleştirmesi ve başlatması.

… Beynin kendisi de, hipokampusun ya da belleğin zarar görmesi gibi, sürekli stresin uzun vadeli etkilerine açıktır.

… Cornegie-Mellon Üniversitesi’nden Psikolog Sheldon Cohen , İngiltere’nin Sheffield kentinde soğuk algınlığı üzerinde ihtisaslaşmış bir araştırma bölümündeki bilimcilerle birlikte bilimsel açıdan en inandırıcı araştırmalardan birini gerçekleştirmiştir. Bu araştırmada, hayatlarında ne kadar stres hissettikleri dikkatle değerlendirilen insanlara daha sonra sistematik olarak bir soğuk algınlığı virüsü bulaştırılmıştır, ancak virüse maruz kalan herkes soğuk algınlığına yakalanmamıştır. Dayanıklı bir bağışıklık sistemi soğuk algınlığı virüsüne karşı direnebilir ve direnir. Cohen, daha stresli insanların soğuk algınlığına yakalanmaya daha yatkın olduğunu bulgulamıştır. Az stresli olanların yüzde 27’si virüse maruz kaldıktan sonra soğuk algınlığına yakalanırken, bu oran daha stresli bir yaşantı sürdürenlerde yüzde 47 olmuştur; bu da stresin tek başına bağışıklık sistemini zayıflattığının doğrudan bir kanıtıdır.

… Özellikle sinir bozucu olayların yoğun bir biçimde üst üste gelmesinden üç dört gün sonra, bu kişilerin soğuk algınlığına ya da üst solunum yolu enfeksiyonlarına yakalandıkları görülmüştür. Aradan geçen bu sürenin bildiğimiz birçok soğuk algınlığı virüsünün kuluçka dönemine tam denk düşmesi, virüsü en kaygılı ve sıkıntılı dönemlerinde kapanların hastalanmaya özellikle açık bir hale geldiklerinin göstergesidir…”

Kaygı, endişe, sıkıntı, evham gibi duygularla oluşan stresin bağışıklık sistemini zayıflattığı, virüslerin daha çabuk ve etkili bir biçimde bünyeye zarar vermesine yol açtığı çok açıktır. Elbette bu konu ile ilgili pek çok bilimsel araştırma, bulgu ve veriden örnek verilebilir. Ben sadece konumuzla ilgili önemli birkaç araştırmayı alıntılayarak salgının tahribatının bedensel, sosyal ve duygusal boyutuna dikkat çekmek istedim.

Şimdi derin bir nefes alalım ve sakin bir biçimde düşünelim; bağışıklık sistemimizi güçlendirmek, en azından zayıflatmamak için aklın ve bilimin sözünü dinleyelim. Uykumuza ve beslenmemize dikkat edelim. Mesafe, temas, hijyen ve izolasyon uyarılarına elbette çok dikkat edelim. Ama en çok da kaygıdan, sıkıntıdan, evhamdan; yani stresten uzak duralım. Sosyal ve duygusal durum açısından güçlü olamazsak bağışıklık sistemimizi soğan, sarımsak, zencefil, limon ve sumakla güçlü kılamayız. STRES altındaki bir zihin ve bedenle virüs mücadelesini kazanamayız.

Bağışıklık sistemimizi güçlendirmek için uyduruk merdiven altı mucize formüller aramaktan, bu anlamda her söylenene inanmaktansa; Yaratıcımızın bize bahşettiği HAYATIMIZIN kıymetini bilelim. Hayatın hakkını vererek ve bütün hayatlara saygı göstererek yaşayalım. İhmal ettiğimiz kendimize doğru içsel bir keşif gezisine çıkalım. İhmal ettiklerimizi arayıp konuşalım.

Kendimizden başlayarak her şeye değer bulduklarımıza ve her şeye rağmen sevdiklerimize “Hayatı ve seni seviyorum!” diyelim…

Göreceksiniz, başaracağız…

 

Osman Güzelgöz
www.guzelgozkocluk.com

İnsanlar ve Karizmaları

,

Karizma veya karizmatik kavramlarını çok duyuyoruz değil mi? Zaten anlamını bilse de bilmese de herkes “karizmatik” olmak peşinde. Bu kavram nedense daha çok erkeklere, özellikle de genç ve yakışıklı erkeklere yakıştırılıyor. Sanki kadınların, çocukların veya yaşlıların “karizmaları” olamazmış gibi!

Karizma kelimesi; İngilizcede “sevgi ve hayranlık kazanma yeteneği”(charisma) anlamında kullanılmaktadır. Bu sözcük Almancada aynı manaya gelen “charisma” kelimesinden alıntıdır. (İlk kullanımı: 1922 Max Weber, Alm. sosyolog.) Kökeni Eski Yunancaya dayanmaktadır. Eski Yunancada “sevinmek, sevinç duymak” fiilinden türetilmiş; “zarafet, lütuf, güzel davranış” kavramlarının karşılığı olarak kabul edilmiştir.

Karizma kavramının sözlüklerdeki diğer anlamlarının özeti de şöyle:

“Bir kimsenin kişiliği etrafında oluştuğu kabul edilen ve niteliği kolay açıklanamayan, hayranlık uyandıran etkileyici güç. Kişisel nitelik, karakter özellikleri… Kişinin, birçok farklı ortamda bulunduğunda bile o çevrelerde de kendisine saygı duyulmasını sağlayan hali, durumu ve davranışlarından ötürü kazandığı göreceli statü…”

“Bu da nereden çıktı şimdi?” dediğinizi duyar gibiyim; hemen sebebini arz edeyim:

Bendeniz henüz Optimal Yaşam Koçluğu’nun Değerli Ekibi ve Eğiticileri ile tanışmadan önce de KOÇ’muşum meğer! Hem de sistematiğini bilmeden koçluk yapıyormuşum kendi kendime ve çevreme :)… Yaşanmışlıklarım, tecrübelerim, iletişim uzmanlığım, ailem, çevrem ve daha pek çok unsurun varlığı ve birbirleriyle ilişkileri bana koçluk yaptırıyormuş. İşte bu eski zamanlarda ben “Karizmalar” üzerine bir yazı yazmışım. Arşivimde duruyordu bu yazı. Daha o zamanlar Yaşam Koçluğunun nüanslarını, uygulama modellerini, tekniklerinden bazılarını, alet çantasını, güçlü ve etkili sorularını (kısmen de olsa) biliyormuşum. Beden, Zihin ve Ruh bütünlüğü kavramını metodolojik olarak analiz etmemişim ama nasıl olmuşsa “Her insanda 3 temel karizma vardır; bunlar AKIL, RUH ve BEDEN Karizmalarıdır” diye yazmışım.

O zaman düşünüp yazdıklarımın bugün KOÇLUK bilgilendirilmelerimle örtüşmesine ne kadar seviniyorum bilemezsiniz! Bu sevincimi de “Karizmalar” üzerinden sizlerle paylaşmak istedim.

Evet… Bana göre kadın, erkek, çocuk, genç, yaşlı her insanda 3 temel karizma vardır. Bunlar Beden, Ruh ve Akıl karizmalarıdır. Biz bu karizmalarımızın hepsinin aynı anda farkına varamıyor olabiliriz. Hepsinin yansımalarının hayatımıza eşlik ettiğini her zaman göremiyoruz belki. Üçü bir arada olmuyor yaşamımızda. Ya da bu üç karizmamızın dengesini kuramıyor, onları ahenkli bir biçimde içselleştiremiyoruz.

Belki de yaşadığımız bütün dertlerin, sıkıntıların, çözemediğimiz pek çok sorunun altında bu gerçek yatıyor. Zaten insanlar da “karizma” kavramını daha çok fiziki özelliklere, giyime ve benzer detaylara indirgemiş durumda. Biz de bir insan olduğumuza göre kendi karizmalarımızı yüzeyselleştirmişiz ve bu konuda kendimizin farkında değiliz maalesef.

Yaratıcımız aslında hepimize bu üç karizmayı birlikte bağışlayıp sorumluluğunu da yine bize yüklemiş. İlahi bütün kaynaklar bu karizmaların varlığına işaret eder ve “AKIL, RUH ve BEDEN karizmalarınızın farkına varıp uyumlu bir biçimde hayatınıza katarsanız mutlu olursunuz.” der. Ama biz bir türlü üçünü bir araya getiremiyoruz. Hatta bırakın üçünü; bazen birinin bile farkına varamıyor ve bu nedenle de bir türlü “kendimiz” olamıyoruz. Böylece kendimizle ilgilenmeyi bırakıp hep birilerinin karizmalarının peşine düşüyor, onların karizmalarını konuşuyor ve onlara benzemeye çalışıyoruz.

