Valla Kanyonu Maceram…

,

Bu sayıda köşemi şahane bir sporcuya veriyorum… 14 yaşında gerçekten zor bir macerayı gerçekleştiren oğlum Arda Tekin Tezel… Arda’nın kaleminden kendi macerası…

Valla Kanyonu Maceram…

İnternette Valla Kanyonu diye arama motoruna yazdığınızda; “Barındırdığı riskler nedeniyle rehbersiz girmenin yasak olduğu Valla Kanyonu, dünyanın en derin ve geçişi en zor ikinci kanyonu olarak gösteriliyor. Küre Dağlarını binlerce yıllık bir süreç sonucunda parçalayarak oluşturduğu kanyon, 800 metre derinliğinde ve yaklaşık 12 km uzunluğundadır. Kanyonda çok sayıda doğal tuzakla karşılaşma riski bulunmaktadır. Küçüklü büyüklü 40’ı aşkın şelaleler, kayaların arasındaki girdaplar ve sifonlar da hayati risk barındırmaktadır. Bu nedenle bu konuda eğitimsiz kişilerin kanyona girmesi yasaktır.” gibi açıklamalarla karşılaşıyorsunuz.

Şimdi akla gelen ilk soru şu oluyor sanırım; Peki, yani?

Aslında benim için 2 yıl boyunca seçebilmeyi hayal ettiğim ve bunun için yola çıktığım hayalim…

2013 yılında bir gezi sırasında ailemle birlikte Küre Dağları içinde doğayla iç içe geçirdiğimiz ve görkemli Valla Kanyonuna sadece yukarıdan seyir alanından bakabildiğimiz o tatil bir çok şeyi fark etmemi sağlamıştı. Ben doğanın içinde olmayı seviyordum, tırmanmayı, inmeyi, yürümeyi, çadırda kalmayı… Ve 2017 yılında doğa yürüyüşleri ile de devam etti. Babam ile birlikte gittiğimiz grup doğa yürüyüşlerinde yaşım küçük olduğu için diğer yürüyenlerden daha rahat ve hızlıca tamamlayarak ilk bitiren de olunca daha çok eğlenmeye ve sevmeye başladım. Aslında kendim sutopu sporcusuyum ve zaten sporu çok sevdiğim için de farklı sporları denemek hep daha da heyecanlandırıyordu beni.

Babam kanyon sporunu araştırırken Kanyon Arama ve Kurtarma Derneği KAD’ın bir programı olduğundan bahsetti. Ben de gelmek istiyorum dedim ama daha 13 yaşında olduğum için bu sporun benim yaşıma uygun bir spor olup olmadığı konusunda soru işaretleri vardı. Buraya katılan kişilerin yaşları benden büyüktü ama babam yetkililerle konuşacağını söyledi. Dernek yönetiminden onay gelmesiyle, benim için çok heyecanlı serüven de başlamış oldu…

İlk eğitim Ballıkayalar ip iniş eğitimiydi. Babamla birlikte yepyeni bir serüven için Ballıkayalar iniş eğitimi için patika yoldan grup ile çıktık ve kayalardan aşağıya baktığımda gerçekten kafamda soru işaretleri oluşmadı değil ama tüm eğitim ekibi çok profesyoneldi ve bu çok güven vericiydi. Dümdüz bir duvar, sadece ip, dağcı kemeri ve Hasan hoca… Onunla birlikte ilk inişimi çok büyük heyecanla tamamladım. Bu çok keyifliydi… Hatta inanılmazdı…

Sonrasında o gün defalarca patika yoldan bile gitmek yerine, karınca gibi kayalardan tırmanarak ve lunapark eğlencesiyle tepeye çıktım indim, tekrar çıktım indim… Günün sonunda çok fazla denemiş ve deneyim kazanmıştım. Sonraki eğitimlere babamla birlikte katılıp artık Kanyon sporcusu olmuştuk…

Birçok kanyon aktivitesine daha katıldık, bazıları çok zordu bazıları da kolay ama doğa yürüyüşü yaptığımız zamanlarda sadece yukardan gördüğümüz Valla Kanyonu babamla benim için gittikçe daha merak ettiğimiz bir kanyon haline gelmeye başlamıştı. Sadece seyir terasına çıkmak bile gerçekten çok heyecan vericiydi. O ilk seyir terasından baktığımızda öylesine yüksek, çok büyük ve çok ulaşılmaz görünmüştü… Dünyanın en derin ikinci kanyonuydu…

Hedef belliydi ve tüm eğitimler, deneyimler bizi her geçen gün Valla’ya daha da yaklaştırıyordu. Uzun zamandır hazırlandığımız Valla Kanyonu geçişi için 2 Ağustos 2018 tarihinde Kastamonu ilinin Pınarbaşı ilçesinde Kanyon Araştırma Derneği (KAD) liderliğinde gerçekleştirilen festival için ailecek yola çıktık. Alana geldiğimizde çadırlarımızı kurduk ve artık heyecanlı süreç başlamıştı.

O günün akşamında kendimi artık tam da kanyonun eşiğinde hissettiğim bir toplantı yapıldı. Teknik bilgilerin verildiği bu toplantıda, artık her şey çok gerçekti. Bu kanyona özel malzeme çantalarının hazırlanması gibi konuların yanında, bizlere dikkat edilmesi gereken ekstra geçişler, oluşabilecek sifonlar, tehlikelerden bahsedildi. Bunlar biraz ürkütücü olsa da çok heyecan vericiydi. Bizlere bir de izin belgesi dağıttılar, sakatlanma, sakat kalma ve ölüm tehlikesi karşısında tüm sorumluluğumu ben üstleniyorum yazan bir kağıt… İşte en vurucu kısmı buydu benim için toplantının. “Tüm sorumluluk benim.” Tabii ki imzaladık ve o toplantıda biraz daha büyüdüm.

Bize anlatılan, geçeceğimiz kanyonun riskleri, ayrıca o kanyonda daha önce sifona kapılıp ölen sporcu ve riskler… Evet, bunları dikkatli olmamız, bir takım olarak davranmamız için bilmemiz gerekiyordu elbette ama tüm bunlar, bizim ertesi sabah Valla Kanyon’una girişimize engel olmadı. Çünkü çok güçlü bir ekip ile birlikte giriyorduk kanyona…

Her birimizde ihtiyaçlarımızı karşılayacak ekipman, teknik malzemeler ve paylaştırılmış ortak gıdalar için su geçirmez kanyon çantası vardı. İlk gün tahminimden daha az zorlandım çünkü genelde suyun içinde geçiş gerçekleşti ve çantalar da zaten yanımızda iple bize bağlı olarak suda yüzüyordu, iple iniş yeri azdı ama bir atlayış kısmında kanyon içerisinde gruptan birisi atlayış sırasında ayağını sakatladı. Tüm ekip için daha zorlu bir süreç başlamış oldu. Onun için özel bir ekip oluşturuldu, istasyonlar hazırlayıp iple geçirildi, herkes birbirine destek veriyordu, takım ruhumuzu hiç kaybetmedik ve sonunda kamp alanına geldik. İlk kamp alanına geldiğimiz zaman çok dik bir rampa ile karşılaştık ve o günün en zorlu kısmı, elimizle ipe tutunarak o rampayı çıkmak oldu. Ve nihayet 7 saat sonra biraz daha rahat nefes alıp, kuru kıyafetlerimizi giydik. Yere matlarımızı serdik, ateşimizi yaktık ve ilk gün yiyeceğimizi yedik. Karnımızı doyurduktan sonra yorgun bir şekilde uyku tulumumuza girip, uyuduk.

