Ne Yapmalı?

,

Hayat seçimlerden ibarettir. Anda seçimler yaparak yaşam yolumuzu, hayata bakış açımızı belirleriz. Önemli olan bu seçimleri kendimiz mi yapıyoruz, yoksa günlük hayatın koşuşturması ve akışı içerisinde başkalarının seçimlerini mi yaşıyoruz?

Bir bakış, bir söz ya da ima ile bütün enerjimiz çekiliyor, psikolojimiz bozuluyor ve sanki karanlık bir kuyuya doğru yuvarlanıyor gibi mi hissediyoruz? Kalbimizin, ruhumuzun ışığını tek bir dokunuşla söndürebiliyorlar mı? Cevabımız evetse; beynimiz ”dışarda savaş var önlem almalıyım!” alarmını çalmaya başlar. Gücümüzün yettiği durumlarda savaşmamızı, aksi durumda kaçmamızı sağlayan stres hormonlarının üretimini artırır. Nefesimizi ve onunla doğru orantılı olan kalp ritmimizi hızlandırır.  Sakinlik, dinginlik ve huzur duyguları rafa kaldırılır. Korku, endişe, panik, elimizin altında kullanıma hazırdır. Her an tetikte olmamız gerektiği duygusu ile önümüze bakmaktan ileriyi göremez oluruz. Yönetilmeye ve yönlendirilmeye daha uygun hale geliriz. Kendi seçimlerimizi ve kendi hayatımızı değil; artık çevremizdekilerin bizim için sundukları seçimleri ve hayatları yaşamaya başlarız. Kolayına kaçar şikâyet ve suçlamalara başlarız. Hayatımızın yönetimini elimize almazsak mutlaka yöneten ve yönlendiren birileri bulunur. Bunu da kesinlikle bizim iyiliğiniz ve bizi sevdikleri(!) için yaparlar. Evren boşluğu sevmez, en uygun şekilde doldurur.

Kendi iç enerjimizi ve doğayı kullanarak besliyorsak duygusal bedenimizi; mutluluğu ve dinginliği seçiyorsak, önce bulunduğunuz yere, sonra dünyaya ve evrene doğru genişledikçe genişleriz. Beynimiz ”güvendeyim” sinyali alır ve mutluluk hormonlarının üretimini başlatır. Nefesimiz ve buna bağlı olarak kalp ritmimiz yavaşlar ve sakinleşiriz. Yaşanılacak durum, önceki seçimimizin tam tersidir; yani uzağı görebilir, planlayabilir ve kendi seçimlerimizi oluşturup, doğrusuyla, yanlışıyla hayatımızın sorumluluğunu üstleniriz.

O halde; dengede olmak, duygusal zekamızı geliştirmek, daha iyiyi, olumluyu, pozitifi seçmek, en olumsuz durumlardan karlı çıkabilmek ve kendi hayatımızın yönetimini elimize almak için ne yapmalıyız ve nasıl yapmalıyız? Bu sorunun birçok cevabı olabilir. Ben sizinle kendi hayatımda kullandığım, deneyimlediğim ve sonucundan memnun kaldığım yöntemi paylaşmak istiyorum. Test ettim onayladım, aldım, almakla kalmayıp güçlü bir taraftarı oldum 🙂

Yaradan’ın bize hediye ettiği, bizi biz yapan, cansız bedenimize can veren, sahip olduğumuz, bizim diyebileceğimiz bir cevherimiz var; NEFES. İlk nefesle başlıyor yaşam hikayemiz ve son nefesle bitiriyor.

Nefesimi fark edip, tanımaya, çözmeye, çözümlemeye başladığımda; aslında kendimi, kimliğimi, kişiliğimi, fiziksel, duygusal, ruhsal bedenlerimi keşfettiğimi anladım. Nefesimi değiştirdiğimde kimliğimi, kişiliğimi ve tüm bedenlerimi değiştirebildiğimi deneyimledim. Ailemin, yakınlarımın, arkadaşlarımın nefeslerini inceleyerek, onları daha iyi tanıyabildiğimi ve nefeslerinin ritmini ve hacmini değiştirmelerini sağladığımda, mevcut duygu durumlarının değiştiğini gözlemledim.

Nefes; her bir tuşu duygulardan oluşan ve çıkarttığı melodiyle hayata yön veren, anlamlandıran, özelleştiren bir enstrüman gibiydi. Nefesin sol anahtarı da GÜLÜMSEME idi. ”Sen gülümse, dünya da sana gülümsesin”

Siz de; labirentte sıkışmış, “Ne yapsam? Nasıl yapsam?” moduna girdiğinizi hissettiğiniz anda, fark edin nefesinizi. En basitinden; yavaş, derin ve GÜLÜMSEYEREK alacağınız tek bir NEFESİN hücrelerinize; sevgiyi, şefkati, güzellikleri ve dinginliği getirişini hissedin ve yine yavaşça GÜLÜMSEYEREK vereceğiniz nefes ile, istemediğiniz bütün duygu ve düşüncelerin gidişini, saniyelerle de olsa hemen şimdi yaşatın kendinize. Siz nefesinize sahip çıkın, o hayatınıza sahip çıksın! İçinizdeki nefes cevherini, mücevhere dönüştürmek kendi elinizde.

Bir yılı daha acısıyla, tatlısıyla uğurladık. 2017 yılının; mutlu, dingin, huzurlu, birlik ve beraberlik içerisinde, sevgiyle ve sevdiklerinizle, gönlünüzce yaşayacağınız bir yıl olmasını diliyorum.
Yurdagül Saltık
Nefes Eğitmeni ve Yaşam Koçu

Ölüler ülkesi bekçisi

,

Yeraltı Dünyası’na hiç gittiniz mi bilmiyorum ama eğer şu an bu yazıyı okuyorsanız orada bulunmadığınızı rahatlıkla söyleyebilirim çünkü oraya gitseydiniz kesinlikle ölmüş olurdunuz.

