Başarı Ve Liderliğin Arkasındaki “Q” lar: IQ+EQ+SQ+PQ+CQ…

,

ba_yMantıksal zeka, Intelligence Quotient (IQ), hepimizin bildiği beyinsel zekamızdır ve doğuştan gelen bir özelliğimizdir. Diğer zekalara göre sonradan yükseltme oranı daha düşüktür. Mantıksal akıl olarak da adlandırılan IQ, Almanca Intelligenzquotient olarak Alman psikolog Wilhelm Stern tarafından ilk kez ortaya atılmıştır. IQ’su yüksek olan kişiler, daha çok matematik, fizik, kimya gibi sayısal konularda başarılı olurlar.

2000’li yılların başlarında zeki insanların aynı zamanda her zaman başarılı insanlar olmadığı görülünce liderlik vasıfları üzerinde çalışmalar yapılırken sosyal ilişkilerdeki başarının değerlendirildiği Emotional Quotient (EQ) yani “Duygusal Zeka”  kavramı geliştirilmiştir. Tanım olarak EQ, bir insanın kendisine veya başkalarına ait duyguları anlama, sezinleme, yönetme ve yönlendirme yetisi, kapasitesi ve becerisinin ölçümüdür. Yani kişinin sosyal ilişkilerinin değerlendirilmesidir. EQ’su yüksek olanlar sözel konularda daha başarılı olurlar ve beynin sağ lobunu kullanırlar. Bu kişiler iyi birer lider olurlar.

IQ ve EQ’yu karşılaştırmalı olarak değerlendirmek istesek, IQ’ya matematik dersek EQ’ya psikoloji deriz. IQ’ yu bir problem karşısında alternatif çözüm yolları bulmak olarak ifade edersek, EQ’yu bir problem karşısında duyguyu yönetebilme, yeni yeni uyum kapıları bulabilme kabiliyeti şeklinde tanımlarız. İş hayatında ‘IQ sizi işe aldırır, ancak sizi terfi ettiren EQ’dur’ denir.

Çevre ile ilişkileri iyi olan ve EQ’su yüksek olan kişilerin de başarılı olamadıkları olur zaman zaman. Sizce bunun sebebi nedir? Bunun sebebi, Spiritual Quotient, SQ yani “Ruhsal Zeka”dır. Bunun kişilerin içindeki ruhsal denge olduğunu da söyleyebiliriz. SQ için; IQ ve EQ zekasının toplamı da denilebilir. Çünkü ruhsal dengeyi sağlamak için sayısal ve sözel zekanın düzenli ve dengede olması gerekir.

Sorunlar karşısında cevap ararken EQ, IQ ve SQ’muzu kullanırız;

IQ sorunlar da tepkisiz kalır, tepki vermez.

EQ şaşırır, duygularını yönetir, ama ne yapacağı konusunu tam olarak çözemez.

SQ ise bu iki zekanın toplamı olduğundan dolayı sorunu çözer.

Bir diğer zeka türü “Creative Quontient” (CQ), yani yaratıcı zekadır. Kişinin merak düzeyini ifade eder. Bu nedenle bazen creative yerine “curiosity” yani doğrudan merak kavramı da kullanılır. CQ düzeyi yüksek insanlar daha sorgulayıcı ve yeni deneyimlere açık olurlar. Henüz IQ ya da EQ kadar derinlemesine araştırılmış olmasa da elde edilen bulgular karmaşıklığın yönetilmesinde CQ düzeyinin en az diğerleri kadar önemli olduğunu göstermektedir. ‘Milyonlar ağaçtan elmanın düşüşünü gördü ama sadece Newton “Niçin?” diye sordu’ diyerek CQ’nun önemi vurgulanır.

Bir diğer Q ise “Adversity Quotient” (AQ) yani kişilerin sıkıntı, aksilik, zorluklarla baş etme zekası. Bu nedenle çoğunlukla insanların zorluklar karşısındaki direnç gücünü ölçmede kullanılmıştır. Bu terim ilk kez 1997 yılında Paul G. Stoltz’un “Adversity Quotient: Turning Obstacles Into Opportunities” adlı kitabında kullanılmıştır.

İster patron olun ister çalışan, kariyerinizde esas almanız gereken bir diğer Q ise Profesyonel Zeka, yani PQ’dur. Konuyu araştırıp ismini koyan kişi de, “Profesyonel Zekâ” adlı kitabın yazarı Prof. Hakan Yöney’dir. Yöney’in anlattığına göre; bireylerin profesyonel yaşamdaki başarıları, yaptıkları işe ilişkin bilgi ve becerileriyle ya da zekâ düzeyiyle her zaman doğru orantılı değil. Yani yapacağınız her iş için IQ’nuzun belli bir sınırın üstünde olmasına gerek yok, ancak Yöney’in “10 bileşen” adı altında topladığı etmenler giderek artan derecede devreye giriyor: Özyönetim, beyinsel esneklik, zihinsel durum, motivasyon, zihinselleştirme, farkındalık, inisiyatif, yaratıcı beyin, pozitif etkileşim, profesyonel ben.

Yaşadığımız dönemde iş hayatındaki pasta daraldıkça, çalışanlardan beklentiler artacak ve karşımıza giderek sayısı artan bu Q’lar çıkacak gibi görünüyor. Yeni yeni Q’ların çıkmasını engelleyemeyiz ama bazı Q’ları geliştirme imkanı yakalayabiliriz. Bunun için ise yapılması gerekenler kendimizi tanımak, duygularımızı kontrol etmeyi öğrenmek, iletişim kurma becerimizi geliştirmek, eleştiriye açık olmak, kısacası kişisel gelişimi sürekli bir şekilde yaşantımızın içinde tutmaktır.