Hava öylesine güzeldi ki, oksijen oranı çok yüksekti, gece 03:00 civarlarında uyandım. Gözlerimi açtığımda gökyüzüne baktım ve öyle çok yıldız vardı ki, inanılmaz bir manzaraydı. Hiç ışık olmadığı için yıldızlar çok net görülüyor ve ışıl ışıl parlıyordu. Yorgun olduğum için gözlerim ağırlaşmıştı ve uykuya daldım…

Sabah uyandığında açıkçası hem hava soğuktu ve de hala uykum vardı. Çok erken saatte yola çıkmalıydık, hedefimiz hava kararmadan kanyonun bitirmek idi. Güzel bir şekilde kahvaltımızı yaptık, eşyalarımızı topladık, neopren kıyafetlerimizi giyip devam ettik. Yüksekte kamp alanı kurduğumuzdan tekrardan suya girmek için atlama yapmamız lazımdı. Biraz yüksek olmasına rağmen atladık ve yolumuza devam ettik. Kanyonun içi tüm zorluklara rağmen çok güzeldi, bir sürü farklı bitki, farklı yapıda taşlar ve farklı böcekler vardı. Aslında o gün herhangi bir böcekten korkmadığımı anladım, süründüğüm yerler oldu, tırmandığımız yerler oldu, iple iniş yaptığımız yerler oldu. Ve tüm bunları yaşarken içecek suyum da bitti… Ama şelalelerden akan buz gibi ve berrak su ile mataralarımızı doldurduk. Ve artık kayaların başladığı zorlu bir patikaya geldik. Yaralı arkadaşımız bu yolu öncesi gibi geçemeyeceği için orada yardım gelmesini beklemeye başladık. Bir ateş yakıldı, sonrasında bir grup ekiple biz yürümeye devam ettik. Taşlar çok büyüktü, taşları tırmanıp, atlayıp tekrar tırmanmak gerekiyordu. Sırtımızdaki yükler daha ağır gelmeye başlamıştı ve bu zorlu yolda, yolun bir an önce bitmesi için kalan son gücümle hızlı bir şekilde yola devam ettim ve karanlık basmadan bu maceralı geçişi tamamladım. Neredeyse kanyondan çıkan ilk birkaç kişiden biriydim. Benden önce gelen birkaç kişi dışında orada annem ve diğer içerdeki ekibi bekleyen yakınlarını gördüm.

Annem çok heyecanlıydı ve gururluydu, ben çok mutluydum… Evet yorgundum ama çok da enerji doluydum. Başarmıştım…

Annemle kucaklaştık, bana yiyecek verdi ve kuru ve temiz kıyafetlerimi giyip babamın gelmesini bekledik, hava kararmaya başladı. Bekleme süresinde, 4 kişi henüz kanyondan çıkmadığı için öncümüz ile kanyona tersten girerek hava kararmadan kalanları kontrol etmeye karar verdi öncümüz ve arama kurtarma ekibinden bir kişi ile yola çıktık ve onların yaktıkları ateş sayesinde onları bulduk ve birlikte geri döndük. Hava iyice kararmıştı ben de artık bitmiştim ama tekrar kanyondan çıktığımda artık çok sağlam bir anım vardı ve belki de hayatıma çok şey katacak olan bir deneyim yaşamıştım. Kanyondaki deneyim gerçekten çok zordu ve bir takım olmamız, birlikte hareket etmek bana çok şey öğretmişti. Artık daha kararlı daha istikrarlı ve daha cesurdum…

Ve Valla Kanyonu’nu 14 yaşında geçen en genç kanyoncu olmuştum…

Bana bu yolda destek veren aileme ve bana yol gösteren başta babam ve tüm Kanyon Araştırma ve Doğa Sporları Derneğindeki hocalarıma çok teşekkür ederim…

 

Arda Tekin TEZEL

Ma (*)

,

Ma (*)

* Sanskritçe anne (mother)

Ah!

***

Ateş oldun, içimde yanıyorsun Annem!

Yaş oldun, gözümden akıyorsun Annem!

***

Ben sandım ki, yedisi, kırkı, elli ikisi geçince acı da hafifleyecek, geçecek.

Öyle olmuyormuş.

Zaman geçiyor, acı geçmiyor. Sadece biçim değiştiriyor. Alev alev yanan bir ateşten, için için yanan bir kora dönüşüyor.

Dönüşen ve dönüştüren bir acı.

***

Sen gittiğinden beri -mış gibi yapıyorum Anne.

Hayat devam ediyormuş gibi.

Ölenle ölünmüyormuş gibi.

Allah sıralı ölüm versinmiş gibi.

Zaman ilacıymış gibi.

Unutmuş gibi değil ama bir anlığına bile olsa avunmuş gibi.

Çok sevdiğin demli çayı içerken boğazım düğümlenmiyormuş gibi.

Özleminle başa çıkabiliyormuş gibi.

Hasretin bir bıçak olmamış, ruhumu, kalbimi oymuyormuş gibi.

Nefes alıyormuş gibi.

Yaşıyormuş gibi.

-mış gibi.

***

İnsanın eşya kadar hükmü yokmuş.

Sen gittin, eşyaların kaldı.

İzlerin duruyor bende.

***

Bugün doğumgünün Anne.

Seni toprağa verdiğimiz dokuz ayı geçti. Bizi karnında taşıdığından daha uzun zamandır toprak ananın koynunda yatıyorsun.

Yaşlı ve hasta bir kadının ölümü değil yasını tuttuğum. Aksine senin daha mutlu ve huzurlu olduğuna, daha iyi olduğuna eminim. Böyle yaşamayı istemezdin zaten, ben de istemezdim.

Anne-kız olarak yaşayamadıklarımızın yasını tutuyorum ben. Yarım kalanların.

Evet, Annemi çok özlüyorum. İçim sızlıyor. Ama yakın bir zamanın özlemi değil bu, hastalıkla mücadeleyle geçen senelerin, belki de bir ömrün özlemi.

