Bir Yeşilçam Repliği “Artırın Satışları, İndirin Maliyetleri!”

,

Yeşilçam filmlerinin çokça izlendiği bir kuşakta büyüyen biri olarak, aklımda kalan ve beni gülümseten bir replik var. Cüneyt Arkın, zor zamanlar geçiren bir şirketin başına geçer, tabiri caizse fabrikatör olur. İlk icraat olarak, şirkette kim olduğu anlaşılmayan birine telefon açar ve talimat verir, “Satışları artırın, maliyetleri düşürün!”. Ve şirkette her şey yoluna girer, mucize gerçekleşir.

Ne diyorsunuz?… Bence de keşke hayaller bu kadar kolay gerçek olsa!

Peki sizin şirketinizde işler nasıl yürüyor? Satışları artırmak, maliyetleri düşürmek için ekibinize talimat vermek dışında neler yapıyorsunuz? Ayrıca sadece satış ve maliyetle iş bitiyor mu? Sizi ve şirketinizi bir patron olarak 5 yıl sonrasına taşıyacak bilinçli adımlar atıyor musunuz? Eğer bu sorulara yanıtınız sessizlik ise, sizi Cüneyt Arkın repliğindeki mucizeyi bekleyen olmaktan farklı kılan nedir?

Belki büyük hayalleriniz var, dünya markası olmak istiyorsunuz. Ya da şirketinizi bugünkü değerinin 4-5 katı üzerinde bir değerden devretmek, yatırımcılara açmak gibi bir niyetiniz var. Harika! Hayal etmenin tüm başarılar için ilk ve vazgeçilmez bir aşama olduğu artık tartışma götürmez bir gerçek. Dünya markası olmaya ya da şirketinin değerini 4-5 katına çıkarmaya aday bir şirket sahibi olarak ne istediğinizi biliyorsunuz. Peki, hangi yoldan gideceksiniz, kiminle gideceksiniz, yolda hangi kaynaklara ihtiyacınız olacak, ne tür yatırımlar yapacaksınız, bu soruların yanıtlandığı yol haritanız hazır mı? Bundan 1 yıl sonra, 3 yıl sonra ve 5 yıl sonrası için satışlarınızı artıracak, maliyetlerinizi düşürecek stratejilerinizi belirlediniz mi? Hatta, bunların sonucu olarak 1-3-5 yıl sonraki satışlarınız, maliyetleriniz, ekip yapınız, yatırımlarınızla ilgili rakamsal bir simülasyon yaptınız mı? Yoksa, tek yaptığınız hayal etmek mi? O halde, hayallerinizi sadece rüyalarda görmekle yetinmemeniz için sizi hayallerinizi gerçek yapacak detaylı bir iş planı yapmaya davet ediyorum. Bu iş planını sizin adınıza başkasının yapması konusunda ise ihtiyatlı davranmanızı öneriyorum. Zira sizin hayallerinize nasıl ulaşacağınızın yol haritası hazırlanırken, bizzat sizin nezaretinizin ve yönlendirmenizin olması son derece önemli. Ne istediğinizi belirlediğiniz gibi, nasıl gitmek istediğinizi de siz belirlemelisiniz. Elbette stratejik bir iş planı yapmak konusunda destek alabilirsiniz ancak işin sahibi olarak projenin içinde olmayı göz ardı etmeyin derim.

İş planınız hazır! Artık yapmanız gereken ilk iş, bu planı gerçekleştirmek üzere, ekibinize planın bir parçası olduklarını hissettirmeniz, herkese düşen görev ve sorumlulukları üçer aylık kısa aksiyon planlarına dönüştürmeniz ve elbette yola koyulmanız.

Daha yarın bize ne getirecek bilmiyoruz, siz 3 yıl, 5 yıl sonrasının iş planını yapmaktan bahsediyorsunuz diyenler için son bir sözüm var. Gerçekten, istediğiniz yere çıkmak istiyorsanız yolu da siz seçersiniz, hızınızı da. Ya da yol sizi nereye çıkarırsa oraya razı olmak diğer seçeneğiniz. Deniz şu an dalgalı olsa da sular durulduğu zaman nerede olacağınızı bilmek istemez misiniz?

 

Sevgiyle Kalın.

 

Belma Öztürk Gürsoy

ActionCOACH İşletme Koçu

Balıkçı

,

Saatlerdir teknesinde bir heykel kadar hareketsiz duruyordu. Ne kadar az hareket edersen beynin de buna inat çok daha fazla ve hızlı çalışıyordu sanki! Yalnız olduğunu bilmese tam arkasında geveze birinin oturduğunu düşünecekti. Aslında sessizlik de insanı gürültüden beter bir şekilde rahatsız edebiliyordu.

Her seferinde seçimine lanetler yağdırıyordu. Yıllardır alışamamıştı bu işe! Etraftaki sis neredeyse dokunup eline alabilecek kadar yoğundu. Çıplak olsan bile tamamen vücudunu saran bir elbise giymiş kadar yakınında hissettiriyordu kendini… Böyle günlerde gölün yüzeyi de bir ayna formunda olurdu. Öyle ki suyun yüzeyinde duran bulutların içinde otuyormuş gibi hissedebilirdin.

En son ne zaman hareket ettiğini bile hatırlayamıyordu. Anda donup kalmış gibiydi… Kafasındaki düşüncelerin ağırlığı sanki bacaklarında ve kollarında toplanmıştı. Üçüncü defadır yavaşça gelen o martı yine teknenin ucunda aynı yere konmuş bekliyordu. Kasabın önündeki kediler gibi… Martı da kararsız kaldı, bu bir canlı mı heykel mi diye? Hatta adama biraz daha yaklaştı, hemen ardından vücut ısısından mı nefesinin rüzgarından mı bilinmez hızlıca kanatlandı…

Balıkçıysa bu geliş gidişleri kendince bir oyun haline getirmiş ve her seferinde daha ne kadar yaklaşabileceğini merakla izliyordu. Hareketsizliğin nedeni biraz da ondandı sanki… Aynı martı olduğuna adı gibi emindi… Saatlerdir gördüğü tek hareketli şey olduğundan, pür dikkat inceleyebiliyordu. Her bir milimetresini ezberlemiş gibiydi. Koca bir sürünün içinde bile olsa hemen tanıyabilirdi. Teknenin ucuna konuş kalkışları gölle teknenin birleştiği yerdeki aynanın mükemmelliğini çok kısa bir süreliğine bozuyordu.

Ve bir anda ‘’-Eveeeet sonunda eveeeet’’ diye haykırdı… İpi bırakılan uçan balon misali, tüm ağırlığı bir anda yok olmuş gibi ayağa fırladı! Arkasındaki geveze korkudan susmuştu… Heyecan içinde bağırıyordu balıkçı! Sonunda bu uzun bekleyişin ödülüne ulaşmıştı. Ağının ipleri ağırlaşmış ve onu kendine doğru çekmeye başlamıştı. O da ustaca bir hamleyle çekip teknesine boşaltıverdi.

