Dünyayı Nasıl Kurtarırız?

,

Ben büyürken enflasyon rakamları yüksekti, bu yüzden üniversite 1. sınıfta ‘’ekonominin en büyük sorunu nedir?’’ sorusuna ‘’enflasyon” cevabını vermiş ve ekonomiden sınıfta kalmıştım. Ertesi sene ekonominin en büyük sorununun ‘’kıt kaynaklar’’ olduğunu öğrendim, o zamanlar sanki bana dünyanın da en büyük sorunu buymuş gibi geliyordu. Bugün ise dünyanın en büyük sorununa cevabım farklı.

Evet, kıt kaynaklar gerçekten ekonominin en büyük sorunu ve biz insanlar yıllardır buna çözüm bulmaya çalışıyoruz. Özellikle son 100 yıldaki gelişmelerle yeni kaynaklar bulduk, verimliliği artıracak teknolojiler geliştirdik, düzgün kaynak paylaşımı için yönetim sistemleri kurduk. Bütün gelişmelerin sonucu olarak ortalama ömrümüz uzadı, oturduğumuz yerden alışveriş yapıyor, hatta flört bile edebiliyoruz, şanslı olanlarımızın gündelik yaşamları daha konforlu. Diğer taraftan insanlık olarak yaşadığımız temel sorunlar hala aynı: Savaş, açlık, doğanın yıkımı gibi dertlerimiz devam ediyor, belki sadece biraz şekil değiştirdi. Biz insanlar ileride başka gezegenlerde kaynaklar keşfedip kullansak ve kolonileşsek de böyle gittiğimiz sürece bu insani sorunların çözülmeyeceğini; bizim de hala kıt kaynaklardan ve nüfustan şikayet etmeye devam edeceğimizi düşünüyorum.

Çünkü biz savaşlara, açlığa, doğaya ne kadar üzülsek de bu dertler başımıza direkt iş açmadıkça genellikle önceliğimiz olmuyor. Biz insanlar, liderler, kurumlar, yine kendimizin kurduğu bu büyük sistemin içinde kendi varoluşumuzu garantilemenin ve hatta büyütmenin peşine düşüyoruz.

Çocukluğumuzda, tüm bunların peşine düşmeden önce hayallerimiz ve heyecanlarımız vardı; sonrasında korku ve kaygılarla tanıştık. Zaman içinde ise büyük bir kısmımız için korku ve kaygılar, hayal ve heyecanlara üstün geldi. Hayallerini amaca dönüştürmüş girişimcileri, bireyleri ve idealistleri biraz ayrı tutuyorum. Çoğumuz, ‘geçimimizi sağlayalım’, ‘evimizi arabamızı alalım’, ‘çocuğumuzu okutalım’ larla başlayıp zaman içinde kendimizi oyuna kaptırdık. Eski naif hayallerimizi unuttuk, onları beslemediğimiz için çocuksu halleri ile güdük kaldılar.

Evet, sistemin büyüklüğü, işleyişi, dinlediğimiz haberler, okuduğumuz makaleler, liderlik koltuklarına bağımlılık geliştirmiş yöneticiler (böyle olmayan lider de var ve çok saygıdeğer buluyorum) korku ve kaygılarımızı genellikle besler; böylece önceliğimiz her zaman kendimizi korumak ve kurtarmak olarak kalır. Hatta belki biz de başkalarının kaygı ve korkularını besleyenlere dönüşürüz. Varlığımızı büyütmenin yolu çoğumuza sistem içindeki dikey basamakları çıkmak gibi görünür. İşte tüm bunların sonucu olarak da yine kendi yarattığımız örgütlerin (STK’lar dahil), ülkelerin ve birliklerin hemen hemen hepsinde çıkar ve ego çatışmaları, köşe kapmaca devam edip gidiyor. Biz çocukluğumuzun cennetini beslemediğimiz için cennet vaadi ancak dinlerde ve ütopyalarda yer bulabiliyor.

‘’Biz bireyler olarak işi gücü bırakıp kendimizi insanlığa mı adayalım yani’’ gibi itirazları duyar gibiyim. Önerim olan çıkar yolu, 3 maddede hem bireyler, hem liderler, hem de örgütler için özetlemeye çalışacağım.

1. İçinde bulunduğunuz sistemin sanal olduğunu unutmayın:

Psikolojideki tanıma göre iç çatışma, kendimiz olmakla sisteme uymak arasındaki gidiş gelişlerimizdir. Çoğumuz bu çatışmayı içimizde farklı şiddetlerde yaşarız, genelde de nasıl işin içinden çıkacağımızı bilemeyiz.

Konu şu ki, Harari’nin de dediği gibi örgütler ve devletler, işbirliğine yönelik yarattığımız sanal sistemlerdir. Bizler bu sistemlerin içinde oyunlarımızı oynarız. Bunların sanal olduğunu unutup gerçek sanmak, kendimizle olan bağımızı zayıflatır ve gerçeklik algımızı şaşırtır.

Gerçek büyüme, kendi iç dünyamızın ve manevi varlığımızın gelişimidir. Ancak buradaki gelişim bizi doyuma ve huzura ulaştırabilir; bazen dışa doğru sistemleri değiştirecek şekilde etki de yapabilir. Bunun tarihte Ghandi, Atatürk, Martin Luther King gibi çok sayıda örneği vardır. Bu kişiler, önce kendi bireysel gelişimlerini sağlamış, maneviyatlarını yükseltmişlerdir. Sistemde en tepeye yerleşmeleri, büyük ruhsal varoluşlarının vücut bulmuş hali gibidir.

2. Kendi cennetinizi hayal edin ve onu büyütün:

Biz hala 2 milyon yıl önceki beynimize çok benzer bir beyne sahip olduğumuz için korku ve kaygıya duyarlıyız. Bu duygular, özellikle ilkel çağlarda bizim hayatta kalmamızı sağladı. O yüzden bu iki duygumuz çok güçlüdür ve çok az miktarı bile genellikle ortama yayılıp soluduğumuz havayı zehirlemeye yeterlidir.

Oysa hayaller çoğunlukla uçucudur, sürekli beslenmeleri ve geliştirilmeleri gerekir. Cennet belki hep dini veya ütopik bir vaat olarak kalacak. Bunu bilseniz de kendi ütopyanızı içinizde besleyin ve yaşatın. Dünya üzerinde hükmünüz varmışçasına dünyayı değiştirme hayali kurabilirsiniz. Kaldı ki kendi iç dünyanız üzerinde sadece sizin hükmünüz var. Unutmayın ki sizi kendi cennetinizden ancak kendiniz kovabilirsiniz.

Kendi iç cennetiniz ve hayaliniz varsa, gerçekten vizyoner bir lider olabilirsiniz ve insanları sürükleyebilirsiniz. Motivasyonu bazen korku ve kaygı ile sağlamak da mümkündür. Fakat bunu yaptıkça bilin ki savaş, yıkım devam edecektir.

Kurum, örgüt veya devletseniz bana göre en büyük gücünüz, hayal ettiğiniz ve sunmaya çabaladığınız cennettir.

3. İnsani değerler belirleyin ve bunların etrafına şekillenin:

Hayallerimizdeki cennetten türettiğimiz değerler, yarattığımız sanal dünya ile kendi iç cennetimiz arasındaki köprümüzdür.

Değerleri bir kenara bırakıp, başımıza gelen olaylar bazında her şeye tek tek karar vermeye çalıştığımızda hayat çok ikircikli olabilir. Karar bekleyen her durum ve olay yeni bir tartışma konusu, ruhumuzu yiyen yeni bir çatışma haline gelebilir. Ayrıca her biri bizi bu sanal oyunun içine daha çok çeker ve onu daha gerçek sanırız. Bazen de ‘’bir kereliğine’’ diye düşünüp, çok değer verdiğimiz şeylere karşıt kararlar alırız. İşte bu, kirlenmemizin başlangıcıdır. Çoğunlukla bu ‘bir kere’, içimizdeki bir sınırı geçmemizi sağlar ve devamının gelmesini kolaylaştırır. Kendimizi kaptırdığımız oyunun içinde neye değer verdiğimizi unuttuğumuzda, iç dünyamızı gittikçe daha çok kirletme riskini taşımaya başlarız. Bu da iç çatışmamızı artırır.

Liderseniz ve değerlerinizi net ortaya koyup temsil etmiyorsanız, benzer süreci ekibiniz, kurumunuz, ülkeniz içinde yaşarsınız. Sonu gelmeyen olay bazlı tartışmalar, her yeni çıkan değişimin etrafındaki bitmeyen bir girdap, ne olduğu belli olmayan bir ahlak sistemi, insanlara farklı muamele sonucu ayrışmalar gittikçe artar. Sonuç yine savaş ve yıkımdır.

