Resilience – Duygusal Dayanıklılık: Mindfulness Egzersizleri

,

Geçen ay özellikle resilience – duygusal dayanıklılığın önemli araçlarında biri olan mindfulness – bilinçli farkındalık hakkında biraz konuşmuştuk. Bu yazımızda da bu konuya ilişkin pratik olarak hayatımıza geçirebileceğimiz 4 egzersizden bahsedeceğiz.

Mindfulness egzersizleri iki temel amaca hizmet eder:

  • Zihinsel berraklık sağlayarak, o an içerisinde en önemli ya da etkili olanı yapabilmeye olanak sağlamak
  • Yaşamda kaçınılmaz olan stresi azaltmak / ortadan kaldırmak

Şu beş temel egzersiz isteyen herkesin yaşamına geçirebileceği ve kendini geliştirebileceği çalışmalardır: Farkında nefes, Farkında durmak – STOP, Farkında günlük rutin, Farkında beslenme.

Farkında nefes: Nefes alıp vermek her an yaptığımız ve yaşadığımız sürece bizden ayrılmayan bir parçamız. Genellikle de bilinçli olarak farkında bile olmadan yapıyoruz. Nefesin içine farkındalığı dahil ettiğimizde bu bizi geçmiş ya da geleceğe ilişkin düşüncelerle ilişkilenmeden şimdiki ana bağlamanın bir yolu oluyor. Buna bir merkezlenme aracı demek de mümkün. Nefes aracılığı ile kendimi merkezime çektiğimde, içeride ve dışarıda olanın anlık farkındalığına da erişim sağlayabilirim. Aldığım nefesin farkında olduğumda dikkatimi de anın içerisinde tutabilir, farkındalığımı o an içinde arzu ettiğim yöne bilinçli olarak verebilirim. Bunu gün içerisinde hatırlatıcılar kullanarak nefesime odaklanmak şeklinde deneyimleyebilir ya da günün belli zamanlarında sessizlik içerisinde oturarak nefesimi izleyebilirim. Bunu yapmak başlangıç için çok da kolay/rahat olmayabilir. Başlangıçta zihin dikkati nefesten uzaklaştıracak şekilde sürekli olarak düşünceler üretmeye devam edecektir. Bu olmaması gereken bir şey değildir çünkü olur! Önemli olan bir düşüncenin peşinde olduğumu fark ettiğim anda, kendime kızmadan, yargılamadan, yorumsuz bir şekilde yeniden nefesime dönebilmemdir. Nasıl nefes alıyorum, nasıl nefes veriyorum, bedenimde nasıl bir hissiyat var?… Anın içerisinde farkındalıkla kalmak düzenli ve istikrarlı çalışma gerektirir. Bu tıpkı bedendeki herhangi bir kası güçlendirmek gibidir, ne kadar çok çalışırsam o kadar ustalaşırım.

Farkında durmak – STOP: Özellikle stres yaratan, zorlu bir durumla karşı karşıya kalındığında yapılabilecek çok etkili bir çalışma yöntemidir farkında durmak. STOP kelimesinden türetilmiş bir akrostiştir:

Stop
Take A Deep Breath
Observe with an open and gentle attitude
Percieve positively

Stop – Dur,
Zorlu durumla karşı karşıya kaldığımda ilk önce dururum, gözümün önüne kırmızı DUR levhasını getirmek bir araç olabilir.

Take a deep breath – Derin bir nefes al,
Nefesi fark etmek, anın içinde önemli olanı fark etmemi sağlayacak bir araç olarak işlev görür. Bunu yaptığımda tarafsız ve yargısız bir gözlemci olmak için kendime fırsat yaratırım.

Observe – Açık ve yumuşak bir tavırla Gözlemle
‘Şu anda ne düşünüyorum, içeride neler oluyor, nasıl hissediyorum, ne yapıyorum, diğer kişi ne söylüyor, ne yapıyor, nasıl hissediyor, neden yaptığı şeyi yapıyor, çevremde neler olup bitiyor?’ Burada basitçe gözlemleyerek, içeride ve dışarıda neler olup bittiğine dair bilgi topluyorum, yargılamadan, yorum yapmadan.

Percieve – Olumlu bir şekilde Algıla
Durup, derin bir nefes alıp, yargısız bir şekilde durum değerlendirmesi yapmak zihinsel bir açıklık edinmemize olanak sağlayacağından; içerisinde bulunulan durum her neyse ona olumlu bir yaklaşımda bulunmak daha mümkün hale gelecektir. Bu şekilde değerlendirildiğinde de atılacak adımın ani bir tepki yerine pozitif ilerleme sağlayacak bir eylem olması daha olasıdır.

Farkında günlük rutin: Pek çok zaman bir şeyleri yapmaya vakit bulamadığımızdan yakınıyoruz. Ancak her insanın yemek-içmek, yıkanmak, evini toplamak, çocukları okula hazırlamak, işe gitmek gibi her gün düzenli olarak yaptığı günlük bir rutini var. İşte bu günlük işlerimizin içerisine farkındalık katmak çok etkili bir egzersizdir. Yaptığımız şey her ne ise onu yaptığımın farkında olarak yapmak; eğer yatağımı topluyorsam, otomatik pilottan çıkarak o anda başka hiçbir şey düşünmeden yalnızca yatağımı nasıl topladığıma odaklanarak bu işi yapmak.

Bunu gün içerisinde düzenli olarak yaptığınız sadece birkaç şeyde uygulamak bile fark yaratacaktır. Sebzeleri yıkarken, yemek hazırlarken, yatağımı toplarken, soyunup giyinirken, dişlerimi fırçalarken, duş alırken, saçımı tarar ya da traş olurken, o anda her ne yapıyorsam sanki dünyanın en önemli işi oymuş gibi yapmak, çok değerli ve etkili bir farkındalık çalışmasıdır.

Farkında beslenme: Aslında günlük rutinimizin bir parçası olan yeme içme eyleminde farkındalık yediğimiz şeylerin değerini de artıracaktır. Mindfulness konusunda en yetkin isimlerden biri olan Thich Nhat Khan “Yemeğinizi yerken düşüncelerinizi çiğnemeyin” diyor. Şimdi en son yemek yediğiniz zamanı bir düşünün, ne yediğinizi, nasıl yediğinizi hatırlıyor musunuz? Farkında beslenmek; her bir öğüne sanki yaşamınızın son öğünüymüşçesine özen göstermek, yemek yerken daha önce hiç dikkat etmediğiniz şeylere, renklere, tatlara, kokulara, dokuya, lezzete, ısıya, iyi ya da kötü geliyor oluşuna dikkat etmek… Yerken ne kadar aç olduğunun, bunu bedende nerede hissettiğinin, ne kadar doyduğunun farkında olmak…

Tüm bunlar dışında elbette pek çok farklı bilinçli farkındalık egzersizi mevcuttur. Bunları araştırabilir ve yaşamınıza geçirebilirsiniz. Hangisini yapıyor olursanız olun, şunu hatırlayın ki; bu çalışmalar resilient – duygusal olarak dayanıklı – bir kişi olmanız için sizi destekleyecektir.

