KAŞ’ta Uyanmak Aşk’la Uyanmak

,

Sabah uyanınca o ilk anda tüm lacivertliğiyle denizi izledi. Kuşların cıvıltısı bir şarkı gibiydi. Guguk kuşlarının karşılıklı ritimle yankılanan “Gu guuuk gu!” seslerine martı çığlıkları karışıyordu. Mevsim baharın yaza geçtiği en tatlı anıydı. Sabahın tüm sesleri dingin bir his oluşturuyordu. Çukurbağ Yarımadası’nın en son konumunda olan otel odasının penceresinden baktı, deniz son derece canlı ve sanki bir ırmağın akışı gibi hareketliydi.

Zeytin ağaçları, palmiyeler, zambaklar, incirler, yaseminler, melisalar doyumsuz bir koku yayıyordu. Ortada sanki bir çağlayan sesi var gibiydi. İnsan, yaşam kaynağı suda yüzmeye bayılıyor. Deniz çarşaf gibiyken erkenden yüzmek istedi. Deniz suyuyla buluşmak bir tedavi gibi rahatlattı.

Bir önceki günü anımsadı. Heyecan veren yolculuk onu korkutma yerine aydınlatmıştı. Henüz yorgunluğu üzerindeydi. Yemyeşil bitkiler, çalılıklar, bodur ağaçlarla kaplı zirve ve yamaçların kuytularında karlı dağlar, cam mavisi bir denize dik biçimde iniyordu. Yükseklerde yaylalar, on-on beş evden oluşan köyler, dağlardan inen sular denize karışıyordu. Antalya üzerinden gitmek varken, nasıl olmuştu da ulaşılması çok güçlü olan eski yolu seçmişti. Akşehir’i görmek istemesi, Eğirdir gölünün nefes kesen manzarasını arzulaması etkili olmuştu. Ağlasun, Korkuteli ve Elmalı güzergâhını seçmişti. Yollar öyle bozuk ve dardı ki; iki binli rakımlara kadar tırmanıyor, tepelerin etrafında ilerliyor ve sonra yamaçlardaki dar yollardan aşağılara süzülüyordu.

Yola, Kuzeyden Elmalı ovasından geçip Gömbe üzerinden devam ederek çok güçlükle Kaş’a ulaşmıştı. Sık sık karşısına çıkan uçurumlardan, ıssız yollardan geçmişti. Zirvelerde keçi sürülerinin otlaması, daha enginlerde başlarında yaşlı çobanları olan kuzu ve koyun sürüleri görülüyordu. Ormanların arasında yığılmış tomruklar istiflenmişti. Dağlar hem güvenli hem serindi. “Dönüşü kıyı yollarından, karadan yaparım” diye içinden geçirdi. Tabi bir yatı olsaydı deniz yolu en iyisiydi. Kaş’ın irili ufaklı adalarını gezer, yenilenmiş limana yatını çekerdi. Kaputaş denilen görkemli kanyonu görecekti. Patara plajını görmeliydi.

Kaş turistlerin çok sevdiği ve tuttuğu bir yer. Kentin içinde en güzel evler uzun çarşı sokağında bulunan cumbalı evlerdi. Bu sokağın ilerisindeki meydanda yer alan görkemli Likya anıt-mezarı çok eski geçmişle bağlantı kuran kanıttı. Ayrıca kentin biraz dışında denize karşı yamaçta denize açık nal biçiminde iyi korunmuş bir tiyatro vardı. Meis Adası yanı başında tüm bölgenin gelişme odağı olmuş. Anadolu’ya ve Çukurbağ Yarımada’sına bir nefes kadar yakın bir adanın başka bir ülkenin sınırları içinde olması insanın içini “cız” ettiriyordu. İçinden “Kaş henüz bakir sayılabilecek gelişen bir yöre, bizim mevcut turizm anlayışımızla yağma yapılmamasını dilerim.” diye dilekte bulundu.

Mavi bayraklı, denize sıfır, doyumsuz manzaralı butik otellerden birinde konaklıyordu. Butik oteller titiz bir emeğin ürünüdür. Mutfağında bir sanata dönüşmesini arzuladığımız yöresel ürünlerden yapılan leziz yemekler pişirilir. Yöresel sayılabilecek köy kahvaltısı, köy ekmeği ve ürünleri sunulur. İnsanın içindeki mutluluk kaynağını adeta gün yüzüne çıkarır. Otel odaları ve teraslarının Akdeniz’in doyumsuz maviliğini; sanki cennetten bir köşesini eşsiz bir manzara eşliğinde konuklarına sunar. Cennet gibi yaratılan tatil beldelerinde farklı güzellikteki plajların doyumsuz havasını konuklarına yaşatır.

Bu yöreyi sevmişti. “Kaş’ta yaşamak insanın kendini farklı bir dünyada yaşadığını anlamasıdır. Arınma, dinginlik ve huzur dolu, ruhunun en derinliklerinde dinlenip hafiflediğini; büyülü ve masalsı bir mekânda kanatlandığını hissetmesidir. Kısaca bu yörede insan kendinden bir parçaya kavuşabilir. Kendi fiziki doğalarının yeryüzünün parçası olduğu bilincinde olan insanlar; ait oldukları bu doğayı yöre halkıyla hem korumalılar hem de özgün lezzet ile tatlı huzuru misafirlerine ikram edebilmeliler” diye içinden fısıldadı.

Kaş’ın her mevsimi ayrı güzel olmalıydı. Çiçeklerle bezeli daracık sokakları, teraslarıyla, insanı şehrin yıpratıcı yaşamından alıp hülyalı düşlere doğru uçurabilecek bir beldeydi. Zamanın burada işlemediği hissini uyandıran tatil yapmanın yozlaşmadığı bakir yörelerden en önemlisi olduğunu gözlemledi. Burada insan denize bir peri hoşluğuyla dokunup, çoğu teras ve balkonlardan denizin üzerinde yakamozların dansını seyretme keyfini yaşıyordu.

Otel odasının teras ve balkonlarından, sadece sabah ve gün doğumundan bahsetse yeterdi. Pırıl pırıl sevgi dolu güneş ışığı karşı tepelerden yükselirken, denizin üzerinde yakamozlar dans eder. İnsan saatlerce kıpırdamadan huzur içinde ve dingin bir ruh hali ile oturup omuz omuza vermiş dağların siluetini ve denizi izleyebilirdi. Üstelik aynı lezzette bir de gün batımı vardı. “Yaşamın ne olduğunu sonuçta yaşam seviyemiz belirler” dedi.

Kendi cennetinin mimarları gibi insanların özenle oluşturduğu hoş ortamlar; nispeten leziz yemekler ve insana kendisinin ne kadar özel ve değerli olduğunu hissettiren Çukurbağ Yarımadası doyumsuz bir yerdi. Fakat bir özelliği vardı ki, bu artısı diğer bölgelerden farklı bir güzellik oluşturmaktaydı. Bu esrarengiz fark, hem denize sıfır hem de mavi bayraklı, temiz, titiz ve doğal konaklamaya imkân vermesiydi.

Civarda; bir mücevherden daha fazlası, çam kokuları, hoş çiçek kokuları içinde keyifle dolaşma arzusu insanı sarıyordu. Estetiğe önem veren, ince bir zevk barındıran mimari yapısı, büyülü terasında bir şeyler içmek aşkı anlatmanın en romantik yolunu keşfettiriyordu. Kusursuz bir dekorasyonla bezeli odalardan hayranlıkla izlenen deniz sanki insanı evvelce burada yaşanan tılsımlı hayatların gizemli aşklar, tanrıçalar diyarına götürüyordu. Tatil yörelerinde zaman geçirmek, insanın en iyi tarafını gösterdiği bir flörte benziyordu. Yine de, insan burada ruhunun derinden uyuştuğu, karıştığı, kaynaştığı yeni dostlar da edinebiliyordu.

Şehrin kargaşasından uzak; huzur, sağlık ve mutluluğun hiç değilse bir müddet kendisiyle olacağına inanarak yedi yüz kilometreyi aşkın bir uzaklığı ışık hızıyla kat edip mutlu olma hissini daha yollardayken kalbinde ısıtmıştı.

Dönüşü de öyle oldu.

Ali AKÇA

Zaman Yolculuğunun Anahtarı

,

“Zaman, hiç göründüğü gibi değildir. Sadece bir yöne akmaz ve gelecek, geçmişle aynı anda var olur.”

Albert Einstein

 

Ne kadar da yavaş akar kum saatindeki kumlar eğer geçmesini sabırsızlıkla beklerseniz… Üzüldüğünüzde, sıkıldığınızda, kötü hissettiğiniz her an biran önce bitmesini istediğiniz bu zaman dilimi bitmek bilmez. Tam tersi eğer mutluysanız, sevinçli ve neşeliyseniz, o anda olmaktan zevk alıyorsanız kısacık gelen zaman hemen bitiverir. Şair Henry Van Dyke “Ancak sevenler için zaman yoktur.”, derken acaba aslında sevginin ele avuca sığmayan zamanı ancak bu şekilde bükebileceğimizi mi söylemek istemiştir? Belki kendisi bile bunun farkında değildi… Kim bilir?