Birsen Aktugan
Ekonomist, Profesyonel Koç

Ben ve Kendim

,

Fotoğrafla ilginiz varsa eğer makro fotoğrafçılığı da bilirsiniz, istenilen objenin çok yakından ve özel lensler kullanılarak çekimi yapılırken farklı özel amaçların yanı sıra bir istenen de, objenin güzelliğinin saklı olduğu en ince detayları da görünür hale getirmektir. İster bir bitki olsun, ister diğer bir canlı, ya da fotoğrafçının seçimi her ne ise, bu detaylar açığa çıkarılmaya çalışılırken bazen de farklı bir durum çıkar ortaya; eğer kadrajı biraz keserseniz, baktığınız fotoğrafın ne olduğunu anlayamayabilirsiniz!? Özellikle nano makro fotoğraf çekimlerinde daha sıklıkla rastlanan bir durumdur bu. Çok fazla yakınlaşmışsınızdır ve bu da sizi objenin gerçekte ne olduğuna dair anlamdan uzaklaştırır.

benkendim-1

benkendim-2

Fotoğrafçı Larry Lim’in 2011’de çekmiş olduğu bu fotoğrafı (sağdaki) ele alalım; merhaba sinek 🙂 Eğer ikinci yani büyük resmi görmeseydiniz, bu kadar hızlı karar verebilir miydiniz?

Şimdi biraz kendimize dönersek, konuyu getirmek isteğim yere odaklanabiliriz. Bir dakika odaklanmaktan mı bahsediyoruz bir de? Oraya az sonra geleceğim…

Aynı bu fotoğraflarda olduğu gibi, bazı durumlarda konulara çok fazla yakından baktığımızda, ya da şöyle diyelim, konuların çok fazla içerisinde olduğumuzda, anlamlandırmakta güçlük çekebiliyoruz. Bu durum duygularımız için de geçerli, bir şey bizi negatif etkiliyorsa eğer, sürekli olarak bu negatif duyguyu yaşıyor olmak, duruma farklı bir açıdan bakmamızı engellemekle kalmıyor ondan kurtulmamızı da imkansız hale getiriyor. Şimdi biri diyebilir ki, istediğin açıdan bak, durum değişmiyorsa ne yapacağız?

Pekala, o halde biraz Eckhart Tolle’e kulak verelim. Var Olmanın Gücü adlı kitabında Tolle, eğer herhangi bir durumu değiştirmek ya da kendinizi ondan kurtarmak için yapabileceğiniz bir şey yoksa bununla yüzleşin ve şöyle deyin diyor; “Pekala, durum nasılsa öyle. Ya kabul ederim ya da kendime acırım”. Kendine acımayı seçenler için fazla söze gerek yok, iyi şanslar. Kabul etmeyi seçme aşamasında amaç durumu değiştirmek değildir artık, yalnızca kendimize biraz uzaktan bakmayı başarabilirsek eğer, o zaman mevcut durumun bizi nasıl etkilediğini objektif olarak görebilme şansımız olur. Yani sineğin sinek olduğunu daha kolay anlayabiliriz bu şekilde. Ve işte tam olarak bu noktada yeni bir seçim yapma şansımız olduğunu fark edebiliriz. Sihirli anlardır bunlar, kendimize nasıl davranmayı seçiyorsak öyle bir yaşam sürdüğümüzü göz önüne alırsak, yapacağımız anlık seçim tüm yaşantımızdır aslında.

“Pek ala sevgili yazar hanım, sen kendin bu seçimleri, yaşamını arzu ettiğin yöne çekebilecek şekilde an be an rahatlıkla yapıyor musun?” diye soranlarınız olduğunu düşünmüyor değilim. Her ihtimale karşı yanıtlamak isterim; hayır, her zaman değilJ Benim yaptığım şey bu konudaki farkındalığımı üst seviyelerde tutmaya çalışmak. Zaman zaman şunu soruyorum kendime, Mucizeler Kursu’nda geçen bir soru bu, “haklı mı olmak istiyorum yoksa mutlu mu?” Yanıt oldukça basit ve bu farkındalıkla her geçen gün kendim için yaptığım doğru seçim sayısı artıyor. Bazen yavaş bazen de hızlı ilerliyorum, önemli olan sanırım bir şekilde ilerleyebiliyor olmak… Ve işte bu ilerlemeyi hızlandıran çok güzel bir araç kendine uzaktan bakmaktır. Kapatın gözlerinizi, uzun, derin nefesler alıp verin, rahatlayın, sonra biraz uzaklaştığınızı hayal edin kendinizden, birkaç metre ileriye, sağa sola veya yukarıya doğru ilerleyin yavaş yavaş. Sonra bir dönüp bakın geride bıraktığınız kendinize. Bakın bakalım orada neler olup bitiyor, en önemli olan nedir? Ya da önemli gibi gelip de aslında hiç de olmayan neler var yaşamınızda? Sevgiyle kabul edin her şeyi olduğu haliyle, seçimlerinizi gözden geçirin. Seçme hakkına sahip olduğunuzu fark etmek iyi gelecektir, her gün, her saat, her dakika, an be an seçim sizin. Şu basit soru da akınızın bir köşesinde hep kalsın; haklı mı olmak istersiniz yoksa mutlu mu?

Ah unutmadan, odaklanmak demiştik hani, artık onu da bir sonraya bırakalım. Bu yazının odağını değiştirmeyelim 😉

Ebru Oğuş
Profesyonel Koç, Eğitmen

Başarılı Ebeveyn Olmak

,

Çocuk yetiştirmek büyük bir sınav. Öyle ki bu sınavı başarılı ile geçebilenlere “süper baba” ya da “süper anne” diyoruz. Peki, bu sınava nasıl hazırlanmak gerek?

Günümüzde tüm ebeveynler çok meşgul, dolayısıyla tüm aile olarak bir araya gelip bir şeyler yapmak her geçen gün daha da zor hale geliyor. Bizler ebeveyn olarak çocuklarımızdan büyük beklentiler peşinde koşarken; acaba onların beklentileri neler?

