Sarsıcı Bir Korku Komedisi – US

,

Yükselen Amerikalı yönetmen Jordan Peele’nin yönettiği ve ikinci yönetmenlik deneyimi olan “Us”, şu ana kadar birçok eleştirmenlerden oldukça olumlu eleştiriler aldı. 2017 yılında ırkçı bölünmenin güçlü bir betimlemesi olan sarsıcı korku komedisi “Get Out” ile ezberleri bozan yönetmen, aynı zamanda yakaladığı başarıyla gelecek filmleri için de bizi heyecanlandırmıştı.

Get Out, gizem ve gerilim tarzları için gerçekten yeni bir standart belirledi; keskin bir mizahla ırkçılığa akıllıca hitap eden, baştan sona yoğun ve benzersiz bir hikâye anlatımı ile bana kalırsa 2017’nin önemli filmleri arasındaydı. Us ise net ve kompakt politik göndermeler içeren bir film olmasına rağmen yüksek temposu ve korkunun sınırlarında gezen gerilimi ile filmin başından itibaren dikkati üzerine çekmeyi başarıyor.

Hikayemiz, ABD’de bulunan yer altı tünellerinin hatırlatma altyazısından sonra 1986’da Santa Cruz’da bir lunaparkta başlıyor. Thiriller tişörtü içindeki Adalaide, ailesiyle tatil yaptığı sırada tesadüfen girdiği “Kendini Bul!” yazan tünelde hayatinin travmasını yaşamasıyla şekillenen olaylar zinciri başlamış oluyor.

Günümüze hızlıca ilerlediğimizde Adalaide kendi kurduğu ailesiyle Santa Cruz’da geçmişteki travmasından kaynaklanan huzursuz bir tatil geçirmektedir. Korku ve gerilim türünde filmlerde alışkın olduğumuz yaratıklar filmlerin isim yapmasında çok büyük bir paya sahiptir. Kurt adamlar, vampirler, hayaletler, canavarlar… Her biri zekice kurgulanmış ve kendi başlarına ikon olmuşlardır. Wilson ailesinin pesinde ise sıra disi bir yaratık var. Kendileri… Ailenin evin dışında kendi klonlarını görmesiyle başlayan gerilim dozu hayatta kalma savaşı verdikleri süreçte doruğa ulaşıyor.

Us inanılmaz bir kurgu ve semboller zinciri içeriyor. Filmin her sahnesine yerleştirilmiş metaforlar büyük anlamlara sahip. Hiç biri öylesine kullanılmış nesneler değil. Dinsel dokunuşları, politik göndermeleri ile Us, film bittikten sonra bile saatlerce üzerinde düşüneceğimiz birçok veri bırakarak final yapıyor. Filmin önemli sembollerinden olan makas ve tavşanlardan tutun kırmızı tulumlara kadar hepsinin çok yerinde kullanımı var. Us, son donemde beni en çok etkileyen ve nesnelerin çok zekice kullanıldığını düşündüğüm bir film oldu.

Film boyunca büyüleyici bir oyunculuk ve görüntü yönetmenliği izliyoruz. Ayni zamanda Get Out’un müziğini de yapmış olan Michael Abels, yine harikalar yaratmış ve film boyunca gerilim dozunu çok güçlü bir şekilde bize yansıtıyor. Us her ne kadar korku kategorisinde olsa da bence çok büyük toplumsal mesajları olan ve herkesin izlemesi gereken bir yapıt.

 

Damla TEZEL

Aşk ve Sevgi Üzerine

,

Hayat aldığımız nefeslerle değil, nefesimizi kesen anlarla ölçülür…

 

Hayatın tadı, tuzu aslında sevmek, sevilmek, aşık olmak değil midir?

Filmlerde izlediğimiz ya da kitaplarda okuduğumuz; modernleşen dünyamızda, teknolojinin gelişmesiyle evrilse de, değiştiğini düşünsek de yüreğimizin heyecanla kıpırdadığı, içimizde kelebeklerin uçmasına neden olan aşk…

Sevgi ve aşk, bizleri bir araya getiren özel duygulardır. Peki, hayatımızın içinde bu duyguları sadece hissetmek yeterli midir? Bence değil… Hissettiğimiz sevgiyi göstermek ve korumak da önemlidir.

Sevgi Emek İster

İlişkiyi emek emek beslemek… Emek verdiğiniz ilişkide, güzel olan her şey size doğru akar, kalbiniz parlar, sevgi sizi bulur… ‘Sevgi neydi? Sevgi iyilikti, dostluktu, sevgi emekti…’ İlişkilerde emeği paylaşmayı, sevgiyi hissetmeyi, hissettirmeyi unuttuğumuzda  yeniden başarmak için sevdiğine inanmak, güvenmek, yaslanmak…

İlişki ve zaman ilerledikçe, her şey gibi sevgi de değişir. Asıl konu bu değişim sürecinde, ilişkiyi yaşayan kişilerin her yaşta olumlu, sevgi dolu, olgun, birlikte büyüyen ve gelişen bir aşk ve sevgi ilişkisi içerisinde olmalarıdır. Her iki tarafın da bağları kuvvetlendikçe, beraberlik duyguları güven ve huzur ortamıyla desteklendikçe aralarındaki sevgi paylaşımı sadece ikisine özel bir hâl almakta ve ilişkilerinin kıymetini arttırmaktadır.

Öyleyse aşkın bir ömür boyu sürmesi için ne yapmalı?

Aşkı bütünleyen şeyler; dostluk, tutku ve bağlılıktır. Devamı için de birbirine zaman ayırmak, arkadaş olmak ve tutkuyu sürdürmek ve sevginizi hissettirmek önemlidir.

Herkesin sevgisini göstermesinin farklı yolları vardır. Kimimiz sevgisini doğrudan kelimelere dökmeyi tercih eder, kimimiz eşini mutlu edecek bir şeyler yaparak sevgisini göstermeye çalışır, kimimiz de hislerini dokunarak veya sarılarak aktarmayı tercih ederler. Her yaşın sevgi göstergesi farklı olabilir.

Sevginizi dile getirin; Sevginizi sadece konuşarak ifade etmeniz gerekmez. Güzel sözlerinizi bir kâğıda yazabilir veya zamanımızın iletişim aracı e-posta ya da mesaj olarak gönderebilirsiniz.

Sevginizi davranışlarınızla gösterin; Sarılma, bir öpücük veya sadece elini tutmak, “Seni seviyorum” derken eşinize bunu gerçekten hissederek söylediğinizin göstergesi olabilir. Gerçek ilgi, sevecen bir dokunuş, sevgi dolu bir bakış veya küçük hediyelerle de gösterilebilir. Ayrıca eşinize yardımcı olacak şeyler de yapabilirsiniz.

Birbiriniz için zaman yaratın; Baş başa vakit geçirmek birlikteliğinizi güçlendirir. Birlikte kitap okumak, sinemaya gitmek,  yürüyüşe çıkmak gibi baş başa yapabileceğiniz basit şeyler planlayabilirsiniz.

Sevmek ve sevilmek, özel anları paylaşmak, güzel anılar biriktirmek bir ilişkinin güçlenme sebebidir. Beklenmedik anda gelen sürprizler  de her daim  güzeldir…

Sevgiyle kalın

 

Ceyda Tezel

Aile Danışmanı – Profesyonel Koç
www.optimalkocluk.com.tr

 

Çok Acelemiz Var Çoook!

,

Bir koşuşturmacadır gidiyor. Harala gürele yuvarlanıp gidiyoruz yaşam çarkının çemberinde. Ortalık toz duman. Halimiz harap ve çok yaman. Acaba kendi kıyametimiz ne zaman? “Acele giden ecele gider.” sözünü haklı çıkarırcasına, hız limitlerini her alanda hızla aşıyor ve sonumuza gözü kapalı, hızla koşuyoruz.

Dedim ya; çok acelemiz var dostlar çoook!

Beklerken de gidip gelirken de yerken, içerken, kendimizden geçerken de acelemiz var biliyorsunuz. Severken de nefret edip kızarken de ayrılmak ya da kavuşmak isterken de; evlenirken, boşanırken de acelemiz var. Bütün kararlarımızı acele veriyoruz. Bütün tepkilerimiz ve öfkelerimiz acil nedense! “Akletmek” aklımıza gelmiyor acilciliğimizden ötürü. Kendimize “Bir dur!” demeyi hiç mi hiç düşünemiyoruz.

Hızla acıkıyoruz. Abur cubur, ne bulursak hızla yiyoruz. Yemeğimiz biraz gecikse hızla kıyamet kopartıyoruz. Karnımız doysa bile gözümüz doymuyor; yedikçe yiyoruz. Hiç bulamayanlar için 20, az bulabilenler için 10, bulabilenler için 5 kişiye yetebilecek yiyecekleri bir başımıza hızlıca tüketebiliyoruz. Sonra hızla sancılanıyoruz. Soluğu acillerde alıyoruz acil vaka olmasak bile. Dedim ya; çok acelemiz var çoook!