Eğer Einstein’ın dediği gibi geçmiş, şimdi ve gelecek arasındaki ayrım bir yanılsama ise zamanlarımız arasında yolculuk fikri o kadar da aykırı gelmemeye başlıyor. Çokça filme konu olan bu ‘Zamanda Yolculuk’ düşü ancak zamansızlığı yakaladığımız zaman olabiliyorsa, Henry Van Dyke da bunun Sevgi ile yapılabilecek olabileceğinin ipucunu veriyor olabilir. Şimdi, çok fazla teoriye, uzay bilimine, sonsuz olanaklara ve boyutlara girmeden bu işin içinden nasıl çıkarız diye uzunca düşünüp size Louis Hay örneğini vermeye karar verdim. Böylece, zihinsel anlamda zamanda yolculuk yapıp travmalarla dolu bir geçmişi “şimdi” de kalarak ve yalnızca “sevgi” hissederek yaşadığımız sonsuz olasılıklar evreninde geleceği nasıl şekillendirdiğini anlayabiliriz.

Bugünlerde hepimizin üzerinde en çok çalıştığı konulardan biri de “Affetmek”. Ne kolay söylemesi ama bir o kadar da zor uygulaması. Tüm dünyadaki tüm şifa uygulamalarının başında gelen Affetme çalışmaları ile ilgili çeşitli yollardan bahsedilirken aslında bunun zaman ve mekanla veya kişilerle ilgisi olmadığı anlatılmaya çalışılır.

Biz insanoğlunun anlamadığı şey şudur ki, ağzımızdan çıkan her sözcük, kurduğumuz her cümle kendi geleceğimizi yaratır. Düşüncelerimiz evrene yayılır ve kabul görür. Sonra da bize tecrübe olarak geri döner. Bu kadar basit.”, diye anlatır kendisi. “Nasıl yemek yaparken yaratıyorsanız, hayatınızı da yaratmak sizin elinizde. Bu, anlaması çok basit ama, kabullenmesi o kadar da basit değil tabii. Ancak anlayıp kabul ettiğinizde bir anda kendi kendinize dikkatlice tasarlayarak hayatınızı olmasını istediğiniz gibi şekillendirebiliyorsunuz.”, diyor bir röportajında. Düşüncelerimizin getirisinin sorumluluğunu bütünüyle üstlendiğimiz zaman eminim ki Hay’in dediğine çıkacak yolu bulabileceğiz. Düşündüğümüzün farkında olup düşünürken nasıl hissediyorsak, bununla çizdiğimiz, renklendirip süslediğimiz geleceği kabul etmek durumundayız. Yıllarca süren kötü hayat şartlarının yarattığı bir bakış açısıyla korkunç sayılabilecek bir yaşam sürmüştü Louis Hay. 1926 yılında doğmuş ve çok küçük yaşlarda zor koşullar onu daha sonra milyonları yönlendirecek bir şekle dönüştürebilmek için acımasız darbelerle yontmaya başlamıştı. Kendi cümleleriyle anlattığı birçok röportajda özetlediği hayatından kesitler defalarca çeşitli yerlerde yayınlandı:

“…Annem ve babam ansızın boşandı. Annem, eğitimsiz bir kadındı ve bir hizmetçi olarak çalışmak için gitti. Evlatlık olarak büyütüldüğüm çeşitli evlerde kaldım. Tüm dünyam yıkılmıştı. Güvenebileceğim hiçbir şey ve ellerimden tutacak ve beni sevecek hiç kimse yoktu. Sonunda, annem hizmetçi olarak çalışabileceği ve beni yanına alabileceği bir iş bulmuştu. O ana değin, büyük yara almıştım.

Beş yaşına geldiğimde, annem yeniden evlendi. Yıllar sonra, bir eve kavuşmam için evlenmiş olduğunu söyledi. Ne yazık ki, kötü sözler sarf eden bir insanla evlenmişti ve hayat her ikimiz için de bir cehenneme dönmüştü. Aynı yıl içerisinde, bir komşunun tecavüzüne uğradım. Bu olay ortaya çıktığında, hatanın bende olduğunu ve aileyi utanca boğduğum söylendi… Bana tecavüz eden kişiye, 16 yıl hapis cezası verildi. Onun serbest bırakılacağı günün korkusuyla yaşadım çünkü onun hapishaneye gitmesine neden olan kötü bir kız olduğum için geri döneceğine ve beni yakalayacağına inanıyordum.

Onlu yaşlarıma adım attığımda, üvey babam beni çok fazla dövmemeye karar verdi; onun yerine benimle yatağa girmeye başlayacaktı. Bu, 15 yaşında evi terk edene kadar süren yeni bir dehşet döngüsü yarattı. O noktada, sevgi için açlık çekiyordum ve kendime duyduğum saygı o kadar azdı ki; genç bir erkek kollarını boynuma dolasa, onunla yatağa girerdim. Kendime değer vermiyordum ki… Ahlak kurallarına nasıl sahip olabileyim?

O tatlı 16 yaşına geldiğimde, bir kız bebeğim vardı. Bebeğimi yeni anne babasına verdiğimde onunla yalnızca beş gün birlikte olabilmiştim…”

Ve sonra 1950 yılında New York’a gidinceye dek Chicago’da getirisi çok az olan ancak geçimini zar zor sağlayabilecek işlerde çalıştı. New York’a gidince modelliğe ve mankenliğe başladı. Bir süre sonra evlendi ancak evliliği başka bir kadın yüzünden sonlandığında kendini artık içinden çıkılmaz bir depresyonda buldu. Kurtuluş yolu olarak kiliseyi seçti ve zamanını kendini iyi hissettiği tek yer olan kilisede geçirip teolojik, bilimsel ve düşünsel çalışmalar yaptı. Kilisesinin papazının onu desteklemesiyle birlikte çeşitli organizasyonlar düzenleyip konuşmacı olarak ve atölye çalışmaları programlayıp psikolojik desteğe ihtiyacı olan kişilerle birlikte çalışmaya başladı. Öyle başarılı oldu ki, fiziksel hastalıkların ruhsal ve psikolojik nedenleri üzerine yaptığı araştırmalar ile birlikte 1984’de tüm dünyayı kasıp kavuran You Can Heal Your Life / Düşünce Gücüyle Tedavi kitabı ortaya çıktı ve şu güne dek 30’dan fazla dile çevrilip 35 milyon üzerinde basıldı.

AIDS hastalığı ile ilgili farkındalığı artırmaya yönelik programlar ve AIDS hastaları ile ilgili gönüllü çalışmalar yaptı. Bu hastalığı anlatmak, hastaların hayatlarındaki olumsuzluklarla mücadele etmelerine yardımcı olup onları toplumda kabul ettirmek için gruplar kurdu. Yıllar geçtikçe daha çok yayılan ünü ve başarıları devam ederken kanser olduğunu öğrendi ve çeşitli yollarla kendini hem fiziksel hem de ruhsal olarak zihinsel yöntemler yardımıyla destekleyerek kanserden kurtulanlardan biri oldu. Kendi deneyimlerinden yola çıkarak insanlara ışık olabilmek adına birçok kitap yazıp kendisi gibi insanlığa hizmet etmek için şifayı ve ruhsal iyileşmeyi bilimsel verilerle ele alıp anlatıp yaymaya çalışan arkadaşlarıyla Hay House adlı yayın evini kurdu. Afrika’daki Aids hastalarına kar amacı gütmeyen bir organizasyon kurarak destek verdi. 90 yaşına dek insanlara yol gösterdi, o yolda yürüyenlere rehberlik edip yolu aydınlattı.

Bir röportajında ona, kanser olduğunda ne hissettiğini sordular. Tüm bu konuştukları ve öğrettiklerini kendisinin uygulayıp kendi kendisini iyileştirerek söylediklerinin doğruluğunu ispatlayabilmek için harika bir fırsat olarak gördüğünü söyledi ve şöyle devam etti :

Eğer bizler akıllıca seçimler yapıp düşüncelerimizi ve yiyeceklerimizi seçebilirsek, harika bir hayatımız olabilir. O yüzden tüm alanlarımızı yani enerji alanlarımızı, yaşadığımız çevresel koşulları, toprağımızı, tarımsal ürünlerimizi, zihnimizi tüm toksik maddelerden, zehirli yapıdan arındırmak gerekir.”, diyor.

Ve yazımın başında bahsettiğim işin anahtarı olan Sevgi, burda devreye giriyor. Herşey ilk önce kendimizi sevmekle başlıyor. Çocukluğundan bu yana geçirdiği tüm kötü tecrübeleri zihinsel ve ruhsal alanından bunca yıl temizlemesine rağmen kalan tortuları da “Affetme Çalışmaları ve Olumlamalar” yardımıyla dönüştürüp yıllarca ruhuna bu dünyada hizmet eden bedenini de refleksoloji, ayurvedik detokslar, yoga, meditasyon ve beden zihin ruh dengesini sağlayan farklı aktivitelerle dengeye getirip sağlamlaştırarak kansere karşı zafer kazandı.

