Sıradan Bir Gün

,

Vagonun kapısı otomatik olarak açıldı. Telaşlı insanlar, içlerindeki telaşla el ele metrodan dışarı koştular. Sakin olanlarsa, o kapı hiç kapanmayacak, vagon hiç hareket etmeyecekmiş kadar yavaş hareket ediyorlardı. İnenler kadar telaşlı olan sabırsız insanlar, inenlerin inmesini bile bekleyemeden vagonun kapısından girmeye çalışıyorlardı. Sakinlerinse hiç derdi değildi acele etmek. Bir vagon gider, diğeri gelirdi nasılsa.

İçerisi sıcaktı, havalandırma sisteminde sorun vardı. Allahtan sabah erkendi de pek kimse terlememişti.

Vagonun uğultusu, dönemeçlerde raylardan gelen ses bazen tedirgin ediyordu. Zaten beyaz ışık sevmezdi, vagonun içi de nispet yapar gibi bembeyazdı. 10 durak sonra inecekti, yani uzundu yolu, o yüzden tedirginlikten, sevmediği şeylere takılmaktan vazgeçmeliydi. Oyalanacak bir şeyler bulmaya karar verdi.

Olduğu yerden şöyle bir göz gezdirdi vagona. Çeşitlilik ve farklılık her zaman ilgisini çekerdi. Söylendi kendi kendine, al sana bir vagon dolusu çeşitlilik ve farklılık, incele bakalım hepsini, ininceye kadar seni oyalar.

Gözlerini vagonda dolaştırmaya devam etti. Bir vagon dolusu insandan kimileri otururken, kimileri ayakta duruyordu. Kimileri gülümseyen bir ifadeyle etrafı incelerken, kimileri kızgın, kimileri tamamen ifadesiz, kimileri ise üzgün görünüyordu. Yanındaki ile usul usul sohbet edenler olsa da, sanki kalabalıkta herkes kendi ile yalnızdı. Derinden bir akordeon sesi geliyordu kulağına, yan vagondan olsa gerek dedi kendi kendine, keşke burada olsaydı.

Etrafa bakarken bir şey daha fark etti ve için için sevindi. Kuşak çatışması diye bir şey dayatılırken, teknoloji denen şeyin kuşaklarla ilgili bir sorunu yoktu galiba. Genci, yaşlısı hiç tereddütsüz benzer şeyleri kullanıyordu ellerinde, kulaklarında. Tam sevinirken, birden biraz da üzüldü beraberinde, eskiden kitap okunurdu dedi kendi kendine, ne kadar azalmış elinde kitap olanlar.

Tam düşünceler zihninde dans edip onu oyalarken, vagonun en arkalarından çığlık çığlığa bir bebek ağlaması çınladı tüm vagonun içinde. Bir anda herkes uğraştığı şeyi bir kenara bıraktı. Vagondaki bütün başlar aynı anda vagonun arkasına doğru çevrildi. O başların içindeki düşünceler, kulaklarında dans eden şarkılar, kitaplardan onlara seyahat eden satırlar, içlerinden geçen kızgınlıklar, zihinlerindeki planlar beraberce vagonun boşluğuna saçıldı. Ne çok şey varmış meğer onca insanın başının içinde diye düşündü elinde olmadan. Nasıl toplanıp yerlerine gider ki bunlar?

Genç anne de tedirgin oldu durumdan, sanki kendi sebep olmuştu vagondaki duruma, telaş içinde çantasından çıngıraklı oyuncağı buldu. Bebeğini çıngıraklı oyuncağıyla susturmaya çalıştı, ama nafile, o uğraştıkça bebek daha fazla bağırıyordu sanki. Yan koltukta oturan beyaz saçlı yaşlıca beyefendinin dikkatini çekti bu durum. Her zamanki gibi dörde katlayarak okumakta olduğu günün gazetesini kucağına bıraktı, ince çerçeveli yakın gözlüklerinin üzerinde genç anne ve bebeğine bir bakış attı. Sonra da hiç tereddüt etmeden tüm tonton haliyle küçük bebeğe bir şarkı söylemeğe başladı. Bebek kocaman gözlerini yaşlı beyefendiye çevirdi. Ağlarken dinlemeye başladı kulağından içeri gelen güzel melodiyi. Derken, bebeğin herkesi telaşlandıran yaygarası yerini yavaş yavaş mırıltıya ve sonrasında da gülücüklere bıraktı. Gülücükler devam ederken, vagon boşluğuna yayılmış olanların içine bir de yaşlı beyefendinin yumuşak sesiyle söylemeye devam ettiği şarkısı dahil olmuştu artık.

Bebek tümüyle sakinleşip, yaşlı beyefendinin sesi fısıltıya dönüşürken, vagon boşluğuna dağılmış olan düşünceler, şarkılar, kızgınlıklar, planlar, kitap satırları yerlerine geri dönmek üzere sahiplerini aramaya başlamışlardı bile. Üstelik sahiplerini çabucak bulma konusunda son derece mahir görünüyorlardı. O nedenle olsa gerek çok da zaman almadı geri dönmeleri yerlerine.

Sonrasında hiç bir şey olmamış gibi devam etti vagonda yolculuk. Yine kapılar otomatik açıldı. Yine kendi telaşıyla el ele gezenler ve sakin hareket eden yolcular ya bindiler vagona, ya da indiler istedikleri zaman, istedikleri duraklarda. Yani sıradan bir yolculuktan fazlası yoktu galiba ortalıkta. Onuncu durak geldiğinde sıradan güne doğru inmeye hazırdı vagondan. İnmeden önce hızlıca bir göz daha gezdirdi vagonun içinde, sessizce vedalaştı içerdeki duygu, düşünce, plan, fikir ve şarkılarla. Günün devamına doğru bir kaç adım atarak sakince uzaklaştı perondan…

 

Nazlı Ermut

nazliermut.com

Başarısızlık trenini kaçırma, geç kalmadan sen de bin!

,

“Basketbol’ un efsanesi kimdir?” sorusuna herkesin farklı bir cevabı olabilir. Benim için listenin başında uzak ara farkla Micheal Jordan bulunmuştur hep.

“Peki neden, diğerlerinin önüne geçiyor listemde?” diye sordum kendime.

· Her atışını sayıya mı çeviriyordu? Hayır.

· En güzel ya da en zorlu sayıları mı alıyordu? Her zaman değil.

· En güçlü ya da en uzun muydu? Kesinlikle hayır.

· Belki çok genç yaşlarda kendisini izleme şansım olduğu için, belki de oyuna ve hayata bakış açısına dair anlamlı sözleri için, eminim bunların da az çok etkisi vardır… ama onu benim gözümde efsane yapan aslında tek bir şey vardı. Ne olursa olsun denemekten hiç vazgeçmeyen, başarısız olmaktan korkmayan o mücadele ruhu…

Kendisine başarısının sırrı sorulduğunda verdiği cevaplar da bunu doğrular nitelikte aslında. Bu konuya dair birçok anlamlı sözü var, ama sanıyorum şu üç tanesi ne demek istediğimi en iyi anlatanlar:

MJ: “Kariyerim boyunca 9.000’den fazla başarısız atış yaptım, 300’den fazla oyun kaybettim, 26 kez oyun kazandıracak atışı ıskaladım. Çabaladıkça başarısız oldum, başarısız oldukça çabaladım. Başarımın sırrı işte budur.”

MJ: “Hayatım boyunca hata üstüne hata, hata ve hata yaptım bu yüzden başardım.”

MJ: “Başarısızlığı kabul ederim, herkes bir şeylerde başarısız olabilir. Fakat denememiş olmayı kabul edemem.”

Hayatlarımız da böyle değil mi? Hangi güzel başarı, az emek, az deneme ve az yanılma ile gelir ki?

Edison’un, ampulü bugün kullandığımız, uzun ömürlü hale getirebilmek için 2.000’ in üzerinde deneme yaptığını biliyor muydunuz? Ya da dünyanın ilk elektrikli bilgisayarının yapımının tam dört yıl sürdüğünü? Peki Wright kardeşler; Sizce birkaç denemede uçmayı başarabilmişler midir? Elbette hayır. Hepsinin ortak özellikleri ne peki sizce? Tabi ki defalarca başarısız olmaları…ancak bıkmadan, usanmadan, yılmadan denemeye devam etmeleri… ta ki bir gün başarana dek…

Geniş bir tabağın üzerine bir vazo koyduğunuzu ve sadece vazoyu doldurarak tabağı doldurmanız gerektiğini düşünün. Tabağı doldurabilmek için yapmanız gereken tek şey, vazoyu ağzına kadar doldurup, suyun taşmasını ve vazodan taşan suların da tabağı doldurmasını beklemek olmaz mıydı? Bu metaforda vazoyu sizin başarısızlık havuzunuz, altındaki tabağı da başarılarınız olarak görebilirsiniz. Vazo dolup taşmadan, yani uzun bir süre başarısız denemeler yapmadan, alttaki tabağın dolmasına, yani başarılar elde etmenize ihtimal yoktur.

O halde her başarısızlığı, başarıya ulaşabilmek için aşılması gereken bir engel, atılması gereken bir adım, alınması gereken bir yol olarak görmemiz daha doğru olmaz mı? Belki böylece başarısız olma korkusu ile denemekten vazgeçmek yerine, her başarısız denemeyi bizi hedefe bir adım daha yaklaştıran bir lütuf olarak görüp, başarısız olma korkusundan da kurtulabiliriz.

Başarısız olma korkusu demişken; Gerçekten neden böyle bir korkumuz vardır sizce? Elbette bu korkunun kökenine dair, herkesin kendi yaşanmışlıkları ve travmaları vardır ancak temelde hep benzer şeylerdir aslında bu korkuyu ortaya çıkaran:

Nedir peki bizi denemekten alıkoyan, kabuğumuza çekilmemize sebep olan, adım atmamızı engelleyen bu faktörler? Neden tam harekete geçeceğimiz sırada bizim fikirlerimize pranga vurur bu düşünceler?

