Genç Liderlerle Yol Almak

,

‘’Çocuklarınızın üzerinde etki bırakmak istiyorsanız,

önce kendi hayatınız üzerindeki etkinin nasıl olduğuna bakmalısınız’’

C.T

Okulların tatile girmesiyle öğrenciler yeni düzenlerine ayak uydurma sürecini hızlıca atlatıp, derslerden, sınavlardan, sınav kaygılarından biraz nefes alarak tatilin tadını çıkarmaya başladılar.

Acaba aileler ne hissediyor şu günlerde?

Birden bire değişen uyku saatleri, yemek yeme düzenleri ve bilgisayar başında geçen saatler… Tüm kontrolü kaybettiğini hissedebilir ebeveynler doğal olarak, bununla birlikte biraz özgürlük de çocukların hakkı diye düşünüyorum…

Bu dönemde çalıştığım ailelerde, özellikle ebeveyn iseler, çocukları kaç yaşında olursa olsun, çocuklarının kendisi için hep en doğru sonuçlara ulaşacak şekilde davranması en temel hedeflerden. Durum böyle olunca da sürekli etrafa direktifler veren ama büyük kısmı boşa giden ebeveynler oluveriyoruz. Çünkü çocuklar için şu anda ders bitti uzun bir teneffüs zamanı…

Bu dönemde çocukların özgürlüğe, ebeveynlerin de biraz daha sakince kalabilmeye ihtiyacı var.

Danimarka kültürünün bir parçası olan hygge (hooga) “samimi ve konforlu bir şekilde bir arada olmak” anlamına geliyor. Ne kadar basit ve yalın… Herkesin bu süre boyunca, bir akşam yemeği ya da barbekü partisi olsun, şikayet etmeden, böbürlenmeden, olumsuz ya da tartışmalı konuları gündeme getirmeden, dram ve acının olmadığı bir alan yaratmaya çalıştığı, önceden planlanmamış şekilde zamanın, anın tadını çıkarmak. Geçmişten gelen hikayeler anlatmak, oyunlar oynamak ve herkese yardım etmek hygge’nin bir parçasıdır. Temelinde basit şeylerden keyif almak var. Mesela evde mumları yakıp, güzel bir kahveyle günü paylaşmak, pencerenin içine oturup dışarıyı seyretmek ve bence en değerlisi de aile ve arkadaşlarla egolardan arınmış, kimsenin iğneleyici sözler söylemediği, birbirini gereksiz yere eleştirmediği, sürekli bir şeylerden şikâyet etmediği huzurlu ve gerçek bir bağ kurabilmek… Aslında okurken bazı şeyler çok da tanıdık değil mi? Bizim geçmişten gelen kültürümüzde de yok mu; birlikte zamanın, anın keyfini sevdiğin kişilerle, ailenle gerçek ve sahici paylaşmak, tüm farklı kimliklerini bırakarak, sadece öz kimliğinle orada olabilmek, büyüklerin hikayelerini dinlemek, pencerede oturup annenin yeni yaptığı anne kurabiyelerinin o mis gibi kokusunu içine çekerek arkadaşınla paylaşmak…

O zaman bize farklıymış gibi gelen ne olabilir?

Buna ister hayat deyin, ister hayatın getirdikleri… Anın tadını çıkarmayı unutarak, çocuklarımızla onlara sürekli emirler vermeden iletişim kurmayı bir kenara bırakarak, zorluklar içinde kendimizi sıkıştırmamız aslında…

Elbette onların en iyisine sahip olmasını istiyoruz, kendi yapamadıklarımızın onların hayatında eksik kalmaması için uğraşıyoruz da kaçırdığımız neler olabilir? Onları gerçekten dinlemekle başlamak kulağa güzel gelebilir mesela…

Bir koç gibi dinleme ile bir ebeveyn olarak dinleme ne kadar çok benziyor. Koç dinlerken, danışanının hayatını ve yaptığı seçimleri anlamak için ve bu seçimlerin hayatında bir denge kurmaya onu nasıl yaklaştırdığı ya da uzaklaştırdığının farkındalığı ile dinler. Ebeveyn olarak dinlerken aynı titizlikle ve özenle dinlediğimizde, çocuklarımızın daha açık ve net olduğunu fark ederiz, ihtiyaçlarını duyabiliriz, aslında bize söylemek istediklerini anlayabiliriz.

Dinleme, gözlemleme, uyum…

Temel amaç aslında; gerçek iletişim ve böylece gençlerin kendi hayatlarının lideri olabilmesi için gerekli ortamlara alan açmak. Merkeziyetçi olmayan, paylaşımcı, hayal gücü yüksek, toplumsal faydayı amaçlayan kendi hayatının ve sorumluluklarının liderliğini üstlenen gençler.

Haydi onlarla yol alabilmek için önce kendi yolculuğumuza ışık tutmaya…

Sevgiyle

 

Ceyda Tezel, MCC

www.optimalkocluk.com.tr

 

Nuh’un Gemisi Hazır: Cennete Dönüş Zamanı

,

Doğayla savaş halindeyiz.

Kazandığımızda, yok olacağız.

Hubert Reeves

Bir düşünce deneyi yapalım: Bir sabah uyandığınızda, baktınız ki bütün dünyada sizden başka tek bir insan kalmamış. Bir virüs bütün insan soyunu tüketmiş, bir siz kalmışsınız.

Ne hissederdiniz?

Tamamı size kalan dünyanın bütün bağları bahçeleri, en güzel evleri, arabaları, bomboş sahilleri… kısacası dünyanın bütün imkanları sizi mutlu etmeye yeter miydi?

Sizi bunu düşünedurun, her gün görüp de kanıksadığımız bir mucizeyi bize hatırlatan iki dizi filmden bazı alıntılar yapalım.

The OA adlı dizinin bir karakterinin yalın sözleri (dizinin ana temasıyla pek bir ilgisi olmasa da) çok şey anlatıyor: “Atalarımız, yani avcı-toplayıcılar Ay’a her bakışlarında onda tapınılacak bir şeyi, bir tanrıçayı gördüler. Biz Ay’a baktığımızda ise oraya gitmek istedik. Uzay yarışı, Ay yüzeyine önce kimin insan indireceği üzerineydi. Kafamızı buna takmıştık, ama oraya inip arkamıza baktığımızda, ancak o zaman gerçek nimeti fark ettik. Karanlığın ortasında, o yaşayan mavi gezegeni görmek pek çok kişinin ufkunu açtı. Dünyayı uzaydan görüp, bu açıdan bakan her astronot, Yerküreyi bir mucize olarak tanımladı.”