Bazı çocuklarımız ailelerinin kendilerini kazara dünyaya getirdiğini düşünüyorlar. Ortak söylemleri “Her zaman birlikte bir şeyler yapacağımızı söylüyorlar ama henüz herhangi bir şeyi birlikte yapabilmiş değiliz.” şeklinde.

Peki, nasıl bu konuda ilerleme kaydedebiliriz?

Günlük koşuşturmalar yüzünden onlara ayırabilecek fazla vaktiniz olmayabilir. Bunu çocuğunuza açıklayıcı bir dil ile söyleyin. Bunu yapmak, birlikte bir aktiviteye başlayıp yarım bırakmaktan iyidir. Ayrıca bizim için önemli bir toplantıya girerken nasıl telefonumuzun sesini kapatıyorsak, çocuğunuzla vakit geçirirken de teknolojik aletlerden uzaklaşın. Özellikle Z kuşağı zaten ilgisi çok çabuk dağılabilen bir kuşak olarak ve “teknoloji kullanma kılavuzu” ile doğan bu jenerasyon çocuklarımız telefon, bilgisayar desteğinden çok aile içi ilişkilerin sıcaklığına ihtiyaç duyuyorlar. Onlarla geçireceğiniz zamanın süresinden çok ne kadar kaliteli ve nitelikli zaman geçirdiğiniz çok önemli. Birlikte keyif aldığınız şeyleri yapmak, birlikte üretmek, ortak hayaller kurmak bile sizi bambaşka paylaşımlara götürebilir.

Bunların yanı sıra çocuklarınızı nasıl dinlediğinize hiç dikkat ettiniz mi? Kendinize bunun için lütfen zaman ayırın ve kendinizi gözlemleyin. Onları sadece anlık ihtiyaçlarını karşılamak için mi dinliyorsunuz yoksa gerçekten ne anlattıklarını ve ne hissettiklerini de anlamaya çalışıyor musunuz?

Onlarla konuşurken kaç yaşında olurlarsa olsunlar kendilerinin de birer birey olduğunu unutmadan açık, net ve dürüst diyaloglar kurmak çok önemli. Her çocuğun gerçek ile yalanı kolaylıkla ayırt etmekte olduğunu dikkate alırsak, sizin dürüstlüğünüzü gördükçe ve izledikçe onlar da yalan söylemekten uzak duracaklardır. Özellikle bir ritüel gibi keyif alarak, günlük yaptığınız şeyleri paylaştığınız zamanlar yaratmak da onları ve sizi mutlu edecektir.

Bizim hayatımız, çalışma koşullarımız zor olabilir, artık çalıştığımız işten keyif almıyor bile olabiliriz. Ancak biz hayata nasıl bakarsak onların da aynı şekilde bakmayı öğreneceğini unutmamak gerekir. Hayattan zevk alın. Çocuğunuz yetişkinliğin zor olduğunu hissederse eğer, gelecekten beklentisi düşebilir ve bardağı boş tarafından görmeyi öğrenebilir, hem de en yakınları olan siz anne veya babasından. Hayat hepimiz için kolay olmayabilir. Ebeveyn olarak “stres ve öfke ayarı” ve “sağlıklı ilişki kurabilme ve ilişkiyi sürdürebilme” konularında oldukça zorlandığımız zamanlar olabilmektedir. Hatta ebeveynlerin bu konularda çocuklarına zarar verici girişimlerde bulunabildiklerini de görüyoruz zaman zaman. Stres ve öfkelerini kontrol altına alabilen ebeveynler, çocukları büyüdükten sonra da sağlıklı ilişkiler kurabilmektedirler. Ayrıca bu tip ebeveynlerin yetiştirdikleri çocukların yaşam boyu mutluluk düzeylerinin, stres ve öfkesini kontrol altında tutamayan anne babaların yetiştirdiği çocuklara oranla çok daha yüksek olduğu da bilinmektedir. Bizler ebeveynler olarak onları, hayatta karşılarına çıkabilecek tüm zorluklarda kendi çözümlerini üretebilen bireyler olarak yetiştirebilmemiz çok önemlidir. Ve kendi çıkış yollarını görebilmeleri için de onlara izin vermemiz.

Başarılarını hatırlatmak, kendi yapabileceklerini fark etmelerini sağlamak bile onlar için motivasyon sağlamalarında büyük önem taşır.

Unutmayınız ki…

Hayatımızın her döneminde motivasyona ihtiyaç vardır. İster içsel ister dışsal motivasyon sağlanmaya çalışılsın, çocuklar her yeni adımlarında cesarete ihtiyaç duyar. Bu cesareti de sadece elindeki bu sihirli gücün farkında olabilen ebeveynler çocuklarına hediye edebilirler.

Siz elinizde tuttuğunuz ve çocuklarınıza verebileceklerinizin farkında mısınız?

Ceyda TEZEL

Aile Danışmanı – Profesyonel Koç

Kendi Yaşamımıza Koçluk

,

kendine-kocluk-1Kendimizle uyandığımız ve ağlama sesiyle merhaba dediğimiz yaşamda; kaynaklarımızı fark ederek tanıyoruz hayatı, dokunuyoruz hissediyoruz ve gözlerimizi, algılarımızı açıyoruz yaşamımıza… Öğrenirken unutuyoruz kendimizi ve güçlerimizi çoğu zaman, hayata böyle devam etmek kolay geliyor. Olmayanlarla devam edip, onlar için uğraşırken olanları sayıp mutlu olmayı unutuyoruz.

Büyürken ve her adımda engellerimize çarptığımızda o engeli ortadan kaldırmak ya da yeni yeni yollar bulmalıyız her zaman. O kadar çok fırsat ve çözüm var ki aslında; tek yapmamız gereken, alternatifler oluşturup yeniden başlamak, bununla beraber arkamızdakilere tecrübe deyip, bu benim başıma neden geldi yerine neler yapabilirimi düşünerek öğrendiklerimizle devam etmeliyiz…

Kendi yaşamımıza koçluk, her şeyi bırakıp sadece kendimizle baş başa kalıp bir de kahve ısmarlayıp kendimize, yaşamdaki frene basıp değerimizi benliğimizi hissetmektir.