Affetmek eyleminin affettiği kişi ve olayla değil aslında insanın kendisiyle ilgili olduğunun anlaşılması, bedene yansıyacak şifayı hızlandıran bir düşüncedir. Bebekliğimiz ve çocukluğumuz kendimizi severek geçerken büyüdükçe çevresel faktörlerin, aile ve toplumun etkisiyle hep bir olumsuzluk ve yetersizlik duygularıyla yavaş yavaş kendimizi sevip kabullenme hissimiz yok olmaya ve yargıya dönüşmeye başlar. Kendimizi yargıladıkça başkalarını da yargılama hakkına da sahip olduğumuzu düşünerek her fırsatta yargılama eyleminin kölesi haline gelir ve tüm zihinsel ve duygusal alanımızı kirletip farlı hastalıkların bedenimizde oluşmasına zemin hazırlarız.

“Hayat sizi seviyor. Eğer siz kendinizi sevmezseniz önünüze çektiğiniz bu duvarla hayatın size ulaşmasını bekleyemezsiniz.”, derken, hayatında kendisi için yapmış olduğu en büyük çalışmanın kanserle mücadelesi zamanında çocukluğu ve ailesi başta olmak üzere geçmişiyle ilgili affetme çalışmaları olduğunu söyler. İnsanlara öğretilmesi gereken en önemli unsurun ise kendilerini sevmeyi öğrenmeleri ve suçluluk duygularından arınmaları olduğunu söyler. Ancak kendisini kabullenip yargılamayı bırakan ve kendisini sevmeye başlayanlarda hayat kalitesi artarak bedensel iyileşme de gerçekleşecektir. Eğer kendiniz dahil olmak üzere, birilerini affedemiyorsanız, bedeninizi kendi alanınızda yaratmış olduğunuz zehirli alan yavaş yavaş çürütecektir.

Amerika’daki bir üniversitede bu söylemi destekleyici bir araştırma sonucu, kalp krizlerinin tüm fizyolojik fonksiyonlarıyla ilgili sebeplerinin arkasında “çözülmemiş kalp kırıklıkları”nın olduğu ortaya çıkmış. Sonuçta, kalbinizi kıran her ne varsa, bunu affetmek için elinizden geleni yapmazsanız, kalp krizi dahil olmak üzere bedeniniz kendi kendini yok etmek için birçok hastalığı bedeninize karşı silah olarak kullanacaktır. Böylece seçtiğiniz düşünce tarzı yoluyla geçmişte yaşadığınız her travmatik olaya vereceğiniz tepki, gelecekte sizin hayatınızda büyük rol oynayacaktır. Zaman yalnızca “Şimdi”den oluşmaktadır. Geçmiş yaşanmış ve bitmiştir; gelecek ise henüz yaşanmamıştır. Geçmişe ait yaşananların yargısı düşünce sisteminde değiştirilebilir. Düşünceyi değiştirdiğinizde duygu da değişecektir. Olumlu değişimi gerçekten istiyorsak, şu anda düşündüğümüz her düşüncenin geleceğimizi yarattığına inanıp tutunabildiğimiz tek an “şimdi” den çalışmaya başlamak en uygunu olacaktır. Bunu da ancak kendinizi gerçekten sevmeye karar verdiğinizde ve bu sevgiyi hak ettiğinize inandığınızda yapmaya başlayacaksınız.

Sonuç olarak en başta anlatmak istediğim de buydu: Zaman çizelgesindeki Şimdide, kendimize yargısız Sevgi duyabilirsek, Geçmişte her ne olmuşsa, koşulsuzca Affetmeyi seçersek işte o zaman Geleceğimizi elimizde bir sihirli değnek tutuyormuşçasına mucizevi şekilde değiştirebiliriz. Zaman yolculuğu yapabilmek için anahtarı bulduk sanırım. Şimdi onu kullanmak herkesin kendisine kalıyor.

Anahtarı kullanacak olanlarla bu yolda görüşebilmek üzere..

Bu Bayram herkesin önce kendisini sonra diğerlerini affedeceği bir bayram olmasını diliyorum.

Sevgilerimle.

 

Elif Taşlıoğlu Dastori

Bahar Meclisi

,

Hâkimiyet, bilakayduşart milletindir.
Mustafa Kemal Atatürk

Ben seni dinlemedim
Sen beni anlamadın
Cevapsız soruların
Boynumda kolların, al senin olsun!
Sen beni yenemedin
Çünkü ben senle oynamadım!
Kurnaz oyunların, çıkmaz bu yolların
Al senin olsun!

Yasemin Mori

Ankara’ya devletle işin yoksa yolun düşmez derler, yolunu düşürenlerin çoğu akraba ve tanıdıklarını ya da Anıtkabir’i ziyaret etmek için gelenlerdir. Oysa Ankara’da ilkbahar özeldir, demokrasinin baharı Birinci Meclis ise bir ayrı güzel.

Son yıllarda hakiki karanfil kokladın mı hiç? Diyeceksin ki nerede çocukluğumuzdaki karanfiller; burnunun ucunda zınk diye duran, keskin, insanı kendine getiren tertemiz, güçlü nota. Meclis, doksan dokuzuncu kez 23 Nisan’ına kavuşuyor. Balkonlarından, genel kurul salonunun kürsüsünden taşan karanfil kokuları ziyaretçilerini demokrasiyle sarhoş ediyor!

Ankara’da üç tane meclis binamız var. Birinci Meclis, Ulus’un göbeğinde anıtın hemen karşısında. İkinci Meclis onun hemen iki yüz metre aşağısında. Türkiye Büyük Millet Meclisi deyince hepimizin aklına gelen son meclis, Kızılay’ın hemen ilerisinde Bakanlıklar mevkiinde yer alıyor. Bugün Birinci Meclisi gezeceğiz, sıkı giyin; buralarda Mart değil Nisan’dır kapıdan baktırıp kazma kürek yaktıran.

Ankara bozkır, cihan imparatorluğunun başkentinin yanında esamesi okunmaz, amma…

Parmak Çocuk’un hikayesini biliyor musun? Evlatlarını besleyemedikleri için acılar içinde kıvranan, çareyi çocuklarını ormana bırakmakta bulan ana babanın hüzünlü ve ürkünç hikayesini. Baştan sona acayip. Oğlum Çınar’ın masala ilişkin sorduğu tek bir soruyu bile yanıtlayamadım.

– Baba neden çocuklarını ormana bırakıyorlar? Neden böyle bir şey yapıyorlar baba?

Sahi bir ana baba çocuklarını neden ormana bırakır? Masalda yanıtı yok. Tahmin ediyorsun, tahminin ise içler acısı. Çocuklarının açlıktan ölmesini görmeye dayanamayacakları için sanırım. Peki aç kurtların zavallı çocukları ormanda parçalayacağı gerçeği. Herkes biliyor, kimse gıkını çıkarmıyor! Neyse ki Çınar da bu konuya değinmiyor. Kural neydi, çocuk soruncaya kadar konuyu deşme, sorarsa da suları bulandırmadan, sorduğu kadarını yanıtla.

Parmak çocuk zekâ küpü, ana babasının konuşmasına kulak misafiri oluyor, ormana götürülmeden önce ceplerini küçük çakıl taşlarıyla dolduruyor yolunu kaybetmemek için; teker teker arkasında bırakıyor. Ana baba eve dönünce bir de görüyorlar ki, kendilerine borcu olan efendi borcunu getirmiş. Tabii perişanlar, ahlar vah vahlar, neden oğullarımızı ormana bıraktıklar. Tam o sırada Parmak Çocuk tüm kardeşlerini toplamış eve geri getiriyor, bir mutluluk bir huzur. Piyango zengini misali, hazıra dağ mı dayanır, paralar suyunu çekiyor yine. Hadi baştan, çocuklar ormanı boyluyor. Çınar’dan yorum:

– Hiç akıllanmıyor mu bunlar!

Bu kez ana baba güya akıllanmış, Parmak Çocuk’u odasına kilitliyorlar, geçen seferki gibi dışarı çıkıp da çakıl taşı toplayamayıp dönüş yolunu bulamasın diye. O da ceplerini ekmek kırıntılarıyla dolduruyor mecburen. Orman ahalisi kalabalık; kuşu var, sincabı var, yılanı var çıyanı var yiyip bitiriyorlar hepsini. Çocuklar ormanda ışık yanan tek yuvaya sığınaduracaklar. Amaniiin o da ne, burası çocukları yiyen devin evi. Devin karısı, sakın gelmeyin diye uyarıyor, ama çocuklar her hâlükârda ölecekler geceyi dışarıda geçirirlerse, biliyorlar. Denize düşen yılana sarılır misali, dalıyorlar eve. Hiç olmazsa o gece karınları doyacak, sabaha kadar canlı kalacaklar bir ihtimal. Devin bizim oğlanlarla aynı sayıda kızları var, parmak çocuk gece kendi şapkaları ile devin kızlarının kukuletalarını değiş tokuş ediyor. Sabah dev bebelerinin anası çığlık çığlığa. Dev karıştırıp kendi kızlarını yemesin mi. Masalı yazan Charles Perrault’nun aklından neler geçiyordu acaba? Manyak mı, dahi mi? Hep karıştırılan yanıt. Nereden bulaştım ki ben bu masala! Defaten “Çınar, istersen okumayalım daha fazla artık.” diyorum, merak dorukta. Velhasıl ana fikir: Parmak Kadar Çocuk, bütün kardeşlerini kurtarıyor.