Yeraltı dünyası aynı zamanda Ölüler Ülkesi olarak geçer. Bu krallık ölen kişilerin cezasını çektiği yerdir. Eğer orada bir yürüyüşe çıksaydınız manzara kesinlikle şöyle olurdu: siyah bir bataklıkta çırpınan, dik bir tepenin zirvesine koca koca kayalar taşımaya çalışan insanlar… Bu insanların hepsi işledikleri yüzünden sonsuza kadar cezalarını en ağır şekilde çekmeye mahkum bırakılmışlar. Hepsinin başında da Yeraltı Dünyası’nın Tanrısı Hades var.

Durun, durun! Yazdıklarım sizi korkutmasın, mitoloji dünyasındayım elbette. Pek gerçek değil bu anlattıklarım, hatta hiç değil. Fakat diyelim ki gerçek,  o zaman ne olurdu? Ruhlar dünyalarından kaçıp bizim yanı başımıza mı gelirlerdi? Veya yolunu şaşıran bir insan, kendini yanlışlıkla Ölüler Ülkesi’ne atabilir miydi?

İşte tüm bu soruların cevabı Kerberos’ta. Kerboros’u bilenler aranızda muhakkak vardır fakat ben yine de anlatayım. Kerberos, Yeraltı Tanrısı Hades’in üç başlı köpeğidir. Ölüler Ülkesi’ne bir kez girmiş olan ruhların efsanevi Styx Nehri’nin ötesine geçip kaçmalarını ve insanların oraya girmelerini engeller. Aslında baktığımız zaman görevi oldukça önemli. Bir düşünsenize ruhların etrafta dolanıp yaşayanların bataklıklara düşmesini, korkunç olurdu. Hem suçlular cezalarını çekemez hem de çirkin bir manzara oluşurdu. Bence ruhlar tarafından kapımızın çalınmasını istemiyorsak hepimiz Kerberos’un varlığına minnettar olmalıyız kesinlikle.

Kerberos, tam da bu iş için yaratılmış sanki. O kadar ürkütücü görünüyor ki kimse ona karşı direnemiyor. Aslan pençeli, yelesi yılanlardan oluşan ve yılan kuyruklu bir yaratık Kerberos. Kesinlikle koruyucuların en asili, en sadığı ve en korkuncu…

Üç başlı köpek edebiyatta da büyük bir öneme sahip ve sanırım buna verilebilecek en iyi örnek de Harry Potter’ın birinci kitabı Felsefe Taşı’ndan başka bir şey olamaz. Kerberos Felsefe Taşı’nda Fluffy ismiyle karşımıza çıkıyor ve bu kitaptaki görevi Ölüler Ülkesi’ni korumak değil, felsefe taşını korumak.

“Fluffy” kelimesi İngilizce’de “pofuduk, tüy gibi yumuşacık” anlamına geliyor ve bence J.K Rowling’in böylesine korkunç bir köpeğe bu ismi vermesinin sebebi aslında onun zararsız olduğunu anlatmaktır. Ayrıca, kitapta Fluffy’nin müzikle uyutulabildiğini ele alırsak eğer bu köpeğin ne kadar uysal olduğu sonucuna da varabiliriz. Bana göre Rowling, bu kitabında mitolojideki üç başlı köpeğin korkulan bir yaratık olmasını değiştirmek ve onun sadece görevini yapıp kimseye zararı dokunmadığını anlatmak istemiştir. Burada da şuna ulaşabiliriz ki Kerberos, hem disiplinli hem de zararsız, uysal bir köpektir.

 

Ekin Toygur
ODTÜ Koleji 7. Sınıf Öğrencisi

Yanı başımda Deniz Fenerim, başka ne isterim?

,

Yeni yıl dilekleri; zarflarından çıkmış, çiseleyen kar tanelerinin altında, sokakta gidecekleri yerler için zamanın gelmesini bekliyorlardı. İmreniyorum ve gülümseyerek içimden alkış tutuyorum, vapurdan inip telaşları ile giden insanlara… Özellikle de artık yıla dönüp baktıklarında dileklerini gerçeğe dönüştürmüş ve yenilerine hazır olanlara…

Bir Ekim öğleden sonrasında yeni başlangıçlar ve kararlar için “Acaba daha güzel bir gün olabilir mi?”, diye düşünürken buldum kendimi… Mesela 23 Aralık ne dersiniz, ya da herhangi bir Perşembe’den Cuma’ya varan gece…

Yeni seneye, yeni hayaller ve umutlar besleyerek belki de sadece sıcaklığını hissetmek için sarılırız. Bazen de sarıldığımızda, hissettiğimiz sadece göğüs kafesimize dolan o koca boşluk olur.

“Üşüdüm”, dedi titreyerek Toprak

Adam soğuktan kurumuş ellerini ceplerinden çıkartıp, Toprak’ın kiremit rengi paltosunun düğmelerini ilikledi,

Geçmemişti koca soğuk,

Eksik olan neydi?

Tatil planları yapılmış, tahta-topuzlu askıda hedef listeleri sallanıyordu. O değil de yeni yılın sırtındaki ilmekli çuvala baktığımda, gördüğüm şey beklentilerin altında kalan bendim, bizdik…

“Olmaz bir türlü”, beklemeye devam edersin.

“Olmaz”, yine istersin.

“Olmaz”, hadi dersin ama yine olmaz…

Atacağımız adımlar için olan hazırlıkların önemini pekâlâ göz ardı edemeyiz sadece kırılma noktası için ihtiyacımız olan yeni bir farkındalık ile varan sabaha uyanmaktır.