***

Rüyalar rahat vermiyor. Uykularımın tadı yok.

Tarihi bir binadayım, müzeye benziyor içerisi. Sanat eserlerinde senden izler var, bazen bir heykele takılı kalmış bir fular, bazen bir tabloda seni anımsatacak bir iz… İpuçlarından seni bulmaya çalışıyorum Anne, oradaymışsın güya, varlığını hissediyorum.

Labirent gibi galeriler arasında koştururken tekrar başladığım noktaya geliyorum. Anlıyorum ki binanın her yerini dolaşmışım ama sen yoksun… Olduğum yere çöküp hıçkıra hıçkıra Anne diye ağlıyorum.

Uyandım.

***

Kalbi aynı yerden yaralı, çok sevdiğim bir arkadaşım yazmıştı; annesi varken kendisinin ne güzel olduğunu… Okuduğumda içimden bir şey kopmuş, burnumun direği sızlamıştı.

Ne var ki, hayat beni aynı yarayla örseleyince anladım ancak, tam olarak ne demek istediğini.

Sen varken ben ne güzelmişim Anne. Senin yokluğunda gülüşüm dudaklarımda dondu, gözlerimin ışıltısı gitti. Ne saçlarım eskisi gibi parlak, ne de en sevdiğim elbisem yakışıyormuş gibi geliyor artık.

***

Benim Annem Zümrüdü Anka kuşu. Küllerinden doğar yeniden, yeniden…

“Ölürse ten ölür, canlar ölesi değil.”

-Yunus Emre

***

Sana ait bir defter bulmuştum Anne. 1960 tarihli. 18 yaşındayken gittiğin Ankara okul gezisinin günlüğü. Aralarda sevdiğin şarkıların sözlerini ve şiirleri de yazmışsın… Senden yıllar sonra ben de aynı şarkıları, şiirleri defterlerime yazıyordum. Ben kendimi hep babamın kızıyım diye düşünürdüm, bu kadar senin kızın olduğumu bilmiyordum Anne.

***

Küçükken, lojmanlarda rastlayanlar sorardı, ‘Yoksa sen Gülten Hanım’ın kızı mısın?’ diye.

Evet, ben Gülten Hanım’ın kızıyım, ismim Ayşe.

***

“Kendine iyi bak. Bir daha hiçbir ana doğurmaz seni. Bir daha hiçbir cihan bulamaz seni.”

-Ahmed Arif’ten Leylâ Erbil’e Mektuplar

Biliyorum Anne, biliyorum, sen beni merak etme.

 

Sıdıka Ayşe Banaz

 

Patronlar Neden Rakamların Efendisi Olmalı?

,

Sanırım katılacaksınız, birçok patron şirketiyle ilgili en çok iki rakamla ilgilenir, Ciro ve Kar. Bunlara belki bir de müşteri sayısı eklenebilir. Ne dersiniz, bu üç rakamı bilmek bir patron için yeterli midir? Geriye kalan tüm detaylar muhasebecilerin ve mali müşavirlerin mi işidir?

Merak etmeyin, sizi rakam, muhasebe derken, hesap kitap işlerine sokmaya niyetim yok. Bir patrondan beklenen de zaten bu değil, ancak başarılı bir patronun kendisinden beklemesi gereken, şirketindeki hangi rakamların efendisi olması gerektiğini bilmesidir. Bilmek her zaman bizzat yapmayı gerektirmez, bununla birlikte bu bilgiyi üretecek sistemin kurulmasını sağlamak mümkündür öyle değil mi? Öncelikle tecrübe ile sabittir diyebilirim ki, KOBİ ölçeğindeki birçok işletme için, ciro ve kar dahi en iyi ihtimalle aylık olarak hesaplanmakta ve patronlar bu rakamlara zaten iş işten geçtikten sonra vakıf olabilmektedir. Yani rakamlar, şirketin geçmişini takip etmek için kısmen kullanılmaktadır.

Bunun neresi yanlış diyebilirsiniz. Elbette, şirketin geçmişini takip etmekte herhangi bir yanlış yok. Bununla birlikte, ciro, kar ve müşteri sayısıyla birlikte başka rakamların da, şirketinizin geleceğini yaratmaktaki gücünü keşfettiğinizde, neden daha önce yapmadık diye çok hayıflanacağınızı garanti ediyorum.

Neden mi dersiniz? Şirketin yönünü tayin etmekte kullanacağı göstergelerin olmaması, birinin karanlıkta el yordamıyla yolunu bulmaya çalışırken sağa sola çarpması, yara bere içinde kalması ve üstelik nereye ulaşacağının ve hatta hayatta kalacağının garanti olmadığı bir sona gitmesine benzer. Ne yazık ki KOBİ’lerin yüzde ellisi için bu yol kuruldukları ilk yıl, kalanların yüzde sekseni için ortalama 5 yıl içinde uçuruma çıkıyor.

Halbuki çözüm gerçekten hiç de zor veya uzakta değil. Yapılması gereken, şirkete özel bir gösterge paneli kurmak, panelde yer alması gereken ibrelerin ne olması gerektiğine karar vermek ve gidilecek yola göre hedefler koymaktan ibaret. Bu metaforun şifresini şu şekilde özetleyebilirim, temel performans kriterlerini takip etmenizi sağlayacak, şirketinizi ve ekibinizi hedeflerle yönetmenize imkân verecek bir bütçe ve raporlama sistemi kurmak inanın çok ama çok fark yaratıyor. Bir de elbette müşteri sayısı, ciro ve karınızı arttırmak için ölçmeniz gereken diğer rakamları bilmeniz.

Bu şekilde, bir patron olarak hem tüm önemli rakamların ve doğru kararların hem de şirketinizin, gerçek efendisi olabilirsiniz, hiç şüpheniz olmasın.

Tüm müşterilerimize bir telkinimiz var; ölçmediğiniz hiçbir şeyi geliştiremezsiniz. Büyük adımlar atmadan önce, doğru stratejiyi uyguladığınızdan emin olmak için, küçük ölçeklerde test edip ölçmeyi mutlaka uygulamaya koyun. Aksi taktirde, büyük kayıplarla karşılaştığınızda veya beklediğiniz sonuca ulaşamadığınızda, bir başka seçeneği denemek için kaynaksız kalabilirsiniz, öyle değil mi?

Hepimiz çok sık kullanırız, nasıl ki gözler kalbin aynasıdır ve onlar yalan söylemez, gösterge paneli de şirketinizin aynasıdır ve asla sizi yanıltmaz.

