Nefes

,

Bu yazıyı okumaya başlamadan önce lütfen şöyle bir ön hazırlık yapın: dakikada kaç nefes alıp verdiğinizi hesaplayın. İhtiyacınız olanlar; zaman tutabileceğinizi bir saat ve de kendiniz! Her nefes alıp verişiniz 1 tur olacak şekilde 1 dakikada kaç tur nefes alıp veriyorsunuz? Şimdi konumuza dönebiliriz.

Yetişkin bir insanın ortalama nefes sayısı bir dakikada 12-20 olarak veriliyor. Özellikle heyecanlandığımız durumlarda, stres altında olduğumuzda nefes sayımız artışa geçiyor.

Peki, ben şimdi bunları neden anlatıyorum? Çünkü insan hayatının en önemli unsurlarından birisidir “nefes”. Doğduğumuz günden beri her an yaptığımız ama belki de şimdiye kadar hiç önemsemediğimiz bir olgu. Artık otomatikleşmiş durumda, bilinçli olarak düşünmemize bile gerek kalmadan alıp veriyoruz her bir nefesi.

Aldığımız her nefes sinir sistemimiz üzerinde, dolayısıyla da yaşam dengemiz üzerinde doğrudan etkili. Yanlış nefes alıp verdiğimizde aynı zamanda bedenin hücrelere yeterli miktarda oksijen transfer etme yeteneğini de kötü bir şekilde etkiliyoruz. Tüm hücrelerimizin sağlığı oksijene bağlı ve yetersiz oksijen alımı tüm fonksiyonlarımızı etkiliyor. Dolayısıyla da doğru nefes alıp vermiyorsak eğer, bedenimiz ve bedenin birçok fonksiyonunu oldukça zora sokuyor; hiç farkında olmadan, uyku düzeni, sindirim sistemi, kalp, kaslar, beyin ve diğer tüm organ ve sistemlerimize kötülük ediyoruz.

Diğer taraftan oldukça basit bir şekilde doğru nefes alıp vermeyi öğrendiğimiz takdirde yalnızca fiziksel sağlığımızda iyileşmeler yaşamakla kalmaz; stres seviyemiz, endişelerimiz azalmaya başlar, daha uyumlu, daha korkusuz, daha mutlu bir hayat sürmeye başlayabiliriz.

Doğru nefes nedir?

Öncelikle doğru nefes dediğimizde burundan alınıp burundan verilen nefesten bahsediyoruz demektir. “Yol” adlı kitabında sevgili Metin Hara’nın dediği gibi, “burnunuzla hamburger yemeğe başladığınız zaman ağzınızdan nefes alıp verebilirsiniz” J Burnumuzu, aldığımız nefesi bedenimiz tarafından en verimli şekilde kullanılmak üzere rafine eden ve hazırlayan bir fabrika gibi düşünün. Nefesi ağızdan aldığımızdaysa filtrelenmemiş yani, ham, soğuk, kuru, virüs ve bakterilerle dolu havayı doğrudan ciğerlerimize gönderiyoruz. Lütfen akciğerlerinize karşı nazik olun ve burnunuzdan nefes alıp verin!

Burundan aldığınız nefes karın boşluğunuza kadar ilerlemelidir. Bunun için de diyafram kasını kullanarak nefes alıp verme alışkanlığı edinmek önem taşır. Böylece, daha derin ve rahat nefesler alıp vermeye başlayabiliriz. Sırtüstü uzanarak nefes alıp verdiğinizde aldığınız nefes yapısal olarak karnınıza dolar. Biz bunu günlük yaşamımıza geçirmek istiyoruz. Başlangıçta bilinçli bir şekilde karnınızı şişirerek nefes almaya başlarsanız, bir süre sonra bunu bir alışkanlık haline getirmek mümkün olacaktır.

