Bahar Meclisi

,

Hâkimiyet, bilakayduşart milletindir.
Mustafa Kemal Atatürk

Ben seni dinlemedim
Sen beni anlamadın
Cevapsız soruların
Boynumda kolların, al senin olsun!
Sen beni yenemedin
Çünkü ben senle oynamadım!
Kurnaz oyunların, çıkmaz bu yolların
Al senin olsun!

Yasemin Mori

Ankara’ya devletle işin yoksa yolun düşmez derler, yolunu düşürenlerin çoğu akraba ve tanıdıklarını ya da Anıtkabir’i ziyaret etmek için gelenlerdir. Oysa Ankara’da ilkbahar özeldir, demokrasinin baharı Birinci Meclis ise bir ayrı güzel.

Son yıllarda hakiki karanfil kokladın mı hiç? Diyeceksin ki nerede çocukluğumuzdaki karanfiller; burnunun ucunda zınk diye duran, keskin, insanı kendine getiren tertemiz, güçlü nota. Meclis, doksan dokuzuncu kez 23 Nisan’ına kavuşuyor. Balkonlarından, genel kurul salonunun kürsüsünden taşan karanfil kokuları ziyaretçilerini demokrasiyle sarhoş ediyor!

Ankara’da üç tane meclis binamız var. Birinci Meclis, Ulus’un göbeğinde anıtın hemen karşısında. İkinci Meclis onun hemen iki yüz metre aşağısında. Türkiye Büyük Millet Meclisi deyince hepimizin aklına gelen son meclis, Kızılay’ın hemen ilerisinde Bakanlıklar mevkiinde yer alıyor. Bugün Birinci Meclisi gezeceğiz, sıkı giyin; buralarda Mart değil Nisan’dır kapıdan baktırıp kazma kürek yaktıran.

Ankara bozkır, cihan imparatorluğunun başkentinin yanında esamesi okunmaz, amma…

Parmak Çocuk’un hikayesini biliyor musun? Evlatlarını besleyemedikleri için acılar içinde kıvranan, çareyi çocuklarını ormana bırakmakta bulan ana babanın hüzünlü ve ürkünç hikayesini. Baştan sona acayip. Oğlum Çınar’ın masala ilişkin sorduğu tek bir soruyu bile yanıtlayamadım.

– Baba neden çocuklarını ormana bırakıyorlar? Neden böyle bir şey yapıyorlar baba?

Sahi bir ana baba çocuklarını neden ormana bırakır? Masalda yanıtı yok. Tahmin ediyorsun, tahminin ise içler acısı. Çocuklarının açlıktan ölmesini görmeye dayanamayacakları için sanırım. Peki aç kurtların zavallı çocukları ormanda parçalayacağı gerçeği. Herkes biliyor, kimse gıkını çıkarmıyor! Neyse ki Çınar da bu konuya değinmiyor. Kural neydi, çocuk soruncaya kadar konuyu deşme, sorarsa da suları bulandırmadan, sorduğu kadarını yanıtla.

Parmak çocuk zekâ küpü, ana babasının konuşmasına kulak misafiri oluyor, ormana götürülmeden önce ceplerini küçük çakıl taşlarıyla dolduruyor yolunu kaybetmemek için; teker teker arkasında bırakıyor. Ana baba eve dönünce bir de görüyorlar ki, kendilerine borcu olan efendi borcunu getirmiş. Tabii perişanlar, ahlar vah vahlar, neden oğullarımızı ormana bıraktıklar. Tam o sırada Parmak Çocuk tüm kardeşlerini toplamış eve geri getiriyor, bir mutluluk bir huzur. Piyango zengini misali, hazıra dağ mı dayanır, paralar suyunu çekiyor yine. Hadi baştan, çocuklar ormanı boyluyor. Çınar’dan yorum:

– Hiç akıllanmıyor mu bunlar!

Bu kez ana baba güya akıllanmış, Parmak Çocuk’u odasına kilitliyorlar, geçen seferki gibi dışarı çıkıp da çakıl taşı toplayamayıp dönüş yolunu bulamasın diye. O da ceplerini ekmek kırıntılarıyla dolduruyor mecburen. Orman ahalisi kalabalık; kuşu var, sincabı var, yılanı var çıyanı var yiyip bitiriyorlar hepsini. Çocuklar ormanda ışık yanan tek yuvaya sığınaduracaklar. Amaniiin o da ne, burası çocukları yiyen devin evi. Devin karısı, sakın gelmeyin diye uyarıyor, ama çocuklar her hâlükârda ölecekler geceyi dışarıda geçirirlerse, biliyorlar. Denize düşen yılana sarılır misali, dalıyorlar eve. Hiç olmazsa o gece karınları doyacak, sabaha kadar canlı kalacaklar bir ihtimal. Devin bizim oğlanlarla aynı sayıda kızları var, parmak çocuk gece kendi şapkaları ile devin kızlarının kukuletalarını değiş tokuş ediyor. Sabah dev bebelerinin anası çığlık çığlığa. Dev karıştırıp kendi kızlarını yemesin mi. Masalı yazan Charles Perrault’nun aklından neler geçiyordu acaba? Manyak mı, dahi mi? Hep karıştırılan yanıt. Nereden bulaştım ki ben bu masala! Defaten “Çınar, istersen okumayalım daha fazla artık.” diyorum, merak dorukta. Velhasıl ana fikir: Parmak Kadar Çocuk, bütün kardeşlerini kurtarıyor.

Masalı okumamın üzerinden daha bir ay geçmeden, Birinci Meclis’i gezerken jeton düştü; Mehmet Ruhi Arel’in “Çanakkale Savaşı Düşman Kaçtıktan Sonra” tablosunun tam karşısında.

Her masal gibi bu masal da bize bizi anlatıyor. Parmak Çocuk meğerse bir Kurtuluş Savaşı hikayesiymiş. Vallaha en az senin kadar ben de şaşırdım bu keşfime. Ana ve baba, çocuklarını sevseler bile kurtuluşa bir türlü inanamayan İstanbul ve kifayetsiz padişahını temsil ediyor. Dev, İtilaf Devletleri rolünde; el alemin çocuklarını yemeye çalışırken, kendi evlatlarını felakete sürüklüyor. Parmak Çocuk ise, inandığından asla geri dönmeyen, inancını sonuna kadar koruyup, tüm kardeşlerini kurtaran, imkansızı başaran Mustafa Kemal ve kimselerin pek bir şeye benzetemediği Ankara rolünde. Başrolü kapmışlar. Efendim neymiş deniz yokmuş. O denizi olmayan Ankara olmasa, bugün boğazda nasıl keyif sürecektik a hanımlar, a beyler.

Bir sağdan bir soldan çekiştire çekiştire mundar ettik. Paylaşamadık bir türlü. Neymiş efendim Atatürk senin, Osmanlı benim. Günahıyla sevabıyla hepsi de hepimizin değil mi? Değil, sevaplar benim, günahlar kabahatler ÖTEKİNİN. Nedir bu ana babaların, nedir bu parmak çocuğun yıllardır çektikleri. Yerin dibine sokmak isteyenler, yere göğe sığdıramayıp yüceltenler.

Oysa her şey konuşulabilmeli!

Parlamento, Fransızcada konuşmak anlamına gelen “parler” fiilinden üretilmiş aynı “hoparlör”deki gibi. “Haut” yüksek “parleur” de konuşan demek. Mesele yüksek yüksek değil, tatlı tatlı konuşabilmek her şeyi. “Meclis”in anlamı da bir o kadar kıymetli, oturmak anlamına gelen “cülus”tan geliyor. Bir konuyu konuşmak veya görüşmek için oturmak, toplantı yapmak demek.

Bugün Kurtuluş Savaşı Müzesi olarak hizmet veren I. TBMM Binası, nohut oda, bakla sofa, mini mini kendi içinde bir parmak meclis adeta. Hepi topu sekiz oda, kulis ve Genel Kurul Salonu’ndan oluşuyor. Kurtuluş Savaşı, bu meclisten yönetiliyor. 20 Ocak 1921’de Türkiye Cumhuriyeti’nin ilk Anayasası olan Teşkilatı Esasiye Kanunu, 12 Mart 1921’de İstiklal Marşı, 1 Kasım 1922’de Saltanatın kaldırılması burada kabul ediliyor. 24 Temmuz 1923’te Sevres’e takla attıran Lozan Barış Antlaşması, 13 Ekim 1923’te Ankara’nın başkent oluşu ve elbette 29 Ekim 1923’te Cumhuriyetin ilanı ile Gazi Mustafa Kemal’in Cumhurbaşkanı seçilmesi yine bu Meclis’te onaylanarak kabul ediliyor. Az zamanda çok ve büyük işlerin başarıldığı Meclis işte burası.

 

Mütevazi merdivenlerinden çıkar çıkmaz karşında küçük bir mescit, sağlı sollu Reis (Meclis Başkanı) ve Riyaset (Başkanlık) Divanı Odaları; sol tarafta sırayla Şeriye Encümeni (Anayasa Komisyonu) Odası, Kulis, Encümen (Komisyon) ve Kâtip Odaları yer alıyor. Bunların karşısında, koridorun en sonunda İdare ve Başkatip Odaları var. Koridorun en ortasında sağda Genel Kurul yani Meclis Toplantı Salonu var. Salonda bulunan kürsüyü, Ankaralı bir marangoz kendisi yapıp Meclise hediye etmiş. Milletvekillerinin oturduğu sıralar bildiğin okul sırası, Muallim Mektebi (Ankara Öğretmen Okulu) ile şimdiki Atatürk Lisesinin ilk binası olan Ankara Mektebi Sultanisinden (Taş Mektep) getirilmiş. Sonradan elektrikli hâle getirilen iki petrol lambası ile sac sobalar civar kahvehanelerden, büro malzemeleri ise resmî dairelerden temin edilmiş.* Artık sen hayal et hangi koşullarda kurulmuş Cumhuriyet.

Bir yeri gezerken herkesin aklında farklı bir şeyler kalır; benim unutulmazlarımdan biri de üzerinde “Ve Emrühüm Şura Beynehüm” yazılı levha oldu. Hattat Mehmed Nuri Sivasi Abduh tarafından deri üzerine Gubari tekniği ile yazılmış olan levha, 1920-1924 yılları arasında, belirli zamanlarda Meclis’in duvarına asılırmış. Şura Suresi’nin 38. Ayetindeki bu söz “İşleri, aralarında şura (danışma) ile olanlar” demek. Bir mecliste olması gereken her şeyi tek kelime ile özetlemiyor mu sence de? Acaba hangi zamanlarda, hangi amaçla asılıyordu bu levha. Sürekli değil de bazen asılıyor olması ne kadar etkileyici değil mi? Ne de olsa sürekli göz önünde olanın bir süre sonra farkına bile varılmayabiliyor.

– Egemeeen koş, bak gerçek telefon.

Annesi, belli ki hayatında hiç ahize görmemiş oğlunu eğitme peşinde, meclis koridorlarını tiz sesiyle çınlatıyor. Belki de çocuğundan bile heyecanlı, pardösüsünün düğmeleri muntazaman baştan sona ilikli, ev işlerine bir süre ara verip azıcık gezebilmenin keyfiyle coşmuş. Kadınların seçme ve seçilme hakkı kazanmasının eşiği I. Meclis. Kadın sesleri ancak II. Meclis’te duyulmaya başlayacak. Onu da gezeceğiz başka bir gün doya doya hiç merak etme.