Toplumsal ilişkilere yukardan baktığımızda iletişim, ilişkiler hızla ve soluksuzca devam ediyor… Herkesi dinleyip analiz edip onlarla ilgili konuşmak iyi geliyor hepimize,  bir de olay sorgulamaya müsaitse kişileri yargılamak, ben daha iyiyim ben olsam öyle yapmazdım, düşünceleriyle uzayıp gidiyor sohbet… Herkes memnun konuşulan kişi dışında… Zaman akıp gidiyor, kendimizle baş başa kalmayı ve kendimizi unutuyoruz… Ve diyoruz ki her şey yolunda ama bir şeyler eksik, acaba eksik olan bu akışta biz miyiz?

Hepimiz kendimize bir saat ayırıp geçmişi geleceği bırakıp şu ana gelsek ve tüm duyularımızı, duygularımızı, hedeflerimizi, isteklerimizi, nerdeyim nerde olmak istiyorum diyerek masanın karşı tarafına alıp konuşsak kendimizle, önce nasılsınla başlayarak sonra da nasıl olmak istiyorsun la devam etsek…

Ailemizde, iş yaşamımızda, sosyal hayatımızda çoğu zaman tüm akışlara kapılıp gidiyoruz, çoklukla da kaybolduğumuzu hissediyoruz. İşte o küçücük bebekken oluşan öz benliğimizi hissedip tekrar bizi biz yapan tüm güçlerimizi tekrar ortaya çıkarıp, herkese ayırdığımız zamandan bir kısmını kendimize ayıralım.

Unuttuğumuz; en çok beni ne mutlu eder? kendimi nasıl daha iyi hissedebilirim? istediğim yerde miyim? bugün kendim için ne yapabilirim? sorularını tekrar kendimize sormakla başlayabilir miyiz, kendi yaşamımıza koçluğa? Soruları sorduktan sonra cevapları masanın karşı tarafındaki siz cevap versin, sadece dinleyin. Ne olmasını istiyorsanız, bunlara engel olan ne ise onlara çözüm üretin.

Her gün bir hediyedir hepimize, güneşin batışı bile bir umuttur. Çünkü yeni bir doğuşun müjdesidir. Yeni bir doğuşa, evrende kapladığımız yeri hissetmeye, ben buradayım demeye hep beraber hazır mıyız? Ben buradayım diyerek bugünle başlıyorum ben…

Şengül Demir
Profesyonel Koç

Gerçekten ‘Dinliyor’ Muyuz Yoksa Konuşacaklarımızın Provasını Mı Yapıyoruz?

,

gercekten-dinliyormuyuzHadi itiraf edelim gerçekten dinliyor muyuz, yoksa karşımızdaki konuşurken biz vereceğimiz yanıtların provasını mı yapıyoruz?

İtiraf ediyorum benim sıkça başıma geldi.

Bir hazır cevap olma hali, bir ‘benimde bu konuda deneyimim var’ı gösterme hali içerisine düşmek diyorum bu duruma.

Peki N’oluyor burada?

Ne oluyor da bu iletişimsizlik tuzağına düşüyoruz.

İki farklı açıdan bakalım.

Birincisi iletişimi nasıl tanımlıyoruz?

İkincisi o esnada beynimizde, bedenimizde nasıl bir reaksiyon oluyor?

Genelde düştüğümüz tuzaklardan ilki, iletişimi konuşmak olarak tanımlıyor olmamız. Karşımızdakine ne kadar çok kelime iletebilirsek o kadar iyi iletişim kurduğumuzu düşünüyoruz. Oysa konuşmanın bir ikiz kardeşi var, onunla aynı haklara sahip, onun kadar önemli. Adı ‘dinlemek’.

Karşınızda sözünüzü kesen ve her fırsatta konuşan birini düşünün.

Nasıl hissediyorsunuz?

Peki şimdi de sözünüzü kesmeden beden diliyle ve mimikleriyle size geri bildirimde bulunarak dinleyen birini düşünün.

Şimdi nasıl hissediyorsunuz?

Bir arkadaşım bu konuda hissettiklerini şöyle tanımladı; ‘ilk kez kafasının arkasında bir şeyler olmadan beni dinleyen ve bana önemli olduğumu hissettiren birisi çıktı’.

Peki kafamızın arkasında neler oluyor?

Duygusal olaylarla ilgili hafızanın oluşumunda ve depolanmasında önemli rol oynayan, duygusal anılarımızdan sorumlu ve beynin henüz yeni keşfedilen önemli bir bölgesi uyarılıyor.

Amigdalamız tetikleniyor.

Bu esnada, dikkatin sürdürülebilmesini, dürtülerin kontrol edilmesini ve empati yetisini yöneten frontal korteks devre dışı kalıyor.

Konuşmacının bir kelimesiyle tetiklenen amigdala derin hafızadan kendi sosyal deneyimlerini çıkarma çabasına giriyor ve ikiz kardeşi frontal korteksin ‘dikkat et, empati yap ve kendini kontrol et’ uyarılarına kulak asmıyor.

‘Ya geçmiş acı bedenimizde yaşarız ya da gelecek kaygı bedenimize tutunuruz ve anın farkındalığını kaçırırız’ diyerek ‘Şimdinin Gücü’ne vurgu yapar Eckhart Tolle.

İşte dinleme/konuşma sürecinde düştüğümüz tuzak tam bu noktada başlar.

Eşit değerde ikiz kardeş arasında denge kaybolmuştur.

Dengeyi bulmanın yolu da ‘şimdi’nin farkına varmaktır.