Denge kavramı; iş ve yaşam, özel hayat-iş hayatı, eş-arkadaş, sevgili-aile gibi ikilemler arasında günümüzde daha da belirgin oldu. Bugünlerde aklımda oluşan yeni bir ikili var, sizi de tanıştırayım. Beklentilerimiz, hayallerimiz, diğer tarafta ise yapabildiklerimiz, hayatımızdakiler ve biz…

Yol tarifi konusunda pek başarılı değilim, zihnimin karmaşıklığı buraya da yansır. Siz, siz olun köşedeki balıkçıyı da bana sormayın. Ama eğer düşüncelerimin tarifini isterseniz bakın yeni bir yol tarifi daha sizlere sunuyorum.  Beklentilerimiz ve kendimiz, bu ikisi arasındaki dengeyi kurabilirseniz 1 Ocak 2018’de beni hatırlamanızı dilerim.

Benim yeni seneye veya senelere ait bir beklentim olmadı. Başka anlamlı ve değerli günlerim vardı. Diyeceğim o ki her kabahati sevgili yeni yıla yüklemeyelim.

Bir düşüm var, içinde ahşap veranda, somon rengi ipek şal ve ılık rüzgârların geçtiği…

Bu düş 2000’lerden beri liste başında, dönüp baktığımda ise uzun zamandır aynı yerde kaldığını görüyorum. Beklentim ise her sene bu düşün gerçekleşmesi yönünde, hala da zihnimde renklendirmeye devam ediyorum.

Sorularımı kelimelere döküp, her şeyin içindeki kendime soruyorum.

Beklentim ve düşüm arasındaki dengeyi bozarsam mutsuz olur muyum?

Düşüm ve beklentim arasındaki dengeyi bularak, beni mutlu edecek düşü gerçekleştirebilir miyim?

İlk soru ile başlayalım. Mutsuzluk girdabına kolaylıkla girebiliyoruz, merak etmeyin bu sorunun cevabı yok, aksine burada rahat olabilirsiniz. Benim yorumuma gelince bazen o düşün “bulutların içinde saklı kalması, mutluluk sebebiniz olabilir.”

İkinci sorunun cevabına gelince “Evet, evet, evet”, tüm hissettiklerimle söylediğim için bu kelimeyi üç defa tekrarlıyorum.

Soruların cevapları olduğunu benimseyen biriyim, bazılarını gözlerimle bazılarını da kelimelerimle cevaplarım. Nasıl sorusunu ise gelin beraber cevaplayalım.

Yalnız, yola devam etmeden önce bu düşte de karşımıza bir ayrım çıkıyor; önce buraya bir göz atalım.

Düşünüz, isteğiniz, o şahane fikriniz size mi ait?

Size ait olan bir düşünüz var mı?

Sınıfta öğrencilere sesleniyorum.

Hayal kırıklığı, umutsuzluk, yorgunluk ve daha arka sıralarda göremediklerim ve hatta korkarak hemen olsun dediklerimiz… Ardından pencereyi aralıyorum, heyecanı, tutkuyu ve cesareti çağırıyorum.

Ellerinde yol haritaları, yanı başlarında deniz fenerleri, uzun ağaçlıklı yolda koşmaya başlamışlar bile…

 

Meri

Endişesiz yaşam mümkün mü?

,

Yaşamak zor iştir!

Doğa kanunlarına göre her canlı hayatta kalmak için başka bir canlıyı öldürür. İnsanlar balıkları, koyunları, inekleri, tavukları, sebze ve meyveleri öldürür ve yerler.

Büyük balık küçük balığı, kurt kuzuyu yer. Ormanlar kralı aslandır. National Geography de her bölüm bir biyolojik döngüyü anlatır. Güçlü, altındaki tüm güçsüzleri yer, öldürür. Onu da bir üstündeki güçlü öldürür. Doğal seleksiyon denilen tabir de budur işte.

Hayatın kendisi mücadeledir. Hayatta kalma mücadelesi içerisinde hiç durmadan yarışır ve savaşırız. Tüm bunlardan dolayı endişesiz, kaygısız bir hayat sürmek nerede ise mümkün değildir.

Hayatta daha fazla kaynağa sahip olmak için en güzel yıllarımızı hiç durmadan koşturarak geçiririz. Çocuklarımızı iyi bir okula göndermek, prestijli bir yarına hazırlamak bu arada istediğimiz her türlü konfora sahip olabilmek için çalışırız da çalışırız.

Bugün için hayatta kalırız, peki yarın?

Bu yüzden hiç durmayız. Genlerimiz  bize ‘’hayatta kal’’ komutu verir. Bu komuttan dolayı bedenimizde korku ve kaygı başlar.

Endişelerimizin ve onun getirdiği stresin beynimizi ele geçirmesine izin vermemeliyiz. Beynin kimyası bozulduğunda kaygı ve endişelerimiz bizi ele geçirmesi kolaylaşır. Modern tıbbın bu konuya bakışı ise hemen antidepresan ile müdahaledir.

Geçen bir yazıda okudum ülkemizde son 9 yıl içerisinde antidepresan kullanımı %160 artmış. 26 milyon kutu antidepresan kullanılmış ve 2014 yılında Türkiye’de antidepresan kullanan insan sayısı 8 milyonu aşmış. Gelişen dünyada da durum farklı değil maalesef.

Bu ilaçlar beyin kimyamızı değiştirerek anlık sorun giderici olarak kullanılıyorlar ancak hayatımızın iplerini elimize almaz isek uzun vade de yarardan çok zararlarının olduğu ise aşikar.

Serbest sektörde olanlar, ticaretle uğraşanlar daha yakından bilirler ekonomik durum bozulduğunda insanların iş kaygıları artar. Zaman zaman benim de bu şekilde endişelerim olmaktadır. 2 çocuklu bir baba olarak kaygı ve stres bu dönemlerde artabilir. Ancak artık eskisi gibi çarpıntılarım, uyku bozukluklarım ve boğulma hislerim yok yada çok daha az.