Masalı okumamın üzerinden daha bir ay geçmeden, Birinci Meclis’i gezerken jeton düştü; Mehmet Ruhi Arel’in “Çanakkale Savaşı Düşman Kaçtıktan Sonra” tablosunun tam karşısında.

Her masal gibi bu masal da bize bizi anlatıyor. Parmak Çocuk meğerse bir Kurtuluş Savaşı hikayesiymiş. Vallaha en az senin kadar ben de şaşırdım bu keşfime. Ana ve baba, çocuklarını sevseler bile kurtuluşa bir türlü inanamayan İstanbul ve kifayetsiz padişahını temsil ediyor. Dev, İtilaf Devletleri rolünde; el alemin çocuklarını yemeye çalışırken, kendi evlatlarını felakete sürüklüyor. Parmak Çocuk ise, inandığından asla geri dönmeyen, inancını sonuna kadar koruyup, tüm kardeşlerini kurtaran, imkansızı başaran Mustafa Kemal ve kimselerin pek bir şeye benzetemediği Ankara rolünde. Başrolü kapmışlar. Efendim neymiş deniz yokmuş. O denizi olmayan Ankara olmasa, bugün boğazda nasıl keyif sürecektik a hanımlar, a beyler.

Bir sağdan bir soldan çekiştire çekiştire mundar ettik. Paylaşamadık bir türlü. Neymiş efendim Atatürk senin, Osmanlı benim. Günahıyla sevabıyla hepsi de hepimizin değil mi? Değil, sevaplar benim, günahlar kabahatler ÖTEKİNİN. Nedir bu ana babaların, nedir bu parmak çocuğun yıllardır çektikleri. Yerin dibine sokmak isteyenler, yere göğe sığdıramayıp yüceltenler.

Oysa her şey konuşulabilmeli!

Parlamento, Fransızcada konuşmak anlamına gelen “parler” fiilinden üretilmiş aynı “hoparlör”deki gibi. “Haut” yüksek “parleur” de konuşan demek. Mesele yüksek yüksek değil, tatlı tatlı konuşabilmek her şeyi. “Meclis”in anlamı da bir o kadar kıymetli, oturmak anlamına gelen “cülus”tan geliyor. Bir konuyu konuşmak veya görüşmek için oturmak, toplantı yapmak demek.

Bugün Kurtuluş Savaşı Müzesi olarak hizmet veren I. TBMM Binası, nohut oda, bakla sofa, mini mini kendi içinde bir parmak meclis adeta. Hepi topu sekiz oda, kulis ve Genel Kurul Salonu’ndan oluşuyor. Kurtuluş Savaşı, bu meclisten yönetiliyor. 20 Ocak 1921’de Türkiye Cumhuriyeti’nin ilk Anayasası olan Teşkilatı Esasiye Kanunu, 12 Mart 1921’de İstiklal Marşı, 1 Kasım 1922’de Saltanatın kaldırılması burada kabul ediliyor. 24 Temmuz 1923’te Sevres’e takla attıran Lozan Barış Antlaşması, 13 Ekim 1923’te Ankara’nın başkent oluşu ve elbette 29 Ekim 1923’te Cumhuriyetin ilanı ile Gazi Mustafa Kemal’in Cumhurbaşkanı seçilmesi yine bu Meclis’te onaylanarak kabul ediliyor. Az zamanda çok ve büyük işlerin başarıldığı Meclis işte burası.

 

Mütevazi merdivenlerinden çıkar çıkmaz karşında küçük bir mescit, sağlı sollu Reis (Meclis Başkanı) ve Riyaset (Başkanlık) Divanı Odaları; sol tarafta sırayla Şeriye Encümeni (Anayasa Komisyonu) Odası, Kulis, Encümen (Komisyon) ve Kâtip Odaları yer alıyor. Bunların karşısında, koridorun en sonunda İdare ve Başkatip Odaları var. Koridorun en ortasında sağda Genel Kurul yani Meclis Toplantı Salonu var. Salonda bulunan kürsüyü, Ankaralı bir marangoz kendisi yapıp Meclise hediye etmiş. Milletvekillerinin oturduğu sıralar bildiğin okul sırası, Muallim Mektebi (Ankara Öğretmen Okulu) ile şimdiki Atatürk Lisesinin ilk binası olan Ankara Mektebi Sultanisinden (Taş Mektep) getirilmiş. Sonradan elektrikli hâle getirilen iki petrol lambası ile sac sobalar civar kahvehanelerden, büro malzemeleri ise resmî dairelerden temin edilmiş.* Artık sen hayal et hangi koşullarda kurulmuş Cumhuriyet.

Bir yeri gezerken herkesin aklında farklı bir şeyler kalır; benim unutulmazlarımdan biri de üzerinde “Ve Emrühüm Şura Beynehüm” yazılı levha oldu. Hattat Mehmed Nuri Sivasi Abduh tarafından deri üzerine Gubari tekniği ile yazılmış olan levha, 1920-1924 yılları arasında, belirli zamanlarda Meclis’in duvarına asılırmış. Şura Suresi’nin 38. Ayetindeki bu söz “İşleri, aralarında şura (danışma) ile olanlar” demek. Bir mecliste olması gereken her şeyi tek kelime ile özetlemiyor mu sence de? Acaba hangi zamanlarda, hangi amaçla asılıyordu bu levha. Sürekli değil de bazen asılıyor olması ne kadar etkileyici değil mi? Ne de olsa sürekli göz önünde olanın bir süre sonra farkına bile varılmayabiliyor.

– Egemeeen koş, bak gerçek telefon.

Annesi, belli ki hayatında hiç ahize görmemiş oğlunu eğitme peşinde, meclis koridorlarını tiz sesiyle çınlatıyor. Belki de çocuğundan bile heyecanlı, pardösüsünün düğmeleri muntazaman baştan sona ilikli, ev işlerine bir süre ara verip azıcık gezebilmenin keyfiyle coşmuş. Kadınların seçme ve seçilme hakkı kazanmasının eşiği I. Meclis. Kadın sesleri ancak II. Meclis’te duyulmaya başlayacak. Onu da gezeceğiz başka bir gün doya doya hiç merak etme.

Diğer etkilendiğim şey üzerinde “DİKKAT DÜŞMAN DİNLİYOR” yazılı tahta telefon santrali. Telefon değil, bizi o günlere götüren bir zaman makinesi adeta. Bazen sorarlar ya en çok sevdiğin kitap, film falan nedir diye. Asla o anda gelmez aklıma. Bak şimdi geldi, “Başkalarının Hayatı – Das Leben Der Anderen” muhteşem bir film. İzle ve o anda hayata siyah ve beyazın ötesinde bak. Demokratik Almanya Cumhuriyeti (Doğu Almanya) hükümeti, çöküşünden beş yıl önce iktidarını acımasız bir kontrol ve gözetleme sistemiyle sürdürmeye çalışmaktadır. Stasi adlı gizli polis servisine bağlı binlerce muhbirin yaptığı ihbarlar sonucunda 17 milyon nüfuslu ülkede 200 bin kişi fişlenerek dosyası tutulmuştur. Hükümetin ve Stasi’nin hedefi, “başkalarının hayatları” hakkında her şeyi bilmektir.

Bir de kocaman bir masa var I. Meclis’te, ilk bakışta pek bir şey ifade etmiyor, albenisi yok. Meğerse üzerinde Lozan Anlaşmasının imzalandığı masanın ta kendisiymiş. Türkiye’de İsviçre’nin diplomatik temsilciliğinin açılışının sekseninci yıl kutlaması sırasında 11 Kasım 2008 tarihinde İsviçre Konfederasyon Başkanı Pascal Couchepin tarafından dönemin Cumhurbaşkanı Abdullah Gül’e sunulmuş.

Lozan Anlaşması’nı, Lozan Üniversitesi tören salonunda bu masa üzerinde, baş delege sıfatıyla TBMM Hükümeti Dışişleri Bakanı İsmet (İnönü) Paşa imzalıyor. Anlaşmanın imzalanmasının şerefine aynı gün saat 17:00’den itibaren Ankara, İstanbul, İzmir, Diyarbakır, Sarıkamış, Adana ve Erzurum’da 101 pare top atışı yapılıyor. Delegasyonun basın danışmanlarından bir tanesinin Yahya Kemal Beyatlı olduğunu söylemiş miydim? Asıl neyi unuttum biliyor musun, I. Meclis binasının inşasına aslında 1915 yılında, İttihat ve Terakki Fırkası tarafından kulüp binası olarak başlanmış; projeyi yürütme görevi de dönemin İttihat ve Terakki Fırkası Ankara temsilcisi Memduh Şevket (Esendal) Bey’e verilmiş. Edebiyatın ruhunu bir nebze bile olsa siyasete üflemesi nedendir bilmem içimi ısıtıyor.

Nerede kalmıştık, aaa evet karanfilde… Ben, karanfil koklamaktan asla vazgeçmedim; şimdilerde o eski kokuyu pek bulamamanın hayallerimi kırmasına da asla izin vermedim. Peki ya sen, son yıllarda hakiki karanfil kokladın mı hiç?