Temelde iki önemli sebebi vardır bu “fikir prangalarının”:

Bunlardan biri çevremizdekilerin bizimle ilgili düşüncelerini haddinden fazla önemsememiz, diğeri de kaybetme korkusudur. İlkinde insanların bizi istemediğimiz bir sıfatla yaftalamasından duyduğumuz endişe durdurur bizi. Oluşturmaya çalıştığımız imajın zedelenmesinden o kadar endişe duyarız ki hiç risk almadan, oturup beklemeyi ve olayları akışına bırakarak, bizim lehimize gelişmesini beklemeyi, ummayı tercih ederiz.

Bizi harekete geçirmekten alıkoyan bir diğeri husus da bu zamana kadar kazandıklarımızın büyüklüğüdür. Biriktirdiklerimizi kaybetmekten korkarız. Bazen itibarımız, bazen paramız, bazen de bulunduğumuz konumdur biriktirdiklerimiz. Alacağımız hatalı bir karar ve sonrasında oluşabilecek muhtemel bir başarısızlık düşüncesi durdurur bizi. Bu durumda da hiçbir şey yapmamak en azından eldekileri korumak, en iyi seçenekmiş gibi gelir bize. Yavaş yavaş erimeyi, birden yok olmaya yeğleriz.

Hepsinin sebeplerini anlıyorum ancak kabul etmiyorum. Neden mi? Çünkü tüm bu bahanelerimizin arkasında olan şey ne olursa olsun, kesin olan bir şey var ki, o da denemediğimiz müddetçe, uzun soluklu bu serüvende zaten başarılı olamayacağımız ve belki daha geç, ama çok daha büyük bir başarısızlığı baştan kabullenmiş olacağımızdır.

“Denedim olmadı.” cümlesini birçok farklı şekilde tamamlayabilirsiniz.

Denedim olmadı ama tekrar deneyeceğim.

Denedim olmadı ancak artık nedenini biliyorum.

Denedim olmadı ancak bir sonraki seferde farklı bir yöntem ile başarabilirim.

Denedim olmadı ama en azından bu seçeneği alternatifler arasından çıkarttım. vs vs…

Peki “Denemedim” kelimesinin arkasına hangi cümleyi ekleyebilirsiniz? Bulduğunuz tüm cümlelerin, günün sonunda “çünkü” ile başlayıp, “keşke” ile biteceğine bahse girebilirim.

Başarı, son durağı hariç, her durağını başarısızlıkların oluşturduğu, çok ama çok uzun bir tren yolculuğudur. Her durağında ayrı bir mücadelenin verildiği ve yalnızca sabırla, her durakta o mücadeleyi verip, son durağa kadar varabilenlerin başarıya ulaştığı bir tren. Biri hariç her durağının başarısızlık olduğu trenin adı da elbette “Başarısızlık Treni” olurdu. Peki son durağının başarı olduğunu bildiğiniz bu trene binmek sizi neden korkutsun ki?

O yüzden siz de hemen bugün o başarısızlık trenine binin ve yeni bir şeyler denemeye başlayın. “Neden?” diye sorarsanız, iki şeyi son kez vurgulamak isterim sizlere: Bunlardan ilki başarı için başarısızlığın bir ön şart olduğu gerçeği, bir diğeri de hayatın, “çünkü” ile başlayıp, “keşke” ile bitmemesi gerekecek kadar kısa ve özel olduğudur.

 

N. Ahmet Genç

Bağ(ım)lılık Yahut Değerler Zinciri

,

Modern iktisat biliminin babası sayılan Adam Smith’in “görünmez el” (invisible hand) kavramı, bireylerin kendi çıkarları (geçim, karın doyurma) doğrultusunda yaptıkları iktisadi faaliyetlerin sonucunda, aslında süreç içindeki hiç kimsenin bilinçli biçimde amaçlamadığı muzzam bir “sosyal fayda” ortaya çıktığını anlatır. Bu kavram, iktisadi hayatın temelini oluşturan piyasa, işbölümü ve hatta karşılıklı bağımlılığın da veciz bir tanımıdır. Smith’in verdiği örnek çarpıcıdır: Sabah kahvaltı soframızdaki ürünler kasabın, manavın, market sahibinin hayırseverliğinin sonucu olarak orada değildir. Kasap, manav ve market sahipleri kendi geçimleri için bunları üreticilerden temin edip piyasa üzerinden bize sunmaktadır. Ama sonuçta ortaya çıkan sosyal fayda olağanüstüdür. Piyasa ile gelen uzmanlaşma, her birine ayrı ayrı yetişemeyeceğimiz çok sayıda ürün ve hizmeti bizim tek başımıza yapabileceğimizden çok daha iyi bir şekilde sunar. Aynı şekilde, piyasa bizim ürünlerimiz ve emeğimiz için de etkin bir pazar, yani geçim kaynağıdır.

Bir önceki yazımızdaki düşünce deneyinde, dünyanın bütün nimetleri tek başımıza kaldığımız bir dünyada bizim olsa da hayatın çekilmez olacağını görmüştük. Zira, başka insanlara iytiyacımız var.

Peki, başka insanlar olsun elbette, ama keşke piyasaya muhtaç olmasaydık, her birimiz ve hatta her millet “kendi kendine yeterli” olsaydı, daha iyi olmaz mıydı diye düşünebiliriz. Mesela, hepimizin evinin önünde küçük bir bahçesi olsa ve her gün bir meyve bütün besin ihtiyacımızı karşılasa, kimseye ihtiyacımız olmasa, hayat zahmetsiz ve daha güzel olmaz mıydı?

Biraz üzerinde düşündüğümüzde bunun da hiç de iyi bir hayal olmayacağını hemen fark ederiz. Zira para ve piyasa mekanizmasından yoksun bir dünya yoksul, gelişmemiş, iletişimsiz, sıkıcı ve hatta daha az sevgi içerirdi. Tek bir besine bağımlı olarak yaşayan doğadaki canlılardan pek bir farkımız da kalmazdı. Bugünün olağanüstü nimetleri olan gelişmiş ürünleri icat edip pazarlamaya ihtiyacı olmayan insanlar olmadan gelişme dürtüsü olur muydu? Geçim derdi ve piyasanın gerekleri olmasa bu derece yoğun bir iletişim ve bunun yan ürünü olarak sosyal bağlar (işbirliği, dostluk ve sevgi) da gelişemezdi, değil mi?

Bu açıdan bakıldığında, pazar (piyasa mekanizması) insanlığın “keşfettiği” muhteşem bir “doğa kanunu”dur; farklı farklı insan toplulukları ve milletlerin karşılıklı bağımlılık içerisinde alışveriş yapmaları ve iletişime geçmelerini sağlar. Bu yönüyle piyasa, bir insan icadı olmaktan çok, radyo dalgalarını veya metallerin işlevlerini öğrenmek gibi bir keşiftir. Dünya hayatının doğasında içkin olan karşılıklı bağımlılığı öğrenmemizi sağlayarak işbirliğine dayalı daha barışçıl bir hayatı zorunlu kılar. Hatırlayalım, piyasa mekanizmasından yoksul ilkel kabilelerin, kendilerinde olmayan ürünleri (ve hatta kadınları, yani müstakbel eşlerini bile!) diğer kabileleri yağmalayarak elde ettiklerine dair çok sayıda örnek bulabiliriz tarihten. Zira piyasanın olmadığı bir yerde barışçıl iletişim de ortaya çıkamaz.

Oysa karşılıklı bağımlılık (piyasa mekanizması) bireylerden milletlere kadar tüm insanlık için barış içinde bir arada yaşamayı, daha akılcı bir yol ve daha karlı bir iş haline getirir. Sözgelimi dünyanın bir ucunda keşfedilen radyo dalgalarının işlevleri, dünyanın dört bir köşesinde kimsenin hayal edemeyeceği yeni ürün ve meslekleri ortaya çıkardı, değil mi? Durmadan gelişip çeşitlenen işbölümüne dayalı yeni iş ve meslekler “adeta yoktan” bir geçim (rızık) kaynağı olmaktadır. Sürekli bir gelişimin motoru olması da cabası.

Karşılıklı Bağımlılığın Hareketi ve Bereketi

Piyasa mekanizması ve karşılıklı bağımlılığın ortaya çıkardığı olağanüstü dönüşüm, sayısız nimetleri yanında, başta küresel çapta yoğun rekabet olmak üzere, bazı zorluklar da getirdi beraberinde. Bunu olumsuzluk olarak algılarız çoğunlukla.

Gezegenimizi daha renkli hale getiren farklılıklarımız ve …

… bunun olağanüstü bir karşılıklı bağımlılık ve iletişime dönüşmesi. Küresel deniz, kara ve hava ulaşım ağları. Kaynak: http://globaia.org/en

Oysa, biraz geriye çekilip tarih perspektifinden baktığımızda, karşılıklı bağımlılığı hayata değer katan bir sürece dönüştüren ticaret kanallarının (piyasa mekanizması) sürüklediği dönüşümün baş döndürücü boyutlarını daha iyi görebiliriz. Yukarıdaki harita, bu sürecin Yerküreyi adeta bir arı kovanına çevirdiğini göstermektedir. Genel olarak yükselen refah düzeyi, işte bu muazzam süreçlerin sonucu.

Peki, bir an durup, daha yakın zamana kadar atalarımızın tatmadığı veya bugünkü kadar kolay erişemediği onca nimeti düşünmeye çalışsak, ne görürüz? Adam Smith’in örneğinden yola çıkarak bir düşünelim: Sabah kahvaltı soframıza gelen ürünler, geçim derdi değil de sırf iyilik için bize sunulmuş olsaydı ve bizim bunlar için ilgili kişilere teşekkür (veya rica) etmemiz gerekseydi, kaç kişiye ulaşmamız gerekirdi?