Şu an ki bilincim ve hayat tecrübelerim nedeni ile endişelerimi doğru yöneterek stresin beni daha az etkilemesini sağlıyorum. Nefes egzersizleri, spor, uyuma saatlerine uyum, telkin, daha fazla kendine zaman ayırma, kitap okuma saatlerimin artması, aile ile geçirilen etkili zaman hobilerim bana yardımcı oluyor.

Sonuç olarak endişe ve kaygı duymadan  yaşam yolculuğunda ilerleme şansımız yok, ancak hayatımızın iplerini elimize aldığımızda bunları hafifletme şansımız var.

Herkese sağlıklı günler…

 

Mehmet Uğur Ata
Profesyonel Koç

Bazen yalnızca gülümse

,

Haftanın birkaç günü katıldığım yoga derslerimde, her yoga eğitmeninden farklı bir şeyler öğrenip yaşamıma katarken, derslerini takip ettiğim Taylan hoca her çalışmayı şunun benzeri bir cümle ile tamamlıyor; “… Olana ya da olmayana, gelene ya da gelmeyene, verilene ya da verilmeyen her şeye teşekkür et, şükret. Hatırla, olan her şeyin bir sebebi var aslında. Ve olan her ne ise yalnızca senin ya da benim başıma gelmiyor, her an her yerde olmakta, yaşanmakta. İşte bu yüzden gülümse, tüm hücrelerinle, ruhunla, bedeninle, o güzel kalbinle gülümse…”

O kadar basit gibi duran bu kelimeler bir araya geldiğinde kazandıkları anlamın ne kadar değerli olduğu konusunda benimle hemfikir misiniz? Sürekli bir şekilde başımıza gelen onlarca yüzlerce olay, durum yaşıyoruz. Bunlardan bazıları yüzümüzü gülümsetirken bazen de kendimizi sanki bir daha içinden hiçbir zaman çıkamayacağımızı sandığımız girdaplarda buluveriyoruz. “Bu neden benim başıma geldi”, “Ben ne kadar şanssızım!”.

Böyle anlarda gelmiyor aklımıza, kendimize “bu yalnızca benim başıma mı geliyor?” diye sormak. Sorabilsek eğer bir şekilde ve yanıtlamak için de biraz çaba göstersek, göreceğiz ki biz benzer bir olayı yaşayan ne ilk kişiyiz ne de sonuncusu olacağız. Peki, benzer deneyimler yaşayan başka insanlar ne yapıyor? Herkes kendini o girdabın içerisinde mi buluveriyor hemen? Yoksa aynı deneyimi farklı davranışlarla karşılayanlar var mı? Yazar Charles R. Swindoll diyor ki “Yaşam %10 başımıza gelenler, %90 ise bizim bunlara karşı verdiğimiz tepkilerden oluşur”. İşte benzer deneyimlerden farklı sonuçlar elde etmek bununla ilgili, nasıl tepkiler veriyoruz? İsyan mı ediyoruz yoksa kabul mü?

İsyan etmek oldukça kolay, hatta kalıplaşmış bir davranış şekli. Biri bana kötü bir söz söyledi, isyan ederim; trafikte arkadan gelen araç durduğumu görmedi ve arabama çarptı, isyan ederim; tuttuğum takım maçı kaybetti, isyan ederim; başıma kötü bir olay geldi, isyan ederim; belki çok daha kötüsü olur ve ben hep isyan ederim. Önemli bir soru sormak istiyorum, önce kendime, sonra size; isyan edince sonuçları hemen lehime çevirebiliyor muyum?

Diğer taraftan, kolay mı hemen her şeyi kabullenebilmek? Arabamı daha yeni almıştım, biri geldi çarptı… Çok iyi bir işim var, güzel bir kazancım ve kendime kurduğum düzenli bir hayat ve ekonomik koşullar neticesinde beklemediğim bir anda işsiz kaldım… Bir mülakata gireceğim ve çok başarılı olacağımdan hiç kuşkum yok ve mülakat günü yataktan çıkamayacak kadar hastayım… Ya da belki bunlardan çok daha kötüleri… Tüm bu durumlarda aklıma gelir mi hemen ‘böyle bir olay başına gelen ilk ya da son kişi ben miyim’ diye sormak?

Aslında bir seviyede hepimiz biliyoruz bu dünyada inişler ve çıkışlar yaşayan ilk ya da son insan olmadığımızı. Ancak bunu biliyor olmak yetmiyor bazen, bildiğimizi bilinçli farkındalığımıza da taşımamız gerekiyor. Bunu nasıl yapacağımıza gelince de oldukça uzun bir yol demek yanlış olmaz. Önemli olan bu yolculuğa çıkmaya karar vermek sanırım. Bir kere çıkıldı mı yola, bazı günler bir arpa boyu bazı günler de kilometrelerce yol gider insan. Ve yüzündeki gülümseme her geçen gün biraz daha çoğalır. Bu sanki her şeyin yolunda olduğuna dair bir mutluluk gülümsemesi değil de, olan her şeyin olması gerektiği gibi olduğunun kanaatinde bir tevekkül gülümsemesi olacaktır. Ya da en azından benim aradığım böyle bir gülümseyiş.

Dilerim 2017’de bir tevekkül gülümseyişi ile tanışma fırsatı buluruz…

 

Ebru Oğuş
Profesyonel Koç, Eğitmen

Ø Ø Ø Ø Ø

 

Eğer siz de Taylan Hoca ile yogayı deneyimlemek isterseniz ona facebook.com/taylanyoga adresinden ulaşabilirsiniz ↖↖↖

Kafa Karıştıran Kavramlar Ve Koçlukla İlişkisi

,

Tanıtım ve duyuru çalışmalarında kullanılan ve profesyonel koçların ne iş yaptığı hakkında kafa karıştıran bazı ifadeler hakkında söylemek istediklerim var.