Ebru Oğuş, PCC
optimalkocluk.com.tr

Şeytanın Ağıdı

,

Dante Alligieri’ye ithafen 7 Nisan 2018

 

Beatrice’e

İtiraf ediyorum Bety seni ilk gördüğümde bana en büyük aşkı ve en derin ıstırabı yaşatacağını anlamıştım. Tanrının yarattıkları arasında kendisine en çok benzettiklerinden biriydin. Seni görüp de sevmemek mümkün değildi. Bütün dünyevi mevkilere kayıtsızlığın gözlerinden belliydi. Umursamaz, sallapati tavırların hiçbir kadına senin kadar yakışmazdı ama yine de bu halin çevrendeki herkes gibi beni de rahatsız etti. Nasıl olup da varlığının bilinciyle böylesine dolabilmiştin, bir ölümlü için bu çok fazlaydı. Tanrının huzurundan kovulduğumdan beri bu kadar acı çekmemiştim, o günden beri düşünürüm ne var bu balçıktan yaratılan Adem’de ki beni onun yüzünden lanetledi sevgisinden mahrum etti. Şimdi de sen Beatrice, senin yüzünden acı çekiyorum.

Beni asla sevmeyeceğini biliyorum, bana yoldaş olmayacağını…O yüzden seni kimsenin yanında görmek de istemiyorum. Seni yolundan döndüremeyeceğimi bildiğim için sevdiklerini kendime yoldaş ediyorum. İtiraf etmeliyim bu hiç de zor olmuyor güzelim. Bazen çok sevdiğin bir dostunun kalbine giriyorum ‘’Bety çok güzel değil mi?’’diye fısıldıyorum , gözleri buğulanıyor, anlıyorsun orada olduğumu,sessizce uzaklaşıyorsun dostundan . Daha çok acımasın diye canı, kaybetmekten korkmasın diye sevdiklerini. Seni çok seviyorum Bety , böyle zamanlarda daha çok seviyorum.Oysa senin kadar güzel bir kadın ne isteyip de elde edemez ki…Ama sen Bety, çok farkındasın gücünün de zaaflarının da, o yüzden bırakamıyorum seni. Neden sen de beni sevmiyorsun sanki, zenginlik ve iktidar hırsıyla nicelerini ölüme gönderenlerden daha mı kötüyüm? Sevdiklerine ihanet edenlerden daha mı kötü, söyle . Ben Havva’yı kandırıp o elmayı yedirdiğimde cennetten kovulmama sebep olduğu için intikam almak istemiştim sadece , dünyanın böyle bir yere dönüşeceğini bilmiyordum ki. Ama şimdi anlıyorum neden eğilmemi istediğini Tanrının , “aşk” Bety “aşk” yakan, kavuran dönüştüren aşk. Her şeyi “BİR” kılan aşk beni de kovulduğum cennete döndürecek biliyorum.

 

Ülker Halimoğlu

Geriye Ne Kalır?

,

Yürünen yoldan söylenen sözden gülünen gözden geriye ne kalır

Sevgiyle yapılan konuşmadan, hoş yürekle paylaşmadan geriye ne kalır

Geriye iz kalır, izimiz kalır…

Biz gitsek te dile söz olup dolanan izimiz kalır

Bizi bulmak isteyene yol olan izimiz kalır

Dünyaya gelişimizle birlikte başlar “iz” hikayemiz

Adımız olur ilk izimiz

Ya kendinden bir iz bırakmak isteyen bir büyüğümüzün adı ya da bu dünyada bırakmamızı istedikleri önce adımız olur sonra da izimiz

Büyüdükçe adımız yetmez olur daha çok kalsın isteriz izimiz

Sıralara yazılan isimlerde onları çevreleyen kalplerde olsun isteriz

O da yetmez sokaklarda duvarlarda yerlerde göklerde gözün erişebileceği her yerde diğer gözlere de değsin diye koyu harflerle yazarız ismimizi

Adımız izimiz olsun diye uğraşırken, koşmaya yoğrulmaya çalışırken derinleşir izimiz Kimisiyle birlikte oluştururuz izimizi, kimisi de bize bırakır izini

Gün biter yol biter geriye izin kalır, hepimizin herkesin herşeyin izi kalır da nasıl kalır

En çok neye tutunduysan, en çok neyi diline doladıysan, en çok ne ile yoğurduysan kendini geriye izin olarak o kalır

Unutma

Adın evrende izinle sedalanır.

 

Handan Boztepe

Soruların Gücü Adına!

,

Finansal denetim alanında hatırı sayılır tecrübesi olan biri olarak, mesleğe yeni adım atan ekip üyelerimiz bana “Sizce denetim nedir?” diye sorduğunda, cevabım, “doğru soru sormak ve dikkatle dinlemektir” şeklinde kısa ve netti. Dolayısıyla, teknik yeterliliği edinmekle birlikte doğru soru sormayı ve dinlemeyi öğrenmek benim bir numaralı tavsiyemdi.

Peki doğru soruyu sormak sadece iyi bir denetçi olmak için mi gerekli. İnanın, sorular o kadar önemli ve güçlü ki hem bireysel hayatımızda hem de işletmelerimizde onları nasıl kullandığımız, doğrudan sonucu etkiliyor.

En basit örnek ile başlayalım. Kendimize sorduğumuz sorular. Kendinize hangi tür soruları sıklıkla sorduğunuzu gözlemleyin. Sorularınız, Bu neden hep benim başıma geliyor? Beni neden hiç kimse anlamıyor? şeklinde mi? Ya da gelin benzer durumlar için geçerli olabilecek farklı sorulara bakalım. Bu sorunu tekrar yaşamamak için neyi farklı yapmalıyım? Kendimi daha doğru ifade etmek için hangi yolu deneyebilirim? Ne dersiniz, hangi tip sorular sizi sorunu sahiplenmeye ve çözüm odaklı düşünmeye sevk ediyor?