Teknenin içine dağılıveren gümüşi gri renkli balıklar hayat hala devam ediyor dercesine kımıl kımıl hareketliydiler. Çevik hareketlerle kovasına doldururken küçük bir farklılık gördü. Daha koyu bir renkte olduğu için geç fark etmişti. Yavru bir yılan balığı… Gövdesine oranla çok daha kocaman gözleri vardı ve insan gibi bakıyordu. Bugüne kadar böylesine hiç rastlamamıştı! O kısacık anda yavru balık ile göz göze geldi ve yavru neredeyse tüm hayat hikayesini aktarıverdi gözlerinden gözlerine… Balıkçı bir an daldı gitti… Uzunca süre kırpmadığı için mi, yavru balığın bakışından mı bilemedi ama gözleri buğulandı. Hemen kurtarmalıydı bu güzelim canı! Bu yavrunun yeri sular ve ailesinin yanıydı. Niye sadece farklı olduğu için yaşam hakkı verdiğini bile sorgulayamadan kararını verdi ama acele etmeliydi. Tam o anda martı cinin lambasından çıkar gibi bir anda teknenin ucunda beliriverdi, sanki gülümsüyordu. Uzun günün sonunda onun da ödülü gelmişti işte.

Bunu anlayan balıkçı, martı ile göz göze geldi ve bakışlarıyla ‘’-Hayır’’ dedi, ‘’-Hayır bunu asla sana veremem. O çok küçük ve biraz daha yaşamayı hak ediyor’’.

Hızlı bir şekilde yavru yılan balığını avuçlarına alıp sırtını martıya döndü ve suya bırakıverdi, yüzünde başarmanın verdiği huzurlu ve gururlu bir gülümsemeyle! Tam o anda kulaklarının dibinden neredeyse kanatlarını sürterek geçen martı keskin bir hamle ile suya daldı…

Çıktığında ağzında yavru yılan balığı vardı. Yan gözle balıkçıya bakıp nispet yapar gibi yavaş yavaş uzaklaştı…

 

Belma Kafadar KARAÇAM

Profesyonel Koç

· Bu yazı Fotoğraf sanatçısı Sn. Ümmü Nisan Kandilcioğlu’nun ’’Sis ve göl ‘’ isimli fotoğraf çalışmasından esinlenilerek oluşturulmuştur.

 

İnançlar – Ön Yargılar ve İnsanlar…

,

Kişileri yöneten ve yönlendiren, doğruya veya yanlışa götüren, eksik bırakan ya da çoğaltan onların inançlarıdır!. Kişi inandığına göre şekillendirir kendini. Neye inanmak istiyorsa, neye daha çok inanıyorsa ona yönelir kişinin yüzü; güne bakan çiçekleri gibi.

İnsanların inançlarının algılanmasında, pekişmesinde, gelişmesinde ve kişiliğinin buna göre yoğrulmasında; benliğinde şemalar, kalıplar oluşmasında ailesinin (öncelikle anne-babasının, eşinin, küçükken etkilendiği bir rol modelinin…), okulunun (öğretmeninin), arkadaşlarının, mahallesinin, çevresinin, toplumunun, memleketinin önemli etkileri vardır. Bu etkilerin dozuna göre birçok bireyin inançları şekillenmiş ve gelişmiştir.

Dikkat ederseniz herhangi bir dini argümandan veya kavramdan bahsetmiyorum. “İnanç” kelimesini bilerek kullanıyorum. İnanmak belirliyor sonuçta hepimizin attığı adımları ve gideceğimiz yönü. İnandığımıza göre yaşıyoruz, konuşuyoruz, yazıyoruz, tartışıyoruz ve paylaşıyoruz.

Çevremize dikkatli bir nazarla bakalım isterseniz:

Paraya, paranın gücüne, paraya dayalı bir yaşam tarzının hâkimiyetine inanmış kişilerin yaşamlarını nasıl bu kavram çerçevesinde örgütlediklerini görürsünüz. Hani “Bu adamın dini, imanı para!” ya da “Bu adam adeta paraya tapıyor! ” dedikleri türden insanlar var ya; işte bu insanların hayatını şekillendiren ana unsur paradır, maldır, mülktür. Bunların, kendisine sağladığına inandığı güçtür!

İlme ve bilime inanmış insanlar vardır çevremizde. “Bana bir harf öğretenin 40 yıl kölesi olurum!” ifadesinin sahibini haklı çıkaracak kadar özverilidirler ilim öğrenme konusunda. “İlim Çin’de de olsa gidip arayıp bulacak kadar” ehemmiyet verirler ilme, öğrenmeye, bilmeye… Bilmek isterler, araştırırlar, deney yaparlar, çok okurlar. Bilimsel gelişmelerle yakından alakadar olur bu inanca sahip olanlar. Bu insanların yaşamını biçimlendiren en önemli kavram da doğal olarak bilgidir; ilim ve bilimdir.

Makam ve mevkileri önemseyen insanlar vardır. Arzuladıkları bir yere gelebilmek için akla ziyan akrobatik kıvraklıklar sergileyebilir bu tipler. Çünkü kendilerini çekip çeviren, yöneten ve benliklerini etkileyen en önemli kavram makamdır, mevkidir. Yönetmek hırsıdır belki de inandıkları en önemli husus. Bu insanların inançları bu hırs çerçevesinde etkiler kendilerini ve yön verir hayatlarına.

Bazı insanları da ön yargıları yönetir ve yönlendirir. Böyle insanların hayatlarını; bireyler, toplumlar, gruplar, partiler, takımlar, renkler, ırklar, diller, hayatı yaşama biçimleri ve benzeri konulardaki ön yargıları, saplantıları çerçeveler. Bir kere bir konuda beyinlerinde, yüreklerinde bir ön yargı çöreklenmişse bu insanlar asla iflah olmazlar, kimseyi de iflah etmezler. Müzmin muhalif olurlar herkese, her şeye… Gelişmeleri, değişim ve dönüşümleri asla benimsemezler böyle ön yargı mahkûmu insanlar. Kendileri değişseler bile değiştiklerini kabullenmezler. Bu sebeple kimsenin de değişmesini istemezler.

Statükocu, değişime direnen, ileriye doğru bir adım bile atmak istemeyen, bunu yapanlara da hep engel çıkaranlara bakın; genellikle ön yargılarla kendi kendini belli bir çembere hapsetmiş insanlardır bunlar. Kendilerini dünyanın merkezi olarak görürler. Kişiler, kurumlar ve gelişmeler hakkında verdikleri hükmün tartışılmasına bile tahammül edemezler.

Kendine, çevresine ve dolayısıyla toplumumuza en fazla zarar veren insanlar tam da bunlardır. “Sen neymişsin be abi!” türünden her şeyi en iyi bilen, burnundan kıl aldırmayan, kimseye söz hakkı tanımayan; en iyi hekim, en adil hâkim, en mükemmel hakem hep bunlardır. Her konunun uzmanıdırlar; en iyi araba onlarındır, en iyi onlar giyinir, en muhteşem mekânları onlar bilir.

Oysa asıl gerçek şudur:

Ön yargıları bütün değerlerin önüne geçmiş bu insanların çoğunlukta olduğu toplumlarda üretim olmaz, gelişme olmaz; sorunlar halledilmez, demokrasi ve hukuk gelişmez. Ruh ve yürek kuraklığı adeta havaya, suya ve toprağa negatif cemreler olarak düşüverir.