Terapi

Çok sıklıkla kullanılan ve bir uygulamanın sonuna takılan bu kelimenin anlamına  göz atalım.

Fransızca kökenli terapi kelimesinin Türkçe anlamı “tedavi” demek. Tedavi de ilaçlarla veya başka yönetmelerle bir hastalığı iyi etme, iyileştirme, sağaltma anlamına geliyor.

Peki koçluk mesleğinin bu  tanımla bir ilgisi var mı? Tabii ki hayır.

Profesyonel koçluk, sonuna koçluk ifadesi eklenmiş diğer çalışma alanlarından epey farklı. Doğum koçluğu, nefes koçluğu, beslenme koçluğu, hatta NLP koçluğu veya öğrenci koçluğu vb. ifadelerini kullananların meslek standartları oluşturulmuş ve yeterlilik çerçevesi belirlenmiş profesyonel koçluk mesleğinin yöntem ve ilkeleriyle hareket etmemektedir. Çünkü bu çalışmalar sağaltımın yanı sıra, insan zihnini yeniden formatlama veya bireyleri yönlendirme amacını taşıyor.

Şifa

Arapça kökenli şifa kelimesi, “bedensel veya ruhsal bir hastalığın son bulması, hastalıktan kurtulma” anlamını taşıyor.

Profesyonel koçluğun standartları belirlenip Resmi Gazete’de yayınlanmasına, ulusal mesleki yeterliliğin Mesleki Yeterlilik Kurumu (MYK) tarafından onaylanmasına rağmen koçluk yapan profesyonellerin bir kısmı bu ifadeleri tanıtım ve duyuru faaliyetlerinde rahatlıkla kullanabiliyor.

Grup koçluğu veya bireysel koçluk görünümü altında, kişileri şifalandırmak (!?) adına, kontrolsüz bilinçaltı kazıma ve kişiyi kendisiyle yüzleştirme uygulamaları yapan kişilerin de yaptığı şeyin profesyonel koçlukla herhangi bir ilgisi bulunmuyor.

Haa, belki varmış gibi görünmesinin sebebi, ucu açık sorular sormaları olabilir. Sorulan her ucu açık, düşündürücü soru illa koçlukta kullanılır diye bir durum da söz konusu değil. Çünkü koçluk, sadece soru sorma eyleminden oluşmuyor.

Koçlukta mesleki sorumluluk bilincinin yeterince gelişmeyişi, hukuki ve etik sınırların ihlal edilme eğiliminde olunması, kendi istedikleri işi yapabilmek adına herhangi bir yerden koçluk eğitimini alıp, sertifikayı duvara asarak, şifacılık veya her türlü terapi çalışmalarının yolunu açıyor ne yazık ki.

Profesyonel bakış açısı, sistematik düşünme becerisi ile gerçekleştirilen koçluk hizmeti, müşteriyi rahatsız edecek, yorgun düşürecek eylemlerden uzak durmayı gerektirir.

“Bu alanda çalışanlara engel olunmalı” demiyorum. Her hizmetin bir hedef kitlesi mutlaka var. Ancak yapılan işin adını doğru koymamak, aynı anda hem bilim insanı hem de medyumluk veya falcılık unvanını yan yana yazmak gibi geliyor bana.

Tıp, psikiyatri veya kilinik psikoloji eğitimi almamış kişilerin kendini “terapist” olarak tanıtması kolay olmasa gerek. Zira diploma sorarlar insana. Diğer taraftan kartvizite “şifacı” yazılması da biraz cesaret işi sanırım. Ve ne yazık ki en kolayı ise, mesleğe giriş bariyerlerinin kolay aşılabilir olduğu bu zamanlarda koç olmak.

 

Çağlar Çabuk

www.caglarcabuk.com.tr ◊ www.4bakademi.com

Bitmemişliğin Büyüsü

,

Barselona’daki La Sagrada Familia katedralinin adını ilk kez Alan Parsons Project’in “Gaudi” albümünü dinlediğimde duymuştum. 80’lerin sonlarıydı. İlk şarkının hemen başında yapının mimarı Gaudi’den ve eserinin tamamlandığını göremeden öldüğünden bahsediyordu. İşlerini yarım bırakıp dünyadan gitmek fikri o yaşlarda bana oldukça hüzünlü gelmişti. Ömür dediğimiz şey bir kontrata bağlı değildi ve sizin planlarınızın ya da tamamlanacak işlerinizin olması ölümü hiç mi hiç ilgilendirmiyordu.

La Sagrada Familia Katedrali’nin yapımına 1882 yılında başlanmış. Antoni Gaudi mimarlığını bundan iki yıl sonra devralmış. Kendisine katedralin inşa süresinin uzunluğu ile ilgili yapılan eleştirilere Tanrıyı kastederek “işverenimin acelesi yok” dediği biliniyor. Dahi mimar 1926’da 73 yaşında öldüğünde en büyük eserinin sadece beşte biri tamamlanmış durumdaymış. Sonrasında iç savaş, maddi yetersizlikler gibi nedenlerle yer yer duraklayan inşaat günümüzde hala sürüyor.

Barselona’yı görme şansım olduğunda en çok Gaudi’nin eserlerini göreceğim için heyecan duymuştum. Belki Ankara gibi yalnız doğasıyla değil mimari açıdan da bozkır sayılabilecek bir kentte büyüdüğümden Gaudi’nin ilhamını bu dünya dışından almış gibi duran, kıvrımlı, rengarenk, acayip ama nefes kesici eserleri karşısında ağzım açık kalmıştı. Bunca eser arasında en büyük cazibe kaynağının henüz bitirilmemiş olan olması ise ilgi çekiciydi.