Gelelim şirketlerde yöneticilerle çalışanlar arasındaki diyaloglarda sıkça rastladığımız sorulara. Örneğin şirket çalışanı işe geç geliyor veya kendisine verilen işi zamanında teslim etmiyor. Patron veya yönetici olarak hangi soruları soruyorsunuz, Niye geç kaldın, neden devamlı geç kalıyorsun? Raporu yarın yönetim kuruluna sunmamız gerektiğini biliyordun, neden hala hazır değil? şeklindeki soruları mı kullanıyorsunuz? Bu sorulara bahane, inkâr veya başkasını suçlama dışında, soruna çözüm getirecek yanıtlar gelmesi sizce mümkün mü? Peki bunların yerine şu soruları kullanmaya ne dersiniz? Bugünden itibaren geç kalmamak için ne yapacaksın? Raporda eksik kalan nedir, bu konuda alternatif olarak ne yapabilirsin? Bundan sonraki raporlamada aynı sorunu yaşamamak için neyi farklı yapacaksın veya sistemsel bir önerin var mı? Hangi tip sorular sizce sorunu çözmeye yönelik düşünmenin önünü açıyor?

Bir örnek de satış görüşmesi için düşünelim. Satış personeliniz, satış görüşmesini nasıl yönetiyor? Devamlı konuşarak, ürün ve şirketle ilgili uzun uzun açıklamalar yaparak mı? Bolca soru sorup, yanıtlarını dikkatle dinleyerek mi? Ayrıca satış görüşmesinin hangi aşamasında hangi tür sorular soruyor? Görüşmenin başında müşteri ile uyumu kuracak açık uçlu sorular belli mi? Bir sonraki aşamada, müşteriye sorduğu sorularla konuya hakimiyetini ve yetkinliğini göstermesi gerektiğinin farkında mı? Elbette bir de müşterinin yanıtlarının teyit edilmesi ve olası itirazların yanıtlanmasını sağlayacak yoklama soruları. Dolayısıyla sadece soru sormak değil, doğru zamanda doğru soruyu sormak da bir o kadar önemli.

Bu örneklerle, umarım sıkça kullandığınız sorulardan bazılarını yakalamışımdır. Sonuçlardan memnun değilseniz, bir de sorularınızı gözden geçirin. Sizi ve ekibinizi sonuca ve çözüme götürecek sorular sormak konusunda kendinize ve yöneticilerinize hedefler koyun. Bu konuda çok güzel bir kaynak kitap olan Dr Marilee Adams’ın “Sorularınız değişirse, hayatınız değişir” kitabını okumanızı ve okutmanızı öneririm.

Kolay değil mi sizce de, sorularınızı değiştirin, hayatınız ve sonuçlarınız değişsin. Biliyorum yine benim kuşaktan okuyucular için bir anlam ifade edecek, çocukluğumun favori çizgi film kahramanı He-man’e gönderme yapmak istiyorum. Soruların Gücü Adına 🙂

 

Sevgiyle kalın

 

Belma Öztürk Gürsoy

ActionCOACH İşletme Koçu

 

 

 

Şiir Terapinin Gücü

,

Şiirin tedavi edici özelliği antik çağdan bu yana biliniyor. Duyguları ifade eden şiir en zorlu hastalıkları hafifletebiliyor. Öncü klinisyen, bilim adamı Nicholas Mazza “Şiir Terapi” kitabında şiirin tedavi gücünü anlatıyor. Estetik, ahenk, ritim ve ses sembolizm özelliği olan şiir ile yapılan terapi ülkemizde yeni yeni ilgi görüyor.

Kendisiyle aynı hisleri paylaştığım yazar; geniş kitlelere yayılmış bir bilim ve sanat olan şiir terapiyi günümüzde daha güncel ve üst boyuta taşımış. Şiir terapi eğitimi ve uygulama kursları yapılıyor ve öğrencilere şiir terapinin tarihsel, teorik, felsefi ve pratik temelleri öğretiliyor. Yürek ve bilinçle karar vermek, hem şiirin hem de terapinin bir parçası. Şiir çağlar boyu insana dokunmuş, onu değerli kılmıştır. Hisler en etkili şiirle ifade edilir.

Mavi limana yaklaştığım, yolculuğumun çok değerli ve artık bütün dalgaların benim için tılsımlı olduğu bir dönemi yaşarken, insana en fazla dokunan “sevgi”, “özlem” ve “ayrılık” üzerine içimden gelen duyguları şu mısralarla kağıda döküyorum:

Bir Gün

Hayal kırıklığı, heba olan yıllar

İncinmiş bir gönül, yıkık Canevi

Yürekte biriken acı duygular

Mum gibi yanar derdin alevi

 

Artık bitmeli bu düşmanlıklar

Hırçın gençliğin azgın hevesleri

Üzüntüler, hiddet, pişmanlıklar

Dinsin içinde isyan nefesleri

 

Bir gün muhakkak anlayacaksın

Seni sevdiğimi ilk günden beri

Geçmişe boş yere ağlayacaksın

Nefretle suçlanan geçen günleri

 

O gün duyacaksın ta derinden

Gelmen için haykırdığım sesleri

İpeksi kesiklerle hoyrat yerinden

Düşler uçururken kuş kafesleri

 

Bir kez tutsan sana uzanan eli

İçten, katıksız, tutkulu, saf, doğal

Yüreğimden akan bu sonsuz seli

Durdur ne olursun benimle çoğal

 

Gönlünde açılsın beyaz sayfalar

Kalbin ferahlasın, arınsın ruhun

Lavanta kokusu tüm hatıralar

Canlansın göz pınarında huzurun

 

Nefretin sert tohumları ekildiğinde, geçmiş unutulamaz. Öfkeli insan kendisini başkasına dinletemez. Bir gün herkes affetmeli ki; affedince içindeki buldozer hafriyatı sonlandırıp yıkım bitebilsin. İnsan kalbini elleriyle kapatıp karışık duygulara kapılırsa kendisine yazık eder. Hayat yanılarak, yanlış yaparak öğrenilen bir yol değildir. Şiir duygu paylaşımıdır. Sevgiliye kavuşma arzusu, sonu yokluk olsa bile terk edilemeyecek bir güçtür.

Ahmet Haşim’in; “Yarin dudağından getirilmiş/Bir katre alevdir bu karanfil” motifi ile Şeyh Galip’in “Alev denizini mumdan kayıkla geçmek” imgeleri hiç unutulur mu?