Diğer etkilendiğim şey üzerinde “DİKKAT DÜŞMAN DİNLİYOR” yazılı tahta telefon santrali. Telefon değil, bizi o günlere götüren bir zaman makinesi adeta. Bazen sorarlar ya en çok sevdiğin kitap, film falan nedir diye. Asla o anda gelmez aklıma. Bak şimdi geldi, “Başkalarının Hayatı – Das Leben Der Anderen” muhteşem bir film. İzle ve o anda hayata siyah ve beyazın ötesinde bak. Demokratik Almanya Cumhuriyeti (Doğu Almanya) hükümeti, çöküşünden beş yıl önce iktidarını acımasız bir kontrol ve gözetleme sistemiyle sürdürmeye çalışmaktadır. Stasi adlı gizli polis servisine bağlı binlerce muhbirin yaptığı ihbarlar sonucunda 17 milyon nüfuslu ülkede 200 bin kişi fişlenerek dosyası tutulmuştur. Hükümetin ve Stasi’nin hedefi, “başkalarının hayatları” hakkında her şeyi bilmektir.

Bir de kocaman bir masa var I. Meclis’te, ilk bakışta pek bir şey ifade etmiyor, albenisi yok. Meğerse üzerinde Lozan Anlaşmasının imzalandığı masanın ta kendisiymiş. Türkiye’de İsviçre’nin diplomatik temsilciliğinin açılışının sekseninci yıl kutlaması sırasında 11 Kasım 2008 tarihinde İsviçre Konfederasyon Başkanı Pascal Couchepin tarafından dönemin Cumhurbaşkanı Abdullah Gül’e sunulmuş.

Lozan Anlaşması’nı, Lozan Üniversitesi tören salonunda bu masa üzerinde, baş delege sıfatıyla TBMM Hükümeti Dışişleri Bakanı İsmet (İnönü) Paşa imzalıyor. Anlaşmanın imzalanmasının şerefine aynı gün saat 17:00’den itibaren Ankara, İstanbul, İzmir, Diyarbakır, Sarıkamış, Adana ve Erzurum’da 101 pare top atışı yapılıyor. Delegasyonun basın danışmanlarından bir tanesinin Yahya Kemal Beyatlı olduğunu söylemiş miydim? Asıl neyi unuttum biliyor musun, I. Meclis binasının inşasına aslında 1915 yılında, İttihat ve Terakki Fırkası tarafından kulüp binası olarak başlanmış; projeyi yürütme görevi de dönemin İttihat ve Terakki Fırkası Ankara temsilcisi Memduh Şevket (Esendal) Bey’e verilmiş. Edebiyatın ruhunu bir nebze bile olsa siyasete üflemesi nedendir bilmem içimi ısıtıyor.

Nerede kalmıştık, aaa evet karanfilde… Ben, karanfil koklamaktan asla vazgeçmedim; şimdilerde o eski kokuyu pek bulamamanın hayallerimi kırmasına da asla izin vermedim. Peki ya sen, son yıllarda hakiki karanfil kokladın mı hiç?

Sahi devin karısı hangi rolde acaba bu hikâyede? Yok öyle armut piş ağzıma düş; onu da sen bulacak yanıtını bana yazacaksın: hayatevinde@gmail.com

*https://www.tbmm.gov.tr/yayinlar/brosurler/kurtulus_savas%C4%B1_muzesi.pdf

Herkes gezgin olacak diye bir koşul yok. Kim hazırlamış bulamadım ama birçok mekânı 3 boyutlu gezebileceğiniz bir internet sitesi var. I. Meclis’i de gezebiliyorsunuz. Keyifli gezmeler: http://www.3dmekanlar.com/tr/eski-meclis-binasi.html

 

Said Fehmi Ağduk

 

Frankfurt’tan Palavralar

,

Palavra palavra palavra palavra palavra

Hepsi palavra inanmam sana

Palavra palavra palavra

Fikret Şeneş

AYIP!

Ormanın derinliklerinde gizli bir gölet. Kadınlardan birisi tamamen soyunmuş, dizlerine kadar suya girmiş. Diğeri de neredeyse anadan doğma, üzerinde kalan son örtüyü çıkarıp suya girmek üzere. Belli ki bir şey olmuş. İkisi de endişeli, bize bakıyor.

Durum aşikâr, öyle değil mi? Sana bana belki, ancak beş buçuk yaşındaki Çınar için öyle değil. Bilgisayarın başına oturmuş ne yazacağımı düşünürken yanıma geldi ve Facebook hesabımda neler olduğunu merak ettiğini söyledi. Carl Blechen’in 1928/29 tarihli “Terni Parkı’nda Yıkanan Kadınlar” tablosunun son Frankfurt seyahatimde çektiğim fotoğrafına rastladık.

  • Çınar burada ne görüyorsun?
  • İki kadın var, havuza giriyorlar.
  • Başka
  • Yalnız havuzun kenarı pek temiz değil.
  • Sence nasıl bakıyorlar?
  • Endişeli.
  • Nedenini biliyor musun?
  • Hayır?
  • Peki bir tahminin var mı?
  • Iıııı…

Bir süre bakmaya devam edip yanıt veriyor.

  • Havuz çok küçük, ablası da girince bence sığamayacaklar, onun için endişe ediyorlar. Peki sence niye endişe ediyorlar baba?

Anlatıyorum, bak diyorum burası ıssız bir orman, etrafta kimse olmadığı için güven içinde soyunmuşlar. Ansızın birileri gelmiş, onlara yakalandıkları için hem şaşırmış hem de utanmışlar bence. “Aaaa…” diyor. “Ama çok ayıp, görseler bile bakmamalılar.” Soyunmak mı ayıp, soyunana bakmak mı? İlla bir ayıp var yani.

Frankfurt gezimiz ne ahlak ne de kültürle ilgili. Konumuz sanat. Herkes sanatı okuyabilir yeter ki…

Gezmeye hazır mısın, programımız yüklü, ancak bol bol yürüyecek nefes alacağız. Şansımıza, ocak ayı olmasına karşın en sevdiğim hava, paramparça bulutu. Bir anda kapatıyor, zannediyorsun ki sonsuza kadar karanlık altında kalacaksın, sonra bulutlar göğün bir tarafında parçalanmaya başlıyor, güneş neredeyse ısıtacak. Sonra aniden her yeri yine kaplıyor siyah pamuklar; deli gibi bir sağanak. Gün batımına doğru, tam giderayak müthiş bir turuncu-sarı, yataydan yataydan her yeri aydınlığa boğuyor. Dengesizliğin en şahane hali.

Biliyorsun, yazılarımı gezi rehberi gibi oluşturmuyorum, gel bugün bir değişiklik yapalım bize bir rota çizeyim. “Frankfurt am Main” yani Main Nehri üzerine kurulmuş olan Frankfurt. Ne güzel bir isim değil mi? “Boğaz içindeki İstanbul” der gibi. Bir şehrin suyla ilişkisi üzerinden tanımlanması harikulade. Rotamızı Main etrafında oluşturalım. Nehrin bir yakasından gidip diğer yakasından geri dönelim. Gittiğim yoldan dönmeyi tercih etmem, yolculuğun her bir anı taze olmalıdır mümkünse. Bu nedenle severim dünyanın yuvarlak olmasını.

Öğlen Frankfurt’ta olup günün yarısını kazanmak istiyorsan Türk Hava Yolları’nın sabahın köründe bir seferi var İstanbul’dan. Ankara ya da başka bir şehirden yola çıkıyorsan gece güne dönmeden yola çıkman gerekiyor. Frankfurt Havaalanı Avrupa’nın en büyük ulaşım merkezlerinden biri, iner inmez metro ile şehir merkezindeki Hauptsbahnof yani ana tren garına ulaşman 15-20dk. Otele yerleşmeyeceksen, bavullarını emanete bırakabilir ya da küçük bir ücret karşılığı kilitli dolaplara yerleştirebilirsin. Ben öyle yaptım çünkü Frankfurt dışında bir kasabada kalacağım.

Turumuz tren garında başlıyor. Şu anda Frankfurt’un kuzey batısındayız. Garın hemen üst kısmı Frankfurter Messe yani fuar alanı. İlk defa 1150 yılında duyuyoruz adını. İmparator II. Friederich ziyaretçilere imparotorluk ayrıcalığı temin ediyor, benim korumam altındasınız diyor taaa… 1240 yılında. İlk kitap fuarının yılı 1478. Eeee…. Doğal olarak Avrupa ve Almanya’nın merkez bankaları burada. Kutsal Roma İmparatorları yüzyıllar boyunca burada taç giymişler. Avrupa’nın en yüksek gökdelenleri de burada. Hatta Main nehri üzerindeki gökdelenlerden dolayı buraya Mainhattan diyenler de var. Öyle, bir günde olmuyor hiçbir şey, emek gerekiyor!

Sırtını gara ver, tam önündeki ana caddeye dal. Karşıya geçiyorum, gözüm bir tabelaya ilişiyor. Benimle gezmek istiyorsan alışacaksın, yol bendeki bütün merak genlerini gıdıklıyor. Üzerinde Oscar Schindler yazıyor. Gerçekten de o mu? Evet Schindler’in Listesi filmindeki Schindler bu. Aslında Nazi Partisi üyesi, oportünist bir sanayici. Kim bilir neler görüyor, neler yaşıyorsa nedamet getiriyor. Hauptbahnof’un tam karşısındaki bu mütevazi apartman dairesinde geçiriyor son yıllarını. İsrail’de Zion Dağı’nda gömülü olan tek Nazi Parti üyesi kendisi. İnsanlar değişir, ülkeler dönüşür. Kanıtı tam karşımdaki bronz tabelaya kazınmış.

Sırtını gara vermiştin ya, tam önündeki ana cadde Kaiserstrasse. Öğlen oldu, karnım acıktı. Biraz ileride yolu trafiğe kapatmışlar, tam ortada devasa bir mangal. Meşhur Frankfurter sosisi pişiriyorlar, üzerine hardal yanında da patates kızartması. Nehre paralel, aynı caddede ilerliyoruz. Sağlı sollu bir sürü dükkân. Birazdan karşımıza Gallusanlange Parkı çıkıyor. Sağımızda Frankfurt’un yeni opera binası, az sonra eskisini de göreceğiz. Sola, parkın içine giriyorum. Geçen gidişimde Avrupa’yı kırıp geçiren bir kar fırtınası Frankfurt’un üzerine doğru ilerlediği için Main gökdeleninin tepesine çıkamamıştım. Mümkünse ziyaret ettiğim her şehri yukarılardan bir yerden görmek isterim. İyi gelir bana. Ne güzel bir park, birazdan şair Schiller karşılayacak bizi, bir sürü heykel parkın tamamına serpiştirilmiş. Modern mimariden hoşlanıyorsan, gökdelenlerin bini bir para.

Aslında yolu uzattık, ne yapalım parktan geçmek daha keyifli. Hava buz gibi, arada yüzünü gösteren güneş gökdelenlerden fırsat bulursa handiyse ısıtacak azıcık ellerimizi. Bir kadın heykeli öne eğilmiş, anne olmalı, memelerinden birisini eliyle sıkmış diğerini koluyla sıkıştırmış. Sanki süt veremiyor, besleyemiyor evlatlarını, sanki acı çekiyor, kaidesinde “Den Opfern / Kurbanlara” yazıyor. Acaba hangi kurbanlar. Bir ve İkinci Dünya Savaşları’nın dışında Avrupa’da milyon tane savaş olduğunu, dünyanın en kanlı kıtası olduğunu düşünürsek burasının, yanıt bütün kurbanlar olabilir.

Main Kulesindeyiz, enfes bir şehir panoraması. Rüzgâr epey güçlü esiyor, neyse ki sıkı giyindim. Hayal ediyorum. İkinci Dünya Savaşı’ndan önce Frankfurt tarihi bir şehir, müttefik kuvvetlerin bombardımanından sonra geriye korkunç bir harabe kalıyor. Burası yeni bir şehir artık. Yıkılmaktan kurtulmuş, sonradan ciddi şekilde tamir görmüş ya da yeni baştan yapılmış eski yapılar, modernlerinin arasına serpiştirilmiş. Goethe’nin evi de bunlardan biri, sıfırdan inşa edilmiş. Eşyalar savaş öncesi depoya kaldırıldığı için, ev müzeye dönüştürüldüğünde geri getirilebilmiş, böylece eski görünümüne kavuşmuş. Biraz ileride Römer, Almanca Romalı demek. Şehrin tarihi merkezi burası, pazar alanı ve belediye binası da burada. Burası da savaşta yerle bir olmuş, binaların çoğu orijinallerine uygun olarak yeniden inşa edilmiş. Kafamı çeviriyorum, eski opera binası. Bulut, sadece onu görebileyim diye bir an kenara çekilip sahne ışıklarını üzerine tutuyor adeta.