Maçları daha ilk dakikalarda kazanmak, rakibimize ilk çeyrekte fark atmak istiyoruz. Hakemin her kararına itiraz ederken de futbolcumuz sahanın neresinde düşerse düşsün hemen “Penaltı!” diyoruz bütün faullere! Hükmümüzü hakemden önce verirken çok acelemiz var; bekleyemeyiz. Sevinmemiz, bağırmamız, stresimizi atmamız ve bir an önce “kendimizden” kurtulmamız gerekiyor.

İlk görüşte aşk, acil evlenme ve yine acil boşanma oranlarının en yüksek olduğu ülkelerden biriyizdir eminim. Öyle hızlı görüyor, öyle acele tanıyor, en ateşli şekilde seviyor, öyle telaşla âşık oluyoruz ki halimiz evlere şenlik adeta! Bütün bunlardan sonra ne oluyor dersiniz? İşte acele eden ecele gider misali boşanma oranları da aynı hızla artıyor. Aile hayatının dinamitlenmesi, toplumsal dinamiklerin yerle bir oluşu, negatif sosyal etkileşimin tavan yapması da acilen gerçekleşmiş oluyor.

Çocuklarımızla olan irtibatımız, ebeveynlik sorumluluklarımız, eşlerimiz ve çocuklarımızla olan diyaloglarımızda da farklı bir durum yok. Zaten öz benliğinde acilci olan birinin, hayatının diğer kısımlarında ya da ilişkilerinde farklı olmasını beklemek sizce de hayalcilik olmaz mı? Ne çocuk, çocukluğunu yaşayabiliyor bu acelecilikle; ne de anne-baba, ebeveynliğini!

Anneler, çok acelesi olduğu için çocuklarını anneannelerine veya babaannelerine teslim edip koşuşturmacaya devam ediyorlar. Yine anneler ve babalar, kısıtlı birlikteliklerinde bile çocuklarının ellerine hemen birer “akıllı” telefon ya da tablet verip onlardan daha kıymetli ve acil işlerine bakıyorlar!

Hemen ve en hızlı şekilde büyümelerini istiyoruz bütün çocuklarımızın. Bizim istediğimiz kariyeri seçmesini, okulunu bitirmesini, hızlıca iş güç sahibi olmasını, para kazanmasını; yine kendisi gibi kariyer, çevre, iş güç sahibi, hem de güzel mi güzel bir gelin ya da yakışıklı bir damat bulup evlenmesini “acilen” talep ediyoruz onlardan. Talep biraz yumuşak oldu sanırım; diretiyor, dayatıyor hatta daha da ileriye bile gidebiliyoruz bu beklentimize acilen kavuşmak için. Kendimiz birkaç yıl daha mutlu olabilmek için çocuklarımızın 40-50 yıllık hayatlarını bu aceleciliğimiz yüzünden “berbat” etmekten imtina etmiyoruz.

Acelecilikte zirveye çıktığımız en önemli alanlardan birisi de trafik! Ben kırmızı ışıkta beklerken arkamdaki araba kornaya basıyor. Bir bakıyorum henüz sarı ışık bile yanmamış. Belki de yanmak üzere; acilciler bunu hesaplayabiliyor çünkü. Benim kırmızı ışıkta piknik yaptığımı düşündüğü için ve onun da “tabakhaneye bilmem ne yetiştirmek” acelesi olduğundan asılıyor kornaya. Hatta bazen camı açıp sol elinin orta parmağı ile de tanıştırabiliyor beni!

Slalom yaparak hızla şerit değiştirenler mi dersiniz… Sağdan, soldan kaynak yapma ustaları mı dersiniz… En sağdan gelip önünüze kıranlar mı? Arkadan tampona dokunacak kadar sizi taciz edenlerden tutun da bindiği arabanın segmenti yukarı çıktıkça bütün trafiğe hükmetme, kendinden daha güçsüzüne hayat hakkı tanımama, “Açılın abiniz, (bu aralar daha çok da) ablanız geliyor!” haykırışlarını sıkça duyabiliyoruz acil olarak.

Yahu insan her yerde her şey için acele edebilir desek bile Allah’ın huzurunda da olur mu bu? İnanın orada da oluyor. Hem de tahmin bile edemeyeceğiniz kadar çok. En geç gelen Müslüman, cemaati yara yara en öne geçmeye çalışıyor. Hadi ön safta namaz kılmanın çok sevabı var, adamın da bu sevaba ihtiyacı var diyelim. Geçip gitsin ön safa. Bununla bitmiyor ki acelesi! İmam selam verir vermez aynı adam hemen kalkıp acele ile camiyi terk etmeye çalışıyor. Gelirken tepeleyip geçtiği diğer Müslümanları yine tepeleyerek aceleyle çıkıp gidiyor. Kalanlar ne yapıyor dersiniz? Onlar da acele ediyor; bir tesbihat yapış hızı var, aman Allah’ım! Dersiniz ki erken bitirenin duası kabul oluyor da diğerlerininki boşa gidiyor. Dedik ya önceden; imamın da müezzinin de cemaatin de çok acelesi var çoook!

Hiç ölmeyecekmiş gibi bu dünyaya çalışırken çok acele ediyoruz gerçekten. Zengin olmak, köşeyi dönmek, hak ettiğimizden de fazlasına hem de emek vermeden sahip olmak, bunu yaparken kul hakkına tecavüz etmek, adalet ve hukuku çiğnemek gibi hususlarda gerçekten çok acelemiz var. Ama iş, yarın ölecekmiş gibi öbür tarafı düşünmeye geldiğinde hepimiz yüzümüze gözümüze bulaştırıyoruz aceleciliği.

Aslında “Eskiden de böyle miydik acaba?” diye soruyorum kendime sık sık. Millet olarak böyle miydik? Böyle miyiz bütün toplum olarak? Genlerimiz mi etkili böyle olmamızda? İçimizdeki sabotajcı mı bizi bu hale getiriyor?

Neden bu acele?

Kendimize “Bi dur ya… Bi dur Allah aşkına!” diyemeyecek miyiz?

 

Osman Güzelgöz

Mutluluk Masalı

,

Sihirli bir ormanda meraklı bir mavi kuş yaşarmış. Mavi kuşun her günü yeni bir şeyi merak etmekle ve sonra da onu öğrenmek için düşünmekle ve araştırmakla geçermiş.

Son günlerde bizim meraklı mavi kuşun kafası biraz karışmış. Ormanda dolaşan bir kelime varmış bu aralar. Sık sık mutluluk diye bir kelime çalınıyormuş kulaklarına. O kadar sık duyuyormuş duymasına ama ne demek olduğunu bilmiyormuş. Meraklı ya, merak ettiği her şeyde olduğu gibi mutluluğu da öğrenmeye karar vermiş. Ama ne yazık ki bu öğrenme çabası, bizim mavi kuş için oldukça saçma bir duruma dönüşmeye başlamış. Ne kadar düşündüyse, ne kadar kafa yorduysa bulamamış mutluluğun ne demek olduğunu. Sonra sihirli ormanın sihirli imkanlarına başvurmuş, biraz internet, biraz ansiklopedi, biraz kitap dergi, gazete araştırmış. Ama nafile, buldukları da içine pek sinmemiş.

Durmuş, biraz daha düşünmüş bizim mavi kuş. Tam düşünürken, kanatları olduğunu hatırlamış birden bire. Kendi kendine şöyle demiş: Ben neden burada oturup kitap defter karıştırıyorum ki, en iyisi uçup etrafı dolaşayım, karşıma çıkanlara sorayım, bakalım onlar biliyorlar mı mutluluğun ne demek olduğunu.

Ertesi sabah erkenden başlamış uçmaya.

Karşısına önce güneş çıkmış. Sormuş güneşe: Sevgili Güneş, sen mutluluk ne demek biliyor musun? Güneş durmuş, biraz düşünmüş, sonra tüm canlıların içini ısıtmak diye cevap vermiş. Bizimki teşekkür edip yola devam etmiş.

Bu defa kocaman bir erik ağacı ile karşılaşmış. Sevgili erik ağacı, sence mutluluk ne demek diye sormuş. Erik ağacı, dünyanın en güzel duygusudur mutluluk demiş ve devam etmiş, her mevsim hayatta kalmak, baharda çiçeklenmek, çiçeklerimin meyvelere dönüştüğünü görmek, sıcak yaz günlerinde dostlarıma gölge olmak diye cevap vermiş. Peki demiş mavi kuş ve yine uçmaya koyulmuş.