Sahi devin karısı hangi rolde acaba bu hikâyede? Yok öyle armut piş ağzıma düş; onu da sen bulacak yanıtını bana yazacaksın: hayatevinde@gmail.com

*https://www.tbmm.gov.tr/yayinlar/brosurler/kurtulus_savas%C4%B1_muzesi.pdf

Herkes gezgin olacak diye bir koşul yok. Kim hazırlamış bulamadım ama birçok mekânı 3 boyutlu gezebileceğiniz bir internet sitesi var. I. Meclis’i de gezebiliyorsunuz. Keyifli gezmeler: http://www.3dmekanlar.com/tr/eski-meclis-binasi.html

 

Said Fehmi Ağduk

 

İşçi Bayramı ve bir futbol maçının düşündürdükleri…

,

13 yaşındaki oğlum, gittiği özel okulun futbol takımında oynuyor. Futboldan hiç anlamayan ve yıllarca ilgilenmemiş olan ben de bu vesile ile bu dünyayı biraz daha yakından tanıyorum.

Bana futbol kariyeri yapmak istediğini söyleyince ”özel okul takımında olmaz” diye düşünüp belediyenin takımına yazdırdım. Bugün ilk kez rakip takımın kim olduğunu da bile bilmeden maçına gittim.

45 dakika önce oradaydık. Tribünde, çoğunluğu baba olan veliler vardı. Sohbet edebileceğimi düşündüğüm bir grubun yanına oturdum, biraz da isteyerek kulak misafiri oldum. Sohbet ”İstanbul’da trafik çok, neler çekiyoruz” dan başladı; ”bir gün et yemeye gidelim, iyi mangalcılar var” diye devam etti. Sonra 1-2 kadın da geldi ve sohbete katıldı. Şimdi de çocukların Paris gezileri konuşuluyordu.

Yanlış yere oturduğum yönündeki sezgilerim iyice kabarmıştı. İçinde oturduğum grubun bir başka özel okul olabileceğini düşünmeye başlamıştım, sonrasında haklı da çıktım.

Biraz sonra hemen yan kısımda ayrı bir topluluk oluşmaya başlamıştı. Bunlar belediyede oynayan çocukların aileleri olmalıydı. Yavaşça kalkıp oraya geçtim. Ne de olsa bu benim oğlumun takımıydı.

Hepi topu 10 adım gitmiştim ama sanki bambaşka bir dünyaya gelmiştim. Birbirini ”selamın aleyküm” diye karşılayan topluluk zamanla çok daha kalabalık oldu. Sadece bir veli değil, eşleri, çocukları, hatta akrabaları da izlemeye gelmişti. Babaların bir kısmı, işlerinden kaçıp gelmişlerdi; 1 Mayıs’tı, tatildi ama çalışıyorlardı. Kadınların giyimi genellikle diğer gruba göre daha kapalıydı. Pek erkeklerle yan yana oturmayan bu kadınlar, kendi aralarında sohbet ediyorlar, getirdikleri diğer çocuklara bisküvi ve meyve suyu dağıtıyorlardı. Küçükler de meşgul olsun diye ellerine telefon verilmişti, çoğu gürültülü patlamalı oyunlar oynuyorlardı.

Belki maçlara gidenler için sıradan olan bu durum benim için sosyolojik bir gözlem halini almıştı. Sonrasında olanlardan ufak sahneleri anlatayım. Aşağıdaki bizim takım diye söz ettiğim, belediye takımı:

  • Hakem her nedense ilk yarıda özel okulun yaptığı birkaç faulü görmezden geldi. Hiç anlamayan ben bile görmüştüm.
  • Bizim takımın babaları çok sinirlendi ve hem hakeme hem de sahaya fazlaca bağırmaya başladı.
  • Sonra rakip özel okul olduğu için ayrıcalıklı görüldüklerini ve faullerin bu sebeple verilmediğini düşünmeye başladılar ve kızgınlıkları arttı.
  • Aralarda bu özel okulun hakeme rüşvet vermiş olabileceğini düşündüler (ben buna çok şaşırdım, çünkü bu özel okul, sporu hobi olarak gören, yabancı dil ağırlıklı ve genellikle yurtdışında yaşayacak çocuklar yetiştirmeye odaklı bir okuldu).
  • Arada hakemle kavga eden babalar oldu, kadınlar yine aralarında konuştu ve diğer çocuklarla ilgilendiler; çok bulaşmadan eşlerini desteklediler.
  • Hakem polis çağırmakla tehdit edince olan biraz duruldu ve aralarında sahaya ve hakeme baskı yapma kararı aldılar.
  • Zaten kalabalık bizim bölüm, 2. yarıda daha da sesliydi. Tutku ile sahaya bağırdılar.
  • Diğer takımın babaları da coştu ve bağırdı ama sayıca az olduklarından sesleri ve enerjileri daha az çıktı.
  • Sonra diğer takımın babalarından biri bizim tarafa ”niye bağırıyorsunuz” diye bağırdı. Bizim takımın babaları ”siz de bağırıyorsunuz, biz sizi rahatsız mı ettik” diye cevap verdi. Bir süre de bu şekilde bir atışma yaşandı.
  • Bir ara bizim takımın babalarından bazıları, ”biz bunları muhtarlık seçiminde yendik neyse ki” diye geçmişteki bir zafer anını anarak mutlu oldu.

Sonuç: Bizim takım kazandı, herkes dağıldı. Çıkışta özel okul velilerinin pahalı araba markalarına değinildi.

Bütün bunları izlerken acaba ben hangi topluluğa aitim diye düşündüm ve kendi düşüncemden rahatsız oldum. Orada 2 kesim o kadar ayrılmıştı ki, birilerine ”biz”, birilerine de ”onlar” deme ihtiyacı duymuştum. İşin tuhafı hiçbirine biz ve onlar demek istememiştim, çünkü iki tarafta da birbirini hor görme vardı. Maalesef ülkemizde yıllardır bunun daha da pekiştirildiğini düşünüyorum.

O an kendi konumumu fark ettim. Orada iki tarafta da bulunan bazı kişiler gibi sessizdim. Çok varlıklı ailelerde büyümesem de genelde şanslı olmuştum. İyi devlet okullarında okumuştum, sonrasında ise hep çalışmıştım. Bir şeyler ortaya koymak, kazancımı hak etmek gibi dertlerim olmuştu, hala da var. Ülkemizdeki büyükçe bir kesimi sessizce ve gözleyerek, biraz da endişe ile temsil ediyordum.

Endişeliydim, çünkü futbol oynayan ve şans eseri o veya bu aileye doğmuş bu çocuklar da bu ortamdan zehirleniyorlardı. Biz hiçbir şey söylemesek bile… Çünkü her zaman dediğim gibi, insanlar (özellikle çocuklarımız) söylediklerimize değil, duygularımıza tepki verir.

Koçluk seanslarının sonlarına doğru bir farkındalık yaşandığında bazen ”neye ihtiyaç var” diye danışanlara sorarız. Burada da kendime aynı soruyu sordum.

Bence ihtiyaç, bir arada oturup ortak konular bulmak ve paylaşmaya çabalamaktı. Bu iyi bir başlangıç olabilirdi.

Çünkü bu ülkenin insanları olarak aslında hepimiz aynı gemideyiz. Farklı kesimlerden, ekonomik düzeylerden gelmiş de olsak aslında sandığımızdan çok daha fazla ortak konumuz var. Bunu en çok annelerin çocuklarına benim çocuğuma baktığım gözlerle baktıklarını gördüğümde hissediyorum.

Tüm emekçilerin işçi bayramı kutlu olsun…

Hande Arıkan

Hizmetlerimi ve tüm yazılarımı ve görmek için web sitemi ziyaret edebilirsiniz.

 

 

Katedral

,

Katedralleri oldum olası ataerkil gücün orantısız kullanımıyla özdeşleştiririm. Katedral deyince aklıma çok güçlü yaşlı erkekler, onlara itaat eden her yaş ve cinsiyetten kadın ve erkekler gelir. Ağır kara Satürn enerjisi gibi yani. Üstelik de bunu sadece ait olduğu kültüre ve dine özgü görmem, bütün semavi! Dinleri temsil eden şaşalı yapılar karşısında aynı duyguyu hissederim, kara ağır Satürn, kişinin güçlendiremediği içsel otoritesine karşılık toplumdan gelen, ait olma çabasından gelen dışsal otorite, KOCA KARA SATÜRN! Ataerkilliğin koruyucusu

yeryüzünde semavi dinler olagelmiş yüzyıllardır, her ne kadar kadim dinler ve öğretilerin sembolleri ve kökleriyle özdeşleşmiş gibi görünen bir yapıları varsa da bunlar politik gücü elinde tutma araçlarıdır günümüzde, o öze asla yaklaşılmaz uygulamada. Nasıl ki üretimi kontrol eden ekonomiyi kontrol ediyor, dişil gücü kontrol eden de insanları topyekün kontrol ediyor.