Konunun biraz daha kolay ve iyi anlaşılması için detaylandıralım, örnekleyelim; çevremize ve dolayısıyla da kendimize karizmaların penceresinden şöyle bir bakalım:

Kişi zengindir, başarılıdır, zekidir. Kafası iyi çalışır. Yani AKILLI kabul edilir. Parası vardır; iyi yaşamak, iyi giyinmek ister. Yani aklı ve parası ile “karizmatik” olmak ister. Ama başaramaz! Çünkü ruhsal olarak tatminsizdir. Hastalıkları vardır. Duygusuzdur. İyi bir paylaşımcı değildir. Tonlarca para verip üstüne başına aldığı şeyleri bir türlü kendine yakıştıramaz. Rüküşlükten kurtaramaz kendini. Çünkü Ruh ve Beden karizmalarının farkında değildir. Bu nedenle mutlu olamaz. Sorunları vardır. Çünkü karizmaları arasında olması gereken ahenk ve dengeyi kuramamıştır.

Beden karizmasını sadece fiziki görünüm ve ölçüler olarak ele alanlar çok yanılır. Gözler, eller, ayaklar, ten, dudaklar, bakışlar, tebessüm, doğru yürümek, dokunabilmek, oturma biçimi ve daha birçok faktör vardır. Beden Dili kavramı bize zaten BEDEN karizmasının önemini anlatmaktadır. Beden dilini bilmeyenin, kendi bedeninin farkında olmayanın huzurlu ve mutlu olması; üçlemeyi tamamlaması, ruhu ve aklıyla bütünleşmesi mümkün değildir.

Hani bir “ne giyse yakışanlar” vardır. Bir de “Ne giyse yakıştıramayanlar!”

Hani bazı kişiler giydiklerini taşırlar, bazı kişileri de giydikleri taşır, bilirsiniz!

Bazı insanların sadece bir tebessümü bile etkiler sizi, heyecan verir, mutlu kılar.

Bazı insanlar ruhlarının ışığını yansıtır kendi aklına, bedenine ve çevresindekilere. Aydınlatır varlığı ile dokunduklarını.

Bazen bedeninin farkında olan ışıl ışıl, tiril tiril insanlar görürüz çevremizde. İçten içe gıpta ederiz. O da bunu hisseder ve mutlu olur. Duyguları da vardır, hissedişi de. Yani beden ve ruh karizması ideal gibidir. Ama konuştukları, yaptıkları, ilişkileri, iletişimi hiç de AKILLICA değildir. Algısı zayıftır. Zekice yaklaşımları yoktur. Öngörüleri azdır, öngörebildikleri ise isabetsizdir, tutarsızdır. Üçlemenin bir ayağının eksik olduğunu anlarsınız. Kendisi bunun farkında değildir belki ama siz fark edersiniz. “Her şeyim var ama neden başarılı ve mutlu değilim?” der çoğu zaman. Aslında her şeyi yoktur işte! Karizmalarından birisi fonksiyonel değildir.

Bazen de AKIL ve BEDEN karizmaları ideale yakın olan ama RUH karizması hissedilmeyen insanlar görürüz çevremizde. Ya da biz yaşarız bu karizmamızın eksikliğini. Hani her şeyi var ama “çok ruhsuz” ya da “Bunun içi boş!” denilen türden…

Hangisi önce gelmeli veya hangisi daha güçlü olmalı ya da hangi sıralamaya göre karizmalarımızla ilgilenmeliyiz diye sormak boşa kürek çekmektir. Burada öncelik sonralık değil her birinin benliğimizdeki, yaşamımızdaki, paylaşımlarımızdaki yeri; huzur ve mutluluğumuza olan etkisi önemlidir. Burada bu üç karizmamızın varlığımız için gerekli olan dengesi ve farkındalığımızdaki ahengi mühimdir. “Gerisi sadece teferruattır.” deyip geçebiliriz…

Dikkat ederseniz bazen 1 var 2 yok, bazen 2 var 1 yok örnekleri üzerinden gidiyoruz. Bu örnekleri istediğiniz kadar çoğaltabilirsiniz. Başka yerlere bakmaya da gerek yok bunun için. Sadece kendimize ve yakın çevremize baktığımızda sayısız örnek görürüz zaten.

Peki, Ruh, Beden ve Akıl Karizmalarının üçü de ideal veya ideale yakın olan insanlar yok mudur? Elbette vardır. Kendisi ile barışık yani kendi kendisinin farkında olan; huzurlu, mutlu, başarılı, akıllı, paylaşımcı, vermeyi bilen, empatisi yüksek, kendine, hayata ve çevresine “değer” katabilmiş olan, üreten; bedeni, aklı ve ruhu ile kendini aydınlatmış ve bu aydınlanmanın ışıltılarını çevresine de yansıtabilmiş olan insanlara bakın. Bunu rahatlıkla görebilirsiniz.

Karizma veya Karizmatik sözcüklerini şimdi tekrar değerlendirelim. Kelimenin kökeninde var olan “zarafet, lütuf, güzel davranış” gerçeğini önce kendimiz için, sonra da diğer bütün insanlar için yeniden düşünelim. Aynı zamanda bir “sevgi ve hayranlık kazanma yeteneği” olan karizmalarımızın dengesine ve ahengine bu pencereden tekrar bakıp hayatımızdaki yerini yeniden gözden geçirelim.

Yaratıcımızın bize bahşettiği bu üç karizmamızın; beden, zihin ve ruh üçlemesi olarak kıymetini bilelim. Bu çerçevede benliğimizde oluşan “farkındalık”, hayatımızın gerçeği olsun. Seçeneklerimizi bu gerçeğe göre yeniden belirleyip yola çıkalım. Huzura ve mutluluğa doğru, karizmalarımızın farkında olarak yürüyelim. Göreceksiniz, o zaman “hedeflerimize” ulaşmamız hususunda daha başarılı olacağız.

 

Osman Güzelgöz

www.osmanguzelgoz.com

Bu Bir Emine Bulut Yazısı Değildir!

,

Toplum olarak iyi-kötü, güzel-çirkin ve maddi-manevi her şeyi çok çabuk, acelenin de acelesi bir biçimde tüketiyor; yiyip bitiriyoruz. Önümüze ne gelirse acil bir biçimde eritip yok ediyor; gözümüzü yenisine, yenilerine dikiyoruz. Bu yüzden belki midemiz ve zihnimiz doymuş olsa bile gözümüz bir türlü doymuyor. Hepimiz birer modern tüketim tapınağı yaptık bedenimizi, zihnimizi ve ruhumuzu. Yine hepimiz tükettiklerine tapan varlıklar olup çıktık maalesef.

Trafikte hızlı ve aciliz. Maçta da öyle. Tatile giderken de öyleyiz, dönerken de! Yemek isterken de, yerken de! Neye ulaşmak istiyorsak hemen olmasını istiyoruz. Hızlı ve acilen zengin olmak; hekim, hakem ve hâkim olmak istiyoruz. Bütün olaylara anında hükmetmek ve üst perdeden ahkâm kesmek vazgeçilmez huyumuz olmuş. Ne söylersek hemen olacak, ne istersek anında gelecek! Olmasa mızmızlanmaya başlıyoruz. Hatta mızmızlanmakta ve huysuzluk etmekte bile hızlı ve aciliz.

Nitekim pek çok hadiseyi değerlendirirken bu aculluğumuzla balıklama dalıyoruz konunun içine. Hükmümüzü veriyor, muhatabı kimse yargılayıp asıyoruz hemen oracıkta. Güya ülkemizde idam cezası yok ama hepimizin yanında, etrafında, ortamında, zihninde sürekli birilerini sallandırdığımız darağaçları adeta cirit atıyor.

Oysa yemeği aşırı sıcak yemek, her istediğimizin acilen olmasını istemek ve beklemek, bazı hadiseleri anında, acilen ve en üst düzey sıcaklığı ile tartışmak; sancılara, hazımsızlıklara, mide yanmalarına, zihin bulanıklıklarına, maksadı aşan ve istenmeyen sonuçlar doğmasına sebep olabilir. Oluyor da!