Örneğin ‘’insanlar arasında ayrımcılık yapmamayı’’ bir değer olarak koyduğunuzu düşünün. Artık kararları almak veya çatışma halinde tarafınızı belirlemek de daha kolay olacaktır. Siz hangi durumda ve ne pahasına olursa olsun ayrımcılığı reddeden tarafta olacaksınızdır. Konuların tekrar tekrar tartışılması gerekmez. Bir liderseniz ve bu değerinizi anlatıp tavizsizce yaşatıyorsanız, ekibiniz de bu tür bir konuda ne sizinle, ne de kendi aralarında tartışmaya girmez. Şimdi büyük bir kurumun değerinin ‘’çevreye zarar vermemek’’ olduğunu ve kurum liderlerinin bu değeri sonuna kadar savunacak iç bütünlükte olduğunu düşünün. Atılan her adımın çevreyi korumaya yönelik olması sizce nasıl olurdu?

Koruyup temsil ettiğiniz insani değerler sistemi, iç cennetimizi koruyan ve onun kirlenmesini önleyen gardiyanlar gibidir. Cehennemin zebanilerinden sizi ancak cennetinizin değerler sistemi koruyabilir.

Gördüğünüz gibi önerilerimin hepsi, bireysel ve ruhsal gelişime dayanıyor. Kanımca insanlığın en büyük sorunu, bu gelişimin eksikliğidir ve gerçekten ileri gitmenin yolu buradadır. Dünyayı kurtarmak, kendimizi kurtarmakla başlayacaktır. Liderlerin etki alanları geniş olduğu için kendilerini geliştirmelerinin etkisinin de daha çok olacağı inancındayım. Ruhsal gelişimini dağlara yerleşip insanlardan uzaklaşmaksızın gerçekleştirmeye çalışan, kaynayan kazanın ve zehirli atmosferin içinde her şeye rağmen hayallerini ve insani değerlerini koruyan liderlere saygım büyük. Umut da bence burada…

 

Hande Arıkan

Hizmetlerimi ve tüm yazılarımı ve görmek için web sitemi ziyaret edebilirsiniz.

 

“BİZSİZLİK” Oyunu

,

Önce başarının tanımı ve başarılı olmanın kuralları yeniden belirlendi.

Ardından mutluluğun tanımı ve mutlu olmanın kuralları.

Başarılı olmak mutlu olmak için yapılacak her şey mubah kılındı.
Kendinden çok başkalarıyla rekabet, kendinden daha çok başkalarını izlemek kurallardan biriydi.
Yola çıkan tüm engelleri ortadan kaldırmak için ne gerekiyorsa yapmak gerekliydi.

Çünkü “ben” o kadar önemliydi ki üzülmemeli, kırılmamalı, engellenmemeliydi.

“Ben” dışındaki her şey çok önemsizdi.
Cümleler hep “ben”le başladı hep “benim”le bitti.
Oyunun kuralı buydu.
Oyunda tek ve hep önemli “ben”dim.
Benim başarım benim hedefim benim mutluluğum benim sahip olduklarım hepsi çok önemliydi.

Daha çok “ben” im olmalıydı hep “ben” im olmalıydı.
Bildiğini, emeğini, sevgini, enerjini paylaşmamak gerekti oyunda çünkü paylaştığın ya senden fazlası olursa.
Ya senden daha başarılı ve mutlu olursa.
Kendine biriktirmeli kendine yatırım yapmalıydı en çok; çünkü kendi kendine kalacaktı er ya da geç.

Oyun işte böyle kuruldu…

“Ben” “ben” im diyenler çoğaldı çoğaldı çoğaldı ve artık sadece “ben” oldu yaşam amacı Dışındaki hiçbir şeyin kendisini ilgilendirmediği bu dünyada gün geldi “ben” im diyenlerle birlikte bir şey daha arttı
O da ŞİDDET
Adı ihmal, dayak, aşağılama, akran zorbalığı, mobing, istismar, ağaç katliamı, hayvan eziyeti ve dahaları oldu.

Tanımına tanımlar eklendi.

Dünya şiddeti haykıran, yardım isteyen, birilerini ikna etmeye çalışanlarla doldu.

Şiddetin seyircisi boldu.
Çünkü dokunmayan yılanın ömrüne ömür bahşedildi; dokunmadığı sürece yaşamasına izin verildi.

Yapılanlar hiç bilinmedi, gözler yumuldu, kulaklar tıkandı…
Çünkü oyun içinde bir oyundu üç maymunu oynamak.

Hep böyle mi devam etmeliydi hep böyle mi devam edecekti.

Hayır!

Peki nasıl son verilir bu “biz”sizlik oyununa?

Çok çok çok uzun yıllar önce bilenen ama oyunun kuralı gereği unutturulan bir şeyi hatırlayarak ve yeniden yaşayarak.

Tanımı ne olursa olsun sonlanmasını istiyorsak şiddeti, çözümü eskisi gibi bizde var olan bilgileri uyandırıp “biz” olmaktan geçiyor.

O zaman biz de önce adını koyalım oyunumuzun

Adı “BİZ OYUNU”

Oyunun kuralları mı?

Kuralları zaten hepimizde yazılı…

 

Handan BOZTEPE

Sorma Sanatı

,

Küçük bir çocuk özellikle ilk konuşmaya başladığında en çok yaptığı şey soru sormak olur ya hani o bazen ebeveynine ‘ne zaman ardı arkası kesilecek bu soruların’ diye düşündüren! Saf bir merakla sorar sorularını, öğrenmek için eşsiz bir açlığı vardır, çevresinde olup biten her şeyi, neyin nasıl olduğunu, neden olduğunu, nereden geldiğini merak eder yaşamı öğrenmeye çalışan zihni ve o değerli kalbi.

Sorular öğrenmek için kullandığımız en güçlü araçlardır. “Tek gerçek bilgelik hiçbir şey bilmediğini bilmektir.” diyen antik çağ filozofu Sokrates’ın kullandığı en güçlü silahlarından biri sorulardı. “Hiç kimseye bir şey öğretemem, yalnızca düşünmelerini sağlayabilirim.” derken karşısındakini düşünmeye sevk etmek için soruları kullanırdı.

Bazen en iyi liderlerin tüm yanıtlara sahip olanlar olduğu düşünülse de bu düşünce şekli bizi sormamız gereken soruları sormaktan alıkoyabilir. En başarılı liderler sorular sormaktan çekinmeyenlerdir. Öğrenmek, düşünmek, keşfetmek için sorarlar sorularını. Onları lider yapan özelliklerinden birisi de bu çocuk ruhlu meraklarıdır, büyüdükçe kaybetmedikleri.

Koçluk mesleğinde de soruların gücünü etkin bir şekilde kullanırız. Müşterimizin kendi yanıtlarına ulaşmasını, kendi zihninde bir keşif yolculuğuna çıkmasını hedefler sorularımız. İyi yanıtlar alabilmek için iyi sorular sormamız gerekir. Sorularımızı şekillendirirken birkaç noktayı dikkate almak buna hizmet edecektir. Bir koç olarak tamamen müşterimize odaklanmış olmalıyız; müşterimle ve onun gündemiyle ilgili ne öğrenmek istiyorum? Sorularımın bir amacı olmalı; sorduğum soruyu niçin soruyorum? Bu soru neye hizmet ediyor: bilgi toplamaya, netleşemeye, gerçek olanı ortaya çıkarmaya, olasılıklar yaratmaya vs? Gelen bilgiyi nasıl kullanacağım? Tüm bunlar soracağım soruları şekillendirirken, bir hususu daha dikkate almak gerekir ki o da karşımızdaki kişinin sorularımıza ne kadar hazır olduğudur. Başarılı bir koç müşterisini iyi tanıyan ve güçlü bir koçluk ilişkisi inşa etmeyi başarmış olandır. Ancak bu şekilde karşımızdaki kişiyi daha derin sorular için hazırlamış oluruz.

Elbette sorular yanıt veren tarafa hizmet ediyorsa eğer anlam ve değer kazanırlar. Yoksa sadece soru soranın merakını gidermek; bu ister arkadaşça bir sohbet ortamı olsun, ister profesyonel bir alan olsun, değersiz sorularla zaman kaybetmekten ibarettir.

Bir hoşlukla tamamlayayım isterim sorulara ilişkin yazdıklarımıJ Papaz efendi dostu olan Haham Moşe’ye sormuş: “Dostum Moşe, diyorlar ki siz Yahudiler her soruya soruyla yanıt veriyormuşsunuz, doğru mudur?”. Moşe cevap vermiş: “Öyle mi yapıyor muşuz?”