Zirve, müthiş bir dinginlik, kuzey rüzgarları karanlık düşünceleri üfleyerek uzaklaştırıyor. Üşüdüm. Son teknoloji asansörle 150 katı dakikasında iniveriyorsun. Eski Opera binasını yakından görüp, Römer’e doğru kıvrılıyorum. Sence de tatlı zamanı gelmedi mi? Bir İtalya değil Almanya ama ne yapalım, el yapımı olmasa da iki top Häagen-Dazs’ı mideye indirelim. Saygısızlık olmasın, Goethe heykelinin yanından geçerken sırtımı dönüyorum. Ahhh çocukluğum, annem sokakta asla dondurma yemezdi. Biz ise Karşıyaka’da çarşının tam ortasındaki Beyoğlu Pastanesinin dibinden ayrılmak istemezdik. Sahipleri elbette İstanbullu değil Laz’dı. Bir çikolatalısı vardı ki… Bitter ve tuzlu karamelli bademli dondurmamı yalana yalana ilerliyorum.

Tam karşımda Aziz Paul Kilisesi. Her şehrin, her milletin önemsediği, diğerlerinden ayrı tuttuğu yapıları vardır. Sen dışarıdan gelen birisi olarak çoğu zaman kavrayamazsın bu bağı. Paulskirche için durum böyle değil, özel bir bina olduğu her halinden belli. Oldum olası sevmişimdir yuvarlak ve oval yapıları, doğanın bir parçasıdır onlar. Sen hiç dikdörtgen şeklinde organik bir şey gördün mü hayatında? Ben görmedim. Adı kilise olsa da, uzun yıllar kilise olarak kullanılsa da, sadece bir kilise değil Paulskirche. İkinci Dünya Savaşı sonrası Frankfurt’un yeniden inşası sırasında, yapımına ilk başlanılan bina. Peki neden? 1848-1849 yılları arasında Ulusal Meclis Almanya’nın birleşmesi ve ilk anayasasını yazmak için burada bir araya geliyor, ancak başarılı olamıyor. Prusya taş koyuyor ve elbette başkaları. Almanlar hem dünyaya, belki de daha çok kendilerine mesaj veriyorlar ilk olarak bu binayı dirilterek savaş sonrasında. Aynı mesajı Römerberg’deki belediye binasının cephesinde de görebiliyorsun. Eski binaların yıkılan kısımları onarılırken iki tanesi yeni baştan yapılmış. Ön cephesi modern mozaik olan bu binaların birinin işlemelerinde stilize Anka kuşları kullanılmış. Frankfurt’u küllerinden doğurmuşlar. İşte tam da bunu anlatan bir sergi var Alman Mimarlık Müzesinde [Deutsches Architekturmuseum]

“Die Immer Neue Altstadt” yani “Her Zaman Yeni Eski Şehir” adındaki sergi sadece Frankfurt şehrini yeniden kurmayı değil, bence Almanya’nın İkinci Dünya Savaşı sonrasındaki ruh halini de anlatıyor. Almanlar, en azından bir kısım Alman tarihlerinden ciddi bir şekilde ders çıkarmışlar. Irkçılığın yükseldiği bir dönemde bence hepimiz bu kafileye katılmalıyız. Düştüğümüz yerden bir avuç toprakla kalkıp devam etmeliyiz. Öyle çok istiyorum ki içinde bulunduğumuz coğrafyanın küllerinden doğmasını.

Paulskirche’nin önü ve solu belediye binası, daha doğrusu binaları. Orta çağdan kalma binalar yetişmeyince, eklektik bir şekilde ötedeki berideki binaları satın alarak yayılmışlar. Turistik fonlu fotoğraflar çektireceğin yerler işte buraları. Oradan Frankfurt’un katedrali Kaiserdom St. Bartholomäus’a geçebilirsin. Şimdi savaşta her yer yıkıldığı ve sonradan yeniden yapıldığı için, doğal olarak o kadar çok yıkıntıyı ayağa kaldırırken orijinaline sadık kalamamışlar. Katedral gotik ama, içinde oymalı taşlar falan bekleme. Yeniden yapılan binalar biraz tiyatro dekoru gibi. Hemen yanda Karikatür Müzesi var. Frankfurt bir müzeler şehri, onlarcası birazdan geçeceğimiz nehrin diğer kıyısında inci gibi sıra sıra dizilmiş.

Tam karşıya geçeceğim, Eski Köprü’nün [Alte Brücke] ayaklarından birinin oturduğu adacığın üzerindeki çok dik çatılı yapayalnız bina dikkatimi çekiyor: “Geeel bana, geeel burayaaa…” Yanıtım: “Elbette, hemen oradayım.” Yağmur çiseliyor, adımlarım sıklaşıyor. Bu şehirde gökdelenlerin yanı sıra, eski görünümlü birçok modern bina var, Portikus da bunlardan biri. Silüeti eski, kendisi yeni.

Zaman yolculuğumuz baş-lııı-yooor. Birazdan Edward Hopper’ın “Cobb’un Ahırları ve Uzaktaki Evler / Cobb’s Barns and Distant Houses” tablosundaki evlerden birinin içine gireceğiz. Steril bir ortam, gereksiz bütün ayrıntılar ayıklanmış, kendine has bir ışık. Portikus gerçek mi yoksa ünlü Amerikalı ressam Hopper’ın tablolardan fırlamış da Frankfurt’ta ortaya çıkmış bir hayalet mi? Sen karar ver. Köprünün bitiminden hemen önce, minik bir köprü ayrılıyor sağa doğru, üstü açık ince uzun bir koridor. Hava karardı, fırtına patlamak üzere. Etrafta kimse yok. Bende mi bir gariplik var, yoksa gezilerimde kendimi bir anda kimsenin olmadığı mekanlarda bulma konusunda uzmanlık mı geliştirdim? Gerçi burası Almanya, pek çok yer ıssız.

İnce uzun kapalı kapı. Elimi uzatıp kapı kolunu kendime doğru çekiyorum. Aydınlık. Sanki yeni ameliyat olmuşum. Aman Allah’ım görüyorum. Müzik hafifçe yükseliyor, Ajda katılıyor “Palavra, palavra, palavra…” Bir Türk filminin ortasında mıyım? Burası da ne böyle?

Şahane, karşımda bir insan dikiliyor, yüzünde gülümsemesi ile genç bir kadın.

  • Burası nedir?
  • Bir sergi alanı.
  • Gezebilir miyim?

Geziyor, hiçbir şey anlamıyorum. Broşürde yazılanlar daha da kafamı karıştırıyor. Sanatı anlatmaya çalışan, çalışırken işleri iyice karıştıran ağdalı dilden hiç haz etmiyorum. Sadece bazı insanların anlaması için yazılmış izlenimi veren içine bin bir türlü terim sıkıştırılmış metinler. Felsefi metinler için de durum farklı değil. Bir metin insana “Ben salak mıyım?” sorusunu sordurtmamalı. Ne dersin?

Kıza sormaya karar veriyorum.

  • Bana sergiyi biraz anlatabilir misiniz?

İnanmazsın, bir çırpıda anlatıyor. Gözlerimi gerçekten açıyor bu kez. O andan itibaren etrafımdaki tüm nesneler anlam kazanıyor, sanatçı ile sanatı arasında ben de kendime bir yer ediniyor, düşünmeye başlıyor, hissediyor ve sorguluyorum. Sanatçının amacı da bu değil mi, beni sürece katmak?

Yazının sonuna geldik, senden bir ricam olacak. Yavaşlayalım burada. Çünkü gezimizi içe yapacağımız bir yolculuk ile bitireceğiz. Adım adım ilerleyelim olur mu?

Olay şu. İki sanatçı var. Nijerya doğumlu Leo Asemota, hem Londra hem de doğum yeri olan Benin Şehrinde yaşıyor. Nástio Mosquito diğer sanatçımız, Angola doğumlu; Lizbon ve Ghent’te yaşıyor. Bunlar özel bir radyo programında karşılaşıyorlar, aralarında bir tür bağ kuruluyor. Ara ara birbirlerine sesli mesajlar yolluyorlar.

Sonra serginin 3 küratörü devreye giriyor, iki sanatçı ile birlikte; toplam beş kişi arasında ortak bir konuşma başlıyor. Ulónga denilen bir Angola geleneğinden yola çıkıyorlar. Aralarından biri, en son buluşmalarından beri ne deneyimledi, düşündü ve hissetti paylaşıyor. Konuşma böyle devam ediyor. Portikus denilen alanda gerçekleşecek #215 sergisinin konusu buradan doğuyor.

Uzun lafın kısası, Leo Asemota & Nástio Mosquito birbirleriyle daha önce gerçekleştirmiş oldukları iletişimin yansımalarını onları temsil eden nesnelere dönüştürüyorlar. O nesneler de Portikus’ta belirli bir düzen içinde sergileniyor. Peki ben hala bir şey anladım mı? Hayır!

Birbirleri ile neler görüşmüşler bunları sergide somut nesneler olarak görüyoruz ancak anlayamıyoruz, çünkü içeriğini göremiyoruz. Konuştuklarını bir kâğıda yazıp duvara assalar ya da banda kaydettirip dinletseler anlayacağız. Yani bizim anladığımız bir dilde konuşsalar anlayacağız! Anlayacak mıyız gerçekten?

Serginin esprisi de burada. Ne konuştular ne yazıştılar bunu bir tek onlar biliyor. Bizim bildiğimiz tek şey birbirleri ile bir tür bağ kurdukları ve bunları bazı nesnelere yükledikleri, ancak nesneleri okuyabilecek bir aracımız yok. Bu aynı şuna benziyor, eskinin kaseti ya da plağı, şimdinin CD’si ve DVD’sine bakınca bir şey duyar ya da görür müyüz, hayır. Onu önce bir cihaza takmamız gerekir ki ya ses çıkarsın ya da görüntü bir ekrana yansısın.

Asemota & Mosquito benzer bir şey yapıyorlar, daha önceki görüşmelerini birtakım nesnelere dönüştürüyorlar ve sergiliyorlar. Örneğin camlara yazılmış şifreli notlar. Saman kağıtlarına çizilip daha sonra kutulara koyulmuş resimler. Bunları biz okuyamıyoruz, sadece kendileri biliyorlar içeriğini.

Bize yol gösterecek bir diğer kelime de Palavra. Birçok anlama geliyor bu kelime. Aynı Ajda Pekkan’ın şarkısındaki gibi boş söz anlamına geliyor. Avrupalı sömürgecilerle yerlilerin ilk karşılaştıklarında doğaçlama bir şekilde birbirleri ile iletişim kurmaları anlamına geliyor. Hatta Afrika’da yerlilerin yaptıkları kabile toplantısı anlamına da geliyor.

Peki ne anlıyoruz biz bu sergiden?

Bir Portikus var Portikus’tan içeri. Ana binanın içine Portikus’un minyatürünü suntadan yapmışlar. İçinde bir mikrofon, sesini kaydedip mesajını bir tanıdığına yollayabiliyorsun. Aaaa ne güzel hemen yapayım. Olmuyor çünkü kaydı dinleyecek kişinin yine gelip minyatür Portikus’ta dinlemesi gerekiyor. Hevesim palavra oluyor. Ebru nasıl kalkıp gelecek Frankfurt’a. Kaldı ki senin bu yazıyı okuduğun Pazar, serginin son günü.

İşte burada sanatın çok boyutluluğu, eleştirelliği devreye giriyor. Elinde cep telefonu, çat onu ara çat bunu söyle. Yok öyle! Gerçekten iletişim kuruyor muyuz?