Fikir alışverişi, istişare etme, seviyeli tartışma, hayatı paylaşma, diyalog kurma, ortak paydalar etrafında buluşma gibi çağdaş vazgeçilmezlikler asla başarılamaz bu insanlarla. Çünkü en ciddi ve katı inançları ön yargılarıdır!

Siyasetteki bütün tıkanmışlıklar bunların eseridir. Demokrasinin kesintiye uğraması bunlar yüzündendir. Halkın iradesini bile hiçe sayar bu ön yargı esiri zavallılar. Onlara göre kendi fikirlerini kabul eden insanlar insandır, halktır, vatandaştır. Gerisi ancak banal tipler ve varlıklardır!

Böyleleri için, kendi ırkından olanın yaşama hakkı vardır sadece! Hatta kendi ırkının dışında ırk bile yoktur denebilir! Belki de bütün ırklar kendi ırklarından türemiştir!

Böyleleri için, kendi partisine oy veren haklıdır. Kendi takımını tutan doğru tercihte bulunmuştur. Rakamlar kendilerine göre sonuçlar vermelidir. Matematiksel, bilimsel ve genel kabul görmüş doğrular bile kendileri için uygunsa kabul edilmelidir.

Uzlaşma, kendi istekleri kabul edilirse uzlaşma olabilir. Sizi kendi akıllarında, yüreklerinde ve hasta benliklerinde bir kere çizmişlerse Siz ağzınızla kuş tutsanız!” ve “Yılanı deliğinden çıkarabilecek bir dil kullansanız!” bile faydası yoktur artık.

Kendileri kabul etmedikleri sürece siz hiçbir mevkiye, konuma, göreve aday olamazsınız. Hasbelkader aday olduktan sonra seçilip kazansanız ya da o göreve getirilseniz bile en seri şekilde “boykot” edilirsiniz. Hakkınızda gereğinin yapılması için her şey hemen yapılır.

Çok da pervasızdır bu ön yargılı, saplantılı insanlar. Merdiven altı rantçılığının zirvesinde gezinirler. Bırakın pastadan hakkınız olan payı almayı, pastanın ‘p’sini bile göstermezler size.

Kimisi bu pervasızlıkla dağları delip çölleri aşar ve kendisi gibi düşünmeyenleri yok etmek üzere didinip durur. Kimileri de bikir bir çay gibi, hayat hakkı tanımak istemediği insanların kanını kurutmak ister adeta!

Etrafımıza tekrar bakalım isterseniz; ne kadar da çok böyle insan var değil mi? Ne kadar tehlikeli bir toplumsal yapı içerisinde yaşıyoruz ve böyle bir ön yargılılar cehenneminde ayakta durmaya çalışıyoruz.

Benim bu tespitleri yaptıktan sonra sizden bir istirhamım olacak:

N’olursunuz gelin biz ön yargılı olmayalım. İnançlarımızı “insanlığımız” çerçevesinde yeniden gözden geçirelim. Varsa ön yargı kırıntılarımızı atalım, bırakalım, terk edelim gitsin. Bu konuda da kendimize “Bi dur!” diyelim. Derin bir nefes alalım ve düşünelim; hangi konularda nasıl bir yaklaşım sergiliyor ve hangi türden bir refleks ortaya koyuyoruz? En başta kendimize sonra da diğer insanlara nasıl davranıyoruz acaba?

Herkesi olduğu gibi kabul etmek büyük erdemdir. Kendimizi de!

Her birimizin hak ve hukuku başka bir bireyin hak ve hukukuna tecavüz etmemek ve saygılı olmakla sınırlıdır. Bu çerçevede yasalarımızı ihlal etmeden kendimizi özgürce yaşamalı ve ifade edebilmeliyiz. Kendini, hak ve hukukunu korumak, yaşamak ve özgürce ifade etmek durumunda olan herkese de bu hakkı çok görmemeliyiz.

Hayatı algılama biçimlerimiz, giyim kuşamımız, fikirlerimiz, üsluplarımız farklı olsa da ayrı partileri, takımları desteklesek de; ırkımız, dilimiz, rengimiz, mesleğimiz, meşrebimiz farklı olsa da hepimiz önce insanız. Önemli olan da insan olabilmek ve yine insan kalabilmek değil midir?

Dünya gemisinin Türkiye kamarasında sağlıklı ve mutlu bir biçimde yaşamak eşit ve hür insanlar olarak hepimizin hakkı değil mi?

Bir bilseniz insan olarak kabul edilmek ve bu hakkı yaşayabilmek ne büyük bir nimettir! Çünkü insan yaratılmışların en şereflisidir.

Allah kimseyi bu şereften mahrum bırakmasın…

Allah bu şereften yoksun kalmış olanların şerrinden bizi korusun…

 

Osman GÜZELGÖZ

osmanguzelgoz.com

Anıları Kalır Şehrin

,

Hangi şehirde olursa olsun heyecan ve hayranlık içinde onu tanımaya çalışırdı. Şehre değişik açılardan bakmak, farklı duyguların sınırlarını keşfetmek ona daima büyülü gelirdi. Bir bankta oturmuş Boğaz’ın ruhunu, ez uzağını, en yakınını, renklerini, enerjisini hissedip; koku ve havasını ilk solukta içine çekti. Harika doğası olan geniş bir boğaz ve masalsı köprülerle birbirine bağlanmış dünyada başka bir şehrin olmadığını düşündü.

Bazen o kadar şey üst üste gelir ki, insan bir türlü gezdiği yahut içinde yaşadığı şehri göremez. “Kimi şehirler iyi yazılmış bir kitap gibidir” derler. Sokaklarında her gün önünden geçip fark edilemeyen ne çok şeyler vardır. Orada olanı fark etmek için kimi zaman yavaşlamak, insanın içindeki sessiz gözlemcinin varlığını derinden idrak edebilmesi gerekir. İnsan içeri ve dışarıdaki her şeye tanık olan o sessiz gözlemciyle dost olabilmelidir.

Hafiften esen rüzgârla, sularda kayıp giden zamanın eşliğinde yüreği gibi sular da pır pır edip oynaşıyor. Yanından yöresinden geçen irili ufaklı teknelerle aynı anda dev gemilerin ağır ağır süzülüşünü izliyor. Mutluluk buysa, şu an doğa zenginliği ve mevcut tüm sebeplerin o anı oluşturduğunu hissediyor. Sahilde insanı hem lüks hem de tuz kokusu sarıyor. Bu anı doyasıya sindirirken sadece keyif veren iyilik halini masmavi boşluğa kilitlemek istiyor.

Az önce, Rumeli Hisarı’ndan Bebek’e doğru ince esintiyle keyifle yürümüştü. Çocuklar Boğaz’a atlıyor kıyıya vuran çöplerin arasında coşuyorlardı. Oltasını özensizce havada yarım daire çizerek fırlatan insanların yanından dikkatle geçmişti. Bu manzarada yanında getirdiği yiyecekleri yiyip içenler vardı. Boğaz’da onlar balık tutarak keyfin kaynağını mutluluğa dönüştürürken; o kendini zorlu düşünce ve duyguların oltasından kurtarıp karşı kıyının manzarasına odaklıyordu. Zihnindeki akıp duran düşüncelere dur demek istemişti. Çünkü doğaya yönelmek onun zihin dağınıklığını gideren en çok sevdiği şeydi.