 

Ebru Oğuş, PCC

www.optimalkocluk.com.tr

Hayat Zorlaşınca

,

İnsan hayata bir kere gelmiş bulunur.

Hayatın kaçınılmaz zorlukları yorsa bile, yaşama katkısı olduğu sürece insan mutlu olur. Aslında zorluğu da kendisi yaratan insanoğlunun işi yaşamını anlamlı kılar. Ancak, iş hayatı kişinin istek ve ideallerine uygun bir yaşam sürmesine çoğu kez izin vermez. Duygularını alt üst ettiği gibi, onu üzüntü ve depresyonla karşı karşıya bırakır. Hayatın zorlu oyununda insan panik olur. Yerini bulamadan, mutlu olamadan, çoğu durumda varlığının anlamını kavrayamadan gün gelir hayattan gitmiş bulunur.

Huzursuz günleri aşmak için sonsuz çaba harcarken ne kadar zor günler yaşanırsa yaşansın; umudu asla tüketmemek, pes etmemek gerektiğine inanırız. İnşirah Suresi’nde “demek ki, zorluğun yanında bir kolaylık mutlaka var!” ifadesi mücadelemizin önderi olsun isteriz. Bu gönül darlığımıza şifa veren suredir. Karşılaşılan tüm güçlükler bir kolaylıkla aşılmıştır. Gece nasıl iki gündüz arasında ise, zorluk da kolaylıklar arasındadır. Dünyada zorluğa karşı sabır ve azimle mukabele edildiğinde neticesi olumlu olabilecektir. Yani zorluğun çaresi vardır, çözümsüz değildir. Ancak bu çare sabreden ve zorluğu yenmeye azmedenler içindir.

Ancak, sabır zaman kaybı ve ömür törpüsü olabilir. Zaman kaybı aslında hayat kaybıdır.

Özellikle başarmak istediğimiz çok önemli bir hedef olduğunda, ona ulaşmak kolay değildir. Steve Jobs, Richard Branson, Thomas Edison, Albert Einstein, Elon Musk gibi başarılı insanların biyografileri okunduğunda, işlerinde inanılmaz sonuçlar elde etmeden önce hepsinin hayatlarında zor zamanlar geçirdiği anlaşılır. İnsan, hayallerinin hayatını yaşamayı istediğinde onlarınki gibi birçok aynı engelleri aşması gerekebilir. Zorluklar insana “olmak istediği kişi olmaya“ izin veren testlerdir. Zorluk ve sıkıntıların kişiyi engellemek değil, gelişmesine yardım etmek için var oldukları anlaşılmalıdır.

Tony Robbins “Başarı, iyi yargılamanın sonucudur, iyi yargılama tecrübenin sonucudur ve tecrübe genellikle kötü yargılamanın sonucudur“ diyerek başarının çizdiği yolculuk sürecini göstermek istemiştir. Başarısızlıkların, hataların ve aksiliklerin insanın durmak yerine büyümesine izin vermek için karşımıza çıktığı anlaşıldığında, onlara daha olumlu bir bakış açısı ile bakılabilir. O zaman amaç hatırlanır, yapılanlar, nedenleri ve neden başarılı olmak istendiğini sorgulanır. Hayallerine ulaşma hedefleri ve nedeni insanı motive eder.

O halde hayat zorlaştığında ne yapılmalı? Pes etmek yok. Kararlılıkla mücadeleye devam edilmeli. Karşımıza ilk önce, belirsizlik, şüphe ve zorluk dönemlerinin geleceğini anlamalıyız. Bunlardan kaçınmanın kolay bir yolu olmayacaktır. Ortaya çıkan hatalar öğrenilmesi gereken derslerdir. Zorlu hayatın yorucu patikalarında karşılaşılan her zorluk ilerleme için yeni bir fırsat oluşturacaktır. Aslında, tüm çabalar ve karşılaşılan zorluklar başarı yolculuğunun temel taşlarıdır. Başarısızlıklardan geçe geçe, etkili mücadelelerle başarıya ulaşmak kolaylaşacaktır. Yılmamak gerekir. Bu yüzden insanlar sık ​​sık “neden” in “nasıl” dan daha önemli olmasına kafa yorarlar. Bir şey elde etmek istediğimiz ve yeterince güçlü olduğumuz zaman hiçbir şey bunu yapmamıza engel olamaz.

Öte yandan, zorlukların iyileştirici özelliği vardır. Kibir, acıma ve şükretmekten uzak olma gibi olumsuz yanlarımızı iyileştirme gücüne sahiptir. İnsan rahat dönemlerinde kendine yapılan bir kötülüğe karşılık vermeyi düşünürken; sıkıntı çektiği zaman affetmenin, hoşgörünün daha doğru olduğuna karar verebilir. Neşeli anlarında yakınları aklına gelmezken, zorluğa düştüğünde tanıdığı insanların varlığını hisseder. Manevi ve insani duygular hayat zorlaşınca ön plana çıkar. Bu nedenle, zorluklar insanı bir biçimde olgunlaştırır.

Zorluklar ve mutluluk paylaşıldığı an gerçektir. Zorluk aşıldıkça mutluluk katlanır. Bu gündelik hayatımızın kökten bir değişimidir. Her büyük sporcunun neden koçu olduğunu ve her işadamının neden belirli bir seviyeye ulaşan bir danışmanı olduğunu hiç merak ettiniz mi? Çünkü tek başına başarılı olunamıyor ve başarıya giden yol kimse için önceden belirlenmiyor. Önceden başarıya ulaşanların ayak izleri takip edilmeli ve yardımları istenilmelidir.

İnsan için yeni bir şehre taşınmak, başka bir dünyanın başlaması gibi baştan aşağıya bir değişimdir. Bir defa emir demiri kesti mi, yapacak bir şey kalmamıştır. Bu değişim hayatın yaşanacak zorlu maceraları arasında en soluk kesicisi olabilir. Böyle bir değişimle insanın iradesi baskılanmaz ve içindeki özü öldürülmezse şehre uyum sağlamak kolay olacaktır. Vefa duygusunun kaybedildiği yerde hiçbir kutsalın etkisi olmayacaktır. Eğer sevgi ve anlayışla insanın arkasında duracak bir kurumu varsa; iş hayatının yaşama da katkısı fazla olacaktır.

Ne yazık ki, Türk kültüründe her şey “Kervan yolda dizilir” mantığından ibaret gibidir. Gelecek uzaktan bizimle dalga geçer. Anılarımızı hiç kabullenmez, kendimiz ile barışık olamayız. Hayat zorlaştığında, bunun kaçınılmaz bir şey olduğunu kabullenir, bunu biraz da biz zorlaştırırız. Düzenimizi başkaları bozduğu için, yine başkasından yardım dileriz. Yaşama sevinci kaybedilip, yanlış yerlere odaklanınca tutkularımızı yaşayamaz enerjimizi boşa harcarız.

Endişe hiçbir işe yaramaz. Sonuçta mutlu olanlar yaşamı boyunca insanlara ve hayatlarına pozitif dokunuşlar yapanlardır. Aynı zamanda zorluklar aşıldığında, bu anlamlı bir hayat sürmenin en güzel ödülüdür.

Hayat ciddi ve zor bir oyundur.

 

Ali AKÇA

Sessiz Sinema

,

Çocukluğumda en sevdiğim oyunlardan biriydi sessiz sinema! Birçok hareketin simgelediği adlar olduğundan iyi de oynardık; rakip takım için zorlayıcı bir film ismi bulduğumuzda ise kıs kıs gülerek izlerdik anlatıcının şekilden şekile girmesini. Filmi anlatan oyuncunun konuşmasının kesinlikle yasak olduğu oyun, anlatıcının film adının kaç sözcükten oluştuğunu parmakları ile göstermesi ile başlar. Hemen ardından yerli yabancı ayrımı gelir. Anlatan başparmağı ile yerli film ise aşağı doğru tamam işareti yapar, yabancı film ise yukarı doğru…

İşte ben de sizlere bu ayki yazımda bir yerli bir de yabancı film tavsiye etmek istiyorum.

İlki yeni sayılabilecek bir Türk filmi; Kelebekler, senaristi ve yönetmeni Tolga Karaçelik. Henüz geçtiğimiz yıl vizyona giren ve Sundance Film Festivali’nde Büyük Jüri Ödülü’nü kazanan ilk yerli yapımımız.