Ama yine de Notre Dame’ın hüzünlü hikayesi kalbimize dokunur. Notre Dame Katedrali deyince de aklımıza güzel genç çingene kızı Esmeralda (derin dişil güçleriyle bağlantıya geçmek isteyen özgür ruhlu kadın), onu sonsuza dek sevecek beslenememiş (Güneş, kişilik, kimlik, ego bütünleşmesi zayıf, burada kadının kimliğinin otorite karşısındaki zayıflığını gösteriyor) umutsuz zangoç Quasimodo, Papaz, toplumun kuralları, kadın üstündeki gücü, dişiliği kontrol edebilecek toplum tarafından kurulmuş tüm mekanizmalar gelir. Hepsi de dengesiz erilin kontrolünde! ( Yani Satürn, dışsal otorite, henüz içsel güce temas sağlayacak kadar güçlenememiş içsel otoriteyi, tamamen yöneten yönlendiren.) Hikayenin acıklı sonunu da biliyoruz zaten… Hem de nasıl olmasın, güç dışsal ise ölümle, içsel ise yaşamın kendisiyle özdeşleşir her zaman!!

 

Biraz da haritaya bakalım, yükselen yöneticisinin balık burcunda yücelimde olan Venüs olduğunu görüyoruz. Fakat 6. Evde yerleşmiş, Retro Jüpiter den yani dispozitöründen partil kare, Pluto GAD Satürn kavuşumundan partil sekstili var, haritadaki inançlar, dinler, yüksek dini anlamlar taşıyan yerler ve önemli din adamlarını gösteren evin yöneticisi Merkür balık burcunda Venüs ün yücelme derecesinde, düşük ve zararda. Aynı zamanda 9. Evde yerleşmiş yangın, kaza, kanama gibi olayların göstergesi Mar’s ın da dispozitörü ve qintil açıyla Mars’ı görüyor. Bu zayıf yerleşimli Mars 7. Evin de yöneticisi ve 7. Evde yücelimde bir Güneş görüyoruz, bu evin yücelme yöneticisi olduğu için olayın pek kaza olmadığını düşündürüyor. 9. evin türetilmiş 8. evinde ise Pluto yerleşmiş, ölümü ve dönüşümü, işin sonunu gösteriyor. Ama benim söylemek istediğim konu bu değil. Benim söylemek istediğim Pluto’nun 4. evde yerleşip, Satürn ve GAD ile kavuşup, sanki bu ortamdaki etkili aktör olarak, yumuşak bir açıyla (Pluto çok derin etkili dişil güçleri temsil ediyor) Venüs’ün yanmasına, sembolik olarak dönüşmesine (hatırlayın ateşten sorumlu Mars’ ın düzenleyicisi Merkür, Venüs’ ün yücelme derecesindeydi) katkı sağlıyor. Önceki hafta bir karadelik fotoğrafı çekildi, bu hafta “bizim kadın” anlamına gelen katedral yanıyor, ardından Kudüs’ te Mescid- i Aksa da yangın çıkıyor, bizler de acı çekiyoruz, aslına bakarsanız bakış açılarımıza ayar verme zamanı çoktan gelmiş de geçiyor. Notre Dame ve temsil ettiği anlayış dönüşmeye başladı bile belki de fiziksel olarak dönüşmesi o kadar da acı verici olmayabilir. Bu arada geçen haftalarda katedralin onarılması için toplanan bağışlarla Pasifik Okyanusu tamamen temizlenebilirmiş, ne ilginç olurdu bu paralarla kendi yarattığımız sağlıksız kültürü yeniden yüceltmek yerine, doğa anaya verdiğimiz zararları bir nebze telafi etmeye çalışsaydık.

Hıdırellez, yeniden doğuş bayramınız kutlu olsun…

 

Ülgen CURA KARAARSLAN

DİP ASA, İSAR CAP, MAPAİ

İG studiovenussirius

 

Almak Vermek Alda(T/N)Mak

,

Hiçbir iyilik cezasız kalmaz.

– Clare Boothe Luce

Yaşlı, güngörmüş bir adam, çölde devesinin üzerinde ilerlerken açlık ve susuzluktan ölmek üzere olan genç bir adama rastlar. Hemen devesinden inip adama biraz su ve yiyecek bir şeyler verir. Su ve yiyecekle kendine gelen genç, bir çırpıda deveye biner ve uzaklaşmaya başlar. Yaşlı adam, deveyi çalan gencin ardından seslenir: “Ey genç, yapma bunu! Çaldığın deve değil gücüme giden. Asıl mesele şu ki, korkarım sen içimdeki insanlara yardım etme isteğimi öldüreceksin!”[1]

***

“Ders çalışırken bana çok yardım etti, ama sınavda ben geçtim, o ise kaldı” 🙂 Bu cümle size hiç de yabancı gelmedi değil mi? Hatta belki bu cümleyi bizzat siz birisi için kurdunuz veya başka biri sizin için. “Garip ama gerçek” türünden anlattığımız bu tuhaf durumun sandığımızdan da yaygın olduğunu biliyor muydunuz?

İnsanların yardımlaşma ve işbirliğine ilişkin tutumlarını “alıcılar” ve ”vericiler” olarak iki uçta sınıflarsak, sizce hayatta hangileri daha başarılıdır? “Alıcılar elbette” diyorsanız, gerçeğe (tersinden) yaklaşmış olabilirsiniz. Zira, Vermek ve Almak: Başarı İçin Devrimsel Bir Yaklaşım[2] başlıklı kitabında, alıcılar ve vericilerin hayat başarısını derinlemesine inceleyen Adam Grant’a göre, başarı basamaklarının en altında yer alanlar, hep verici olanlar. “Birçok önemli meslek dalında, vericiler hep dezavantajlı konumdadırlar: Başkalarının daha iyi konuma gelmesine yardımcı olurlar ama bu esnada kendi başarılarını feda ederler” diyor Adam Grant. İşte birkaç örnek:

  • Kaliforniya’da 160’tan fazla mühendisin birbirlerinden aldıkları yardım ve verdikleri desteği değerlendiren bir araştırmaya göre, “en başarısız” mühendisler aldıklarından fazlasını verenlermiş. Başkalarına yardım etmek için, işlerinin başından ayrılmak, kendi işlerini bitirmelerine engel oluyormuş.
  • Belçika’da 600’den fazla tıp öğrencisiyle yapılan çalışmaya göre, en düşük notlara sahip olan öğrenciler genelde vericiler olmuş. Vericiler sınıf arkadaşlarının derslerine yardım ederken zamanlarını, kendi eksiklerini tamamlamaya harcamak yerine, zaten bildikleri şeyleri başkalarına aktarmakla geçirmişler.
  • İş hayatında, alıcılara kıyasla vericilerin %14 oranında daha az gelir elde ettikleri… %22 oranında daha az güçlü ve dominant olarak görüldükleri yönünde deliller mevcut.

Yeterince açık: Vericiler kaybeder. İkna oldunuz mu? Acele etmeyin, zira tüm hikaye bundan ibaret değil. Zira, henüz asıl soruyu sormadık.

“Vericiler başarı merdivenlerinin en dibinde yer alıyorsa, en tepede kimler var?” diye soruyor Grant. İşte cevabı: “Yine vericiler!”.

Yani, başarı merdivenlerinin en altında da en üstünde de vericiler var!

Ya alıcılar? Onlar, dengeleyicilerle (aldığı kadar vermeyi seçenler) birlikte ortalardalar.

Hep verici olmak kaybettiriyorsa, en üsttekiler içinde vericiler olmamalı veya az olmalı, değil mi?

O halde, başarılı olan vericilerin avantajları, alıcıları da bir süre sonra yolda bırakan etkenler neler?

Adam Grant’ın kitabı baştan sona bu soruların cevabıyla ilgili. Çarpıcı örnekler ve son derece zekice araştırma ve argümanlarla sizi ikna ediyor: Hayır, yaygın kanının aksine, vericiler kazanır!

Pekiyi, baştaki onca tersini gösteren örnekler varken, bu nasıl oluyor? Bunun için en iyisi kitabı okumanız; Zira, özet cevap, (asıl kazancınız olacak olan) bu kitabın açacağı geniş ufku size veremeyecektir.

Ancak, bu yazı da boşuna yazılmadı sevgideğer okurlar 🙂 İşte size kitaptan özetleyerek verebileceğim kısa cevap: Hep alan ama vermeyi hiç düşünmeyen alıcılar, başlangıçta hızlı ilerleseler de, bir süre sonra hikayemizdeki gibi, “deveyi çalarak” bulundukları ortamda yıkıcı rekabeti başlatırlar. Zamanla, hep alıcı oldukları anlaşılan bu insanlara karşı vericiler ve dengeleyiciler (yani, herkes 😊) adeta “sessiz bir ambargo” başlatır. Oysa vericiler başta kaybediyor görünseler de, bulundukları ortamın toplam verimliliğini ve en önemlisi “paylaşılacak pastayı büyüttükleri” için, yavaş yavaş dost ve müttefik kazanıp, networklerini oluştururlar.

Bu kadar mı?

