Bir Irmak Sevginin Hikâyesi…

,

İnsandaki duygularla suyun akışı arasında önemli benzerlikler bulmuşumdur hep. Irmakların doğuşu, büyümesi, zaman zaman kaybolup sızıntılarla akışını sürdürmesi, önüne bentler yapılması, bu bentleri her defasında aşması, faydası, zararı, hep daha ileriye gitme hedefi gibi daha birçok unsur; suyu (ırmakları), insanın hislerindeki gelişmelerle beraber aklıma getirir.
Yamaçlarda, dağların eteklerinde, vadilerde belirir çoğu kez ırmaklar.
Doruklara yağan karların erimesidir ilk damlaları.
Toprağın altında sabırla bekler berfinler.
Yağmurla arkadaş olur sonra; çoğalır, büyür, büyür, büyür…
Irmağın ilk emeği alın teridir bu bekleyiş, çoğalma ve büyüme.

Adını coğrafyasından alır ırmaklar ve bastığı topraklara hayat verir adıyla. Çiçeklerin tebessümünde, güllerin kokusunda, tabiatın dokusunda onun adı yazılıdır; görülmeyen ve bilinmeyen.

Gariptir, dosttur, sırdır bir ırmak suyun akışı…
Varmak istediği denizlerdir, okyanuslardır.
Hedefi en büyüğe ulaşmak; sevgilisine kavuşmaktır.

Zaman zaman suyun akışı durdurulmak istenir; bentlerle, setlerle, barajlarla. Mecrası, yönü, yatağı değiştirilmek istenir. Bir ırmak su, bütün bunlara sabırla direnir, bekler. Onun için önemli olan akmaktır. Sızarak da olsak akmak ve “sevgiliye” her şeye rağmen ulaşmak. Çünkü O, bütün ırmakların denize varmayı arzuladığını, hepsinin çabasının bu yönde olduğunu bilir.

Kendini deniz olmaya, denizlere ulaşıp benliğinin vuslatına saklar.
İkide bir dalgalanmaz, köpürmez…

Zaman zaman ortadan kaybolduğu bile olur bu yüzden. Fakat gözlerden uzak akışını sürdürür bir ırmak su. Toprağın altının üstünden daha hayırlı olduğunu anlamıştır sanki o dönemlerde… Yeniden toprağın üstüne çıkmak için bekleyişini, çoğalmasını, en önemlisi de akışını sürdürür.

İnsanın yüreğine de böyle düşer doruklardan kar taneleri gibi sevgiler.
Sarılıp sarmalanır şefkatle. Gizlenir insanların kem gözlerinden, kıskançlıklarından.
Korunur kin ve nefretten, tabulardan. Hasretle, gurbetle, vuslat ateşi ile yanan yürek sıcaklığında büyütülür ırmaklar gibi.

Bir ırmak suyun akışıdır sevgi, insanın damarlarında.

İnsanın içindeki çiçeklerin tebessümünde, güllerin kokusunda, tabiatın dokusunda hep birilerinin adı yazılıdır görülmeyen ve bilinmeyen.
Gariptir, dosttur, sırdır sevgi insanın yüreğinde…

 

Kimi zaman çile ve gözyaşı sıkıntısıdır; kimi zaman acı, keder ve elem.

Kaderi aynıdır bir ırmak suyun akışı ile sevginin…
Önüne çıkan engeller, zorluklar değiştirmez bunu.

Dayatmayla, yok saymayla, baskıyla, işkenceyle akışı durdurulamaz sevgilerin. Tıpkı trilyonlar harcanarak yapılan barajların, bir ırmak suyun akışını durduramadığı gibi.

Herkes çok iyi bilmelidir ki bütün ırmaklar denize akar.

Bir suyun akış hikâyesi ırmağın denize dökülmesine; yürek sıcaklığında büyütülen sevginin öyküsü ise insanın toprakla kucaklaşmasına kadar sürüp gider…

Osman Güzelgöz

www.osmanguzelgoz.com

Kızarmış Yeşil Domatesler

,

Doksanlarda oldukça ciddi bir hayran kitlesi olan Simpsons çizgi dizisini anımsarsınız. Ünlü animasyonda Homer ve Marge’ın komşuları, Hint asıllı karakteri Apu’nun nikâh töreni sahnesini çok sevmiştim

-Sana karşı dürüst olmak isterim, seni hiç tanımıyorum.

-Bu devirde böyle evlilik mi olurmuş, beşik kertmemle evlenmeyi pek istemiyorum.

-Birbirimizi hiç tanımıyoruz bile!

-İkimizde Amerika’da okuduk, Hint usulüne göre evlilik de neymiş!

-Tamamen yabancı biriyle evlenmek, tam bir delilik!

-En sevdiğin film, kitap ve yiyecek ne, hiç bilmiyorum.

Apu’nun sürekli söylenmesi karşısında gelin zor duyulan bir sesle “Kızarmış Yeşil Domatesler” diye cevap verir. Apu şaşkın şaşkın anlamaya çalışırken güzel Manjula gülümser ve “Üçünün de cevabı” der ve rahip nikâh törenini başlatır.

Fannie Flagg’ın ünlü romanı, Kızarmış Yeşil Domatesler, 1929 yılından 1985’e; yeniden 1985’den 1924’e yaşanan olaylar arası geçişlerinde çok başarılı; kanımca diğer dönem dramlarından farkı, zaman örgüsünün güçlü kadın karakterler ile işlenmesidir.

Tren istasyonunun kaldırılmasıyla günümüzde artık yaşam olmayan bir kasabada geçen olaylar, siyahi beyaz çatışmalarının en dramatik olduğu zamanlardaki kadınlar arasındaki dostluğun, romanın kahramanı olan diğer kadınlara verdiği ilhamı anlatıyor.

Başkahramanlardan biri olan Evelyn, çocukları büyüdükten sonra yolunu kaybetmiş, “kadınların özgürlük istediği o dönem beni çok geç buldu” sözleriyle kendini anlatan, çocukları büyürken değişen dünyaya ayak uydurmakta zorlanan orta yaşlı Amerikalı bir anne…

Eveyln’nin eşinin bakımevinde yaşayan annesine yapılan zorunlu pazar ziyaretleri sırasında sohbet ettiği yaşlı kadın, Ninny’nin gençlik anılarını dinlerken yirmili yıllara uzanan bir yolculuk…

Tren kazasında kolunu kaybeden oğullarına kolu için cenaze töreni düzenlemeleri, bu olaydan sonra ona çolak (kitapta kütük diye çevrilmiş) diye seslenmeleri ve Çolak’ın yaşıtları ile girdiği acımasız yarışlar okuyucuyu derinden etkileyen bir anlatıma sahip.