Otuz yıl sonra babalarından gelen bir telefonla bir araya gelen iki ağabey ve kız kardeşlerinin koptukları mekâna dönüşleri, babalarının öldüğünü ve vasiyetini öğrenmeleri, anneleriyle geçen çocuklukları… Tam olarak annelerinin neler yaşadığı izleyiciye bırakılsa da ağır travma yaşandığı ve ailenin parçalandığı gerçekliği içinde işlenmiş. Kardeşlerin aslında yetişkin birer birey olarak birbirlerini hiç tanımamaları, yaşanan olaylara verdikleri tepkiler ve gün ışığına çıkan karmaşık bir geçmiş olarak özetlenebilir bu sıra dışı film. Anlatım ve görsellik olarak ise özellikle köye kelebeklerin geldiği bölüm oldukça başarılı, başrollerde Tolga Tekin, Tuğçe Altuğ ve Bartu Küçükçağlayan var. Ucuz şakalar ve durum komedilerinin modern yerli sinema için tek alternatif olmadığını anımsatır nitelikte bambaşka bir film Kelebekler. İzleyen herkesin kendine dair bulacakları olduğuna ve hüzün/neşe eşiğinin aslında ne kadar da ince ama derin bir çizgi olduğunu bir kez daha fark edeceğine eminim.

İkincisi ise yabancı; 1989 yapımı dilimize Aşkın Gücü olarak çevrilmiş (What Dreams May Come). Orijinal adında olduğu gibi, iyi ya da kötü, hayaller gerçek olabilir üzerine romantik bir görsel şölen. Robin Williams başrolde mücadeleci ve büyük bir ego ile asla pes etmeyen bir aile babası rolünde. Çocuklarını işi yüzünden okula bırakamayan eşini, evlatlarının kaybına yol açan trafik kazası sonucunda çektiği vicdan azabı ile delirmenin eşiğinden kurtarıp sevdiği kadını hayata bağlamayı başarmış bir adam… Film ise kendisinin de bir trafik kazasında ölmesi üzerine başlıyor.

Çekildiği yılın teknolojisini zorlayan inanılmaz sinematografi ile uçsuz bucaksız ve rengârenk bir cennet… Öbür dünyada herkesin hayal edebildiğini yapabildiği kendi evreni var, olabildiğince çılgınca ve korkutucu bir özgürlük… Her birey dünyada olduğundan çok farklı görüntüye sahip olabiliyor. Örneğin oğlu babasının değer verdiği ve asistanlığını yaptığı ilk doktor görüntüsüne sahip olabiliyor. İzlerken aklınıza takılan soruların yanıtları akış içerisinde yanıtlanıyor;

“Neden kendimizden farklı kişiler olmayı seçiyoruz cennette?” Paketin önemi yok dense de asıl neden, sahip olduğumuz otorite figürleri; öğretmeninin, babanın kim olduğu senin gerçekte kim olduğunu etkilediğidir.

Birçok beylik gelebilecek diyalog içerse de güzel bir anlatımı var. “İyi insanlar kendilerini affedemedikleri için cehenneme giderler.” Ruh eşiniz “kendimi affedemem belki ama seni affedebilirim ” derse kimseye beylik gelmez!

Çocukları ardından kocasını da kaybeden ve dünyada yalnız kalarak bu sefer pes eden eşi, yaşamına son vererek cehennem tarafına gidiyor. Öldüğün zaman yok olursun fikrine sahip olan karısının gerçekliğine karışır ise geri dönüşü olmayacağını bilen kocası, cehenneme rehber eşliğinde eşini bulmaya gidiyor. Betimlemeler çok güzel gençliklerinde dans dersi için ısrar eden kadın kocasından ret yanıtı alınca “insanların suratlarından oluşan bir denizin içinde kayboluyorum sanki” demiş ve bu onun cehennemi olmuş. Filmdeki sınırsız hayal gücü ile cehennem de görsel şölenden payını almış.

Hastalığı yüzünden 2014 de intihar eden Robin Williams yirmi beş yıl önceki rolünü anımsıyor muydu acaba?

Gerçekten de hepimiz bazen kazandığımızda kaybediyoruz.

Hepimiz beraber yaşlanabilir miyiz cennette? Yeniden dünyaya dönebilmek, farklı seçimler yapmak, tekrar denemek, yeniden doğmak ve yine ruh eşini bulmak mümkün mü? Filmde epey soru soruluyor ve sanırım izleyici kedi inancı doğrultusunda yanıtlarını buluyor.

Gerçek, beynimizde gerçek olandır. Belki de dedikleri gibi “…koca bir insan ömrü cennette sadece bir kalp atışıdır.”

Sağlık ve huzurla

Nurkan ZAİM

Ekonomist, Eğitim Koçu

Yüzü Olmayan Kız; Ölüm, Pişmanlık ve Hayata Asılmak

,

Her insanın özünde yaşamını devam ettirebilme şavaşı vardır. Bir kişi, yaşamını devam ettirebilmek için başkasını öldürmek dahil her yola başvurabilir. Fakat intihar eden kişi, hayatla olan tüm savaşı bırakmıştır… Umutsuzluk, çaresizlik ve başka yol olmadığı düşüncesi kişide derin kaygı yaratır. Tek kurtuluşun ölüm olduğuna karar verirler. Her 40 saniyede bir kişinin intihara bağlı öldüğü göz önüne alındığında intiharın çok önemli bir toplumsal sorun olduğu kesindir. İntihar bireyseldir ama tek o kişinin ölümü ile sonuçlanmaz. İnsanlar ölüm ile kendi acılarına son verirken, aslında acılarını katlayarak geride kalanlara bırakırlar. Malaperte bu durumu, “intihar hemen daima egoizmin ürünüdür” diye özetler.

Özellikle 15-25 yaş arasında intihar oranları yüksektir. Gençlikte toplumsal düzen, hayat ve yaşama biçimi gibi sorunlar çözüm bekler. Genç kendisinin ne olduğu ile toplumun kendisinden ne beklediği arasında çelişki yaşar. Toplumun beklentilerini reddetmek yerine kendi benliğini red eder. Genç kendisini kısıtlandırılmış ve durdurulmuş hisseder. Kısıtlandığını düşünen genç için hareketsizlikle ölüm eşanlamlıdır. Çoğu kez intihar eylemi, onlar için, başka türlü başarılamayan hareketi sağlamak için yapılır. Çünkü önemli olan, hangi biçimde olursa olsun ileriye doğru hareket etmektir. Gençlerdeki intihar dürtüsü komplekstir. Bunlar hem gerçekten ölme arzusu hissederken hem de aynı zamanda intihar eylemi ile gerçekten yaşıyor olduklarını hissetme arzusu gibi hedefinden sapmış düşüncelere sahiptir.

İntihar ile umutsuzluk arasındaki ilişki erişkinlerde belirgin iken, depresif olmayan gençlerin intiharlarında umutsuzluk her zaman neden değildir. Menninger’e göre intihardan önce kişide öncelikle adam öldürme isteği gelişir. Kişi zaman içinde bu isteği kendine karşı çevirir ve kendini öldürür. Fakat asıl mesele ölümü gerçekten isteyip istememektir. Menninger’e göre yaş arttıkça öldürme isteği azalırken, ölme isteği artar. Yaşlılarda gerçek intihar oranı yüksek olup, temel etken umutsuzluktur ve ölümü gerçekten isterler.

Genç yaş intiharlarının çoğunda kişiler aslında gerçekten ölmek istemezler, daha çok tehdit içeriklidir ve dürtüseldir. Bu kişilerdeki ana problem insanlarla olan ilişkilerdedir. İntiharın temelinde öfke vardır ve amaç aslında ilişkide sorun yaşadıkları kişiyi üzmek, cezalandırmak, intikam almaktır. Alfred Adler intihara kalkışan bireyi, “kendisine zarar verme hayalleri görerek ya da kendine zarar vererek başkalarını inciten insan” olarak tarif eder. Özetle intihar bir iletişimdir; yardım için ağlamaktır; başkalarından yardım istemektir; tehdit veya intikam metodudur; pişmanlık ve bir itiraftır.

On yedi yaşındaki Katie Stubblefield’in intihar eylemi kendine zarar vererek başkalarını inciten insan tarifine tam uymaktadır. Katie’nin eylemi dürtüseldi ve asıl amacı ölmek değil, kendisini aldatan ve terkeden sevgilisinden öç almak, onu üzmek ve cezalandırmaktı. Bir çok genç intiharında olduğu gibi bir anlık öfke ve üzüntü ile aldığı karar yüzünden av tüfeği ile kafasına ateş ederek dönüşü olmaz bir yola girdi. Katie’nin intihar sonrası hayata yeniden tutunma hikayesi ilham vericidir. Katie’nin tüm zorluklara ve acılara rağmen hayata tutunma isteği aslında onun amacının ölmek değil intikam almak olduğunu ispatlamakta. Bir anlık öfke ile yüzünü kaybeden Katie, olaydan sonra bunu neden yaptığını hatırlamıyordu bile.