Gerçek şu ki, bu hayal edemeyeceğmiz kadar karmaşık bir süreçtir ve hiç ama hiç de kolay değildir. Nitekim, yazar AJ Jacobs, bunu bir fincan kahve için denemeye kalkmış, ancak bu bir tek ürün bile Jacobs’a birkaç yıl süren bir dünya seyahatine mal olmuş. İş, kahve çekirdeğini aldığınız market çalışanına ve hatta Kolombiya’ya kadar gidip bir dağ köyündeki çiftçiye teşekkür etmekle bile bitmiyor. Kahve çekirdeklerini pazara ulaştıran kamyondan, bu kamyonun yüzlerce değişik parçasının üretildiği 10-15 farklı ülkedeki insanların emeğine, kamyon için döşenen yol işinde çalışanlara, yol için asfalt üretenlere… daha kahvenin işlenip pazarlanmasına bile gelemedik. Siz en iyisi hiç saymaya bile kalkmayın, karşılıklı bağımlılığın ortaya çıkardığı “hareket ve bereket” süreci tek bir ürün için bile bu derece olağanüstüdür. İnsanları piyasa denen bu sürece dahil olmaya iten nedenler olmasaydı (asıl nimet işte bu ihtiyaç!), böylesine karmaşık bir sistem işleyebilir miydi, hem de kendiliğinden?

Karşılıklı Bağımlılıktan Karşılıksız Bağlılığa

Sırf piyasa mekanizması ve karşılıklı bağımlılık var diye, bütün insanların sevgiyle dolup birbirlerine sarılacağını söylemiyoruz elbette J Ancak bu olağanüstü sürecin getirdiği bereketin yedi milyarı aşan dünya nüfusunu, çok değil bir yüz yıl öncesine kıyasla bile, çok daha müreffeh ve barış içinde yaşattığını da görmemiz gerekir.

Karşılıklı bağımlılık süreci öylesine yoğundur ki, artık bunu ancak “küresel değer zinciri” (global value chains) kavramıyla ifade edebiliriz. İktisadi faaliyetlerin temel unsurları olan üretim, ticaret ve yatırımlar öylesine bir uluslararası özellik kazanmıştır ki, bir ürünün dizaynından üretimine, pazarlamasından dağıtımına kadar tüm süreçleri küresel bir ağ halinde farklı ülke ve bölgelere dağılmıştır. Öyle ki, bu sürecin içinde yer alıp almamak arzulanır bir şey değil, hatta artık bir seçenek bile değil; zira refah seviyenizi bu değer zinciri içerisinde aldığınız pay belirlemektedir.

Bu derece bir içiçe geçmişlik ve karşılıklı bağımlılığın temelinde ne var, bu sürecin itici gücü nedir?

Bunun cevabı olarak bir çok faktör sayılabilir, ancak bizce en temel dinamik, farklılıklarımız. Sözgelimi, insanların farklı farklı yetenek, eğilim, bakış açısı v.b. ile donatılmaları iktisadi hayatta her birimize farklı istihdam imkanları sunarken, ülkelerin farklı doğal ve beşeri kaynakları da küresel değer zinciri içinde bir yer edinmelerini sağlamaktadır. Bu farklılıkları, klasik iktisadın “kaşılaştırmalı üstünlükler” kavramıyla da açıklayabiliriz. Ayrıntısı (ve eğrisiyle doğrusuyla bir muhasebesi ve değerlindirmesi) bu yazının sınırlarını aşar, ancak kısaca bu farklı üstünlüklerin uluslararası ticaret ve iktisadi faaliyetleri çeşitlendirip zenginleştirerek küresel refaha katkıda bulunduğunu söyleyebiliriz.

Bugün milletlerin yarışı işte bu değer zinciri içerisinde ne oranda yer aldığıyla (kısaca üretim gücüyle) ilgilidir ve bu muazzam süreç tüm farklılık ve çeşitliliğiyle birlikte insanlık ailesinin işbirliğini zorunlu kılmaktadır. Ve iyi ki de öyledir, insanlık tarihinin gördüğü en yüksek refah seviyesi işte bu sürecin sonucudur.

Esasen farklılık ve karşılıklı bağımlılık hayatın her alanında vardı ve bir doğa kanunudur. Doğada bu süreç öylesine berlirleyicidir ki, sözgelimi küresel düzeyde böcek (özellikle arı) popülasyonunun azalması ciddi bir kaygı sebebidir. Temel yiyecek kaynaklarımız onlara bağlı olduğuna göre, böceklerin olmadığı bir dünyada teknolojik imkanlarımızın da bir değeri olmayacaktır. Aslında uzağa gitmeye de gerek yok, beden ve ruh sağlığımız bile bağırsaklarımızda yer alan bir kaç kiloluk bakterilere bağlı. Küresel düzeyde ise, örneğin Amazon ormanlarını koruması için Brezilya’nın sorumluluk içinde davranmasına ihtiyacımız var.

Kısacası, karşılıklı bağımlılık bir zorunluluk. Ancak getirdiği nimetler düşünülürse, bağımlılıktan çok bağlılık duygularına, bir başka deyişle barış içinde bir arada yaşamayı önceleyen insanlık ortak değerlerine bağlılığa ihtiyacımızın olduğu açık, öyle değil mi?

Sözün özü

Filozof Bertrand Russell’ın ifadesiyle, “giderek artan bir karşılıklı bağımlık içindeki günümüz dünyasında sevgi bilgelik, nefret aptallıktır”.

Sevgiyle kalın.

 

Mehmet MURAT

Profesyonel Koç

Gençler ve Olumsuzluk Dili

,

Hiçbir ebeveyn çocuğunun “Ben bunu yapamam” veya “Bu iş bana göre değil”, hatta “Ben o kadar akıllı değilim” dediğini duymak istemez. Olumsuzluk dili, kendi kendine konuşmayla başlar.

Üniversite sınav sonuçlarının açıklanmasının ardından, tercihler de yapıldı ve şimdi bekleme süreci başladı. Çocuklarımızın kendi hayatları için önemli kararlar verdiği bu günlerde acaba gerçekten onların ne kadar kendini bundan sonraki tüm hayatı boyunca temsil edecek mesleği seçmesine alan yaratabildik? Öğrencilerle yaptığım tüm görüşmelerde;

Ailem bu bölümde okumamı istiyor,

Bu meslekte başarılı olabilir miyim bilmiyorum,

Ben şu mesleği istiyorum ama yapamam ki, gibi pek çok söylemle karşılaştım. Sizce çocuklarımızın en büyük eleştirmeni kim? Çocuklarımızın kendisi olduğunu bilmek sizi şaşırtır mı?

Genellikle, duydukları en suçlayıcı şeyler, kendi kafalarının içindeki olumsuz kendi kendine konuşmalardan gelir. Peki bunları nasıl oluşturuyor olabilirler?

Yapılan araştırmalara göre, özellikle aşırı koruyucu ebeveynlerin çocuklarında özgüven yoksunluğu ve yetersizliğine daha sık rastlanmaktadır. Aşırı koruyucu ebeveynler çocuklarına bağımsız hareket etme olanağı sunmayan, ağırlıkla kendi yaşam deneyimleri nedeniyle olayları olumsuz yönü ile gören, çevreyi tehditkar olarak algılayan ebeveynlerdir.

Endişelerle hareket eden aileler “ya yapamazsa, ya kazanamazsa, ya zayıf alırsa, ya üşürse, ya şu olursa, ya bu olursa” derken, bir anda ödevlerini yapan, sıralamalara karar veren, çözüm üretmek zorunda hisseden, çocuğunun sorumluluklarını üstüne alan, sürekli kontrol etme gereği duyan, onun yerine kararlar veren konumda buluverirler kendilerini. Aslında ne kendileri ne çocuklar nefes alamaz haldedir.

Neleri yapmamalıyız ebeveynler olarak?

Çocuklarımız adına karar vermemeliyiz

Karar vermeyi öğrenemeyen çocuklar, gerçek yaşamda sudan çıkmış balığa dönüyorlar. Çocuklar küçük yaşta, yaşına uygun olarak kendi kararlarını kendi vermeyi öğrenmelidir. Onlara “Ayran mı mevye suyu mu? Hangisini içmek istersin, seç.” demek bile ona karar vermeyi öğretmek için attığımız doğru adımlardandır.

Onların yerine getirmesi gereken sorumlulukları almamalıyız

Çoğu aile, çocuğun yapabileceği işleri, onun yerine kendisi yapıyor. 5 yaşında oyuncaklarını toplayamayan çocuktan, büyüyünce derslerini çalışmakta zorlanan, ödevlerini tek başına yapamayan, iş başvurusu için harekete geçmekten ürken gençlere dönüşüyorlar.

Her çocuk aile içinde bir birey olarak, sorumluluk da almalıdır. Küçük paylaşımlar başka güzel şeylere de yol açacaktır.

Çocuklarımızın davranışlarının sonucunda bedeli üstümüze almamalıyız

Alınması gereken sorumluluklar ne kadar gerçekse, o zaman davranışlarının da bir bedelini olduğunu bilmelidirler. Bu sorumluluk almayı öğrenmelerinin de önünü açmaktadır. Burada özellikle altını çizmek istediğim şey ödül ya da cezadan bahsetmediğim. Bu ceza verme şekli değil, hayatın sorumluluğunu almayı öğrenebilmektir. Yemeğini yemeyen çocuk aç kalır. Oyuncağını bilerek kıran çocuk, oyun oynayamaz. Kendi net hedeflerini bilmeyen gençler onlara söylenen mesleği seçer…

Ebeveynler aslında kendisini değerli, önemli ve işe yarar hissetmek için, kurtarıcı rolü üstleniyorlar. Çocuk zor durumda kalınca, aile hemen devreye girip onları kurtarıveriyor. Verilen mesaj da açık oluyor; Sen acizsin, kendi sorunlarını çözemezsin…

Öğrenmelerini ve meraklı olmalarını engellememeliyiz

Aileler çocukların öğrenme aşkını ateşlemektense, ne yazık ki farkında olmadan engelliyorlar. Merak duygularının önünü kapatıyorlar. Çocuklar küçük yaştan itibaren meraklıdırlar ve sürekli soru sorarak öğrenmeye çalışırlar. Oysaki biz yetişkinler onların soru sormalarına izin vermiyor ya da sorularını geçiştiriyoruz.