Bak bir şeyler anlıyoruz biz bu sergiden!

Aynı bu yazının başındaki beş buçuk yaşındaki oğlum Çınar gibi, ben gibi, sen gibi. Ne kadarsak, neredeysek o kadarını alıyoruz sanattan. Aynı hayattaki gibi, ne kadar ekmek o kadar sosis. Ama her şeyden öte keyif alıyorum; belirsizliğinden, sunduğu seçeneklerden, bize bıraktığı özgür alanlardan sanatın.

Sergi salonunun merkezindeyim. Etrafım birtakım nesnelerle sarılı, hiçbirinin içeriğini okuyamıyorum. Ama biliyorum, iki insan birbiri ile iletişime geçmiş, birbirlerine karşı hisler beslemiş. Etrafım artık nesnelerle, kelimelerle değil hislerle dolu, o dili konuşamasam da, şifre kırıcıya sahip olamasam da paylaşımın varlığını hissediyorum. Diyaloğun gücünü, insanların birbirlerini anlamalarının ne denli önemli olduğunu. İki insanın arasındaki ilişkinin mahremiyetini. Saygı duyuyorum. Belki sen bambaşka şeyler yaşayacaktın Portikus’ta. O senin Portikus’un olacaktı o zaman.

Aslında seninle monologvari bir tür Ulónga yapıyoruz. Aramızdan biri, ki o hep ben oluyorum, en son buluşmamızdan beri ne deneyimledi, düşündü ve hissetti paylaşıyor. Bu durum iki taraflı olsun istersen eğer, bloğumdan yorumlarını paylaşabilirsin. Böylece hepimiz sen ne deneyimledin, düşündün ve hissettin öğrenebiliriz.

Öyleyse başlasın Ulónga!

Frankfurt gezisi elbette bitmedi. Devamı gelecek…

Yorumlarını paylaşmak, diğer yazılarım ve fotoğraflarımı görmek için blog sayfamı www.hayatevi.org ziyaret edebilirsin.

Said Fehmi Ağduk

Hayat Geçer, Mısır Kalır

,

Kimler geldi hayatımdan kimler geçti

Hiçbirisi hasretini gidermedi

En güzeli senin kadar sevilmedi

Kimler geldi kimler geçti

Fikret Şeneş

“Dünyanın 7 Harikası da çocuğum gibi, hepsini eşit seviyorum.” dersem yalan olur. Bir sıralama yapmam istense, hiç düşünmeden piramitleri ilk sıraya yerleştiririm, peki hangisini?

Şu bir gerçek ki, kendileri ile ne kadar özdeşleştirilse de Mısır, piramitlerden ibaret değil. Mısır; silindir, yeri geldiğinde kare, bazen bir küre ya da yamuk, zaman zaman iki boyutlu ve dik kafalı, çoğu zaman katmanlı ve derindir.

Hayatın geçiciliğinin en iyi ifade bulduğu ülkenin, sonsuz hayatın peşinden koşan Firavunların memleketi olması hiç şaşırtıcı değil.

Mısır, üçe beşe bakmaz. On, yirmi hatta yüz, iki yüz yılın esamesi bile okunmaz burada. Kadim sözüne adını veren bu ülkede her şey akar gider. Taş kum olur, su Nil olur, rüzgâr mit olur: akar, akar, akar…

Eğer mıymıntılıktan kurtulmak, üzerindeki ölü toprağını atmak, bakış açını değiştirmek, yani yeniden doğmak istiyorsan Mısır’a gitmelisin. Tecrübe göstermiştir ki Mısır diriltemez ama kesinlikle tekrar tekrar doğurur. Bunu sadece Nil Nehri’nin suyuyla değil, çölünün kumuyla yapar. Çünkü ölmeden, tekrar doğamazsın.

Yıl 3150.

Milattan önceki üç bin yıldan söz ediyoruz. Biz daha milattan sonra iki bin yılı ancak devirebilmişiz, dünyanın gidişatına bakıp ha bire karalar bağlıyor, umutsuzluğa kapılıyoruz, Trump’ı sadece Amerika’nın değil tüm dünyanın başına gelmiş en fena ve izleri en kalıcı şey olarak tanımlıyoruz.

O ciddi, o deneyimli, o bilge Mısır patlatıyor bir şarkı Ajda’dan “Kimler geldi hayatımdan kimler geçti…”

Trump Firavun mu be ya, o da ölmeyecek mi bi’gün?

Oysa Mısır her şeyin bir sonunun olduğunu avaz avaz bağırıyor. Dün akşam ne yediğini unutan ama kendisini dünyanın efendisi sanan 21. yüzyılın Dijital Sapiens’ine bundan büyük ders olur mu?

M.Ö. 3150, Manşet: Yukarı ve Aşağı Mısır birleşti! Amanın tasalar bitti, şahane bir şey oldu.

Şimdi biliyoruz ki bunun üzerinden yüzlerce, binlerce yıl geçecek ortada Eski Mısır diye bir şey kalmayacak. Anlayacağın Trump çölde kum tanesi.

Ortadoğulu Afrikalı,

Hristiyan Müslüman,

Sulak alanlı Çöl,

Tezatların Ülkesi Mısır.

Biz de öyle yapalım, yazıya tersten başlayalım, alışageldiğimiz piramitlerden değil.

Küçükken bütün camilerin birbirine benzediğini sanırdım: bir kubbe, yanına çiz bir kalem minare. Mahallelerimizdeki camilerin tamamı böyle değil miydi? Osmanlı camileri ile Bizans kiliseleri arasındaki benzerlikten söz etmeyelim bile. İlkokul yıllarında, bugün önümüzde duran birçok şeyin tarihin derinlerine uzanan bir geçmişi olduğu, uygarlıkların kendilerinden önce gelen başka bir uygarlık üzerinde yükseldiğini yeni yeni görmeye başlıyor, neden sonuç ilişkisinin zamana yayılımını algılamakta güçlük çekiyordum.

Ibn Tulun Cami, bir yandan çok yabancı, diğer yandan çok tanıdık, Kahire’nin ortasında bir Mardin. Saatlerimi geçirebilirim burada, aylardan Kasım olduğunu da düşünürsek, hava ne sıcak ne soğuk. Geniş mekâna yayılmış dinginlik.

Abbasi Halifesi Ma’mun’un bir Türk kölesi varmış, onun oğlu olan Ahmad ibn Tulun için yapılmış bu cami. Ahmet, al-Fustat’a yani eski Kahire’ye vali olmak üzere, 868 yılında Mısır’a yollanıyor. Belli ki epey hırslı biri, iki yıl içinde bütün ülkenin valisi oluveriyor, kısa süre sonra bağımsızlığını ilan edip Abbasilere vergi ödemeyi reddediyor.

Al-Fustat’ın kuzey doğusunda, zamanın Musevi ve Hristiyan mezarlığının olduğu yerde yeni bir kraliyet şehri kuruyor. Söylence o ya, aynı yer meğerse tufanın ardından Nuh’un gemisinin karaya oturduğu ve Tanrı’nın Musa’ya seslendiği tepeymiş. Hemen yakınındaki Qal’at al-Kabsh ise İbrahim Peygamber’in oğlunu Tanrı’ya kurban etmeye hazırlandığı mekân. 905 yılında Abbasiler yönetimi tekrar ele geçirince şehri yerle yeksan etmişler, şehrin ihtişamından geriye sadece Ibn Tulun Cami kalabilmiş.

Cami’nin daha sonraki yıllarda eklenmiş alıştığımızın dışında bir minaresi var, şansın varsa tepesine çıkabiliyorsun. Hem minare hem de perspektif yüzünden kendini o anda bir Giorgio de Chirico tablosunun içinde buluveriyorsun.

İnsan insanı, mekân mekânı andırıyor.

Ahmad ibn Tulun ile Kavalalı Mehmet Ali Paşa’nın hikayelerinde de epey benzerlikler var. Tarihin tekerrüründen kastettikleri bu olsa gerek. Mısır, üç yüz elli yıl boyunca Osmanlı toprağı diye geçse de; yüz elli yıl Mısır Hidivi Kavalalı Mehmet Ali Paşa ve soyunun Osmanlı’ya karşı duruşları ile geçiyor. İlginç olan, bu ayaklanmalardan birinde Osmanlı’nın, İngiliz ve Fransızlardan beklediği yardım gelmeyince Ruslara başvurması. İngiliz ve Fransızlar, Rusların işe fazla müdahil olmasından rahatsız oluncaya kadar devreye girmiyorlar. Sonrasında Mehmet Ali Paşa’yı hizaya getirip, Osmanlı ile arasını yapmaya çalışıyorlar. Ne Osmanlı bir günde yıkılmış ne de Avrupa iç işlerine bir günde müdahale etmiş. Uzun zamana yayılan çürümenin kokusu Ortadoğu’nun üzerine adım adım sinmiş. Kendi kaderini elinde tutamayan ya da daha doğrusu kendinin kim olduğunu hala sorguladığı için kaderini yazamayan bir coğrafya. Ahhh o dış mihraklar yok mu…

Gerçeğin farklı yüzlerini, ilgili ülkeyi ziyaret ettiğinde görebiliyorsun. Kahire’nin merkezindeki kalenin ortasında muhteşem bir Osmanlı cami yükseliyor, en azından görüntü bu. Adı Muhammed Ali Cami. Kumtaşından yapılmış caminin iç yüzeyi, alabaster ya da su mermeri denilen yarı saydam olduğu için ışığı geçiren o güzelim mermerlerle döşenmiş. Alice Harikalar Diyarında misali, dev bir mücevher kutusunun içinde dolaşıyor, damarları resim gibi ve pürüzsüz taşları seyre dalıyorsun. Aşırı kalabalık; halılar uzun süredir süpürge yüzü görmemişler. Camiden çıkar çıkmaz çoraplarımı çöpe attım. Yanında kesinlikle galoş götürmelisin, ayakkabına değil çorabına giymek için.

Neden sonra anladım ki o Muhammed Ali bizim okul kitaplarımızdaki Kavalalı Mehmet Ali Paşa. Camisini, Mısır’da uzun süre hüküm sürmüş Memluklu değil de Osmanlı tarzında inşa ettirmesi tesadüf değil, aksine bir gövde gösterisi. Mitolojik bir baba oğul ilişkisi. Açıkça burasının sultanı benim diyor babası Osmanlı’ya. Boynuz, kulak birbirine karışmış. Kalenin içindeki sarayı ziyaret ederken, Topkapı ile Dolmabahçe’den tınılar kulağına çalınıyor.

İş için gittiğim seyahatlerin başına ya da sonuna bir iki gün ekleyerek ve her günün sonunda kendime zaman ayırmaya çalışarak gezebiliyorum birçok şehri. Kahire de bunlardan biri. Tarihi çarşısı neyse ki geç saate kadar açık. Bir batılıya çok ilginç gelebilecek ortamı, ikinci Sex and the City filmindeki Abu Dabi Pazar sahnesini hatırlattı bana. Kısacası her şey aşırı turistik, Kapalı Çarşı yanında otantik kalıyor, oysa ki orta çağın en önemli merkezlerinden birisi burası. Aklımda kalan en güzel anı, tanıştığım papirüs zanaatkarının bir gün sonra gidip almam için hazırladığı baykuş resmi, bir de eşime hediye etmek için zorlukla arayıp bulduğum uçlarında scarabeus yani kutsal bok böceği olan bilezik.