Cevdet Bağca’nın “Söyleyemedim” adlı şiirindeki şarkı sözleri çok etkilidir:

Sana ben şiirler sözler büyüttüm

Sana ben baharlar yazlar büyüttüm

Söyleyemedim.

Şarkılar yazdım sana okuyamadım

Hep yanımdaydın oysa dokunamadım.

Yaratıcı özelliği olan şiir; aynı zamanda ruha ve acılara şifa verir. Şiir terapistleri kullanacakları şiirleri özenle seçer. Hüznün yoğun olduğu; ancak sonu umutla biten bir şiir; içinden direnç, çatışma ve itiraz fışkıran bireye psikolojik yardım sunmak için kullanılabilir.

Sömürülerek tüketilen sevginin, kendisine hiç uğramadığı düşüncesi insanı karamsarlığa iter. Oysa incinen ruh huzuru kendini sevenlerin ve değer verenlerin en kutsal enerjisiyle bulabilir. Güçlü olmak yaşanan büyük acıların ürünüdür. Dizeler meleklerin ışığı ve nurundan beslendiğinden insanı huzura gark eder. Şeffaflık çağında algı psikolojisine maruz kalmak tüm çağrıları duymamaya neden olur, farkındalık kaybolur. Akıl farklı çalışırken, tez canlılık duyguları hep önden koşturur, mantık bir arpa boyu yol alamaz.

Şiir gerçek şifayı kanatlarında taşır, Dizeler insana dokunup içindeki sevgiyi keşfettirir. Bütün mutlulukların kaynağı hayata katkı sunmaktan beslenir. İyi bir insan olmanın ilk şart kimseye zarar vermemek değil mi? Şiir eşsiz bir dil kullanmak, güzel fikir ve düşünceleri imgelerle, metaforlarla ifade etmek, okurla arasında farkına varılamayacak özel bir bağ oluşturmaktır.

Şiir terapinin psikolojideki yeri, uygulama modeli ve bireysel, grup ve aile ile kullanım tekniklerinin olduğu, yaşam yolunu bulmak için ilham ve rehberliğe ihtiyaç duyanlar ile ruhsal yardıma ihtiyaç duyanları iyileştiren bir sanat olduğu benimsenmiştir.

Bir gölge gibi silinip giden yaşamlar, gün batımı yangın yerine çevirdiği denizin ufkundan keskin ışıklarını çekip kaybolur. İnsan anıları ile baş başa kalınca, hayalleri ve özlemlerin gölgesinde zamana yas tuttuğunu hisseder.

Bizi çeken ışığa yönelip, biriken tüm dertlerimizin izlerini şiirin silmesine izin vermeliyiz.

 

Dostlukla…

Ali AKÇA

Hayal Deyip Geçmeyin

,

İşin bittiği başarıldığı, iyi bir şekilde sonuçlandığını hayal etmek kişiye ne sağlar?

İşlerin biriktiğini, yetişemeyeceğiniz kadar işin olduğunu kendinize söylemeniz, işlerin yetişmediği- büyüdüğü- görüntülerin gözünüzde canlanması size ne sağlar?

Bir soru daha, her hangi bir sorununuzun olumlu, istenilen şekilde çözüldüğünü hayal edin, nasıl hissedersiniz? Tam tersi sorunun çözülmediğini, çözülemeyeceğini hayal edin, nasıl hissedersiniz?

Yapmış olduğum koçluklarda, görüşmelerde insanların sıkışmışlık yaşadığı en önemli gündemlerinde; genellikle işlerin gözlerinde büyüdüğü, bitirilemediği, içinden çıkılmaz olduğu inançlarını güçlendiren zihinsel görseller oluşturduklarını şahit oluyorum. Genellikle bu tür görselleri oluşturmaya başladıklarında olumsuz düşünce kalıplarının ağızlarından döküldüğü, omuzlarının düştüğü, iyi hissetmediklerini, hatta mutsuz hissettiklerini ifade ettiklerini duyuyorum. Tabi ki sonuç olarak yapmak istedikleri iş, başarmak istedikleri şey her neyse onu yaptıklarında başarısız oluyorlar. Böylesi birkaç deneme yapılıp başarılamadığında da oluşacak döngü (kendini ispatlayan kehanet- olumsuz inançlar vs.) ki bu makalede konumuz bu değil ama başarısızlık ya da olumsuz duygu, düşüncelere götürüyor. Zihinsel olarak işin bitirilmiş hatta çok iyi bir şekilde başarılmış olmasının yaratacağı durum ise daha olumlu duygu, düşüncelerin oluşumuna, daha enerjik olmaya, motivasyon- sinerji adına her ne dersek diyelim bunları artırdığına şahit oluyorum ki burada bunu anlatmak istiyorum.

Bu önermemle ilgili sizlere birkaç yaşanmış olay sosyal kanıt sunmak istiyorum. Bu örneklerin spordan olması tesadüf gelebilir ancak performans gerektiren işlerde çok hızlı etkinin görülmesi sebebiyle deneyler buradan yapıldığı içinde olabilir.

Charles Garfield isimli eski bir NASA araştırmacısı Sovyetlerin bu konuda yaptığı bir deneyi anlatmıştır. Sovyetlerin atletizm takımını dört guruba ayırdığını ve bu gruplara şu şekilde eğitim verdiklerini açıklamıştır.

1.grup: %100 Fiziksel Antrenman- İmgeleme yok

2.grup: %75 Fiziksel Antrenman- %25 İmgeleme

3.grup: %50 Fiziksel Antrenman- %50 İmgeleme

4.grup: %25 Fiziksel Antrenman- %75 İmgeleme

Bu çalışma sonrasında sporcuların 1980 kış olimpiyatlarına katılımı gerçekleşiyor. Bilin bakalım ne oluyor? 4 numaralı grup en çok başarıyı gösteren grup olmuş. Sırasıyla ardından 3. ve2. Gruplar gelmiş.

Yine Avusturyalı psikolog Alan Richardson, basketbol oyuncularıyla yaptığı çalışmalarda buna benzer sonuçlar elde ettiğini bildirmiştir:

Üç ayrı grup basketbol oyuncusunun serbest atış yeteneğini incelemiş, sonra ilk gruba günde yirmi dakika serbest atış çalışması yapmasını söylemiştir. İkinci gruptan hiçbir çalışma yapmamasını isteyen Richardson, üçüncü gruptan da, günde yirmi dakika boyunca, kusursuz serbest atışlar yaptıklarını düşünmelerini istemiştir. Sonuç nemi olmuş? Elbette hiçbir şey yapmayan grup doğal olarak hiçbir gelişme göstermemiştir. İlk grup %24, üçüncü grup yalnızca zihinsel düşünceyle %23’lük bir isabet kaydetmiş ki bu da fiziksel antrenman yapan grupla neredeyse eşittir.