Her aile çocuklarıyla araştırmaya ve yeni şeyleri merak ederek öğrenmeye teşvik edecek projeler yapmalı ve evde keşfetme ortamı hazırlamalıdır.

Peki bu özgüven yoksunluğu ya da yetersizliğinin üstesinden gelebilmek için ebeveynler olarak bizler neler yapabiliriz?

Öncelikle yaşama ve olaylara dair kendi bakış açımızı gözden geçirmeye çalışmayla başlayabiliriz, çocuklarımıza güvenmeyi öğrenmek ve bunu hissettirebilmek, başka çocukla ve arkadaşlarıyla kıyaslamamak, onlarla konuşurken fark etmeden de olsa başarısızlıkları için kişiliğine yönelik suçlayıcı ve yıkıcı eleştirilerden uzak durmak olabilir diye düşünüyorum.

Kendi ideallerimizi ve standartlarımızı çocuklarımıza dayatmadan… Çünkü onlar bizlerin yapamadıklarımızı yapmakla görevli değildirler.

Çocuklarımızla paylaşarak, konuşarak, birlikte öğrenerek büyüyebilmek dileğiyle…

Ceyda Tezel, MCC

www.optimalkocluk.com.tr

Aşkını Ver-Ona

,

Sahnemizi açtığımız şu güzel Verona’da

Soylulukta birbirine denk iki aile

Eski bir düşmanlıktan gelen bir kavgada;

Yurttaş kanı yurttaş elini lekeler burada.

İşte ölümcül döllerinden bu iki ailenin

Doğar yıldızları sönük iki talihsiz sevgili,

Yürek parçalayan acı yazgılarıyla bu iki genç

Ölümleriyle toprağa gömer büyüklerinin kinini.

 

Zırnnn, zırnnn, zırnnn…

Telefon çalar, ahize kaldırılır.

İyi günler hanımefendi, Fehmi’nin annesi misiniz?
Evet buyurun.
Oğlunuz her gün kızımı evimize bırakıyor.
Öyle mi, ne kadar güzel.
Güzel değil efendim, bırakmasın etraftan laf oluyor.
Peki kızınız bu konuda ne düşünüyor hanımefendi?
O daha çok küçük.
Katılıyorum. Gerçekten de dokuz yaş etrafın laf etmesi, sizin de bunları dert etmeniz için çok küçük. Biraz büyüsünler o zaman arayın. Yok, asıl o zaman hiç aramayın, çünkü büyüyünce kararlarını kendileri verecekler, öyle değil mi?
Sahnemizi açtığımız o güzelim Karşıyaka’nın ara sokaklarında bir Ankara İlkokulu vardır, üzerine konduğu eski kilisenin hala ayaktaki kocaman bahçe kapısından girilir içeri. İki talihsiz sevgilinin yıldızları orada doğmuş orada sönmüştür. Kazulet, pardon Kapulet’in hanımıdır bu işin müsebbibi. Minik Fehmi çarşının göbeğindeki evine beş değil on beş dakikada ulaşmayı, yolunu Kordelyo’dan geçirmeyi tercih etmişse ne olmuştur? Ufak tefek sarışın, mavi gözlü İnci’yi, “Evimiz sizin evinizin yolu üzerinde.” diye kandırdıysa; İnci de bu beyaz yalanı sinesine çektiyse, soylulukta birbirine denk bu iki aileye ne laf düşer.

Yani sırf Jülyet ve Romeo’nun aşklarına sahne olan Verona’yı yazacağım diye nedir bu çektiğim çile. Hikâye bildiğin arabesk, insanın içini kurutuyor. Shakespeare’in yazdığını bilmesen adını “Hasret” koy “Kendini Asmalı Konak” koy. Kur film setini Kapadokya’ya, Mardin’e kur -oraları da ne güzel yerlerdir, söz yazacağım yakın zamanda-; al sana bin ölümlük, yok yok bin bir bölümlük dizi. E diyor zaten Özdemir Nutku çevirdiği klasik eserin giriş bölümünde:

Dört yüz yıldan bu yana, parlaklığından bir şey yitirmeden günümüze gelen Shakespeare’in romantik tragedyası, Romeo ve Juliet, aslında doğuda batıda, kuzeyde güneyde, birçok ülkenin halk öyküleri içinde yer alan, bilinen bir aşk temasını ele alır. Birbirine düşman iki ailenin gençlerinin birbirini sevmesi aslında çok işlenmiş bir temadır. Bu temanın ortaya çıkaracağı konu da nerede olursa olsun aşağı yukarı aynı olacaktır ancak bir yapıtın ölmezliği işin öyküsünde değil, o öykünün yazarı tarafından ele alınışında var olur.

Verona, Milano ile Venedik’in arasında deniz kıyısından beride yer alır. Dibinde olmasa da Garda gölüne yakın, Adige Nehri’nin menderes yaptığı bir kıvrımın içine yerleşmiş güneş ışığında parıldayan dünyalar güzeli bir incidir. Adige; Seine ya da Thames nehirleri gibi geniş yataklarında çekingen çekingen değil, dalgalarını göstere göstere coşkuyla akar.

Verona, eskiden Veneto Cumhuriyeti’nin bir parçası olduğu için, sadece Venedik’in sanılsa da, aslında cumhuriyetin tamamının simgesi olan San Marko Aslanı’nı burada da her yerde görmek mümkün. Gezecek pek çok yeri olmasına karşın dünya Verona’ya temelde iki şey için akıyor, Jülyet’in Evi ile Opera Festivali’nin gerçekleştiği Verona Arenası. Elbette her ikisini de ziyaret edeceğiz, ama en en güzeli sokak aralarında kaybolacağız. Ayrıca şehir merkezinde değil Adige’nin sağ kıyısındaki diğer Verona yani Veronetta’da kalacağız.

İllaha Milano ya da Venedik’ten gitmek zorunda değilsin Verona’ya. Milano’nun yakınında Bergamo diye bir şehir, İstanbul’dan oraya doğrudan uçuşlar var. Bergamo Alpler’i gören bir tepeye yerleşmiş şahane bir orta çağ şehri, vaktin olursa muhakkak zaman ayır. Biz Milano’da kalıp bir geceliğine gitmiştik Verona’ya. Yanımızda küçük bir sırt çantası olduğundan biraz dışarıda kalan tren garında inince şehrin tarihi merkezine kadar keyifli bir yürüyüş yapmıştık. Yükün var ise o yol yürünmez, demedi deme. Garda inince meydanlık bir alan hemen ilerisinde de şehrin on altıncı yüzyıldan kalma giriş kapısı Porta Nuova var. Dümdüz ilerleyip karşına çıkan parkı geçince hemen orada yer alıyor meşhur Arena.

Tabii biz öyle yapmayacağız seninle. Neden mi, e… daima olduğu gibi, gökyüzüne uzanan bir kule ya da başka bir şey, belki bir kuş çelecek aklımızı, neymiş diye sokak aralarında tepesindeki haçı bir bula bir kaybede yavaş yavaş yaklaşacağız. Sonra karşımıza belki de turizm rehberlerinde adı geçmeyen bir mücevher çıkacak. Enfes bir avlusu olacak.

Bu kez karşımıza, gerçeğine sadık olarak restore etme geleneğinin başlatıldığı ilk yapılardan biri olan Museo di Castelvecchio çıkıyor. Akşamüzeri olmasına karşın hava epey aydınlık, ancak müze kapalı, geniş avlusunu gezip yanı başındaki Adige’yi takip ediyoruz. Nehir kıyısı farklı yüzyıllardan yüzlerce binayı barındırıyor. Yüzünü yukarı çevirince tepelerin irili ufaklı evler, malikaneler ve kiliselerle bezendiğini görebilirsin.

“Ponte della Vittoria köprüsünü selamlayarak ilerliyoruz!” Kuralım mı bu harcıalem gezi yazısı cümlesini? Yok gerçekten selamlayalım hem köprüyü ve hem de dört bir yanında göksel tanrılara seslenen heykellerini, klasik duruşlu modern sanat eserlerini. Biraz ileride Ponte Pietra, bence Verona’nın en güzel köprüsü, yarısı taş, belli ki bir dönemde yıkıldığı için neredeyse tekrar yapılan diğer bölümleri tamamen tuğla. Beyaz taş ve kırmızı tuğla öyle yakışmışlar, erimişler birbirlerinin içinde; sen de aşıklar köprüsü ben diyeyim Jülyet ve Romeo Köprüsü. Geçiyoruz Adige’nin diğer yakasına.

Biraz sorup soruşturduktan sonra orta çağdan kalma evimizi bulup, zemin kattaki sakız çarşaflı odamıza kavuşuyoruz. Hafif tatlı nem kokusu dönemin atmosferini vurguluyor, inan hiç rahatsızlık vermiyor. Ne de olsa bir gece kalacağız. Minicik bir avluya açılıyor oda. O gece ne yedik anımsamıyorum. Pizza mı, al dente makarna mı; öylesine yorgunduk ki. Al dente, dişe gelir demekmiş İtalyanca’da, bildiğin diri makarna yani. Ben daha iyi pişmiş seviyorum, dişime değeceğine anneannemin yaptıkları gibi yanaklarımı doldursun istiyorum.