La Sagrada Familia Katedrali 2026 yılından önce bitmeyecek, ama yıllardır Barselona’nın en önemli sembollerinden biri. Barselona’ya giden milyonlarca Turist resmi olarak bir “şantiye alanını” gezip görebilmek için yarışıyorlar. Güzel, ihtişamlı, değişik ve etkileyici olduğunu inkar etmeyeceğim ama belki onu tüm diğerlerinden ayıran en önemli özelliği belki de bu bitmemişlik hali.

Bitmemişlikten olumlu bir anlam çıkarmak biraz zorlayıcı olabilir. Tamamlanmamışlık genelde eksiklik, zayıflık hatta işlevsizlik gibi olumsuzlukları çağrıştırır çünkü. Oysa bitmemişin içinde en sihirli yaşam yongaları saklıdır: Potansiyel ve umut.

Ancak bitmemiş olan değişebilir, iyileşebilir. Tamamlanmış olan her şey evrilme şansıyla birlikte mükemmellik umudunu da yitirmiş demektir. Atalet bitmemiş şeylerin değil bitmiş olanların başının belasıdır ve hayatın, hareketin tam da karşısında durur. Her şeyi tamam olanın ihtiyaçları gibi motivasyonları da bitecektir.  Bittiği gün mükemmel görünen daha o anda eskimeye, eksilmeye başlayacaktır. Oysa ardılı henüz yapılmamış ya da bitirilmemiştir, hedefi tamam olanı geçmek olunca elbet daha güzeli, güçlüsü, mükemmeli yapılacak, “ilk mükemmel” ataletiyle çok gerilerde kalacaktır.

Bitmemişlik hayatın tam da kendisidir. Bitmiş bir ağaç, çiçek ya da kelebek düşünmeye çalışın düpedüz saçma olduğunu göreceksiniz. Çıkaracağı yeni yaprağın, toprağa bırakacağı bir fazla tohumun hevesi, potansiyelidir ağacı canlı tutan. Yaşayan hiçbir şey tamamlanmış değildir, tamamlananırsa canlılığı sona ermiş demektir. Pek çok iyi sanatçı eserinde görenin, okuyanın hatta dinleyenin tamamlayabileceği kasıtlı eksiklikler bırakır. Bu eserler her seferinde yeniden yaratıldıklarından ölümsüzleşir.

İnsan için de benzer şeyler söylenebilir. Kendini tamam görmek tevazu yoksunluğunun ötesinde düşüşün de başlangıcıdır. Hedefe varmak ancak arkasına yeni hedefler konduğunda anlamlıdır. Bilgeler yolun varılacak yerden önemli olduğunu söyler çokça. Bilen bilir Odysseus İthaka’ya vardığında destan biter çünkü.

Ömür de bir bina etme sürecidir farkında olanlar için ve ister istemez yarım kalacaktır La Sagrada Familia Katedrali gibi.

 

Fırat Yağmurlu

 

 

İletişim Ve Dinlemek

,

Bu satırlarda hayatın anlamını arayan, yolculukta öğrendiklerini hayat okulundan dersler sayan, kendini hep öğrenci gören birinin gözünden okuyacağınızı yazmıştım.

İlk yazı, bu satırları yazanın, yaşam koçluğuna da uzanan arayışının özetiydi. İkinci yazının konusu olarak da tarih içinde sürekli değişim gösterse de, insanın en temel ihtiyaçlarından biri olan iletişim konusu seçildi. Ne derler, söz kulağa, yazı uzağa…

İletişimin tarihi aynı zamanda insanın yeryüzündeki tarihidir de. İnsan, varlığını sürdürebilmek ve geliştirebilmek için kendisiyle, diğer insanlarla ve doğayla iletişim kurmuştur. İnsanın gelişimiyle birlikte iletişim de gelişmiş, teknolojideki değişimler, iletişim yöntemlerine yansımıştır.

İletişimin sözlük tanıtımı, duygu, düşünce ve bilgilerin karşılıklı aktarımı olsa da başlıca iletişim kişinin dinleme ve kendisini anlatması becerisidir. En başta da kendisine…

İyi iletişim kurmanın yegâne yolu da insanların vicdanlarına, kalplerine hitap etmek ve onları dinlemek, onlara saygılı olmaktır.  Eskilerin Kıssa dediği öyküleri iletişimde kullanmak,  dinleyenin kalplerine hitap etmek açısından etkili bir yöntemdir.

Dinleme becerisi iki insandan birinin anlatırken, diğerinin anlama durumunda olmasıdır. Dinlemek söz konusu olduğunda, dinleyen kişide bazı erdemlerin varlığı, iletişimin kalitesini yükseltir. Bunlardan biri empati, diğeri de etkili dinleme dediğimiz, dinleyen kişinin dinleme edebine uymasıdır. Yani susması. İyi bir dinlemede susmak sadece karşıdakini dinlerken konuşmamak değildir. Daha da ötesi, önyargılarını susturmaktır. Yani zihnini susturmak. Dinlerken karşıdakine vereceği cevabı düşünme halinden uzaklaşmak ve sadece ve sadece anlamak için dinlemektir. Çünkü bir sözü işitmek başka, ona anlam kazandırmak daha başkadır.

Sağlıklı bir dinleme becerisi sadece karşılıklı kişilerin iletişimi için değil, kişinin kendisiyle kurduğu iletişim için de gereklidir. Çünkü insanın en etkili dinlemesi ise kendini, kendi içini dinlemesidir.

İnsanın en etkili iletişim kurması gereken ilk kişi kendisidir ve dinlemeyi bilmeyen birinin kendi iç savaşını kazanmasına olanak yoktur.