1988 Olimpiyatlarında üç adım şampiyonu olan Bulgar Khristo Markov, Seul’de elde ettiği zaferin büyük kısmının 1987 yılından itibaren uyguladığı zihinsel antrenmana bağlı olduğunu vurgulamıştır. Markov, “Düşüncemi kullanarak haftalık atlayış sayımı artırmak için çok çalıştım. Seul’deki görevim fiziksel olmasından çok zihinsel idi fakat aynı zamanda çok iyi antrenman da yapmıştım.” Diye olayı açıklamıştır.

Örnekleri daha da çoğaltabiliriz ancak ne demek istediğimin anlaşıldığını düşünüyorum. Evet her işte yeterince emek harcadıktan sonra zihinsel olarak işin mükemmel şekilde bitirildiğini hayal etmek, iş planındaki aksiyonların harika bir şekilde tamamlandığının zihinsel provasını yapmak ve bunun devamlılığını sağlamak, işin bitişi için gerekli motivasyonun oluşmasına aynı zamanda da işin istenilen şekilde sonuçlandırılmasına katkı vermektedir.

Peki, bu nasıl oluyor. Bunu kısaca açıklamak gerekirse bir bilginin öğrenilmesi sırasında beynimizde yeni bir nöral ağ harekete geçmektedir. Bu ister zihinsel bir bilgi isterse sosyal, fiziksel, duygusal bir bilgi olsun. Bu bilgi ağı yeni bağlantılar kurdukça, bu ağ kullanıldıkça ki burada tekrarlar önemli işte o zaman bu bilgi kalıcı hale gelmektedir. Beyin enteresan şekilde bu çalışmanın hayalini kurduğunuzda da sanki gerçekten işi yapıyormuş gibi kurguyu sürdürüyor. Bu nedenle istediğimiz, gerçekten olmasını istediğimiz şeyin ki burada gerekli çalışmaların yanı sıra kısmını vurgulamak isterim, ne kadar çok görselini zihnimizde canlandırırsak gerçekte de o kadar başarılı olmaktayız. İsterseniz deneyin nasıl mı?

· Rahat bir şekilde oturun veya uzanın, gözlerinizi kapatın, birkaç kez burundan nefes alıp ağzınızdan verin- nefes aldığınız sürede nefesinizi verin,

· Ayaklarınızdan başlayarak vücudunuzun rahatladığını ve sıcak bir sıvıyla çevrelendiğini hayal edin, daha sonra bütün vücudunuzun bu sıcak sıvıyla kaplandığını hayal edin.

· Zihninizi olabildiğince olumsuzlardan uzaklaştırın yapılmak istenen işin başına geçtiğinizi ve işlem basamaklarını bir bir başarılı bir şekilde yaptığınızı hayal edin.

· Zihinde canlandırdığınız işi net, ayrıntılı şekilde yaparken duygularınıza ve davranışlarınıza odaklanın,

· Yaptığınız iş her neyse hep başarılı bir şekilde tamamlarken hayal edin,

· Sonra bu işi başardığınızı hayal ederken kendi kendinize işi harika bir şekilde yaptığınızı söyleyin,

· Sonra birkaç kez derin nefes alıp verin ve gözleriniz açın,

· Bu işlemi günde iki üç defa yapın, uyguladıkça yararını göreceksiniz kolay gelsin.

Şimdi baştaki sorulara geri dönelim;

İşin bittiği başarıldığı, iyi bir şekilde sonuçlandığını hayal etmek kişiye ne sağlar?

İşlerin biriktiğini, yetişemeyeceğiniz kadar işin olduğunu kendinize söylemeniz, işlerin yetişmediği- büyüdüğü- görüntülerin gözünüzde canlanması size ne sağlar?

Bir soru daha, her hangi bir sorununuzun olumlu, istenilen şekilde çözüldüğünü hayal edin, nasıl hissedersiniz? Tam tersi sorunun çözülmediğini, çözülemeyeceğini hayal edin, nasıl hissedersiniz?

Cevaplarınızı duyar gibiyim, evet birçoğunuz işin başarılı bir şekilde yapıldığını başarıldığını hayal etmenin çok daha iyi geldiğini söylüyorsunuz. İyi o zaman ne duruyorsunuz?

 

Kaynak: https://www.okcuseruveni.com/2019/06/zihinsel-antrenman-nedir.html

Mehmet İŞGÜZAR PCC Koç

Psikolojik Danışman- NLP Master

Resilience – Duygusal Dayanıklılık: Mindfulness

,

Son birkaç yazımızda duygusal dayanıklılıktan ve duygusal dayanıklılığı artıran bilinçli çalışmalardan bahsediyoruz. Bu çalışmalardan bir tanesi de mindfulness – bilinçli farkındalık çalışmalarıdır. Doğu düşüncesinde mindfulness ‘zihni kontrol etmeye yardımcı olan bir beceri’ olarak tanımlanırken, batıyı bu kavram ile ilk defa tanıştıran kişi olan John Kabat-Zinn [MBSR – Mindfulness Based Stress Reduction, Mindfulness Temelli Stres Azaltma Programı’nın kurucusu] şu şekilde tanımlıyor: “Şimdiki anda, an be an yaşanmakta olan deneyimlere açık olarak, amaca odaklanmayla ortaya çıkan farkındalık.”

Ve ekliyor; “Yaşamın daha fazla farkında olmak ve daha az yargılayıcı davranmak iyi bir fikir olsa da yalnızca böyle düşünerek bir yere varamazsınız. Böyle düşünmek sizin kendinizi yetersiz bulmanıza ya da kontrolünüzü kaybetmenize yol açabilir. Farkındalığın etkili olabilmesi için bir tür adanmışlık gerekir. Farkındalık iyi bir uygulamadır. Zekice bir yöntem veya gelip geçici bir heves olmanın ötesinde bir tür varoluştur.”

Yaşamda doğal eğilimimiz gerçekten düşünmeden, otomatik pilottan hareket etmek çoğu zaman. Tıpkı araba kullanmak gibi, gerçek eylemin farkında olmadan sadece sürmek… Bunu yaptığımız zamanlarda bazen kendimiz için iyi olan şeyi gözden kaçırabiliyor ya da yapmamız gereken şeyleri yapmıyoruz. Ayrıca, bir başka doğal eğilimimiz de sahip olduğumuz düşünceleri ve duyguları her zaman gerçek olarak kabul edişimiz. Oysa ki, düşünceler yalnızca düşüncelerdir, hakikat değildirler.