Yattık kalktık, avludaki kahvaltıyı hiç unutmayacağım, bizdeki zengin ve lezzetli kahvaltılarla alakası yok, kızarmış ekmek, tereyağı, reçel, peynir çeşitleri ve bir iki de şarküteri ürünü o kadar, ancak havası yeter. E hani zeytin? Koskoca Akdeniz’de bizim dışımızda kahvaltıda zeytin yiyen millet yok. Ne mi yapıyorlar, yemeğe koyuyor bir de garnitür olarak tüketiyorlar. Velhasıl kahvaltı Verona’da her hâlükârda güzel…

Dur daha geçmeyeceğiz Adige’yi. Hazırsan önce biraz tırmanacağız, dün uzaktan görüp içimizin gittiği ancak yorgunluk ve zamansızlıktan çıkamadığımız o tepelere çıkacağız. Castel San Pietro’ya giden patikayı, gir bak Google Maps’ten, hemen buluyorsun. Adım adım yükseldikçe şehir aşağıda küçülüyor; manzara ilerilere doğru genişliyor, genişliyor, genişliyor.

Patlasın inşallah balon gibi!

Diye geçirmiştim o zamanlar içimden Bayan Capulet için. Şimdi üzerinden yıllar geçmiş unutmuştum derken, karşıma çıkarmasın mı hınzır Facebook. Ne yapmış etmiş, ilkokul arkadaşları, şu bu derken bağlantıları kurmuş, İnci’nin annesini bulmuş karşıma çıkarmış. Bi de utanmadan “Hadi arkadaş olun.” diyor. Yaşlanmış ama botoks yaptırmamış, hoş kadın. Onca yılın anısını sırtımda taşıyacak değilim ya attım gitti Adige nehrine. Ohhh, yüklerimden arındım, şimdi gidebiliriz İnci’nin evine. İnci mi dedim, yok canım Jülyet diyecektim.

Verona’nın merkezindeyiz. İç içe sokaklar, güzel insanlar. Çıplak taş yüzeyli, sıvalı, sıvaları dökülmüş her çeşit bina; birbirine karışmış farklı yüzyıllardan farklı inşaat tarzları ve renkler. Güneş hepsini eşit aydınlatıyor, gökyüzü masmavi, ara ara beyaz pamuklar. İnsanlar çoğalıyor, artıyor, belli ki turistik bölgedeyiz. İyi ki Veronetta’da kalmışız. “Misafir misafiri sevmez, ev sahibi hiçbirini sevmez.” diye bir laf vardır ya aynen öyle. Turist olarak diğer turistler üzerine üzerine geliyor insanın. Turist, İtalya için büyük gelir amma, yerlisinin içi bizden de çok bayılmış. Gerçi Akdeniz yayvanlığı ortamın gerilmesine izin vermiyor hiç. Yine de şükür, şehir en merkezdeki bir iki meydanı saymazsak, gündelik hayatını tüm doğallığıyla sürdürüyor

Katolik inancı, Vatikan’ı kalbine damgalamış İtalya’nın vazgeçilmezi. Kiliselerine adeta kilit vurulmuş Hollanda ile taban tabana zıt bir memleketteyiz. Kafamı çevirdim ki o da ne? Bir rahibe, sokak arasındaki dükkanlardan birinde giysi deniyor.

Çocuklar bisiklete biniyor, yaşlılar balkonda cep telefonlarıyla konuşuyor, sevgililer öpüşüyor. Hayat Adige’nin kıyısında akıp gidiyor. Kontrolsüz sevinç, zamanlı zamansız hüzün, havai ve fişeksi patlamalar. Yalandır aşkı kalbin yönettiği, midedir aslında tutkunun hükmettiği. Hadi üç organda anlaşalım, kalp, mide ve en aşağıdaki; en yukarıdaki, beyin dediklerinin esamesi okunmaz ateşler içinde yanarken.

Dur, etme acele. Yaklaşıyoruz Jülyet’in avlusuna, az kaldı bekle hele…

On dört ve on beşinci yüzyılda Veronalılar nasıl yerlerde yaşamışlar, ne yemiş içmiş, neler giymişler merak ediyorsan hooop dal içeriye: Fondazione Museo Miniscalchi Erizzo. Mitolojik bir hikâyeyi tasvir eden çini tabak, her yanı fayanslarla kaplı devasa bir şömine ya da bir şeytan otomatonu çıkabilir karşına, Miniscalchi Ailesinin evinde.

Biraz ileride, şehrin tam kalbinde küçücük bir sokak var; tam ortasında Dante’nin heykelinin bulunduğu Piazza dei Signori ile Verona’nın en büyük, ince uzun meydanı Piazza delle Erbe’yibirbirine bağlıyor. Torre dei Lamberti yani Lamberti Kulesi’nin girişi işte o sokakta.

Hadi gel yukarı çıkalım, şehre kuşlarla birlikte bakalım. Spiralin mükemmel şekline bürünmüş merdivenlerin bitiminde, çanlarla birlikte şehrin en güzel manzarasına hakimiz. Taaa ileride birazdan şans eseri önünden geçeceğimiz Chiesa di San Fermo Maggiore bizi bekliyor, ancak farkında bile değiliz buradan, durduğumuz noktadan. Kuş olmak böyle bir şey, geneli görür, ayrıntıyı kaçırırsın. Belki de şahin gözümüz olmadığından bize öyle geliyor.

“Git de, San Fermo Maggiore Kilisesi’ni gez.” demez kimse, oysa gitmelisin, çünkü seni üç sürpriz bekliyor orada. İlki muhteşem ahşaptan yontulmuş tavan. İkincisi dünyanın en güler yüzlü çocuk İsa heykeli. Ana oğul olarak görmeye alışık olduğumuz İsa’yı belki de ilk defa baba oğul olarak hayal edebileceksin. Ne de mutlular anlatamam.

Veee üçüncü olarak kilisenin bronz kapılarını göreceksin. Yirminci yüzyıl heykeltraşı Luciano Minguzzi yapmış, ben çok sevdim. Sanatçı ölümü mü, yaşamı mı tartıyor sen karar ver. Gerçi vermek zorunda kalacağız birazdan birlikte bu kararı, çünkü adımlarımız bizi Jülyet’in yuvasına getirdi bile.

Capuletler’in evindeyiz. Sevgilisini arayan yalnız ve melankolik gençlerden çok; güler yüzlü öpüşüp koklaşan kumrular var etrafta. Ne garip! Trajik öykümüzün karanlığını İtalyan güneşi silip süpürüyor adeta, yoksa Amerikan kapitalizmi mi desek?

Bir yandan avludaki duvara eski usul çaput bağlanırken, diğer yandan binanın içinde dört yöne bakan monitörlere dokunarak mektup yazılabiliyor Jülyet’e, dilekler dileniyor.

Öykünün sonuna gelip de aşıklarımız Verona’yı sonsuza dek terk ettiklerinde, iki baba konuşuyorlar acılı pişmanlık içinde. Mantague, Capulet’e sesleniyor:

Ama fazlasını verebilirim ben sana!

Kızının heykelini dikeceğim som altından,

Verona bu adla bilindiği sürece,

Daha üstün bir heykel dikilmeyecek

Vefalı ve sadık Juliet’inkinden.

İşte o heykelin bronzdan yapılmış olanı, avlunun sonunda bizim gibi turistleri bekliyor sessiz, hareketsiz. İnanç bu ya, Alâeddin’in sihirli lambası misali, eliyle Jülyet’in sağ göğsüne ovanlar aşkı buluyor ya da aşklarını koruyorlarmış. Gel de ovma şimdi.

Bir eksik var burada. Ruh yok, kaçmış başka bir yere saklanmış sanki. Acaba nereye? Elbette bir labirente. Milattan sonra 30 yılında yapılmış, dünyadaki en iyi korunmuş örneklerinden biri olan Verona Arenası’nı orta çağda insanlar bir labirente benzetiyorlarmış. Rönesans’tan beri operalar sahneleniyor bu muhteşem yapıda. Verona Arena Festivali, 1913 yılında Guiseppe Verdi’nin yüzüncü yaş gününü kutlamak için bir yaz opera festivali olarak Aida Operası ile başlatılmış.

“Yazımızı, Mısır’ın genç komutanı Radames ile Habeş Prensesi Aida’nın olağanüstü ama ne yazık ki yine pek acıklı aşk hikayesi ile kapatacağız.” derdim ama öyle olmayacak, oldurmayacak davullar. Günün yorgunluğu ile ikinci perdede uyuklamaya başlayıp üçüncü perdede tamamen uyuyunca, daha fazla rezil olmamak için dördüncü perdeyi izlemeden orta çağdan kalma küçük evimizin yolunu tutacak, mis kokulu çarşaflarımızda alacağız soluğu.

Ve rüyamızda ne göreceğiz. Elbette “Letters to Juliet” filminin fragmanını. 1957’de Jülyet’e yazılmış ama asla kendisine ulaşamamış bir mektubun peşinden koştuğumuz bu şahane sulu zırtlak romantik komediyi -şayet Vanessa Redgrave ve Gael García Bernal, filmde oynamayı kabul etmişlerse- gönül rahatlığıyla tavsiye edebilirim sana.

Ah, Romeo, Romeo! Neden Romeo’sun sen?

İnkâr et babanı, adını yadsı!

Yapamazsın, yemin et sevdiğine,

Vazgeçeyim Capulet olmaktan ben.

“Sevgilim” de ki, vaftiz olayım yeniden;

Romeo değilim bundan böyle ben.

 

Bizim hikâye biter burada mutlu sonla.

Düşmez soylulukta birbirine denk bu iki aileye laf.