Yüzyılların rüyası Boğaz Köprüsü’nün manzarası bir başkaydı. Bu nefis güzelliği insanlar doya doya izliyordu. Muhteşem ahşap evlerinin nostaljik dokusunu henüz tam kaybetmeyen sahilin en büyülü yerinde; “insanın bir kıtanın kıyısında oturup diğer kıtayı görebilmesi” ne hoş dedi. Bu mavi sularda “insan isterse hüznü, hasreti, saadeti, aşkı aynı duyarlılık ve derinlikle içinde barındıran ruhu görülebilir” diye mırıldandı.

Sahil hareketliydi. Belli ki, başka yerlerde yaşayan İstanbullular da hafta sonu gezmeye gelmişlerdi. Kalabalık çok kozmopolitti. Bu doyumsuz güzelliği fark eden herkes “hemen buraya yerleşmeliyim” diye istekte bulunabilirdi. Yüzlerce yıllık tarihe sahip yalılar inci gibi sıralanmış. Kuşlar parklardaki asırlık ağaçlarda soluklanıyordu. İstanbul’un en güzel seyir yerlerini; hisarlar, camiler, kasırlar, köşkler, saraylar ve dahası lale bahçelerini merak etti.

Tarihi görüntüler iş kuleleriyle, alışveriş merkezleriyle bir bünyede kesişmişlerdi. Bir yanda çarpık şehirleşmeye, diğer tarafta yer yer ormanın kesilerek yerlerine ayrıcalıklı sitelerin yerleştirildiği Baudelaire’in ifadesiyle “sahte cennetler” gözlemleniyordu. Tepelerdeki ormanların içinde ucube gibi görünen villalar sessiz bakışlarına takılıyor. Arnavutköy sahiline cepheli mermerden yapılmış iki asırlık Beyhan Sultan Çeşmesi’nin yanından geçti. Ecdat ruhunu taşa ve ahşaba nakşetmiş hissediliyordu. Arnavutköy İskelesi’nin karşısında dantel gibi ince işlenmiş ahşap fasadlı evlerin bulunduğu dar sokakları gezdi. Üçer katlı, daracık görünümlü, asırlık her biri bir sanat eseri bu ahşap İstanbul binaları Boğaz’a bakıyor. Bakımsız kalan, terkedilmiş olanlar var. Dünyada bundan daha etkileyici görüntü olamaz dedirten Boğaz’ın görsel zenginliğinde birçok kültür beraberce nefes alıp yaşıyorlar.

Sırtına büyük bir cami yerleştirilmiş heybetli siluetiyle tam karşıda Çamlıca Tepesi duruyor. Kentin yeni bir sembolü olmuş. Fakat ona uzaktan sanki yapmacık bir maket gibi görünüyor. Cumhuriyet tarihinin en büyük camii olduğunu duymuştu, Aklına bir soru takılıyor: “İstanbul’da yaşayıp da boğazı hiç görmeyen sadece haberlerde duyan kaç kişi vardı acaba?” Sonra dikkatini ve farkındalığını tüm kalbiyle çevirdiği Boğaz’ın sularında; hem Tanrı’nın yarattıkları hem de onun parçacıklarını gördüğünü aklından geçiriyor.

Boğaz olmasa, insan bu şehrin tüm kaosuna, kalabalığına, trafiği ve hayat pahalılığına katlanıp yaşamaya devam eder mi? Bilmiyordu. Boğaz köprüsünü izliyor. Napolyon Bonapart’ın “İstanbul’a sahip olan Dünya’ya hâkim olur.” sözlerini anımsıyor. Sonra, “bir millet kendi içinde birbiriyle didişmese belki olurdu” diyor. Dünya’ya hâkim olunamadığı için hayıflansa mı, bilemiyordu. İnsanlar geçmişi ve geleceği yaşarken; şehrin geçmişi bırakıp daima şimdiki anı yaşadığını hissediyordu. Şehrin anıları sanki gözlerine takılıp kalacaktı.

“Şükürler olsun ki, ruhu her gün yeniden doğan bu ihtişamlı şehirde ne hesaplaşmam gereken anılar, ne de duyduğum endişe ve nefret var” dedi. Bir yalanın kendisini avutması yerine hep bir hakikatin incitmesini yeğlerdi. Huzur, bazen yavaşlayıp durup her şeyi bırakmak; farkındalık insanın kendine gelip hem iç dünyasını hem de etrafını görmesi değil midir? Boğazın gözlerini kamaştıran esrarlı görünümü onu bir kez daha mutlu etti. Derin bir nefes alıp kendi kendine; “Şehri eşsiz kılan gün doğumu ve batışını da özellikle izlemeliyim. İşte ondan sonra şehrin dokularına işlemiş olurum” diye içinden geçirdi.

“Boğaz’ın gerçek yüzü böyle mi olmalıydı, bu kutlu şehirde şimdiki zaman büyüsünü böyle mi bozuyordu? Batıya benzemek uğruna ruhsuz taş mimarisine özenen akıl dışı zihniyetlerle eşsiz tarihi mimarinin yok olup gittiğine şahit olmak insana hüzün veriyordu. Yöneticilerinin bizzat bu şehre ihanet ettiklerini itiraf etmeleri dürüstlük mü sayılmalıydı? İstanbul’un bir sokağına çıktıklarında, yüreklerinin bir kısmının mütemadiyen “cız” edip yanacağına, onlara bilerek ya da bilmeyerek bu şehre verdikleri zararı daima hatırlatacağına inanıyordu.

Dostlukla…

Ali AKÇA

Beden Konuşur!

,

Bir fizyoterapi seansı ile koçluk seansı arasında benzerlikler olabilir mi? Geçtiğimiz haftalarda ayağımdaki sorun sebebiyle fizyoterapiste gittim. Fizyoterapistim İrina’yı toplamda dört kez görmeme rağmen seanslar sırasında yaşadığım farkındalıklar bu yazıyı yazmam için bana ilham verdi. Fizyoterapi ile koçluk seansı arasında bağlar kurmak beni heyecanlandırdığı kadar koçluk becerileri üzerine daha derin düşünmemi de sağladı.

İlk seansın başında MR sonucumu paylaşmak isteyince İrina’nın “Sen önce şöyle bir yürü!” demesine hem şaşırdım hem de bir anlam veremedim. Farklı bir kültür ve eğitim sisteminden gelen İrina birkaç dakika boyunca yürüyüşümü, duruşumu gözlemledikten sonra “Bedene soralım bakalım; beden konuşur, her zaman bedene güvenirim!” diyerek beni şaşırtmayı sürdürdü. Hayvanlarla, çiçeklerle özel bir iletişim kuran insanlar olduğunu biliyordum ama İrina’nın bedenimle nasıl konuşacağı hakkında en ufak bir fikrim yoktu. İrina bedene soru sorup yanıtları da bir tür kas testiyle yine bedenimden alarak bedenimle iletişim kurdu. Bu ilginç yöntemle ayağımdaki sorunun nedenlerini tespit ettikten sonra bedene bir bütün olarak bakmak gerektiğini ve tedavi sürecini söylediklerime göre değil bedenimin ihtiyaçlarına göre şekillendireceğini söyledi. İlerleyen haftalarda her seansın başında sanki ilk kez geliyormuşum gibi bedene sorular sorarak o günkü ihtiyaca göre bir program oluşturdu.