ActionCOACH Global’in kurucusunun yüzde yüz katıldığım bir sözüyle noktalamak istiyorum. “5 yıl içinde nerede olacağınız kimlerle iletişim halinde olduğunuza, okuduğunuz kitaplara ve aldığınız AKSİYONLARA bağlıdır.” Umarım bu yazıyı okuyan, henüz bir gösterge paneli olmayan ve bahsettiğim üzere 5 yılın sonunda uçurum riski olan her patrona, aksiyon alması için ilham vermiş olurum.

Sevgiyle kalın,

 

Belma Öztürk Gürsoy

ActionCOACH İşletme Koçu

Hareketlerdeki Tavır

,

Eylemi yapış şeklimiz, o an içinde bulunduğumuz enerji alanıdır.

Enerji alanımız hareketimizin kalitesini tamamen etkiler.

Eril-Dişil denge bakış açısıyla örnek verirsem eğer sanatla uğraşmak, sanat eseri yaratmak, renklerle vakit geçirmek dengeli dişil enerji alanına aittir.

Yani kişi sanatsal bir üretim içinde iken dengeli dişil alanda hareket ediyordur.

Ancak bu alanın enerjisinden faydalanabilmek için kişinin dengeli dişil alan özelliklerini de bünyesinde barındırıyor olması gerekir.

Yapacağı ürünün güzelliğine, renklerin uyumuna, başkaları tarafından beğenilip beğenilmeyeceğine yani sonuca fazlasıyla takılan kişi dengeli dişil alanda yıkıcı eril enerji tavrı sergiliyor olabilir.

Bu çakışma bir süre sonra kişinin yaratıcılığına, ilhamına ket vuracaktır.

Dengeli dişil alandaki renklerle vakit geçirirken ancak sonucu düşünmeden yaratım sürecinden keyif aldığımızda boyaların, malzemelerin dokusuna, kokusuna kendimizi bırakabildiğimizde bünyemize dengeli dişil enerji çekebiliriz.

Hareketlerdeki tavır bu anlamda çok önemlidir.

Yemek yaparken, çalışırken, çocuklarla vakit geçirirken, kitap okurken, yoga yaparken, meditasyonda tavrın nasıl?

Tavrını farkeden kişi tüm döngüsünü farkedebilir.

 

Kendini gözlemlemek isteyenler için;

Bir beyaz kağıt ve biraz boya alarak boyamaya başla.

Renklere takılıyor musun?

Süreçten sıkılıyor musun?

Sonuç senin için ne kadar önemli?

Ah bir de mavi boya olsaydı diyor musun?

Yaratıcılık senin için tam olarak ne demek?

 

Ben bugün için dengeli dişil alana ait olan yaratıcılık, sanat, renkler özelliğine ait bir örnek verdim

Örnekler sonsuz.

Dengeli Eril ve Dengeli Dişil alana ait her özellik için bu çalışma yapılabilir.

Ve elbette bu istikrar gerektiren bir çalışma şeklidir.

Belki de beyaz kağıtlar ve boyalar masamızda uzun zamanlar kalmalıdır.

 

Didem Öztabak

Hindolog ve Yaşam Koçu
www.didemoztabak.com

Ayna Ayna

,

“Herkes kendi yolculuğunun sırrını kendi aynasına sırlar. İnsan kendine tuttuğu aynayla yolunu bulur. Ayna, yüzümüzün uğultusudur…”

Murathan Mungan

Murathan Mungan’ın eşsiz lezzetteki birçok başka öyküsü, romanı, şiiri, denemesi bir yana, Üç Aynalı Kırk Oda’nın ikinci öyküsü olan Aynalı Pastane’si bir yanadır… Mungan, ayna metaforunu döndüre çevire, içine okuru da ala ala, tadına doyulmaz lezzette kullanır.

Ayna gerçekten de farkındalık kapısını açarken kullanabileceğimiz basit ama büyülü bir anahtardır. Aynanın günlük yaşantımızda ve kültürümüzde olduğu kadar, kendimizle ve başkalarıyla ilişkilerimizde ve elbette koçlukta izleri vardır. Üstüne okumaktan, atölyelerde ve eğitimlerde söz etmekten keyif aldığım, ayna bağlantılı sosyal psikoloji kuramlarından birisi, Ayna Benlik kuramıdır.

Ayna Benlik, Amerikalı hümanist sosyolog Charles Horton Cooley’in 1900’lerin başında ortaya attığı bir kuram. Bireyin benlik algısının, diğer insanların onu algılayışından yansıyarak oluştuğu düşüncesini savunuyor. Sosyal etkileşim içinde çoğumuz kimi zaman, “diğerlerinin gözünde neysem oyum” diye düşünmeye meyledebiliyoruz. Yani temel noktası, davranışlarımızı belirleyen şeyin; kendimize ilişkin algımız kadar, başkalarının bize ilişkin fikirleri ve beklentileri olması…

Benlik duygumuz, hayat boyu karşılaştığımız ve özellikle çocukluk döneminden itibaren algıladığımız her tepki ile, adeta bir mozaik gibi şekilleniyor. Biz büyürken bizimle nasıl konuşulduysa, bize nasıl davranıldıysa, yetişkin olduğumuzda biz de kendimize, hatta büyük olasılıkla ailemize, aynı şekilde muamele ediyoruz.

Sevginin esirgendiği, çatışmaların çok olduğu bir ortamda büyürsek, yetişkinliğimizdeki iç sesimiz de büyük ihtimalle “sevilmeye layık değilsin” şeklinde otomatik düşünceler içerebilir. Zedelenmiş özgüvenimiz bizi içten içe yaşam boyu yaralayabilir. Tam tersi durumda, sevginin ve güvenin açıkça sunulduğu, çocuğun yeteneklerinin ve geliştirebileceği yönlerinin kendisine içtenlikle, yargılanmadan, etiketlenmeden söylendiği bir ortam söz konusuysa, tahmin edebileceğimiz gibi, resim bambaşka olur. Üstelik her şey iki uçta olmak zorunda da değildir. Dışarıdan bakınca büyük olasılıkla “normal” görünen, sevginin var olduğu, söylendiği, ama koşullara, karşılaştırmalara bağlandığı aile dinamiklerine sıklıkla rastlanır. Benzer şekilde, küçüklüğümüzden bu yana, kişisel ve kolektif bilinçaltımıza kodlanmış bazı kalıplar; “elalem ne der”ler, “kızlar gülmez, erkekler ağlamaz”lar, bizi maalesef çok uzun yıllar baskı altında tutabilir.

Ancak, kendimizle çalışmayı göze alır, tüm bunların farkında ve bilincinde olursak, aynı sosyal aynalar çok faydalı da olabilir. Her gün, her etkileşimde, kıymet verdiklerimizin bize tuttuğu aynalar, eğer görebilirsek, kimliğimize, ilişkilerimize dair büyük ipuçları taşır.