The 100s adlı dizinin konusu ise tam da bu bakış açısının ürünü: 97 yıl önce, dünyada insan medeniyetini yok eden bir nükleer savaş sonucunda, kalan bir avuç insan, bir uzay gemisinde neslini devam ettirmeye çalışıyor. Ne var ki, bu uzay gemisi de ömrünün sonuna yaklaşırken, insan soyu burada da tükenmek üzeredir. Son çare olarak, yüz kişilik bir gençten oluşan bir ekibi, yeniden yaşanılır hale gelip gelmediğini öğrenmek amacıyla, yeryüzüne gönderirler. (Uyarı! Yazının bundan sonrası, dizi akışının önemlice bir kısmını ifşa ediyor). Bizim mehtaba bakıp hülyalar kurduğumuz gibi, uzaydan mavi gezegene bakan insan soyunun son temsilcileri de hülyalar kuruyor, bir gün o cennete yeniden kavuşma hayaliyle yaşıyorlardı. Aslında çoğu Yeryüzünü hiç görmemiş, ölen ebeveynlerinin anlattıkları üzerinden bir cennet hayali kurmuşlardı.

İnsanlığın ortak hafızasında yer alan (kutsal kitaplarda anlatıldığı gibi) cennetten kovulma ve sonrasında üstüne bir de büyük tufan hikayeleri de böyle bir şey anlatmıyor muydu?

Diziye dönersek, Dünya’ya gönderilen gençler yeryüzüne inince ne gördüler?

Bizim her gün görüp de kanıksadığımız bu cennetin hayal ettiklerinden de güzel olduğunu, elbette. Faciadan 30-40 yıl sonra, artık insanların yaşamadığı Çernobil şehrinin yoğun bir bitki örtüsüne bürünmesi ve birçok canlı türünün de yeniden çoğalması gibi, yeryüzü de yeniden insan eli değmemiş bir cennete dönüşmüştü çünkü.

Sonra ne mi oluyor?

Tarih tekerrür ediyor ve insan soyu bu cennet içinde kaynakları büyütmek ve hakça bölüşmek yerine, kaynaklar için savaşa tutuşuyor. Cenneti cehenneme çevirmenin kestirme yolunu, yani tarih boyunca yaptığımız şeyi, iyi anlatıyor The 100s adlı dizi.

***

FAO’nun (BM Gıda ve Tarım Örgütü) tahminine göre, dünyada üretilen gıdaların üçte biri tarladan sofraya ve oradan da çöpe giden bir süreç içerisinde, kayıp ve israf sonucu heba oluyor. Dünyada milyonlarca insan açlık çekerken, yeni bir üretim artışı yapmadan, sadece bu kayıpları azaltmak bile dünyada açlığa çare olacak büyüklükte. (Dahası, elde kalanlar da aslında ihtiyacımızdan fazla!). Hollanda, Danimarka ve İngiltere’den bazı örnekler, teknolojinin harekete geçirdiği birçok sivil inisiyatifin bu konuda umut vaat ettiğini gösteriyor.

Ancak, asıl sorun bu değil; asıl sorun, birçok bilim insanının yakındığı gibi, biz insanların dikkatini hiç olmazsa sıradan şeyler kadar olsun küresel sorunlara çekip farkındalık oluşturabilmek, insanlığın ortak yaşamsal sorunlarının ancak karşılıklı bağımlılık bilinci içinde çözülebileceğinin bilincine varmak. Sözgelimi, iklim değişikliği ve çevre sorunlarının önemlice bir kısmı bizim farkındalığımızla çözülebilecek türden; kalanı da tüm insanlık olarak adil bir fedakarlığı paylaşmamıza bağlı. Ama hiçbirisi de imkanlarımızı aşacak düzeyde değil. Bu konuda bireyler olarak her birimize ve her ülkedeki milletlere düşen ve aslında sanıldığı kadar zor olmayan görevler var. Ayrıntıları bu yazımızın sınırlarını aşıyor ama şu kadarı açık ki, bizi uyarmaya çalışan bilim insanlarına daha fazla kulak vermemiz gerekiyor çok geç olmadan.

***

Yazımızın başındaki düşünce deneyine geri dönelim. Bütün imkanlar denizi içinde olsanız da dünyada tek başınıza kaldığınızda, mutlu olmak bir yana, yaşamın çekilmez hale geleceğini hemen fark ettiniz değil mi? Durup bir an düşünmek yetiyor; dünyada mutlu olmamız ve refahımız tüm ırk ve mizaç çeşitliğiyle birlikte, başka insanların varlığını zorunlu kılıyor.

İnsan dışındaki canlıların nüfusunu ve oranını dünya otomatik olarak dengeliyor. İnsan ise durmadan yayılan ve yeryüzünde yürümeye başladığından itibaren dünyaya hâkim olma potansiyeli taşıyan bir canlı. Bu süreçte hayat bize hiçbir canlıya vermediği bir ağır görevi yüklemiş; sürekli gelişmek ve ilerlemek. Zira bisiklet sürmeye benziyor medeniyetimiz,

durduğumuzda düşüyoruz. Düştüğümüzde ise kıt kaynaklar için savaşarak hiçbir canlının yapamadığı kitlesel kıyımı yapıyoruz.

Oysa öte dünyada umduğumuz cennete ulaşabilmek için önce burada, bu dünyada cennetimizi kurmakla görevliyiz ve bunun için gerekli imkan ve yeteneklere sahibiz. İnsanlık karnemizin notları bu süreçte verildiğine göre, daha iyisi ve kusursuzu olan öte dünya cennetine ulaşmak da her şeyden önce bu yeryüzü cenneti idealine verdiğimiz katkıya bağlı, değil mi?

“Hal ve gidiş” karnesi kırıklarla dolu olsa da :), insanlığın şimdiye kadar ki başarılarını da küçümseyemeyiz. Önceliklerimizi yeniden düzenlersek, adil ve sürdürülebilir kaynak kullanımını da başarabiliriz. Bu açıdan bakıldığında, dünyanın kaynakları da neredeyse sonsuzdur aslında.

Zifiri karanlık içinde, soğuk ve uçsuz bucaksız uzayda, imdadımıza yetişecek Nuh’un gemisi, aslında işte bu güzel gezenimizin ta kendisi; İçine her türden canlıyı ve tüm insanlık ailesini almak üzere tasarlanmış muhteşem bir gemi. Öyle bir gemi ki, kızılca kıyametin ortasında, dört buçuk milyar yıl önce demir almış zamandan. Tam donanımlı, ultra konforlu bu olağanüstü gemi, saatte yüz dokuz bin kilometre hızla süzülüyor1 uzayda. Biz fanilere için ölüm korkusu salan depremler, bu gemi için hafif sarsıntılar sayılır ancak. Oysa ne badireler atlatmış bu yolculukta; bağrına uzaydan dev gülleler saplanmış, yeryüzünün hakimleri dinozorlar hiç yaşamamış gibi olurken, keskin iklim değişiklikleri üzerinde yaşayanları defalarca değiştirmiş, nice yıkılmaz zannedilen insan medeniyetleri bir kalemde silinmiş yüzeyinden. O ise yoluna devam ediyor aynı hızla.