Bu defa kızgın bir kaplumbağa görmüş toprakta yürümeye çalışan. Hemen onun sırtına konmuş ve kaplumbağa kardeş, mutluluk ne demek diye sormuş. Kaplumbağa hızla cevap vermiş: Git başımdan, seninle uğraşamam, şu halime bak, yürü yürü, hiç bir yere varamıyorum bir türlü. Bana böyle saçma sorular sorma. Mutluluk da neymiş, safsata bunlar. Kaplumbağadan korkan mavi kuş, hızla kanat çırpmış oradan uzaklara.

Önüne bakmadan uçarken, masal bu ya, az daha kartalla çarpışıyormuş. Kartalın kocamanlığından biraz çekinmiş, ama yine de hemen sormuş: Sevgili kartal, sence mutluluk ne demek? Kartalın cevabı kısa ve netmiş, yükseklerden etrafı görebilmek.

Kime sorduysa farklı cevap aldıktan sonra, artık eve dönmeye karar vermiş bizimki. Yol boyu da düşünmüş. Hiç biri aynı şeyi söylemedi bana, kimi safsata dedi, kimi dünyanın en güzel duygusu, kimi etrafı görebilmek dedi, kimi meyvelerinden söz etti, halbuki ben bir konuyu araştırınca, bir tanım bulurum araştırdığım konuda ve içimdeki merakım azalır. Bu araştırmam merakımı daha da artırdı.

Onun bu düşüncelerini duyabilen en az onun kadar meraklı olan sihirli bulutlar seslenmişler. Hey mavi kuş, mutluluk diyorsun adına, sonra ortak tanım arıyorsun ortalıkta. Mutluluk senin kanatlarında, onlara bak, sonra kendine sor, sonra da düşün. Hemen anlarsın mutluluğun ne demek olduğunu.

Önce şaşırmış bizim mavi kuş, sonra düşünmüş, şöyle bir kanatlarına bakmış, sonra da etrafına, biraz da içinden geçenleri dinlemiş. Sonra bir keyif dolmuş içine, şarkılar söyleyerek ormanına doğru yola çıkmış. Artık biliyormuş…

Siz de biliyorsunuz değil mi…

Nazlı Ermut

Naylon Çorap Giymek Mi Giymemek Mi ?

,

Venüs kova burcunun son derecelerinde seyrederken gelen esinlenmeyle oldukça ilginç bir farkındalık yaşadım. Naylon çorap giymek bugün dişilikle neredeyse özdeşleşmiş vaziyette, bir kere, en fazla iki kere giyilebilen, yirmi liradan daha ucuza alınamayan bu çoraplar, modern kadının geliştirmesi gereken en elzem maddi manevi adaptasyonlardan biri J nasıl olmasın cinsel olarak görünür olamamak, en temelde soyunu sürdürememekten tutun da animusunuzu yansıtacak figür bulamamaya ve hatta komüniteden dışlanıp hayatta kalamama riskine kadar götürüyor beni derin düşüncelerim J naylon çorap giyme becerisi eşittir zeka haline gelmiş durumda sosyolojik bakış açısıyla.

Venüs kadın, güzellik, aşk, ilişki, zevk gibi temaları sembolize eder. Kova burcu bize devrimci, analitik, özgürlükçü ve hümanist değerleri anlatır. Elbette ki kadınsal bir konuda hümanist bir değer üretme motivasyonu verir bu Venüs konumu. Naylonun patentinin alındığı 16 şubat 1937 tarihini inceleyerek başlayalım isterseniz. Bu haritada da bol miktarda kova ve Uranüs sembolizması var, bakalım başka neler var,


Güneş ve Merkür icatlarla bağdaştırılan kova burcunda, Ay, kova burcunun yöneticisi Uranüs’le kavuşum, boğa burcunda, yücelimde. Boğa burcu Venüs yönetiminde, kadınlar, güzellik, zevk, sefa, bakım ile bağlantılandırılır. Uranüs, Ay orada kadınsal meselelerle ilgili yenilik, devrimsel nitelikte bir değişimin aniden ortaya çıkıp, hızla etkisini yaygınlaştıracağını gösteriyor. Ay ve Uranüs’ün dispozitörü Venüs ise zarar gördüğü koç burcunda, yenilik, ortaya çıkış, başlangıçları temsil eder, ve fakat akrepteki Mars yönetiminde olduğundan aceleci, manipülatif, anlaşmak yerine savaşmayı seçen tarzıyla Venüs’ ün doğasına aykırı, bu yüzden haritada zayıf. Jüpiter’le kesinleşmeye başlamış kare açısı var ve en önemlisi Neptün-Mars ile oluşmuş yod kalıbının apeksinde. Burada abartılı, gerilimli, idealize edilmiş cinsel kimliklerle, zorlanarak uyum göstermeyi, kendi doğasında davranmaktan uzak, anlamıyla bütünleşme bozukluğunu gösterir gibi. Zaman içinde naylon çorabın nasıl bir baş belasına dönüşebileceğinin habercisi gibi adeta J

Haritada büyük kare açı kalıbı var değişken burçlarda. Büyük bir potansiyelin hayata geçirilmesini gösteriyor. Bugün naylon çorap sektörü her koşulda büyümesini sürdürebilen bir yapıda. Kuzey düğüm kalça ve uylukları gösteren yay burcunda. Somutlaştırmanın, inşanın, hayata geçirmenin efendisi Satürn ile yaratımın, hayalgücünün, esrimenin, idealize etmenin ve parlatmanın gezegeni Neptün karşıt açıda, bunlara oğlak burcundan büyük bir ciddiyetle Jüpiter köprü yapıyor, icadın son derece kalıcı, şanslı endüstriyel olarak kıymetli bir malzeme olduğunu kanıtlıyor adeta. Büyük bir tasarımın hayata geçirilmesinin kolay akışına bir köprü de Mars yöneticisi olduğu akrep burcundan geliyor. Neptün Mars açıları idealize edilmiş seksüel imgeler, ideal vücut formları, olanı olduğu gibi seksi bulmama ve değiştirme çabası ile bağlantılı ve ayrıca akrep burcu da dönüşüm, büyülemek, güç, iktidar, temizlemek, arıtmakla ilgili. Satürn ve Pluto ile yaptığı büyük üçgen açı kalıbı ile uzun ömürlü, kolay olmayan ama kalıcı, dönüştürücü, kolay kolay izi silinmeyecek, seksüel, bir yapının hayata geçişini gösteriyor.

Naylon çorap deyip geçmeyin, modern hayatın giyim standartlarının başında gelen bu aksesuar, en iyi ihtimalle 2 kez giyilebilen, sonra fırlatıp atılan, dönüştürülmezse çevreye zararlı, pahalı, farkedilmeyen ama önemli bir sarf malzemesidir. Naylon çorabın olmadığını düşünün hayatınızda? Yılda ne kadar para ödediğinizi düşünün, başına gün içinde gelen kazalardan yaşadığınız stresi düşünün, erkek meslektaşlarınızın böyle bir harcama kaleminin olmadığını düşünün, kadın olmak, seksi olmak için buna yapay olarak mecbur bırakıldığınızı düşünün, siz doğduğunuzdan beri bunun zaten olduğunu ve hiç farkında olmadan bu çarka girdiğinizi düşünün, aslında olması gerektiği gibi hiç ısıtmadığını düşünün, koku yaptığını düşünün off gerçekten çok saçma! Naylon çorap giyebilmek için kayda değer bedeller ödüyoruz gerçekten kadınlar olarak!!! Neyse devrimlerin gezegeni Uranüs bu başlangıç haritasındaki yerine dönüş yapıyor artık, belki de miadı dolmuştur kim bilir? J bu bir değişim zamanıdır…

Sevgiyle harika bir Nisan ayı olsun…

 

Ülgen CURA KARAARSLAN

Astroloji Danışmanı, DİP ASA, MAPAİ, İSAR CAP
İG studiovenussirius
venussirius.com.tr

Gençlerle Çalışmak Güzel!

,

Gençlerle Çalışmak Güzel!

Birlikte çalıştığınız yaş grubunun dinamiğini alırsınız.

Okul öncesi öğretmenlerinin saçlarındaki renkli tokaları ile cıvıl cıvıl konuşmalarını düşünün. Üniversite öğrencileri ile vakit geçiren öğretim üyelerinin akademik fanusun içinde gelişirken, geçen yıllara rağmen her daim genç kalabilmeleri nedeni de bu olsa gerek. İş hayatında olanların ise y kuşağının bulaşıcı etkisiyle teknolojinin birçok kolaylaştırıcılığından faydalanabilmesini de unutmamalı…

Kendi adıma birlikte çalıştığım öğrencileri dinlerken, içsel yolculuklara ne kadar erken başlanırsa gelişimin o kadar etkin ve sürdürülebilir olduğunu gözlemliyorum. Gençler ile çalıştığım saatlerde onları dinlerken söylediklerinin beni şaşırtmasına bayılıyorum!