Zorlu ameliyatlar sonrası hayata döndürülen Katie’nin artık eski görünüşüne kavuşturmak imkansızdı. Tüm yüzü parçalanmış, yüzündeki kemikler dağılmış ve gözleri ciddi hasar almıştı. Katie çok uzun bir süre çiğnemek, yutkunmak ve rahatça nefes alabilmek gibi eylemleri gerçekleştiremedi. Vucudundan çıkan çok sayıda borular ile yaşama tutundu. Tek çaresi yüz nakli olmaktı. Yüksek doz uyuşturucu yüzünden hayatını kaybeden Andrea Schneider adlı bir kadının yüzü, 2017 yılında 31 saat süren zorlu bir ameliyatla Katie’ye nakledildi.

Kurşun Katie’nin, burnunu, alnını ve çene kemiğini de dahil olmak üzere yüzünün büyük bir kısmını tahrip etmişti. Aynı kurşun gözlerinde ve beyninde de hasara sebep oldu. Nakil ameliyatına kadar 22 estetik ameliyat geçiren Katie’ye yüz nakli sonrası da üç ameliyat daha yapıldı. Genç kadın halen konuşmada güçlük çekiyor. Psikoterapinin yanısıra Katie yeni baştan konuşmayı ve yürümeyi öğreniyor. Nakil edilen yüzü vücudunun reddetmesi olasılığına karşı da hayat boyu bazı ilaçlar kullanacak. Katie’nin yeni hedefi ise okula yeniden başlamak, intihar ve hayatın önemi konularında gençlere konuşmalar yapmak…

 

Prof.Dr. B Handan Özdemir

Ölüme Gülen Gözler

,

Siz hiç hastalıkta acı çekerken gülümseyebildiniz mi?

Siz hiç hastahanede yatakta dans ederek, zıplayarak şarkı söylediniz mi?

Siz hiç hasta yatağından kalkamazken, ağrılarınıza rağmen makyaj yaptınız mı?

Siz hiç acılar içindeyken bile bir gülün kokusunu ve güzelliğini fark edebildiniz mi?

Siz hiç konuşamaz haldeyken bile karşınızdaki kişiye gözlerinizle sevginizi anlatabildiniz mi?

Yaşam daimi bir seyrüseferdir. Beşikten mezara yolculuk hâlinde, seferdeyiz. Bu yolculuğumuz sırasında nefsimizin geçmek zorunda olduğu çok sayıda basamak vardır. Nefsimiz bu basamaklardan geçmeden gerçek benliğine ulaşamaz, ilahi ışık ve tanrı ile bütünleşemez. Her insanın bu yolculuğu sırasında karşılaştığı nice zorluklar, hastalıklar ve kayıplar vardır. Ancak her insanın başına gelen felaketlere gösterdiği tepki aynı değildir. Birçoğu isyan eder ve başkalarını suçlar. Baş ağrısı, grip gibi ufak bir hastalıkta bile çok kötü olduğumuzdan dem vurur söylenir dururuz. Egomuzu şişirmek için herkesten ilgi bekler, bu ilgiyi göremediğimiz zaman ise çevremizi çekiştirir, suçlar ve dedikodu yaparız. Katiyen kendimizde suç bulmayız… Aslında aynaya dikkatlice baksak gerçek kusurun tam karşımızda olduğunu görürüz. Günümüzde birçoğumuz şişirilmiş egoları ile paradan ve iktidardan başka bir şey düşünemez hale gelmiştir. Aslında bilmezler ki dünyanın en yoksul insanı paradan başka hiçbir şeyi olmayanlardır.

Hastalıkları yaşamak birçok insan için imkânsızı yaşamak gibidir. Hastalık ve hastahane kelimelerini duymak bile bazılarında yoğun korku ve derin kaygılar oluşturur. Birçoğumuz ancak hastalıkta, kayıplarda ve felaketlerle karşılaştığımızda nefsimizdeki ejderhayı öldürüyoruz ya da öldürdüğümüzü zannediyoruz. Aslında nefsimizdeki ejderha sadece uykuya yatıyor ve dertlerimiz son bulduğunda uykudan uyanıyor. İşte esas hüner dertsizken de nefsi uykuda tutmaktır.

Hekimlik yaşamımda çok çeşitli hasta ile karşılaştım. Birçok hastanın isyanla içlerindeki ejderhayı beslediğini, oldukça az bir kısmının ise ejderhayı uykuya yatırdığına şahit oldum. Ama bir çocuk ve bir yaşlı bilge kadın vardı ki, ejderhayı uyanmamak üzere gerçekten öldürmüşlerdi. Her ikisinde de hiçbir hastada görmediğim teslimiyeti ve huzuru gördüm. Ölümün o soğuk nefesini her an içlerinde hisseden bu iki harika kadın hayatlarının son anına kadar küçük şeylerden mutlu oldu ve ölüme gülen gözler ile baktılar.

Yüzleri ve ruhları güzel bu iki kadından biri hayat denilen deneyimin başlarında beş yaşında bir melek, diğeri ise yaşamın artık sonlarına gelmiş 80 yaşında bilge bir kadındı. Aralarındaki yaş farkının çok derin olmasına rağmen, bu iki meleğin ruhlarından dışarı yayılan ışık aynıydı. Menekşenin o güzel hareli eflatun tonunda mor ışığını başlarının etrafında görebiliyordunuz. Onlardan saçılan bu canlı mor renkteki auranın ancak ruhsal olarak gelişmiş insanlarda olabileceğini biliyordum. Her ikisi de ruhlarından yayılan mor enerjinin simgeleri olan coşkunun, şefkatin, bilgeliğin, merhametin asaletin ve evrensel sevginin temsilcileriydiler.

Küçük şarkıcı kızı ilk gördüğümde doktor adayı intern doktordum. Ceylan gözlü küçük kız, pediatri stajım sırasında hastam olarak verilmiş ve yapılması gereken tüm takiplerini üstlenmiştim. Lösemi tanısı olan bu güzeller güzeli hastamın güldükçe çukurlaşan iri gamzeleri, üzeri çiller ile bezenmiş nokta gibi bir burnu vardı. Kansızlığı nedeni ile soluk yanaklarına annesi tarafından bezenmiş pembe allık ve dudaklarına sabah akşam kendisinin sürmeye çalıştığı pembe ruj halen aklımda çok canlı… Dökülmüş saçları nedeni ile başını kapamak için taktığı o kırmızı ve çiçekli bandanası halen gözlerimin yaşarmasına neden olur. Odaya girince diğer çocuklardan onu ayıran özellik hemen göze çarpardı. Serviste saçları dökülmüş acı çeken, ağlayan çok sayıda çocuk içinde o bir ışık huzmesi şeklinde parlardı. Gökte yıldızlar arasında parıldayan bir ay gibiydi. Bir prenses edası ile yatağının üstüne çıkıp dans ederek şarkı söyler ve arada o kuş gibi narin sesi ile kahkahalar atardı. Sanki hayatın ona sunduğu acılara, doktorların yaptığı tüm eziyetlere ve feleğe kahkaha atıyordu…

Saçları döküldüğü için başına geçirdiği külotlu çorabın bacakları küçük kız yatakta dans ettikçe oradan oraya savrulur bizi görünce hemen yataktan atlar bizimle dans etmek isterdi. Her gün birkaç kez alınan kanlara, damar yolu açılırken batırılan iğnelere ve kemoterapi tedavisine rağmen o küçücük yaşında başını dik tutar, ağlamaz, bize iğnelerden korkmadığını, damardan verilen sıvıların içinde onu iyileştirmek için vücudunda yolculuğa çıkan sevimli cücelerin olduğunu anlatırdı. Beraber el ele oturur, cüceler damar yolu boyunca yolculuğa çıkarken, cüceleri uğurlamak için birlikte şarkı söylerdik; “Biz tam yedi cüceyiz, on dört kollu bir deviz”…

Bir aylık stajım boyunca birlikte şarkılar söyledik, dans ettik, kırmızı, sarı, kavuniçi ve pembe yün yumaklarından çıkardığımız ipliklerden ona dans ederken savurabileceği upuzun saçlar yaptık, yanaklarına allık ve dudaklarına pembe ruj sürdük… Hep güldük, hep kahkaha attık ama hiç ağlamadık…

Onunla zaman geçirirken onun çekik sürmeli gözlerine bakar, derinlerde onun aslında yaşından çok daha olgun olduğunu görür, evrensel bir amaç için bunları yaşadığını düşünürdüm düşünmesine ama… Çocukların bu acıları çekmesine dayanamaz, öfkelenir, isyan eder, gizlice ağlardım. Kısa bir zaman sonra onu sonsuza kadar melekler ile birlikte kahkaha atabileceği cennete yolcu ettik… Ölüm o gizemli kapısını küçük kız için araladığında, ben o küçük kız kadar metanet gösteremedim, ruhsal ışığa teslim olamadım, ejderhamı öldüremedim… Küçüğün aslında maddesel hayattan koparak evine, ana kucağına gitmek için doğmaya hazırlık yaptığını, ruhsal uyanış yaşadığını göremedim. Misyonunun aslında bu dünyada sadece diğer ruhlara uyanış getirmek olduğunu anlayamadım. Ölümün suyunu içerek ölümsüzlüğe giden yola girdiğini bilemedim…

Şems-i Tebrizi’nin dediği gibi, “kader hayatımızın önceden çizilmiş yazılmış olması demek değildir. Kader yolun tamamını değil sadece yol ayrımlarını verir. Güzergâh bellidir ama tüm dönemeç ve sapaklar yolcuya aittir. Bundan dolayı aslında ne hayatın hâkimiyiz nede de hayat karşısında çaresiz haldeyiz”.