Diğer taraftan her ne yapıyor olursak olalım, eğer bunu sakin bir şekilde yapıyorsak çok daha iyi sonuçlar alabiliriz. Nefes alış verişimizin, düşüncelerimizi, duygularımızı ve fiziksel durumumuzu yansıttığını düşünürsek, gergin olduğumuz durumlarda nefes alış verişimiz de gerginleşir. Bu durumda aldığımız oksijen miktarı azalır ve bu da beynimizi ve dolayısıyla da bedenimizi daha da gergin bir hale getirir. Öyleyse, nefesimizi kontrol altına almakla fiziksel olarak bedenimizi de gevşetir ve bu şekilde tüm fonksiyonlarımızı da rahatlatmış oluruz. Bedenimiz rahatladığında, sağlığımız daha iyi olur, enerjimiz yükselir, daha mutlu ve kendimize ve başkalarına karşı daha sevgi dolu olabiliriz.

Derin nefesler alıp vermek ve nefes verişin nefes alışımızdan daha uzun süreli olması da doğru nefesin diğer bir anahtarıdır. Bir birim sürede nefes alıyorsak bunu iki birim sürede verdiğimizde lenf sistemi aracılığıyla daha fazla toksini bedenden atabiliriz.

Tüm bunları sağlayabilmek adına öncelikle günün farklı saatlerinde nefes alış verişimizin farkına varmakla işe başlayabiliriz. Mesela, ilk birkaç gün saat başı telefonlarımızın alarmını kurup, her çaldığında nefesimize odaklanabiliriz. Burundan, rahat, sakin, derin nefesler mi alıp veriyoruz yoksa bir telaş içerisinde miyiz?

Ayrıca her gün 4lü nefes egzersizini uygulamak bizi doğru nefes alışkanlığına taşıyacaktır: 4saniye boyunca nefes al, 4 saniye boyunca bu nefesi tut, 8 saniye boyunca nefes ver, 4 saniye boyunca bu şekilde bekle (Nefesi tutmanın amacı kan ve lenf sistemini daha fazla oksijenlendirmektir). Böylece 20 saniyede 1 tur nefes alışverişi yapılmış olur. Dolayısıyla dakikada 3 nefes alıp veririz. Dediğimiz gibi günde 2 defa bu egzersizi 4-8’er defa yapmak zaman içinde doğru nefes alışkanlığımızı geliştirecektir. Aynı zamanda nefes sayımızın azalmasına da yardımcı olacaktır.

Şimdi başa dönelim, siz dakikada kaç nefes alıp veriyordunuz? Yetişkinlerde bu sayının 12-20 arasında olduğundan bahsetmiştik. Yoga felsefesine göre, ne kadar yavaş nefes alıp veriyorsak o kadar sağlıklı ve uzun ömürlü oluyoruz. Bu felsefede nefes alıp vermenin beden ve zihin arasında bir köprü oluşturduğu söylenir ve eğer nefesimizi bilinçli bir şekilde kontrol edebilir, nefes sayımızı olabildiğince azaltabilirsek hem bedensel hem de zihinsel sağlığımızı çok uzun süreler koruyabiliriz.

O halde sağlıklı ve uzun bir ömrün önemli bir anahtarı; burundan, sakin, yavaş, derin nefesler alıp vermek diyebiliriz.

Son bir bilgi daha; köpeklerin dakikada aldığı ortalama nefes sayısı 16-34, ortalama ömürleri 10-16 yıl; bilim adamlarına göre kaplumbağaların dakikada aldığı ortalama nefes sayısı 4, ortalama ömürleri ise 100-150 yıl. Ne dersiniz, nefes farkındalığı geliştirmenin vakti gelmiş midir acaba?

Ebru Oğuş
Profesyonel Koç – Eğitmen

Çayyolu Life Dergisi, Ağustos 2015 sayısı

Koçluk Makbul Bir Meslek Midir?

,

Ülkemizde koçluk mesleğinin zaman zaman eksik ya da yanlış bir şekilde tanımlanıyor olması koçluğun ne olduğu gerçeğini elbette değiştirmiyor. Bununla beraber ben de kendi üzerimize düşeni yapmak adına bu yazıyı yazma ihtiyacı duydum.