“Kaptanı Nuh olan bir gemide dalgalardan korkulmaz” derler. Lakin bu geminin kaptana ihtiyacı yok, zira bu gemiye hiçbir şey olmaz. Kırılgan olan, tehlikede olan o değil; biziz çünkü!

Çok geç olmadan doğru adımları atmalıyız. Yeryüzü cenneti idealimize her zamankinden daha yakınız. Nuh’un gemisi limanda hazır… her zamanki gibi.

Öncelikle, günlük yaşamdan küresel ölçekteki daha esaslı konulara kadar, insan medeniyetinin nasıl bir karşılıklı bağımlılık içinde olduğu ve esasen güzel olanın da bu olduğunu görmemiz gerekiyor. Gelecek yazımızda buradan devam edelim.

Sevgiyle kalın.

Mehmet MURAT

 


1 “Kurşun gibi” diyemiyoruz, zira en hızlı kurşun saatte 4-5 bin km civarında bir hızla gider. Dünyanın Güneş etrafındaki yörüngesel hızı saatte 109 bin, Güneşin Galaksi merkezine göre yörüngesel hızı ise yaklaşık 900 bin km.

YKS

,

Gençlerimiz, eğitim hayatının miladı sayılabilecek üniversite sınavına girdiler. İlgili olanların çok iyi bildiği gibi geçen yıl sınavın adı ile birlikte birçok değişiklik yapılmıştı. Bu yıl da sistem, yenilendiği üzere çift gün ve üç oturum halinde yapıldı. Aday öğrenciler, birinci gün 15 Haziran 2019 tarihinde, Yükseköğrenim Kurumları Sınavı birinci oturum Temel Yeterlilik Testini (TYT) verdiler. Ertesi gün ise ikinci oturum Alan Yeterlilik Testi (AYT) sonrasında üçüncü ve son oturum Yabancı Dil Testini (YDT) tamamlayıp, rahatladılar!

İlk gün yine geçen yıl olduğu gibi 40 soru Türkçe, 20 soru Sosyal Bilimler, 40 soru Temel Matematik ve 20 soru Fen Bilimleri testi olmak üzere 120 soru soruldu. 20 Fen Bilimleri içeriği 7 Fizik, 7 Kimya ve 6 Biyoloji sorusuydu. 20 Sosyal testinde ise 5 Tarih, 5 Felsefe, 5 Coğrafya ve 5 Din Kültürü ve Ahlak Bilgisiydi.

İkinci oturumda ise 40 soruluk Türk Dili ve Edebiyatı ve Sosyal Bilimler-1, 40 soruluk Sosyal Bilimler-2, 40 soruluk Matematik ile 40 soruluk Fen Bilimleri testleriyle toplam 160 soruydu. MF’ler, 40 Matematik sorusu ile birlikte Fen Bilimlerinde 14 Fizik, 14 Kimya ve 13 Biyoloji sorusunu yanıtladılar. TM’ler için ise 40 Matematik sorusunun yanında 24 Edebiyat, 10 Tarih ve 6 Coğrafya sorusu vardı. Yabancı dil sınavına giren adaylara seçimlerine göre; Almanca, Arapça, Fransızca, İngilizce ve Rusça dillerinde 80 soru yöneltildi.

Sınav sonrası yapılan ilk değerlendirmelerde genel olarak gençlerimiz; Türkçe sorularının uzun ve anlaşılması güç olduğu, şıkların birbirine çok yakın olması nedeniyle iki seçeneğe indirmek için çok süre harcandığını ve Matematiğe az zaman kalmasından zorlandıklarından bahsettiler.

2018 yılında yeni sistemin ilk sınavı olduğu için Matematik sorularının daha kolay olduğu da bir diğer genellemeydi. Fen bilimlerinde özellikle Fizik sorularında sıkıntı yaşanmamış, MEB tarafından yayınlanan etkinlik testleri, PISA soruları ve MEB müfredatına uygun kazanımlarına göre soruların hazırlandığı genel kabul gören fikir, elbette bu sistemli ve düzenli çalışan öğrencilere ait görüşlerden biri…

Her yıl olabilen değerlendirme dışı soru geleneği bu yıl da bozulmadı (!) TYT Temel Soru Kitapçığındaki Matematik Testinin yedinci sorusunun iptaline karar verildi. Dört yıllık fakülte tercih etmeyecek olan öğrenciler için ikinci oturuma girmeleri zorunlu olmadığından sınava giren aday sayısı Temel Yeterlilik Testi ’ne başvurular olarak değerlendiriliyor, bu da 2 milyon 515 bin 91 aday olarak açıklandı.

ÖSYM sınav takvimine göre, 2019 üniversite sınavının sonuçları 18 Temmuz 2019 tarihinde açıklanacak, geçen yıllarda olduğu gibi bir gece önce süprizi beklenebilir.

Son iki yılda yayınlanan Tercih Günleri ve Yeni Üniversite sınav sistemi yazılarım da tercih günleri için yararlı olmasını umarım.

Meslek seçimi için önemli bir adım olan üniversitelere girmek için çabalayan gençlerimiz sadece dört yıl okumak ile bu işin bitmeyeceğinin farkındalar artık!

Amerika’da meslek yüksekokullarına erişim sağlayan bir sitenin yayınladığı Güneş ve Rüzgâr Enerjisi Teknisyenliği gibi henüz iş konularından bile haberdar olmadığımız elli meslek tanıtımı epey ilgi çekti. Kentsel Tarım Uzmanı ve 3D Baskı Teknisyeni gibi son derece farklı mesleklerden bahsediliyor. Uluslararası Çalışma Örgütü’nün (ILO) işin gelecek konulu çalışmasına göre 2030 yılında dünya genelinde sekiz yüz milyon iş, teknolojik gelişmelerden etkilenecektir. Küresel sendikalar gelişen koşulların işverene maliyetlerinde yüzde beş civarında düşüş sağladığını, işçilerin verimliliği artarken, işçilerin gelirlerinde iyileşme olmadığı gibi işsiz kalmalarının söz konusu olduğunu açıklıyor. Günümüzde yapılan pek çok işin kaybolacağı; tekstil, kimya ve boya sektörlerinde geliştirilmekte olan teknolojiler ile insan gücü kullanımı gittikçe azaltılacağı raporlanıyor.