Ben, çocuğunun gözleri önünde kocası tarafından öldürülen Emine Bulut olayına farklı bir perspektiften bakmak istemiştim aslında. Çocukluğumuzdan itibaren ailemizin, çevremizin, toplumumuzun bünyemizde oluşturduğu şemaların (kalıpların) ileride farklı olaylar olarak karşımıza çıktığını yazmayı deneyecektim. Annesi, gözlerinin önünde babası tarafından öldürülen çocuğun bünyesinde oluşan kalıp acaba ileride nelere sebep olacaktı? Bunun gibi nice kalıpların aslında bütün reflekslerimizi yönettiğini ve olayları değerlendirirken farklı bakış açıları ortaya koymamızı, acele ile hüküm vermememiz gerektiğini söyleyecektim.

Aman Allah’ım, bir de ne göreyim! Her zaman olduğu gibi yüzlerce insan konuyu acele ile yiyip bitirdi. Hükmünü verdi. Kocaya küfür eden etti. Kadına acıyanlar anında feminist oldu. Çocuk için de “Vah zavallı!” yaklaşımı uygun görüldü. Adamın eşi ile yaşadıkları ve geldiği cinnet noktasını yorumlarken şu yaklaşım beni adeta deli etti:

“Yaa! Bir insan hiç çocuğunun önünde karısını böyle öldürebilir mi?”

Yani sorun, eşini çocuğunun önünde ve böyle öldürmesi mi Allah aşkına?

Yani, başka bir yerde başka şekilde öldürebilir mi yahu! Siz ne diyorsunuz?

Geçmişte birçok olayda olduğu gibi hızlı ve acil davranarak konuyu, derinliklerinde yatan bütün sırları ile birlikte eritip yok ettik. Sosyal medyanın bencil tatminlerine kurban ettik. Asacağımızı astık, keseceğimizi kestik ve bu olayda da adeta fırtına gibi estik.

Çevremizde, toplumumuzda çok sayıda böyle insan var oysa. Çocuğunun önünde eşi ile tartışan, kavga eden, birbirlerine küfreden binlerce kadın ve erkek var. Etrafımız birbirini linç etmeye meyilli haysiyet cellatları ile dolu. Sporda, siyasette, okulda, evde, trafikte birbirini bir kaşık suda boğmaya hazır binlerce insan var çevremizde. Çocuğunun önünde yalan söyleyen, iftira atan, gıybet yapan, küfür eden, her türlü haksızlığı irtikâp eden, rüşvet yiyen ve bunu çocuğuna da yediren nice kadın ve erkek var hayatımızda.

Ebeveynler olarak bizler, çocuklarımızın bünyelerinde onarılması oldukça zor olumsuz kalıplara sebep olduğumuzu biliyor muyuz? Biz benliğimizi tatmin etmek, birileri ile girdiğimiz “bilmem ne yarışında” geri kalmamak için çocuklarımıza neler yaptığımızın, yaptırdığımızın farkında mıyız? Bugün hırsımıza kurban ettiğimiz çocuklarımızın yarın kimleri hırslarına kurban edeceklerini bilebiliyor muyuz?

Hangimiz o kadını, eşini öldüren o adamı, annesi gözleri önünde babası tarafından katledilen o çocuğu dürüst, objektif ve etkili bir biçimde dinledik? Hangimiz bu konuda asıl sorulması gereken soruları önce kendimize sonra da muhataplarına sorabildik? Hangimiz; bir şapkayı hatta bazılarımız birden çok şapkayı başımıza geçirip bu büyük yangına şapkalarımızın, şemalarımızın, kendi kalıplarımızın büyük körükleri ile gitmedik ki!

Kimimiz anne olarak, kimimiz kadın olarak, kimimiz feminist olarak, kimimiz baba olarak, kimimiz erkek olarak, kimimiz öğretmen olarak, kimimiz din adamı olarak, kimimiz siyasetçi olarak, kimimiz bunlardan birçoğu olarak ama hiçbirimiz “sorumluluk” kabul etmeyerek “acilen” değerlendirmemizi yaptık. Hükmümüzü verdik ve asacağımızı astık. Oldu bitti.

Neyi hallettik peki?

Böyle; kocası, kardeşi, ailesi ya da bizzat çocuğu tarafından öldürülmeyi bekleyen nice kadın var değil mi ülkemizde? Kocasını öldürmeyi düşünen sayısız kadın var; yani öldürebilme potansiyeli yüksek olan nice insan var toplumumuzda.

Öldüren olarak “Cani!” sıfatı ile yaftalayıp assak bile hayatın asıl mağduru olan insanlar var; öldürmeyen, öldürmeyecek olarak yetiştiremediğimiz asıl mağdurlar var belki de!

Bi bakın toplumun geneline; hiç kimse konuyu kendi bağlamında konuşmuyor. Olması gerektiği gibi tartışmıyor. Hatta susması gerektiği halde hiç kimse susmuyor. Yaklaşık 20 yıldan bu yana bu ülkenin aile ve sosyal politikalarını yöneten asıl sorumlular, eğitimciler, din adamları ve daha niceleri neler yaptıklarını, neler yapacaklarını konuşamıyor. Neden “öldürmeyen -bırakın öldürmeyi hiçbir canlıya zarar vermeyen- çocuklar, erkekler, kadınlar yani İNSANLAR yetiştiremedik? Ya da bu insanları nasıl bu hale getirdik ebeveynler, aileler, okullar, camiler ve toplum olarak? Oturup mağdurlarla beraber “şivan” ediyor hatta ortalığı velveleye veriyoruz. Neden dersiniz? Bu ve benzeri cinnet ve cinayetlerle ilgili asıl sorumluların bizler olduğumuz ortaya çıkmasın ve konuşulmasın diye olabilir mi?

Söylenecek, yazılacak daha o kadar çok şey var ki! Bu ve benzeri durumlarla ilgili sorumsuz sorumluların durumuna düşmemek bakımından gelin biz üzerimize düşeni yapalım sevgili dostlar:

“Bi Dur!” ikazımızı devreye sokup derin bir nefes alalım. Bünyemizde oluşmuş olan kalıplara ve çocuklarımızın bünyelerinde oluşmasına sebep olduğumuz şemalara bakalım. “Çarpılırsın” ikazı ile parmağımızı adeta gözüne sokarak kalıplandırdığımız çocukların büyüdüklerinde nelere çarpıldığını veya kimleri nasıl çarptığını biliyor muyuz? “Sen kız çocuğusun!”, “Sen erkek çocuğusun!” gibi örtülü dayatmalar ve “kaygı” ifadeleri ile şemalanan çocuklarımızın nasıl birer yetişkin olduklarını düşündük mü hiç?

Bu ve benzeri daha pek çok soruyu ve durumu yeniden değerlendirerek kendi benlik aynamızda kendimizle yüzleşelim öncelikle. Biz kendi beden, zihin ve ruhumuzda hangi cinayetleri işliyoruz acaba? Kendimize hangi yanlışları yaptık, yapıyoruz? Bize çocukluğumuzdan itibaren hangi olumsuzluklar yüklenmiş?

Gelin; hep birlikte önümüze çıkanı yargılayıp astığımız ve zihnimizde, benliğimizde cirit atan darağaçlarından kurtulalım. Ruhumuzu negatif enerjilerden arındıralım. Önce bizzat biz; öldürmeyen, öldüremeyen, hiçbir canlıya en ufak bir zarar bile vermeyen İNSANLAR olalım. Çocuklarımızı “böyle insanlar” olarak yetiştirelim.

Bunun için öncelikle sabotajcımızın sesini iyice kısalım.

Kendimizle konuşmak üzere dışarıya susalım…

 

Osman Güzelgöz

İnançlar – Ön Yargılar ve İnsanlar…

,

Kişileri yöneten ve yönlendiren, doğruya veya yanlışa götüren, eksik bırakan ya da çoğaltan onların inançlarıdır!. Kişi inandığına göre şekillendirir kendini. Neye inanmak istiyorsa, neye daha çok inanıyorsa ona yönelir kişinin yüzü; güne bakan çiçekleri gibi.

İnsanların inançlarının algılanmasında, pekişmesinde, gelişmesinde ve kişiliğinin buna göre yoğrulmasında; benliğinde şemalar, kalıplar oluşmasında ailesinin (öncelikle anne-babasının, eşinin, küçükken etkilendiği bir rol modelinin…), okulunun (öğretmeninin), arkadaşlarının, mahallesinin, çevresinin, toplumunun, memleketinin önemli etkileri vardır. Bu etkilerin dozuna göre birçok bireyin inançları şekillenmiş ve gelişmiştir.