Annesine çok düşkün, babadan şiddet gören bir çocuğun, annesini aşığı ile yakalamasıyla yetişkin hayatında, savaş madalyalarına sahip, toplumda saygın bir yer edinmesine rağmen annesinde yaşadığı hayal kırıklığı yüzünden bütün kadınlardan nefret eden, onlara şiddet uygulayan bir adama dönüşmesi ve hiç beklenmedik, sıra dışı sonu…

Drama ve komedi unsurlarını başarıyla taşıyan roman Hollywood için de çok cezbedici bir senaryo olduğundan filmi, Aralık 1991 gösterime girmesiyle beyaz perde de epey ses getirmişti.

Sosyal medyada sıkça karşınıza gelebilecek park etme sahnesi ise Evelyn’i canlandıran Kathy Bates oyunculuğu ile çok beğenilmişti. Alış veriş için gittiği markette park etmek için beklediği yeri iki genç kız çevik bir hareket ile kapar. Evelyn’nin içinde yaşadığını düşündüğü Towanda’nın geri vitese takıp arabayı parçalaması ve çığlıklar atan genç kıza “senden daha yaşlıyım ve sigortam daha sağlam” diye bağırması izlenmeye değer gerçekten…

Önce kitabı okuyup sonra filmi izleyenler için film, oldukça başarılı sayılabilir. Benim gibi önce filmi izleyip yıllar sonra kitabı okuma sansını yakalarsanız, kadınlar arasındaki güçlü bağların kitapta çok daha derinlemesine işlendiğini anlarsınız. Kitabı elinizden bırakamama nedeni de kendinizi sürükleyici olaylar örgüsünün içinde hissetmenizdir.

Roman adını, bizim turşu için kullandığımız henüz kızarmadan toplanan yeşil domateslerin un ve yumurtaya bulanarak kızgın yağda kızartılması ile hazırlanan bir tariften alıyor. Elbette bütün zararlı yiyecekler gibi çok lezzetli olduğu kesin…

Günlük koşuşturma içinde hızla geçen zamana ayak uydurma çabası hepimizi yoruyor. Okumak bize, devam edebilme gücünü bulmamız için gerekli olan derin nefesi aldırıyor.

 

Sağlık ve huzurla

Nurkan ZAİM

Profesyonel Koç

Güçlü Soruların Gücü

,

Geçtiğimiz hafta bir uluslararası toplantıda çok sayıda katılımcıyla bir araya geldim. Toplantı programında güçlü soru sormanın önemine ilişkin bir bölüm vardı. Üçer kişilik gruplar oluşturduk; bir kişi kendisiyle veya yaptığı işle ilgili önemli olduğunu düşündüğü bir soruyu grupla paylaştı. Gruptaki diğer iki kişi sorulan sorudan yola çıkarak aklına gelen güçlü soruları sırasıyla sordu.  Çalışmanın kuralları arasında “Sorulara yanıt vermemek, varsaymamak, yargılamamak ve meraklı olmak,” vardı.  Süre bittiğinde sorusunu grupla paylaşan kişi kendisine yöneltilen sorular üstüne birkaç dakika düşündükten sonra sorusunun ilk halini gözden geçirdi ve tüm bu sürecin sonunda neler hissettiğini grupla paylaştı. Çalışmanın sonunda bir katılımcı gözleri dolarak “Bu çalışmanın yaşamımda bir dönüm noktası olacağını hiç tahmin etmezdim!” dedi. Bana gelince koçluk eğitiminden alışık olduğum için çalışma boyunca soruları kolaylıkla ve keyifle yönelttim. Bununla birlikte bana gelen sorular farkındalığımı artırarak kameramın bakış açısını genişletti. Peki birbirini tanımayan, dünyanın başka yerlerinden gelmiş kişilerin sorduğu sorular nasıl oldu da gözümüzü doldurup yaşamımızda dönüm noktası olacak kadar önemli bir farkındalık sağladı? Benim buna cevabım güçlü soruların gücünü anlamaktan geçiyor. Çalışma sırasında yaşadığımız sessizlik anları, beş duyumuzla hissedebildiğimiz ve hayal gücümüzü harekete geçiren sorular bizi o kadar etkilemişti ki farklı kültürlerden gelmenin bir önemi kalmamıştı.  Sadece kulağımızla değil kalpten dinlemek; çocuk merakıyla, varsayım ve yargılardan uzak sorular sormak bizi kendimize ve birbirimize yakınlaştırmıştı.

Dışardan bakıldığında basit bir çalışma gibi görünse de güçlü sorular aracılığıyla bir konuyla ilgili ne kadar farklı bakış açılarından yaklaşabileceğimizi görmek etkileyiciydi. Bu çalışma sayesinde güçlü soruların evrensel boyutunu, ilk kez karşılaştığımız insanlarla birlikte deneyimledik. Çalışma sırasında içimize ışık tutan sorular zihnimizi ve kalbimizi açarak bizi merak duygumuzla yeniden tanıştırdı. Bu çalışmaya katılmak  bana güçlü sorular sormanın yaşam boyu kendimize eşlik edebilme becerisiyle ilgisi olduğunu bir kez daha hatırlattı.

Güçlü soru sormak aslında bir kıvam tutturma becerisi. Her yeni günde geçmişten bugüne getirdiğimiz donanım ve bilgileri süzüp bunları deneyim ve sezgilerimizle harmanlıyoruz. Kendimizi tanımak, ihtiyaçlarımızı ve isteklerimizi anlamak için sorduğumuz güçlü sorular sayesinde kendimizle ve yaşamla bağ kuruyoruz. Kurduğumuz bu bağ da bize derin bir iç görü sağlıyor. Bu kıvamı tutturduğumuzda hem kendimizle hem de karşımızdakiyle daha rahat temas edebiliyoruz.

Güçlü sorular sadece koçlukta değil tıpkı toplantıdaki katılımcının deneyimlediği gibi yaşamın pek çok alanında yolumuzu açıp dönüştürücü olabiliyor. O zaman yollarımızın açılmasını kolaylaştırmak için belki de birlikte bu çalışmayı gerçekleştirmeyi deneyebiliriz. Katılmak isterseniz sizler de buyrun, gücünü içerden aldığımız, kendimize ve başkalarına sorduğumuz güçlü sorularda buluşalım.