Bilimsel araştırmalar gösteriyor ki; ‘şimdi’de kalmanın süresini uzatmak mümkün. Düzenli meditasyon, frontal korteksi güçlendirerek dikkati arttırıyor, şu ana çekiyor ve farkındalığımızı yükseltiyor.

‘Şimdi’de kalmak ise; bizi dinleme/konuşma dengesine getiriyor ve sağlıklı iletişimin kapılarını açıyor.

 

Bilnur FİDAN YILDIRIM

İletişim Uzmanı, Mentör, Yönetici & Lider Koçu,

Yoga Eğitmeni

Marka Üzerine Küçük Notlar

,

marka-notlarBir düşünün; adınız ve soyadınız olmasaydı, kimlik bilgileriniz olmasaydı, kendinizi nasıl tanıtırdınız?

Yaklaşık 7,5 milyara ulaşan dünya nüfusundan  – genetik bilgilerinizin haricinde – kendinizi nasıl ayrıştırırdınız?

Kişisel olarak kendinizi nasıl konumlardınız?

Bu soruların cevabı sizin için ne anlam ve değer ifade ediyorsa, aynısı markaların dünyasında da geçerli.

İşte “en değerli yatırımınız” olan markanız için yardımcı olacak küçük notlar:

Marka Nedir?

Marka, bir ürün veya hizmet sağlayıcıyı tanımlayan ve rakiplerinden ayrışmasını sağlayan isim, işaret, şekil, sembol, sayı, harfler veya bunların kombinasyonudur.

Marka, algılar, duygular ve deneyimler bütünüdür.

Marka insan zihninde işgal ettiği yerle ölçülür. Marka insan zihninde yaratılan anlamdır.

Markalar canlıdır. Markalar insanların hayatlarına girdiklerinde;
onları nasıl yansıttıkları, kendilerini ifade etmelerine nasıl
katkı sağladıkları ile yaşayan bir varlık haline gelirler.

Marka Kişiliği

Markaların da insanlar gibi kişilikleri ve duruşları vardır.

Markalar sadece fayda sağlayan ürün ve hizmetler değil, kişilikleri ve ruhları da olan varlıklardır.

Kendimize yakın hissettiğimiz markaları hayatımıza dahil ederiz.

İlk İzlenim

İnsanlar bir markanın kişiliği hakkında ilk bilgileri, markanın isminden, renginden, yazı karakterinden, logosundan ve ambleminden elde ederler.

Bir markanın da kurumsal kimliğine bakarak onun kişiliği hakkında fikir sahibi oluruz.

Kurumsal kimlik, -daha insanlar onu tanımadan önce- bir markanın değerlerini ve tarzını yansıtma işlevi görür.

İlk izlenim olduğu için çok derin ve kalıcı bir etki yaratır.

Marka Algısı

Bir isme ve bir renge sahip olan marka, tedarikçilerinin, çalışanlarının, bayilerinin, müşterilerinin, tüketicilerinin hayatlarına çeşitli noktalarda değmeye başlar.

Bu değme noktalarında markanın nasıl davrandığı onun kişiliğini yansıtır.

Marka algısı, bütün bu buluşma noktalarında bizim marka hakkında edindiğimiz izlenimlerin toplamıdır. Markanın bizde oluşturduğu duygu ve düşüncelerdir.

Biz markayla temas ettiğimiz ve deneyim yaşadığımız her noktada
onun kişiliği hakkında bilgi ediniriz.

Tutarlı Olmak

Markalaşmak uzun soluklu bir iştir.

Bir markanın insanların hayatına girmesi ve kalıcı olması için iyi ürün ve hizmet üretmesi kadar tutarlı olması da gerekir.

Tıpkı insanlar gibi, markalar da tutarlı davranmak zorundadır. Tutarlı davranmayan markaların kişilikleri oluşmaz, kişiliksiz markalar insanlara güven vermez.

Güçlü markalar, çoğunluğun zihnine girer ve hepsinin aklında
aynı marka kişiliğiyle var olmayı başarır.

Marka Elçileri

Bir markayı savunan ve markaya duyduğu hayranlık ve bağlılıkla diğer insanları peşinden sürükleyen kişilere marka elçileri (brand evangelist ya da brand ambassador) denir.

Marka elçileri markanın kendisiyle, ürün ve hizmetleriyle, o markanın arkasındaki şirketle gönüllü bir duygusal bağ kurarlar.

Marka elçileri yaratmak yalnızca dışarıya yönelik bir iş değildir; şirketin önce markanın çalışanlarını marka elçisi yapması gerekir.

Söz Sizde!

Markanızı tarif edin! Sizin markanız insan olsaydı, nasıl bir insan olurdu? Örneğin; cinsiyeti, yaşı, eğitimi, kişisel özellikleri, hobileri gibi… Bu sorulara vereceğiniz cevaplar, markanızın zihinlerdeki algısı hakkında değerli ipuçları verir.

Sıdıka Ayşe BANAZ
Pazarlama İletişimi Danışmanı

Kaynak: Bu yazının hazırlanmasında; Temel Aksoy ve pazarlama üzerine kaynak yayınlardan faydalanılmıştır.