Dikkat ederseniz herhangi bir dini argümandan veya kavramdan bahsetmiyorum. “İnanç” kelimesini bilerek kullanıyorum. İnanmak belirliyor sonuçta hepimizin attığı adımları ve gideceğimiz yönü. İnandığımıza göre yaşıyoruz, konuşuyoruz, yazıyoruz, tartışıyoruz ve paylaşıyoruz.

Çevremize dikkatli bir nazarla bakalım isterseniz:

Paraya, paranın gücüne, paraya dayalı bir yaşam tarzının hâkimiyetine inanmış kişilerin yaşamlarını nasıl bu kavram çerçevesinde örgütlediklerini görürsünüz. Hani “Bu adamın dini, imanı para!” ya da “Bu adam adeta paraya tapıyor! ” dedikleri türden insanlar var ya; işte bu insanların hayatını şekillendiren ana unsur paradır, maldır, mülktür. Bunların, kendisine sağladığına inandığı güçtür!

İlme ve bilime inanmış insanlar vardır çevremizde. “Bana bir harf öğretenin 40 yıl kölesi olurum!” ifadesinin sahibini haklı çıkaracak kadar özverilidirler ilim öğrenme konusunda. “İlim Çin’de de olsa gidip arayıp bulacak kadar” ehemmiyet verirler ilme, öğrenmeye, bilmeye… Bilmek isterler, araştırırlar, deney yaparlar, çok okurlar. Bilimsel gelişmelerle yakından alakadar olur bu inanca sahip olanlar. Bu insanların yaşamını biçimlendiren en önemli kavram da doğal olarak bilgidir; ilim ve bilimdir.

Makam ve mevkileri önemseyen insanlar vardır. Arzuladıkları bir yere gelebilmek için akla ziyan akrobatik kıvraklıklar sergileyebilir bu tipler. Çünkü kendilerini çekip çeviren, yöneten ve benliklerini etkileyen en önemli kavram makamdır, mevkidir. Yönetmek hırsıdır belki de inandıkları en önemli husus. Bu insanların inançları bu hırs çerçevesinde etkiler kendilerini ve yön verir hayatlarına.

Bazı insanları da ön yargıları yönetir ve yönlendirir. Böyle insanların hayatlarını; bireyler, toplumlar, gruplar, partiler, takımlar, renkler, ırklar, diller, hayatı yaşama biçimleri ve benzeri konulardaki ön yargıları, saplantıları çerçeveler. Bir kere bir konuda beyinlerinde, yüreklerinde bir ön yargı çöreklenmişse bu insanlar asla iflah olmazlar, kimseyi de iflah etmezler. Müzmin muhalif olurlar herkese, her şeye… Gelişmeleri, değişim ve dönüşümleri asla benimsemezler böyle ön yargı mahkûmu insanlar. Kendileri değişseler bile değiştiklerini kabullenmezler. Bu sebeple kimsenin de değişmesini istemezler.

Statükocu, değişime direnen, ileriye doğru bir adım bile atmak istemeyen, bunu yapanlara da hep engel çıkaranlara bakın; genellikle ön yargılarla kendi kendini belli bir çembere hapsetmiş insanlardır bunlar. Kendilerini dünyanın merkezi olarak görürler. Kişiler, kurumlar ve gelişmeler hakkında verdikleri hükmün tartışılmasına bile tahammül edemezler.

Kendine, çevresine ve dolayısıyla toplumumuza en fazla zarar veren insanlar tam da bunlardır. “Sen neymişsin be abi!” türünden her şeyi en iyi bilen, burnundan kıl aldırmayan, kimseye söz hakkı tanımayan; en iyi hekim, en adil hâkim, en mükemmel hakem hep bunlardır. Her konunun uzmanıdırlar; en iyi araba onlarındır, en iyi onlar giyinir, en muhteşem mekânları onlar bilir.

Oysa asıl gerçek şudur:

Ön yargıları bütün değerlerin önüne geçmiş bu insanların çoğunlukta olduğu toplumlarda üretim olmaz, gelişme olmaz; sorunlar halledilmez, demokrasi ve hukuk gelişmez. Ruh ve yürek kuraklığı adeta havaya, suya ve toprağa negatif cemreler olarak düşüverir.

Fikir alışverişi, istişare etme, seviyeli tartışma, hayatı paylaşma, diyalog kurma, ortak paydalar etrafında buluşma gibi çağdaş vazgeçilmezlikler asla başarılamaz bu insanlarla. Çünkü en ciddi ve katı inançları ön yargılarıdır!

Siyasetteki bütün tıkanmışlıklar bunların eseridir. Demokrasinin kesintiye uğraması bunlar yüzündendir. Halkın iradesini bile hiçe sayar bu ön yargı esiri zavallılar. Onlara göre kendi fikirlerini kabul eden insanlar insandır, halktır, vatandaştır. Gerisi ancak banal tipler ve varlıklardır!

Böyleleri için, kendi ırkından olanın yaşama hakkı vardır sadece! Hatta kendi ırkının dışında ırk bile yoktur denebilir! Belki de bütün ırklar kendi ırklarından türemiştir!

Böyleleri için, kendi partisine oy veren haklıdır. Kendi takımını tutan doğru tercihte bulunmuştur. Rakamlar kendilerine göre sonuçlar vermelidir. Matematiksel, bilimsel ve genel kabul görmüş doğrular bile kendileri için uygunsa kabul edilmelidir.

Uzlaşma, kendi istekleri kabul edilirse uzlaşma olabilir. Sizi kendi akıllarında, yüreklerinde ve hasta benliklerinde bir kere çizmişlerse Siz ağzınızla kuş tutsanız!” ve “Yılanı deliğinden çıkarabilecek bir dil kullansanız!” bile faydası yoktur artık.

Kendileri kabul etmedikleri sürece siz hiçbir mevkiye, konuma, göreve aday olamazsınız. Hasbelkader aday olduktan sonra seçilip kazansanız ya da o göreve getirilseniz bile en seri şekilde “boykot” edilirsiniz. Hakkınızda gereğinin yapılması için her şey hemen yapılır.

Çok da pervasızdır bu ön yargılı, saplantılı insanlar. Merdiven altı rantçılığının zirvesinde gezinirler. Bırakın pastadan hakkınız olan payı almayı, pastanın ‘p’sini bile göstermezler size.

Kimisi bu pervasızlıkla dağları delip çölleri aşar ve kendisi gibi düşünmeyenleri yok etmek üzere didinip durur. Kimileri de bikir bir çay gibi, hayat hakkı tanımak istemediği insanların kanını kurutmak ister adeta!

Etrafımıza tekrar bakalım isterseniz; ne kadar da çok böyle insan var değil mi? Ne kadar tehlikeli bir toplumsal yapı içerisinde yaşıyoruz ve böyle bir ön yargılılar cehenneminde ayakta durmaya çalışıyoruz.

Benim bu tespitleri yaptıktan sonra sizden bir istirhamım olacak:

N’olursunuz gelin biz ön yargılı olmayalım. İnançlarımızı “insanlığımız” çerçevesinde yeniden gözden geçirelim. Varsa ön yargı kırıntılarımızı atalım, bırakalım, terk edelim gitsin. Bu konuda da kendimize “Bi dur!” diyelim. Derin bir nefes alalım ve düşünelim; hangi konularda nasıl bir yaklaşım sergiliyor ve hangi türden bir refleks ortaya koyuyoruz? En başta kendimize sonra da diğer insanlara nasıl davranıyoruz acaba?

Herkesi olduğu gibi kabul etmek büyük erdemdir. Kendimizi de!

Her birimizin hak ve hukuku başka bir bireyin hak ve hukukuna tecavüz etmemek ve saygılı olmakla sınırlıdır. Bu çerçevede yasalarımızı ihlal etmeden kendimizi özgürce yaşamalı ve ifade edebilmeliyiz. Kendini, hak ve hukukunu korumak, yaşamak ve özgürce ifade etmek durumunda olan herkese de bu hakkı çok görmemeliyiz.

Hayatı algılama biçimlerimiz, giyim kuşamımız, fikirlerimiz, üsluplarımız farklı olsa da ayrı partileri, takımları desteklesek de; ırkımız, dilimiz, rengimiz, mesleğimiz, meşrebimiz farklı olsa da hepimiz önce insanız. Önemli olan da insan olabilmek ve yine insan kalabilmek değil midir?