Nihai sözü aşk söyler.

 

 

Said Fehmi Ağduk

Bir Yeşilçam Repliği “Artırın Satışları, İndirin Maliyetleri!”

,

Yeşilçam filmlerinin çokça izlendiği bir kuşakta büyüyen biri olarak, aklımda kalan ve beni gülümseten bir replik var. Cüneyt Arkın, zor zamanlar geçiren bir şirketin başına geçer, tabiri caizse fabrikatör olur. İlk icraat olarak, şirkette kim olduğu anlaşılmayan birine telefon açar ve talimat verir, “Satışları artırın, maliyetleri düşürün!”. Ve şirkette her şey yoluna girer, mucize gerçekleşir.

Ne diyorsunuz?… Bence de keşke hayaller bu kadar kolay gerçek olsa!

Peki sizin şirketinizde işler nasıl yürüyor? Satışları artırmak, maliyetleri düşürmek için ekibinize talimat vermek dışında neler yapıyorsunuz? Ayrıca sadece satış ve maliyetle iş bitiyor mu? Sizi ve şirketinizi bir patron olarak 5 yıl sonrasına taşıyacak bilinçli adımlar atıyor musunuz? Eğer bu sorulara yanıtınız sessizlik ise, sizi Cüneyt Arkın repliğindeki mucizeyi bekleyen olmaktan farklı kılan nedir?

Belki büyük hayalleriniz var, dünya markası olmak istiyorsunuz. Ya da şirketinizi bugünkü değerinin 4-5 katı üzerinde bir değerden devretmek, yatırımcılara açmak gibi bir niyetiniz var. Harika! Hayal etmenin tüm başarılar için ilk ve vazgeçilmez bir aşama olduğu artık tartışma götürmez bir gerçek. Dünya markası olmaya ya da şirketinin değerini 4-5 katına çıkarmaya aday bir şirket sahibi olarak ne istediğinizi biliyorsunuz. Peki, hangi yoldan gideceksiniz, kiminle gideceksiniz, yolda hangi kaynaklara ihtiyacınız olacak, ne tür yatırımlar yapacaksınız, bu soruların yanıtlandığı yol haritanız hazır mı? Bundan 1 yıl sonra, 3 yıl sonra ve 5 yıl sonrası için satışlarınızı artıracak, maliyetlerinizi düşürecek stratejilerinizi belirlediniz mi? Hatta, bunların sonucu olarak 1-3-5 yıl sonraki satışlarınız, maliyetleriniz, ekip yapınız, yatırımlarınızla ilgili rakamsal bir simülasyon yaptınız mı? Yoksa, tek yaptığınız hayal etmek mi? O halde, hayallerinizi sadece rüyalarda görmekle yetinmemeniz için sizi hayallerinizi gerçek yapacak detaylı bir iş planı yapmaya davet ediyorum. Bu iş planını sizin adınıza başkasının yapması konusunda ise ihtiyatlı davranmanızı öneriyorum. Zira sizin hayallerinize nasıl ulaşacağınızın yol haritası hazırlanırken, bizzat sizin nezaretinizin ve yönlendirmenizin olması son derece önemli. Ne istediğinizi belirlediğiniz gibi, nasıl gitmek istediğinizi de siz belirlemelisiniz. Elbette stratejik bir iş planı yapmak konusunda destek alabilirsiniz ancak işin sahibi olarak projenin içinde olmayı göz ardı etmeyin derim.

İş planınız hazır! Artık yapmanız gereken ilk iş, bu planı gerçekleştirmek üzere, ekibinize planın bir parçası olduklarını hissettirmeniz, herkese düşen görev ve sorumlulukları üçer aylık kısa aksiyon planlarına dönüştürmeniz ve elbette yola koyulmanız.

Daha yarın bize ne getirecek bilmiyoruz, siz 3 yıl, 5 yıl sonrasının iş planını yapmaktan bahsediyorsunuz diyenler için son bir sözüm var. Gerçekten, istediğiniz yere çıkmak istiyorsanız yolu da siz seçersiniz, hızınızı da. Ya da yol sizi nereye çıkarırsa oraya razı olmak diğer seçeneğiniz. Deniz şu an dalgalı olsa da sular durulduğu zaman nerede olacağınızı bilmek istemez misiniz?

 

Sevgiyle Kalın.

 

Belma Öztürk Gürsoy

ActionCOACH İşletme Koçu

Balıkçı

,

Saatlerdir teknesinde bir heykel kadar hareketsiz duruyordu. Ne kadar az hareket edersen beynin de buna inat çok daha fazla ve hızlı çalışıyordu sanki! Yalnız olduğunu bilmese tam arkasında geveze birinin oturduğunu düşünecekti. Aslında sessizlik de insanı gürültüden beter bir şekilde rahatsız edebiliyordu.

Her seferinde seçimine lanetler yağdırıyordu. Yıllardır alışamamıştı bu işe! Etraftaki sis neredeyse dokunup eline alabilecek kadar yoğundu. Çıplak olsan bile tamamen vücudunu saran bir elbise giymiş kadar yakınında hissettiriyordu kendini… Böyle günlerde gölün yüzeyi de bir ayna formunda olurdu. Öyle ki suyun yüzeyinde duran bulutların içinde otuyormuş gibi hissedebilirdin.

En son ne zaman hareket ettiğini bile hatırlayamıyordu. Anda donup kalmış gibiydi… Kafasındaki düşüncelerin ağırlığı sanki bacaklarında ve kollarında toplanmıştı. Üçüncü defadır yavaşça gelen o martı yine teknenin ucunda aynı yere konmuş bekliyordu. Kasabın önündeki kediler gibi… Martı da kararsız kaldı, bu bir canlı mı heykel mi diye? Hatta adama biraz daha yaklaştı, hemen ardından vücut ısısından mı nefesinin rüzgarından mı bilinmez hızlıca kanatlandı…

Balıkçıysa bu geliş gidişleri kendince bir oyun haline getirmiş ve her seferinde daha ne kadar yaklaşabileceğini merakla izliyordu. Hareketsizliğin nedeni biraz da ondandı sanki… Aynı martı olduğuna adı gibi emindi… Saatlerdir gördüğü tek hareketli şey olduğundan, pür dikkat inceleyebiliyordu. Her bir milimetresini ezberlemiş gibiydi. Koca bir sürünün içinde bile olsa hemen tanıyabilirdi. Teknenin ucuna konuş kalkışları gölle teknenin birleştiği yerdeki aynanın mükemmelliğini çok kısa bir süreliğine bozuyordu.

Ve bir anda ‘’-Eveeeet sonunda eveeeet’’ diye haykırdı… İpi bırakılan uçan balon misali, tüm ağırlığı bir anda yok olmuş gibi ayağa fırladı! Arkasındaki geveze korkudan susmuştu… Heyecan içinde bağırıyordu balıkçı! Sonunda bu uzun bekleyişin ödülüne ulaşmıştı. Ağının ipleri ağırlaşmış ve onu kendine doğru çekmeye başlamıştı. O da ustaca bir hamleyle çekip teknesine boşaltıverdi.

Teknenin içine dağılıveren gümüşi gri renkli balıklar hayat hala devam ediyor dercesine kımıl kımıl hareketliydiler. Çevik hareketlerle kovasına doldururken küçük bir farklılık gördü. Daha koyu bir renkte olduğu için geç fark etmişti. Yavru bir yılan balığı… Gövdesine oranla çok daha kocaman gözleri vardı ve insan gibi bakıyordu. Bugüne kadar böylesine hiç rastlamamıştı! O kısacık anda yavru balık ile göz göze geldi ve yavru neredeyse tüm hayat hikayesini aktarıverdi gözlerinden gözlerine… Balıkçı bir an daldı gitti… Uzunca süre kırpmadığı için mi, yavru balığın bakışından mı bilemedi ama gözleri buğulandı. Hemen kurtarmalıydı bu güzelim canı! Bu yavrunun yeri sular ve ailesinin yanıydı. Niye sadece farklı olduğu için yaşam hakkı verdiğini bile sorgulayamadan kararını verdi ama acele etmeliydi. Tam o anda martı cinin lambasından çıkar gibi bir anda teknenin ucunda beliriverdi, sanki gülümsüyordu. Uzun günün sonunda onun da ödülü gelmişti işte.

Bunu anlayan balıkçı, martı ile göz göze geldi ve bakışlarıyla ‘’-Hayır’’ dedi, ‘’-Hayır bunu asla sana veremem. O çok küçük ve biraz daha yaşamayı hak ediyor’’.

Hızlı bir şekilde yavru yılan balığını avuçlarına alıp sırtını martıya döndü ve suya bırakıverdi, yüzünde başarmanın verdiği huzurlu ve gururlu bir gülümsemeyle! Tam o anda kulaklarının dibinden neredeyse kanatlarını sürterek geçen martı keskin bir hamle ile suya daldı…

Çıktığında ağzında yavru yılan balığı vardı. Yan gözle balıkçıya bakıp nispet yapar gibi yavaş yavaş uzaklaştı…

 

Belma Kafadar KARAÇAM

Profesyonel Koç

· Bu yazı Fotoğraf sanatçısı Sn. Ümmü Nisan Kandilcioğlu’nun ’’Sis ve göl ‘’ isimli fotoğraf çalışmasından esinlenilerek oluşturulmuştur.

 

Karma

,

Eylemlerini değiştirmediğin sürece iyi niyet, enerjiler sadece lafta kalacaktır. Dışarıdan bir kurtarıcı beklediğin sürece de hep bir kurban olacaksın. Karma yasası bilinci, sorumluluk alarak eylemlerini fark etmekle başlar.

Her şey beni buluyor tavrıyla dışarıya dikkat vermek yerine benim eylemlerimin acaba hangisi, hangi tavrım bunları doğuruyor diye sormak belki sana başka bir bakış açısı sağlar. Ve en önemlisi bu bakış açısıyla belki de tavırlarını, eylemlerini değiştirmen gerekir.