Bilinçli farkındalığa sahip olmadığımız zamanlarda oldukça reaktif ve duygusal tepkiler veriyoruz. Geçmişte ve gelecekte takılıp kalıyoruz ki bu da şimdiki anın farkındalığını kaçırmamıza neden oluyor.

Doğu yaklaşımında zihnimiz, tüm bunlara sebep olan ‘maymun zihni’ olarak tanımlanıyor J İşte mindfulness çalışmalarının amacı da bu maymun zihni eğitmek ve yaşama belli bir farkındalık içerisinde dikkat verebilir hale gelmek.

Mindfulness ile ilgili özellikle son yıllarda çok fazla bilimsel araştırma yapılıyor. Bunlardan birisi de Wisconsin-Madison Üniversitesi’nde psikoloji ve psikiyatri profesörü ve aynı zamanda Sağlıklı Zihin Merkezi’nin kurucusu ve başkanı Richard Davidson tarafından yürütülen çalışmalardır. Davidson bir çalışmasında Budist rahiplerin ve daha önce hiçbir mindfulness çalışması yapmamış kişilerin beyin görüntülerini karşılaştırmıştır. Yaptığı bu çalışmanın neticesinde uzun süreli mindfulness pratiği olan kişilerde;

  • Beynin kendini inşa edebildiğini,
  • Daha az stresli olduklarını,
  • Sağduyulu düşünmeye daha yatkın olduklarını,
  • Beynin strese karşı ani davranışı susturabildiğini ya da parasempatik sistemi rahatlıkla devreye sokabildiğini göstermiştir.

Tüm yapılan araştırmalar neticesinde mindfulness temelli yapılan çalışmaların bireylerde; daha yüksek bir konsantrasyon ve daha sağlıklı düşünme becerisini artırdığı, soğukkanlı davranışları kolaylaştırdığı, zor koşullar altında daha iyi karar verme yetkinliği sağladığı, stres ve kaygı düzeyini azalttığı, başkalarını anlayabilme ve empati gücünü artırdığı görülmüştür. Denilebilir ki, uzun dönemli yapılan mindfulness pratiklerinin önemli ölçüde sosyal, duygusal ve fiziksel kazanımları vardır.

Dikkate almaya değer olduğunu düşündüğüm bu konuya ilişkin olarak, önümüzdeki ay en çok önerilen 5 mindfulness egzersizini konuşacağız.

Ebru Oğuş, PCC

Yenilenme Zaman

,

Yaklaşık iki yıldır içimden geldikçe yazmak, yaşadıklarımı paylaşmak bana iyi geliyor. Her ne kadar yazdan bu yana yoğun tempo içerisinde pek yazamasam da yakın zamanda kurumsal hayata ara verince daha çok yazmaya niyet etmiş ve linkteki paylaşımı yapmıştım ( https://www.facebook.com/689387966/posts/10156896249917967/?d=n&substory_index=0). Paylaşımım üzerine arkadaşlarımdan gelen cesaretlendirici mesajlar bana sonrasında iyi hissettirdi, moral verdi. Her birine güzel mesajları için çok teşekkür ediyorum. Sonrasında bir taşınma sürecim olduğu için birkaç haftadır yazamadım ama bu arada düşündüm neleri yazmak bana iyi gelir diye. Yukarıdaki paylaşımı yazdığımda işten ayrılma sürecinin getirdiği yoğun duygular içerisindeyken daha çok bu süreçle ilgili yazarım diye düşünüyordum. Ancak, sonra taşınma ve tadilat sürecinin getirdiği durumlarla baş başa kaldım ve bunların yarattığı duygular baskın bir hal aldı.

Yazarken bir yandan da fark ediyorum ki aslında duygularımız da gelip geçiyor. Yaşananlar bize birer deneyim oluyor. Kimi deneyim bizi çok etkiliyor kimisi daha az. Hatta kimisi o kadar güçlü oluyor ki üzerimizde kalıcı izler bırakabiliyor (Zihinsel/bedensel rahatsızlıklar gibi). Hele bir de olanların yarattığı duygulara, düşüncelere takılıp kalırsak yani geçmişi bırakamazsak bugünümüzü daha da çok etkiliyor olanlar.

Karşılaştığımız her durumun mutlaka bir sebebi var. Bazı durumlarda zorlanırken bazı durumlarda zorlanmıyoruz. Yaşım ilerledikçe fark ediyorum ki beni en çok büyüten, geliştiren de hayatta beni en çok zorlayan durumlar olmuş. Eskiden bir zorlukla karşılaştığımda daha fazla panik olur ve o sorundan bir an önce kurtulmak üzere hareket ederdim. Bir nevi acıdan kaçmak gibi. Zaman ilerledikçe anlıyorum ki her şey geçiyor ve her acının, zorluğun bizden aldıkları kadar hediyeleri de var. Bunu idrak ettikçe başladım acıyla birlikte kalmaya ve yaşadığım zorluğun derslerini, hediyelerini almak için olanlara farklı bir gözle bakmaya. Olan her ne ise bize hissettirdiği duyguyla kalabildiğimizde onun gelip geçeceğini de daha iyi kavrıyoruz sanki. Geçmişe takılıp kalmıyoruz. Yaşananlardan alacağımız derslere, bize ne anlatmak istediğine bakabiliyoruz. Yaşamanın tadını çıkarmaya devam edebiliyoruz.

Her birimizin yolculuğu başka tabi. Kimimiz hayatı boyunca sağlığıyla ilgili daha çok sıkıntı yaşarken, kimimiz iş hayatıyla veya ailesiyle ilgili sıkıntılarla karşı karşıya kalabiliyor. Her birimizin aldığı dersler, olaylara bakış açısı, gösterdiği gelişim, çizdiği yol bambaşka. Ancak sonuçta herkesin amacı aynı. Hepimiz mutlu olmak, yaşamaktan keyif almak istiyoruz. Hatta yolculuğumuzun amacı bu belki de. Mutluluğu ve neşeyi yakalamak…

Benim de yolculuğum bana özel. Doğduğumdan bu yana yaşadıklarım, dersimi aldıklarım, alamadıklarım, öğrendiklerim… Hepsi benim hikâyemi oluşturuyor. Her geçen gün gerçek kendime daha çok benzediğimi, yaptığım seçimleri bana gerçekten iyi geleceklerine inandığım için yaptığımı fark ediyorum. Kendimi bugüne kadar var ettiğim, çoğu da toplumda, ailede onaylanmak güdüsüyle yapılmış seçimleri daha bilinçli, daha bana ait seçimlere çeviriyorum. Bu sebeple hayatım son birkaç yıldır bir dönüşüm içerisinde. Hayatımdaki insanlar, mekânlar, olaylar değişiyor. Bir nevi yenilenme belki de bu.