Çocuklarımıza iyi bir eğitim verebilmek için, evinde ebeveyni veya diğer aile büyükleri, okulunda öğretmenleri “bunu yap”, “onu yapma”, ya da “öyle yapma”, “böyle yap” gibi yaklaşımlarda bulunurlar. Sınav önceleri bir saat içinde kaç soru çözüldüğünün skorlarının tutulduğu testlerle sarmalanmış telaşlı günlerdir. Gençlerin eğitim hayatları dışında başka bir görevleri olmadığı ve ebeveynlerin “sadece okusun başka bir şey istemiyoruz“ sözlerinin gençlerin omuzlarına yüklediği “ebeveyni gururlandırma arzusu” nun yanı sıra ergenlikle mücadelesi, aslında hiç de kolay bir dönem değildir.

Koçlukta verilmek istenen acilen sonuca varmak değil, kişinin kendi potansiyelinin farkında olarak adım atması, ilk taşı yerinden oynatmasıdır. Öğrenci Koçu olarak yapılan çalışmalarda ise hedeflenen, öğrencinin okul ve yaşamının diğer alanlarını düzenlemesinde yeni bakış açıları geliştirmektir. Öğrenci Koçluğu; koç ve öğrenci arasında kurulan, istenilen performansa ve hedefe ulaşmak için yürütülen planlı bir gelişim ilişkisidir. Öğrenciyi bulunduğu yerden olmak istediği noktaya sistematik şekilde taşınmasına yol arkadaşlığı yapar.

Öğrenci Koçu danışanına “doğru bu”, “bunu yap”, “şunu yapma” gibi telkinlerde bulunmaz. Öğrenciye neler yapmasını ya da yapmamasını söylemek yerine, öğrencinin neler yapması gerektiğine ya da yapmaması gerektiğine kendisinin karar verme sürecine girmesi ve çözümleri kendisin üretmesini amaçlar.

Öğrencinin kendi öğrenme stilleri hakkında bilgi sahibi olmasına ışık tutar. Birçok teknik kullanarak, çoklu zeka kuramı, temsil sistemleri, sağ-sol beynin dengeli kullanımı gibi uygulamalarla öğrencinin en etkili nasıl öğrenebileceğinin farkına varmasını sağlar. Hafıza ve hızlı öğrenme tekniklerinden haberdar eder. Kaynaklarını planlama yollarını ve hedef belirlemesini sağlar. Güçlü yönlerinin farkına varmasına yardımcı olur ve önceliklerin belirlenmesi hedeflenir. Öğrenci bu sayede iletişim becerilerini geliştirirken, hobileri ve dersleri arasında denge kurabilmeyi öğrenir. Alternatif düşünce modellerini geliştirir ve en önemlisi benlik değerini fark eder. Zayıf bulduğu yönlerini nasıl geliştireceğine sistematik olarak karar verir. Sözün özü, kendisini gerçekleştirmeye doğru ilk ve en önemli adımı atar ve benliğinin farkına varır.

Çağımızın gençlerin yeniliğe duydukları ilgi, yaşamın her alanında çabuk tüketmeyi de beraberinde getiriyor. Bu durum devamlı değişen ve gelişen iç dünyalarının, ilişkilerine kimi zaman hayatlarındaki önemli olaylar üzerinden anlam yüklemeleriyle ortaya çıkıyor. Değişimlerinin gelişim üzerine kurulmasının en sağlam tabanı ise sınırlayıcı düşünce kalıpları yerine olumlu düşünce kalıpları geliştirebilmelerinden geçiyor. Örneğin öğrencilik günlerinde yaşanan sınav kaygısının giderilebilmesi, yetişkinlikte hayatın her alanında yaşanacak kaçınılmaz baskının strese dönüşmeden yönetilmesini öğretebilir.

Anne babalar çocuklarının iyiliğini herkesten çok istese de çoğunlukla onlara nasıl yol göstermeleri gerektiğinden emin olamazlar. Fiziksel olarak günden güne değiştiğini gözlemlediğimiz çocuklarımızın zihinsel gelişimini aynı kolaylıkta gözlemleyemeyiz. Öğrenci koçunun bir başka görevi de gizlilik prensibinden taviz vermeden anne babayı da sürece dâhil etmektir. Öğrenci ile koçun görüşmesinin içeriğiyse genelde öğrencinin yaşamındaki başlıca dinamikleri, ailesi, okulu, sosyal çevresi, yakın arkadaşları, kişisel memnuniyeti, ikili ilişkileri, sağlığı, kişisel bakımı, nasıl görünmek istediği, merakları, hobileri ile ilgili yaşam alanlarını kapsar. Sohbet dinamiğinde olan görüşmelerde, yaptığımız çalışmalar zamanla farkındalığı ve gelişimi hedefler.

Yapılan tüm çalışmalar birbiri içine geçer. Bu bağlantılı çalışma sayesinde öğrencinin içinde bulunduğu her duruma, konuya, alana yönelik çalışmalar yapılmakta ve zaten sahip olunan potansiyelin farkındalığı ortaya çıkartılmaktadır. Bu aşamalara tanık olmaksa insanın kendi içine yeniden bakmasına neden olacak kadar yapıcı ve gençleştirici oluyor.

Gençlerin yüksek enerjilerini seviyorum ve onların kendi potansiyellerinin farkına vardıklarında engel tanımayacaklarına yürekten inanıyorum. Fırsat buldukça, çocuğunuzla, etrafınızdaki gençlerle, genç iş arkadaşlarınızla sohbet edin. Onların da size katacakları sizi de şaşırtacak!

Sağlık ve huzurla

Nurkan ZAİM
Ekonomist, Eğitim Koçu

Zaman Bankası

,

“Hangi alandaki becerinizi, yetkinliğinizi tanımadığınız birisinin becerisi ile gönüllü olarak takas edersiniz?” “Zaman Bankası” isimli etkinliğine katılmak için bu sorunun yanıtını aradım. Bu etkinlik eskilerin “kolunda bir altın bileziğin bulunsun,” sözünün bugün hala geçerli olduğunu gösteren bir networking oyunu.

Günlük hayatımızdaki ağların çoğunlukla işle ev arasında örülmesi; ilgi duyduğumuz, geliştirmek istediğimiz başka ağları kurmayı zorlaştırabiliyor. Oysa ki hepimizin zaman içinde geliştirdiği yetkinlikler, beceriler var. Bazen de bunlara zaten sahip olduğumuzun farkında bile olmayabiliyoruz. Başkalarına sunabileceğimiz pek çok hediyemiz varken bunları birbirimize verebileceğimiz ortamlar çok da fazla değil. Zaman Bankası, tanımadığımız kişilerle bizi bir araya getirerek bir hizmet takası ortamı sağlıyor. Paranın geçmediği bu takasta, birbirimize vereceğimiz hediyeler sosyal veya özel yaşamlarımızdaki yetkinliklerimiz ve becerimizle ilgili olabileceği gibi profesyonel olarak yaptığımız işlerle de ilintili olabiliyor. Hizmet yelpazesi o kadar geniş ki spordan sanata; farklı konularda danışmanlık ve bilgilendirmelerden, el işlerine kadar aklınıza gelebilecek hemen her türlü konuda hizmetleri bulmak mümkün. Seçtiğiniz ve sunduğunuz hizmetler eşleştikten sonra sunduğunuz hizmeti almak isteyenlerle birlikte belirlediğiniz bir zamanda bir araya gelip takas hizmetinizi sunabiliyorsunuz.

Zaman Bankası etkinliğine koçluk hizmetiyle katıldım. Etkinlik, herkesin bir saatlik hizmetinin tanıtımını yapmasıyla başladı. Neden koçluk hizmetini takas hizmet olarak sunduğumu anlatırken dinleyenlerin koçluğu bilip bilmediklerinden emin olamadım. Sonrasında kendimi, koçluğun ne olduğunun yanında ne olmadığını da açıklarken buldum. Aslında yaptığım şeyin, bir etkinliğe katılmanın ötesinde içeriği çok da bilinmeyen bir mesleği tanıtmak olduğunu fark ettim. Bu, en az etkinliğin kendisi kadar önemliydi çünkü “koçluk mesleği ne kadar farklı ortamlarda dile getirilirse; koçluğun bilinirliği, ne olup olmadığı daha iyi anlaşılır, ”diye düşünüyorum. Bu etkinliğe başka profesyonel koçların da katıldığını öğrenince buna memnun oldum. Dilerim daha fazla sayıda koç bu anlamlı etkinliğin parçası olur böylece daha çok kişi koçlukla tanışmış olur. Bunun gibi etkinlikler alan açıp ortam sağlıyor ve buna çok ihtiyacımız olduğunu düşünüyorum.