Her seansta farklı bir farkındalık kazanıyor bir yandan da biraz garip hissediyordum; kendi bedenim hakkında hiç tanımadığım birinin, konunun eğitimini de almış olsa, benim farkında bile olmadığım şeyleri gözlemlemesini ilginç buluyordum. Bununla birlikte İrina’nın işine gösterdiği saygıyı, özeni görüyor ve onun iyi bir eşlikçi olduğunu düşünüyordum. Bu noktada fizyoterapi seansıyla koçluk seansı arasında benzerlikler kurmaya başladım. Bu benzerliklerin ilki gözlem yapmakla ilgiliydi. İrina’nın yürüyüşümü dikkatle gözlemleyerek bedenimin tepkilerine odaklanması bana koçluk seansı sırasında danışanı ve bedenini gözlemlemenin önemini hatırlattı. İrina’nın her seans başında adeta bedenimle bir tür kontrat yapar gibi bedenimin o günkü ihtiyacına göre çalışmayı şekillendirmesini koçluk seanslarındaki kontrat almaya benzettim. Bunların yanında İrina, seanslarda bir süre çalıştıktan sonra duruyor ve eğer bedenimin ihtiyacı varsa çalışmaya devam ediyordu; bu kararı da bedene sorular sorarak veriyordu. Aslında İrina’nın seans boyunca temel aldığı kaynak bedenimdi; bu da koçluğun temelindeki konulardan kaynak olma ile örtüşüyor.

İrina’nın sadece ayağımla ilgilenmek yerine beden sağlığımı bir bütünsellik içinde ele alması koçların yol arkadaşlığına benzer bir eşlik. Bir koç kendi bedeniyle ne kadar temas kurar, bedeninin ve ihtiyaçlarının ne kadar farkında olursa danışanlarının ihtiyaçlarını, tepkilerini de o kadar rahat ve kolay anlar. Tıpkı bir koçun danışana eşliği gibi bedenimle iletişimde bana yol arkadaşlığı yapan İrina’nın varlığı benim için kıymetli. Ayağımsa her gün daha iyiye gidiyor; bedenime kulak vermeye çalışıyorum çünkü artık biliyorum ki “Beden konuşur!”

 

Mevlüde Sahillioğlu

Yaz Tatili Programınıza Ek Öneriler

,

Yaz geldi, okullar tatil oldu ve siz de iyi bir tatili hak ettiniz; özellikle de bu yıl üniversite sınavına giren gençler ve ebeveynleri. Öncelikle sizi tebrik ediyor, her şeyin gönlünüzce olmasını diliyorum.

Tatilden veya bir seyahatten dönenlere “yediğiniz içtiğiniz sizin olsun, gördüklerinizi anlatın” deriz. Sizden gördüklerinizi anlatmanı anlatmanızı istemeyeceğim tabi 🙂 Birçok yerde ve bu sitede de yaz tatili önerilerine ilişkin güzel yazılar okudunuz. Mevcut programınız içine biraz daha fazla seçenek eklemek göz çıkarmaz, değil mi? Malum, Eylül ortasına kadar zamanınız var. Hadi başlayalım.

1. Gündelik hayattan bir konuyu, yeni ilgi alanı ve yeteneğe dönüştürün

– Mutfağa girip, en az üç yemek türünü yapmayı öğrenin. Evde yemekleri kim yapıyorsa, onunla ortak bir deneyim ve (muhtemelen) maceranız olacak. İşin püf noktaları, incelikleri, acemilikler, başarı ve küçük başarısızlıklar… derken, güzel bir anınız olabilir.

– Zaman bulup yapamadığımız bir şeyi, mesela güzel bir ekmek tarifini deneyin, taze ve tam kıvamında bu ekmekle ailece erkenden bir kahvaltı yapın.

– Gün doğumunu veya hiç olmazsa sabahın erken saatlerinin nefis sakinliğini ve serinliğini tadacak kadar erken kalkın ve buna alışın. Uyku düzeninizi tamamen değiştirmek kolay değil, birkaç haftanızı alabilir. Bunu tatil zamanında yapsanız daha iyi.

– Yeteneğim var mı diye düşünmeden, resim, müzik v.b. bir hobiye başlayın. Her küçük başarıyı kutlayın. “Önemli olan kazanmak değil, yarışmaya katılmak” :), değil mi?

– Varsa bahçenize veya balkonunuzda bir saksıya fesleğen, kekik, maydanoz gibi bazı kolay yetişen sebzeler ekin, yaptığınız yemeklere bunlardan taze birkaç dal eklemenin keyfini yaşayın. Ağanın eli tutulmaz, sebze olur da çiçek olmaz mı?

– Bahçenizde veya parklarda hoşunuza giden en üç bitki veya ağacın adını öğrenin. Bunlar hakkında kısa bilgiler edinin. Çok beğendiğiniz birini yetiştirmede uzmanlaşın. Yabancı bir dilde, öncelikle İngilizce, konuyla ilgili videolar izleyin. İlgilendiğiniz bir konuda yabancı dil öğrenmek çok daha kolay ve zevklidir, değil mi?

– Ailenin seyahat planını siz yapın veya yol güzergahını belirleyin. Ebeveyninizden danışmanlık hizmeti alabilirsiniz tabii 🙂

– Pekiyi, başka bir hobi veya beceri geliştirmeyi düşündünüz mü? Bunlar üzerinde etrafınızdakilerle sohbet edin, öneriler alın. İngilizce videolar izleyin. Belki daha önce cesaret edemediğiniz bir şeye, yapanları görünce başlama cesareti bulacaksınız kendinizde.

2. Merak ettiğiniz veya ilgilendiğiniz bir konuda duygusal farkındalık içinde sohbetler edin

– Hayatımızın her kesitinde bir şekilde bizi ilgilendiren ekonomi veya felsefe gibi bir alandan, aklınıza gelecek bir konuyu biraz düşünün, internetten küçük [ve kısa süreli! :)] bir araştırma yapın. Sonra bunu yakınlarınızla konuşun. Amaç tartışma veya doğru-yanlış bulma değil, duygusal farkındalık olsun. Doğru veya yanlışa takılmadan söyleyin ve dinleyin, bu sırada karşınızdakinin yüz ifadelerine, ses tonuna, beden diline odaklanın. Yargısız, tam bir dinlemeyi deneyimleyin. Onların bakış açılarını ve perspektifini yargılamadan anlamayı deneyimleyin.

– Ekonomi, felsefe, psikoloji veya başka bir alandan bir konuyu öğrenmek için de tartışabilirsiniz tabii. Artık yetişkin olan iki oğlumla birlikte yaptığım ayaküstü sohbetlerden çok keyif alıyorum, çok şey öğreniyorum. Muhtemelen sizin ebeveyniniz de bundan çok keyif alıyordur. Mesela, enflasyon nedir, hayatımızı nasıl etkiler? Yatırım araçları nedir, getirileri nasıl hesaplanır? Basit formüller üzerinden örnek durumları nasıl analiz edersiniz? Veya herhangi bir ilginç bilimsel bulguyu birbirinize aktarın.