Saat Şimdi

,

zaman

Yaşam üzerine her daim konuşulacak bir şeyler bulabiliriz. Yaşamı çok sorguladım. Hayatımı hiçbir zaman akışına bırakmayı seçemedim. Her daim kontrolün bende olmasını istedim. Geçmişi ve geleceği kontrol edebilmek istedim. Ve hep mutsuz oldum, kaybettim. Geçmişimi ve geleceğimi kontrol etmeye çalışırken çok önemli bir detayı kaçırdım: ‘Bu an’ı. Oysaki geçmişin de geleceğin de kontrolü şimdide saklı. Bir dakika sonra geçmişimi, şu bir dakika içinde yaşadıklarım şekillendirecek. Aynı şekilde geleceğime de şu an tohum ekmekteyim. Siz bu kelimeleri okurken ben çoktan bu kelimeleri geçmişime aktarmış durumda olacağım. Zamanda böylesine hızlı bir sirkülasyon söz konusu. Dün bugün ve yarın, hepsi bir birine paralel doğrularcasına akıp gidiyor. Kontrol an’da saklı. Eğer zamanda yolculuk yapabilme şansınız yoksa yarına müdahale şansınızda yok. Ancak şu ana hakim olanlar yaşama hakim olabilirler. Sürekli geçmişte yaşamak beyninizde değersiz bir çöp birikintisinden başka işe yaramayacaktır. Ölü bir enerjiyi zihninizde gittikçe ağırlaştırarak taşırsınız. Yükü ağır olan acı çeker, yükü ağır olan yorulur, yükü ağır olan yol alamaz. Bu yük sadece anı kaçırmaya sebep olacaktır. Gelecekte farklı değildir. Gelecek için tasalanmayınız. Geleceği ön göremezseniz. Bir dakika sonrasını bilemezsiniz. Üzgünüm ama, geleceği yönetmeniz mümkün değildir. Gelecek için yapabileceğiniz tek şey tohum ekmektir. Onu da bu an’da bu günde yapabilirsiniz. Geçmişten bağını kesmiş temiz ve an’a odaklı bir zihin hiç kuşkusuz gelecekte yeşerecek en güzel anlarınız için en sağlıklı tohumları atacaktır. Ve an geçtiğinde bu güzel tohumları ektiğiniz bu an’ı bile zihninizden çıkarmalısınız. İlelebet süren hiç bir şey yoktur. Başlangıç sondan bir sonraki adımdır. Son olmadan başlangıç olmayacaktır. Zamanı gelen her an son bulmaya programlıdır. Bu yaşamın temel kuralıdır. Aynı ölüm gibi. Yaşam bir yolculuktur. Ve son bulmaya programlıdır. Aynı bir çalar saat gibi her bir dakika tek tek geçecek ve son anınız gelecektir. Ölüm korkulacak bir son değildir. Aksine yeni bir seviye için başlangıçtan bir önceki adımdır. Yolculuğunuzu nasıl geçireceğiniz tamamen sizin elinizdedir. Maalesef birçok insan yaşamın ve bu yolculuğun farkına varamadan yolun sonunda buluyor kendini. Kimileri için bu yolculuk bir koyun sürüsünde seyahat eden koyundan farksız. Kimisi içinse yoldan geçen bir arabaya otostop çekip o arabada seyahat eden şahsın rotasında ilerlemekten farksız. Kimisi mola yerinde unutuyor kendini, kimisi sürekli başa dönmekten aynı noktada kalıyor, kimisi o kadar hızlı gitmek istiyor ki sona, yolda olup biteni anlamıyor bile. Oysa olay sonda değil yolda gizli. Sonunu bilmediğin bir yolda hızlı adımlarla adeta gözleri bağlanmışçasına yolu görmeden gitmek size bahşedilmiş an’ları karanlık bir boşluk olarak zihninizdeki çöp kutusuna atmaktan başka bir işe yaramayacaktır. Bir biri ardına sıralanan ve akıp giden an’lar bütününden oluşan bu yolculuğun her bir an’ı yaşamaya, hissetmeye, fark etmeye değerdir. Yaşadığımız her bir an sonuna kadar kullanımı hak etmektedir. Cep telefonunuzla bir yeri arayınız ve telefonu yanınıza koyup sadece seyrediniz, bekleyiniz. Geçen her saniyeyle cebinizden para akıp gidecektir. Her saniyenin bir bedeli vardır ve hiç kimse kullanmadığı bir hizmetin ücretini ödemek istemez. Dayanamaz ve kapatırsınız. Peki, öyleyse bütün paranızı verseniz dahi bir dakika bile ekleme yaptıramayacağınız ömrünüzün an’larını niçin israf ediyorsunuz? Yaşamı değerli bulmuyor musunuz? Ya da ömrünüzün fazla uzun olduğunu mu düşünüyorsunuz? Eğer öyleyse çok üzgünüm, yanılıyorsunuz. Bugüne kadar ölüm anında bu kadarı bana yetti diyen birini duymadım. Her insan yaşamak ister. Daha fazla yaşamak ister. Daha iyi yaşamak ister. Daha mutlu yaşamak ister. Teknoloji, endüstri, bilim; tüm insanlık insan ömrüne katkıda bulunmak zamandan tasarruf etmek, ya da sizi daha mutlu kılmak için çalışır. Bu uğurda sadece insan kendisi için hizmet etmekten kaçınır. Yıllar önce genç bir girişimciyle tanışmıştım, bana tüm hayatını insanlara zaman tasarrufu sağlayan icatlara harcadığını, şimdiye kadar kendi yaşamından hiç bir şey anlamadığını ancak yine de başarılı olamadığını söyledi. Başarısızlığı beni yanıltmadı desem doğru olur. Kendi zamanını etkin kullanamayan ve kendine bahşedilmiş zamanın kıymetini algılayamayan genç bir adamın insanlığa zaman tasarrufu hususunda hizmet edecek buluşlar kabul ettirmesi çok da kolay olmasa gerek.

Bugün, tam da benim için an’ını doldurmuş bu kelimeleri okuduğunuz bu saniyelerde kendi yaşamınız için en değerli buluşu yapın. An’ı keşfedin. Şu an kendinize sorun; sadece an’da kaldığınız oldu mu? Olduysa bunu en son ne zaman yaptınız? Bunu şu an’da birlikte yapalım. İki adet keskin metal alın elinize ve zihninize yerleştirin, geçmişin ve geleceğin önüne set koyun. Ve an’da kalın. Bakın bakalım şu an’da neler oluyor? Ve siz yüklerinizden kurtulmuş vaziyette böylesine hafif böylesine güçlüyken neler başarabiliyorsunuz? Saate bakmayın çünkü her an şu an. Ve her saat şimdiyi gösterir.