Dünya gemisinin Türkiye kamarasında sağlıklı ve mutlu bir biçimde yaşamak eşit ve hür insanlar olarak hepimizin hakkı değil mi?

Bir bilseniz insan olarak kabul edilmek ve bu hakkı yaşayabilmek ne büyük bir nimettir! Çünkü insan yaratılmışların en şereflisidir.

Allah kimseyi bu şereften mahrum bırakmasın…

Allah bu şereften yoksun kalmış olanların şerrinden bizi korusun…

 

Osman GÜZELGÖZ

osmanguzelgoz.com

Hayatın Kıymetini Bilmek ve Her şeye Rağmen Adil Yaşamak…

,

Bizlere bahşedilmiş olan en değerli hazine hayattır. Bu hazine, hayata dair unsurların bizlere armağan edilmesi ya da bir başka bakış açısı ile emanet edilmesidir. Canımıza da, cananımıza da, yârimize, yaranımıza da; tabiattaki bütün canlılara da, yeryüzündeki her insana da böyle bakmalıyız.

Bize sunulan imkânları kullanırken hayatı konforlu yaşayacağız diye eşyanın esiri olmamalı, yaratılış gayemizi asla unutmamalıyız.

Yaşamak; bakmak, görmek, hissetmek, duymak, düşünmek, konuşmak, sevmek hepimiz için çok kıymetli hayat unsurları ve paha biçilmez armağanlardır. Önemli olan bizim bunun ne kadar farkında olduğumuz; hayatın hakkını vererek ve hak edenlerle paylaşarak yaşayıp yaşamadığımızdır.

Konumumuz, durumumuz, maddi ve manevi varlığımız, makam ve mevkiimiz ne olursa olsun asıl olan yaşamaktır; sağlıklı, kaliteli, huzurlu, en mühimi de adil yaşayabilmektir. Bize bu nimeti bahşedene samimi teşekkürümüzü ancak bu yolla sunabilir ve emaneti ancak bu şekilde koruyabiliriz.

Bana göre herkes öncelikle kendi yaşamının sağlıklı, huzurlu, mutlu ve adil olup olmamasından sorumludur. Uçak yolculuklarına başlarken yapılan uyarı anonslarında şöyle bir cümle hep dikkatimizi çekmiştir bilirsiniz:

“Herhangi bir tehlike anında başınızın üstündeki kapaklar açılacak ve oksijen maskeleri ortaya çıkacaktır. Çocuklu yolcularımızın önce kendi maskelerini, daha sonra çocuklarının maskelerini takmaları gerekmektedir.”

Bu da çok net bir biçimde göstermektedir ki önce bizim ayakta durmamız, sağlıklı olmamız, yaşamımızın kaliteli ve adil olması gerekir. Böyle olabilirse ancak diğer insanlara karşı olan sorumluluklarımızı daha olumlu bir biçimde yerine getirebiliriz.

Kendini sevmeyenin başkasını sevme ihtimali zayıftır. Kendi sağlığını koruyamayanın başkasının sağlığı için sorumluluklarını yerine getirmesi mümkün değildir. Kendini bilmeyenin başkasını bilme şansı yoktur.

Kendimizle, kendi yaşamımızın kaliteli ve adil olması ile ilgili sorumluluklarımızı yerine getirdiğimizde önümüze hemen ailemiz ve çevremiz çıkar. Bu öncelikler sıralaması kendimiz, ailemiz ve yakın çevremizden başlayarak genişleyip yeryüzünün bütün insanları ve canlılarına kadar uzayıp gider.

Bu arada hayatı kaliteli ve adil yaşamak derken sakın bunun zenginlik, mal, mülk, para, pul, makam, mevki, menfaat ve bunlar için her şeyi mubah görmek olarak algılamayın. Ben burada hayatın özünden, bizatihi kendisinden bahsediyorum.

Çevrenize bakarsanız görürsünüz:

Nice fakir vardır ki hayatı birçok zenginden daha onurlu, kaliteli ve adil yaşamaktadır. Yine nice zengin vardır ki maddi bakımdan her imkânı olmasına rağmen hayatı bir türlü kaliteli, huzurlu ve adil yaşayamamaktadır.

Demek ki mesele zenginlik veya fakirlik değil; hayatı her şeye rağmen sevmek ve adil yaşamak anlamında sorumluluklarımızı yerine getirmektir.

Ne yazık ki hepimiz bu hususta çeşitli ihmallerle yaşıyoruz. Hem kendimizin yani bize emanet edilen bu kutsal hayatın kıymetini bilmiyoruz hem de ailemiz ve çevremizin hayatının huzurlu, sağlıklı ve adil olabilmesi için üzerimize düşeni yerine getirmiyoruz.

İnsanlar bazen kendi hayatlarını ve diğer insanların hatta pek çok canlının hayatını sıkıntıya sokacak hareketleri yapmakta adeta birbirleri ile yarışıyorlar.

Çıkın trafiğe, bunu görürsünüz. Hemen hemen bütün ortamlarda, bazen kutsal mekânlarda bile bunu görmek mümkün.

Kendi hayatımızın konforu adına, kendi çıkarlarımız için, küçük küçük şahsi menfaatler ya da sözüm ona sevap kazanmak adına başka hayatların konforuna tecavüz etmekten asla imtina etmiyoruz.

Kendine saygısı olmayan bir sürü insan, başkasına da saygı duymadığı için hayatı bazen yaşanılmaz hale getirebiliyor.

Burada ego ortaya çıkıyor. İnsanımızın egosu kendini sevmesi, kendi yaşamını kaliteli ve adil hale getirmesi anlamına gelmiyor maalesef. Aksine insan, egosunun esiri olunca hayatı hem kendine hem de çevresine zehir edebiliyor.

Kabahatimizi, eksikliğimizi, yanlışlarımızı, inatçılıklarımızı, yetersizliklerimizi idrak edip düşünerek aslımıza, özümüze dönmek varken sürekli olarak mazeret ve bahane üretiyoruz. Varsa yoksa nefsimizi tatmin, küçük ve şahsi çıkarlar… Minik sevaplar peşinde koşarak “kendini” kurtarma telaşı…

Oysa yaşamak, her şeye rağmen yaşamaktan geçiyor. Kendini ve çevreni sevmek, insanı ve doğayı sevmek, toplumu ve memleketini sevmek; her şeye rağmen sevebilmekten geçiyor. Yani hesapsız, kitapsız, beklentisiz, sevginin özünü yakalayarak sevmekten geçiyor.

Hayatın kendisi zaten güzeldir. Yaratılış bizatihi kendisi özel ve mükemmeldir. İnsan zaten yaratılmışların eşrefi olarak vasfedilmiştir. Böyle tanımlanan bir varlığın kendi yaşamını kaliteli, adil ve her şeye rağmen güzel yaşaması gerekir. Kendi yaşamı adil olmayanın başkası için adil davranabilmesi mümkün müdür?

Yine yüce bir beyan olarak aklımızda şu tavsiyenin kalması iyi olur diye düşünüyorum:

“İnsanların en hayırlısı insanlara faydalı olandır.”

Kendi yaşamının kıymetini bilen; iyi, güzel, anlamlı, sağlıklı, kaliteli ve adil yaşamayı sevgiyle ve her şeye rağmen başarabilen insanlar zaten kendi doğallıkları içerisinde mutlaka başkasının yaşamına da olumlu katkı sağlar. Bunu da herhangi bir beklenti ile değil, her şeye rağmen hayatı ve bu hayatı kendisine armağan edeni sevdiği için başarır.

Herkesin ama herkesin bu konuda öncelikle kendini ve bütün sorumluluklarını muhasebe etmesi, kendisi ile sık sık hesaplaşması faydalı olacaktır.

Hayatta bir kişinin bile yaşamının adil ve kaliteli hale getirmek adına atılacak faydalı bir adım tasavvur bile edilemeyecek önemli bir iyiliktir. Tabii ki öncelikle kendimizden başlayarak.

O zaman; Alvar İmamı Efe Hazretleri (Muhammed Lutfi Efendi)’nin dediği gibi biz de diyelim:

“Allah bizi İNSAN eyleye!”

 

Osman GÜZELGÖZ

İnsanlar – Roller ve İlişkiler

,

Hepimizin; kendimize, yaşama, topluma, en ciddi toplumsal kurum olan aileye ve bütün bunları etkileyen ilişkilere dair rolleri var. Aslında hayatımızın akışını; bu roller ve çeşitli aşamalarda bu rolleri ne kadar içselleştirdiğimiz belirliyor.