– İnsanları nelerin mutlu ettiğini, en çok nelere değer verdiklerini, onları en çok nelerin motive etiğini, nelere üzüldüklerini gözlemleyin. Bunu bir boş zaman etkinliğine dönüştürün. Empati egzersizleri yapın. İnsanların üzüntüsü veya sevinçlerini ne kadar fark ediyorsunuz? Yüz ifadelerinden bunları ne kadar anlayabiliyorsunuz? Empatik ve anlayışlı insanların sevgiyi en kolay tadıp sevilen insanlar olduklarını gözlemlediniz mi?

– İnsan ilişkilerinde zaman zaman sorun yaşayabilirsiniz. Aslında bunlar da daha iyisi için birer fırsat. Özür dileme ve affetme hakkında bilgi ve farkındalığınızı artırın.

3. Pozitif duygular egzersizi yapın, yeterli bir süre yaparsanız, etkileri sizi çok şaşırtacak ve muhtemelen hayata bakışınız değişecek. Mesela,

– Her gün, gün içinde karşılaştığınız en az üç güzel şeyi bulun, yani fark edin. Büyük-küçük demeden bunları günün sonunda kısaca yazın. Bunlar için içinizde şükran duyun. Evinizde pişen bir sıcak yemek, parkta karşılaştığınız bir çiçek, size kapıyı tutan biri, bir nezaketinizden dolayı size teşekkür eden biri, bir fincan kahvenin keyfi ve bunda emeği geçenler… Bunu en az 21 gün yapın. Sonra ara sıra tekrarlayın.

– Sosyal hayatta, büyük-küçük etrafınızda gördüğünüz her güzel şey için varsa fırsatınız ilgili kişiye teşekkür edin, yoksa içinizden şükran duyun. Günün sonunda bunları da yazın.

– Hayatınızda sahip olduğunuz, ama artık kanıksayıp farkına varmadığınız üç güzel şeyi ve/veya üç güzel özelliğinizi bulun, bunlar için şükran duyun.

– Sevdiklerinizle birlikteyken, aklınızdan ona ilişkin güzel duygular geçirin. Sözgelimi, “dileklerin gerçek olsun, hayatın daha güzel olsun…” gibi. Bu sözleri içinizden geçirirken, karşınızdakinin bunu bilinçli veya bilinçsiz beden dilinizden okuyacağını düşünün.

– Ara sıra hoşgörülü farkındalık (mindfulness) egzersizi yapın. Konusu iş dünyası olsa da şu yazımdaki basit egzersizler başlangıç olarak işinize yarayabilir.

– Huşu (hayret/hayranlık ve ürperti) duyguları deneyimleyin. Bunun en kolayı doğa ve sanatta, özellikle müzikte. Bu tatilde mümkün olduğunca gün doğumu ve gün batımlarını bir bilinçli farkındalık egzersizi olarak yaşayın. Geceleri açık gökyüzünde yıldızları izleyin.

– Tatil diye hareketsizlikten, düzensiz uykudan özellikle kaçının. Günün keyfi düzenli uyku ve hareketsiz olmaz. Aksi halde tatilde bile stresiniz yeterince düşmeyecektir, unutmayın.

Çünkü beynin boş kalmaya ve atalete tahammülü yok. Tüm bu egzersizler ise beyninizi yeniden formatlar, çalışma şeklini değiştirir. Beynin bu esnekliği (nöroplastisite) harikalar yaratır. Buna güvenin.

Mutlu tatiller, güzel deneyimler dilerim. Sevgiyle kalın.

Mehmet Murat

2 Temmuz Yengeç Burcunda Güneş ve 17 Temmuz Oğlak Burcunda Ay Tutulması

,

Bu ayki yazımızda biraz daha teknik konulardan bahsedelim istiyorum. Önümüzdeki ay iki önemli tutulma var, tutulmalar ay düğümlerinin transit ettiği burçlarda gerçekleşir, Güneş ve Ay, ay düğümleriyle 18 derecelik orbda yer alıp, yeniay ve dolunay pozisyonlarında bulunduklarında yörüngeleri dünyanın yörüngesi ile hizalanmıştır ve birbirlerinin ışığını belirli ölçülerde keserek tutulma dediğimiz doğa olayına neden olurlar. Bu yüzden tutulmalar aksımız her zaman ay düğümlerinin bulunduğu burçlarda ya da 18 derece yakınlıkta komşu burçlarda gerçekleşebilirler.

Tutulmalar eski dönemlerde kralın ya da kraliçenin ölümüne kadar gidebilecek, toplumu etkileyecek düzeyde önemli olaylarla bağdaştırılırdı. Bugün bizler onları oluşması muhtemel olaylar için en önemli kırılma zamanlarının güçlü birer göstergesi olarak yorumluyoruz. Oluşması zor görünen değişimlerin gerçekleşmesi için beklenmedik olaylarla yüz yüze gelinen ve hatta bireysel haritaların potansiyellerine göre ölümler ve kayıplarla da bağlantılıdırlar.

Güneş tutulması 10 derece Yengeç burcunda gerçekleşiyor. Güneş ve Ay, kuzey düğüm bendinde kavuşuyor, Ankara’ya göre çıkartılmış haritada 5. evde yer alıyorlar. Yükselen Kova burcu ve yöneticisi Satürn 12. evde Oğlak burcunda ve Güney düğüm ile kavuşumda. 12. ev kollektif etkiyi gösteriyor bu evde yer alan Satürn aslıyla uyumlu gerçekleştirilen görev ve sorumlulukların bireysel etkilerin üstünde bir yetenek ile gerçekleşmesini, adeta ilahi destek görmesini anlatır.

Güneş tutulmaları, algıladığımız kadarıyla gündüzün kararması ve gecenin kısa süreliğine hakimiyet kazanması olduğundan eski halklarca korkunç olayların habercisi gibi algılanmıştır. İnsanoğlunun bilinmeze karşı duyduğu korku, ve kontrol sanrısının ortadan kalkması bu inancın temelini oluşturur. Zahiri olanın batıni olanı maskelemesi sınırlı güce ve algıya sahip insanın güvende hissetmesini sağlıyor olabilir pek tabi ki. Böyle bakıldığında tutulmanın gerçekleştiği ev konularında hali hazırda yaşanan karmaşa ve yanılgıların bir son bulması, en azından bu konularla ilgili bir dizi olayın gerçekleşmesini bekleyebiliriz. Kuzey düğüm tarafında gerçekleşecek olması olayların yeni, bilinmeyen nitelikte ruhsal gelişime hizmet edecek deneyimleri içereceğinden bir miktar daha korkuyla karşılanabileceğini gösteriyor. Bu tutulma haritasında ev, aile ve yuva konularını, çocuklar, aşk ve yaratıcılık konularıyla birleştirecek büyük ve köklü değişimlerden bahsedebiliriz. Yükselenin Kova burcunda olması radikal değişimleri gösterir dedik fakat yöneticisi Satürn ün 12. evde güney düğümle ve Pluto ile kavuşum, Güneş-Ay tutulmasına karşıt yaptığını düşünürsek, bu değişimlerin alışmış olunan güvenlik alanı kalıplarını kırmayı gerektireceğini, bazı bitişleri ve vazgeçişleri getireceğini söyleyebiliriz. Uranüs değişimi destekleyen sekstil ve şefkatli Neptün’de üçgen açı veriyor tutulmaya. Sepharial’a göre Yengeç burcunun ikinci dekanında oluşacak bir Güneş tutulması, nehirleri, su kaynaklarını kurutur, kadınlar ve erkekler arasında patlamalara ve tutkulara neden olur. (Güneş ve Ay Tutulmaları, Dünya ya etkileri, Sepharial, ilhan yayınevi, 2000)

Aşağıda 17 Temmuz Ay tutulması haritasını görüyoruz. Ay tutulmaları, dolunay zamanı gerçekleşir, Ay ve Güneş karşıt konumda yer alır ve Dünyanın yörünge düzlemiyle hizalanırlar, böylece ay düğümlerinin de orbunda bulunurlar. Ay tutulmaları olgunlaşmış girişimlerin sonuçlarının ortaya çıkış zamanlarını gösterirler.