 

Nurten Deliktaş Önel
İletişim Uzmanı, Profesyonel Koç

“Sen düşünceden ibaretsin. Geriye et ve kemiksin. Gül düşünür, gülistan olursun. Diken düşünür, dikenlik olursun.” MEVLANA

,

Ne güzel bir söz. Biz hala bunu anlamaya çalışıyoruz. Bugün kişisel gelişim eğitimlerinde, bu konu ile ilgili okuduğunuz birçok kitapta düşüncelerin gücünden bahsedildiğini biliyorsunuz. Birileri bir yerlerde bir şeyler söyler, o sözler titreşim halinde yayılır ve içinde taşıdığı sihirli tozlara göre gider yolunu bulur.

Yeni bir yıla girerken kendimize söz verelim. Söylediklerimizin sorumluluğunu alma sözü olsun. Eğer söylediklerimizden sorumlu olduğumuzun bilincinde olursak sanırım olumlama olarak kullanmamızı gereken anlamlar doğal olarak cümleler haline gelir. Bu cümleler bize yeni olumlu düşünceler oluşturur olumlu hislere dönüşür, yeni kodlar ve olumlu şemalar ile yaratımlar yaparak, doğal bir iyileşme ve düzelme süreci içersinde büyümemizi sağlar. Yazının başında ki Mevlana’nın sözü bunu çok güzel açıklamış.

Sen fark et her durum ve koşulda algın ve anlamlandırman, sözcükler olarak çıkar ve titreşim yayar. Sen nasıl bakarsan o olur. Gülü görmek istiyorsan gülü gör ki gülistan olsun her şey. Eğer gülü isterken dikeni düşünürsen dikenlik olur her şey.

Bu o kadar çok ki hayatımızda sevgilimize, eşimize veya çocuğumuzla ilişkilerimizde korku ve kaygı o kadar büyür ki endişeye dönüşür ve aslında arzu etmediğimiz düşünce bizi birden kaplayarak istemediğimiz sözcükleri sarf ederken buluruz kendimizi. Öfkeli ve stresli bir hal içinde anı yaşamak yerine, ya geçmiş deneyimlerimizin bizde yarattığı korku içinde ya da geleceğin belirsizliğin kaygısı içersinde oluveririz. İşte sadece bunun için bile önemlidir. An’ın farkındalığı. An’da yaratım vardır. An’da yüksek titreşim vardır. Sen onunla uyumlanırsan yaratırsın. İstediğin her şeyi yaratma kudret senin içinde tanrısallığın sana bunu vermiştir. Halbuki sen yaşamın boyunca bunu fark etmeden devamlı yanlış sokaklarda dolaşıp durursun. O halde var mısın bu yeni yılda arık kendini yanına almaya ve tüm yaşam sorumluluğunla birlikte Kendin ol’maya. Bunun için önce gözlemci olarak başla. Kendini gözlemle. Önce düşüncelerini gözlemle, sonra sende yarattığı hisleri ve sonrasında bunların nasıl kelimelere ve sözcüklere döküldüklerini fark et. Yakaladığın her şeyden keyif al. Sakın bastırma duygunu o senin bir parçan. Fark et bu duygu bugününe hizmet ediyor mu? Kime ait? Onun yerine ne istiyorsun? Hemen istediğin halini koy. Harika değil mi? Çocuk gibi oyna. Zihninin sana oyun yapmasına izin verme. Sen ona oyun oyna J

Bu keyifli oyunu oynamaya başladığında her şey çok farklı görünecek sana.

2017 senin oyun senen olsun.

Sevgilerimle,

 

Öznur Yılmaz BERK
Profesyonel Koç ve Eğitmen
www.oznuryilmazberk.com

Leonardo Da Vinci Gibi Düşünmek

,

Bu ay size beni çok etkileyen bir kitaptan bahsetmek istiyorum. Leonardo Da Vinci’nin öğrenme yaklaşımı ve zeka oluşumunun incelenmesi tüm potansiyelimizin ortaya çıkarılması için bize rehberlik edip ilham verebilir mi?

“Leonardo Da Vinci gibi düşünmek”

Yaratıcılık ve girişimcilik konusunda uzman olan yazar Michael J.Gelb,  Floransa’da, şirket başkanları derneği için “Kişisel ve profesyonel olarak nasıl daha yaratıcı ve dengeli olunabileceği” hakkında yaptığı bir konuşmasından sonra Leonardo da Vinci’nin not defterinden de yararlanarak bu kitabı hazırlıyor. Gelb, Da Vinci’nin bulunabilen çalışmalarını tek tek inceledikten sonra bunlar arasındaki ortak noktaları keşfetmiş. Onun düşünme ve davranış biçimlerini, icatlarındaki düşünce tarzını ortaya çıkararak hayatımıza uygulayabilmemiz konusunda bir harita hazırlamış.

Leonardo da Vinci Gibi Düşünmek kitabı 1998’de ilk kez yayınlandıktan sonra on sekiz dile çevrilmiş. Polonyalı bir ilkokul öğretmeni, yedi ilkeyi müfredat programını düzenlemek için kullanmış. Londra’daki bir danışmanlık şirketinin baş stratejisti, çok uluslu müşterilerinin en önemli iş sorunlarını çözmekte Leonardo’nun paha biçilemez bir yol gösterici olduğunu keşfetmiş.

“Her şeyi öğrenmek mümkündür” sözü ile Da Vinci herkesin önce kendisini öğrenmesi ile başaramayacağı hiçbir şeyin olmayacağını da söylüyor ve 7 adımdan bahsediyor…

Birinci adım; Curiosita – Yani hayatımız boyunca sürekli öğrenme isteği ve merakı, sürekli araştırma… Bir deftere sorular yazarak başlayabilirsiniz.  Başlangıç adımını attıktan sonra bu süreç daha keyifli hale gelecektir. 100 sorudan bahsediliyor kitapta, böylece kendinize sormaya çekindiğiniz sorularla da yüzleşme şansını yakalayabilirsiniz.