Geçtiğimiz aylarda basılı yayında “İşsiz kalan herkes yaşam koçu oluyor” başlıklı bir yazı okudum. Bir de çok yakınlarda bir blog yazısı çıktı karşıma, bir öğrencimiz beni çok üzdü diyerek yayınlamış; yazının başlığı “Yaşam koçları, iyi saatte olsun terapistleri ve türlü tuhaflıklar üzerine”. Ve anlaşılan o ki her iki yazının da yazarı, dünyada koçluğun evrensel bir meslek haline geldiğinden ve bizim ülkemizde de meslek standartlarının Mesleki Yeterlilik Kurumu tarafından 22.5.2013 tarih ve 2013/41 sayılı karar ile onaylanması ve 29.6.2013 tarih ve 28692 sayılı Resmi Gazete’de yayınlanması ile “KOÇLUK” mesleği olarak resmiyet kazandığından habersiz olarak yazmışlar yazılarını. Koçluk eğitimlerinden bahsetmiş ve oldukça üzücü yargılarda bulunmuşlar. Merak ediyorum acaba kendileri de bu eğitimlerden birine katılarak mı bu yargılara varmışlar, yoksa “dışarıdan gördüğüm kadarıyla” diyerek mi kaleme almışlar düşüncelerini. Bu ikisi sadece benim gördüklerimin bir kısmı, burada paylaşmadığım ya da bilgim olmayan daha nice benzer yazılar da var elbet. Ve bir yaşam koçu ve eğitmeni olarak bu tür yazılar beni de üzüyor. Elbette her meslekte olduğu gibi bizim mesleğimizin de iyileri ve kötüleri var, olmaması mümkün değil ancak genellemeler yaparak tüm mesleği kötülemek çok da insani gelmiyor bana. Psikiyatristinin arkadaşıma “senin yerinde olsam boşanırdım” demesi nasıl bütün psikiyatristleri kötü yapmıyor ve bu mesleğin saygınlığını azaltmıyorsa, aynı durum biz koçlar için de geçerli!

Aslında genelde insanların “korktuğu şeyi kötüleme” eğilimi olduğunu da düşünüyorum. Oysa bizim mesleğimizin ne herhangi bir kesimi tehdit eden bir tarafı var ne de korkulur bir yanı. O kadar insani bir içeriği var ki, bazen diyoruz ki keşke her birey böyle bir hizmet ya da eğitim alma şansına sahip olsa. Bu az önce bahsettiğim yazıları yazan kişiler sanırım şundan da habersizler; koçluk eğitimi alan her insan bunu mesleki olarak sürdürmek adına yapmıyor. Bireysel farkındalığım artsın; aileme, çevreme, işime daha faydalı olabileyim diyerek koçluk eğitimi alan o kadar çok kişi var ki…

Belki de hata bizde? Koçluğun ne olduğunu anlatmaya çalışmak yerine, ne olmadığı konusu üzerinde durmamız gerekiyordur. O zaman ne olduğu biraz daha kolay anlaşılır hale gelebilir. Koçluk; danışmanlık, mentörlük, öğretmenlik ya da arkadaşlık/dostluk değildir. En çok da bizler psikolog, psikiyatrist ya da psikoterapist değiliz demek geliyor içimden. Koçluk geçmişe yönelik bir tedavi süreci değildir; koç, oturup kişinin çocukluğuna inmez ya da geçmiş travmalar üzerinde çalışmaz. Koçlukta bir iyileşme süreci söz konusu değildir çünkü koçluk hizmeti alan kişiler hasta değildirler. Yaşam koçları sağlıklı bireylerle çalışır. Mevcut duruma ve gelecek tasarımlarına koçluk yaparız.

Koçluğun tanımına gelince; genel anlamda diyebiliriz ki koçluk, gerek kişilerin gerekse kurumların daha güçlü hedefler belirlemesini, proaktif kararlarla olumlu farklar yaratan girişimlerde bulunmasını, kişisel zenginlik ve olası potansiyellerini daha etkin kullanmasını amaçlayan; süresi, çalışma prensipleri ve sistemi olan bir yol arkadaşlığı sürecidir.