Ay tutulması haritasında yükselen rahatına düşkünlüğü, uyum, ahenk, sadelik ve yaşamdan zevk almayı simgeleyen Boğa burcunda fakat köklü değişim, devrim ve dürüstlüğü simgeleyen Uranüs ile tam kavuşum yapıyor ve Güneş tutulmasının köklü değişim temasına tekrar vurgu yapıyor. Güneş tutulmasının derecesine yakın yerleşmiş yöneticisi Venüs önceki tutulmanın getirdiği temayı destekleyen davranışları sorgular nitelikte. Ay`ın tutulduğu konum ise güney düğümle ve 10. evde, değişimlerin toplum önünde görünür hale gelmesini gösteriyor aynı zamanda ASC’nin yücelme yöneticisi. Yerleşim itibariyle de 4-10 aksında olduğundan Yengeç- Oğlak temasını destekliyor ve özünüze, kendi varlığınıza şefkatli olmanız gerektiğini, toplumun getirdiği, başka normlardan kaynaklanan kabukların artık kırılıp geride bırakılması gerektiğini sert bir şekilde hatırlatıyor. Yengeç burcu Ay yönetiminde olduğundan en hassas ve savunmasız olduğumuz, kendimizi zayıf hisssettiğimiz duygusal beslenme alanımızı gösterir. Bu aksta gerçekleşen tutulmalar, hem kendi benliğimizi besleme ile ilgili dersler hem de anne-babamızla ilgili deneyimler getirir. Sepharial e göre Oğlak burcunun bu dekanında gerçekleşen Ay tutulması bir kralın ölümünü ve bir isyanı gösterebilir.

Tutulmaların bizim ve kollektifin en yüksek hayrına gerçekleşmesi dileğiyle güzel bir Temmuz ayı olsun.

Ülgen CURA KARAARSLAN,

ASTROLOG, DİP ASA
İSAR CAP, MAPAİ, OPA ÜYESİ

Herkesin Bir Koça İhtiyacı Var!

,

Google CEO’su Eric Schmidt kendisine bir koça ihtiyacın var dendiğinde ilk olarak “benim bir koça ihtiyacım yok, ben örnek bir CEO’yum, neden bir koça ihtiyacım olsun ki, bir problemim mi var?” diyerek tepki veriyor. Öneriyi yapan kişi “hayır, hayır” diyor “bir koça ihtiyacın var, herkesin bir koça ihtiyacı vardır.” Sonrasında Schmidt, koçu Bill Campbell ile çalışmaya başladığında diyor ki “Her meşhur atletin, her meşhur performansçının, ne yaptıklarını görüp ‘yapmak istediğin bu mu?’ diye soran, farklı bir bakış açısı veren, başkalarının gözünden kendilerini görmelerini sağlayan bir koçu vardır. Bir koç gerçekten yardımcı olur.”

Özellikle iş yerinde koçluk son yıllarda çok hızlı bir gelişim gösteriyor. Yalnızca dünyada değil, ülkemizde de pek çok firma yöneticilerinin bir koçla çalışmasına olanak tanıyor ve bunun meyvelerini topluyor.

Yönetici koçluğu; gelişmiş stratejik planlama, sunum becerileri, öfke ve stres yönetimi, takım oluşturma ve liderlik gelişimi için koçluk da dahil olmak üzere çok çeşitli hizmetleri ve uzmanlık alanlarını kapsamakta. Firmalar genellikle organizasyonun bir parçası olmayan, kurum dışından bir koçtan hizmet alırken bunun alternatifi olarak iç koçlarla çalışan firmalar da mevcut. Yönetici koçluğu hizmeti veren koçlar iş/yaşam dengesine koçluk, iletişim ve liderlik becerilerinde gelişim için koçluk ya da performans artışı için koçluk benzeri temel koçluk çalışmalarının ötesinde ‘eğitim, danışmanlık/mentorluk ve koçluk’ hizmetlerinin bir kombinasyonunu da sunuyorlar.

İş yerinde koçluk uygulamaları yalnızca yönetici koçluğunu içermiyor, aynı zamanda şirketin yönetici olmayan çalışanlarına yapılan koçluk hizmetlerini de kapsıyor. Bu çalışmalarda yine dışarıdan koçluk hizmeti de alınırken, daha yaygın olan uygulama kurumun iç koçlarla çalışması yönünde. Bu durumda genellikle koçluk eğitimi alan insan kaynakları ya da eğitim departmanı personelleri kurum içerisinde koçluk rolünü de üstleniyorlar. Hatta bu konuya özellikle önem veren bazı firmaların koçluk/mentorluk departmanları da bulunuyor. İç koçlukla ilgili bir diğer uygulama da ‘koç olarak yönetici – koç yönetici” yani firmada yöneticilerin kendi personellerine mevcut performanslarının artması ve potansiyellerinin ortaya çıkmasını sağlamak amacıyla aynı zamanda doğaçlama olarak koçluk da yapıyor olmaları. Bu anlamda yöneticilerin koçluk becerileri konusunda eğitim almaları ve bunu uygulamaları, işyerinde koçluğun artmasına önemli bir katkı sağlamaktadır.

Koçluğun ülkemizde gelecek vadeden bir meslek olarak öne çıkması ve özellikle kurumsal alanda hızla gelişim göstermesi, kariyerinin başında olan ya da yeni bir kariyer geliştirmek isteyen bireyler için oldukça güçlü bir alternatif oluşturuyor. Bu alternatifi değerlendirmek isteyen kişiler için önerim mesleğe geçiş süreçlerinde deneyimin peşinden koşmaları ve öncelikle kendileriyle çok fazla çalışmaları olacaktır. Bu şekilde ehil koçlar olarak, ‘herkesin bir koça ihtiyaç duyduğu’ bu büyüyen sektörde önemli bir rol almaları kaçınılmazdır…

Ebru Oğuş, PCC

www.optimalkocluk.com.tr

 

Hedefe Giden Yolda Ne Kadar Risk Alınmalı?

,

Hayatımızda fark yarattığımız zamanlar hep risk alınan dönemlerdir.

Kökeni Fransızca’ dan gelen “RİSK” kelimesinin sözlük anlamına baktığımızda karşımıza şu ifade çıkar: “Zarara uğrama tehlikesi”

Dolayısıyla Risk aldığımız anda, aslında beraberinde bir zarara uğrama ihtimalini de kabullenmiş oluyoruz. Peki, sınırları nereye kadar zorlamak, ne kadar Risk almak gerekir? İşte burası biraz göreceli bir konudur zira bu sınır, kişiye veya duruma göre değişebilmektedir.