 

Mevlüde Sahillioğlu

Senin İnovasyondan Ne Haber?

,

2012 yılıydı. Zor bir dönem geçiriyordum ve bildiğim en iyi baş etme yöntemlerinden biri olan kafamı gömüp çalışmanın bir ürünüydü. Çocuklara sıvı ilaç vermek için kullanılacak bir oral enjektör. Bir inovasyon yolculuğunun bir inovasyon hikayesinin adı. Yıllarca çocuk hastanelerindeki gözlemlerim, gözlemlerim sırasında zihnimde oluşan sorular ve bu sorulara yanıt arama çabamdı. Çabamın bir projeye dönüşmesi pek kolay olmamıştı aslında. Ben çok iknaydım ve inanıyordum gerekliliğine ama işin güç kısmı diğer kişileri de projenin gerekliliğe inandırmaktı. Çok şanslıydım ki bu süreçte çok değerli bilim insanları ile çalışma fırsatı bularak bu ekiple projenin önemli bir kısmını tamamladık. Tabi ki her girişim fikri gibi fikrin ticarileşmesi istenen nihai hedef gibi görünüyordu. Süreç içerisinde ürünün ticarileşmesi aşaması için çabalarım devam ederken o da benim hayatıma katkı vermek için çabalamaya başlamıştı. Ürün önce İtalya’da ödül aldı. Ardından benim girişimcilikle ilgili bir eğitime katılmamı sağladı ki bu eğitim bana bambaşka bir dünyanın kapılarını açtı. Yeni kavramlar, yeni eğitimler, yeni dostluklar kattı yaşamıma. Yaratıcılık, inovasyon ve girişimcilik yolculuğunun farklı duraklarında yer alan evrene olumlu katkı niyetinde olan birçok kişiyle tanıştırdı beni. Öğrendiğim yeni bilgileri konuyla ilgilenen öğrencilerimle ve meslektaşlarımla paylaşmak ve elimden geldiğince onlara rehberlik etme şansı verdi. Zaman geçiyor ürünün ticarileştirme çabaları hala devam ediyordu. Birçok firmayla görüşme süreçleri, hepsinde bir noktaya kadar gelip sonra geri dönmeleri sık sık yaşıyorduk, hala yaşıyoruz. Bu süreçlerin nasıl olmaması ve olması gerektirdiğini her seferinde öğretiyor bizim oral enjektör. Çok yakın bir tarihte bizim oral enjektör uluslararası bir ödül daha verdi ekibimize. İşte hikaye böyle devam ediyor biz onun ticarileşmesi için uğraşırken o da bize sürekli eğitim ve ödül vesilesiyle farklı pencerelerden dünyayı görebilme fırsatı vermeye devam ediyor.

Yaşadığım bu süreçte sıkı sıkı yaptığım işe sarılıp sevgiyle çabalarken sıklıkla karşılaştığım farklı niyetlerle sorulan sorulardan bazıları; “Senin inovasyondan ne haber?”, “Ne oldu enjektör işi?” .

Cevabı tüm niyetlere topluca ve biraz da uzunca bir yanıtla vereyim “Bir hayal kurar ve onun için çabalar emeklersiniz. Hele bir de hayalinizi hayal kurucularla birlikte kurabildiyseniz çok şanslısınız. Olumsuza ve hayal kovuculara kapatırsınız alıcılarınızı. Siz hayale bir yol çizersiniz o da kendine sizin hiç tahmin edemeyeceğiniz bambaşka bir yol çizebilir. Evet belki hayalimiz ticarileşmedi henüz ama belli ki bir yolu var bizim oral enjektörün yürümek istediği. O bizim elimizden tuttu biz de onun elinden tutmaya devam ediyoruz, devam ediyoruz yolculuğumuza, hikayemize… Peki “Sizin inovasyondan ne haber?”

Handan Boztepe

Valla Kanyonu Maceram…

,

Bu sayıda köşemi şahane bir sporcuya veriyorum… 14 yaşında gerçekten zor bir macerayı gerçekleştiren oğlum Arda Tekin Tezel… Arda’nın kaleminden kendi macerası…

Valla Kanyonu Maceram…

İnternette Valla Kanyonu diye arama motoruna yazdığınızda; “Barındırdığı riskler nedeniyle rehbersiz girmenin yasak olduğu Valla Kanyonu, dünyanın en derin ve geçişi en zor ikinci kanyonu olarak gösteriliyor. Küre Dağlarını binlerce yıllık bir süreç sonucunda parçalayarak oluşturduğu kanyon, 800 metre derinliğinde ve yaklaşık 12 km uzunluğundadır. Kanyonda çok sayıda doğal tuzakla karşılaşma riski bulunmaktadır. Küçüklü büyüklü 40’ı aşkın şelaleler, kayaların arasındaki girdaplar ve sifonlar da hayati risk barındırmaktadır. Bu nedenle bu konuda eğitimsiz kişilerin kanyona girmesi yasaktır.” gibi açıklamalarla karşılaşıyorsunuz.

Şimdi akla gelen ilk soru şu oluyor sanırım; Peki, yani?

Aslında benim için 2 yıl boyunca seçebilmeyi hayal ettiğim ve bunun için yola çıktığım hayalim…

2013 yılında bir gezi sırasında ailemle birlikte Küre Dağları içinde doğayla iç içe geçirdiğimiz ve görkemli Valla Kanyonuna sadece yukarıdan seyir alanından bakabildiğimiz o tatil bir çok şeyi fark etmemi sağlamıştı. Ben doğanın içinde olmayı seviyordum, tırmanmayı, inmeyi, yürümeyi, çadırda kalmayı… Ve 2017 yılında doğa yürüyüşleri ile de devam etti. Babam ile birlikte gittiğimiz grup doğa yürüyüşlerinde yaşım küçük olduğu için diğer yürüyenlerden daha rahat ve hızlıca tamamlayarak ilk bitiren de olunca daha çok eğlenmeye ve sevmeye başladım. Aslında kendim sutopu sporcusuyum ve zaten sporu çok sevdiğim için de farklı sporları denemek hep daha da heyecanlandırıyordu beni.