Uzun lafın kısası; dün hayatım boyunca beni etkileyen, hala hatırımda olan anılarımı bugünkü farkındalığımla, hislerimle yazmaya karar verdim. Bunlardan biri de elbette kurumsal hayata ara verme sürecinde deneyimlediklerim olacak. Bana ve okuyanlara keyif verdikçe yazmaya devam etmek istiyorum.

Sevgili Ceyda Tezel de beni arayıp CoachTeam Magazin’de yazdıklarımı paylaşmayı önerince çok daha mutlu oldum. Umarım okuyan herkes için de mutluluk verici olur yazdıklarım… Bir sonraki yazımda buluşmak üzere…

Sevgiyle,

Öznur Önal

Üç Sihirli Anahtar

,

Yaşamımızda bizi başarıya ulaştıran veya her türlü zorluğa rağmen ayakta kalıp, mücadeleye devam etmemizi sağlayan temel faktörler, “İnanç, Tecrübe ve Enerji” dir. Bu üçlünün başaramayacağı iş, altından kalkamayacağı zorluk yoktur. Hayatımızın hangi döneminde olursak olalım, bu üç olguya daima ihtiyacımız olacaktır.

Öncelikle bu üçlüyü biraz daha yakından incelemek gerekir sanıyorum.

İnanç ile başlayalım isterseniz. İnanç kelimesi, 20. yy’ a kadar, güvenilir kimse, güvenilir belge anlamında kullanılırken, dil devrimi döneminde eylem adı anlamı yüklenmiştir. Yani özünde bir işe, bir projeye inanmak, o işe, o projeye güvenmek ile eş değerdir. Ancak bu inanç her zaman en üst seviyede olmayabilir. Bu düşüşün sebeplerine baktığımızda ise, genelde dış faktörlerin etkisinin, içsel faktörlerden çok daha fazla olduğu görülür. Çok doğaldır ki bir projeye inanmış, gönül vermiş, baş koymuş birisinin o projeye dair bilgisi ve görüşü, o projeye daha yüzeysel bakan birininkine göre çok daha fazla olacaktır. O halde şu sorgulamayı yapmak her zaman çok önemlidir. “Ben hala bu projeye inanıp, güveniyor muyum?” Bu soruya en doğru cevabı verebilecek kişi, elbette fikrin sahibi ve o işe inanan kişi, yani sizsinizdir. Siz kendinize inanırsanız, başarmamanız için hiçbir neden yoktur.

İnancınızın, güveniniz tamsa bir sonraki güç tecrübe olacaktır. Maalesef ki tecrübe, hayatımızdaki en önemli unsurlardan biri olmasına rağmen, aynı zamanda en zor ve en acılı kazanımlardan biridir. Hangi konu olursa olsun, tecrübeye hep ihtiyacımız vardır ve bu ihtiyaç genelde zamanla, bazen de erken yaşanmışlıklarla edinilir. O halde ihtiyacımız olan tecrübeyi elde etmenin yolu da bu iki durumda saklı değil midir? Yani bir konuda tecrübenin gücünü kullanmak istersek, ya o durumu daha önce yaşamış olmamız, ya da yaşayan birinin deneyimlerinden faydalanmamız gerekecektir. Peki siz bu bakış açısıyla hangisini tercih ederdiniz? O durumu daha önce yaşamış bir bilene danışmayı mı, yoksa kendi kendinize deneyimleyerek öğrenmeyi mi? İnanın bana ikincisi çok daha zor ve maliyetli olacaktır. Ayrıca çok uzun yıllar bu tecrübeyi yaşayamayabilirsiniz de. Yani bu zahmetin yanına zamanı da eklemeniz gerekecektir. Demem o ki; Tecrübe gücünü kullanmak için o işi daha önce yapmış, yaşamış olmak gibi bir şansa (belki de şanssızlığa) sahip değilseniz, o halde yapmanız gereken tek şey, bu tecrübeye sahip bir kişiden destek almak olmalıdır. Çünkü tecrübe, öğrenilmesi zor ve pahalı ancak paylaşılması bir o kadar kolay ve masrafsız bir mücevherdir. O halde ona zorlu yollarla ulaşmadan önce, bu bedeli sizden önce ödemiş birinden destek almaktan daha akılcı ne olabilir? Tecrübe, hiç bilmediğiniz bir yolda ilerlerken elinize verilen bir harita veya kapkaranlık bir odada aradığınızı bulabilmeniz için size yardım edebilecek bir fenerdir. Haritaya bakmadan ilerlemek veya gözleriniz görmeden sadece elleriniz ile aradığınızı bulmak da bir yöntemdir elbette ancak hangisinin çok daha kolay olduğunu hep aklımızda tutmamızda büyük fayda vardır. Hele ki o harita veya fener sadece bir soru sormak veya araştırma yapmak kadar kolay ve ulaşılabilirken.

Son sihirli güç enerjiye gelecek olursak; Enerji gençliktir. Genç olmak ya da genç kalabilmek ile ilgilidir. “Gençken bilsem, yaşlıyken yapabilsem” diye bir söz vardır. Maalesef enerji ve tecrübe genelde bu sözde olduğu gibi birbiriyle ters orantılı olarak çalışan bir formülün iki parametresi gibidir. Biri yükselirken, diğeri düşme eğilimindedir. Her ikisini birden bulabildiğimiz zaman ise son derece sınırlıdır.