Ortasından Nil Nehri’nin geçtiği, çöl kumunun tozunun her yere sindiği, oluşturduğu pusun çoğu zaman gökyüzünde bir mide ağrısı gibi asılı kaldığı bu büyüleyici şehirde gezecek o kadar çok yer var ki. Kıpti Mahallesi’ni kesinlikle listene almalısın. Kıptiler Mısır’ın yerlisi ve dünyanın ilk Hristiyanları. Yedinci yüzyılda İslam gelmeden önce, Mısır’da nüfusun neredeyse tamamı Hristiyan. Bugün oranlarının yüzde on ila yirmi civarında olduğu düşünülüyor. Büyük bölümü Kahire’nin yanı sıra ticaretin asıl merkezi İskenderiye’de yaşıyormuş. Burada başka bir önyargımla daha yüzleştim. Kıpti Müzesini gezerken rastladığın Arapça yazılı kitapları; aşikâr olmasına ve açıklamalarında İncil oldukları yazmasına karşın, Kuran olarak görmekten kendimi alamadım. Sen Ortadoğu’da yaşa, dünyaya Batı’nın gösterdiği çerçevenin dışından bakama. İncil neden eski Yunanca, Latince ya da başka bir Avrupa dilinde olsun ki?

Vapurda otururken saniyenin milyonda birinde göz göze gelirsin birisiyle, o bakışta kendisi hakkında her şeyi anlatır, acısını hissedersin, tüm bunlar nasıl oldu kendine açıklayamazsın. Ülkeler de böyle, şehirler de; sana konuşurlar, içlerini açarlar. Bu hissi en yoğun yaşadığım ülke Yugoslavya idi, ben geliyorum diyordu parçalanma. İkinci olarak Mısır’da yaşadım benzer bir hissi. Bir şeylerin Tahrir’e doğru yaklaştığı çok açıktı.

1870’ten 1952’deki devrime dek uzanan bir “Belle Epoque” dönemi yaşanıyor Kahire’de. Tahrir Meydanı’nın doğusundaki mahallelerde gezerken bir nevi Beyoğlu hissi yaşıyorsun. Oryantal sosa batırılmış ya da batırılmamış Batı tarzındaki birçok bina, çöl kumuna uzun süredir maruz kalmanın ve fakirleşmenin etkisiyle harap olsa da, bir zamanın ihtişamına dair epey fikir veriyor. Aralarda Mısır mutfağını tadabileceğin güzel restoranlar var.

Kendini her yönden gelen araçlardan korumayı başarırsan, Kahire Müzesi yürüyüş mesafesi. Birçok yolda şerit diye bir şey yok. Arabalar uçabilseler tepene inebilirler. Trafik kazasına kurban olmamış araba sayısı pek az. Sokaklar, tekrar vurulacağından neredeyse emin oldukları için macunlanmış ama boyanmamış araçlarla dolu.

Ezilmeden müzeye varıyorum. Louvre ve British Museum’un Mısır’a ayrılan bölümleri meğerse devede kulakmış. Anlatmak mümkün değil, tıka basa yığmışlar eserleri. Eski Mısır uygarlığına azıcık ilgi duyuyorsan bu müzeyi görmemezlik edemezsin. Antik bir müzecilik anlayışı diyelim. Ben gördüğümden beri değişmiş midir bilmiyorum, çünkü üzerinden Arap Baharı geçti, restore etme imkanları olmamıştır sanırım, aynı duruyordur. Duvarların boyalarının dökülmesini ve her yerin toz içinde olmasını dert etmezsen, arkeolojinin cenneti işte tam burası.

Veee… elbette korku hikayelerini romanlara ve filmlere ödünç veren meşhur firavun Tutankamon, müzenin lanetlisi. Mumyalar iç içe birçok sandukanın içerisinde. Tutankamon’un maskı ise sandukalarının dışında sergileniyor, görmeye değer. Müzede benim en çok etkilendiğim bölüm burası değil, Firavun Akhenaton’a ayrılan oda. Akhenaton ya da IV. Amenhotep tarihin en önemli dini reformistlerinden biri, eski inançları yasaklayıp, bütün toplumu Güneş Tanrısı Aton’un etrafında birleşmeye zorluyor, bir anlamda tek tanrılı dine geçiş. Tabii öldükten sonra herşey eski düzene dönüyor. Akhenaton’un tasvir ve heykellerinde ciddi bir proporsiyonsuzluk göze çarpıyor, sıra dışı. Bugün kendisinin bir genetik hastalık yüzünden büyüyen kemiklere dolayısıyla normalden uzun uzuvlara sahip olduğu düşünülüyor.

Kahire ve yakınında görecek daha çok yer var. Hadi artık gidelim şu piramitlere, çocukluk ezberimize kavuşalım: Keops, Kefren, Mikerinos. Ben de çoğu insan gibi Giza Piramitlerinin çölün ortasında olduğunu sanıyorum, belki de öyleler, ancak şehir o kadar büyümüş ki çölün dibinde bitivermiş. Hemen önlerinde yıllar önce adını Amerika’da yaşayan uzak bir akrabamızdan duyduğum Sefenek ya da gerçek adıyla Sfenks. Gitmiş görmüş, çok etkilenmiş. “Ne harika, acaba ben de bir gün görebilir miyim?” derken, şimdi önlerinde dikeliyorum. “Gerçekten burada mıyım, bir hayalim gerçek mi oldu?” diyemeden üzerime çullanan insan kalabalığı. Mısır’ın diğer adı Bahşiş. Çöl devasa, ama adım atamıyorsun.

Gerisin geriye yürümeye başladım. Kendimi atların olduğu küçük bir meydanda buldum. Ata ilk ve son kez sünnet törenimde binmiştim, kısaca at binmeyi bilmiyorum. Seyisler, “Abi Allah aşkına at bin, binmezsen ölümü gör.” diyor olmalılar Arapça. Atlar, seyisler, insanlar üstüme üstüme geliyor. Mecburi istikamet: “Temem.” Yoksa Vertigo filminden kaçış yok.

Sıkı bir pazarlığın sonunda, sıska bodyguard’ım Abdullah ile birlikte atlarımızın üzerinde zaferini kutlayan iki komutan misali, bütün bahşişçilere el sallayarak aralarından süzülüyor, piramitleri arkamızda bırakıyoruz. Göz alabildiğine çöl. Atımın yuları Abdullah’ın elinde, sanırım Arapça “Deh” dedi ve atıma hafif bir tekme attı. Kum Denizi artık basmakalıp bir söz değil, bizzat kendisine doğru dört nala ilerliyoruz. Ata binmeyi bilmiyorum ki, “Bacaklarını bük tam oturma.” demişti en son. Allah’ım ne oluyooorrr… kıçım mı ata, at mı kıçıma vuruyor. Her şey endişe duyamayacağım bir hızda gelişiyor. Güneşin battığı çöle, o muhteşem manzaraya doğru sekiz nala ilerliyoruz. Düşünceler öyle hızlı gelip geçiyor ki yanımdan, ardından bahtsız bedevi, onun ardından kutup ayıları koşturuyor. Kâbus gibi. Abdullah kim, ben burada ne arıyorum? Keşke İstanbul sokaklarında aynı yerde döndürüle döndürüle kazıklanan batılı turist olsam. Bildiğin çöl. Tepeye gelince bir anda durduk. Arkamıza baktığımızda, bir yanımızda sonsuz Kum Denizi öbür yanımızda Piramitler ve ardında Kızıldeniz’e doğru uzanan [temsili diyorum, yoksa Kızıl Deniz çok uzakta kalıyor] Kahire. Kısa süreli bir rahatlama, “Ohhh…” daha doğrusu “Ahhh…” deme, manzaranın keyfini birazcık çıkarma; kısa süreli.

At meydanına geri dönüyoruz, anlaştığım parayı ödeyeceğim, Arapça anlamasam da “Abi yok biz bu paraya anlaşmadık.” muhabbetini kapıyorum. Meğerse İstanbul’daki batılı turist benmişim de haberim yokmuş. Öder miyim! Polis molis diyor, sesimi kalınlaştırıyorum, omurgamı dikleştirip, biraz da kabarıyor, zırnık koparmadım sanıyorum. Akşam olunca arkadaşlardan öğreniyorum ki ben zaten pazarlığımın başında kazıklanmışım. Neyse, benden çok kazıklananlar da var.

Görünmez olmaya çalışa çalışa piramitleri gezip, biletini aldığım halde içlerine giremeden otelime dönüyorum. Gün sonu, piramidin ortasında bir delikten karınca misali yüzlerce insan çıkıyor, onlarla birlikte nasıl ifade edeceğimi tahayyül edemediğim bir koku. Yazın en sıcak gününde deodorant kullanmayan bir otobüs dolusu insandan o parfümü elde edemezsin diyeyim, istersen gerisini sen… Zaten daracık bir koridor, içeri girmek için eğilmen gerekiyor. On adım attım ve geri döndüm. Dünyanın her bucağını gezmeye can atan ben, kendimi ilk defa “Aman günün sonunda göreceğin küçük bir oda, o da kalıversin.” derken buldum.

Hikâye burada bitmiyor. Sana da, kendime de “o” hissi yaşatmadan bu ülkeden dönmeyeceğim. Kahire’de her yere; otelden ayarlayıp, otel görevlisinin önünde pazarlık ettiğin taksilerle kazıklanmadan gidebiliyorsun. Hadi seninle son ziyaretimizi yapalım, Sakkara’ya. Şehre 25 kilometre.

Sakkara da Gize gibi birçok piramidin bulunduğu geniş bir nekropolis yani mezar alanı. İçlerinden bir tanesi var ki, Mısır’da yapılan ilk piramit olduğu düşünülüyor, basamaklı piramit diye de anılıyor, Firavun Djoser için milattan önce yirmi yedinci yüzyılda yapılmış. Şanslı günüm mü, yoksa herkes Gize piramitlerini mi görmeye gitmiş, etrafta kimsecikler yok. Belki de tanrılar içlerinden aynı şeyi geçiren tüm turistleri duydu ve hepimizi birbirimize görünmez kıldı.

Mısır’da ilk defa kumu ve çölü hissediyorum. Dingin. Isı okşuyor. Yanımda bir anda bir kedi beliriyor. Sen nereden çıktın? Vakur, ince uzun bacakları ile attığı her adımda takipte. Ayakkabılarım taşla karışık kumun arasında bir batıp bir çıkarken, o uçar gibi ilerliyor, sanki bu dünyadan değil gibi. Yoksa değil mi? Bir kayanın üzerine oturup seyre dalıyorum. Etrafta tek bir Allah’ın kulu yok. Sakkara’nın büyülü piramidi, basamak basamak gök yüzüne yükseliyor. Uzakta, sanki bir çırpıda tırmanacağını sandığın altıncı tabakanın zirvesinde, birisi el sallıyor. Nasıl çıkmış oraya? Zorlukla seçiyorum, üzerinde yırtık pırtık, beyaz bir şeyler mi var, rüzgârda hafif hafif dalgalanıyor gibi. Sanki bir kumaşa sarılmış da…

Etrafıma bakıyorum, kedi gitmiş, zirveye bakıyorum kimse yok.

Zamanın olmadığı Mısır’dayım artık, sonsuzluğun hüküm sürdüğü.

§

Aslında gezecek o kadar çok yer, anlatacak o kadar çok hikâye var ki. Nil’de tekne turu yapmalısın mesela, şehrin dışına doğru iki yakadaki kasabaları görmelisin muhakkak. Sonra Afrika’nın en eski camisi kabul edilen Amr ibn al-As’ı ziyaret etmelisin. Bir de ölüler şehri var, içine giremiyor, otobandan geçerken uzaktan bakıyorsun, en en en fakirlerin yaşadığı yeri şehrin. Kaldı ki ben Kahire’nin dışına çıkamadım bile. Mısır’da daha neler neler neler var.

Yazılarımı kendi kendimle kavga ede ede ancak bu kadar kısaltabiliyorum her hafta. Artık sana da iş düşüyor, ortaokul edebiyat hocamın deyişiyle duygu ve düşüncelerini

benimle paylaşırsan çok sevinirim.

 

Diğer bütün yazılarım ve bol bol fotoğraf için bloğuma abone olabilirsin: www.hayatevi.org

Instagram, Facebook ve Twitter hesaplarım @hayatevinde

Beklerim.