Bütün bunlar sadece on bir yıl içinde olacak deniyor. Gelecek sanıldığı kadar uzak değil aslında. Ülkemizde de bu yıl, geleceğin mesleği olarak görülen Hibrid ve Elektronik Taşıtları Teknolojisi, Dijital Medya ve Pazarlama, Üç Boyutlu Modelleme Animasyon bölümleri ve kontenjanları YKS kılavuzlarında yerini aldı.

Gençlerimizin kendi kararları ve değerleri ile ileriye baktıklarında, gözlerindeki ışığın geleceklerini aydınlatmasını bütün yüreğimle diliyorum.

Sağlık ve huzurla

Nurkan ZAİM

Ekonomist, Eğitim Koçu

Hayatın Kıymetini Bilmek ve Her şeye Rağmen Adil Yaşamak…

,

Bizlere bahşedilmiş olan en değerli hazine hayattır. Bu hazine, hayata dair unsurların bizlere armağan edilmesi ya da bir başka bakış açısı ile emanet edilmesidir. Canımıza da, cananımıza da, yârimize, yaranımıza da; tabiattaki bütün canlılara da, yeryüzündeki her insana da böyle bakmalıyız.

Bize sunulan imkânları kullanırken hayatı konforlu yaşayacağız diye eşyanın esiri olmamalı, yaratılış gayemizi asla unutmamalıyız.

Yaşamak; bakmak, görmek, hissetmek, duymak, düşünmek, konuşmak, sevmek hepimiz için çok kıymetli hayat unsurları ve paha biçilmez armağanlardır. Önemli olan bizim bunun ne kadar farkında olduğumuz; hayatın hakkını vererek ve hak edenlerle paylaşarak yaşayıp yaşamadığımızdır.

Konumumuz, durumumuz, maddi ve manevi varlığımız, makam ve mevkiimiz ne olursa olsun asıl olan yaşamaktır; sağlıklı, kaliteli, huzurlu, en mühimi de adil yaşayabilmektir. Bize bu nimeti bahşedene samimi teşekkürümüzü ancak bu yolla sunabilir ve emaneti ancak bu şekilde koruyabiliriz.

Bana göre herkes öncelikle kendi yaşamının sağlıklı, huzurlu, mutlu ve adil olup olmamasından sorumludur. Uçak yolculuklarına başlarken yapılan uyarı anonslarında şöyle bir cümle hep dikkatimizi çekmiştir bilirsiniz:

“Herhangi bir tehlike anında başınızın üstündeki kapaklar açılacak ve oksijen maskeleri ortaya çıkacaktır. Çocuklu yolcularımızın önce kendi maskelerini, daha sonra çocuklarının maskelerini takmaları gerekmektedir.”

Bu da çok net bir biçimde göstermektedir ki önce bizim ayakta durmamız, sağlıklı olmamız, yaşamımızın kaliteli ve adil olması gerekir. Böyle olabilirse ancak diğer insanlara karşı olan sorumluluklarımızı daha olumlu bir biçimde yerine getirebiliriz.

Kendini sevmeyenin başkasını sevme ihtimali zayıftır. Kendi sağlığını koruyamayanın başkasının sağlığı için sorumluluklarını yerine getirmesi mümkün değildir. Kendini bilmeyenin başkasını bilme şansı yoktur.

Kendimizle, kendi yaşamımızın kaliteli ve adil olması ile ilgili sorumluluklarımızı yerine getirdiğimizde önümüze hemen ailemiz ve çevremiz çıkar. Bu öncelikler sıralaması kendimiz, ailemiz ve yakın çevremizden başlayarak genişleyip yeryüzünün bütün insanları ve canlılarına kadar uzayıp gider.

Bu arada hayatı kaliteli ve adil yaşamak derken sakın bunun zenginlik, mal, mülk, para, pul, makam, mevki, menfaat ve bunlar için her şeyi mubah görmek olarak algılamayın. Ben burada hayatın özünden, bizatihi kendisinden bahsediyorum.

Çevrenize bakarsanız görürsünüz:

Nice fakir vardır ki hayatı birçok zenginden daha onurlu, kaliteli ve adil yaşamaktadır. Yine nice zengin vardır ki maddi bakımdan her imkânı olmasına rağmen hayatı bir türlü kaliteli, huzurlu ve adil yaşayamamaktadır.

Demek ki mesele zenginlik veya fakirlik değil; hayatı her şeye rağmen sevmek ve adil yaşamak anlamında sorumluluklarımızı yerine getirmektir.

Ne yazık ki hepimiz bu hususta çeşitli ihmallerle yaşıyoruz. Hem kendimizin yani bize emanet edilen bu kutsal hayatın kıymetini bilmiyoruz hem de ailemiz ve çevremizin hayatının huzurlu, sağlıklı ve adil olabilmesi için üzerimize düşeni yerine getirmiyoruz.

İnsanlar bazen kendi hayatlarını ve diğer insanların hatta pek çok canlının hayatını sıkıntıya sokacak hareketleri yapmakta adeta birbirleri ile yarışıyorlar.

Çıkın trafiğe, bunu görürsünüz. Hemen hemen bütün ortamlarda, bazen kutsal mekânlarda bile bunu görmek mümkün.

Kendi hayatımızın konforu adına, kendi çıkarlarımız için, küçük küçük şahsi menfaatler ya da sözüm ona sevap kazanmak adına başka hayatların konforuna tecavüz etmekten asla imtina etmiyoruz.

Kendine saygısı olmayan bir sürü insan, başkasına da saygı duymadığı için hayatı bazen yaşanılmaz hale getirebiliyor.

Burada ego ortaya çıkıyor. İnsanımızın egosu kendini sevmesi, kendi yaşamını kaliteli ve adil hale getirmesi anlamına gelmiyor maalesef. Aksine insan, egosunun esiri olunca hayatı hem kendine hem de çevresine zehir edebiliyor.

Kabahatimizi, eksikliğimizi, yanlışlarımızı, inatçılıklarımızı, yetersizliklerimizi idrak edip düşünerek aslımıza, özümüze dönmek varken sürekli olarak mazeret ve bahane üretiyoruz. Varsa yoksa nefsimizi tatmin, küçük ve şahsi çıkarlar… Minik sevaplar peşinde koşarak “kendini” kurtarma telaşı…

Oysa yaşamak, her şeye rağmen yaşamaktan geçiyor. Kendini ve çevreni sevmek, insanı ve doğayı sevmek, toplumu ve memleketini sevmek; her şeye rağmen sevebilmekten geçiyor. Yani hesapsız, kitapsız, beklentisiz, sevginin özünü yakalayarak sevmekten geçiyor.

Hayatın kendisi zaten güzeldir. Yaratılış bizatihi kendisi özel ve mükemmeldir. İnsan zaten yaratılmışların eşrefi olarak vasfedilmiştir. Böyle tanımlanan bir varlığın kendi yaşamını kaliteli, adil ve her şeye rağmen güzel yaşaması gerekir. Kendi yaşamı adil olmayanın başkası için adil davranabilmesi mümkün müdür?