Etkinliğin sonunda koçluk hizmeti almak isteyen katılımcılarla önümüzdeki günlerde buluşmak için sözleştik. Bu etkinlik aracılığıyla çok çeşitli alanlarda farklı becerileri olan kişilerle tanışmak çevremin genişlemesine de katkıda bulunuyor. Ayrıca birer saat şan ve tango dersi alacak olmak ve suluboya ile sanat atölyesine katılacak olmak beni oldukça heyecanlandırıyor. Düzenli olarak organize edilen Zaman Bankası’nı iple çekiyorum ve başka neler yapabilirim diye kolumdaki altın bileziklere bakıyorum. Peki siz olsanız hangi altın bileziğinizle Zaman Bankası’na katılırdınız?

 

Mevlüde Sahillioğlu

Ruh İkizimizi Ararken Kaybettiklerimiz

,

Bir dostluğu veya duygusal ilişkiyi sürdürme biçiminizin altında nasıl bir anlayış yatıyor? Bunu öğrenmek için aşağıdaki testi, her bir ifadenin size uygunluk derecesine göre, 1’den 5’e bir puan vererek tamamlamak ister misiniz?

(Puanlamada “1: Hiç katılmıyorum”, “5: Tamamen aynı fikirdeyim” demek).

1. Romantik bir ilişkinin başarısı, iki kişinin birbirleri için “en doğru” insan olmasına bağlıdır.

2. Henüz karşılaşmamış olsam da benim için mükemmel bir insan mutlaka vardır.

3. Evlilikte eşimizle derin bir yakın ilişki potansiyeli varsa, bunu keşfetmemiz mümkündür. Ama bu yakın ilişkiyi kurmak çabayla olacak bir şey değil.

4. Evlendikten sonra da eşimle tutkulu bir aşk yaşamak isterim ve bu benim için çok önemli.

5. Tutkuyla aşk olmadığım biriyle evlenmek istemem.

6. Karşıma çıkan kişi eğer tanıştığım en muhteşem insansa, ancak o takdirde onunla evlenirim.

7. Başarısız evliliklerin nedeni, eşlerin birbirleri için en uygun kişiler olmamasıdır bence.

8. İki insan arasındaki bağ, daha onlar tanışmadan önce var olan (ortak) bir şeylerle oluşur.

9. İlişkimizde aşk varsa onu keşfedebiliriz belki, ama aşk bizim oluşturacağımız bir şey değildir.

10. Romantik bir ilişkinin başarısı insanların o ilişkiyi yürütmek için verdiği çabaya bağlıdır.

11. Evlilikte çaba, eşlerin kişiliklerinin uyumlu olup olmamasından daha önemlidir.

12. Eşler yeterince çaba gösterirse, birçok evlilik yürür bence.

13. Herhangi ortalama bir insanla mutlu bir evlilik yürütebilirim, yeter ki makul-mantıklı biri olsun.

14. Çoğu evliliğin başarısız olmasının nedeni, eşlerin yeterince çaba göstermemesidir.

15. Bir insanı iyi tanımak için onunla yeterince uzun bir zaman geçirmek gerekir.

16. Rastgele biriyle evlensem bile mutlu olmayı başarabilirim.

17. Evlilik için “doğru insan” (tam aradığım kişi) diye bir şey yoktur.

18. Mükemmel uyum beklentisiyle eş arayanlar boşa zaman harcar.

İlk dokuz ifade için verdiğiniz puanları toplayıp dokuza bölün ve bunu birinci bölüm puanı olarak bir yere not edin. Kalan dokuz ifade için de aynı şeyi yapın ve onu da ikinci bölüm puanı olarak not edin. Böyle yapmamızın nedeni bu iki soru grubunun evliliğe bakışta tamamen farklı iki ayrı düşünme biçimini yansıtıyor olması: İlk dokuz ifade “ruh ikizini bulma” anlayışını, sonraki dokuz ifade ise “evliliği çabayla yürütme” anlayışını temsil ediyor. Hangisinde puanınız yüksekse (yani toplam maksimum puan olan 45’e ne kadar yakınsa) sizin düşünme biçiminiz de ağırlıklı olarak o anlayışa yakın demek.

Bu test sorularını BBC Future dergisi yazarı William Park’ın bir yazısından uyarladım. Yazar bu soruları Aurora Üniversitesi’nden (ABD) Renae Franiuk’un tasarladığı anketten almış ve yazısında araştırma sonucunun geniş bir özetine ve Franiuk ile yaptığı söyleşiye yer vermiş. Araştırma gerçekten ufuk açıcı ve akla gelebilecek iki soruya ışık tutuyor: İnsanların bir ilişkiye yaklaşımında gerçekten böyle bir ayrım var mı, varsa bu ayrımın sonuçları gündelik hayatımız açısından ne kadar önemli?

Franiuk’un araştırmasına göre, insanların çoğunluğu bu iki görüş arasında bir yerde duruyor; Her iki anlayıştan da izler taşısa da zaman zaman veya duruma göre de iki uçtan birine uyan bir davranış sergiliyor. İlginç olan ise ankete cevap verirken insanların büyük bir kısmında “mantıklı düşünme“ sürecinin devreye girmesi ve “ruh ikizi” anlayışı yerine “emek anlayışı”na uyan cevaplar vermesi. Ancak bu insanların davranışları incelendiğinde, önemlice bir kısmının aslında ruh ikizi anlayışına daha yakın olduklarına dikkat çekiyor Franiuk. Bu da sorumuzun ikinci kısmını cevaplıyor: Bu iki anlayış farkının gündelik hayatımıza etkisi sandığımızdan büyük.

Bunu daha iyi görebilmek için iki anlayışın uç örneklerini kıyaslamak gerekir. Zira ilişkilere ilişkin bu iki uç yaklaşımın davranış kalıpları çok farklı ve farklı sonuçlara yol açıyor. Test sorularından da anlaşılacağı üzere “ruh ikizi” anlayışını (ilk 9 soru) benimseyenler bir ilişkinin başarısını şansa ve “doğru insana” rastlamaya bağlayıp ilişkiyi yürütmek için çaba harcamayı gereksiz görürken; “yürütme çabası” anlayışına sahip insanlar ilişkilerinin sağlığını şansa değil, bunun için harcayacakları emeğe bağlamaktadır.

Bu anlayış farkı bir ilişkiye başlama biçimini de onu sürdürme biçimini de belirliyor; Gerçek aşkı (ruh ikizini) bekleyenler kolay kolay harekete geçemezken, ilişkiye emek verme anlayışı ile yaklaşanlar çok daha kolay iletişime geçerek adım adım ilişkilerini güçlendirmeyi seçiyor. Bir sorun veya anlaşmazlık çıktığında [yaşanan sahici bir hayatsa, çıkmaması sürpriz olurdu :)] ruh ikizi anlayışına sahip olanlar ya kaçıp uzaklaşmayı ya da sorunları görmezden gelmeyi seçiyor. Bu aslında şaşırtıcı değil, aksine ruh ikizi düşüncesinin doğal mantıksal sonucu: “Ruh ikizleri arasında sorun olamaz; sorun varsa, o ruh ikizim değil demek” :). İlişkide çabaya inananlar ise sorunları konuşmaya ve çözüm bulmaya çalıştıkça ilişkilerini geliştirme şansı yakalarlar. Hatta bazen yaşanan bir sorun, ilişkilerini daha da güçlendirmek için bir fırsat haline gelir.

Franiuk’un ifadesiyle “ruh ikizi anlayışına sahip olanlar ilişkilerini riske atıyor”; aradığı gerçek aşkı bulduğuna inananlarda, sorunlu bir ilişkiyi duygularını bastırarak, uzun süre devam ettirme eğilimi de gözleniyor. İlişki uzadıkça şiddet eğiliminin de arttığına ve bağışlayıcı özelliklerini devam ettirdikçe de eşlerin (özellikle kadınların) kendilerini riske attıklarına dikkat çekiyor Franiuk.

Buna karşılık, emek anlayışı ise umulmadık sonuçlar doğuruyor. BBC yazarı W. Park da buna dikkat çekmek için “birbirlerine hiç de uymadıklarını düşündüğünüz çiftlerin ilişkilerinin günden güne geliştiğine şahit olup şaşırdığınız oldu mu hiç?” diye soruyor. Franuik emek anlayışına sahip eşler arasında iletişimin daha iyi olduğunu ve ilişki süresi uzadıkça da tatmin duygusunun yükseldiğini vurguluyor.