Bireysel çalışmalarda en basit şekliyle kullandığım koçluk tanımım ise şudur; “Her bir birey kendi içerisinde ihtiyaç duyduğu çözümlere sahiptir. Ancak bazı durumlarda kişi bu çözümleri ortaya çıkaramayabilir. Bir koç, koçluk becerilerini kullanarak, kişilerin bu çözümleri yaratacak ortamları oluşturmalarına yardım eder.” Biz çözüm üretmeyiz, insanlara ne yapıp ne yapmamaları gerektiği konusunda bilgiçlik taslamayız. İnsanların tam ve bütün olduğunu kabul ederek çıkarız yola.

Ebru Oğuş
Profesyonel Koç – Eğitmen

Çayyolu Life Dergisi, Ağustos 2015

Koçluk Yeni Bir Meslek Midir?

,

Bundan iki yıl kadar önce, kadim Hint tıbbı olarak tanımlayabileceğim Ayurveda ile ilgili bir temel eğitime katıldım. Tabii ki tıp denince, dipsiz bucaksız bir kuyu çıkıyor karşımıza. Bu temel eğitim sonrasında bazı arkadaşlarımız kendi tercih ettikleri konularda daha derin çalışmalara yöneldiler. Benim bu eğitime katılma amacım ise özellikle kendi sağlığım ve ailemin sağlığı için genel bir ayurvedik bakış açısı kazanabilmek idi. Diyeceğim o ki, yaklaşık 8 aylık online eğitim sonrasında 5 günlük yoğun bir kamp programına katıldık. Ve teorik bilgi aktarımı tamamlandıktan sonra, sevgili hocamız son olarak nasıl ayurvedik konsültasyon yapılacağına dair tecrübe edinmemiz için aramızdan birkaç arkadaşımızla konsültasyonlar yaptı. Bunu yaparken de başladı sorular sormaya ve aldığı yanıtlara dair yeni sorular soruyordu; “Seni buraya getiren şey nedir?”, “Sana bunu düşündüren ne?”, “Bu olduğunda nasıl hissettin?”… Bizim koçlukta “güçlü sorular” olarak adlandırdığımız sorulardı bunlar. Yanıtları kısa kısa kendine not alıyor ve karşısındaki kişiyi düşünmeye teşvik ediyordu. Tabii ki konsültasyon karşıdaki kişinin fizyolojik ve ruhsal sağlığına ilişkin bir şekilde daha derinlemesine devam ediyordu ancak ben bu arada şunu fark ettim ki, ilk etapta sanki bir koçluk seansı gibi başlamıştı. Kendimi tutamayıp, “Hocam siz sanki koçluk yapıyorsunuz.” dediğimde bana gülümseyerek baktığını ve “Binlerce yıllık uygulamalar bunlar kızım” dediğini hatırlıyorum

Milattan önce 5. Yüzyılda yaşamış olan antik Yunan filozofu Sokrates de soruların gücünü kullanırdı. Onun da yaptığı şey bir takım sorular sorarak karşısındaki kişinin altta yatan inançlarını keşfetmesini ve kendi hakkındaki bilgisini çoğaltmasını sağlamaktı. Bu süreçte kişi yalnızca keşifler yapmaz, aynı zamanda mevcut durumunu daha objektif bir şekilde değerlendirme şansını elde ederdi. Günümüzde “Sokratik Yöntem” olarak adlandırılan bu metotda Sokrates aslında kişiye kendinden bir şey öğretmemekte, onun kendi içindeki yanıtlara ve çözümlere ulaşmasını sağlamaktadır.

Bizlerin de koçluk yaparken ki temel amacımız bu değil midir zaten? Koçluk bilgi ve becerilerimizi kullanmak sureti ile birlikte yol aldığımız insanların zaten kendi içlerinde sahip oldukları cevaplara ya da çözümlerine ulaşmalarını sağlayacak ortamları oluşturmak.