Yine yüce bir beyan olarak aklımızda şu tavsiyenin kalması iyi olur diye düşünüyorum:

“İnsanların en hayırlısı insanlara faydalı olandır.”

Kendi yaşamının kıymetini bilen; iyi, güzel, anlamlı, sağlıklı, kaliteli ve adil yaşamayı sevgiyle ve her şeye rağmen başarabilen insanlar zaten kendi doğallıkları içerisinde mutlaka başkasının yaşamına da olumlu katkı sağlar. Bunu da herhangi bir beklenti ile değil, her şeye rağmen hayatı ve bu hayatı kendisine armağan edeni sevdiği için başarır.

Herkesin ama herkesin bu konuda öncelikle kendini ve bütün sorumluluklarını muhasebe etmesi, kendisi ile sık sık hesaplaşması faydalı olacaktır.

Hayatta bir kişinin bile yaşamının adil ve kaliteli hale getirmek adına atılacak faydalı bir adım tasavvur bile edilemeyecek önemli bir iyiliktir. Tabii ki öncelikle kendimizden başlayarak.

O zaman; Alvar İmamı Efe Hazretleri (Muhammed Lutfi Efendi)’nin dediği gibi biz de diyelim:

“Allah bizi İNSAN eyleye!”

 

Osman GÜZELGÖZ

Başıboş Düşünceler

,

Şu tuhaf hayatı fazla takmadığımız sürece mutlu, boş verdiğimiz sürece huzurlu hissederiz. Kimi insanlar dünyamıza gelişiyle sevinç verir, kimileriyse gidişiyle arkasında huzur bırakarak gider. Hayat akışının farkına vararak şükürden mutluluğa bir köprü oluşturabilirsek ne mutlu bize. O zaman derin düşüncelere dalıp ufkun en son çizgisine ulaşır rahatlarız.

En güzel dönemimizi yaşadığımızı düşündüğümüz bir anda, farkında olmadığımız kadar çok sevdiğimiz birisinin kaybıyla ilk büyük acıyı yaşarız. Kuşlar gibi çırpınan yüreğimiz o günden sonra uzun bir süre maviliklerde uçmayı bırakır. İnsan her ne kadar sıkıntılarını, karanlık başıboş düşünce ve duygularını kolaylıkla kovabilme gücüyle donatılmış olsa da; gerçekle yüz yüze kaldığında bocalamadan edemez.

Önümüze çıkan zorlukları takmamak, umudu kaybetmemek kolay değildir. Ancak her ne olursa olsun yaşam sevincinin kaybedilmemesi yaşamın en tılsımlı yanıdır. Hayatımız genetik yapımız ve çevresel etmenlerle etkileşim içindedir. Evren, dünya, doğa hepsi düzenli uyumlu, sadece insan olarak bizde uyum yoktur. Doğumdan itibaren başlayan ölüm sürecinin son anına gelince ancak ebedi huzura kavuşacağımıza inanırız.

Evlerdeki huzur aslında birçok gürültünün, sıkıntının ya da zorluğun bulunduğu yerlerdedir. Bütün bunların içinde bile bir araya gelip sevmeyi sürdürmek insanın yürek rahatlığının yüzüne yansımasıdır. Eğer yuvanın içinde eften püften meselelerle huzuru bozan tartışmalar olmazsa, dış şartların zorluğu yuvaya fazla zarar veremez. Belki mutluluğun hazır bir reçetesi yoktur fakat mutluluğa, huzura, dinginliğe ve iyi hissetmeye giden yolda fark etmemiz gereken şeyler vardır. Daha huzurlu bir yaşam bilinçli mücadele gerektirir.

Hiçbirimiz yaşamın bize ne getireceğini bilmeyiz ama ne götüreceğini kendi kararlarımız ve isteklerimizin belirleyeceğini biliriz. Hayatta insana en çok zarar veren kendi benliği ve kendi seçimleri değil midir? Herkes aynı sorunları yaşar, aynı dertlerle kederlenir ve aynı yerlerden acır. Yalnızlık kolay bir şey değildir. Elleri üşüdüğünde bile insan birini diğeriyle ısıtır.

Başka biriyle ancak onu sevdikçe ve bizi mutlu ettiği sürece birlikte oluruz. Sevmek, sevilmek yalnızlığı paylaşmak istemek doğal bir ihtiyaçtır. Yaşananların acısı geçer, anıların etkileri kalır. En büyük dediğimiz aşklar bile zamanla nefrete dönüşüyor. Ne kadar dirensek, ağlayıp yalvarsak nafile çare yok. Büyük umutlarla kurulan yuvalar kısa zamanda çöküyor, çiftlerin bu dünyadan ayırılışına kadar enkazı temizlenemiyor.

Gel gör ki; yalnızlık da Allah’a mahsustur. Geçen dakikaları sudaki kristal şeker gibi çoktan eriyen insanın, ömrünün sonlarında bir tatlı huzur almaya gideceği yer belki de huzurevleri olacaktır. Geride bir yığın çaba, çoluk-çocuk, eş-dost akraba, ömür bırakıp, onlara dokunamadığı hissine kapılıp huzurevinden içeri adım atacaktır. Onları rahatsız etmek ince fikri, istenmemek, dışlanmak ve bakılmamak kaygısı belki de kendisini bu yola doğru itecektir. İnsan zaten hep ince düşüncelerin tuzağına düşünce kaybeder.

Bir yandan kaybettiğimiz cana can katan dostlara üzülürüz. Öte yandan tam rahat edecekken, usul usul hissettirmeden bedenimize sızan ve sağlığımızı etkileyen, geçici veya kalıcı hasar bırakan hastalıklar bizi üzer. Eğer iyi bir sosyal çevre varsa, hasta bile olsak sağlığımız olumlu etkilenir. Bu konu ile ilgili yapılmış pek çok çalışma sosyal çevresine önem veren, onlarla sık sık buluşan kişilerin daha sağlıklı ve uzun yaşadığını ortaya koymaktadır. Uzun yaşamak kaliteliyse doyumsuzdur. Ancak sağlık durumunun bozularak kişinin kendi ihtiyaçlarını karşılayamaz ve bakıma muhtaç hale gelmesiyle ailede sorunlar ortaya çıkar.