 

Said Fehmi Ağduk

Çapaksız Avrupa Alamanya

,

…Türkiye’nin parası az insanı çok.

Diğer yandan Almanya’nın ise çok parası ama az insanı var…

BBC’nin 1973’te hazırladığı Türkiye’den Almanya’ya göç belgeseli*

KAYBOLDUK…

Königstuhl Tepesi’ne tırmanıyoruz. Amaç, Alplerin kuzeyindeki en önemli Rönesans Saraylarından biri olan Heidelberger Schloss’a ulaşıp, şehrin muhteşem manzarasına nazır keyif yapmak ve elbette karnımızı doyurmak.

Asıl amaç, birlikte güzel vakit geçirmek.

Amcamın yüzü kıpkırmızı, birazdan kalp krizi geçirecek. Oysa onu en son gördüğümde rengi yeşildi. İzmir Enternasyonal Fuarı’nın tamamını gezip lunaparktaki bütün oyuncaklara üçer kez bindiğimizde yine aynı ekiptik: kusmak üzere olan amcam, kuzenim ve ben.

“Siz ÖL-DÜ-RE-CEK-Sİ-NİZ beni!” diye, oflaya puflaya o pütürlü derili elleriyle koca gövdeli ağaçları kavrayıp ayakta durmaya çalışırken; kuzenim ve ben, ilk gençliğin kendine has umursamazlığıyla içten patlamalı kahkahalar atarak ilerliyoruz. Nazımız amcamıza geçer, hayatta gerçekten şımarabildiğimiz belki de tek insana.

Ağaçların arasından, epey uzaktan görünen o kayalar acaba kaleye mi ait? Yok canım bildiğin dağ taş. Aslında kaleyi değil, kaleye ulaşmak için bineceğimiz füniküleri arıyorduk. Ne de olsa amcam alışkın bizimle böyle antik kuntik şeylere binmeye. Füniküleri bulamadığımız gibi kaleden gittikçe uzaklaşıyormuşuz. Birkaç saat sonra radyo ve televizyon antenlerinin dibindeyiz. Amcam öldü ölecek. Biz de öleceğiz, ama kıkırdamaktan.

§

1989, Fransız İhtilali’nin iki yüzüncü yılı. Fransa’da başvurduğum gençlik kampından gelen olumsuz yanıtı elbette “Türk olduğumuz için istemiyorlar bizi.” diye yorumluyoruz. Biyoloji öğretmenim bir Fransız, durumun farkında. Aylar öncesinden başvurmamıza, reddedilmem için hiçbir neden olmamasına karşın, hayır yanıtını almama içerleyip yazın beni kendi aile evine davet ediyor. Nasıl giderim? Almanya’da yıllardır işçi olarak çalışan amcalarımdan, hiç evlenmemiş, çocuğu olmamış büyük olanını arıyoruz. “Ben bilet yollarım, gelsin!” diyor babama “Hem de yazı bizimle geçirir.” İlk defa Batı yani gerçek Avrupa’ya gideceğim.

Heyecan dorukta. Uçağım Stuttgart Havalimanı’na indi. Nejat Amcam karşıladı. Ludwigshafen‘a gidiyoruz. Burada her yer amcamın yıllardır bize taşıdığı bavul bavul hediyeler gibi kokuyor.

Yüzyıllar boyunca bir Alman bir Fransızların eline geçmiş; sonunda ne idüğü belirsiz bir halde Fransızların elinde kalmış olan Strasburg’a çok yakınız, iş bir tren biletine bakar. Dört günlüğüne öğretmenimin evine gidip dönüyor, sonra sıkılmaya başlıyorum. O yaşlarda bir ay çok uzun süre. Amcalarım yoğun çalışıyor, acaba ne iş yapıyorlar. “Beni de götürsenize bir gün işe.” soruma bir türlü yanıt alamıyorum. Nehrin karşı kıyısı Mannheim, kuzenimle yürüye yürüye gidiyoruz sık sık. İlk Espresso’yu burada içiyor, tart denilen şeyin bin bir türünü burada tadıyorum. Türkiye daha bu lezzetlerin farkında bile değil, öyle her köşe başında Coffee Shop’ların açılması on yıllar alacak.

Farklı, ama yine de pek bir şey yok buralarda! Var da yok gibi işte. Güneşi bozuk burasının, ha bire arıza yapıyor, Alamancıların pek sık dediği gibi kaput yani. Almanca da bilmiyorum ki, sokağa çıkıp insanlarla kaynaşayım. Sanki sokakta insan mı var? Akdeniz’de sokak insandır, burada sade asfalt. Temmuz sonları, bir anda yağmur bastırıyor. Tüküre tüküre yağıyor. Hava neme doyuyor, sonra soğuyor. Garip, grili mavili gökyüzümsü boşluk.

Her şey var burada! Televizyonda ne ürünler, çeşit çeşit. Reklamın kendisini değil sesini hatırlıyorum. Bir kadın, geniş ağzı gülümseme dolu bağırıyor: “PUUUuuunika”. Meyve suyu reklamı. Nerede bizim meyveler sebzeler. Sonra o biçim filmler var, bildiğin televizyonda, ulusal yayın. Geç saat olsa, herkes yatsa da baksak diye bekliyorum. İnanmazsın, her şeyi gösteriyorlar, yuh artık. Şeffaflık ve demokrasiyi çok farklı anlamış, çoğu zaman da yanlış anlamış iki ülke Türkiye ve Almanya. Her yer tertemiz Almanya’da, otlar bile aralarında organize olup disiplin içinde çıkıyorlar topraktan; “Bak abicim sen buradan çık, ben de şuradan. Ablam sen öbür taraftan…” Acayip memleket.

§

“E amca hani beni iş yerine götürecektin?” Tık yok! Artık sesimizi kesmek için mi nedendir; bizi Heidelberg’e gezmeye götürecek. Yaşasınnn…

Radyo ve televizyon antenlerinin dibindeyiz. Königstuhl‘un tepesinde manzara şahane. Eski şehir ayaklarına amade, hemen ardında yeni şehir uzanıyor; vadi Ludwigshafen ve Mannheim’a doğru göz alabildiğine genişliyor. Tarihi tahta Füniküler’e, otuz kırk derece eğimde ilerleyen bu garip trene binip, tıngır mıngır şehre iniyoruz. O kocaman çelik halatlar bir kopsa halimiz nice olur. Kopmaz, kopamaz, burası Almanya: iki tane dünya savaşından çıkmış bir teknoloji devi, sanki hiçbir şey olmamış gibi hala ve hala Avrupa’nın lokomotifi. Füniküler kale durağına varınca saat ilerlemiş olduğu için sarayı gezemiyoruz, içimde kalıyor. 17 yaşımı yeni doldurmuş, ancak para kazanamıyor, kararları ben veremiyorum. Oysa birkaç yıl sonra olmuş olsa, atla bir trene başka bir gün tekrar gel, gez sarayı. O sırada, hayatın, yolumu Heidelberg’e dört kez daha çıkaracağını, sarayı doya doya gezeceğimi bilmiyorum ki.

Yıllar sonra bu kez ablamla birlikte Heidelberg’deyiz. Frankfurt’tan ulaşım trenle bir saat on beş dakika. Hauptbahnof yani merkez istasyonda inip, eski şehrin merkezi Marktplatz’a yürümek kırk dakika sürüyor. Yarı yolu, bizim ablamla mağazalar caddesi diye adlandırdığımız Hauptstraße oluşturuyor. Eğer bir gün yolun düşer de alışveriş yapmak istersen bu cadde işini görür, ancak ara sokaklara dal derim ben, çok güzel butik dükkanlar var. Marktplatz’ın hemen arkası Kornmarkt. Yıllar önce amcamla bulamadığımız füniküler hemen oradan kalkıyor. Paşa paşa binip en tepeye çıkıyoruz. Şahane, güneşli bir hava. Kırmızı beyaz pötikareli örtüleriyle tipik bir Alman lokantasında hayatımın en ama en güzel şnitzelini yedikten sonra enfes apfelstrudel’i mideye indiriyorum [benzer lezzettekileri yıllar sonra Viyana’da yiyeceğim, o da başka bir yazının konusu]. Ohhh, beyaz buğday birası da cabası.

Üzerime bir rahatlık geldi. Artık gezebiliriz. Tabii bulmuşken önce temiz tuvaleti ziyaret ediyoruz. Ellerimi sabuna uzatıyorum, sabunu elime alıyorum… Gözlerimden yaşlar boşalıyor. Amcam yanımızdan ayrılalı yıllar olmuş, anısı hemen yanı başımda.

Nejat Amcam Noel Baba’nın yer yüzündeki temsilciydi. Belki kendi çocuğu olmadığı için bizi hediyelere boğardı. Bavulları doldura doldura gelirdi her seferinde. Çikolata, muz ve kahve lüks iken Milka ve Chiquita’yı onun sayesinde tattık. Legolarımızla doya doya oynadık. Herkesler Mekap ayakkabı giyerken biz Adidasları çektik ayağımıza. Sonra o müthiş kahve kokusu. Türkiye’de kıtlık çekilirken, annem Alamanya’dan getirdiği yeşil kahve çekirdeklerini kavurur, değirmeni tutuştururdu amcamın eline.

Kokusuz sabun kokusu! Ellerimi sabuna uzatıyorum. Benim ellerim yumuşacık. Amcamın elleri hep pütür pütür. Gözlerim yaşarıyor…

– Amca sen neden bu kadar çok sabun getiriyorsun bize?

– Yavrum fabrikadan veriyorlar.

– Peki bu el kremleri neden torba torba?

– Onu da fabrikadan veriyorlar, bedava, bana çok fazla ben de size getiriyorum.

– Neden sabun ve krem veriyorlar ki size?

– Ellerimizi yıkayalım diye!

Ne kadar güzel bir yer burası, bence Almanya’nın en şahane yeri Heidelberg. Bu kez Kale durağında iniyoruz fünikülerden. Doya doya gezeceğiz ablamla, ne de olsa paramızı artık kendimiz kazanıyoruz.

Heidelberg, Almanya belki de Avrupa’nın en romantik şehirlerinden biri. Aşk hikayesi dinlemeye hazır mısın? Bir varmış bir yokmuş, Avrupa’nın asil ailelerinin kurbanlık evlatları, sevsin sevmesin anlaşmalı şekilde birbirleri ile evlendirilirlermiş. Neyse ki bizim hikayemizde aşk acısı yok, savaş acısı var. İlla bir acı olacak yani. Namıdiğer Kış Kralı V. Frederick ile Kış Kraliçesi Elizabeth Stuart’ın aşkları dillere destan. Nereden mi biliyorum gerçekten aşık olduklarını? Harabe sarayın, soğuk koridorlarında ilerlerken, etrafa bir ısı yayılmaya başlıyor. Bembeyaz tenli, hafif tombik rehberimizin pembe yanakları yavaştan kırmızıya dönüyor. Ateş, sarayın yıkık bacalarını değil, Alman ablamız Engelbertha’nın bedenini sarıyor, anlattıkça. Genç Frederick’in, gelinini almak için İngiltereye gidişi, orada mimarlarla anlaşması, dönünce sarayın muhteşem kulelerinden birini, İngiliz usulü tiyatro salonuna dönüştürmek için nasıl dimdik ayağa kaldırdığı… Sergilenen oyunlar veee o kara günün gelişi.