Özde Sinem Eser
Profesyonel Koç

Kavramak

,

aslitamac-kasim“Arzu, istek ve amaçlarımız ne bir şeyi izler, ne de bir şeyden kaçar. Kavrayışımız, anlayışımız ve bilgimiz doğrultusunda biz amaç, istek ve arzularımızı iyi veya kötü diye sınıflandırır ve elimizden gelenin en iyisini yapmayı deneriz. Bütün meziyet, özellik ve renklerimizi kavrayıp bütünlüğümüzün içindeki toplama vardığımızı hissettiğimizde ise memnuniyetten başka hiçbir şey var olmaz.” Descarte

Bizler bize toplumun dayattığı, varlığımızı bilmemizi önleyen bir sürü kuralla çevrili olarak yaşarız. Bu kuralları da hislerimiz, olması gerekenler ve duygularımız olarak tarif ederiz. Aslında duygunun ne demek olduğunu bilmeyiz.

Öğretilen duyguların içinde, huzur, mutluluk, nefret ve aşk vardır. Gerisinde bir de sahip olunması gereken objeleri biliriz. Ağlamamayı, hatta fazla gülmeyi ya da hiç gülmemeyi öğreniriz. Nerelerde suratımızın nasıl olması gerektiği, nerelerde ses tonumuzun yükseleceği, nerelerde nasıl giyinilmesi, nasıl giyinilmemesi gerektiği, her şey bize öğretilmiştir. Geriye bize bunları uygulamak kalır. Biz de buna yaşam adı veririz.

Ve yaşadığımız hayatın böyle yaşanmasına ve böyle devam etmesine izin veririz, ta ki hayat ile farklı bir teması öğrenene kadar. Yoga, Gestalt terapi, sistem dizilimi terapisi ve sadece yaşamın böyle olamayacağına dair fikirlerim ile bu yollarda ilerleyişim, benim arayışımda yardımcı oldu. Anlamaya ve temas etmeye çalışırken, yeniden bir tanım yapabilmeyi, tanım yaparken kural koymadan tanımın değişebileceğini, an içinde hissettiklerimin, bir sonraki anda aynı duyguyu yaşatmadığını öğrenmeye ve deneyimlemeye başladım.

Deneyimlerken eskiyi ve öğrendiklerimi unutmaya değil, onları başka ne şekillerde değerlendirebileceğimi, onların duygusunu, anlamını, yapısını ve görünüşünü değiştirebileceğimi kavramaya başladım.

Yoga bir hayat, bir yaşam, bir ömür… Yorumlarımız ile yoğrulan, hissettiklerimizle başlayıp duyularımızın harekete geçtiği, duyuların kullanımını, maddelerin, anların ve olayların evrim, dönüşüm, değişim geçirebildiğini öğrendiğimiz bir alan. Bu alanı kavrayabilmek, yapabilmek değil, o alan içinde var olurken bütün duyularımızı kullanabilmeyi, güvenlik alanlarımızı keşfedip ona göre hayatımızı yeniden ve her an zerreciğinde yeniden bir heykeltıraşın, bir aşçının, bir mühendisin ve daha birçoklarının şekillendirip çeşitlilikleri bir araya getirdiği bir alan olarak görmeye başlamaktır.

Her anın yeniden başka şekillerde yaşanabileceğini ve anların bir kalıbı, bir adı olmadığını, yaşam tarzını değiştirmenin ve yaşam içinde evrim geçirerek yer değiştirmenin, iş değiştirmenin, şekil değiştirmenin ayıp karşılanmadığı ve kendi içinde mutluluğunu bulmuş bireylerin toplamıyla yaşayabilmeyi öğrenebilmek dileğiyle.

Namaste!

 

Aslı Tamaç
Yoga Eğitmeni
www.yasamlayoga.com

Bir Tılsımı Olmalı Hayatın…

,

autumn-bicycle-in-fieldBöyle şövalye edalı başlık atmak herkesin harcı değil… Çetin Altan’ın “Bir Tılsımı Vardır Hayatın” yazısını ilk okuduğum 18 yaşımda, sözün gücü karşısında şaşırmış, özenle kesip saklamıştım yazıyı. Ruhu şad olsun, şiir tadında, destansı üslubu ile insanın hayat ile sınavını anlatıyordu yazısında. Ancak pek de kavrayamamıştım o zamanlar, insandaki iç sıkıntısının, içe sinmemenin nedenini. Bugün, o sararmış gazete küpürü, başka şeyler de anlatıyor sanki. Hayatın onca sıradanlığı, acısı, geçim derdi içinde, insanı canlı tutan, yaşama sevinci, coşku veren “tılsım” dedikleri sırra vakıf olma meselesi… Aslında o sırrın peşinde olmak bile bir hayat belirtisi…

Koçluk Platformunda Bir Tılsımı Vardır Hayatın yazısı üzerinden Çetin Altan’ı yad etmemizin sebebi, koçluk hizmeti almak isteyen kişinin de, aslında hayatının tılsımı, yaşama sevinci, motivasyonunun peşinde olduğunu bana düşündürtmesi… Öyle zamanlar vardır ki, sebebini bilerek ya da bilmeyerek, içimize sinmeyen bir şeyler, bir memnuniyetsizlik, iç sıkıntısı vardır hayatımızda… Bazen de halimizi, nereden nereye gitmek istediğimizi iyi biliriz de, nasıl başlayacağımızın gücünü kendimizde bulamayız…

Koçluk hizmeti elbette sihirli bir değnek, terapi türü iyileştirici etkisi olan ya da yönlendirici tavsiye vermek, telkinde bulunmak değil. Koçluk, kişinin içindekileri bulmasına yardımcı olma gayreti denilebilir.  Koç ile danışan arasındaki iletişimde en büyük faydanın, danışanın “kendini ifade etmesi”, “anlatması”, “görmesi” üzerinden geldiğini düşünüyorum. Bu ifade etme, danışana “anlatıyorum öyleyse varım” hissi vermeli. Bunun için de, koçun üstün dinleme ve dinledikçe danışanı hem kendi perspektifinden hem de farklı bakış açılarından doğru sorularla düşündürtme becerilerini göstermesi gerekiyor. Kendini ifade etmenin nasıl temel bir ihtiyaç olduğunu, kişi üzerindeki rahatlatıcı etkisini biraz koçluk pratiği olanlar bilir. Bilir diye net yazıyorum çünkü danışanlar açık yüreklilikle paylaşıyorlar bu duygularını zaman içinde.