İkinci adım; Dimostrazione – Bilgiyi deneme yoluyla test etme, sabır ve hatalardan ders alma arzusu. Bu bölümde Leonardo gibi düşünmeyi öğrenmek için insanın önce kendi düşüncelerini, değerlerini ve inançlarını sorgulaması gerektiğinden bahsediliyor. Sahip olduğunuz en iyi öğretmenleri düşünün. Bir öğretmeni büyük yapan şey nedir? Öğrencinin, kendisi için öğrenmesine yardımcı olmak. En iyi öğretmenler deneyimlerin aklın kaynağı olduğunu bilirler. Bir an için bildiklerinizi nasıl öğrendiğinizi düşünün. Başarılarınızdan mı yoksa başarısızlıklarınızdan mı, iyi zamanlarınızda mı yoksa kötü zamanlarınızdan mı daha çok öğrendiniz. Hepimiz iyi bir yargının, deneyimden kaynaklandığını biliriz.

Üçüncü adım; Senzazione “Beş duyu ruhun yöneticileridir.” Görme, duyma, dokunma, tatma ve koklama. Eğer Leonardo gibi düşünürseniz, bunları tecrübenin kapı açan anahtarlar olarak kabul edersiniz . Da Vinci Dimostrazione’nin sırlarının duyular, özellikle de görme yoluyla açıklığa kavuştuğuna inanırdı. Saper Vedere (işin sırrı görmeyi bilmektir) Leonardo’nun sloganlarından biri ve sanatsal – bilimsel çalışmalarının temel taşını oluşturmuştur. Bu bölümde ise duyularınızı daha keskin hale getirip, duygusal zekanızın nasıl geliştirilebileceğine tanık olacaksınız.

Dördüncü Adım; Sfumato – “Puslanmış- puslu olarak çevrilebilir” Belirsizliği, paradoksu ve kararsızlığı kucaklama arzusu. Değişim hızlandıkça, belirsizlik katlanarak artmakta ve belirliliğin görüntüsünü korumak daha güçleşmektedir. Belirsizlik altında başarı sağlama yeteneği, günlük yaşamımızın bir parçası haline gelmelidir.

Beşinci Adım; Arte/Scienza – Sol-beyinli ve sağ-beyinli terimleri günlük konuşmaya Profesör Roger Sperry’nin Nobel ödülü kazanan araştırmasıyla girmiştir. Sperry çoğu durumda, cerebral cortexin sol yarıküresinin mantıki ve analitik düşünceyi üretirken, sağ yarıkürenin hayali ve büyük düşünmeyi sağladığını keşfetmiştir. Denge arayanların kaçınılmaz hayranlık duyması Leonardo’nun “bütün-beyni” ile düşünebilen bir insan olmasından kaynaklanmaktadır. “Bütün beyin ile düşünme” yani bilim ve sanat; mantık ve hayal gücü arasında dengenin geliştirilmesi. Bu bölümde de yine Leonardo Da Vinci sanat yapan bir bilim adamı mı yoksa bilim yapan bir sanatçı mı sorusu üzerinde durulmuştur. Ayrıca bu bölümde zihin haritacılığını tanıyacak ve oluşturacağınız bir fikri ne kadar detaylı inşa edebileceğinizi öğreneceksiniz. Zihin haritacılığı zihninizi tam olarak ifade etmeye teşvik ederken, kavrama gücünüzü de özgürce kullanmanızı sağlayacaktır. Fikirlerinizi dallandırarak sistemli hale getirebileceksiniz. Sağ ve sol beyin bu esnada faaliyete geçecektir. Bu aşamada hem iş hem özel hayatınızda zihin haritanızı oluşturarak büyük başarılar da yakalayabileceksiniz.

Altıncı Adım; Corporalite – Zarafet, her iki eli de ustalıkla kullanabilme, dengenin sağlanması. Bu bölümde yapacağınız egzersiz ve uygulamalar sayesinde vücudunuza bir dayanıklılık sağlayacak ve esnekliğinizi artırabileceksiniz. Doğuştan gelen güçlü veya zayıf taraflarınız ne olursa olsun, yaşam kalitenizi Corporalita’ya kapsamlı bir yaklaşım yoluyla yükseltebilirsiniz. Öğreneceğiniz tekniklerle vücut dinamizminin ruh bütünlüğüne nasıl yansıdığına bir kez daha tanık olacaksınız.

Son adım; Connessione – Her şey ve olay arasında ilişkileri anlama ve değerlendirme; Sistemli düşünme. Durgun bir havuza bir taş attığınızda, su bir dizi genişleyen daireler halinde dalgalanır. Bu görüntüyü zihninizin gözünde canlandırın; kendinize bir dalgacığın diğerini nasıl etkilediğini ve dalgacıkların enerjisinin nereye gittiğini sorun, böylece maestro gibi düşünüyor olursunuz. Leonardo’nun çevresindeki dünyadaki ilişkiler ve şekillerle ilgili gözlemleri kapsamında, Connessione prensibi için devamlı genişleyen daire önemli bir metafordur.

Leonardo da Vinci Gibi Düşünmek kitabının amaçlarından biri de size hayatınızı bir sanat eseri gibi yaşamanın araçlarını sağlamaktır.

Geminizin kaptanı sizsiniz, belki havayı kontrol edemezsiniz ama yaşam bazen bize sakin denizler; bazen de kasırgalar, fırtınalar ve tsunamiler getirir. Leonardo şöyle öğüt vermiştir; “Rotasını bir yıldıza göre belirleyen, kaybolmaz.”

Rotanızı bir yıldıza göre tespit edin ve fırtınaların içinde ve haritalarda görünmeyen buzdağlarının arasında seyretmeye hazır olun.

Mutlu yıllar

Ceyda Tezel

Aile Danışmanı – Profesyonel Koç