Elbette değil! Adam Grant’ın tezi, gerçekten de “devrimsel bir yaklaşımı” temsil ediyor ve en azından vericilerin aldatılmaktan nasıl korundukları, toplam verimliliği ve pastayı nasıl büyüttükleri ve daha da önemlisi bulundukları ortamda iyilik rüzgarı estirerek zaman zaman alıcıları bile dönüştürmeyi nasıl başardıkları… gibi çok önemli ayrıntıların da üzerinde durmamız gerekir. Ama yazıyı uzatmamak için şimdilik burada kesiyorum.

Gelecek yazıda, hem kendi mutluluğumuz hem de çevremiz için umulmadık sonuçlar doğurabilecek bir konu üzerinde sohbet edelim: Bir iyilik rüzgarı başlatmak.

Bu vesileyle, burada üzerinde duramadığımız soruları da tartışmak üzere, sevgiyle kalın.

Not: Neticede tarafımız belli oldu 🙂 bizce vericiler/iyililer kazanır. O halde “Hiçbir iyilik cezasız kalmaz” sözüne katılıyor muyuz? Gelecek yazıda konuşacağımız üzere, tedbirsiz vericiler için bu söz bir dereceye kadar doğru. Ama bizim burada yaptığımız küçük bir söz oyunu sadece: Arapçadan dilimize geçen ceza kelimesi aslında nötr olarak “karşılık” demek. Yani, “(aslında) hiçbir iyilik karşılıksız kalmaz” sevgideğer okurlar 🙂

 

Mehmet Murat

 


 

[1] Maalesef bu hikayenin kaynağını hatırlamıyorum. Hoşgörünüze sığınarak, aklımda kaldığı şekliyle özetledim.

[2] Orijinal adı Give and Take: A Revolutionary Approach to Success olan eser Acar Erdoğan tarafından tercüme edilip, Modus Kitap tarafından yayınlanmıştır. 3. Baskı, 2017.

Bir Irmak Sevginin Hikâyesi…

,

İnsandaki duygularla suyun akışı arasında önemli benzerlikler bulmuşumdur hep. Irmakların doğuşu, büyümesi, zaman zaman kaybolup sızıntılarla akışını sürdürmesi, önüne bentler yapılması, bu bentleri her defasında aşması, faydası, zararı, hep daha ileriye gitme hedefi gibi daha birçok unsur; suyu (ırmakları), insanın hislerindeki gelişmelerle beraber aklıma getirir.
Yamaçlarda, dağların eteklerinde, vadilerde belirir çoğu kez ırmaklar.
Doruklara yağan karların erimesidir ilk damlaları.
Toprağın altında sabırla bekler berfinler.
Yağmurla arkadaş olur sonra; çoğalır, büyür, büyür, büyür…
Irmağın ilk emeği alın teridir bu bekleyiş, çoğalma ve büyüme.

Adını coğrafyasından alır ırmaklar ve bastığı topraklara hayat verir adıyla. Çiçeklerin tebessümünde, güllerin kokusunda, tabiatın dokusunda onun adı yazılıdır; görülmeyen ve bilinmeyen.

Gariptir, dosttur, sırdır bir ırmak suyun akışı…
Varmak istediği denizlerdir, okyanuslardır.
Hedefi en büyüğe ulaşmak; sevgilisine kavuşmaktır.

Zaman zaman suyun akışı durdurulmak istenir; bentlerle, setlerle, barajlarla. Mecrası, yönü, yatağı değiştirilmek istenir. Bir ırmak su, bütün bunlara sabırla direnir, bekler. Onun için önemli olan akmaktır. Sızarak da olsak akmak ve “sevgiliye” her şeye rağmen ulaşmak. Çünkü O, bütün ırmakların denize varmayı arzuladığını, hepsinin çabasının bu yönde olduğunu bilir.

Kendini deniz olmaya, denizlere ulaşıp benliğinin vuslatına saklar.
İkide bir dalgalanmaz, köpürmez…

Zaman zaman ortadan kaybolduğu bile olur bu yüzden. Fakat gözlerden uzak akışını sürdürür bir ırmak su. Toprağın altının üstünden daha hayırlı olduğunu anlamıştır sanki o dönemlerde… Yeniden toprağın üstüne çıkmak için bekleyişini, çoğalmasını, en önemlisi de akışını sürdürür.

İnsanın yüreğine de böyle düşer doruklardan kar taneleri gibi sevgiler.
Sarılıp sarmalanır şefkatle. Gizlenir insanların kem gözlerinden, kıskançlıklarından.
Korunur kin ve nefretten, tabulardan. Hasretle, gurbetle, vuslat ateşi ile yanan yürek sıcaklığında büyütülür ırmaklar gibi.

Bir ırmak suyun akışıdır sevgi, insanın damarlarında.

İnsanın içindeki çiçeklerin tebessümünde, güllerin kokusunda, tabiatın dokusunda hep birilerinin adı yazılıdır görülmeyen ve bilinmeyen.
Gariptir, dosttur, sırdır sevgi insanın yüreğinde…

 

Kimi zaman çile ve gözyaşı sıkıntısıdır; kimi zaman acı, keder ve elem.

Kaderi aynıdır bir ırmak suyun akışı ile sevginin…
Önüne çıkan engeller, zorluklar değiştirmez bunu.

Dayatmayla, yok saymayla, baskıyla, işkenceyle akışı durdurulamaz sevgilerin. Tıpkı trilyonlar harcanarak yapılan barajların, bir ırmak suyun akışını durduramadığı gibi.

Herkes çok iyi bilmelidir ki bütün ırmaklar denize akar.

Bir suyun akış hikâyesi ırmağın denize dökülmesine; yürek sıcaklığında büyütülen sevginin öyküsü ise insanın toprakla kucaklaşmasına kadar sürüp gider…

Osman Güzelgöz

www.osmanguzelgoz.com

Kızarmış Yeşil Domatesler

,

Doksanlarda oldukça ciddi bir hayran kitlesi olan Simpsons çizgi dizisini anımsarsınız. Ünlü animasyonda Homer ve Marge’ın komşuları, Hint asıllı karakteri Apu’nun nikâh töreni sahnesini çok sevmiştim

-Sana karşı dürüst olmak isterim, seni hiç tanımıyorum.

-Bu devirde böyle evlilik mi olurmuş, beşik kertmemle evlenmeyi pek istemiyorum.

-Birbirimizi hiç tanımıyoruz bile!

-İkimizde Amerika’da okuduk, Hint usulüne göre evlilik de neymiş!

-Tamamen yabancı biriyle evlenmek, tam bir delilik!

-En sevdiğin film, kitap ve yiyecek ne, hiç bilmiyorum.

Apu’nun sürekli söylenmesi karşısında gelin zor duyulan bir sesle “Kızarmış Yeşil Domatesler” diye cevap verir. Apu şaşkın şaşkın anlamaya çalışırken güzel Manjula gülümser ve “Üçünün de cevabı” der ve rahip nikâh törenini başlatır.

Fannie Flagg’ın ünlü romanı, Kızarmış Yeşil Domatesler, 1929 yılından 1985’e; yeniden 1985’den 1924’e yaşanan olaylar arası geçişlerinde çok başarılı; kanımca diğer dönem dramlarından farkı, zaman örgüsünün güçlü kadın karakterler ile işlenmesidir.

Tren istasyonunun kaldırılmasıyla günümüzde artık yaşam olmayan bir kasabada geçen olaylar, siyahi beyaz çatışmalarının en dramatik olduğu zamanlardaki kadınlar arasındaki dostluğun, romanın kahramanı olan diğer kadınlara verdiği ilhamı anlatıyor.

Başkahramanlardan biri olan Evelyn, çocukları büyüdükten sonra yolunu kaybetmiş, “kadınların özgürlük istediği o dönem beni çok geç buldu” sözleriyle kendini anlatan, çocukları büyürken değişen dünyaya ayak uydurmakta zorlanan orta yaşlı Amerikalı bir anne…

Eveyln’nin eşinin bakımevinde yaşayan annesine yapılan zorunlu pazar ziyaretleri sırasında sohbet ettiği yaşlı kadın, Ninny’nin gençlik anılarını dinlerken yirmili yıllara uzanan bir yolculuk…

Tren kazasında kolunu kaybeden oğullarına kolu için cenaze töreni düzenlemeleri, bu olaydan sonra ona çolak (kitapta kütük diye çevrilmiş) diye seslenmeleri ve Çolak’ın yaşıtları ile girdiği acımasız yarışlar okuyucuyu derinden etkileyen bir anlatıma sahip.

Annesine çok düşkün, babadan şiddet gören bir çocuğun, annesini aşığı ile yakalamasıyla yetişkin hayatında, savaş madalyalarına sahip, toplumda saygın bir yer edinmesine rağmen annesinde yaşadığı hayal kırıklığı yüzünden bütün kadınlardan nefret eden, onlara şiddet uygulayan bir adama dönüşmesi ve hiç beklenmedik, sıra dışı sonu…

Drama ve komedi unsurlarını başarıyla taşıyan roman Hollywood için de çok cezbedici bir senaryo olduğundan filmi, Aralık 1991 gösterime girmesiyle beyaz perde de epey ses getirmişti.