Aynı şehirde huzurevlerine gitmek, şehri terk etmek midir; tükenmiş umutlar sonsuzluk yolunda orada yeşerir mi, bilemem. Huzurevlerinde huzur veren insanlar bulunur mu? Uzun süre bakıma muhtaç olan kişi aile içinde kırılgan, alıngan, saldırgan ve kırıcı hale gelebilir. Kent yaşamında yaşlının aile içinde yaşaması daha güçtür. Ülkemizde huzurevlerinde kalanların sayısı az olmakla birlikte giderek artmaktadır. Gün gelir, insan yaşlılara bakıp hizmet sunan huzurevleri ve yaşlı bakım yurtlarının birinin kapısını çalmak zorunda kalır. O kapıdan girince hayat bir uçurumda durur gibi yeniden başlayacaktır. İnsan suskun suskun, derin derin uzaklara ufkun en son çizgisine bakıp durur.

Artık hepimiz için en iyi, en uygun olanlar dışındaki hiç kimseye katlanamayacak duruma gelmişiz. Başka birisiyle ancak bizi sevdiği ve mutlu ettiği için birlikte oluyoruz. Çevremize bir bakalım; kimi insanların gelişip olgunlaşmasına rağmen sonunda canları öyle bir acıyor ki, nerdeyse hayata küsüp yalnız kalmayı seçiyorlar. Günümüzde 60’lı, 70’li yaşlarını sürdüren hem çocuklarına, hem ana-babalarına bakmak zorunda kalan, kanaat etme duyguları yüksek “baby boomer” nesli de artık tükeniyor.

Günün sonunda, bir biçimde boş sokaklarda, başıboş düşüncelerle yalnızlık çizgisine doğru yürürüz. Bazen zaman bile derdimize çare olamaz. Ellerimizden her şeyin kayıp gittiğini görür yoruluruz. Acılar geçse bile anıların izleri mütemadiyen kalbimize dokunur. Öyleyse, hayatımızda boşluk hissetmeden de; can dostlarımız, yakın arkadaşlarımız ve ailemiz olduğunu fark edebilmeliyiz. Her gün aynı yollardan farkında olmadan yürürsek, aslında her gün hissetmeden yavaş yavaş ölürüz.

Dostlukla…

Ali Akça

Asıl Soru Nerede Değil, Ne Zaman? – DARK

,

“Geçmiş, şimdiki zaman ve gelecek arasındaki fark sadece bir ilüzyondan ibarettir.

Ama bu ilüzyon çok güçlüdür.”

Albert Einstain

Netflix’in yabancı dilde ürettiği, üzerinde en çok çalışılmış ve kesinlikle anlatısal olarak en karmaşık bilim kurgu draması olan Dark, Almanya’nın odunsu ve soğuk atmosferinde ikinci sezonu ile bir buçuk yıl sonra geri döndü.

Baran bo Odar ve Jantje Friese tarafından ortaklaşa oluşturulan Alman bilim kurgu serisi, 2017 yılında ilk sezonuyla, sezonun en çok konuşulan yapımlarından olmuştu. Dark; zaman yolculuğu paradoksları, ürpertici cinayetleri ve hafızaları zorlayan karakter yoğunluğuyla bilim kurgunun atalarından kabul edilen “Back to the Future” kavramını yeniden şekillendiriyor.

Küçük, kurgusal Alman kasabası Winden’da geçen Dark, gizemli bir kayboluş, daha da gizemli bir yeniden ortaya çıkma ve insanları yok eden ürpertici bir mağara ile başlıyor. Bu mağara kelimenin tam anlamıyla yok olma sağlamıyor, ancak onları zaman zaman, her seferinde 33 yıllık artışlarla geri yada ileri bir zamana gönderiyor ve o zaman dilimine hapsediyor.

Dark’in zaman paradokslarının temeli Nietzche’nin bengi dönüş teorisine dayanıyor. Tarihin 33 yılda bir tekerrür ettiğini söyleyen Alman Filozof Nietzche’ye göre her 33 yılda bir ay ile güneş eşitleniyor. Ilk kez “Böyle Buyurdu Zerdüşt” adlı kitabında bu teorisinden bahseden düşünür “Eğer size hayatı tekrar yaşama fırsatı verilse, aynı seçimleri ve hataları yapmanız, aynı haz ve acıları hissetmeniz gerekse ve bütün bunlara cevabınız ‘evet’ olsa o zaman hayatınız yaşamaya değmiş demektir. Eğer ‘evet’ diyemiyorsanız, başarısız olmuşsunuz demektir.” sözleriyle teorisini anlatıyor.

Dark’ta nükleer santralde gerçekleşen bir patlama sonucu açılan bir solucan deliği -zaman tüneli- görüyoruz. Ve bu solucan deliği sayesinde karakterlerimiz 3 farklı zaman dilimine geçiş yapabiliyorlar. Dizideki zaman atlamaları ilk sezonda bize 1953, 1986, 2019 olmak üzere 33’er yıl arayla gösteriliyor. Dark’ın karmaşık, ama merak uyandıran zaman yolculuğu öğesi Sezon 2’de genişlemeye devam ediyor ve 2019’dan 2052’ye 1953’ten 1922’e atlıyor.

“ Evren ve zaman sonsuz bir döngü süreci içindedir ve yaşanan her şey sonsuza kadar tekrar tekrar yaşanacaktır.”

Nietzche

Basitçe söylemek gerekirse Dark, yoğun zaman yolculuğu öyküsü ve hatırlanması gereken uzun bir karakter listesiyle, izlemesi çok zor bir seri. Buna rağmen senaryo ekibi karakterlerin kim oldugunun kafamızda net bir şekilde oluşması için ellerinden geleni yapmışlar. Karakter isimleri dizi boyunca defalarca tekrar ediliyor, olay örgülerinin üzerinde en ince ayrıntısına kadar duruluyor. Netflix de bu karmaşıklığı biraz olsun azaltmak için başarılı bir site hazırlamış. Bende diziyi izlerken bu kaynaktan oldukça yararlandım.

Yaratıcılar Baran bo Odar ve Jantje Friese, ne kadar zeki olduklarını kanıtlamaya çalışıyor gibi görünmekle birlikte, bizi içine çekmeye çalıştıkları evren bir o kadar hayranlık duyulası. Bana kalırsa ilk sezonda yakaladıkları kaliteyiüzerine koyarak ikinci sezonda da devam ettirmişler. Dizi Netflix orijinal yapımı olduğundan yayın hakları tüm dünyada Netflix’te bulunuyor. Üçüncü ve son sezon onayını da kapan dizinin nasıl sonlanacağını görmek için sabırsızlanıyorum.

 

Damla TEZEL

Beş Yıl Sonra Bulunduğun Yerde Kendini Nasıl Hissediyorsun?

,

İş başvurularında, atama/yükseltmelerde veya lisansüstü eğitim sınavlarında kişinin hedeflerini veya vizyonunu belirlemek amacıyla sorulan sorulardan biridir.

Beş yıl sonra kendini nerede görüyorsun?