Kapsamlı bir içebakış edinebilmek ve gelişmek, güçlü yönlerimiz, yeteneklerimiz, değerlerimiz kadar; hatalarımızı, eksikliklerimizi, incinebilir yerlerimizi de açık bir kalple görebilmektir. Kendi aynanla barışmak, olanı olduğu gibi kabul etmektir.

Aynalı Pastane’de, Muştik’in Aliye’ye söylediği gibi belki de;

“Sen farkında olmasan da bunca zaman içinde ayna öğretmiştir sana öğreteceğini. Kendini aynaya bırak sen! Aynanın yollarına, zamanlarına, maceralarına güven!”

 

Sevgiyle kalın.

 

Çiğdem Eren Kiziroğlu, ACC

Profesyonel Koç, Eğitmen

Yağmuru Dost Bilirdi Çocuklar

,

Yağmur nisan ayının en iyi dostudur. Çocukların neşesi, eğlencesi ve en büyük sevincidir. Çoğu kez aniden gelir, büyüleyici pırıltısıyla hemencecik yağıp geçer. Kimi zaman günlerce, uzun uzun, sesli sesli yağar. Bahar dallarında yapraklar çatırdar, su damlacıkları çiçeklere gömülür. Mis gibi ince bir parfüm sarar ıslak çimenleri. Bir bakarsın iki gri bulutun arasından gün ışığı göz kırpar, nemlenen kalplerimiz ısınır. Yağmur nice seneleri tazelerken, ruhumuzu taneleriyle adeta eritiverir. Çocuklar yağmurlarının çisil çisil yağışına doyamaz. Yeşil, pembe, mor bahar tüm ıslaklığıyla kırlara yayılır.

Dışarıda delice düşen damlalar hem yaşama sevincimizi canlandırır, hem de camlara üşüşen buğular içimize bir hüzün salar. Duvarlara çarpıp inen su tanelerinin düşüp kaldırımlara her savruluşunda; yağmurun her katresinde yüreği üşüyen insan bazen bir fanilik hisseder. Sanki sonu gelmez maviliklerde, yağmurlar ruhumuzu yıkayıp geçerler. Yağmurlardan sonra güneş açar. Mutluluk renklerinden bir gökkuşağı belirir.

Öyle inanırız ki; bereket, şifa ve uğur getirmek üzere yağmurun üç olağanüstü gücü vardır. Eğer zamanında yağmazsa kıtlık olacağını düşünürüz. Nisan yağmuru doğanın ilacı, dergâhların zem zem suyu, bolluk ve bereketin simgesidir. Nisan yağmurlarıyla yetişen yemlik, madımak, kuşkuş, ebegümeci, ısırgan gibi bitkilerin yapraklarından yapılan yemekler yenilirse o yıl hasta olunmaz derler. Nisan yağmurları için, eskiler “istiridyenin içine düşerse inci, yılanın ağzına düşerse zehir olur” derlermiş. İnsanlar farklı mı sanki. Kimi bize mutluluk verir, kimisi acı bir iz bırakıp gider.

Isınan iklimi, yağmurları izler güller. Leylaklar, nergisler açmaya yüz tutar. Dallarda bademler, erikler ilk meyveye tutulur. Nisan ortasından itibaren yavaş yavaş ılımanlaşır denizler. Bedri Rahmi Eyüpoğlu; baharı getiren nisan için “Yılda bir kere çıldırır ağaçlar sevincinden, Rabbim ne güzel çıldırır” der. Sezai Karakoç sevgilinin gülmesini şu güzel sözlerle vurgular: “Ve güldün, rengârenk yağmurlar yağdı” Cahit Zarifoğlu, her damlasıyla bizi serinleten yağmurun içindeki sevginin sıcaklığını şu dizelerle öylesine derinden vurgular ki: “bir çiçek bahçesinde geceye durgun kalışın yağmur sıcağı gibi/Öptüm sonsuz gidişinden saçlarının seyriyle seni”.

Çocuklar aslında yağmurlu günlere yakışır. Anne, baba, çocuk yürüyerek bir şemsiyenin altında birleşir. Nisan yağmurlarında insan sevdikleriyle ilkbahardan birkaç gün çalar. Doğa ile iç içe olmak doyumsuzdur. Baharda, uzayan günlerin can alıcı güzelliklerini keşfetme zamanı yağmurlarla gelir. Yağmurlar altında bir suyun başında olup damlaların hareler oluşturarak suyla bütünleşmesini izlemek kadar harika ne olabilir? Nisan yağmurları bize baharı sunar, hayatı güzel biçimde yaşamamızı sağlar.

Ancak günümüzde yağmur alıp götürüyor çocukları. Aniden bastırıp şehirde sel oluyor, tekrar tekrar üzüyor insanı. Çünkü yağmurların ince ince sinebileceği bir karış toprağı kalmadı. Modern, çağdaş olması için çaba gösterilen Türkiye’de tüm bu güzellikler çoktan kayboldu. Oysa topraklarımız yaratılmış varlıkların içerisinde en merhametli olanıydı. Şiddetli yağmur altında korunacak yer arayan verimli topraklar merhametten yoksun fuzuli yere betonlara gömüldü. Toprağın üzerine gökdelenler dikerek insanların kullanımına sunuldu. Yağmur sularının sızıp işleyeceği bir karış betonsuz alan bırakılmadı. Sokak ve caddeleri seller kaplıyor, yolları ve köprülerin altını su birikintileri tutuyor, hatta köprü ve geçitler çöküyor, trenler devriliyor. Semtleri, mahalleleri, işyerlerini ve evleri su basıyor. Kara bulutlar, gök gürlemeleri, şimşekler şimdi çocukları korkutuyor.

Doğanın dengesi insan eliyle bozulduğu için, on beş dakikalık yağmurlarda her yeri su basıp hayatı felç ediyor. İnsanları, arabaları, ne varsa önüne alıp sürüklüyor. Yollar bir nehre dönüşüyor. Şehrin sakinleri su birikintisinden çıkamıyor. Yağmuru dost bilen çocuklar özlemle bekledikleri güzel yağmurlardan sevinmek bir yana korkar hale geliyorlar. Bayılarak izleyecekleri gökkuşağını izlemeye dışarı çıkamıyorlar. Huzur veren, o romantik olanı değil, şimdi kuşkulu, endişeli, korkunç yağmurlar yağıyor. Gökler bir savaş varmışçasına patlıyor.

Oysa çok fazla değil bir çeyrek asır önce; dizelerde ifade edildiği gibi, yağmuru bir sevgi, bir ışık, bir nur, dost bilirdi çocuklar.