Ve bunu yaparken de bir taraftan kadim yöntemleri de kullanıyoruz. İnsanların tam ve bütün olduğu inancı ile onların kendi içlerindeki mükemmele ulaşma serüvenlerinin birer yol arkadaşıyız.

Son olarak da 16. yüzyılda İtalya’da yaşamış bilim insanı Galileo Galilei’ye kulak verelim; “Kimseye bir şey öğretemezsiniz. Sadece cevabı kendi içinde bulmasına yardımcı olursunuz.”

Ebru Oğuş
Profesyonel Koç – Eğitmen

Çayyolu Life Dergisi, Temmuz 2015 sayısı

Korku Hakkında

,

korkuHer birimizin içerisinde büyük cevherler var, Yaradan hepimizin içine bir mükemmellik tohumu koymuş ve o orada, tam içimizde. Ve eğer her gün karşılaştığımız kaç kişinin bundan haberi olmadığını bilseniz şaşardınız! Yalnız ve yalnız onu orada büyütemediğimiz için! Hadi bugün birilerini şaşırtalım, kimsenin beklemediği bir şey yapalım, belki sadece konuşalım…

Bakın ne düşünüyorum, tanıdığımız her bir insanın, farklı seviyelerde olmak üzere sahip olduğu ve mevcut bulunduğu yer ile gerçekten gitmek istediği yer arasında duran şeyin bir adı var: “Korku”. Belli bir noktada o kadar da ayrı değiliz aslında, bazılarımız sadece korkunun yanından yürüyüp geçiyorken birçoğumuz orada durup ona doğru bakıyoruz.

Belki bugün korkuyu biraz ortaya dökersek, onun hakkında fikir değiştirenlerimiz olabilir. Resmini önümüze asıp, var olduğunu kabul ederek onunla yüzleşelim. Aslına bakarsanız onun üstesinden rahatlıkla gelebiliriz çünkü korku “korkak”tır! Siz ayağa kalktığınızda o korkar ve geri adım atar.

Günümüzde korkunun büyük bölümü psikolojik nedenlere dayanıyor; endişeler, gerginlikler, utanç, panik, hepsi de yönetemediğimiz olumsuz düşüncelerden kaynaklanıyor. Ancak korkunun nelerden beslendiğini bilmek onu tedavi etmiyor. Eğer bir doktor bir hastalığı teşhis ederse, orada durmaz, hastalığı iyileştirecek tedaviyi uygulamaya başlar. Korkunun varlığını inkar etmek onu yok etmez, korku vardır ve gerçektir. Ve başarının bir numaralı düşmanı korkudur. Korku fırsatları kaçırmamızı sağlar, fiziksel olarak hastalanmamıza neden olur, konuşmak istediğimizde dudaklarımızı kapatır. Gerçek anlamda korku çok büyük bir güçtür ve o ya da bu şekilde insanların hayatta istedikleri şeylere sahip olmalarına engel olur.

Ancak siz korkuyu açığa çıkardığınızda o geri adım atmaya başlayacaktır! İşte bu yüzden bazı durumlarda çok yetenekli insanlar, daha az yetenekli olan fakat korkularıyla yüzleşen insanların gerisinde kalmaktadırlar. Şahsi korkularımızla yüzleşmedikçe ve kendi savaşımızda mücadele etmedikçe, her zaman “neredeyse yapıyordum” noktasında kalmaya mahkumuz.

Şimdi korkuyu biraz olsun açığa çıkarabilmek için onun hakkındaki bazı gerçeklere bir göz atalım;