Tüm bu aktardıklarımdan sonra farkına varacağınız üzere, İnanç, Tecrübe ve Enerji gibi, bu sihirli başarı anahtarlarını, maalesef eş zamanlı olarak elde bulundurma şansımız çok azdır. Gerek hayatımızın doğal evreleri, gerekse içinde bulunduğumuz anın getirdiği iç veya dış faktörler sebepli bu üç gücü aynı anda içimizde barındırma, tek başımıza bulabilme ve kullanabilme şansımız her zaman olmayabilir. Bu durumda çevremizden destek alarak eksik kalan kısımları tamamlamamız mutluluk ve başarı formülünün en önemli unsuru olacaktır. Bu formülde hangi dönemde neye ihtiyacımız olduğu da çok açıktır aslında:

Hayatımızı, gençlik ve olgunluk diye çok kaba bir şekilde ikiye ayırsak ve bu üç sihirli güçten hangisinin hangi dönemde bizim yanımızda olduğunu düşünsek, sanırım karşımıza şöyle bir sonuç çıkacaktır:

Gençlik döneminde Enerjimiz, olgunluk döneminde ise Tecrübemiz bizimle beraberdir. Dolayısıyla Enerjimizin yoğun olduğu ancak Tecrübemizin eksik olduğu dönemde çevremizdeki tecrübelerden, tecrübemizin yoğun olduğu ancak enerjimizin düşük olduğu olgunluk döneminde ise enerjisiyle bize ivme kazandıracak kişi veya durumlardan destek almak hem hayatı kolaylaştırır, hem de başarı kapılarını sonuna kadar açar. Ancak inanç hepsinden öte bir kavramdır. O olmazsa tecrübe de, enerji de işimize yaramaz.

O sebeple hayatınızın hangi döneminde olursanız olun, etrafınızın, ulaşmak istediğiniz hedeflere inananlarla çevrili olmasına özen gösterin. Çünkü Ulu Önder Mustafa Kemal Atatürk’ ün dediği gibi, Zafer ‘zafer benimdir’ diyebiIenin, muvaffakiyet ‘muvaffak oIacağım’ diye başIayanın ve ‘muvaffak oIdum’ diyebilenindir.

 

N.Ahmet Genç

Hızlı ve Yavaş Düşünme

,

Karmaşık insan psikolojisini analiz eden sosyal bilimcilere göre, insanlar genellikle akılcı yani rasyoneldir. Bu genel kabul, hepimizin pek de akılcı olmadığımız durumları, insani yoğun duygularla açıklıyor.

Davranışsal iktisatçıların geleneksel iktisatçılara karşı savundukları homo economicus – rasyonel insanın teorikte varsayıldığı, pratikte istisnalar dışında bulunmadığıdır.

Nöroekonomi adı da verilen deneysel iktisat, aslında gerçek yaşamın bir kesitidir. Zihnimiz herhangi bir durumun, değişik yanları hakkında amacı olmadan sürekli değerlendirme yapar. Bu temel değerlendirmeler çok zor sorunun yerini geçer, bu da bizi sezgisel yargılamalara götürür. Kısa yol ve yanlılıklar yaklaşımının özünü anlamamızı sağlar.

Yaşamın içerisinde, her birimizin akılcılıktan ve ideal olandan uzaklaşarak kararlar alıyor olması, konuyu ilginç kılıyor. Çok satanlar listesinde yerini sağlamlaştıran “Hızlı ve Yavaş Düşünme” kitabı bu konuda farklı bir bakış açısına sahip olduğunu düşünüyorum. Yazarı, ekonomi bilimini psikolojik araştırmalarla bütünleyen çalışmaları nedeniyle 2002 yılında Nobel Ekonomi Ödülüne layık görülen Daniel Kahneman.

Kitapta sıkça tekrarlanan fikirlerin kısaca ifade edilebilmesi için kendine has bir terminoloji geliştirilmiştir. Öncelikle bunları tanıyarak ilerlemek faydalı olacaktır zira yazar, iki düşünce sistemini kitabın karakterleri olarak düşünmemizi istiyor. İki kurmaca zihin işleyişini de karakterler arasındaki huzursuz etkileşim olarak tanımlıyor.

Birinci sistem hızlı; ikinci sistem ise yavaş düşünüşü mizaç olarak “üreten iki eyleyen metaforu “ ile anlatıyor.

Hızlı düşünen birinci sistemimiz, otomatik olarak işlendiğinden çağrışımsal, sezgisel ve otomatik pilota bağlandığımız bellek işlevi olarak tanımlanıyor.

Yavaş düşünen ikinci sistemimiz için ise istatistiksel olarak düşünen, öz denetimden sorumlu bilinçli düşünce sistemi denilmiş. Yavaş düşünme sistemi, dikkat gerektiriyor ve dikkat dağılınca aksamalar oluşuyor.

Çözüm getiren hızlı kararlarda kullanılan usta sezgisini, bir sihirli değnek olarak düşünmek istesek bile aslında doğru olmadığını biliriz. Kahneman’ın sezgisel düşünce mekanizması adını verdiği birinci sistemi, anında sezgisel çözüm başarısız olduğunda, yavaş düşünme meydana gelir şeklinde açıklıyor.

“Bu kitabın filmi çekilse, ikinci sistem kendini başrol oyuncusu sanan yardımcı karakter olurdu”

diyerek yazar, düşünme sistemlerine atfettiği rolleri akılda kalacak şekilde pekiştirmiştir.

Gün içerisinde yaptığımız bir işe aşırı yoğunlaşmak insanları fiilen körleştirebiliyor. Görme ve yönelme, hızlı düşünmenin otomatik işlevleri olarak görülse de dikkatinizin bir bölümü uyarıcılara bağlanmıştır.

Bu konuda Harvard Üniversitesi Psikoloji Bölümü’nde görev yapan iki araştırmacı tarafından yapılan deney oldukça basit olsa da sonuçları çok şaşırtıcı. Bir basketbol müsabakası kayda alınıyor, takımlardan biri siyah diğeri beyaz forma giymiş. Maçı izleyenlerden siyah forma giyen takımı değil beyaz forma giyenlerin attıkları pasları sayması isteniyor. Videonun ortasında goril kostümü ile bir kadın dokuz saniye kadar oyuncuların ortasından göğsünü yumruklayarak geçiyor. Bütün dikkatini beyaz forma giyen oyuncuların atışlarına odaklayan ve hiç kaçırmadan sayan izleyiciler gorili fark etmiyorlar bile! Okurken “yok artık” dediğinizi duyar gibiyim. NLP eğitiminde bizzat deneyimim olduğundan net olarak iddialara katılıyorum. Defalarca tekrarlanan deney, goril bilindiği için değiştirilen perde renginin fark edilmemesi ile de sonuçlanmış. Yoğun odaklandığımız konu haricindeki diğer ayrıntılara karşı kör olabiliyoruz.

En çok saklamak istediğini ortaya bırak, sözündeki gibi aşikâr olan görülmeyebilir.

Kitabı henüz bitiremediğimden gelecek ay devam etmeyi umuyorum.

 

Sağlık ve huzurla…

Nurkan ZAİM

Ekonomist, Profesyonel Koç