BBC yazısında yer verilmeyen bir hususun da bu süreçte çok önemli olduğunu düşünüyorum: İnsanın değer verdiğine emek vermesi ve belki bundan da önemlisi ise insanın emek verdiğine değer vermesi. “Benjamin Franklin Etkisi” (The Benjamin Franklin Effect) de denen bu duruma göre, emek verdiğimiz insan için bir “duygusal yatırım” yapmış oluyoruz ve emek verdikçe de daha çok bağlanıyoruz. Bunun hoş sürprizlerinden biri de şu: Sizi sevmeyen birinden yardım isteyin, bir iyilik yaparsa size dost olma ihtimali yüksektir. Benjamin Franklin bunu “Size iyilik yapan birisi, sizin de ona iyilik yapma ihtimalinize kıyasla, size yeniden bir iyilik yapmaya çok daha hazır olacaktır” sözleriyle açıklıyor.

Franiuk’un araştırmasının sonuçları dikkat çekici olsa da aslında çoğumuzun bildiği bir durum değil mi bu iki yaklaşım farkı? Rüzgar Gibi Geçti’de Scarlet gerçek aşkını ararken gözünün önündekini görememiş, Selvi Boylum Al Yazmalım’da Asya ise “sevgi iyilik, dostluk, emektir” demişti. Hatırladınız mı?

Bunu biliyor olsak bile, gündelik hayatta bunu unutma eğilimimiz çok yüksek maalesef ve bu hayatımızı derinden etkiliyor. Bir ilişkiye başlayıp, bir gün aniden sırra kadem basan ve bıraktığı kişiye tarifsiz çelişkiler yaşatanlardan (artık bu o kadar yaygın ki bir ismi var: Ghosting yani hayaletleşme), hiç emek harcamadan büyük aşkını bir gün bulacağını düşünerek ömrünü geçirenlere kadar ne çok örnekleri var. Karşılaştığının ruh ikizi olmadığını “anlayan” (?) sessiz sedasız kaçıyor; hayatımızdaki kişi “o beklenen” değilse, niye emek verelim ki?

Oysa aşkın ömrü bilimsel araştırmalara göre aylarla veya an fazla birkaç yılla sınırlı. Gerçek aşk ise yılların ve karşılıklı harcanan emeğin ürünü.

Yazarının ismini hatırlayamadığım bir yazının başlığı “Aslında hepimiz yanlış kişiyle evleniriz” idi. Yazar, normal olanın da zaten bu olduğunu anlatmaya çalışıyordu. Çünkü hepimiz parmak izlerimiz kadar kendimize hasız ve güzel olan da bu. Bir dostluk ve ilişki için gerekli olan aynı özellikler değil, dürüstlük, fedakârlık, iletişime açıklık, … gibi insancıl değerler ve sağlıklı bir kişilik değil mi? Aynı kişilik özellikleri ile donatılmış olsak bile bu hiç çabasız mükemmel bir ilişkimiz olacağı anlamına gelmez. Bir elmanın yarısı olmamız hep aynı kalacağımız anlamına gelmez, zira zaman kaçınılmaz olarak değiştirip olgunlaştırır ikimizi de. Önemli olan dostluğu ya da ilişkiyi sürdürebilecek olgunlukta olmak ve gerektiğinde sorunların üstesinden gelmek için çaba göstermek.

Bir dostluğa ve sağlıklı bir duygusal ilişkiye bakışımızı etkileyen başka önemli bir husus da kendimize ve hayata bakışımız. Yazıma buna ilişkin küçük bir hikayeyle son vermek istiyorum:

İki boyutlu bir dünyada bir Üçgen yaşarmış, eksik de olsa bir daireye yakın biçimi olanlar yuvarlanıp giderken 🙂 Üçgen yuvarlanamadığı için birinin gelip onu bir yerlere götürmesini bekliyormuş. Bir Kare ile karşılaşmış bir gün, tam da kendisi kadar eksik parçası varmış ama birlikte yuvarlanamadıkları için uymamış Üçgen’e. Bazı dairelerin de çok fazla eksik parçası varmış, onlar da uymamış.

Biri hiç anlamıyormuş iletişimden, bir başkası da fazla hassasmış o da bağ kuramamış Üçgen’le. Kimi fazla yakından bakarken, kimileri de fark etmeden gelip geçmişler. Kendini çiçeklerle bezeyerek daha çekici yapmaya çalışmış ama kendisi fark edilmemiş bu kez de. Göz alıcı olmayı denemiş ama bu da utangaç alanları ürkütüp kaçırmış sadece.

Nihayet tam olarak uyan biri çıkagelmiş; bir Eksik Daire, tam kendi boyutunda üçgen bir eksiği olan. Her şey çok güzelmiş başlangıçta, o da artık nihayet yuvarlanıyormuş biriyle. Tam onlar ermiş muradına derken… çok geçmeden Üçgen büyümeye ve büyüdükçe de dairenin eksik parçasına uyamamaya başlamış. Sonunda kopmuşlar.

“Büyüyeceğini bilmiyordum” demiş Eksik Daire.

“Ben de bilmiyordum” demiş Üçgen.

“Ben, o hiç büyümeyen kendi eksik parçamı arıyorum” demiş ve onu terk etmiş Eksik Daire.

Sonra bir gün çok farklı görünen biri çıkagelmiş; Hiç eksiği olmayan tam bir Daire.

“Benden ne istiyorsun?” diye sormuş Üçgen.

“Hiçbir şey” demiş Daire.

“Sana neyim lazım?”

“Hiçbir şeyin.”

“Galiba beklediğim sendin” demiş Üçgen, “belki senin eksik parçanım ben.”

“Ama bir parçam eksik değil” demiş Daire, “uyabileceğin bir yerim yok.”

“Ah, ne kötü. Belki seninle yuvarlanırım diyordum.”

“Benimle yuvarlanamazsın ama belki istersen kendi kendine yuvarlanabilirsin.”

“Kendi kendime mi? Bir eksik parça kendi kendine yuvarlanamaz”

“Hiç denedin mi?”

“Ama sivri köşelerim var, yuvarlanacak şekilde değilim.”

“Köşeler aşınır ve şekiller değişir… Her neyse sana veda etmeliyim. Belki yine karşılaşırız.” demiş ve yuvarlanıp gitmiş Daire.

Üçgen yine tek başına kalmış. Uzun müddet orada öylece durmuş. Sonra yavaşça bir köşesi üzerinde dikilmiş… ve lap diye takla atarak düşmüş. Bir daha denemiş ve yine aynı. Ama fark etmiş ilerlediğini ve denemeyi sürdürmüş. Çok geçmeden köşeleri aşınmaya ve şekli değişmeye başlamış. Bilmiyormuş nereye gittiğini ve umurunda da değilmiş artık. “Yuvarlanıyorum ya, önemli olan bu” diyormuş. Sonunda hızlanmış, hızlanmış… ve bam! O da ne? Daire’ye yetişmiş. Artık yan yana yuvarlanıyorlarmış.[1]

Biz birinin eksik parçası değiliz, o da bizim tamamlayıcımız değil. Biz, birlikte aynı yolu dostlukla yürümenin ve yaşamı paylaşmanın gereğini yapan iki yoldaşız.

Sevgiyle kalın.

 

Mehmet Murat

 


[1] Shel Silverstein. Eksik Parça Büyük O ile Karşılaşıyor. Butik Yayıncılık.

Yeni Lezzetler İçin Yaşamın Tarifini Değiştirmek

,

Tüm zorlukları, onları çözmeniz için mümkün ve yeterli

olacak kadar çok parçaya ayırın. – Rene Descartes

 

“Köfte nasıl yapılır?” diye sorsam, muhtemelen cevap vermek yerine “hangi köfte?” diye sorarsınız. Çünkü bir çırpıda sayamayacağımız kadar çok köfte çeşidi var ve muhtemelen kendine has bir köftesi olmayan bir yöremiz de yok. Her biri seviliyor ki birbirini dışlamadan varlığını sürdürüyor, değil mi?

Yemek yapmanın benim için güzel tarafı, gündelik hayat içinde hiç olmazsa bir öğün bir şeyler üretiyor olmak. Yeni tarifler denediğimizde ise o günün bir farkı vardır artık. Zira yenilik, hele de beğendiğimiz bir şey ortaya çıkarmışsa, hayatımızda yeni bir lezzet demek; insan tekdüzelikten çabuk sıkılıyor çünkü. Mutluluk araştırmalarına göre, öznel/sübjektif mutluluk düzeyimizdeki düşüşün bir nedeni de hayatın fazla rutinleşmesi. Meşhur örnek, piyangodan yüklü miktar ikramiye kazananların da bir kazada sakatlananların da bir yıl sonra çoğunlukla eski öznel mutluluk seviyelerine geri döndüklerinin gözlemlenmesi.