On yedinci yüzyılın başındayız. Taht Savaşları [Game of Thrones] şaka değil gerçek; kış gelmiş durumda [Winter has come.] Protestanlar ve Katolikler, her iki taraf da karşısındakinin has ak gezer olduğuna kani. V. Frederick’in Bohemya Kralı olmasına karar veriliyor. Kendilerine Kış Kral ve Kraliçesi denmesi, hükümranlıklarının sadece bir mevsim sürmesinden. Yeniliyorlar, ardından 1618’den 1648 yılına dek sürecek Otuz Yıl Savaşları başlıyor. Savaşın vahşeti, açlık ve veba yüzünden sekiz milyon insan can veriyor. Bu savaşın bizimle ne alakası var deme. Almanya’nın bölünmüşlüğünden çıkardığı acı ders Pan-Cermenizmi doğuruyor. Bu sürecin Birinci ve İkinci Dünya Savaşı’na gelip dayandığı iddia ediliyor. Demek ki savaşma seviş tezi çok doğru. Bıraksaydık Frederick ve Elizabeth’i, krallıklarını sürdürebilselerdi belki de bunları yaşamazdık. Gerçi onları sevgilerini paylaşmaktan kimse alıkoyamıyor, sürgün hayatlarında bile bir sürü çocuk yapıyorlar, hatta büyük oğulları I. George bir süre sonra Büyük Britanya Kralı oluyor. Hala hayatta olan Kraliçe II Elizabeth onun büyük büyük büyük… torunu. Hepsi Alman, hepsi İngiliz, hepsi Fransız, hepsi akraba; yıllardır savaşıyorlar. Savaş ve aşkı, saray koridorlarında bırakıp bilime ve felsefeye geçmenin tam zamanı, ne dersin?

§

Heidelberg’e beşinci ziyaretim, geçen sene tam bu zamanlara denk geliyor, Ocak ayı. Dünyanın en kapsamlı eczacılık müzelerinden biri sarayın avlu içinde kurulmuş. Soğuk ve nemli kış gününde, fotoğraf çekmek için hafiften birbirinin üzerine çıkan Japonlar ortamdaki tek ısı kaynağı. Şöyle kenara çekilse de o garip yaratığın fotoğrafını ben de çekebilsem. Dört bucaktan getirilmiş mineral ve havyan uzuvları. En ilginci de hayali bir yaratık olan tek boynuzlu at. Kendisi heykel boynuzu gerçek; bir narwhaldan alınmış. Narwhal boynuzlu bir balina türü, o dönemde boynuzunun değeri altının on katıymış. Azılı korkuları zehirlenmek olan asiller, zehri tespit etmek için kullanıyorlarmış. Tabii ki hurafe.

Heidelberg Schloss’u belki de en güzel Victor Hugo’nun sözleri tarif ediyor: “Beş yüz yıl boyunca Avrupa’yı sarsan her şeyin kurbanı olmuş ve şimdi de ağırlığı altında parçalanmış.”

Mark Twain, Hugo’dan geri kalmıyor. Savaş ve yıldırımların yıkıp döktüğü kulelerinin, doğanın önce harap edip sonra yeşilliğe boğduğu teras bahçelerinin arasında ne de güzel saklandıklarını anlatarak devam ettiriyor sözlerini: “Talihsizlik, bu yaşlı kaleye, bazen insan karakterine yaptığının aynısını yapmış, geliştirmiş.”

Evliya Çelebi adına konuşmak uygun olmaz ancak bana öyle geliyor ki sarayı görmüş olsaydı “Minare yıkık ama mihrap yerinde.” derdi.

Heidelberg’in can suyu tam ortasından geçip şehri ikiye ayıran Neckar Nehri iken, Carl Theodor Köprüsü şehri tekrar birbirine bağlıyor. Köprünün eski şehir tarafındaki girişinde iki kuleli bir kapısı var. Eski köprünün kuleleri şapka gibi çatıları, halka halka döşenmiş kırmızı taşlarının arasına sürülmüş kireç beyazı boyasının yarattığı zıtlıkla, taaa uzaklardan gör beni gör beni diye haykırıyor.

Geceyi, köprüye yirmi saniye yürüme mesafesindeki Schnookeloch’ta geçireceğim. 1705 tarihli konuk evinin odaları 2013 yılında modernize edilmiş. Tek sıkıntı giriş katında yer alan ve yine o tarihlerden beri hizmet veren aynı isimli restorandan gelen kendine has yağ kokusu; her yere nüfus ediyor. Çatı katındaki odam pek etkilenmiyor. Bir daha gitsem yine aynı yerde kalır mıyım, kalırım. Tertemiz ve yaşının olgunluğunu hissettiren bir mekân. Akşam yemeğimi Schnookeloch’ta yiyeceğim, bakalım o kokunun kaynağında neler var. Yaşlısı ve genciyle cıvıl cıvıl bir mekan. Yerel halk ve öğrenciler iç içe. Tarifinde asla ne olduğunu bilemediğim Alman sosis çeşitlerini denemek için cesaretimi topluyorum. Değişikliklere açığım açık olmasına da; lahana anneannemin elinden dolma olarak çıkmadıkça ya da acılı bir kapuskaya dönüşmedikçe, kelimenin tek anlamıyla karın doyurmak için yenilen sentetik bir gudubete dönüşebiliyor.

Sentetik demişken, amcalarımın bir kaset fabrikasında çalıştığını söylemiş miydim? O yıllarda Almanya’dan gelen boş kasetler pek revaçtaydı; plakçılara şarkı listesi ile birlikte verir doldurturduk. Yıllar sonra öğrendim ki BASF aslında bir kimya fabrikasıymış.

§

Eski köprüyü geçtim. Nehir boyunca dizilen iki katlı tarihi ve modern villaların arasından içeri gizli saklı bir yol giriyor. Yüksek ve yosun tutmuş bahçe duvarlarının arasında uzanan daracık Arnavut kaldırımı, epey tırmandıktan sonra seni Filozoflar Yolu’na çıkaracak. Eski şehrin ve kalenin en güzel panoramik manzarası burada. Heidelberg Üniversitesi Almanya’nın en eskisi. Hocaları manzaralı orman yolunu tartışa tartışa yürüdükleri için bu ismi almış. Filozoflar Yolu insanı derin düşüncelere itiyor, hatta eski düşünceleri oldukları yerden söküp tekrar önüne getiriyor. Amcalarım o fabrikada acaba ne yapıyorlardı?

Almanya boşuna bir sanayi devi olmamış. BASF bugün kendi tabiriyle “Sürdürülebilir bir gelecek için kimya yaratıyor.” 2017 yılında satışlarından 60 milyon avro sağlamış olan kurum 1800’lerin ortasında işe boya üreterek başlamış. O dönemde Çin’de köy köy dolaşarak kumaş boyası sattıkları müthiş bir pazar yaratmış, tereciye tere satmışlar. Bizim çivit, dünyanın indigo dediği boyaları özel teknoloji ile bol bol üretip, minik minik paketler halinde en ücra köylere ulaştırmışlar. Ardından kimyevi ve sentetik gübre dönemi başlıyor. Ne vizyon, ne organizasyon…

Baba tarafımın yolculuğu, tıpkı bu tüccarlar gibi batıdan doğuya, sonra doğudan batıya olmuş. Yugoslavya’nın Tikveş bölgesinden yola çıkıp İstanbul üzerinden İzmir’e ulaşıyor, bugünün Çingene o günün göçmen Mahallesi Tepecik’e yerleşiyorlar. 1961 yılında tersine yolculuk başlıyor. İki amcam, ailelerinin kaçmak için bindikleri trenlere bu kez göçmek için biniyorlar. Zamanında kendi vatanları olan Yugoslavya üzerinden geçerek Almanya’ya varıyorlar.

Hiç ama hiçbir ülke, belki Japonlar dışında, Almanlar kadar pürüzsüz ürün üretemez. Biz hala o noktaya gelemedik. Al eline Türkiye’de üretilmiş plastik bir şey, örneğin bir kova ya da elektronik bir cihaz; dikkatli bakarsan kalıp birleşme çizgisini hemen göreceksin, biraz elleyince az da olsa çapakları muhakkak eline gelecek. Oysa Alman ürünleri öyle mi, kaymak gibidir yüzeyleri, sağlamdırlar, estetik olma kaygısını İtalyan ve Fransızlara tüm çapakları da bize bırakmışlardır.

Günahlarını almayalım, yüzyıllar süren çalışkanlıklarıdır geldikleri nokta, emekleri ile hak etmişlerdir. Benimki sadece bir öz eleştiri, neden teknoloji üretmek yerine zımpara olduğumuzun bir iç hesaplaşması.

Ludwigshafen, öğleden sonra. İş sonu, amcam bitkin. Nedendir bilinmez gün içinde ellerini bol bol yıkayıp, bol bol kremlemesi gereken, hiç anlatmadığı o işi yapmış, eve yorgun argın gelmiş. Koltuğa uzanıyor. Diğer amcam mesaide, çoğu zaman geç saatte geliyor. Kuzenimle sofrayı hazırlamışız, biraz dinlenmesini bekledikten sonra hep birlikte oturuyoruz. Şakalaşmalar. “Amca sana da hem kırmızı hem yeşil çok yakışıyor.” diye sataşmalar. Kahkahalar gırla…

Artık sormuyorum, amca sen nerede çalışıyorsun diye. Biliyorum artık gastarbeiter yani misafir işçi ne demek.

Heidelberg Almanya’nın en güzel yeri, Ludwigshafen ise cehennemin dibi.

* https://www.youtube.com/watch?v=j1fn4y46czc

 

Said Fehmi Ağduk

Floransa’da Bir Manzaralı Oda

,

UMUTLA açılan pencere Floransa’nın arka sokağına bakıyor. HAYAL KIRIKLIĞI… Oysa Pensione Bertolini’nin, Arno nehrine bakan muhteşem manzaralı odaları da var. O odalarda başkaları kalmaktadır. E. M. Forster’ın romanından James Ivory’nin beyaz perdeye taşıdığı “Manzaralı Oda” hayata farklı pencerelerden bakmaya itiyor bizi. Peki sen hangi pencereden bakacaksın 2019 yılına? Belki “Her şey benim elimde değil ki. Hayat istediğim pencereden bakmama izin vermez.” diye düşünüyorsun. Filmimizin bazı kahramanları da öyle düşünüyordu, zor kararlar vermeleri gerecekti.

Manzara Floransa’da, şairin öngördüğü gibi, hava gibi su gibi bedavadır. Gözünü çevirdiğin her yer etkiler insanı, kendinden geçersin. Her şey gibi güzelliğe de alışırsın zamanla. Oysa kalıcı güzelliğe bakmak kolay gibi görünse de yürek ister, derinleşmeyi ve değişmeyi gerektirir. Var mısın Floransa sokaklarında yalın ayak gezmeye, derinleşmeye, değişmeye?

Yolculuğumuz İstanbul’dan başlıyor, Türkiye’nin dünyaya açılan kapısı olduğu için değil! 1453’te dünyanın bir yarısı İstanbul’u fethetmenin coşkusunu yaşarken, öbür yarısı kaybetmenin derin hüznüne bürünmüştü. Onlar için İstanbul düşmüştü. Gerçi göç çoktan başlamış, Bizans’ın parçalanması yıllar almıştı, beklenmeyen bir son değildi. Dünyanın başkenti fethedilir ya da kuşatılırken kaçan Ortodoks Rumlar yanlarında yüzyılların uygarlığını da götürdüler. İncil’in Eski Ahit’inin görece daha orijinal bir yorumu ve Antik Yunan’ın bilgeliği İtalya’ya taşındı.

Yeniden doğmak demek olan Rönesans, Floransa’da hayata geldi. Erken Rönesans 12. Yüzyıla dek götürülse ve başka bin bir tür etkene bağlansa da, İstanbul’un Fethinin önemli bir tazelenme ve yeniden doğuşa destek olduğu geniş kabul görüyor.

Floransa’yı ilk defa 1985 yılında ailemle gittiğim İtalya gezisinde görmüş, büyülenmiştim. Yunanistan, İtalya ve o zamanın Yugoslavya’sını kampinglerde konaklayarak geziyor, yemeğimizi kendimiz pişiriyor, paramızın çoğunu benzin ve müzelere akıtıyorduk. İlk defa yurt dışına çıkıyordum. Yunanistan elbette çok etkileyiciydi ancak Türkiye’ye çok benziyordu. Napoli ve Roma’yı görünce şaşakalmış, buralardan etkileyici daha neresi olabilir diye içimden geçiriyordum ki…

İki kız kardeş düşün, biri çok ama çok güzel, işte o Venedik. Ancak onun bir kız kardeşi var ki sadece güzel değil, karakterinin dehlizlerinde kayboluyorsun, derin, çok derin… Kalbim Floransa’da kalmıştı. Gördüğüm her çeşmeye arkamı dönüp para atıyor, dilek diliyordum, bir daha dönebileyim diye.