Örneğin her zaman otomatik olarak öfkelendiğin bir tavra başka bir bakış açısı geliştirmeyi deneyebilirsin. Öncelikle öfkelenmemeyi değil öfkenin kendimizle olan bağını araştırıyoruz. Her zaman öfkelendiğin bir tavra uyanık bir bilinçle yaklaşmayı denersen belki de öfke sadece bir illüzyondur.

Tavra, uyanık bilinçle yaklaşabilmek için o anda kendine:

“Şu anda tam olarak neye öfke duyuyorum”?

“Öfke hissettiğim anda her zamanki gibi bağırmak yerine su içmeyi deneyebilir miyim?

diye kendine sorabilirsin.

Bu bir çalışma yöntemi ve öfke duygusu sadece bir örnek.

Dikkatin çalışmada olacağı için sorular ve öfke farkındalığı hep seninle olacak. Bu aynı zamanda bir döngü kırma çalışması. Öfkeliyken her zaman bağırıyordun ve artık kalkıp bir bardak su içmeyi tercih ediyorsun. Bilincin uyanık artık uyumuyor. Otomatik olarak bağırmamayı seçiyorsun. Artık bağırmak yerine su içtiğin için sıradaki eylemlerin tüm enerjisini dönüştürmüş oldun. Otantik olarak gerçekten bağırma hissiyle dolduğun zamanlar olabilir.

O zaman bağır …

Duyguları bastırmak değil otomatik ve aslında duygusuz olan tavırları istemiyoruz❤

#karma#

 

Didem Öztabak

Hindolog ve Yaşam Koçu
www.didemoztabak.com

İnançlar – Ön Yargılar ve İnsanlar…

,

Kişileri yöneten ve yönlendiren, doğruya veya yanlışa götüren, eksik bırakan ya da çoğaltan onların inançlarıdır!. Kişi inandığına göre şekillendirir kendini. Neye inanmak istiyorsa, neye daha çok inanıyorsa ona yönelir kişinin yüzü; güne bakan çiçekleri gibi.

İnsanların inançlarının algılanmasında, pekişmesinde, gelişmesinde ve kişiliğinin buna göre yoğrulmasında; benliğinde şemalar, kalıplar oluşmasında ailesinin (öncelikle anne-babasının, eşinin, küçükken etkilendiği bir rol modelinin…), okulunun (öğretmeninin), arkadaşlarının, mahallesinin, çevresinin, toplumunun, memleketinin önemli etkileri vardır. Bu etkilerin dozuna göre birçok bireyin inançları şekillenmiş ve gelişmiştir.

Dikkat ederseniz herhangi bir dini argümandan veya kavramdan bahsetmiyorum. “İnanç” kelimesini bilerek kullanıyorum. İnanmak belirliyor sonuçta hepimizin attığı adımları ve gideceğimiz yönü. İnandığımıza göre yaşıyoruz, konuşuyoruz, yazıyoruz, tartışıyoruz ve paylaşıyoruz.

Çevremize dikkatli bir nazarla bakalım isterseniz:

Paraya, paranın gücüne, paraya dayalı bir yaşam tarzının hâkimiyetine inanmış kişilerin yaşamlarını nasıl bu kavram çerçevesinde örgütlediklerini görürsünüz. Hani “Bu adamın dini, imanı para!” ya da “Bu adam adeta paraya tapıyor! ” dedikleri türden insanlar var ya; işte bu insanların hayatını şekillendiren ana unsur paradır, maldır, mülktür. Bunların, kendisine sağladığına inandığı güçtür!

İlme ve bilime inanmış insanlar vardır çevremizde. “Bana bir harf öğretenin 40 yıl kölesi olurum!” ifadesinin sahibini haklı çıkaracak kadar özverilidirler ilim öğrenme konusunda. “İlim Çin’de de olsa gidip arayıp bulacak kadar” ehemmiyet verirler ilme, öğrenmeye, bilmeye… Bilmek isterler, araştırırlar, deney yaparlar, çok okurlar. Bilimsel gelişmelerle yakından alakadar olur bu inanca sahip olanlar. Bu insanların yaşamını biçimlendiren en önemli kavram da doğal olarak bilgidir; ilim ve bilimdir.

Makam ve mevkileri önemseyen insanlar vardır. Arzuladıkları bir yere gelebilmek için akla ziyan akrobatik kıvraklıklar sergileyebilir bu tipler. Çünkü kendilerini çekip çeviren, yöneten ve benliklerini etkileyen en önemli kavram makamdır, mevkidir. Yönetmek hırsıdır belki de inandıkları en önemli husus. Bu insanların inançları bu hırs çerçevesinde etkiler kendilerini ve yön verir hayatlarına.

Bazı insanları da ön yargıları yönetir ve yönlendirir. Böyle insanların hayatlarını; bireyler, toplumlar, gruplar, partiler, takımlar, renkler, ırklar, diller, hayatı yaşama biçimleri ve benzeri konulardaki ön yargıları, saplantıları çerçeveler. Bir kere bir konuda beyinlerinde, yüreklerinde bir ön yargı çöreklenmişse bu insanlar asla iflah olmazlar, kimseyi de iflah etmezler. Müzmin muhalif olurlar herkese, her şeye… Gelişmeleri, değişim ve dönüşümleri asla benimsemezler böyle ön yargı mahkûmu insanlar. Kendileri değişseler bile değiştiklerini kabullenmezler. Bu sebeple kimsenin de değişmesini istemezler.

Statükocu, değişime direnen, ileriye doğru bir adım bile atmak istemeyen, bunu yapanlara da hep engel çıkaranlara bakın; genellikle ön yargılarla kendi kendini belli bir çembere hapsetmiş insanlardır bunlar. Kendilerini dünyanın merkezi olarak görürler. Kişiler, kurumlar ve gelişmeler hakkında verdikleri hükmün tartışılmasına bile tahammül edemezler.

Kendine, çevresine ve dolayısıyla toplumumuza en fazla zarar veren insanlar tam da bunlardır. “Sen neymişsin be abi!” türünden her şeyi en iyi bilen, burnundan kıl aldırmayan, kimseye söz hakkı tanımayan; en iyi hekim, en adil hâkim, en mükemmel hakem hep bunlardır. Her konunun uzmanıdırlar; en iyi araba onlarındır, en iyi onlar giyinir, en muhteşem mekânları onlar bilir.

Oysa asıl gerçek şudur:

Ön yargıları bütün değerlerin önüne geçmiş bu insanların çoğunlukta olduğu toplumlarda üretim olmaz, gelişme olmaz; sorunlar halledilmez, demokrasi ve hukuk gelişmez. Ruh ve yürek kuraklığı adeta havaya, suya ve toprağa negatif cemreler olarak düşüverir.

Fikir alışverişi, istişare etme, seviyeli tartışma, hayatı paylaşma, diyalog kurma, ortak paydalar etrafında buluşma gibi çağdaş vazgeçilmezlikler asla başarılamaz bu insanlarla. Çünkü en ciddi ve katı inançları ön yargılarıdır!

Siyasetteki bütün tıkanmışlıklar bunların eseridir. Demokrasinin kesintiye uğraması bunlar yüzündendir. Halkın iradesini bile hiçe sayar bu ön yargı esiri zavallılar. Onlara göre kendi fikirlerini kabul eden insanlar insandır, halktır, vatandaştır. Gerisi ancak banal tipler ve varlıklardır!

Böyleleri için, kendi ırkından olanın yaşama hakkı vardır sadece! Hatta kendi ırkının dışında ırk bile yoktur denebilir! Belki de bütün ırklar kendi ırklarından türemiştir!

Böyleleri için, kendi partisine oy veren haklıdır. Kendi takımını tutan doğru tercihte bulunmuştur. Rakamlar kendilerine göre sonuçlar vermelidir. Matematiksel, bilimsel ve genel kabul görmüş doğrular bile kendileri için uygunsa kabul edilmelidir.

Uzlaşma, kendi istekleri kabul edilirse uzlaşma olabilir. Sizi kendi akıllarında, yüreklerinde ve hasta benliklerinde bir kere çizmişlerse Siz ağzınızla kuş tutsanız!” ve “Yılanı deliğinden çıkarabilecek bir dil kullansanız!” bile faydası yoktur artık.

Kendileri kabul etmedikleri sürece siz hiçbir mevkiye, konuma, göreve aday olamazsınız. Hasbelkader aday olduktan sonra seçilip kazansanız ya da o göreve getirilseniz bile en seri şekilde “boykot” edilirsiniz. Hakkınızda gereğinin yapılması için her şey hemen yapılır.

Çok da pervasızdır bu ön yargılı, saplantılı insanlar. Merdiven altı rantçılığının zirvesinde gezinirler. Bırakın pastadan hakkınız olan payı almayı, pastanın ‘p’sini bile göstermezler size.

Kimisi bu pervasızlıkla dağları delip çölleri aşar ve kendisi gibi düşünmeyenleri yok etmek üzere didinip durur. Kimileri de bikir bir çay gibi, hayat hakkı tanımak istemediği insanların kanını kurutmak ister adeta!

Etrafımıza tekrar bakalım isterseniz; ne kadar da çok böyle insan var değil mi? Ne kadar tehlikeli bir toplumsal yapı içerisinde yaşıyoruz ve böyle bir ön yargılılar cehenneminde ayakta durmaya çalışıyoruz.