Mutluluk düzeyimizdeki düşüş yalnızca rutinleşmeden kaynaklansaydı, buna sevinmemiz gerekirdi. Oysa mutluluk düzeyimiz kimisi değiştirebileceğimiz, kimisi de değiştiremeyeceğimiz çok sayıda faktöre bağlı. Kadim bilgelik bize “değiştirebileceklerimiz için cesaret, değiştiremeyeceklerimiz için sabır ve ikisi arasındaki farkı anlayabilecek kadar feraset”i öğütler. Oysa bu ikisi arasındaki farkı görebilmek de büyük marifet istiyor çoğu zaman.

Pekiyi, ne yapmalı bu ikisi arasındaki farkı görebilmek için?

Yaşamınızın tarifini değiştirmeye ne dersiniz?

Nasıl mı?

Köfte konumuza geri dönemlim o zaman :).

İnternetteki sayısız köfte tarifleri içinde boğulmamak için, adını bildiğim köftelerden Akçaabat, Tekirdağ ve İnegöl köfte tariflerine baktım. Tariflere göre, hepsini sırayla deneyecek olsam aşağıdaki malzemelere ihtiyacım olacak.

1. Kıyma 6. Yağlı Kuzu Boşluk Eti 11. İrmik 16. Su
2. Sarımsak 7. Domates 12. Sıvı Yağ 17. Limon Suyu
3. Ekmek Kırıntısı 8. Yeşil Sivri Biber 13. Kimyon
4. Tuz 9. Soğan 14. Pul Biber
5. Karabiber 10. Yumurta 15. Karbonat

 

Akçaabat köftesi için 1’den 8’e kadarki malzemeleri; Tekirdağ köftesi için 1’den 5’e kadar olanlar ile 9-15 arasındaki malzemeleri; İnegöl köfte için ise 1, 3, 4, 9, 12, 15, 16, ve 17. sıradaki malzemeleri uygun oranda karıştırmak gerekecek. Tabi, köfte malzemelerini bunlarla da sınırlandıramayız; annelerimizin tariflerine de bakarsak, bu listeye başta maydanoz olmak üzere başka malzemeler de ekleyebiliriz. Veya bazen de bu tariflere pek de dikkat etmeden, evde bulunan malzemeleri “el yordamı-göz kararı” ile karıştırıp, hızlı tarifeden bir yemek hazırlayabiliriz. Bunlar da lezzeti her defasında değişen köfteler oluyor :).

İşin güzel tarafı da işte bu uygun oranda veya değişik oranlarda yeni karışımların yepyeni şeyler ortaya çıkarması. Eldeki malzemeler aynı kalsa bile sırf biz oranlarını değiştirdiğimizde, yeni bir karışım ve farklı lezzetler ortaya çıkıyor.

Yaşamın bana en büyüleyici gelen yönü de işte tam burası: Bütün, kendisini oluşturan parçaların toplamından büyük ve onlardan da farklıdır. Yıldızlar (güneşler), iki hidrojen elementini füzyon ile bambaşka bir gaza, Helyuma çeviriyor, onları da birleştirerek Karbon, Oksijen ve giderek Demir gibi metallere çeviriyor. Oysa Hidrojen, çekirdeğinde bir proton ve bir nötron ile çevresinde bir elektrondan oluşan (atomaltı parçacıkları saymazsak) en basit (!?) element, değil mi? Her bir yeni füzyon aşamasında değişerek Demir gibi bambaşka bir elemente yükseliyor. Evrende hayatı ortaya çıkaran da basit temel elementlerden bizi hayretten hayrete sevk eden inanılmaz kompleks yapılara yol açan işte bu süreç.

Yeni terkibin (bileşimin) yeni şeyler üretmesi, yemek tarifleri veya elementlerde olduğu gibi, gündelik hayatımız için de geçerli. Şimdi hayatımızdaki her bir unsuru, aynen yemek tariflerinde olduğu gibi sıralayalım ve bunlar arasındaki ilişkiyi daha iyi görebileceğiniz bir şemaya yerleştirelim, tasarımcı Ayşe Birsel’in “Sevdiğiniz Yaşamı Tasarlayın”[1] kitabında yaptığı gibi:

Tasarımcı gözüyle bakıldığında bu, birinci aşama olan mevcut bir şeyi “bozma”, yani parçalarına ayırma aşaması; Descartes’ın bahsettiği gibi, çözüm için önce yönetebileceğimiz parçalara bölmek. Daha önce göremediğimiz bazı ayrıntı ve bağları bu aşamada inceleyebiliriz. Ayşe Birsel’in bahsettiği gibi, yepyeni bir şey tasarlamak için tasarım metodunda üç aşama daha var: Yeni bakış açısı yakalamak, Yapmak ve İfade etmek.

İlk aşamada yaşamımızı yukarıdaki gibi parçalara bölüp bunlarla ilgili duygu ve düşüncelerimizi gözden geçirerek yepyeni bakış açısı geliştirebiliriz. Tıpkı mevcut köfte tariflerinin temel malzemelerini inceledikten sonra kendi damak zevkimize daha uygun bir köfte yapmayı denemek gibi. Köftede sarımsak sevmiyor musunuz? Kendi tarifinizde bunu çıkarın yerine kuru veya yeşil soğan ekleyin. Karabiber yanında pul biber ve kimyonu da deneyebilirsiniz; o zaman bu Akçaabat köftesi olmayacak ama belki sizin en sevdiğiniz köfte tarifi haline gelecek. Belki yine Akçaabat köftesinde karar kılacak ama tarifteki malzemelerin oranını değiştirerek daha çok beğeneceğiniz bir lezzete kavuşturacaksınız, neticede önemli olan sizin damak zevkinize uyması, değil mi?

Bozduktan sonra, yeni bir bakış açısıyla bu parçaları yeniden birleştirelim. Böylece, aşağıdaki gibi yaşamımızın malzemelerinden yeni bir bileşim yapmış oluruz. Bu arada bu malzemelerin hayatımızdaki yeri ve oranını da yeniden düşünecek ve bunlar arasındaki ilişkiyi (yakınlık-uzaklık, önem derecesi …) de yeniden sorgulamış olacağız.

Rastgele yeniden birleştirerek hayatımın her bir bileşeninin yerini, boyutlarını, öncelik sırasını, birbiriyle ilişkilerini v.b. yeniden düzenlemiş oldum. Daha iyi oldu mu? Yoksa bir boz-yap denemesine daha mı ihtiyaç var? Tatmin oluncaya kadar deneme yapabilirsiniz artık.

Her bir bileşenin yaşamınızdaki yerini/oranını (dairenin büyüklüğü) belirledikten sonra, bunlara ilişkin bakış açımızı ve duygularımız netleştirmek için aşağıdaki soruları kendimize sorabiliriz;

– Bu bileşen bizim için tam olarak ne ifade ediyor? Bu bileşene ilişkin duygularım ne?

– Bu bileşenin hayatımdaki yeri şimdiye kadar nasıldı? Bu süreçte iyi olanlar neydi? Yolunda gitmeyenler neydi? Bundan ne gibi dersler çıkardım, neler öğrendim?

– Hayatımın daha iyi olması için başka nelere ihtiyacım var?

– Bu süreci gözden geçirirken başka hangi güzel örnekleri inceleyebilirim? İlham aldığım kahramanlarım kim? Onlardan neler öğrenebilirim?

Soracak ve üzerinde düşünülecek çok konu var, değil mi? Benim için bu aynı zamanda verimli bir koçluk aracı. Çok sayıda koçluk araçları var tabi, ama lafın lafı açtığı bu türden uygulama ve pratikleri çok yararlı buluyorum. Bu uygulamayı esasen kendi kendinize yapabilirsiniz ama koçluğun gücü (güçlü sorular!) size çok daha ufuk açıcı bir yolculuk sağlar.

Hazır tariflerden söz açılmışken, ustaların hayat tariflerine de başvurmak gerekir ara sıra. Okunacak, kulak verilecek çok örnek var. Bunlar ışığında, hayatımızı gözden geçirip, yukarıdaki gibi yap-boz pratikleri yapabiliriz. Tıpkı yemek tariflerindeki malzemelerin bileşimini değiştirdiğimizde yeni lezzetler keşfetmemiz gibi, bu pratikler de hayatımıza yepyeni ufuklar açacaktır.

Bu türden bir uygulama yaparken, bilimsel araştırmaların da sonuçlarını dikkate aldığımda, benim tarifimde artık öncelikli olarak şunlar var:

– Gündelik hayata bolca sevgi, merhamet ve şükran ekleyip kalbimizi beslemek öncelikle: Zira, “mutluluk sevgidir. Nokta”.