Yağmuru Dost Bilirdi Çocuklar

alnımızda başlardı ince ince

başıboş sağanak olur dinerdi

iner iliklere, ruha işlerdi

yağmuru dost bilirdi çocuklar

 

damla damla, sanki doğal bir inci

sular dağdan takla makla kopar

doğardı üstünde yaşam sevinci

yağmuru dost bilirdi çocuklar

 

varoşlarda bir yangın yeri doğar

bulutlar şimşek yıldırım patlar

toprağı, kaldırımı sevince boğar

yağmuru dost bilirdi çocuklar

 

sicim gibi iner gri boncuklar

besler yeşertirdi tüm umutları

caddeyi, sokağı, aşmazdı sular

yağmuru dost bilirdi çocuklar

 

Ali Akça

Sarsıcı Bir Korku Komedisi – US

,

Yükselen Amerikalı yönetmen Jordan Peele’nin yönettiği ve ikinci yönetmenlik deneyimi olan “Us”, şu ana kadar birçok eleştirmenlerden oldukça olumlu eleştiriler aldı. 2017 yılında ırkçı bölünmenin güçlü bir betimlemesi olan sarsıcı korku komedisi “Get Out” ile ezberleri bozan yönetmen, aynı zamanda yakaladığı başarıyla gelecek filmleri için de bizi heyecanlandırmıştı.

Get Out, gizem ve gerilim tarzları için gerçekten yeni bir standart belirledi; keskin bir mizahla ırkçılığa akıllıca hitap eden, baştan sona yoğun ve benzersiz bir hikâye anlatımı ile bana kalırsa 2017’nin önemli filmleri arasındaydı. Us ise net ve kompakt politik göndermeler içeren bir film olmasına rağmen yüksek temposu ve korkunun sınırlarında gezen gerilimi ile filmin başından itibaren dikkati üzerine çekmeyi başarıyor.

Hikayemiz, ABD’de bulunan yer altı tünellerinin hatırlatma altyazısından sonra 1986’da Santa Cruz’da bir lunaparkta başlıyor. Thiriller tişörtü içindeki Adalaide, ailesiyle tatil yaptığı sırada tesadüfen girdiği “Kendini Bul!” yazan tünelde hayatinin travmasını yaşamasıyla şekillenen olaylar zinciri başlamış oluyor.

Günümüze hızlıca ilerlediğimizde Adalaide kendi kurduğu ailesiyle Santa Cruz’da geçmişteki travmasından kaynaklanan huzursuz bir tatil geçirmektedir. Korku ve gerilim türünde filmlerde alışkın olduğumuz yaratıklar filmlerin isim yapmasında çok büyük bir paya sahiptir. Kurt adamlar, vampirler, hayaletler, canavarlar… Her biri zekice kurgulanmış ve kendi başlarına ikon olmuşlardır. Wilson ailesinin pesinde ise sıra disi bir yaratık var. Kendileri… Ailenin evin dışında kendi klonlarını görmesiyle başlayan gerilim dozu hayatta kalma savaşı verdikleri süreçte doruğa ulaşıyor.

Us inanılmaz bir kurgu ve semboller zinciri içeriyor. Filmin her sahnesine yerleştirilmiş metaforlar büyük anlamlara sahip. Hiç biri öylesine kullanılmış nesneler değil. Dinsel dokunuşları, politik göndermeleri ile Us, film bittikten sonra bile saatlerce üzerinde düşüneceğimiz birçok veri bırakarak final yapıyor. Filmin önemli sembollerinden olan makas ve tavşanlardan tutun kırmızı tulumlara kadar hepsinin çok yerinde kullanımı var. Us, son donemde beni en çok etkileyen ve nesnelerin çok zekice kullanıldığını düşündüğüm bir film oldu.

Film boyunca büyüleyici bir oyunculuk ve görüntü yönetmenliği izliyoruz. Ayni zamanda Get Out’un müziğini de yapmış olan Michael Abels, yine harikalar yaratmış ve film boyunca gerilim dozunu çok güçlü bir şekilde bize yansıtıyor. Us her ne kadar korku kategorisinde olsa da bence çok büyük toplumsal mesajları olan ve herkesin izlemesi gereken bir yapıt.

 

Damla TEZEL

Aşk ve Sevgi Üzerine

,

Hayat aldığımız nefeslerle değil, nefesimizi kesen anlarla ölçülür…

 

Hayatın tadı, tuzu aslında sevmek, sevilmek, aşık olmak değil midir?

Filmlerde izlediğimiz ya da kitaplarda okuduğumuz; modernleşen dünyamızda, teknolojinin gelişmesiyle evrilse de, değiştiğini düşünsek de yüreğimizin heyecanla kıpırdadığı, içimizde kelebeklerin uçmasına neden olan aşk…

Sevgi ve aşk, bizleri bir araya getiren özel duygulardır. Peki, hayatımızın içinde bu duyguları sadece hissetmek yeterli midir? Bence değil… Hissettiğimiz sevgiyi göstermek ve korumak da önemlidir.

Sevgi Emek İster

İlişkiyi emek emek beslemek… Emek verdiğiniz ilişkide, güzel olan her şey size doğru akar, kalbiniz parlar, sevgi sizi bulur… ‘Sevgi neydi? Sevgi iyilikti, dostluktu, sevgi emekti…’ İlişkilerde emeği paylaşmayı, sevgiyi hissetmeyi, hissettirmeyi unuttuğumuzda  yeniden başarmak için sevdiğine inanmak, güvenmek, yaslanmak…

İlişki ve zaman ilerledikçe, her şey gibi sevgi de değişir. Asıl konu bu değişim sürecinde, ilişkiyi yaşayan kişilerin her yaşta olumlu, sevgi dolu, olgun, birlikte büyüyen ve gelişen bir aşk ve sevgi ilişkisi içerisinde olmalarıdır. Her iki tarafın da bağları kuvvetlendikçe, beraberlik duyguları güven ve huzur ortamıyla desteklendikçe aralarındaki sevgi paylaşımı sadece ikisine özel bir hâl almakta ve ilişkilerinin kıymetini arttırmaktadır.

Öyleyse aşkın bir ömür boyu sürmesi için ne yapmalı?

Aşkı bütünleyen şeyler; dostluk, tutku ve bağlılıktır. Devamı için de birbirine zaman ayırmak, arkadaş olmak ve tutkuyu sürdürmek ve sevginizi hissettirmek önemlidir.

Herkesin sevgisini göstermesinin farklı yolları vardır. Kimimiz sevgisini doğrudan kelimelere dökmeyi tercih eder, kimimiz eşini mutlu edecek bir şeyler yaparak sevgisini göstermeye çalışır, kimimiz de hislerini dokunarak veya sarılarak aktarmayı tercih ederler. Her yaşın sevgi göstergesi farklı olabilir.

Sevginizi dile getirin; Sevginizi sadece konuşarak ifade etmeniz gerekmez. Güzel sözlerinizi bir kâğıda yazabilir veya zamanımızın iletişim aracı e-posta ya da mesaj olarak gönderebilirsiniz.