Bu soruya çok dikkatli ve çok özenli cevap vermek gerekir. Ne çok uçarı ne de çok basit bir hedef olmalı. Ulaşılabilir olmalı aynı zamanda da herkesin hedefinden farklı ve sana özel olmalı. Çok gerçekçi olmalı, sende iyi durmalı. Söylerken öyle güvenli öyle kendinden emin olunmalı ki mülakat sırasında seni değerlendiren herkes söylediklerine en az senin kadar inanmalı. Mesleğe ya da girdiğin işe yapacağın öyle önemli katkıların olmalı ki seni bu mesleğe bu pozisyona almayanlar pişman olmalı. Gözlerin pırıl pırıl olmalı, yüzüne emin ve çok da aşırı olmayan bir gülümseme konmalı. Ne çok güvensiz ne de jüride ukala olduğun hissi uyandıracak kadar çok güvenli olunmalı. Çok biliyor ama bilmediklerini kabul ederek öğrenmeye istekli görünmeli. Bunlar bir jüri önüne çıkmadan önce iş için teorik hazırlığınız kadar önemli olan ve bilmeniz gereken hep söylenen birkaç küçük ipucu…

Pekiii beş yıl sonra hedeflendiğin o noktaya başarılı mülakat ve ardı sıra geçekleşen prosedürleri geçekleştirerek gelebildin. Bir pozisyondan yükselip müdür oldun, istediğin okulda asistan oldun, girdiğin işte en sevilen eleman oldun, ya da işte tam da jüri karşısında söylediğin gibi çok istediğin hep bulunmak istediğin noktaya vardın. Beş yıl önce hedeflediğin yerdesin. Tebriklerrrrr! İşte bence tam da bu zamanda yani gelmek istediğin noktada bir soluklanıp bir mola verip bir durulmalı. Durulmak için durmalı.

Beş yıl sonra bir jüri geldiğimiz noktayı değerlendirmediği için kendi kendimizin jürisi olup bazı soruları yanıtlayabiliriz. İşte bazı sorular; Yaptığın bu iş senden neyi ne kadar aldı? Neleri kattı nelere katık oldu hayatında? Bu iş için kaç güzel andan vazgeçtin? Kaç arkadaşının seni ısrarlı aramalarına ve randevu talebine yanıt veremedin? Kazandığın para yetti mi isteklerini karşılamaya? Beş yıl önceki gibi heyecanlı mısın? Beş yıl önceki gibi hevesle ve severek mi gidiyorsun işine? Ne kadar sıklıkla kendini emeklilik hayalleri içinde buluyorsun? Önündeki beş yıl için aynı heyecanla hedef koyabiliyor musun?

Tüm hedeflerini gerçekleştirdin ne güzel, aferin, işte sana son olarak tam puanlık bir uzmanlık sorusu;

Beş Yıl Sonra Bulunduğun Yerde Kendini Nasıl Hissediyorsun?

 

Handan BOZTEPE

Nakdiniz Kıymetli, ya Vaktiniz?

,

İş dünyasının zaman zaman gereğinden kompleks hale getirilmiş süreç ve uygulamalarını daha iyi anlamaya ve işimize değer katmaya çalışıyoruz. Dinlediğimiz konuşmalarda veya okuduğumuz yazılarda yabancı kaynaklar ve referanslar ne kadar ağır basıyorsa, o kadar itibar ediyor ve zoru başarmış hissediyoruz, öyle değil mi? Bendeniz de 20 yılın üzerinde bir süre onlarca farklı sektörden ve farklı ölçekten şirketin iş yapışını deneyimlemiş biri olarak, şunu açık yüreklilikle söyleyebilirim ki, basitlik ve netlik kesinlikte güç ve yön veriyor. Birçoğumuz ne zaman ki olayı tüm basitliği ile idrak ediyoruz, bize ilkokul sıralarında öğretilen bir atasözünün ne kadar da isabetli bir özet yaptığını fark edebiliyoruz.

Bugünlerde zamanın her zamankinden çok daha hızlı aktığını daha net hissediyorum ve kendimi sık sık şu atasözünü tekrarlarken buluyorum. Vakit Nakittir. Evet iki kelime ve çok basit ancak sanırım katılacaksınız, iş dünyasındaki birçok patronun en büyük sorunu hem vakitsizlik hem de nakitsizlik. Hepimiz farkındayız ki en çok nakit kısmına derman olacak çözümler peşinde koşuyoruz ancak bir günümüz, bir saatimiz hatta bir dakikamız ne kadar nakit ediyor? İnanın birçoğumuz bilmiyoruz. Çözüm ararken, dönüp de vaktimizi nereye harcadığımıza çoğu kez bakmıyoruz.

Devamlı çalışmaktan, çok yoğun olmaktan, kendine veya ailesine hiç vakit ayıramamaktan şikâyet eden onlarca patron ve yönetici tanıyorum. Bu şikâyetin bir adım ötesine geçip, vaktimi hem nakit üretecek hem de iş ve özel hayat dengemi kuracak şekilde nasıl yönetebilirim diye çözüm arayanlar nedense çok sınırlı sayıda. Bunun sebebi ne kadar yoğun, işkolik ve toplantılarla dolu bir takvimimiz varsa, kendimizi o kadar başarılı ve üretken hissetmemiz olabilir mi, ne dersiniz? Eğer böyle bir yanılgıya sarılmışsak, kendimize şu soruyu soralım diyorum, zamanımın ne kadarını önemli ve acil işlere harcıyorum, vaktimi öldüren hangi gereksiz işlerle zamanımı israf ediyorum? İşimde yangın söndürmeye çalışmaktan sıyrılıp, işimi ve ekibimi geliştirmek için ne kadar zaman ayırıyorum?

İşimizle ve bireysel hayatımızla ilgili birçok sorunun telafisi olabilir. Peki bize ayrılan ve ne zaman son bulacağını bilmediğimiz zamanı israf etmenin telafisi var mı sizce? Toplum hatta insanlık olarak yemek, ekmek, su israfının olmaması gerektiğinin az çok farkındayız peki ya zaman? En hunharca harcadığımız, kıymetini bilmediğimiz üstelik de telafisi olmayan en önemli varlığımız değil mi zaman…

Vaktimizin en yüksek karşılığını almak için yapmamız gereken, kendimizi kaybedene kadar çok çalışmak mı yoksa bir plan ve hedef doğrultusunda akıllı çalışmak ve nereye varmak istediğimizi bilerek yok çıkmak mı?

Üzerinde düşünmeye değer bir soruyla bitirmek istiyorum. Siz ve işletmeniz hangi atasözüne göre yaşıyorsunuz? Vakit Nakittir, Bugünün işini yarına bırakma mı? Yarın ola Hayrola, Ne çıkarsa bahtıma mı?

Sevgiyle Kalın

 

Belma Öztürk Gürsoy

ActionCoach İşletme Koçu

Yumurtayı dik olarak durdurabilir misiniz?