Babam kanyon sporunu araştırırken Kanyon Arama ve Kurtarma Derneği KAD’ın bir programı olduğundan bahsetti. Ben de gelmek istiyorum dedim ama daha 13 yaşında olduğum için bu sporun benim yaşıma uygun bir spor olup olmadığı konusunda soru işaretleri vardı. Buraya katılan kişilerin yaşları benden büyüktü ama babam yetkililerle konuşacağını söyledi. Dernek yönetiminden onay gelmesiyle, benim için çok heyecanlı serüven de başlamış oldu…

İlk eğitim Ballıkayalar ip iniş eğitimiydi. Babamla birlikte yepyeni bir serüven için Ballıkayalar iniş eğitimi için patika yoldan grup ile çıktık ve kayalardan aşağıya baktığımda gerçekten kafamda soru işaretleri oluşmadı değil ama tüm eğitim ekibi çok profesyoneldi ve bu çok güven vericiydi. Dümdüz bir duvar, sadece ip, dağcı kemeri ve Hasan hoca… Onunla birlikte ilk inişimi çok büyük heyecanla tamamladım. Bu çok keyifliydi… Hatta inanılmazdı…

Sonrasında o gün defalarca patika yoldan bile gitmek yerine, karınca gibi kayalardan tırmanarak ve lunapark eğlencesiyle tepeye çıktım indim, tekrar çıktım indim… Günün sonunda çok fazla denemiş ve deneyim kazanmıştım. Sonraki eğitimlere babamla birlikte katılıp artık Kanyon sporcusu olmuştuk…

Birçok kanyon aktivitesine daha katıldık, bazıları çok zordu bazıları da kolay ama doğa yürüyüşü yaptığımız zamanlarda sadece yukardan gördüğümüz Valla Kanyonu babamla benim için gittikçe daha merak ettiğimiz bir kanyon haline gelmeye başlamıştı. Sadece seyir terasına çıkmak bile gerçekten çok heyecan vericiydi. O ilk seyir terasından baktığımızda öylesine yüksek, çok büyük ve çok ulaşılmaz görünmüştü… Dünyanın en derin ikinci kanyonuydu…

Hedef belliydi ve tüm eğitimler, deneyimler bizi her geçen gün Valla’ya daha da yaklaştırıyordu. Uzun zamandır hazırlandığımız Valla Kanyonu geçişi için 2 Ağustos 2018 tarihinde Kastamonu ilinin Pınarbaşı ilçesinde Kanyon Araştırma Derneği (KAD) liderliğinde gerçekleştirilen festival için ailecek yola çıktık. Alana geldiğimizde çadırlarımızı kurduk ve artık heyecanlı süreç başlamıştı.

O günün akşamında kendimi artık tam da kanyonun eşiğinde hissettiğim bir toplantı yapıldı. Teknik bilgilerin verildiği bu toplantıda, artık her şey çok gerçekti. Bu kanyona özel malzeme çantalarının hazırlanması gibi konuların yanında, bizlere dikkat edilmesi gereken ekstra geçişler, oluşabilecek sifonlar, tehlikelerden bahsedildi. Bunlar biraz ürkütücü olsa da çok heyecan vericiydi. Bizlere bir de izin belgesi dağıttılar, sakatlanma, sakat kalma ve ölüm tehlikesi karşısında tüm sorumluluğumu ben üstleniyorum yazan bir kağıt… İşte en vurucu kısmı buydu benim için toplantının. “Tüm sorumluluk benim.” Tabii ki imzaladık ve o toplantıda biraz daha büyüdüm.

Bize anlatılan, geçeceğimiz kanyonun riskleri, ayrıca o kanyonda daha önce sifona kapılıp ölen sporcu ve riskler… Evet, bunları dikkatli olmamız, bir takım olarak davranmamız için bilmemiz gerekiyordu elbette ama tüm bunlar, bizim ertesi sabah Valla Kanyon’una girişimize engel olmadı. Çünkü çok güçlü bir ekip ile birlikte giriyorduk kanyona…

Her birimizde ihtiyaçlarımızı karşılayacak ekipman, teknik malzemeler ve paylaştırılmış ortak gıdalar için su geçirmez kanyon çantası vardı. İlk gün tahminimden daha az zorlandım çünkü genelde suyun içinde geçiş gerçekleşti ve çantalar da zaten yanımızda iple bize bağlı olarak suda yüzüyordu, iple iniş yeri azdı ama bir atlayış kısmında kanyon içerisinde gruptan birisi atlayış sırasında ayağını sakatladı. Tüm ekip için daha zorlu bir süreç başlamış oldu. Onun için özel bir ekip oluşturuldu, istasyonlar hazırlayıp iple geçirildi, herkes birbirine destek veriyordu, takım ruhumuzu hiç kaybetmedik ve sonunda kamp alanına geldik. İlk kamp alanına geldiğimiz zaman çok dik bir rampa ile karşılaştık ve o günün en zorlu kısmı, elimizle ipe tutunarak o rampayı çıkmak oldu. Ve nihayet 7 saat sonra biraz daha rahat nefes alıp, kuru kıyafetlerimizi giydik. Yere matlarımızı serdik, ateşimizi yaktık ve ilk gün yiyeceğimizi yedik. Karnımızı doyurduktan sonra yorgun bir şekilde uyku tulumumuza girip, uyuduk.

Hava öylesine güzeldi ki, oksijen oranı çok yüksekti, gece 03:00 civarlarında uyandım. Gözlerimi açtığımda gökyüzüne baktım ve öyle çok yıldız vardı ki, inanılmaz bir manzaraydı. Hiç ışık olmadığı için yıldızlar çok net görülüyor ve ışıl ışıl parlıyordu. Yorgun olduğum için gözlerim ağırlaşmıştı ve uykuya daldım…