Ruhsal yolculuğumun bana sunduğu bir dönemeç olsa gerek, Kader, ölümün kıyısında gezinen ve her geçen gün tanrısal enerji içine çekilen bilge kadının benimle karşılaşmasını sağladı. Edirne’de olmasına rağmen ve bu şehirdeki hastanede geçirdiği çok ağır bir ameliyat sonrası yaşamasının olası olmadığı söylenmesine rağmen, kader onu benim şehrime ve kapıma getirdi. Onu tanıdıktan sonra anladım ki, kader onu tanımam gerektiğine karar vermiş, seçeceğim yolda bana kılavuz olmasını istemişti…

Yakın bir arkadaşımın annesi olan bilge kadın ile tanıştığımda artık meslek hayatımın tüm basamaklarını çıkmış, her türlü insanı tanıma fırsatım olmuştu. Onunla ilk defa çalıştığım hastahanenin acil kapısında karşılaştım. İnce bağırsakları besleyen damarlarındaki bir problem nedeni ile tüm ince bağırsakları alınmıştı. Bu durum aslında yaşamla bağdaşmayan bir durumdu. Ama ilahi güç onun yaşamasına ve benim bu bilge kadınla tanışmama izin vermişti.

Ambulanstan iner inmez ilk gözüme çarpan, gökyüzünde süzülen bir bulut misali sedyeye saçılmış beyaz-gri saçları oldu. Sanki kar taneli Obsidyen taşı gibi pamuksu beyaz renk ile obsidyenin o kara kadifesi birbirini kucaklamış, birbirine karışmıştı. Saçlarını gördüğümde bu taşın aklıma gelmesinin tesadüf olmadığını onu tanımaya başlayınca anladım. Pamuk teyze adeta Aztekler tarafından tanrısal taş olarak da adlandırılan Obsidyen taşının gücünü taşıyor, çevresinden gelen tüm negatif düşünceleri yok ediyor, etrafına sevgi ve güzellik saçıyor, yaşaması imkânsız diyen doktorlara inat sahip olduğu tüm gücü gösteriyor, umutla mücadele ediyordu.

Duvarları beyaza boyalı, antiseptik kokulu, güvenlik nedeni ile tam açılamayan pencereleri olan ve başka bir hasta ile paylaşılmak zorunda kalınan oldukça küçük bir hastahane odasında tam üç ay… Bu süre boyunca bir dizi ameliyat, can yakıcı pansumanlar, her gün alınan kanlar, ağızdan beslenemediği için sürekli damardan giden ilaçlar ve sıralaması oldukça uzun acı verici, insanı bezdiren uygulamalar. Böylesine bir tabloda hangimiz isyan etmeyiz, yüzümüzü asmayız, yakınıp söylenmeyiz…

Genellikle ilk tepkimiz kendimize acımak olur. Kendimizi kurban ilan eder, şikâyet eder, , isyan eder, öfkelenir ve ağlarız… Onca acıya, ağızdan hiç yemek yiyememesine ve aylarca hastanede yatmasına rağmen pamuk teyzenin bir kere şikâyet ettiğine, isyan ettiğine, öfkelenip, ağladığına şahit olmadım. Aksine tüm doktorlara, hemşirelere ve hastabakıcılara nezaketle yaklaşır canını acıtsalar bile sesini çıkarmaz her şeye rağmen gülümsemeye çalışırdı. Ağrın var mı diye sorduğumda bana gülümser iyi olduğunu söyler ve benim yorulduğumu söyler bana üzülürdü. Her seferinde beni evinde ağırlıyormuşçasına hatırımı sorar ona getirdiğim tek dal gülün kokusunu içine çeker, gözlerinde bir gülümseme parlardı. Doğa ve insan sevgisi ile dolu o ışık saçan enerjisini bana bir çocuğun yaptığı gibi uzaktan, eliyle öpücükler yollayarak gönderirdi.

Zaman zaman hayallere dalan gözlerinin derinliklerinde bir yerde küçücük bir kız görürdüm. Ölüme yaklaşmasına rağmen feleğe kahkaha atan, gözlerine sürme çeken, kırmızı ruj ile dudaklarını boyayan, bir tek dal gülün güzelliği ile büyülenen, yurtdışına gitmek için benimle gezi planları yapan, kışın üşümeyim diye kavuniçi renkte atkı örmek için yün isteyen küçük kız… Yaşam, insan ve doğa sevgisi ölüme yaklaşmasına rağmen halen bir çocuğunki gibi ışıl ışıl parlıyordu. Hayatın akışına tam teslimiyet göstermiş nefsin tüm şişkinliklerinden kurtulmuş, içsel bir yolculuğa çıkmış ve ruhsal bir uyanış yaşıyordu.

Artık nefsinin eskisi gibi olmadığını o da biliyordu. Huzur içindeydi; her şeyden ve herkesten esinleniyor, ruhsal teslimiyet denilen hâlin yarattığı özgürlükle mutluluk hissediyordu. O bugüne kadar yaşadığı hayattan tatmin olmuştu, istediği her şeyi başarmış ve yaşamıştı. Artık tek sabırsızlığı aynen bu dünyaya doğduğu gün gibi öteki dünyaya olacak doğumunu beklemekti. Ruhsal ışığa, eve, ana kucağına gideceği için rahattı. Herkes ölümden korkarken, o bıyık altından gülüyordu. Kimsenin üzülmesini istemiyordu, çok kişiye belki kısmet olmayacak bir iç aydınlanma ile evine tanrıya dönüyordu…

Küçük kız ve bilge kadın için ölüm kapısı aralandığında; tüm doğa, ağaçlar, güller ve kuşlar birbirleri ile adeta fısıldaşmaya başlamışlardı. Coşkun bir ırmak misali durmadan akan, evrensel sevgi ve ruhsal ışık ile harmanlanmış olan bu muhteşem iki enerjinin, doğaya kendilerine döneceğini müjdeliyorlardı. Küçük kız ve bilge kadının, parlak, eflatun-mor ışıklar saçan o enerjilerinin yok olmadığını; iyi bakarsak her ikisini de bir gülün yaprağında, bir bülbülün sesinde, bir ağacın dans eden yapraklarında, bir ceylanın gözlerinde görebileceğimizi müjdeliyorlardı.

Bir çocuğun ve yaşlı bir kadının bize öğretebileceklerinin sınırının olmadığını bu iki melek sayesinde öğrendim. Günümüz insanı için yaşlılık sadece olumsuzluğu, işe yaramamayı çağrıştırırken, antik kültürlerde ve şamanlarda çocuk ve yaşlıların enerjisi tanrısal olarak kabul edilirdi. Bu medeniyetler, uygarlıkların sürdürülebilmesi için çocukların enerjisine, yaşlıların ise derinliğine ve bilgeliğine ihtiyaç olduğunu söylerlerdi.