Bütün hayatımız boyunca bizim kendimiz için yazdığımız ve yine kendimiz için oynadığımız roller kısıtlı. Daha çok “yaratılış” gereği üstlendiğimiz roller bunlar ama bu rolleri oynamamızla alakalı zaman, mekân ve müdahil insan faktörü biçimlendiriyor hayatımızı. En önemlisi de biz ebeveynlerin bu roller üzerindeki etkileri, katkıları, müdahaleleri, ekleme veya çıkarmaları değiştiriyor benliğimizi.

Çocukluktan hatta bebeklikten başlayabiliriz bu roller üzerinde durmaya. Kız bebek – erkek bebek olarak doğuyoruz ve hızla kız çocuğu ya da erkek çocuk oluyoruz. Bu kavramlara dair rollerin kostümleri hemen giydiriliyor bize, bedenimize, aklımıza, ruhumuza. Bu rollerin sıkı ilişki içerisinde olduğu diğer roller istesek de istemesek de giriyor hayatımıza; Anne, Baba, Kardeş, Abi veya Abla, Kuzen… Liste uzayarak devam ediyor; Dede, Anneanne, Babaanne, Hala, Teyze, Amca, Dayı… Bakıcı, Öğretmen, Arkadaş ve daha pek çok karakter ve bunların oynadıkları, merkezinde bizim olduğumuz, en çok bizim etkilendiğimiz roller. Sonra büyüdükçe biz de bunlardan biri veya birkaçı olarak aynı unvanlarla bu rolleri oynamak durumunda oluyoruz.

Yaşama dair yadsınamaz bir gerçek bu aslında. Buraya kadar yapabileceğimiz ya da değiştirebileceğimiz herhangi bir şey de yok gibi değil mi? Tıpkı doğar doğmaz bize konulan isimler ve hemen omuzlarımıza yüklenen sorumluluklar gibi! Roller her birimizin kimliği oluyor zamanla. Filtrelerimiz rollerimizle gelişip büyüyor. Ajandalarımız rollerimizin gündemleri ile dolu. Nur topu gibi şemalarımız, kalıplarımız oluşuyor ve bizimle birlikte büyüyor hayatımızda.

Buraya kadar çok farklı veya bilinmeyen bir şey söylemedik değil mi? Aslında bundan sonra söyleyeceklerimizin daha iyi anlaşılması için hayatımızdaki bazı gerçeklerden bahsettik sadece.

Şimdi gelelim toplum, aile, evlilik, maç, trafik, siyaset, iş dünyası ve daha pek çok alanda ilişkiler bağlamında yaşanan sorunların temelinde yatan asıl konuya. Bana göre bütün bu alanlardaki “insan ilişkileri sorunlarının” temelinde de “roller” var. Bu rollerin algılanmasının, benimsenmesinin, doğru ya da yanlış bir şekilde içselleştirilmesinin, dayatılmasının etkisi var.

Hepimiz her aşamada “bencilce” birbirimizden rol çalıyoruz aslında. Bilerek ya da bilmeyerek. Sevdiğimizi sanarak. Koruduğumuzu zannederek yapıyoruz bunu. Daha çok da sevdiğimiz, kendileri için saçımızı süpürge ettiğimiz çocuklarımız adına yapıyoruz bu rol çalmaları. Eşimiz, sevgilimiz, en yakın arkadaşımız adına yapıyoruz. Herkesin her rolü ancak ben en iyi oynarım telaşı… Öz benliğimizin başarı ile oynayabileceği hayata dair rolleri bir türlü oynayamamamız ya da bu konudaki engellerimiz hep bu rol çalmaların eseri oysa.

Çocuk çocukluğunu, genç kız genç kızlığını, delikanlı delikanlılığını, öğrenci öğrenciliğini, öğretmen öğretmenliğini, gelin gelinliğini, anne anneliğini, kaynana kaynanalığını yapamayınca ya da sınırlarını aşınca roller birbirine karışıyor. Kaynana, gelinlik; gelin, kaynanalık yapmaya başlıyor. Anne hem bebek hem çocuk hem anne hem baba hem öğretmen hem her şey olmaya çalışınca hiçbir şey olamıyor. Baba mı? Zavallı babalar bütün bu karmaşa içerisinde kendilerini nereye koyacaklarını şaşırmış durumda. Sevgili mi, koca mı, erkek mi, baba mı, evlat mı? Yoksa hepsi birden mi?

Çocukları için saçlarını süpürge eden anneler ne yazık ki sadece çocuklarının yaşadığı ortamları biraz süpürebiliyor. Ancak “anne” ya da “baba” rolünün gerektirdiklerini yapma konusunda ortada herhangi bir başarı görülmüyor. Çünkü ebeveynler bir türlü çocuk rolünü çocuklarına bırakmıyor. Çocuklarının hikâyelerini ısrarla kendileri yazmaya, kendi hikâyelerini de çocuklarına yazdırmaya gayret eden acayip roller çıkıyor ortaya.

Kızının ya da oğlunun seçeceği mesleği belirlemekten, bırakın belirlemeyi bu konuda ısrar ederek baskı kurmaktan tutun da kızının veya oğlunun kiminle evleneceğine, nerede yaşayacağına, çocuklarına koyacakları isimlere kadar her şeylerine karışan ebeveynler düşünün! Rollerini gözünüzün önüne getirin. Kaosu tahmin edebilirsiniz. Ya da bırakın tahmini eminim siz de benzer kaosları yaşamış veya yaşanılmasına sebep olmuşsunuzdur.

Sadece ailede değil elbette. Hayatın her aşamasında, her ortamda bu rol çalma, rol karmaşası hâkimiyetini sürdürüyor. Hakem hakemliğini, hekim hekimliğini, hâkim hâkimliğini yapamıyor. Roller karmakarışık. En avam vatandaş bile hâkim olup yargılayabiliyor, hakem olup “penaltıya” hükmedebiliyor. Hekim olup önüne gelene reçete yazabiliyor.

Hepimizin en mükemmel yaptığı şey de Suflörlük” tabii ki! Bütün rollerin tekstleri elimizde, aklımızda ya; adeta benliğimize nakşetmişiz. Her fırsatta hemen kafamızı uzatıp her role müdahale ederek sufle vermek, hatta dayatmak aşk ve iştiyakımızı bir düşünün! Bunu çoğu zaman bütün rolleri birbirine karıştırarak yapıyoruz. Sahnede rolünü oynamak için çaba sarf edenlere asıl söylemesi, yapması gerekeni unutturanın, onu şaşırtanın biz olduğumuzu fark etmeden hem de.

Sonuç mu?

Sahnede sayısız insan ve sayısız rol var ama kimin ne çalıp ne oynadığı belli değil! Kimse rolünden, rolünü oynama biçiminden, sahneden ve seyirciden memnun değil. Doğal olarak kimse mutlu ve huzurlu değil.

Çözüm mü?

Bütün bu rol karmaşası bitmeden, herkes kendi rolünü içselleştirip bizzat kendisi oynamadan, ebeveynler çocuklarının “kendi rollerini” oynamaları hususunda üzerlerine düşeni yapmadan, çocuklar, gençler “kendilerinin” farkına varmadan bu karmaşa bitmez. Hele bizim gibi ülkelerde ve toplumlarda hiç bitmez.

Bu gerçeğin ışığında yola çıkarak her bireyin konumu, yaşı, ilişki düzeyi, sorumluluğu, duruşu ne olursa olsun “insan” olarak “kendi rolü” yine “kendisi” tarafından içselleştirilip oynanmaya başlanırsa çözüm adına en önemli adım atılmış olur.

Bunu yaparken içimizdeki suflörlük sabotajcısına da çok dikkat etmemiz gerektiğini unutmayalım lütfen!

 

Osman GÜZELGÖZ

osmanguzelgoz.com

Bir Irmak Sevginin Hikâyesi…

,

İnsandaki duygularla suyun akışı arasında önemli benzerlikler bulmuşumdur hep. Irmakların doğuşu, büyümesi, zaman zaman kaybolup sızıntılarla akışını sürdürmesi, önüne bentler yapılması, bu bentleri her defasında aşması, faydası, zararı, hep daha ileriye gitme hedefi gibi daha birçok unsur; suyu (ırmakları), insanın hislerindeki gelişmelerle beraber aklıma getirir.
Yamaçlarda, dağların eteklerinde, vadilerde belirir çoğu kez ırmaklar.
Doruklara yağan karların erimesidir ilk damlaları.
Toprağın altında sabırla bekler berfinler.
Yağmurla arkadaş olur sonra; çoğalır, büyür, büyür, büyür…
Irmağın ilk emeği alın teridir bu bekleyiş, çoğalma ve büyüme.