Sabah uyandığında açıkçası hem hava soğuktu ve de hala uykum vardı. Çok erken saatte yola çıkmalıydık, hedefimiz hava kararmadan kanyonun bitirmek idi. Güzel bir şekilde kahvaltımızı yaptık, eşyalarımızı topladık, neopren kıyafetlerimizi giyip devam ettik. Yüksekte kamp alanı kurduğumuzdan tekrardan suya girmek için atlama yapmamız lazımdı. Biraz yüksek olmasına rağmen atladık ve yolumuza devam ettik. Kanyonun içi tüm zorluklara rağmen çok güzeldi, bir sürü farklı bitki, farklı yapıda taşlar ve farklı böcekler vardı. Aslında o gün herhangi bir böcekten korkmadığımı anladım, süründüğüm yerler oldu, tırmandığımız yerler oldu, iple iniş yaptığımız yerler oldu. Ve tüm bunları yaşarken içecek suyum da bitti… Ama şelalelerden akan buz gibi ve berrak su ile mataralarımızı doldurduk. Ve artık kayaların başladığı zorlu bir patikaya geldik. Yaralı arkadaşımız bu yolu öncesi gibi geçemeyeceği için orada yardım gelmesini beklemeye başladık. Bir ateş yakıldı, sonrasında bir grup ekiple biz yürümeye devam ettik. Taşlar çok büyüktü, taşları tırmanıp, atlayıp tekrar tırmanmak gerekiyordu. Sırtımızdaki yükler daha ağır gelmeye başlamıştı ve bu zorlu yolda, yolun bir an önce bitmesi için kalan son gücümle hızlı bir şekilde yola devam ettim ve karanlık basmadan bu maceralı geçişi tamamladım. Neredeyse kanyondan çıkan ilk birkaç kişiden biriydim. Benden önce gelen birkaç kişi dışında orada annem ve diğer içerdeki ekibi bekleyen yakınlarını gördüm.

Annem çok heyecanlıydı ve gururluydu, ben çok mutluydum… Evet yorgundum ama çok da enerji doluydum. Başarmıştım…

Annemle kucaklaştık, bana yiyecek verdi ve kuru ve temiz kıyafetlerimi giyip babamın gelmesini bekledik, hava kararmaya başladı. Bekleme süresinde, 4 kişi henüz kanyondan çıkmadığı için öncümüz ile kanyona tersten girerek hava kararmadan kalanları kontrol etmeye karar verdi öncümüz ve arama kurtarma ekibinden bir kişi ile yola çıktık ve onların yaktıkları ateş sayesinde onları bulduk ve birlikte geri döndük. Hava iyice kararmıştı ben de artık bitmiştim ama tekrar kanyondan çıktığımda artık çok sağlam bir anım vardı ve belki de hayatıma çok şey katacak olan bir deneyim yaşamıştım. Kanyondaki deneyim gerçekten çok zordu ve bir takım olmamız, birlikte hareket etmek bana çok şey öğretmişti. Artık daha kararlı daha istikrarlı ve daha cesurdum…

Ve Valla Kanyonu’nu 14 yaşında geçen en genç kanyoncu olmuştum…

Bana bu yolda destek veren aileme ve bana yol gösteren başta babam ve tüm Kanyon Araştırma ve Doğa Sporları Derneğindeki hocalarıma çok teşekkür ederim…

 

Arda Tekin TEZEL

Ma (*)

,

Ma (*)

* Sanskritçe anne (mother)

Ah!

***

Ateş oldun, içimde yanıyorsun Annem!

Yaş oldun, gözümden akıyorsun Annem!

***

Ben sandım ki, yedisi, kırkı, elli ikisi geçince acı da hafifleyecek, geçecek.

Öyle olmuyormuş.

Zaman geçiyor, acı geçmiyor. Sadece biçim değiştiriyor. Alev alev yanan bir ateşten, için için yanan bir kora dönüşüyor.

Dönüşen ve dönüştüren bir acı.

***

Sen gittiğinden beri -mış gibi yapıyorum Anne.

Hayat devam ediyormuş gibi.

Ölenle ölünmüyormuş gibi.

Allah sıralı ölüm versinmiş gibi.

Zaman ilacıymış gibi.

Unutmuş gibi değil ama bir anlığına bile olsa avunmuş gibi.

Çok sevdiğin demli çayı içerken boğazım düğümlenmiyormuş gibi.

Özleminle başa çıkabiliyormuş gibi.

Hasretin bir bıçak olmamış, ruhumu, kalbimi oymuyormuş gibi.

Nefes alıyormuş gibi.

Yaşıyormuş gibi.

-mış gibi.

***

İnsanın eşya kadar hükmü yokmuş.

Sen gittin, eşyaların kaldı.

İzlerin duruyor bende.

***

Bugün doğumgünün Anne.

Seni toprağa verdiğimiz dokuz ayı geçti. Bizi karnında taşıdığından daha uzun zamandır toprak ananın koynunda yatıyorsun.

Yaşlı ve hasta bir kadının ölümü değil yasını tuttuğum. Aksine senin daha mutlu ve huzurlu olduğuna, daha iyi olduğuna eminim. Böyle yaşamayı istemezdin zaten, ben de istemezdim.

Anne-kız olarak yaşayamadıklarımızın yasını tutuyorum ben. Yarım kalanların.

Evet, Annemi çok özlüyorum. İçim sızlıyor. Ama yakın bir zamanın özlemi değil bu, hastalıkla mücadeleyle geçen senelerin, belki de bir ömrün özlemi.

***

Rüyalar rahat vermiyor. Uykularımın tadı yok.

Tarihi bir binadayım, müzeye benziyor içerisi. Sanat eserlerinde senden izler var, bazen bir heykele takılı kalmış bir fular, bazen bir tabloda seni anımsatacak bir iz… İpuçlarından seni bulmaya çalışıyorum Anne, oradaymışsın güya, varlığını hissediyorum.

Labirent gibi galeriler arasında koştururken tekrar başladığım noktaya geliyorum. Anlıyorum ki binanın her yerini dolaşmışım ama sen yoksun… Olduğum yere çöküp hıçkıra hıçkıra Anne diye ağlıyorum.

Uyandım.

***

Kalbi aynı yerden yaralı, çok sevdiğim bir arkadaşım yazmıştı; annesi varken kendisinin ne güzel olduğunu… Okuduğumda içimden bir şey kopmuş, burnumun direği sızlamıştı.

Ne var ki, hayat beni aynı yarayla örseleyince anladım ancak, tam olarak ne demek istediğini.

Sen varken ben ne güzelmişim Anne. Senin yokluğunda gülüşüm dudaklarımda dondu, gözlerimin ışıltısı gitti. Ne saçlarım eskisi gibi parlak, ne de en sevdiğim elbisem yakışıyormuş gibi geliyor artık.

***

Benim Annem Zümrüdü Anka kuşu. Küllerinden doğar yeniden, yeniden…

“Ölürse ten ölür, canlar ölesi değil.”