  • Korku, gerçek görünen sahte deliller bütünüdür.
  • Korku kapıyı çaldığında, kapıyı inanç açarsa bekleyen kimse olmadığını görür. Kapı gerçekten çalınmıştır ancak inancınız karşıladığında korku artık var olamaz.
  • Rahatlık bölgemizin dışında gerçekleşen olay ve durumlarda korku doğal bir tepkidir. Rahat olmadığımız şeyler korku yaratır. Ve tam tersi de geçerlidir, rahatlık bölgemize dönersek korku kaybolur, hayallerimizle beraber.
  • Korku ve heyecan kuzendirler. Bir şeyden korkuyor olmak her zaman ondan kurtulmayı gerektirmeyebilir. Farkı yaratan şudur: bu korkuyla karışık heyecanı kullanıyor musunuz yoksa onun sizi kullanmasına izin mi veriyorsunuz? Korku yalnızca cesaret kırmaz, motive de edebilir.
  • Korku çok iyi bir arkadaş da olabilir, çok ölümcül bir düşman da.
  • Korku insanın sahip olduğu en güçlü duygulardandır ve doğru zamanda, doğru yerde, doğru nedenlerden ötürü duyulan korku sağlıklıdır.
  • Bir şeyden korkmak doğaldır ancak korku içinde yaşamak son derece sağlıksızdır.
  • Korkunun üstesinden gelmek güven yaratır. Başarısızlıklar da güven yaratabilir. Bir şeyi bir defa başaramadığımızda, artık başarısızlığın ne olduğunu biliyoruzdur, defalarca daha tekrarlayabiliriz. Taa ki başarana kadar. Ancak geri adım atıp ne kadar kötü olacağını düşünerek, yalnızca içimizdeki korkuyu besler ve olduğumuz yerde kalırız.
  • Başkalarının korkularını anlamak olgunluk ve bilgelik gerektirir. Korku duyarken harekete geçmek “cesaret”tir. Kimse korkusuz değildir, yalnızca bazıları cesurdur. Korkunun gölgesinde diğerlerinin harekete geçmesini sağlamak ise “liderlik”tir.
  • Korku yeteneği etkisizleştirir.
  • Korku, olmasına izin verdiğimiz her türlü boşluğu doldurma eğilimindedir. Harekete geçmek, hedefler belirlemek, kararlar almak bu boşlukları azaltan faktörlerdir.
  • Aldırmazlık, geçmişte yaşamak, olumsuz düşünceler ya da bilinmezlik korku yaratır. Bunlardan kurtulmak korkuyu da yok edecektir.
  • Bazen korku bize dikkatimizi vermemizi söyler, “Hey! Buraya bak!” der. İşte o zaman gözlerimizi sımsıkı kapamak yerine kocaman açmak yerinde olacaktır.
  • Korkularımızın üzerine gittiğimizde, diğer tarafta güvenli ve harika şeyler keşfetme ihtimalimiz oldukça yüksektir.
  • Konu korkularımızdan kurtulmak değil, onları uygun bir şekilde kullanabilmektir.
  • Hayatta korkulması gereken şeyler yoktur, doğru anlaşılmayı bekleyen şeyler vardır.
  • Korkunun üstesinden gelmek güç verir.
  • Geride bıraktığımız her korku başkalarına öğreteceğimiz bir ders halini alır. Nasreddin Hoca ağaçtan düştüğünde, “bana daha önce ağaçtan düşen birini bulup getirin” demişti!
  • Barış dolu ve huzurluysanız, korku içinde olmazsınız. Eğer korkuyorsanız, huzurlu değilsinizdir.

Franklin Roosevelt’e kulak verelim, “Korkmanız gereken tek şey korkunun kendisidir” diyor. Başka hiçbir şey sizi yavaşlatamaz. Gitmek istediğiniz yöne bakın, istemediğiniz yöne değil; arzuladığınız sonuçları hedefleyin, başınıza gelmesinden korktuklarınızı değil!

Umarım korkularınızla yüzleşir, onların gözünün içine bakar ve “bunu yapabilirim, bunu başarabilirim” diyerek yaşamda istediğiniz hedeflere doğru yol alırsınız…

Ebru Oğuş
Profesyonel Koç – Eğitmen

Çayyolu Life Dergisi, Haziran 2015 sayısı

Siz de Erteliyor musunuz?

,

Hepimiz yapmamız gereken tüm işleri, hedefleri, yapılacakları kendimizce bir bahane ile erteleriz. Bazı kişiler “Nasıl olsa yarın yaparım.” diye düşünür; bazıları da “Bugünün işini yarına bırakma.” diye.