,

Sizce bir yumurta dik olarak durabilir mi?” Katıldığım eğitimde bunu deneyeceğimizi duyunca “Yumurtayı kırıp kek yapsak daha verimli olmaz mı?”dedim. Hoca dikkatimizi yeterince odaklayabilirsek bunun mümkün olduğunu söylese de ben ikna olmadım. Elimdeki yumurtanın dik durmayacağına öyle emindim ki denemek yerine büyük bir ciddiyetle çalışmaya koyulan arkadaşlarımı izlemeyi tercih ettim. Kimi “Hava akımı yumurtayı etkiler,” diyerek pencereden uzak bir yere gidiyor, kimi parkeler yeterince düz değil diye kendine başka zemin arıyor kimi de yumurtayı evirip çevirip “Bu yumurta yamuk!” diyordu.

O sırada yumurtalardan birinin kırılma sesini duyduk, işte ilk zâiyat verilmişti. Arkadaşım paspası getirirken ben hala kek yapmanın daha anlamlı olacağını düşünüyordum. Elimdeki yumurta yerine çevreyle ilgilendiğimi fark eden hocayla gözgöze geldik; bu an beni çocukluğuma götürdü. Okuldayken yapmak istemediğim veya yapamayacağımı düşündüğüm şeyleri yapmadığımda öğretmenim öyle bir bakardı ki mecburen o işi yapardım; ancak artık çocuk değildim ve kendi iradem ve isteğimle bir şeyleri yapıp yapmamayı seçebilirdim. Tam olarak o an tutumumu değiştirmeye karar verdim: “Bir kez denesem ne olurdu, yani en kötü ne olabilirdi ki?”

Ben iç sesimle sohbet ederken yanıbaşımdaki arkadaşım sakince “Benimki durdu galiba,” dedi. İşte tam da gözümün önünde “Olmaz ki!” dediğim bir şey olmuştu. Bu andan sonra bazı arkadaşlarım daha bir azimle denemeye devam etti, yumurtası kırılan arkadaşım ise tekrar denemek istemedi, başka birisi de “Ben çok uğraştım yapamıyorum, bırakıyorum,” dedi.

Bense sessizleştim ve gözlerimi dışardan içeri çevirdim; “Yapabilir miyim?” diye düşünmek yerine biraz da çocuksu bir merakla yumurtayla oyuna başladım. Kendi kendine yorumlar yapıp söylenenen arkadaşlarımın sesleri artık uzaktan geliyordu. Sadece o andaydım ve hatta eğlenmeye bile başlamıştım, sonra nasıl olduğunu anlamadığım bir şekilde yumurtam parke zeminde dik durdu. Önce inanamadım, “Belki anlık bir şeydir, düşer,” diye bekledim ama yumurtam dağ gibi dimdik kımıldamadan duruyordu. “Ben de yaptım, sanırım tesadüf oldu!” dediğimde tüm gözler bana çevrildi. Belki de başta gösterdiğim dirence rağmen yapmış olmam beni olduğu kadar onları da şaşırtmıştı bilmiyorum ama duruma en çok şaşıran bendim. On beş kişi içinde bunu yapabilen ikinci kişi olmanın şaşkınlığı ve gururu bir yana odaklanmanın gücünü deneyimlemek beni çok etkilemişti.

Bu çalışma bana tutum değiştirince nelerin mümkün olduğunu hatırlattı. Tutum değişince süreç de sonuç da farklı olabiliyormuş, çalışma bitince “iyi ki denemişim” dedim. Ayrıca anda olabilmenin ve dikkatimi odaklamanın koçluk becerilerimin gelişmesine de büyük katkısı olacağını düşünüyorum. Bunun yanında aynı duruma herkesin ne kadar farklı tepkiler verdiğini de görmüş oldum. Arkadaşlarımı gözlemlediğimde hava akımı, yumurtanın yüzeyi gibi konuyu dış koşullara bağlayanlarla “Ben zaten becerikli değilim” diyenler, çabuk pes edenler oldu. Hiç denemeyenler ve yorulmadan sürekli deneyenler; kendi hallerine gülüp geçenlerle çalışmayı fazlasıyla ciddiye alıp bunu başarı veya başarısızlık gibi görenlerin yanında “Ne eğlenceli bir oyundu” diyenler vardı. Herkes kendi yolculuğunda biricik deneyimlerini yaşadı.

Bilinçli an farkındalığı (mindfulness) eğitimindeki oyunlardan birisi olan bu çalışmanın kazandırdığı farkındalıklar bende derinlere ulaştı ve köklendi. Yaşadığım ilk farkındalık zor hatta imkansız olduğunu düşündüğüm bir şeyi birisinin yaptığını bunun mümkün olduğunu görmemdi. Dikkatimi dışardan içeri yöneltip denemek için adım atınca da her şey kendi doğal akışında oldu. Artık daha önce denemediğim bir şey karşısında direnç göstermek yerine “Denemeden bilemem, ayrıca ben yumurtayı dik durdurmuş biriyim,” diye kendime hatırlatıyor sonra da kendime gülüyorum. Belki sadece bir tesadüftü ama bana kazandırdığı farkındalık için kendime ve yumurtaya teşekkür ederim. Yumurtanın da istediği de buydu belki; çabasız bir çabayla o anda olup anın tadını çıkarmak. Ne dersiniz sizce yumurta dik durabilir mi, peki denemek ister misiniz?

Mevlüde Sahillioğlu

Aşk, Özgürlük

,

Boynuna tasma takmak,
BİR’isine aşık olmak ve
Yarattığın PUT’lara tapmak arasında
ince nüanslar olduğunu öğretir hayat…

Öğrendiklerin susuz kalmış bir tarlanın altında can çekişen tohum gibidir…
Can suyuna olan inanç
güç verir toprak ananın inşirah yaşayan göğsüne…

Aynı toprak kim bilir kaç kez bildiğini unutmuştur, sancı ile doğurduğu filizlerin boy verme döngüsünde…

Nisa’na övgüm var ey oniki ayın sultanı… Zamansız esen ezan sesine uyanırım her namaz vakti…
Ulu orta ulumaya davet edilirim…

Bir Asena olurum
Bir Zühre…

Kudretim arının bal teknesinde yatan kusursuz prizmada gizli…
Arının yemeği dağdaki çiçeğin poleninde… Aşkın sırrı bir kır çiçeğinde…

Bu sebeple;
Her şafak güneşle yıkanırım
Sulamak için denizin maviliğini…

Sen hardal sarısı entarini
Gül bahçeme savur sevdiğim…
Bir o yana bir bu yana…
Ben AY’ı kaybetme korkusuyla
Türkülerimi yıldızlara yığarım…

Zührece 🌸

Zühre Özlem Keskin