-Yunus Emre

***

Sana ait bir defter bulmuştum Anne. 1960 tarihli. 18 yaşındayken gittiğin Ankara okul gezisinin günlüğü. Aralarda sevdiğin şarkıların sözlerini ve şiirleri de yazmışsın… Senden yıllar sonra ben de aynı şarkıları, şiirleri defterlerime yazıyordum. Ben kendimi hep babamın kızıyım diye düşünürdüm, bu kadar senin kızın olduğumu bilmiyordum Anne.

***

Küçükken, lojmanlarda rastlayanlar sorardı, ‘Yoksa sen Gülten Hanım’ın kızı mısın?’ diye.

Evet, ben Gülten Hanım’ın kızıyım, ismim Ayşe.

***

“Kendine iyi bak. Bir daha hiçbir ana doğurmaz seni. Bir daha hiçbir cihan bulamaz seni.”

-Ahmed Arif’ten Leylâ Erbil’e Mektuplar

Biliyorum Anne, biliyorum, sen beni merak etme.

 

Sıdıka Ayşe Banaz

 

Patronlar Neden Rakamların Efendisi Olmalı?

,

Sanırım katılacaksınız, birçok patron şirketiyle ilgili en çok iki rakamla ilgilenir, Ciro ve Kar. Bunlara belki bir de müşteri sayısı eklenebilir. Ne dersiniz, bu üç rakamı bilmek bir patron için yeterli midir? Geriye kalan tüm detaylar muhasebecilerin ve mali müşavirlerin mi işidir?

Merak etmeyin, sizi rakam, muhasebe derken, hesap kitap işlerine sokmaya niyetim yok. Bir patrondan beklenen de zaten bu değil, ancak başarılı bir patronun kendisinden beklemesi gereken, şirketindeki hangi rakamların efendisi olması gerektiğini bilmesidir. Bilmek her zaman bizzat yapmayı gerektirmez, bununla birlikte bu bilgiyi üretecek sistemin kurulmasını sağlamak mümkündür öyle değil mi? Öncelikle tecrübe ile sabittir diyebilirim ki, KOBİ ölçeğindeki birçok işletme için, ciro ve kar dahi en iyi ihtimalle aylık olarak hesaplanmakta ve patronlar bu rakamlara zaten iş işten geçtikten sonra vakıf olabilmektedir. Yani rakamlar, şirketin geçmişini takip etmek için kısmen kullanılmaktadır.

Bunun neresi yanlış diyebilirsiniz. Elbette, şirketin geçmişini takip etmekte herhangi bir yanlış yok. Bununla birlikte, ciro, kar ve müşteri sayısıyla birlikte başka rakamların da, şirketinizin geleceğini yaratmaktaki gücünü keşfettiğinizde, neden daha önce yapmadık diye çok hayıflanacağınızı garanti ediyorum.

Neden mi dersiniz? Şirketin yönünü tayin etmekte kullanacağı göstergelerin olmaması, birinin karanlıkta el yordamıyla yolunu bulmaya çalışırken sağa sola çarpması, yara bere içinde kalması ve üstelik nereye ulaşacağının ve hatta hayatta kalacağının garanti olmadığı bir sona gitmesine benzer. Ne yazık ki KOBİ’lerin yüzde ellisi için bu yol kuruldukları ilk yıl, kalanların yüzde sekseni için ortalama 5 yıl içinde uçuruma çıkıyor.

Halbuki çözüm gerçekten hiç de zor veya uzakta değil. Yapılması gereken, şirkete özel bir gösterge paneli kurmak, panelde yer alması gereken ibrelerin ne olması gerektiğine karar vermek ve gidilecek yola göre hedefler koymaktan ibaret. Bu metaforun şifresini şu şekilde özetleyebilirim, temel performans kriterlerini takip etmenizi sağlayacak, şirketinizi ve ekibinizi hedeflerle yönetmenize imkân verecek bir bütçe ve raporlama sistemi kurmak inanın çok ama çok fark yaratıyor. Bir de elbette müşteri sayısı, ciro ve karınızı arttırmak için ölçmeniz gereken diğer rakamları bilmeniz.

Bu şekilde, bir patron olarak hem tüm önemli rakamların ve doğru kararların hem de şirketinizin, gerçek efendisi olabilirsiniz, hiç şüpheniz olmasın.

Tüm müşterilerimize bir telkinimiz var; ölçmediğiniz hiçbir şeyi geliştiremezsiniz. Büyük adımlar atmadan önce, doğru stratejiyi uyguladığınızdan emin olmak için, küçük ölçeklerde test edip ölçmeyi mutlaka uygulamaya koyun. Aksi taktirde, büyük kayıplarla karşılaştığınızda veya beklediğiniz sonuca ulaşamadığınızda, bir başka seçeneği denemek için kaynaksız kalabilirsiniz, öyle değil mi?

Hepimiz çok sık kullanırız, nasıl ki gözler kalbin aynasıdır ve onlar yalan söylemez, gösterge paneli de şirketinizin aynasıdır ve asla sizi yanıltmaz.

ActionCOACH Global’in kurucusunun yüzde yüz katıldığım bir sözüyle noktalamak istiyorum. “5 yıl içinde nerede olacağınız kimlerle iletişim halinde olduğunuza, okuduğunuz kitaplara ve aldığınız AKSİYONLARA bağlıdır.” Umarım bu yazıyı okuyan, henüz bir gösterge paneli olmayan ve bahsettiğim üzere 5 yılın sonunda uçurum riski olan her patrona, aksiyon alması için ilham vermiş olurum.

Sevgiyle kalın,

 

Belma Öztürk Gürsoy

ActionCOACH İşletme Koçu

Hareketlerdeki Tavır

,

Eylemi yapış şeklimiz, o an içinde bulunduğumuz enerji alanıdır.

Enerji alanımız hareketimizin kalitesini tamamen etkiler.

Eril-Dişil denge bakış açısıyla örnek verirsem eğer sanatla uğraşmak, sanat eseri yaratmak, renklerle vakit geçirmek dengeli dişil enerji alanına aittir.

Yani kişi sanatsal bir üretim içinde iken dengeli dişil alanda hareket ediyordur.

Ancak bu alanın enerjisinden faydalanabilmek için kişinin dengeli dişil alan özelliklerini de bünyesinde barındırıyor olması gerekir.

Yapacağı ürünün güzelliğine, renklerin uyumuna, başkaları tarafından beğenilip beğenilmeyeceğine yani sonuca fazlasıyla takılan kişi dengeli dişil alanda yıkıcı eril enerji tavrı sergiliyor olabilir.