Anadolu’da güzel bir söz vardır “İnsan insanın zehrini alır”… Başka bir cana içini dökme, anlatma ile duygusal olarak, kendini olduğu gibi kabul etme, kendine karşı şefkatli olmayı başarmak az bir iş değil…

Durmaksızın değişen yaşamda, hepimizin her şeye rağmen ayakta kalma, mutlu olma  sorumluluğu ile gelişmesi, değişmesi gerekiyor.  Sadece kendi mutluluğumuz için de değil üstelik çevremizdekilerin mutluluğu için de. “…sönen tılsımlar başka tılsımları da söndürmeye dönüktür. Yanan tılsımlar başka tılsımları da parlatmaya”… diyor yazar.

İnancım o ki, ihtiyacımız olan tılsımı, yaşama sevincimizi besleyen şey, sanat, doğa, okumak, yazmak, paylaşmak, şevkle, özenle yapılan iş meslek, tutkuyla yapılan hobi, öğrenmeye açık olmak…

Son söz de hareketin babasından gelsin,

Hayat bisiklet sürmeye benzer.  Dengeni korumak için, hareket etmeye devam etmelisin.

Life is like riding a bicycle.  To keep your balance, you must keep moving.

Albert Einstein

Seçil Sayın Kutluca
Profesyonel Koç

yasamboyuogreniyorum.blogspot.com.tr

Kahkaha Yogası

,

kahkahaKahkaha yogası da ne ayol?

Bir bu eksikti… Her gün yeni bir şeyler icat ediyorlar.

Kahkaha atmak için birine mi ihtiyacımız var, güleriz işte…

Peki ben size bir şey sorayım; En son ne zaman şöyle içinizden geldiği gibi kocaman bir kahkaha attınız? Dün? Geçen hafta? Hatırlamıyor musunuz?

Çocuklar günde 300-500 kez gülüyorlarmış hem de sebepsiz, biz yetişkinler?

Günde 10-15 kez çoğu da dudaklarda bir sırıtma…

Olsun hiç önemli değil, dudaklarda bile olsa gülümsemenin faydası var. Önce dudaklarla başlıyor, yüz kaslarımız geriliyor, beyne sinyal gidiyor; “ kaslar gerildi gülüyor, gülüyorsa mutlu demektir” . Beyin gelen sinyali hemen işleme koyuyor, “Mutluysa o zaman mutluluk hormonu salgılamak gerek”

Hooop! Mutluluk hormonu, şu adını çok duyduğumuz Serotonin, salgılanıyor. Dudaklarda başlayan belki de zoraki bir gülümseme sayesinde kendimizi mutlu hissediyoruz. İşlem tamam.

Evet, gerçekten de “Hareket duygu yaratır” güldüğümüz için mutlu oluruz. Daha çok gülmeye vakit ayırırsak daha çok mutlu oluruz.

Kahkaha yogası nedir peki?

Nedensiz gülmenin insan sağlığına faydalarını ortaya çıkarmaya çalışan bir doktor tarafından geliştirilmiş bir egzersiz bütünü. Nefes teknikleri, çocuksu oyunlar ve meditasyon tekniklerini kullanarak vücut kimyamızı değiştirmeyi dolayısıyla bizi değiştirmeyi amaçlıyor. Biz değişince de çevremizdeki her şey değişiyor.

Güldüğümüzde neler oluyor?

Kahkaha attığımızda içimizdeki hava saatte 100 km hızla dışarı çıkıyor ve aynı hızla temiz havayı içimize çekiyoruz. Tüm bedenimiz, bütün hücrelerimize kadar daha fazla oksijenle doluyor. Oksijen demek sağlık demek. Bağışıklık sistemimiz güçleniyor. Daha iyi düşünebilir ve daha sağlıklı kararlar alabilir duruma geliyoruz. Kahkahaları birileriyle paylaşıyorsak, bu kişilerle aramızda sıkı bağlar oluşuyor. Birlikte gülebildiğimiz insanlarla daha iyi anlaşıyor, daha iyi çalışıyoruz. Birbirimizi daha koyla anlıyoruz. Oksijen tüm hücrelere yayıldı ve mutluluk hormonu da salgılandı ya; daha yaratıcı, daha pozitif daha çözüm odaklı yollar bulabiliyoruz.

Kahkaha atmak hem kişisel sağlığımıza iyi geliyor hem işletmemiz açısından fırsatlar sunuyor.

Kahkaha atarken başka bir şey düşünme ihtimaliniz yok. Kahkaha attığımızda An’da kalıyoruz. Her şeyin olup bittiği, olmamız gereken tek yer olan “An”…

Bütün bu seans bittiğinde kendinizi hafiflemiş, mutlu ve huzurlu hissederek çıkıyorsunuz.

Yurt dışında bir çok yerde “Kahkaha Klüpleri” var. Düzenli olarak belirli aralıklarla bir araya geliyorlar ve bu etkinliği paylaşıyorlar.

Kahkaha bir mucize, fiziksel ve ruhsal olarak bizi iyileştiriyor ve değiştiriyor. Biz değiştikçe çevremizdeki her şeyi değiştiriyoruz, iyileştiriyoruz.

Var mısınız kahkaha mucizesi ile tanışmaya?

Zeynep Ocak
Profesyonel Koç, Yoga Eğitmeni
www.kahkahamucizesi.com