Adını coğrafyasından alır ırmaklar ve bastığı topraklara hayat verir adıyla. Çiçeklerin tebessümünde, güllerin kokusunda, tabiatın dokusunda onun adı yazılıdır; görülmeyen ve bilinmeyen.

Gariptir, dosttur, sırdır bir ırmak suyun akışı…
Varmak istediği denizlerdir, okyanuslardır.
Hedefi en büyüğe ulaşmak; sevgilisine kavuşmaktır.

Zaman zaman suyun akışı durdurulmak istenir; bentlerle, setlerle, barajlarla. Mecrası, yönü, yatağı değiştirilmek istenir. Bir ırmak su, bütün bunlara sabırla direnir, bekler. Onun için önemli olan akmaktır. Sızarak da olsak akmak ve “sevgiliye” her şeye rağmen ulaşmak. Çünkü O, bütün ırmakların denize varmayı arzuladığını, hepsinin çabasının bu yönde olduğunu bilir.

Kendini deniz olmaya, denizlere ulaşıp benliğinin vuslatına saklar.
İkide bir dalgalanmaz, köpürmez…

Zaman zaman ortadan kaybolduğu bile olur bu yüzden. Fakat gözlerden uzak akışını sürdürür bir ırmak su. Toprağın altının üstünden daha hayırlı olduğunu anlamıştır sanki o dönemlerde… Yeniden toprağın üstüne çıkmak için bekleyişini, çoğalmasını, en önemlisi de akışını sürdürür.

İnsanın yüreğine de böyle düşer doruklardan kar taneleri gibi sevgiler.
Sarılıp sarmalanır şefkatle. Gizlenir insanların kem gözlerinden, kıskançlıklarından.
Korunur kin ve nefretten, tabulardan. Hasretle, gurbetle, vuslat ateşi ile yanan yürek sıcaklığında büyütülür ırmaklar gibi.

Bir ırmak suyun akışıdır sevgi, insanın damarlarında.

İnsanın içindeki çiçeklerin tebessümünde, güllerin kokusunda, tabiatın dokusunda hep birilerinin adı yazılıdır görülmeyen ve bilinmeyen.
Gariptir, dosttur, sırdır sevgi insanın yüreğinde…

 

Kimi zaman çile ve gözyaşı sıkıntısıdır; kimi zaman acı, keder ve elem.

Kaderi aynıdır bir ırmak suyun akışı ile sevginin…
Önüne çıkan engeller, zorluklar değiştirmez bunu.

Dayatmayla, yok saymayla, baskıyla, işkenceyle akışı durdurulamaz sevgilerin. Tıpkı trilyonlar harcanarak yapılan barajların, bir ırmak suyun akışını durduramadığı gibi.

Herkes çok iyi bilmelidir ki bütün ırmaklar denize akar.

Bir suyun akış hikâyesi ırmağın denize dökülmesine; yürek sıcaklığında büyütülen sevginin öyküsü ise insanın toprakla kucaklaşmasına kadar sürüp gider…

Osman Güzelgöz

www.osmanguzelgoz.com

Çok Acelemiz Var Çoook!

,

Bir koşuşturmacadır gidiyor. Harala gürele yuvarlanıp gidiyoruz yaşam çarkının çemberinde. Ortalık toz duman. Halimiz harap ve çok yaman. Acaba kendi kıyametimiz ne zaman? “Acele giden ecele gider.” sözünü haklı çıkarırcasına, hız limitlerini her alanda hızla aşıyor ve sonumuza gözü kapalı, hızla koşuyoruz.

Dedim ya; çok acelemiz var dostlar çoook!

Beklerken de gidip gelirken de yerken, içerken, kendimizden geçerken de acelemiz var biliyorsunuz. Severken de nefret edip kızarken de ayrılmak ya da kavuşmak isterken de; evlenirken, boşanırken de acelemiz var. Bütün kararlarımızı acele veriyoruz. Bütün tepkilerimiz ve öfkelerimiz acil nedense! “Akletmek” aklımıza gelmiyor acilciliğimizden ötürü. Kendimize “Bir dur!” demeyi hiç mi hiç düşünemiyoruz.

Hızla acıkıyoruz. Abur cubur, ne bulursak hızla yiyoruz. Yemeğimiz biraz gecikse hızla kıyamet kopartıyoruz. Karnımız doysa bile gözümüz doymuyor; yedikçe yiyoruz. Hiç bulamayanlar için 20, az bulabilenler için 10, bulabilenler için 5 kişiye yetebilecek yiyecekleri bir başımıza hızlıca tüketebiliyoruz. Sonra hızla sancılanıyoruz. Soluğu acillerde alıyoruz acil vaka olmasak bile. Dedim ya; çok acelemiz var çoook!

Maçları daha ilk dakikalarda kazanmak, rakibimize ilk çeyrekte fark atmak istiyoruz. Hakemin her kararına itiraz ederken de futbolcumuz sahanın neresinde düşerse düşsün hemen “Penaltı!” diyoruz bütün faullere! Hükmümüzü hakemden önce verirken çok acelemiz var; bekleyemeyiz. Sevinmemiz, bağırmamız, stresimizi atmamız ve bir an önce “kendimizden” kurtulmamız gerekiyor.

İlk görüşte aşk, acil evlenme ve yine acil boşanma oranlarının en yüksek olduğu ülkelerden biriyizdir eminim. Öyle hızlı görüyor, öyle acele tanıyor, en ateşli şekilde seviyor, öyle telaşla âşık oluyoruz ki halimiz evlere şenlik adeta! Bütün bunlardan sonra ne oluyor dersiniz? İşte acele eden ecele gider misali boşanma oranları da aynı hızla artıyor. Aile hayatının dinamitlenmesi, toplumsal dinamiklerin yerle bir oluşu, negatif sosyal etkileşimin tavan yapması da acilen gerçekleşmiş oluyor.

Çocuklarımızla olan irtibatımız, ebeveynlik sorumluluklarımız, eşlerimiz ve çocuklarımızla olan diyaloglarımızda da farklı bir durum yok. Zaten öz benliğinde acilci olan birinin, hayatının diğer kısımlarında ya da ilişkilerinde farklı olmasını beklemek sizce de hayalcilik olmaz mı? Ne çocuk, çocukluğunu yaşayabiliyor bu acelecilikle; ne de anne-baba, ebeveynliğini!

Anneler, çok acelesi olduğu için çocuklarını anneannelerine veya babaannelerine teslim edip koşuşturmacaya devam ediyorlar. Yine anneler ve babalar, kısıtlı birlikteliklerinde bile çocuklarının ellerine hemen birer “akıllı” telefon ya da tablet verip onlardan daha kıymetli ve acil işlerine bakıyorlar!

Hemen ve en hızlı şekilde büyümelerini istiyoruz bütün çocuklarımızın. Bizim istediğimiz kariyeri seçmesini, okulunu bitirmesini, hızlıca iş güç sahibi olmasını, para kazanmasını; yine kendisi gibi kariyer, çevre, iş güç sahibi, hem de güzel mi güzel bir gelin ya da yakışıklı bir damat bulup evlenmesini “acilen” talep ediyoruz onlardan. Talep biraz yumuşak oldu sanırım; diretiyor, dayatıyor hatta daha da ileriye bile gidebiliyoruz bu beklentimize acilen kavuşmak için. Kendimiz birkaç yıl daha mutlu olabilmek için çocuklarımızın 40-50 yıllık hayatlarını bu aceleciliğimiz yüzünden “berbat” etmekten imtina etmiyoruz.

Acelecilikte zirveye çıktığımız en önemli alanlardan birisi de trafik! Ben kırmızı ışıkta beklerken arkamdaki araba kornaya basıyor. Bir bakıyorum henüz sarı ışık bile yanmamış. Belki de yanmak üzere; acilciler bunu hesaplayabiliyor çünkü. Benim kırmızı ışıkta piknik yaptığımı düşündüğü için ve onun da “tabakhaneye bilmem ne yetiştirmek” acelesi olduğundan asılıyor kornaya. Hatta bazen camı açıp sol elinin orta parmağı ile de tanıştırabiliyor beni!