Bu çakışma bir süre sonra kişinin yaratıcılığına, ilhamına ket vuracaktır.

Dengeli dişil alandaki renklerle vakit geçirirken ancak sonucu düşünmeden yaratım sürecinden keyif aldığımızda boyaların, malzemelerin dokusuna, kokusuna kendimizi bırakabildiğimizde bünyemize dengeli dişil enerji çekebiliriz.

Hareketlerdeki tavır bu anlamda çok önemlidir.

Yemek yaparken, çalışırken, çocuklarla vakit geçirirken, kitap okurken, yoga yaparken, meditasyonda tavrın nasıl?

Tavrını farkeden kişi tüm döngüsünü farkedebilir.

 

Kendini gözlemlemek isteyenler için;

Bir beyaz kağıt ve biraz boya alarak boyamaya başla.

Renklere takılıyor musun?

Süreçten sıkılıyor musun?

Sonuç senin için ne kadar önemli?

Ah bir de mavi boya olsaydı diyor musun?

Yaratıcılık senin için tam olarak ne demek?

 

Ben bugün için dengeli dişil alana ait olan yaratıcılık, sanat, renkler özelliğine ait bir örnek verdim

Örnekler sonsuz.

Dengeli Eril ve Dengeli Dişil alana ait her özellik için bu çalışma yapılabilir.

Ve elbette bu istikrar gerektiren bir çalışma şeklidir.

Belki de beyaz kağıtlar ve boyalar masamızda uzun zamanlar kalmalıdır.

 

Didem Öztabak

Hindolog ve Yaşam Koçu
www.didemoztabak.com

Ayna Ayna

,

“Herkes kendi yolculuğunun sırrını kendi aynasına sırlar. İnsan kendine tuttuğu aynayla yolunu bulur. Ayna, yüzümüzün uğultusudur…”

Murathan Mungan

Murathan Mungan’ın eşsiz lezzetteki birçok başka öyküsü, romanı, şiiri, denemesi bir yana, Üç Aynalı Kırk Oda’nın ikinci öyküsü olan Aynalı Pastane’si bir yanadır… Mungan, ayna metaforunu döndüre çevire, içine okuru da ala ala, tadına doyulmaz lezzette kullanır.

Ayna gerçekten de farkındalık kapısını açarken kullanabileceğimiz basit ama büyülü bir anahtardır. Aynanın günlük yaşantımızda ve kültürümüzde olduğu kadar, kendimizle ve başkalarıyla ilişkilerimizde ve elbette koçlukta izleri vardır. Üstüne okumaktan, atölyelerde ve eğitimlerde söz etmekten keyif aldığım, ayna bağlantılı sosyal psikoloji kuramlarından birisi, Ayna Benlik kuramıdır.

Ayna Benlik, Amerikalı hümanist sosyolog Charles Horton Cooley’in 1900’lerin başında ortaya attığı bir kuram. Bireyin benlik algısının, diğer insanların onu algılayışından yansıyarak oluştuğu düşüncesini savunuyor. Sosyal etkileşim içinde çoğumuz kimi zaman, “diğerlerinin gözünde neysem oyum” diye düşünmeye meyledebiliyoruz. Yani temel noktası, davranışlarımızı belirleyen şeyin; kendimize ilişkin algımız kadar, başkalarının bize ilişkin fikirleri ve beklentileri olması…

Benlik duygumuz, hayat boyu karşılaştığımız ve özellikle çocukluk döneminden itibaren algıladığımız her tepki ile, adeta bir mozaik gibi şekilleniyor. Biz büyürken bizimle nasıl konuşulduysa, bize nasıl davranıldıysa, yetişkin olduğumuzda biz de kendimize, hatta büyük olasılıkla ailemize, aynı şekilde muamele ediyoruz.

Sevginin esirgendiği, çatışmaların çok olduğu bir ortamda büyürsek, yetişkinliğimizdeki iç sesimiz de büyük ihtimalle “sevilmeye layık değilsin” şeklinde otomatik düşünceler içerebilir. Zedelenmiş özgüvenimiz bizi içten içe yaşam boyu yaralayabilir. Tam tersi durumda, sevginin ve güvenin açıkça sunulduğu, çocuğun yeteneklerinin ve geliştirebileceği yönlerinin kendisine içtenlikle, yargılanmadan, etiketlenmeden söylendiği bir ortam söz konusuysa, tahmin edebileceğimiz gibi, resim bambaşka olur. Üstelik her şey iki uçta olmak zorunda da değildir. Dışarıdan bakınca büyük olasılıkla “normal” görünen, sevginin var olduğu, söylendiği, ama koşullara, karşılaştırmalara bağlandığı aile dinamiklerine sıklıkla rastlanır. Benzer şekilde, küçüklüğümüzden bu yana, kişisel ve kolektif bilinçaltımıza kodlanmış bazı kalıplar; “elalem ne der”ler, “kızlar gülmez, erkekler ağlamaz”lar, bizi maalesef çok uzun yıllar baskı altında tutabilir.

Ancak, kendimizle çalışmayı göze alır, tüm bunların farkında ve bilincinde olursak, aynı sosyal aynalar çok faydalı da olabilir. Her gün, her etkileşimde, kıymet verdiklerimizin bize tuttuğu aynalar, eğer görebilirsek, kimliğimize, ilişkilerimize dair büyük ipuçları taşır.

Kapsamlı bir içebakış edinebilmek ve gelişmek, güçlü yönlerimiz, yeteneklerimiz, değerlerimiz kadar; hatalarımızı, eksikliklerimizi, incinebilir yerlerimizi de açık bir kalple görebilmektir. Kendi aynanla barışmak, olanı olduğu gibi kabul etmektir.

Aynalı Pastane’de, Muştik’in Aliye’ye söylediği gibi belki de;

“Sen farkında olmasan da bunca zaman içinde ayna öğretmiştir sana öğreteceğini. Kendini aynaya bırak sen! Aynanın yollarına, zamanlarına, maceralarına güven!”

 

Sevgiyle kalın.