Sevginizi davranışlarınızla gösterin; Sarılma, bir öpücük veya sadece elini tutmak, “Seni seviyorum” derken eşinize bunu gerçekten hissederek söylediğinizin göstergesi olabilir. Gerçek ilgi, sevecen bir dokunuş, sevgi dolu bir bakış veya küçük hediyelerle de gösterilebilir. Ayrıca eşinize yardımcı olacak şeyler de yapabilirsiniz.

Birbiriniz için zaman yaratın; Baş başa vakit geçirmek birlikteliğinizi güçlendirir. Birlikte kitap okumak, sinemaya gitmek,  yürüyüşe çıkmak gibi baş başa yapabileceğiniz basit şeyler planlayabilirsiniz.

Sevmek ve sevilmek, özel anları paylaşmak, güzel anılar biriktirmek bir ilişkinin güçlenme sebebidir. Beklenmedik anda gelen sürprizler  de her daim  güzeldir…

Sevgiyle kalın

 

Ceyda Tezel

Aile Danışmanı – Profesyonel Koç
www.optimalkocluk.com.tr

 

Çok Acelemiz Var Çoook!

,

Bir koşuşturmacadır gidiyor. Harala gürele yuvarlanıp gidiyoruz yaşam çarkının çemberinde. Ortalık toz duman. Halimiz harap ve çok yaman. Acaba kendi kıyametimiz ne zaman? “Acele giden ecele gider.” sözünü haklı çıkarırcasına, hız limitlerini her alanda hızla aşıyor ve sonumuza gözü kapalı, hızla koşuyoruz.

Dedim ya; çok acelemiz var dostlar çoook!

Beklerken de gidip gelirken de yerken, içerken, kendimizden geçerken de acelemiz var biliyorsunuz. Severken de nefret edip kızarken de ayrılmak ya da kavuşmak isterken de; evlenirken, boşanırken de acelemiz var. Bütün kararlarımızı acele veriyoruz. Bütün tepkilerimiz ve öfkelerimiz acil nedense! “Akletmek” aklımıza gelmiyor acilciliğimizden ötürü. Kendimize “Bir dur!” demeyi hiç mi hiç düşünemiyoruz.

Hızla acıkıyoruz. Abur cubur, ne bulursak hızla yiyoruz. Yemeğimiz biraz gecikse hızla kıyamet kopartıyoruz. Karnımız doysa bile gözümüz doymuyor; yedikçe yiyoruz. Hiç bulamayanlar için 20, az bulabilenler için 10, bulabilenler için 5 kişiye yetebilecek yiyecekleri bir başımıza hızlıca tüketebiliyoruz. Sonra hızla sancılanıyoruz. Soluğu acillerde alıyoruz acil vaka olmasak bile. Dedim ya; çok acelemiz var çoook!

Maçları daha ilk dakikalarda kazanmak, rakibimize ilk çeyrekte fark atmak istiyoruz. Hakemin her kararına itiraz ederken de futbolcumuz sahanın neresinde düşerse düşsün hemen “Penaltı!” diyoruz bütün faullere! Hükmümüzü hakemden önce verirken çok acelemiz var; bekleyemeyiz. Sevinmemiz, bağırmamız, stresimizi atmamız ve bir an önce “kendimizden” kurtulmamız gerekiyor.

İlk görüşte aşk, acil evlenme ve yine acil boşanma oranlarının en yüksek olduğu ülkelerden biriyizdir eminim. Öyle hızlı görüyor, öyle acele tanıyor, en ateşli şekilde seviyor, öyle telaşla âşık oluyoruz ki halimiz evlere şenlik adeta! Bütün bunlardan sonra ne oluyor dersiniz? İşte acele eden ecele gider misali boşanma oranları da aynı hızla artıyor. Aile hayatının dinamitlenmesi, toplumsal dinamiklerin yerle bir oluşu, negatif sosyal etkileşimin tavan yapması da acilen gerçekleşmiş oluyor.

Çocuklarımızla olan irtibatımız, ebeveynlik sorumluluklarımız, eşlerimiz ve çocuklarımızla olan diyaloglarımızda da farklı bir durum yok. Zaten öz benliğinde acilci olan birinin, hayatının diğer kısımlarında ya da ilişkilerinde farklı olmasını beklemek sizce de hayalcilik olmaz mı? Ne çocuk, çocukluğunu yaşayabiliyor bu acelecilikle; ne de anne-baba, ebeveynliğini!

Anneler, çok acelesi olduğu için çocuklarını anneannelerine veya babaannelerine teslim edip koşuşturmacaya devam ediyorlar. Yine anneler ve babalar, kısıtlı birlikteliklerinde bile çocuklarının ellerine hemen birer “akıllı” telefon ya da tablet verip onlardan daha kıymetli ve acil işlerine bakıyorlar!

Hemen ve en hızlı şekilde büyümelerini istiyoruz bütün çocuklarımızın. Bizim istediğimiz kariyeri seçmesini, okulunu bitirmesini, hızlıca iş güç sahibi olmasını, para kazanmasını; yine kendisi gibi kariyer, çevre, iş güç sahibi, hem de güzel mi güzel bir gelin ya da yakışıklı bir damat bulup evlenmesini “acilen” talep ediyoruz onlardan. Talep biraz yumuşak oldu sanırım; diretiyor, dayatıyor hatta daha da ileriye bile gidebiliyoruz bu beklentimize acilen kavuşmak için. Kendimiz birkaç yıl daha mutlu olabilmek için çocuklarımızın 40-50 yıllık hayatlarını bu aceleciliğimiz yüzünden “berbat” etmekten imtina etmiyoruz.

Acelecilikte zirveye çıktığımız en önemli alanlardan birisi de trafik! Ben kırmızı ışıkta beklerken arkamdaki araba kornaya basıyor. Bir bakıyorum henüz sarı ışık bile yanmamış. Belki de yanmak üzere; acilciler bunu hesaplayabiliyor çünkü. Benim kırmızı ışıkta piknik yaptığımı düşündüğü için ve onun da “tabakhaneye bilmem ne yetiştirmek” acelesi olduğundan asılıyor kornaya. Hatta bazen camı açıp sol elinin orta parmağı ile de tanıştırabiliyor beni!

Slalom yaparak hızla şerit değiştirenler mi dersiniz… Sağdan, soldan kaynak yapma ustaları mı dersiniz… En sağdan gelip önünüze kıranlar mı? Arkadan tampona dokunacak kadar sizi taciz edenlerden tutun da bindiği arabanın segmenti yukarı çıktıkça bütün trafiğe hükmetme, kendinden daha güçsüzüne hayat hakkı tanımama, “Açılın abiniz, (bu aralar daha çok da) ablanız geliyor!” haykırışlarını sıkça duyabiliyoruz acil olarak.