Ruhsal açıdan ne kadar cahil olursanız o kadar çok acı çekersiniz. Nefsiniz sertleşir, büzülür, küçülür ve içine sevgi dâhil hiçbir şeyi sığdıramaz hale gelir. Sertleşen nefsimiz, geri kalan günlerini sızlanıp şikâyet ederek, korkarak, öfkelenerek ve kendine acıyarak geçirir. Nefsimiz artık dış hayata değil de içe dönerse; eve dönüşü ve ilahi gücü hayal ederse yaşlılık ya da yaklaşan ölüm asıl anlamını göstermeye başlar. Bu durum ruhsal enerjiye, tanrıya doğru bir açılıştır. İşte küçük kız ve pamuk teyzede bu gerçeği görebilme şansını yakaladım. Her iki güzel kadında bu yolculukları sırasında yaratıcı güce, yani evlerine döndükleri için çok mutluydular… Bir gün olsun korkmadılar, öfkelenmediler, en ufak şeylerden mutlu oldular. Bir gülde belki cennetin kokusunu içlerine çektiler, bir şarkıda belki de cennetten gelen bülbüllerin sesini duydular ama hiç umutsuzluk yaşamadılar. Çünkü evlerine, ana kucağına, ilahi ışığa kavuşmakta olduklarını biliyorlardı…

 

Prof. Dr. B. Handan Özdemir

 

Haritalarımızdaki Venüs Gezegeni, Hayattan Zevk Almak, Anda Olmak, İstediğimiz Ve Çektiğimiz Her Şey Hakkında…

,

Doğum haritamız semboller üzerinden bizlerle konuşur. Bu semboller zaman zaman tanrılar, insanlar, arketipik roller ya da psikolojik ya da sosyolojik durumlar olabilir. Venüs de hem kendisi hemde ifade ettikleri bakımından bu sembollerin en önemlilerindendir. Biz Astrologlar, hepimizin tekamül yolunda ruhlar olduğu düşünülürse, Venüs sayesinde yükseldiğimiz için onu ayrı tutar, çok severiz. Venüs 21 Ağustos a kadar aslan burcunda seyahat ediyor, kalp merkezini temsil eden aslan ile rahmi temsil eden Venüs bu ay birlikte.

Venüs genç kadınlar, haz, para, aşk, güzel kokular, öz sevgi, öz değer, anda kalmak, yaratım, zenginlik ve bolluk ile bağlantılı gezegendir. Venüs haritada doğru işlev gösterdiğinde kişi yaratımlarından tatmin olur ve mutludur aksi halde istemediği bir hayatı yaşayan bir kurban gibi hissetme eğilimindedir. Tatmin olmak bu yaşamda yükselmenin en önemli göstergesidir ve yoludur. Venüs, bedende 2. çakra ile bağlantılıdır, yaratım gücü, haz, rahim boşluğu bu çakranın alanıdır. Mitolojik kaynaklarda bol miktarda Venüs sembolizmasına rastlarız. Cennetten kovulma miti, 2. Çakra düzeyinden 1. Çakra düzeyine itilme bir tür itibar kaybı, yaratım gücünün elinden alınması, ilkelleştirilme, sürüngen beyniyle yaşamaya mahkum olma, marsiyen bir seviyede kaç-savaş, hayatta kal-öl mantığına düşüş şeklinde karşımıza çıkar. İnsan bu noktadan sonra tekrar yaratım, rahim seviyesine ulaşmak için çalışmak ve yükselmek göreviyle dünyada mücadele vermeye başlamıştır.

Doğunun kadim enerji çalışmalarından qi gong tamamen rahim enerjisini arttırmaya ve bu yolla yükselmeye yönelik teknikleri insanlara kazandırmak üzerinedir. Yoga da klasik tekniklerde aynı şeyi yapmaya çalışır. Temel olarak bedenin enerjisel, duygusal ve fiziksel merkezi olan Venüs çakrayı güçlendirmek ve 4. enerji merkeziyle (kalp) hizalamak hedeflenir. Hz. Muhammed’in hadislerinden ‘bana dünyanızdan üç şey sevdirildi, salat (içe dönmek, öze yönelmek, örn. Namaz kılmak ), kadın (rahimiyet), ve güzel koku’ da yükselme için Venüs gezegenini işaret etmektedir. Eski öğretilerden de anlaşılacağı gibi Venüs sembolizması en önemli tekamül aracıdır.

Peki Venüs haritamızda nasıl çalışır? Venüs haritamızda sevgi dilimizi gösterdiğinden ve sevdiğimiz, sevmediğimiz şeyleri ayırt etmek şeklinde çalıştığından konuyu kolay anlaşılması bakımından elementlere indirgemek faydalı olur kanısındayım. Mesela toprak burcundaki Venüs, hizmet etmek ve almak, somut maddi sonuçlara ulaşmak ve sevgiyi vermeyi ve almayı somut olarak ifade etmek üzerine bir motivasyon sergiler. Toprak elementindeki Venüs için birlikte olmak demek somut olarak yan yana yaşamak demektir. Eşine hizmet eden kadın ya da erkeklerin Venüsleri ekseriyetle toprak burcundadır, ya da eşine kocaman tek taş yüzükler alma eğiliminde olan erkeklerin 😉 somut davranışlarla sevgi alıp verirler başka türlü sevildiklerini bilemezler. Venüs hava elementinde olduğunda kişi iletişim ve bilgi alış verişi üzerinden sevgisini ifade eder. Birlikte yeni şeyler öğrenmek, kültür sanat aktiviteleri ve felsefe yapmak ilişkide olmak fikrini ve sevildiğini hissini güçlendirir. Kişi karşısındakinin derdini dinleyerek ona en iyi şekilde sevildiğini ve desteklendiğini hissettirdiğini düşünür. Venüs ateş elementinde olduğunda yapışık ikizler modunda hareket etmek eğilimi vardır. Herşeyi birlikte yapmak ve fiziksel olarak senkronize olmak en iyi sevgi ifadesidir. Grup sporları, eşli danslar ve doğada birlikte kamp yapmak paylaşım hissini güçlendirir. Venüs su burçlarında olduğunda yayılan ve sevdiği kişiyi kapsayan bir aura vardır. Sevgi bu görünmez auranın içinde vardır ve uzakta dahi olunsa, her an ruhsal alanlar birbirinin içinde gibi davranır. Venüs su burçlarında olduğunda ilişkide olmak fikri eğer ruhsal alanlar temastaysa karşılıklı kabul görür yoksa evli dahi olunsa eşler birlikte hissetmeyebilir.

Sözü toparlamak gerekirse insanlar için geliştirilmesi, öğrenilmesi en zor ve elzem olan becerilerden kendini sevme, saygı duyma ve değer verme Venüs ile ilişkilidir. Dolayısıyla biz astrologlar haritadaki Venüs’ ün incelenmesine ve iyileştirilmesine öncelik veririz. Ruhun doyurulması (ay boğada yücelir) ve tartılması (terazi burcu) bu gezegenin yönetimindedir, bu dünyada mutlu olmak ve ruhumuzun ışıldaması için… sevgi dolu bir Ağustos ayı olsun…

Ülgen Karaarslan

DİP ASA, İSAR CAP, MAPAİ, OPA MEMBER

İG STUDİOVENUSSİRİUS

Chia Tohumunu yanlış mı kullanıyoruz?

,

Ankara Şehir Hastanesinde yaptığım keyifli ve bir o kadar da öğretici yaz stajımın ardından teorikle pratiğin farkını ilk kez bu kadar yakından görme şansım oldu. Okutulan kitaplar, öğretilen formüller aslında duruma göre tecrübeyle birlikte harmanlanıp başka şekilde kullanılabiliyor olması ufkumu açtı diyebilirim. Yıllarını mesleğimize adamış son derece değerli hocalarım sayesinde her piyasaya çıkan ürünün göründüğü kadar masum olmadığını her artının yanında eksisinin olduğunu da tecrübe etmiş oldum.

Gastroenteroloji servisinde karşılaştığım bir vaka beni çok etkiledi. Doktor, hocamıza chia tohumunun hastanın bağırsaklarına çivi gibi yapıştığını ve bunları topladığını söylemiş. Araştırmak ve doğru bilgiye ulaşabilmenin verdiği hevesle birkaç makale araştırması yaptım ve aslında her yönüyle iyi tanıtılan bu besinin hiç tahmin edemeyeceğimiz sonuçlara neden olabileceğini birinci ağızdan duymuş oldum.
Chia Tohumu:

100 gram chia tohumu (486 kkal);

42,1 g CHO

16,5 g protein

30,7 g yağ içermektedir.

34.4 gram diyet lifi (sindirilemez selüloz, pentosanlar ve lignin) bulunmaktadır.

Ayrıca gluten içermediği için çölyak hastalarının tüketebileceği bir besindir (USDA, 2017).

Besin öğesi açısından zengin olmasına rağmen, 2000 yılında Amerikan Diyet Rehberinde, Chia tohumunun günlük 48 gramının üzerinde alınmasının yan etkilere yol açabileceği, önerilen günlük alımının aslında 2 çorba kaşığının üzerine çıkmaması gerektiğini belirtmektedir.
Chia Tohumunu olması gerektiğinden fazla tüketirsek;

KAN BASINCINDA DÜŞÜŞ
THE JOURNAL OF FOOD’un 2018 yılında yayımladığı derlemeye göre Chia tohumu yüksek Omega 3 konsantrasyonu içermesinden dolayı, kan sulandırıcı etkisi olabilmektedir, ayrıca içerdiği elzem yağ asitleri ve biyoaktif bileşenler sayesinde kan kolesterolü ve basıncını düşürmektedir.