Sosyal medyada sıkça karşınıza gelebilecek park etme sahnesi ise Evelyn’i canlandıran Kathy Bates oyunculuğu ile çok beğenilmişti. Alış veriş için gittiği markette park etmek için beklediği yeri iki genç kız çevik bir hareket ile kapar. Evelyn’nin içinde yaşadığını düşündüğü Towanda’nın geri vitese takıp arabayı parçalaması ve çığlıklar atan genç kıza “senden daha yaşlıyım ve sigortam daha sağlam” diye bağırması izlenmeye değer gerçekten…

Önce kitabı okuyup sonra filmi izleyenler için film, oldukça başarılı sayılabilir. Benim gibi önce filmi izleyip yıllar sonra kitabı okuma sansını yakalarsanız, kadınlar arasındaki güçlü bağların kitapta çok daha derinlemesine işlendiğini anlarsınız. Kitabı elinizden bırakamama nedeni de kendinizi sürükleyici olaylar örgüsünün içinde hissetmenizdir.

Roman adını, bizim turşu için kullandığımız henüz kızarmadan toplanan yeşil domateslerin un ve yumurtaya bulanarak kızgın yağda kızartılması ile hazırlanan bir tariften alıyor. Elbette bütün zararlı yiyecekler gibi çok lezzetli olduğu kesin…

Günlük koşuşturma içinde hızla geçen zamana ayak uydurma çabası hepimizi yoruyor. Okumak bize, devam edebilme gücünü bulmamız için gerekli olan derin nefesi aldırıyor.

 

Sağlık ve huzurla

Nurkan ZAİM

Profesyonel Koç

Güçlü Soruların Gücü

,

Geçtiğimiz hafta bir uluslararası toplantıda çok sayıda katılımcıyla bir araya geldim. Toplantı programında güçlü soru sormanın önemine ilişkin bir bölüm vardı. Üçer kişilik gruplar oluşturduk; bir kişi kendisiyle veya yaptığı işle ilgili önemli olduğunu düşündüğü bir soruyu grupla paylaştı. Gruptaki diğer iki kişi sorulan sorudan yola çıkarak aklına gelen güçlü soruları sırasıyla sordu.  Çalışmanın kuralları arasında “Sorulara yanıt vermemek, varsaymamak, yargılamamak ve meraklı olmak,” vardı.  Süre bittiğinde sorusunu grupla paylaşan kişi kendisine yöneltilen sorular üstüne birkaç dakika düşündükten sonra sorusunun ilk halini gözden geçirdi ve tüm bu sürecin sonunda neler hissettiğini grupla paylaştı. Çalışmanın sonunda bir katılımcı gözleri dolarak “Bu çalışmanın yaşamımda bir dönüm noktası olacağını hiç tahmin etmezdim!” dedi. Bana gelince koçluk eğitiminden alışık olduğum için çalışma boyunca soruları kolaylıkla ve keyifle yönelttim. Bununla birlikte bana gelen sorular farkındalığımı artırarak kameramın bakış açısını genişletti. Peki birbirini tanımayan, dünyanın başka yerlerinden gelmiş kişilerin sorduğu sorular nasıl oldu da gözümüzü doldurup yaşamımızda dönüm noktası olacak kadar önemli bir farkındalık sağladı? Benim buna cevabım güçlü soruların gücünü anlamaktan geçiyor. Çalışma sırasında yaşadığımız sessizlik anları, beş duyumuzla hissedebildiğimiz ve hayal gücümüzü harekete geçiren sorular bizi o kadar etkilemişti ki farklı kültürlerden gelmenin bir önemi kalmamıştı.  Sadece kulağımızla değil kalpten dinlemek; çocuk merakıyla, varsayım ve yargılardan uzak sorular sormak bizi kendimize ve birbirimize yakınlaştırmıştı.

Dışardan bakıldığında basit bir çalışma gibi görünse de güçlü sorular aracılığıyla bir konuyla ilgili ne kadar farklı bakış açılarından yaklaşabileceğimizi görmek etkileyiciydi. Bu çalışma sayesinde güçlü soruların evrensel boyutunu, ilk kez karşılaştığımız insanlarla birlikte deneyimledik. Çalışma sırasında içimize ışık tutan sorular zihnimizi ve kalbimizi açarak bizi merak duygumuzla yeniden tanıştırdı. Bu çalışmaya katılmak  bana güçlü sorular sormanın yaşam boyu kendimize eşlik edebilme becerisiyle ilgisi olduğunu bir kez daha hatırlattı.

Güçlü soru sormak aslında bir kıvam tutturma becerisi. Her yeni günde geçmişten bugüne getirdiğimiz donanım ve bilgileri süzüp bunları deneyim ve sezgilerimizle harmanlıyoruz. Kendimizi tanımak, ihtiyaçlarımızı ve isteklerimizi anlamak için sorduğumuz güçlü sorular sayesinde kendimizle ve yaşamla bağ kuruyoruz. Kurduğumuz bu bağ da bize derin bir iç görü sağlıyor. Bu kıvamı tutturduğumuzda hem kendimizle hem de karşımızdakiyle daha rahat temas edebiliyoruz.

Güçlü sorular sadece koçlukta değil tıpkı toplantıdaki katılımcının deneyimlediği gibi yaşamın pek çok alanında yolumuzu açıp dönüştürücü olabiliyor. O zaman yollarımızın açılmasını kolaylaştırmak için belki de birlikte bu çalışmayı gerçekleştirmeyi deneyebiliriz. Katılmak isterseniz sizler de buyrun, gücünü içerden aldığımız, kendimize ve başkalarına sorduğumuz güçlü sorularda buluşalım.

 

Mevlüde Sahillioğlu

Senin İnovasyondan Ne Haber?

,

2012 yılıydı. Zor bir dönem geçiriyordum ve bildiğim en iyi baş etme yöntemlerinden biri olan kafamı gömüp çalışmanın bir ürünüydü. Çocuklara sıvı ilaç vermek için kullanılacak bir oral enjektör. Bir inovasyon yolculuğunun bir inovasyon hikayesinin adı. Yıllarca çocuk hastanelerindeki gözlemlerim, gözlemlerim sırasında zihnimde oluşan sorular ve bu sorulara yanıt arama çabamdı. Çabamın bir projeye dönüşmesi pek kolay olmamıştı aslında. Ben çok iknaydım ve inanıyordum gerekliliğine ama işin güç kısmı diğer kişileri de projenin gerekliliğe inandırmaktı. Çok şanslıydım ki bu süreçte çok değerli bilim insanları ile çalışma fırsatı bularak bu ekiple projenin önemli bir kısmını tamamladık. Tabi ki her girişim fikri gibi fikrin ticarileşmesi istenen nihai hedef gibi görünüyordu. Süreç içerisinde ürünün ticarileşmesi aşaması için çabalarım devam ederken o da benim hayatıma katkı vermek için çabalamaya başlamıştı. Ürün önce İtalya’da ödül aldı. Ardından benim girişimcilikle ilgili bir eğitime katılmamı sağladı ki bu eğitim bana bambaşka bir dünyanın kapılarını açtı. Yeni kavramlar, yeni eğitimler, yeni dostluklar kattı yaşamıma. Yaratıcılık, inovasyon ve girişimcilik yolculuğunun farklı duraklarında yer alan evrene olumlu katkı niyetinde olan birçok kişiyle tanıştırdı beni. Öğrendiğim yeni bilgileri konuyla ilgilenen öğrencilerimle ve meslektaşlarımla paylaşmak ve elimden geldiğince onlara rehberlik etme şansı verdi. Zaman geçiyor ürünün ticarileştirme çabaları hala devam ediyordu. Birçok firmayla görüşme süreçleri, hepsinde bir noktaya kadar gelip sonra geri dönmeleri sık sık yaşıyorduk, hala yaşıyoruz. Bu süreçlerin nasıl olmaması ve olması gerektirdiğini her seferinde öğretiyor bizim oral enjektör. Çok yakın bir tarihte bizim oral enjektör uluslararası bir ödül daha verdi ekibimize. İşte hikaye böyle devam ediyor biz onun ticarileşmesi için uğraşırken o da bize sürekli eğitim ve ödül vesilesiyle farklı pencerelerden dünyayı görebilme fırsatı vermeye devam ediyor.

Yaşadığım bu süreçte sıkı sıkı yaptığım işe sarılıp sevgiyle çabalarken sıklıkla karşılaştığım farklı niyetlerle sorulan sorulardan bazıları; “Senin inovasyondan ne haber?”, “Ne oldu enjektör işi?” .

Cevabı tüm niyetlere topluca ve biraz da uzunca bir yanıtla vereyim “Bir hayal kurar ve onun için çabalar emeklersiniz. Hele bir de hayalinizi hayal kurucularla birlikte kurabildiyseniz çok şanslısınız. Olumsuza ve hayal kovuculara kapatırsınız alıcılarınızı. Siz hayale bir yol çizersiniz o da kendine sizin hiç tahmin edemeyeceğiniz bambaşka bir yol çizebilir. Evet belki hayalimiz ticarileşmedi henüz ama belli ki bir yolu var bizim oral enjektörün yürümek istediği. O bizim elimizden tuttu biz de onun elinden tutmaya devam ediyoruz, devam ediyoruz yolculuğumuza, hikayemize… Peki “Sizin inovasyondan ne haber?”

Handan Boztepe