 

Çiğdem Eren Kiziroğlu, ACC

Profesyonel Koç, Eğitmen

Yağmuru Dost Bilirdi Çocuklar

,

Yağmur nisan ayının en iyi dostudur. Çocukların neşesi, eğlencesi ve en büyük sevincidir. Çoğu kez aniden gelir, büyüleyici pırıltısıyla hemencecik yağıp geçer. Kimi zaman günlerce, uzun uzun, sesli sesli yağar. Bahar dallarında yapraklar çatırdar, su damlacıkları çiçeklere gömülür. Mis gibi ince bir parfüm sarar ıslak çimenleri. Bir bakarsın iki gri bulutun arasından gün ışığı göz kırpar, nemlenen kalplerimiz ısınır. Yağmur nice seneleri tazelerken, ruhumuzu taneleriyle adeta eritiverir. Çocuklar yağmurlarının çisil çisil yağışına doyamaz. Yeşil, pembe, mor bahar tüm ıslaklığıyla kırlara yayılır.

Dışarıda delice düşen damlalar hem yaşama sevincimizi canlandırır, hem de camlara üşüşen buğular içimize bir hüzün salar. Duvarlara çarpıp inen su tanelerinin düşüp kaldırımlara her savruluşunda; yağmurun her katresinde yüreği üşüyen insan bazen bir fanilik hisseder. Sanki sonu gelmez maviliklerde, yağmurlar ruhumuzu yıkayıp geçerler. Yağmurlardan sonra güneş açar. Mutluluk renklerinden bir gökkuşağı belirir.

Öyle inanırız ki; bereket, şifa ve uğur getirmek üzere yağmurun üç olağanüstü gücü vardır. Eğer zamanında yağmazsa kıtlık olacağını düşünürüz. Nisan yağmuru doğanın ilacı, dergâhların zem zem suyu, bolluk ve bereketin simgesidir. Nisan yağmurlarıyla yetişen yemlik, madımak, kuşkuş, ebegümeci, ısırgan gibi bitkilerin yapraklarından yapılan yemekler yenilirse o yıl hasta olunmaz derler. Nisan yağmurları için, eskiler “istiridyenin içine düşerse inci, yılanın ağzına düşerse zehir olur” derlermiş. İnsanlar farklı mı sanki. Kimi bize mutluluk verir, kimisi acı bir iz bırakıp gider.

Isınan iklimi, yağmurları izler güller. Leylaklar, nergisler açmaya yüz tutar. Dallarda bademler, erikler ilk meyveye tutulur. Nisan ortasından itibaren yavaş yavaş ılımanlaşır denizler. Bedri Rahmi Eyüpoğlu; baharı getiren nisan için “Yılda bir kere çıldırır ağaçlar sevincinden, Rabbim ne güzel çıldırır” der. Sezai Karakoç sevgilinin gülmesini şu güzel sözlerle vurgular: “Ve güldün, rengârenk yağmurlar yağdı” Cahit Zarifoğlu, her damlasıyla bizi serinleten yağmurun içindeki sevginin sıcaklığını şu dizelerle öylesine derinden vurgular ki: “bir çiçek bahçesinde geceye durgun kalışın yağmur sıcağı gibi/Öptüm sonsuz gidişinden saçlarının seyriyle seni”.

Çocuklar aslında yağmurlu günlere yakışır. Anne, baba, çocuk yürüyerek bir şemsiyenin altında birleşir. Nisan yağmurlarında insan sevdikleriyle ilkbahardan birkaç gün çalar. Doğa ile iç içe olmak doyumsuzdur. Baharda, uzayan günlerin can alıcı güzelliklerini keşfetme zamanı yağmurlarla gelir. Yağmurlar altında bir suyun başında olup damlaların hareler oluşturarak suyla bütünleşmesini izlemek kadar harika ne olabilir? Nisan yağmurları bize baharı sunar, hayatı güzel biçimde yaşamamızı sağlar.

Ancak günümüzde yağmur alıp götürüyor çocukları. Aniden bastırıp şehirde sel oluyor, tekrar tekrar üzüyor insanı. Çünkü yağmurların ince ince sinebileceği bir karış toprağı kalmadı. Modern, çağdaş olması için çaba gösterilen Türkiye’de tüm bu güzellikler çoktan kayboldu. Oysa topraklarımız yaratılmış varlıkların içerisinde en merhametli olanıydı. Şiddetli yağmur altında korunacak yer arayan verimli topraklar merhametten yoksun fuzuli yere betonlara gömüldü. Toprağın üzerine gökdelenler dikerek insanların kullanımına sunuldu. Yağmur sularının sızıp işleyeceği bir karış betonsuz alan bırakılmadı. Sokak ve caddeleri seller kaplıyor, yolları ve köprülerin altını su birikintileri tutuyor, hatta köprü ve geçitler çöküyor, trenler devriliyor. Semtleri, mahalleleri, işyerlerini ve evleri su basıyor. Kara bulutlar, gök gürlemeleri, şimşekler şimdi çocukları korkutuyor.

Doğanın dengesi insan eliyle bozulduğu için, on beş dakikalık yağmurlarda her yeri su basıp hayatı felç ediyor. İnsanları, arabaları, ne varsa önüne alıp sürüklüyor. Yollar bir nehre dönüşüyor. Şehrin sakinleri su birikintisinden çıkamıyor. Yağmuru dost bilen çocuklar özlemle bekledikleri güzel yağmurlardan sevinmek bir yana korkar hale geliyorlar. Bayılarak izleyecekleri gökkuşağını izlemeye dışarı çıkamıyorlar. Huzur veren, o romantik olanı değil, şimdi kuşkulu, endişeli, korkunç yağmurlar yağıyor. Gökler bir savaş varmışçasına patlıyor.

Oysa çok fazla değil bir çeyrek asır önce; dizelerde ifade edildiği gibi, yağmuru bir sevgi, bir ışık, bir nur, dost bilirdi çocuklar.

Yağmuru Dost Bilirdi Çocuklar

alnımızda başlardı ince ince

başıboş sağanak olur dinerdi

iner iliklere, ruha işlerdi

yağmuru dost bilirdi çocuklar

 

damla damla, sanki doğal bir inci

sular dağdan takla makla kopar

doğardı üstünde yaşam sevinci

yağmuru dost bilirdi çocuklar

 

varoşlarda bir yangın yeri doğar

bulutlar şimşek yıldırım patlar

toprağı, kaldırımı sevince boğar

yağmuru dost bilirdi çocuklar

 

sicim gibi iner gri boncuklar

besler yeşertirdi tüm umutları

caddeyi, sokağı, aşmazdı sular

yağmuru dost bilirdi çocuklar

 

Ali Akça