Şöyle bir düşünün; 20’ li yaşlarda bir genç için paraşütle atlamak, tüplü dalış gibi sporlar “riskli” olarak adlandırabileceğimiz aktivitelerken, 3 yaşında bir çocuk için atlı karıncaya binmek veya 90 yaşında biri için dik bir merdivenden tek başına inmeye çalışmak da o yaş grupları için son derece “riskli” aktiviteler olarak nitelendirilebilir. Ya da yıllar boyunca elektrik işleriyle uğraşan bir profesyonelin binlerce volt altında yaptığı iş, eline kontrol kalemi almamış birinin evinde ampul değiştirmesinden daha az riskli olabilir. O halde risk almak yaşa, bulunulan ortama, tecrübeye ve göreve göre değişkenlik göstermektedir.

Peki profesyonel hayatta risk almanın tanımı, karşılığı nedir? Yukarıdaki örnekleri iş hayatı için uyarladığımızda, kişinin pozisyonu, görevi, tecrübesi, hedefi ve bu hedefi gerçekleştirmek için elinde kalan zaman elbette alacağı riski değiştirecektir. Öyle ya, bazen yeni işe girmiş bir çalışanın, bir tutanağı temize geçirirken, bir cümlenin değiştirilmesi ile ilgili alacağı küçük bir inisiyatif onun için çok riskli iken, bazen bir üst düzey yöneticinin milyon dolarlık anlaşmaları yaparken alacağı bir inisiyatif çok daha az riskli olabilir.

Risk almak, ilerlemek ve fark yaratmak için son derece önemlidir.

Bernard Shaw’ un Risk ile ilgili Çince’ den yaptığı bir örnekleme, Risk almanın önemini de çok açık bir şekilde vurgulamaktadır:

Her kelimeyi bir şekille anlatan Çince’ de risk, iki şekil yan yana getirilerek yazılır: “Tehlike” ve “Fırsat”. (George Bernard Shaw)

O halde yaptığımız işte fark yaratabilmek için kim, ne kadar risk almalı sorusu karşımıza çıkıyor ki bence işin püf noktası da burada. Aslında riski belirleyen faktörler, hedefin büyüklüğü, pozisyon gücü ve zaman ile sınırlıdır. Eğer alınması gereken riski, bir formül ile açıklamak isteseydim, sanırım aşağıdaki gibi bir şey olurdu.

ALINMASI GEREKEN RİSK= HEDEF X POZİSYON GÜCÜ/ZAMAN

Bu formülden çıkarılması gereken sonuçlar şunlardır:

· Hedef ne kadar yüksekse alınması gereken Risk o kadar artar.

· Pozisyon Gücü ne kadar yüksekse alınması gereken Risk o kadar artar.

· Zaman ne kadar azsa alınması gereken risk o kadar artar.

Sonuç olarak ilerlemek için Risk almak gerekir. James B. Conant’ ın da dediği gibi, “Kaplumbağaya dikkat et, ancak kafasını çıkarıp risk aldığında ilerleyebiliyor.”

Peki siz, hedefinizin ya da pozisyon gücünüzün gerektirdiği riskleri alıyor musunuz, yoksa kabuğunuzun içinde rahat mısınız?

N. Ahmet Genç

Kendinin Farkındamısın?

,

“Görüşün netleşmesi ancak kalbinin içine baktığın zaman mümkündür.

Dışarı bakan rüya görür, içeri bakan uyanır…”

Carl Gustav Jung

Günlerden bir gün, ormanda oyun oynayan bir grup çocuk, dört nala koşan bir atın kendilerine doğru yaklaşan sesiyle heyecanlanırlar. Uzun yeleli, simsiyah bir at süren, orta yaşlı bir adamın kendilerine doğru geldiğini görürler. Adam yaklaştığında, çocuk merakı ve pervasızlığı ile seslenirler, “hey, nereye gidiyorsun?”. Adam yanıtlar, “bilmiyorum çocuklar, ata sorun…”

Bu minicik öyküdeki at, bilinçaltımızı, koşullu tepkilerimizi, çoğu zaman otomatik pilota emanet ettiğimiz yolculuğumuzu temsil eder. Kendinizin farkında olduğunuzda, at sizi değil, siz atı sürmeye başlarsınız. Zira duygusal zekanın ilk ve belki de en önemli unsuru olan öz farkındalık, öncelikle kendinizi anlamayla ilgilidir.

Öz farkındalık sahibi bir insan, hangi yöne gitmekte olduğunu ve oraya niçin gittiğini bilir. Kendisine ben gerçekten kimim, neler veya kimler beni mutlu ediyor, neler etmiyor, neleri iyi yapıyorum, hangi alanlarda gelişime ihtiyacım var, beni neler harekete geçirir, neler durdurur gibi soruları objektif ve gerçekçi bir bakışla yanıtlayabildiğinde, özünü tanır.

Araştırmalar, kendimizi net bir biçimde görebildiğimizde, özgüvenimizin arttığını gösteriyor. Kendi seçimlerimizde ve başkalarının seçimlerine verdiğimiz tepkilerde daha rasyonel bir yaklaşım geliştiriyor, daha etkin bir iletişim gerçekleştiriyoruz. Değerlerimizi, inançlarımızı, duygularımızı, güçlü ve zayıf yönlerimizi, davranışlarımızı ve bu davranışların diğer insanlar üstündeki etkisini net bir şekilde görebiliyoruz.

Duygusal zekanın farklı unsurları birbirleriyle etkileşiyor. Öz farkındalık, öz yönetimi de beraberinde getiriyor. Diğer insanların bize bakışını anlamaya, kendimizi kıymet verdiklerimizin gözünden de görebilmeye başladığımızda, daha doyurucu ilişkiler kuruyoruz. Nitekim, insan ancak özünü yönetebildiği zaman ilişkilerini yönetebilir. Kendini tanıyabildiği, içindeki her telden çalan sesler korosuna kulak verebildiği, kalbindeki arzunun farkına varabildiği müddetçe mümkünlerin kapısını aralayabilir.

Bu süreç her zaman toz pembe bulutlar ve masmavi rüzgarlarla kaplı bir patikada yürümek değildir. Fırtınanın ortasında, içinin en derinindeki, yüzleşmesi en zor duygularına ve deneyimlerine içsel bir şefkat ve kabullenişle yaklaşabilmek de öz farkındalığın temelindedir. Ancak ve sadece o zaman, her yönüyle kendilik kazanabildiğinde, tüm insanlığına saygı gösterebildiğinde, başkalarına gerçek ve içten bir empati ile yaklaşabilir. Bağlam fark etmeksizin, tüm sosyal yaşamında güven, açıklık ve inanç temellerine dayanan ilişkiler kurabilir.

Düşünün ki dörtnala koşan bir atın üzerinde, saçlarınız rüzgâra, gözleriniz ufka emanet yol alıyorsunuz. Gerçekten kimsiniz siz, nereye gidiyorsunuz?

 

Çiğdem Eren Kiziroğlu, ACC

Profesyonel Koç, Eğitmen