Yahu insan her yerde her şey için acele edebilir desek bile Allah’ın huzurunda da olur mu bu? İnanın orada da oluyor. Hem de tahmin bile edemeyeceğiniz kadar çok. En geç gelen Müslüman, cemaati yara yara en öne geçmeye çalışıyor. Hadi ön safta namaz kılmanın çok sevabı var, adamın da bu sevaba ihtiyacı var diyelim. Geçip gitsin ön safa. Bununla bitmiyor ki acelesi! İmam selam verir vermez aynı adam hemen kalkıp acele ile camiyi terk etmeye çalışıyor. Gelirken tepeleyip geçtiği diğer Müslümanları yine tepeleyerek aceleyle çıkıp gidiyor. Kalanlar ne yapıyor dersiniz? Onlar da acele ediyor; bir tesbihat yapış hızı var, aman Allah’ım! Dersiniz ki erken bitirenin duası kabul oluyor da diğerlerininki boşa gidiyor. Dedik ya önceden; imamın da müezzinin de cemaatin de çok acelesi var çoook!

Hiç ölmeyecekmiş gibi bu dünyaya çalışırken çok acele ediyoruz gerçekten. Zengin olmak, köşeyi dönmek, hak ettiğimizden de fazlasına hem de emek vermeden sahip olmak, bunu yaparken kul hakkına tecavüz etmek, adalet ve hukuku çiğnemek gibi hususlarda gerçekten çok acelemiz var. Ama iş, yarın ölecekmiş gibi öbür tarafı düşünmeye geldiğinde hepimiz yüzümüze gözümüze bulaştırıyoruz aceleciliği.

Aslında “Eskiden de böyle miydik acaba?” diye soruyorum kendime sık sık. Millet olarak böyle miydik? Böyle miyiz bütün toplum olarak? Genlerimiz mi etkili böyle olmamızda? İçimizdeki sabotajcı mı bizi bu hale getiriyor?

Neden bu acele?

Kendimize “Bi dur ya… Bi dur Allah aşkına!” diyemeyecek miyiz?

 

Osman Güzelgöz

Mutluluk Masalı

,

Sihirli bir ormanda meraklı bir mavi kuş yaşarmış. Mavi kuşun her günü yeni bir şeyi merak etmekle ve sonra da onu öğrenmek için düşünmekle ve araştırmakla geçermiş.

Son günlerde bizim meraklı mavi kuşun kafası biraz karışmış. Ormanda dolaşan bir kelime varmış bu aralar. Sık sık mutluluk diye bir kelime çalınıyormuş kulaklarına. O kadar sık duyuyormuş duymasına ama ne demek olduğunu bilmiyormuş. Meraklı ya, merak ettiği her şeyde olduğu gibi mutluluğu da öğrenmeye karar vermiş. Ama ne yazık ki bu öğrenme çabası, bizim mavi kuş için oldukça saçma bir duruma dönüşmeye başlamış. Ne kadar düşündüyse, ne kadar kafa yorduysa bulamamış mutluluğun ne demek olduğunu. Sonra sihirli ormanın sihirli imkanlarına başvurmuş, biraz internet, biraz ansiklopedi, biraz kitap dergi, gazete araştırmış. Ama nafile, buldukları da içine pek sinmemiş.

Durmuş, biraz daha düşünmüş bizim mavi kuş. Tam düşünürken, kanatları olduğunu hatırlamış birden bire. Kendi kendine şöyle demiş: Ben neden burada oturup kitap defter karıştırıyorum ki, en iyisi uçup etrafı dolaşayım, karşıma çıkanlara sorayım, bakalım onlar biliyorlar mı mutluluğun ne demek olduğunu.

Ertesi sabah erkenden başlamış uçmaya.

Karşısına önce güneş çıkmış. Sormuş güneşe: Sevgili Güneş, sen mutluluk ne demek biliyor musun? Güneş durmuş, biraz düşünmüş, sonra tüm canlıların içini ısıtmak diye cevap vermiş. Bizimki teşekkür edip yola devam etmiş.

Bu defa kocaman bir erik ağacı ile karşılaşmış. Sevgili erik ağacı, sence mutluluk ne demek diye sormuş. Erik ağacı, dünyanın en güzel duygusudur mutluluk demiş ve devam etmiş, her mevsim hayatta kalmak, baharda çiçeklenmek, çiçeklerimin meyvelere dönüştüğünü görmek, sıcak yaz günlerinde dostlarıma gölge olmak diye cevap vermiş. Peki demiş mavi kuş ve yine uçmaya koyulmuş.

Bu defa kızgın bir kaplumbağa görmüş toprakta yürümeye çalışan. Hemen onun sırtına konmuş ve kaplumbağa kardeş, mutluluk ne demek diye sormuş. Kaplumbağa hızla cevap vermiş: Git başımdan, seninle uğraşamam, şu halime bak, yürü yürü, hiç bir yere varamıyorum bir türlü. Bana böyle saçma sorular sorma. Mutluluk da neymiş, safsata bunlar. Kaplumbağadan korkan mavi kuş, hızla kanat çırpmış oradan uzaklara.

Önüne bakmadan uçarken, masal bu ya, az daha kartalla çarpışıyormuş. Kartalın kocamanlığından biraz çekinmiş, ama yine de hemen sormuş: Sevgili kartal, sence mutluluk ne demek? Kartalın cevabı kısa ve netmiş, yükseklerden etrafı görebilmek.

Kime sorduysa farklı cevap aldıktan sonra, artık eve dönmeye karar vermiş bizimki. Yol boyu da düşünmüş. Hiç biri aynı şeyi söylemedi bana, kimi safsata dedi, kimi dünyanın en güzel duygusu, kimi etrafı görebilmek dedi, kimi meyvelerinden söz etti, halbuki ben bir konuyu araştırınca, bir tanım bulurum araştırdığım konuda ve içimdeki merakım azalır. Bu araştırmam merakımı daha da artırdı.

Onun bu düşüncelerini duyabilen en az onun kadar meraklı olan sihirli bulutlar seslenmişler. Hey mavi kuş, mutluluk diyorsun adına, sonra ortak tanım arıyorsun ortalıkta. Mutluluk senin kanatlarında, onlara bak, sonra kendine sor, sonra da düşün. Hemen anlarsın mutluluğun ne demek olduğunu.

Önce şaşırmış bizim mavi kuş, sonra düşünmüş, şöyle bir kanatlarına bakmış, sonra da etrafına, biraz da içinden geçenleri dinlemiş. Sonra bir keyif dolmuş içine, şarkılar söyleyerek ormanına doğru yola çıkmış. Artık biliyormuş…

Siz de biliyorsunuz değil mi…

Nazlı Ermut