Benim bu tespitleri yaptıktan sonra sizden bir istirhamım olacak:

N’olursunuz gelin biz ön yargılı olmayalım. İnançlarımızı “insanlığımız” çerçevesinde yeniden gözden geçirelim. Varsa ön yargı kırıntılarımızı atalım, bırakalım, terk edelim gitsin. Bu konuda da kendimize “Bi dur!” diyelim. Derin bir nefes alalım ve düşünelim; hangi konularda nasıl bir yaklaşım sergiliyor ve hangi türden bir refleks ortaya koyuyoruz? En başta kendimize sonra da diğer insanlara nasıl davranıyoruz acaba?

Herkesi olduğu gibi kabul etmek büyük erdemdir. Kendimizi de!

Her birimizin hak ve hukuku başka bir bireyin hak ve hukukuna tecavüz etmemek ve saygılı olmakla sınırlıdır. Bu çerçevede yasalarımızı ihlal etmeden kendimizi özgürce yaşamalı ve ifade edebilmeliyiz. Kendini, hak ve hukukunu korumak, yaşamak ve özgürce ifade etmek durumunda olan herkese de bu hakkı çok görmemeliyiz.

Hayatı algılama biçimlerimiz, giyim kuşamımız, fikirlerimiz, üsluplarımız farklı olsa da ayrı partileri, takımları desteklesek de; ırkımız, dilimiz, rengimiz, mesleğimiz, meşrebimiz farklı olsa da hepimiz önce insanız. Önemli olan da insan olabilmek ve yine insan kalabilmek değil midir?

Dünya gemisinin Türkiye kamarasında sağlıklı ve mutlu bir biçimde yaşamak eşit ve hür insanlar olarak hepimizin hakkı değil mi?

Bir bilseniz insan olarak kabul edilmek ve bu hakkı yaşayabilmek ne büyük bir nimettir! Çünkü insan yaratılmışların en şereflisidir.

Allah kimseyi bu şereften mahrum bırakmasın…

Allah bu şereften yoksun kalmış olanların şerrinden bizi korusun…

 

Osman GÜZELGÖZ

osmanguzelgoz.com

Anıları Kalır Şehrin

,

Hangi şehirde olursa olsun heyecan ve hayranlık içinde onu tanımaya çalışırdı. Şehre değişik açılardan bakmak, farklı duyguların sınırlarını keşfetmek ona daima büyülü gelirdi. Bir bankta oturmuş Boğaz’ın ruhunu, ez uzağını, en yakınını, renklerini, enerjisini hissedip; koku ve havasını ilk solukta içine çekti. Harika doğası olan geniş bir boğaz ve masalsı köprülerle birbirine bağlanmış dünyada başka bir şehrin olmadığını düşündü.

Bazen o kadar şey üst üste gelir ki, insan bir türlü gezdiği yahut içinde yaşadığı şehri göremez. “Kimi şehirler iyi yazılmış bir kitap gibidir” derler. Sokaklarında her gün önünden geçip fark edilemeyen ne çok şeyler vardır. Orada olanı fark etmek için kimi zaman yavaşlamak, insanın içindeki sessiz gözlemcinin varlığını derinden idrak edebilmesi gerekir. İnsan içeri ve dışarıdaki her şeye tanık olan o sessiz gözlemciyle dost olabilmelidir.

Hafiften esen rüzgârla, sularda kayıp giden zamanın eşliğinde yüreği gibi sular da pır pır edip oynaşıyor. Yanından yöresinden geçen irili ufaklı teknelerle aynı anda dev gemilerin ağır ağır süzülüşünü izliyor. Mutluluk buysa, şu an doğa zenginliği ve mevcut tüm sebeplerin o anı oluşturduğunu hissediyor. Sahilde insanı hem lüks hem de tuz kokusu sarıyor. Bu anı doyasıya sindirirken sadece keyif veren iyilik halini masmavi boşluğa kilitlemek istiyor.

Az önce, Rumeli Hisarı’ndan Bebek’e doğru ince esintiyle keyifle yürümüştü. Çocuklar Boğaz’a atlıyor kıyıya vuran çöplerin arasında coşuyorlardı. Oltasını özensizce havada yarım daire çizerek fırlatan insanların yanından dikkatle geçmişti. Bu manzarada yanında getirdiği yiyecekleri yiyip içenler vardı. Boğaz’da onlar balık tutarak keyfin kaynağını mutluluğa dönüştürürken; o kendini zorlu düşünce ve duyguların oltasından kurtarıp karşı kıyının manzarasına odaklıyordu. Zihnindeki akıp duran düşüncelere dur demek istemişti. Çünkü doğaya yönelmek onun zihin dağınıklığını gideren en çok sevdiği şeydi.

Yüzyılların rüyası Boğaz Köprüsü’nün manzarası bir başkaydı. Bu nefis güzelliği insanlar doya doya izliyordu. Muhteşem ahşap evlerinin nostaljik dokusunu henüz tam kaybetmeyen sahilin en büyülü yerinde; “insanın bir kıtanın kıyısında oturup diğer kıtayı görebilmesi” ne hoş dedi. Bu mavi sularda “insan isterse hüznü, hasreti, saadeti, aşkı aynı duyarlılık ve derinlikle içinde barındıran ruhu görülebilir” diye mırıldandı.

Sahil hareketliydi. Belli ki, başka yerlerde yaşayan İstanbullular da hafta sonu gezmeye gelmişlerdi. Kalabalık çok kozmopolitti. Bu doyumsuz güzelliği fark eden herkes “hemen buraya yerleşmeliyim” diye istekte bulunabilirdi. Yüzlerce yıllık tarihe sahip yalılar inci gibi sıralanmış. Kuşlar parklardaki asırlık ağaçlarda soluklanıyordu. İstanbul’un en güzel seyir yerlerini; hisarlar, camiler, kasırlar, köşkler, saraylar ve dahası lale bahçelerini merak etti.

Tarihi görüntüler iş kuleleriyle, alışveriş merkezleriyle bir bünyede kesişmişlerdi. Bir yanda çarpık şehirleşmeye, diğer tarafta yer yer ormanın kesilerek yerlerine ayrıcalıklı sitelerin yerleştirildiği Baudelaire’in ifadesiyle “sahte cennetler” gözlemleniyordu. Tepelerdeki ormanların içinde ucube gibi görünen villalar sessiz bakışlarına takılıyor. Arnavutköy sahiline cepheli mermerden yapılmış iki asırlık Beyhan Sultan Çeşmesi’nin yanından geçti. Ecdat ruhunu taşa ve ahşaba nakşetmiş hissediliyordu. Arnavutköy İskelesi’nin karşısında dantel gibi ince işlenmiş ahşap fasadlı evlerin bulunduğu dar sokakları gezdi. Üçer katlı, daracık görünümlü, asırlık her biri bir sanat eseri bu ahşap İstanbul binaları Boğaz’a bakıyor. Bakımsız kalan, terkedilmiş olanlar var. Dünyada bundan daha etkileyici görüntü olamaz dedirten Boğaz’ın görsel zenginliğinde birçok kültür beraberce nefes alıp yaşıyorlar.

Sırtına büyük bir cami yerleştirilmiş heybetli siluetiyle tam karşıda Çamlıca Tepesi duruyor. Kentin yeni bir sembolü olmuş. Fakat ona uzaktan sanki yapmacık bir maket gibi görünüyor. Cumhuriyet tarihinin en büyük camii olduğunu duymuştu, Aklına bir soru takılıyor: “İstanbul’da yaşayıp da boğazı hiç görmeyen sadece haberlerde duyan kaç kişi vardı acaba?” Sonra dikkatini ve farkındalığını tüm kalbiyle çevirdiği Boğaz’ın sularında; hem Tanrı’nın yarattıkları hem de onun parçacıklarını gördüğünü aklından geçiriyor.

Boğaz olmasa, insan bu şehrin tüm kaosuna, kalabalığına, trafiği ve hayat pahalılığına katlanıp yaşamaya devam eder mi? Bilmiyordu. Boğaz köprüsünü izliyor. Napolyon Bonapart’ın “İstanbul’a sahip olan Dünya’ya hâkim olur.” sözlerini anımsıyor. Sonra, “bir millet kendi içinde birbiriyle didişmese belki olurdu” diyor. Dünya’ya hâkim olunamadığı için hayıflansa mı, bilemiyordu. İnsanlar geçmişi ve geleceği yaşarken; şehrin geçmişi bırakıp daima şimdiki anı yaşadığını hissediyordu. Şehrin anıları sanki gözlerine takılıp kalacaktı.

“Şükürler olsun ki, ruhu her gün yeniden doğan bu ihtişamlı şehirde ne hesaplaşmam gereken anılar, ne de duyduğum endişe ve nefret var” dedi. Bir yalanın kendisini avutması yerine hep bir hakikatin incitmesini yeğlerdi. Huzur, bazen yavaşlayıp durup her şeyi bırakmak; farkındalık insanın kendine gelip hem iç dünyasını hem de etrafını görmesi değil midir? Boğazın gözlerini kamaştıran esrarlı görünümü onu bir kez daha mutlu etti. Derin bir nefes alıp kendi kendine; “Şehri eşsiz kılan gün doğumu ve batışını da özellikle izlemeliyim. İşte ondan sonra şehrin dokularına işlemiş olurum” diye içinden geçirdi.

“Boğaz’ın gerçek yüzü böyle mi olmalıydı, bu kutlu şehirde şimdiki zaman büyüsünü böyle mi bozuyordu? Batıya benzemek uğruna ruhsuz taş mimarisine özenen akıl dışı zihniyetlerle eşsiz tarihi mimarinin yok olup gittiğine şahit olmak insana hüzün veriyordu. Yöneticilerinin bizzat bu şehre ihanet ettiklerini itiraf etmeleri dürüstlük mü sayılmalıydı? İstanbul’un bir sokağına çıktıklarında, yüreklerinin bir kısmının mütemadiyen “cız” edip yanacağına, onlara bilerek ya da bilmeyerek bu şehre verdikleri zararı daima hatırlatacağına inanıyordu.

Dostlukla…

Ali AKÇA