Slalom yaparak hızla şerit değiştirenler mi dersiniz… Sağdan, soldan kaynak yapma ustaları mı dersiniz… En sağdan gelip önünüze kıranlar mı? Arkadan tampona dokunacak kadar sizi taciz edenlerden tutun da bindiği arabanın segmenti yukarı çıktıkça bütün trafiğe hükmetme, kendinden daha güçsüzüne hayat hakkı tanımama, “Açılın abiniz, (bu aralar daha çok da) ablanız geliyor!” haykırışlarını sıkça duyabiliyoruz acil olarak.

Yahu insan her yerde her şey için acele edebilir desek bile Allah’ın huzurunda da olur mu bu? İnanın orada da oluyor. Hem de tahmin bile edemeyeceğiniz kadar çok. En geç gelen Müslüman, cemaati yara yara en öne geçmeye çalışıyor. Hadi ön safta namaz kılmanın çok sevabı var, adamın da bu sevaba ihtiyacı var diyelim. Geçip gitsin ön safa. Bununla bitmiyor ki acelesi! İmam selam verir vermez aynı adam hemen kalkıp acele ile camiyi terk etmeye çalışıyor. Gelirken tepeleyip geçtiği diğer Müslümanları yine tepeleyerek aceleyle çıkıp gidiyor. Kalanlar ne yapıyor dersiniz? Onlar da acele ediyor; bir tesbihat yapış hızı var, aman Allah’ım! Dersiniz ki erken bitirenin duası kabul oluyor da diğerlerininki boşa gidiyor. Dedik ya önceden; imamın da müezzinin de cemaatin de çok acelesi var çoook!

Hiç ölmeyecekmiş gibi bu dünyaya çalışırken çok acele ediyoruz gerçekten. Zengin olmak, köşeyi dönmek, hak ettiğimizden de fazlasına hem de emek vermeden sahip olmak, bunu yaparken kul hakkına tecavüz etmek, adalet ve hukuku çiğnemek gibi hususlarda gerçekten çok acelemiz var. Ama iş, yarın ölecekmiş gibi öbür tarafı düşünmeye geldiğinde hepimiz yüzümüze gözümüze bulaştırıyoruz aceleciliği.

Aslında “Eskiden de böyle miydik acaba?” diye soruyorum kendime sık sık. Millet olarak böyle miydik? Böyle miyiz bütün toplum olarak? Genlerimiz mi etkili böyle olmamızda? İçimizdeki sabotajcı mı bizi bu hale getiriyor?

Neden bu acele?

Kendimize “Bi dur ya… Bi dur Allah aşkına!” diyemeyecek miyiz?

 

Osman Güzelgöz

İdare Et!

,

TDK Güncel Sözlüğüne “İdare etmek nedir?” diye sordum. İşte cevapları:

Yönetmek, çekip çevirmek, tutumlu kullanmak, yetmek, yetişmek, yeterli olmak, kurtarmak, hoş görmek, göz yummak, örtbas etmek…

Dilimize pelesenk olan bu güzel deyimin diğer anlamları ile alakalı da yorumlar yapılabilir elbette. Ama ben bu deyime karşılık olarak verilen son iki kavram üzerinde durmak niyetindeyim: göz yummak ve örtbas etmek.

Merhaba, nasılsın?

  • İdare ediyorum.
  • Babanla aran nasıl?
  • İdare ediyorum.
  • Sınavlar nasıl geçti?
  • İdare eder.
  • Geçinebiliyor musunuz?
  • İdare ediyoruz.
  • Evde vaziyetler ne durumda?
  • İdare ediyoruz.
  • Bu ara işler nasıl?
  • Eh işte! İdare ediyoruz.
  • Beyefendi size ceza yazmak durumundayım.
  • Ya abi idare etsen olmaz mı?
  • Ödemeyi geciktirmişsiniz. İşlem yapmam gerekiyor.
  • Abi bu seferlik idare et, valla bi daha geciktirmem…

Bu reel diyalog listesini daha da uzatmak ve çeşitli örneklerle zenginleştirmek mümkün. Millet olarak böyle idare etmek konusunda hiç kimse elimize su dökemez. En önemli meziyet ve maharetlerimizden birisi bu. Her halükarda idare ediyoruz yani.

Ebeveynler olarak çocuklarımızı idare ediyoruz, çocuklar da biz ebeveynlerini bir güzel idare ediyor. Biz, lüks özel okullara gönderip büyük paralar ödemeyi, istedikleri her şeyi hemen almayı, yaşları çok küçük olsa bile ellerine mutlaka birer akıllı (!) telefon ya da tablet vererek susturmayı çocuklarımız için en büyük marifet sayıyoruz. Çocuklar da habire test çözüp robotik özellikleri ile öne çıkmayı büyük başarı kabul ederek istedikleri her şeyi bizden koparma peşinde dirsek çürütüyorlar! Ama ne olursa olsun sonunda birbirimizi “idare ediyoruz” bence.

Alan razı veren razı!

Okul öncesi çocukları isterseniz hiç konuşmayalım. Hani şu büyük çoğunluğuna anneannelerin, babaannelerin baktığı; bakıcıya ya da kreşlere emanet ederek “rahatladığımız”, anne kokusuna hasret büyüttüğümüz minnacık çocuklarımız var ya! Ne yapsın neneler ve dedeler? Onlar da çocuklarını ve çocuklarının çocuklarını idare ediyorlar “torun sevgisi” hatrına.

Eşler birbirlerini, sevgililer hem birbirlerini hem sevgilerini; şoför her cinsten yolcularını, yolcular direksiyon sallarken aynı anda pek çok marifetini sergileyen şoförleri; amir memurlarının tembelliğini, memurlar amirlerinin kifayetsizliğini idare ediyor. Öğretmen öğrenci ve velileri, veliler okul yönetimlerini idare ediyor. Sporcular antrenörlerini, yöneticiler sporcularını; izleyici -en kötüsü olsa bile- dizi ve filmleri, kötü film ve diziler de ne izleyeceğini bilmeyen seyircilerini idare ediyor.

Aslında toplum olarak hepimiz seviyoruz “mış gibi” yapmayı. Örtbas etmeyi. Göz yummayı. Bize ait yanlışlara, eksikliklere göz yumulmasını. Kusurlarımızın örtbas edilmesini seviyoruz. Sürekli bastırılmışlık hoşumuza gidiyor bir anlamda. Okumuyor, öğrenmiyor, çaba sarf etmiyor, kendimizi geliştirmiyoruz. Sorunlarımızla yüzleşmeyi bilmiyoruz. Belki de büyüklerimizin çocukluklarından bize kadar bulaşan bir hastalık bu! Durduğumuz yeri “gelebileceğimiz” nihai nokta olarak görüyoruz. Gidebileceğimiz yeri bilmiyoruz. Sahip olduğumuz potansiyelden haberimiz yok. Dolayısıyla bir türlü kendimiz olamıyoruz.

“Optimal Koçluk” eğitiminde öğrendiğim ve çok hoşuma giden bir kavram var: İçimizdeki Sabotajcı. Hani şu bize sürekli olarak “Durumunu koru!” diyen; Aman ha! diyerek mütemadiyen gözümüzü korkutan iç sesimiz var ya! O işte! “Buradan kıpırdarsan helak olursun. Sonra burayı bile arar hale gelirsin. Ya gittiğin noktada umduğunu bulamazsan?” diye daha neler neler söylüyor bize. “Statü endişesi” iliklerimize kadar sirayet etmiş. Mevcudu muhafaza etmek, yetinmek yani kısacası “idare etmek” en önemli genetik özelliğimiz gibi, bu sabotajcının marifetiyle.

Başka iç seslerimiz de var elbette. “Her şeye rağmenci ol. Kendini tanı. Kendine inan. Bırak şu idare etmeyi. Kendini örtbas etme artık. Bakış açını değiştir. Hedeflerini belirle. Eylem planını yap ve sende var olan asıl potansiyeli ortaya çıkarmak için harekete geç!” diyen öz benliğimizin sesleri bunlar.

Kendimizi sabotajcılarımızdan kurtarıp öz benliğimizin sesini duyabilir hale gelmek yerine kendimizi ve birbirimizi “idare etmek” yolunu seçtiğimiz sürece bu hamur daha çok su götürür. Böyle bir konuyu gündeminize taşıdım diye bana da kızmayın lütfen.

Siz de beni idare ediverin” artık.

 

Osman Güzelgöz

osmanguzelgoz.com