– Ayrıca her gün, içimizden geldiği gibi rastgele iyilikler yapmak. Cömert olmak. Cimrilik kalbimizi karartır, dostlarınızı soğutur.

– Yaratıcılığı geliştirmek, stresten kurtulmak ve ilham almak için düzenli huşu pratikleri yapmak: Müzik, konser, sinema, her gün yürüyüş, ara sıra şehir dışında doğa yürüyüşü, seyahat…

– Güzel anılar biriktirip, anılara değer vermek. Nostalji, hayatımızın anlam deposudur ve güzel şeyler, her hatırlandığında içimizi ısıtır.

– Ciddiyet, aynen tuz gibi, kararında olunca iyi. Fazla mükemmeliyetçilik ise neşeyi yok eder. Hayatımıza daha fazla neşe ve mizah olmalı, zira acemice espriler bile yersiz ciddiyetten iyidir.

– Dostlarla bir araya gelmek için bahaneler bulmak. Bazen yalnızlık da iyi gelir insana ama uzun süreli olmamalı ve bir yaşam biçimine dönüşmemeli.

– Hayatın baharı olduğu gibi kışı da var. Ama başımıza ne geldiğinden çok, ona nasıl tepki verdiğimiz önemli. Kabullenip acıları, karamsarlığa yenilmemek ve “her durumda yapılacak iyi bir şeyler vardır” anlayışıyla hareket etmek. Kışın sonu bahardır neticede.

Yayınlanacak kitabımda (Anlamlı ve Huzurlu Bir Hayat: Kendi Hayatının Senaristi Olmak), tıpkı yemeklere lezzet katan baharatlar gibi anlamlı ve huzurlu bir hayatın vazgeçilmezleri olan bu güzellikleri hayatımıza nasıl aktaracağınızı bir yemek tarifi pratikliğinde anlatmaya çalıştım, çok sayıda örnek ve uygulamalarla.

***

Köfte denemelerime gelince, yeni tarifim daha az yağlı, yanında da daha fazla közlenmiş sebze var; yeşil biber, patlıcan, kabak, domates, soğan vs. Daha lezzetli ve bana daha uygun.

Ya siz, en son ne zaman yeni tarif denediniz? Şimdiden afiyetler olsun diyorum 🙂

Sevgiyle kalın.

 

Mehmet Murat

 


[1] Ayşe Birsel, Sevdiğiniz Yaşamı Tasarlayın, Optimist Yayım, 2016.

Kırılan Hayalleri Ne Yapalım?

,

Konumuz hayal ve kırıklıkları olunca sanırım bu sorunun cevabını bir hayal kurucu hikayesinde arayabiliriz. Bakalım mı bizim hayal kurucu kırılan hayalleri ne yapıyormuş?

Heyecandan içi içine sığmıyormuş bizim hayal kurucunun. Büyüsü bozulmasın düşüncesiyle kimselere söyleyemiyormuş. Sadece sabahleyin beslediği küçük hayvanlara, şakıyan kuşlara, yüce çınarın yapraklarına sessizce fısıldıyormuş güzeller güzeli hayalini. Gittiği her yerde hayalini hatırlatan bir şeyi mutlaka görüyor, o hatırlamasa bile bir süre sonra hayali ona kendisini bir şekilde hatırlatıyormuş. O hayali, hayali de oymuş. Bu hayal ona ait onun olan pek kıymetli bir hayalmiş. Bu diyarda hayal kurucuların hayal kurması zaten bilinen bir şeymiş ama bu hayal çok başkaymış. Ne gerekiyorsa olması için gayretle uğraşmış. Çalışmış çabalamış yollar aşmış.

Fakatttttttt.

Bu hayal kurucunun bu güzelim bu biricik “hayali” bir “hayal kırıklığı” ile sonuçlanmış. Nasıl üzülmüş, nasıl inanamamış öyle ki her sabah kötü bir kabus gördüğünü düşünerek uyanmış. Gerçek olamazmış ama gerçekmiş. Sadece gerçek olup olmadığını bile kabul etmek bu kadar zor oluyorsa, onu kaybetmiş olmaya ve yokluğuna nasıl alışacakmış? Sorgulamaya başlamış bir anda kırılan hayali miydi? Yoksa yola ve yolculuğa olan inancını kaybetmiş olan kalbi mi?

Bir bilge hayal kurucu ona yolculuğu sırasında bilgelerin hayatlarını dinlemeyi, okumayı önermiş. Belki aradığı cevap onların deneyimlerinde olabilir düşüncesiyle “derin bilgi merkezi” ne yani kütüphaneye gitmiş koşarak. Bilge hayal kurucuların hayatlarını anlatan bir sürü kitabı bir seferde kucaklamış çok çok uzaklardan gelen yakınlarını kucaklar gibi.

Onları evinin en güzel koltuklarına oturtur gibi itinayla dizmiş kütüphanedeki masaların üzere. Evinize kabul ettiğiniz misafirlerin hepsini sevgiyle kabul etmişseniz hiç ayrım ya da ayrıcalık yapabilir misiniz aralarında? Hayal kurucuda sevgiyle kabul etmiş hepsini.

Aralarında hiç ayrımcılık yapmadan okumak istiyormuş ama hangisinden başlamalıymış acaba. Hayal kurup hayalini gerçekleştirmiş kişilerin gizli bilgilerine ulaşmasına o kadar az zaman kalmış ki… Bir okuma kadar uzak, bir sayfa kadar uzak.

O kadar heyecanlıymış ki bizim hayal kurucu kendisine en yakın duran kitaptan başlamış hemencecik okumaya. Bir bilge hayal kurucunun hikayesini sonra diğerinin sonra bir başkasının hayatını okumuş. Çokta farklı değilmiş hayatları onun hayatından. Annesinin ona her sabah hazırladığı reçelli tereyağlı ekmek gibi bir çırpıda bitirmiş kitapları lezzetlerine yenik düşerek. Bizim hayal kurucu bütün günü kütüphanede geçirerek tüm kitapları okumuş. Kütüphanenin kapanma saati gelmiş ve artık herkesin evine gitmesi gerekiyormuş. Misafirler raflarına bizim hayal kurucu ise evine dönmüş. Yatağına uzanmış ve başlamış düşünmeye, sanki zihninde koca bir sandık taşıyormuş içinde yüzlerce mücevher olan.

Tüm bilge hayal kurucuların hayatlarını okumuş. Kimi doğuda doğmuş kimi batıda, kimi kadınmış kimi erkek, kimi gençmiş kimi yaşlı, kimi kısaymış kimi uzun, kimi sarı saçlıymış kimi siyah. Ama hepsinin ortak bir özelliği varmış. Kurdukları hayallere inanmışlar ve hayalleri gerçekleştirmek için hedefler koymuşlar, çaba sarf etmişler, sorumluluk almışlar veeeeeee en önemlisi hayallerini gerçekleştirmek için yaptıkları her bir eylemi değerli bilmişler ve bu eylemlerin onlara yeni bir bilgi ve deneyimle döndüğünü kabul etmişler.

Hemen defteri kalemi eline almış bizim hayal kurucu her gece olduğu gibi bu gecede başlamış kendine not yazmaya; diğer gecelerden bir farkla yazmış notunu. Huzurla ve kabulle…

Canım Hayal Kurucu;

Unutma emi!

Senin istediğin zaman ve şekilde gerçekleşmeyen bu hayal için yaptığın ve gerçekleştirdiğin eylemler seni çok daha güzeline hazırlıyor olabilir.

Ayrıca senin gerçekleşmeyen ya da tam istediğin şekilde -zaman, şekil ve insanlarla – gerçekleşmeyen hayallerine nasıl davrandığın çok çok önemli.

Onları birer hayal kırıklığı olarak kabul edip zihninin çatı katına bir daha hiç hatırlamamak üzere kaldırıyor musun? Yoksa onları çok daha güzel şekilde ve zamanında gerçekleşecek hayallerin öncülleri olarak kabul edip; en sevdiğin, en renkli, en değerli, çerçevelere yerleştirip hatırlamak için evinin en güzel yerine mi koyuyorsun?

Baktıkça o çerçevelere hayalin için ortaya koyduğun çabalarını, hayalini gerçekleştirebilmek amacıyla çıktığın yolda karşılaştığın hayal kurucuları, karşılaştıklarının hayal kurucu mu hayal kovucu mu olduğunu kolayca anlamanı sağlayan deneyimlerini, çok daha güzel bir hayal için oluşturduğu zenginliklerini hatırlıyor musun?

Hayallerini Kırma…

Hayal Kurucu

 

Siz kırılan hayallerinizi ne yapıyorsunuz?

Handan Boztepe