ALERJİK REAKSİYONLAR
Chia tohumu bazı kişilerde alerjik reaksiyon oluşturabilmekte, kızarıklık, kaşıntı ve göz sulanmasına neden olabilmektedir. Ayrıca; nefes darlığı, kusma, diyare ve dil şişmesi gibi daha ciddi semptomlara da neden olabileceği belirtilmektedir.

GASTROİNTESTİNAL PROBLEMLER
Chia tohumunun en yaygın yan etkisi gastrointestinal problemlerdir. Aşırı chia tohumu tüketiminin, gastrointestinal problemlere (diyare, kabızlık, sert dışkı, şişkinlik, bağırsak problemleri ve aşırı bağırsak gazı) neden olabileceği belirtilmektedir. Chia tohumunun neden olduğu gastrointestinal problemleri azaltmak için; su alımını arttırmak, tüketmeden önce 10-15 dakika ıslatmak önerilmektedir. Tüketime az miktarda ve küçük dozlarla başlanılması da gastrointestinal problemleri azaltabilmektedir.

KİLO KAYBI ÜZERİNE ETKİSİ*

En önemi yanılgılardan birisi olan kilo verdirici özelliği ise,

The Journal of Alternative and Complementary Medicine dergisinin 2012’de yaptığı bir çalışmada chia tohumlarının iştahı azaltabildiğini göstermesine rağmen, vücut ağırlığı üzerinde anlamlı bir etki görülmemiştir. Beden kitle indeksi 25’den fazla 90 kişi ile yapılan bir çalışmada, 12 hafta boyunca günde 50 gram chia tohumu tüketmenin vücut ağırlığı veya sağlık belirtileri üzerinde hiçbir etkisinin olmadığı görülmüştür.

Diyetimize sadece chia tohumlarını eklememiz kilomuzu etkilemese de, tok tutucu özelliğiyle az yememizi sağlayabilen bir besin öğesi olarak kullanılabilir ancak kilo kaybı, tek bir yiyeceği listemize eklemek veya çıkarmaktan ibaret değildir.

Hocalarımdan edindiğim bilgilerle beraber bulunduğumuz coğrafi bölgenin tüketmemiz gereken besinler üzerine etkisi oldukça büyüktür. Alışık olmadığımız besin türleri vücudumuzda alerjik reaksiyonlara sebebiyet gösterebilirken, vücudumuzun kabul etmesi ve sindirebilmesi yine genetiğimize ve alışık olduğumuz besin türlerinden geçmektedir. Bu nedenle besinlerimizi yaşadığımız coğrafya ve kendi bedenimizi de dikkate alarak tüketmemiz gerekmektedir.

Sağlıklı günler dileğiyle…

 

Stj. Dyt. Su Tezel

Hazırlık Atlama Sınavı

,

29 Temmuz itibari ile tercihler tamamlandı şimdi gözler İngilizce hazırlığı atlayarak doğrudan bölüme başlama olanağı veren sınavlara çevrildi. Her üniversite için farklı isimleri olsa da genel adıyla muafiyet (profiency) sınavı, gençlere bir yıl kazandırıyor.

Lisans çalışmaları için gerekli buldukları dil seviyesini yüksek kalitede tutan üniversiteler, aday öğrencilerin mesleki gelişimlerini destekleyebilmek için hazırlık atlama sınavlarını uluslararası geçerliliğe sahip sınavlar olarak belirlemişlerdir.

Dil öğrenmek için üniversite hazırlığını tercih etmek, devlet üniversitelerine kayıt yapanlar için geçerliliğini koruyor. Özel Üniversite de denilen Vakıf Üniversiteleri’nde ise durum farklı gelişebiliyor. Uluslararası sınavların kabulü yine kurumlar arası anlaşmaya bağlı olduğundan her üniversite, kendi yaptığı hazırlık atlama sınavı haricinde, her dış sınavı kabul etmiyor. Bu nedenle, hazırlık atlama sınavları genel olarak değil de üniversite bazında değerlendirilmelidir.

Bütün muafiyet sınavlarını incelemek mümkün olmadığından, ülkemizin ilk Vakıf Üniversitesi olan Bilkent’in hazırlık atlama sınavını örnek olarak inceleyelim:

Bilkent Üniversitesi, PAE (Proficiency in Academic English) sınavını uygular. Kendi işini kendi yapan araştıran ve çalışan öğrenciler için PAE sınavının formatı, çıkabilecek sorular hakkında bilgilendirme ve çalışma materyallerini web sitesinde bütün aday öğrencilere sunulmaktadır. İlk oturumunda akademik okuma ve dinleme, ikincisinde akademik yazma ve son bölümümde ise konuşma yetkinliği aranıyor. 12 Eylül 2019 tarihinde başlayacak PAE’nin ilk aşaması yüz seksen soruluk dilbilgisi ( vocabulary )seviyesini belirleme şeklinde olup, aynı gün akşamında öğrencinin mailine sonucu gönderilir. Başarı sağlayan adaylar, ertesi sabah okuma (reading) ve dinleme (listening) sınavına girerler. Dört yanlışın bir doğruyu götürme esası ile yüz üzerinden atmış neti olanlar, 14 Eylül PAE’nin üçüncü gününde kompozisyon yazma (writing ) sınavına alınırlar. Öğrencilere seçmeleri için iki konu verilir. Uzun bir kompozisyon yazmaları ardından, başka bir okuma metni verilerek yüz elli kelimelik kısa bir yazı yazmaları beklenir. Öğleden sonra konuşma sınavında her öğrenciye yaklaşık on beş dakika ile bire bir mülakat gerçekleştirilerek PAE tamamlanır.

Bilkent, PAE haricinde, ELTS sınavını Dil Okulu yetkililerince belirlediği Mayıs ve Temmuz ayları içerisinde yapılan ve kendi gözetmenlerinin de bulunduğu sınavları kabul eder. Kayıt aşamasında öğrenci tarafından elden verilen sınav sonuçları kabul edilmez, sadece dış sınav veren kurumlar tarafından gönderilen sınav sonuçlarını kabul edilir. Bu nedenle dikkat edilmesi gereken en önemli nokta, öğrencilerin doğrudan bölümlerine başlayabilmeleri için orjinal dış sınav sonuçlarının üniversitenin ders kayıtlarının son gününe kadar yetkililere ulaşmış olması gereğidir.

Hazırlık yılı için farklı seçeneklere ilgi gösterenler de oluyor. Bazı gençlerimiz üniversitelerin İngilizce hazırlık sınıfını Vakıf Üniversiteleri’nde okumak yerine kayıt yaptırıp, o yılı donduruyorlar. Çünkü kurs ücretleri üniversitenin bir yılına kıyasla çok daha ekonomik oluyor. Hazırlık atlama kursları da artık üniversiteler bazında yapılıyor. Aynı üniversiteyi kazanan öğrencilerden oluşan gruplara hazırlık sınıfı muafiyet sınavına yönelik hazırlanan özel programlar mevcut. Bu kurslarda gençler, ilk aşamada kazandıkları üniversitelerin müfredatına uygun hazırlık atlama sınavı uygulanıyor. Aynı YKS gibi birçok deneme sınavı yapılıyor eksiklikler tespit ediliyor. Eğitim koçları tarafından öğrenciye özel, hazırlık atlama sınavı eğitim programı bile hazırlanabiliyor.

İkinci bir yöntem ise yurt dışında bir dil okuluna gitmek, ülkemize en yakın ve en ekonomik dil okullarına sahip Güney Avrupa’da Malta olarak gösteriliyor. Değişik kültürleri tanıma ile birleştirilen dil eğitimleri oldukça popüler; sözün özüyle üniversite İngilizce hazırlık sınıfını atlayacak bir seviyede İngilizce dil öğrenme bütünüyle dil turizmi ve ticarete dönüşmüş durumdadır.

Elbette gençlerimiz arasında, lise son sınıftaki okul ve dershane-özel ders temposunda ölecek kadar (!) çalıştıklarını düşündüklerinden, hazırlık sınıfını “ lise beş ” okur gibi; hem gezip tozmalı, hem de üniversite hayatına giriş yaparak devam etmek isteyenler olabiliyor.

Y kuşağı jargonunda “kasmadan”; yıllar önce ODTÜ’de “balayı” şeklinde tabir edilen hazırlık yılını okumak da iyi bir seçenektir. Son karar, ailelerinin kendilerine tanıdıkları olanaklar çerçevesinde detaylandırılmalı ve iyice düşünülerek verilmelidir.

Sağlık ve huzurla,

 

Nurkan ZAİM

Ekonomist, Eğitim Koçu