Peki siz hangi gruptansınız?

“Erteleyenlerden” mi yoksa “hemen şimdi yapılmalı-cılardan” mı?

Çoğunlukla hepimizin içinde bir miktar da olsa, yapılması gerekenleri “öteleyebildiğimiz kadar   ötelemeliyim” düşüncesi vardır. İşler ne zaman birikmeye başlar ve biz ne zaman artık iyice sıkıştığımızı hissedersek o zaman harekete geçmeye başlarız. Bazı durumlarda bu hiç de kolay değildir. Kendimize ayırdığımız o ara zamanı sadece keyif için kullandıysak ya da mazeretler sunduysak kendimize, istediğimiz gibi harcayabileceğimiz o ödül zamanlar bitip tükenmiş, yumurta kapıya dayanmıştır.

Hayat bize sürekli farklı yollar, farklı kapılar sunar. Bizler hangi kapıları tercih edeceğimize kendimiz karar veririz. Bu kararları kendi hayatımız için ne kadar doğru zamanlama ve planlama yaparak verirsek o kadar başarılı oluruz. Hedeflerimize giderken, ertelediğimiz her süreç bizim hayatı biraz daha kaçırmamıza neden olur.

Bazen erteleyen çoğu kişi için, “sonra” geldiğinde durum çok da farklı olmaz; ertelenen her şey için yeni bir “ertesi gün bahanesi” bulunur. Böylece erteleme bir alışkanlığa, sonra da bir hayat tarzına dönüşür. Hep bir gün yaparım diyerek gönderdiğimiz konular “bir gün adasında” birikir durur. “Pazartesi rejime başlayacağım” diyerek kendimize verdiğimiz sözleri kaç pazartesi ertelediğimizi düşünün…

Erteleme eğiliminin yüzeyde görünen sebebi, genelde insanın zamanını yönetmedeki zorlanmaları gibi görünür. Ertelemenin elbette zaman planlamasıyla ilgisi vardır; ancak çoğu zaman ertelemek zamansızlığın bir sonucu değildir. Aslında kişiler işlerini erteledikleri, kararsız kaldıkları için zamanı iyi yönetemezler. Eğer başarmak istiyorsak karar verdiğimiz işe başlama disiplinini ve cesaretini de göstermeliyiz. Hayal etmek, istemek, planlamak elbette küçük ya da büyük her iş için gereklidir ama başarı ancak işe başlayanların sahip olacağı bir ödüldür.

Erteleme eğilimi yerine “acil” ve “önemli” kavramlarını yerleştirdiğimizde, sorumluluk almaya başladığımızda, başarı doğal olarak kendiliğinden gelecektir. Sizin için önemli olan şeyleri belirleyin ve sonra da öncelikle onları yapın.

“Cesareti olmayan adamın başarısı da olmaz.” Publius Cyrus

Sizi hedefe götürecek şeyleri doğru planlamışsanız, onu uyguladığınızda hiçbir şey o hedefi elinizden alamaz. Hedefinizde beklenmedik nedenlerden dolayı aksamalar olduğunda ne yapacağınızı da önceden planlamış olmak sizi daha güçlü kılacaktır.

Bu hedefe doğru yol alırken, öncelikle hedefe ulaşmak için bir strateji belirleyin. Zaman içinde hangi sırayla hangi adımları atmalısınız? Eğer hedefiniz uzun vadede gerçekleştireceğiniz bir süreçteyse, yapılacak işleri önce yıllara bölün. İlk yılı aylara bölün ve ilk ayı da günlere bölün. Günün hangi saatlerinde ne yapacağınızı belirledikten sonra artık harekete geçebilirsiniz.

Başarılı insanın; her zaman programı vardır,

Başarısız insanın ise “mazereti”…

 

CeydaTEZEL
Aile Danışmanı, Profesyonel Koç
Çayyolu Life Dergisi, Mayıs 2015 sayısı