O yıl Avrupa’da bir yaz fırtınası oldu, kıtanın güneyini sel basarken biz İpsala kapısından Türkiye’ye girmek üzereydik. Yıllar sonra 2016 yılının Temmuz ayı sonunda benzer bir fırtına İtalya’yı vurduğunda yine oradaydım. 2 Ağustos günü öğleden sonra Floransa’ya vardığımda, turistik şehrin alelacele süpürülmüş sokaklarında yer yer de olsa etrafa saçılmış kırık çınar dalları ve yapraklar fırtınanın etkisi hakkında ciddi bir fikir veriyordu.

Güneş, açık gökyüzünde yavaş yavaş alçalırken, nem çekilmeye başlamıştı. Bu kez bir kampingde değil, hep hayalini kurduğum manzaralı odada kalacaktım. Booking.com’da hayret verici şekilde uygun fiyata kalacak bir yer buldum. Fotoğraflardaki yapı müthiş görünüyordu, fiyatını şehrin merkezinden uzak olmasına bağladım. İlgisi yoktu. Kısa bir süre önce rahibelerden alınıp otele dönüştürülen villa, müşteri kazanmak için uygun fiyat politikası uyguluyordu. Denk düşmüştü. Çok istemiştim.

Villa Agape’nin kocaman bahçe kapısının iki yanında yükselen duvarın üzerinde dikilen iki taş Aslan karşıladı beni. Hoş gelmiştim. Tam karşımda 15. Yüzyıldan kalma küçük bir malikane. Heyecandan titriyorum. Helena Bonham Carter ve Julian Sands bahçeden bana doğru yürüyorlar. Birlikte resepsiyona gidiyoruz, “Sen odana git biraz dinlen saat beşte Maggie (Smith) ve Judi (Dench) ile çayımızı yudumlayacağız.” diyorlar.

Alsancak’ta anneannemin kardeşinin evindeki asansörün mini mini düğmelerinin aynısının tıpkısı. Bastığım anda bir beyin sıçraması. Aklım Schindler marka asansörden, Schindler’in Listesi filmine zıplıyor. İkinci dünya savaşında Almanya’dan kaçan bir sürü akademisyen, sanatçı ve bilim insanına kapılarını açan bir Türkiye. Ve şimdi Suriye’den kaçan milyonlarca göçmene. Ve tekrar İstanbul’dayız, Constantinople’u terk eden Ortodoks Rumlar. Ne garip bir coğrafya bu Eski Roma. Asansörün kapısı açılıyor; insan acılarının uygarlığın gübresi olduğu, yeniden doğuşun, Rönesans’ın göz bebeği Floransa’dayım. Tekrar burada olduğuma inanamıyorum. Anahtarı deliğe sokup çeviriyorum. Kapı kolunu indirdiğim anda ışık seli üzerime boca oluyor, yeni bir boyut. İşte o oda: Manzaralı Oda. Toskana pencereden içeri doluyor. Zeytin ve selvi ağaçları dizi dizi önümde uzanıyor. Maggie Smith bahçeden el sallıyor, “Hadi gel aşağı, çayını soğutma.” Yok bu daha çok anneannemin tarzı, pek İngiliz değil, Ege usulü.

Pazar günü, akşam olmak üzere. Salı geç saatte Milano’ya döneceğim. Tam iki gün, üç gecem var. Pazartesileri bilindiği üzere, dünyanın çoğu yerinde müzeler kapalı. Her anımı iyi değerlendirmeliyim. Villa Agape, şehrin güneyindeki yeşillik tepelerin arasında bir yerlerde, Google Maps, merkeze yürüyerek ulaşabileceğimi söylüyor, inanıyorum. Yılan gibi kıvrıla kıvrıla aşağıya inen yolun iki kenarında devasa bahçeler içinde fevkalade villalar. Tam olarak ne ile karşılaşacağımı bilmezken işte tam karşımda. Ahhh, hangi filmdi, hangi filmdi o; bu kiliseyi o kadar iyi hatırlıyorum ki. Wikipedia sağ olsun, hemen buldum. Brian de Palma’nın 1976 yapımı Obsession yani Saplantı adlı gerilim filmi. San Miniato al Monte, belki de İtalya’nın en güzel manzaralı kilisesi, Floransa panoramasının tamamı karşımızda. İlginç ve bildik hikayesi, Bodrum’da hemen Halikarnas Balıkçısı’nın mezarının dibinde türbesi bulunan Saldır Şeyh Hazretleri için de anlatılır. Aziz Minas, Roma İmparatoru Decius’un ordusunda görevli bir Ermeni Prensi. Hristiyan olduğu ihbar edilince anfitiyatroda önüne atıldığı panter kendisini yemeyi reddediyor, bunun üzerine kafası kesilerek idam edilen Minas, başını eline alarak yürüye yürüye şu anda bulunduğumuz tepeye ulaşıyor. Yüzyıllar geçiyor; Musevi, Hristiyan ya da Müslüman fark etmeksizin mitolojik hikayeleri anlatmaya ve bunlara tüm kalbiyle inanmaya devam ediyor.

Kafam hala yerinde, yokuş aşağı kendimi salıveriyorum. Piazzale Michelangelo, meydanın tam ortasında büyük ustanın başyapıtı Davut heykelinin bir kopyası. Floransa’ya ilk gelişimde ana kent meydanında gördüğüm diğer bir kopyasını da aslı sanmıştım. Hiç merak etme seni aslını ziyaret etmeye götüreceğim; yekpare mermerden dev boyuttaki orijinalini bu kez birlikte göreceğiz.

“Alaca karanlık yanı başımızda. Yeni batmış olan güneşin ardında bıraktığı sarı kızıl ışık Arno nehrini boydan boya boyuyor. Attığım her adım tarihe tanıklık ediyor.” deeermişim. Eeee ne yapalım, biz TRT belgeselleriyle büyüdük.

Meydandan aşağıya İzmir’in Varyant’ını andıran, ancak arabalar değil yayalar için yapılmış yoldan iniliyor. Şehir eskiden surlarla çevriliymiş, kule kapılarından birisi olan Porta San Niccolò hala ayakta. Dünyada üzerinde çarşı olan dört tane köprü var, bunlardan ikisi İtalya, biri Bulgaristan, biri de Türkiye’de. Bursa’daki Irgandı Köprüsü’nü görmeni tavsiye ederim. Şu anda Arno Nehri’nin, Ponte alle Grazie yani Grazie Köprüsü’nün üzerindeyiz, dünyaca ünlü dört çarşılı köprüden biri olan Ponte Vecchio ise tam karşımızda. Arno’yu geçip, kıyısından ilerleyip, Uffizi Meydanı’na dönüyor, oradan Signoria sonra da Duomo Meydanı’na kadar yürüyorum.

Gece on ikiyi vurduğunda, yaşlılar çoktaaan evlerine çekildiklerinde sadece ve sadece gençler, bir de aralarına kaynayan hayaletler kendilerini sokaklara atarlar. Meydanın dört bir köşesinden Dante, Michelangelo, Leonardo ve Botticelli, bana doğru yürüyorlar. Bu çok anlaşılır bir durum, sonuçta kendileri Floransa’nın yerlisi, peki diğer köşeden gelen Will Gompertz’e ne demeli? Soyadı seni yanıltmasın Gompertz bir İngiliz. Eğer “Ben öyle uzun uzadıya sanat kitabı okuyamam.” diyor, diğer yandan yaratmanın nasıl bir şey olduğunu tarih içinde gezdirerek anlatan keyifli bir rehber arıyorsan, Yapı Kredi Yayınları’ndan çıkan “Sanatçı Gibi Düşün…ve Daha Verimli Bir Hayata Kavuş” adlı kitabını okumalısın.

Will, Mişel ile tanışmak için gelmiş. Kitabında, 16. Yüzyılda Papa ve Mişel arasında geçen konuşmayı eski kaynaklara dayandırarak yazdığı bölümü, belli ki kendi hayalinde canlandırmıştı. Oysa şimdi, bu gece, tüm sorularını yüzüne sorma imkânı vardı.

Mişel soruyu beklemeden sözü aldı.

  • Şöyle yazmışsın kitabında:

“Bugün bizim bildiklerimizi bilince pek inandırıcı gelmiyor ama Michelangelo yaratıcılık gerektiren bir uğraşı üstlenmek üzereyken hepimizin yaşadıklarına benzer bir şey yaşıyordu. KORKUYORDU. Ülkedeki en iyi sanatçının; konumu, geçimi ve en kötüsü de özgüveni dahil kaybedeceği çok fazla şey vardı. Sistin Şapeli işini almak, istemediği ve kendini altından kalkabilecekmiş gibi de hissetmediği bir iş uğruna her şeyi riske etmek anlamına gelecekti.”

  • Ne demek evet.
  • Yanıtım evet, aynen böyle oldu, tam olarak anlattığın gibi. Korktum.
  • Peki seni korkudan alıkoyan ne oldu?
  • Şimdi buradan yirmi birinci yüzyıldan bakıyorum da değişen pek bir şey yok özünde. Orta Çağ’ın iki boyutlu döneminin sona erip perspektifin keşfedildiği muhteşem bir dönemde, dünyaya geldim. Hemşehrim olan Piero della Francesca’nın, diğer bir hemşehrim olan Filippo Burunelleschi’nin mimaride ortaya koyduğu perspektifi tablolarına yansıttığı bir dönemdi. Korku iki boyutluydu, oysa biz üçüncü boyutu keşfetmiştik; korkuya doğru yürüyüp içinden geçip giden örnekler yürüyordu önümde, onları takip ettim. Sonra kucak açmanın sağladığı zenginliği yaşıyorduk. Floransa göç alıyordu, göç kültürel zenginliği ve cesareti arttırıyordu.

Doyumsuz sohbet geç saatlere kadar devam etti. O gece hayatın sonsuzluğunu, ölüm denilen şeyin boyutlar arasında sıkışıp kalınan bir erteleme olduğunu anladım. Sabahın ilk ışıkları panjurumun aralıklarından yüzeme vurduğunda, manzaralı odamdaki yatağımda uzanıyordum. Beni buraya kim, nasıl ve ne zaman getirmişti? Bir rüya olduğunu düşündüm, taaa ki antika şifonyerin üzerine bırakılmış notu görünceye dek: önümdeki iki gün ve iki gece boyunca gezeceğim yerlerin bir listesi, altında beş kişinin orijinal imzası.

Nilüfer çiçeklerinin açtığı süs havuzunun kenarındaki heykellerin tepesinde güneşlenen kertenkelelerle kahvaltımı yapıp, yürümeye başladım. İki gün boyunca uyuduğum saatler dışında sürekli yürüdüm. Programı yapanlar hırslı sanatçılar olunca boşluğa yer bırakmamışlar! Gezmeye, hazır mısın?

Sıradan bir turist belli başlı yerleri gezip, geçer gider, peki sen sıradan bir turist misin? Olsan bu yazıyı okumazdın. İlk durağımız Piazza di Santa Maria Novella. Meydanın bir yanında kilise diğerinde modern sanat müzesi Museo Novocento. İçeri girdiğinde orta avlunun taş balkonuna neon ışıkları ile yazılmış söz benim için 2019’un mottosunu ortaya koyuyor: “Everything might be different. / Her şey farklı olabilir.” Maurizio Nannucci’nin eseri. Sakın “Modern sanattan hiçbir şey anlamıyorum.” diyeyim deme. Belki de HER şeyi anlamamıza gerek yoktur, anladığımız kadarı yeterlidir. Örneğin o bronz kedi bana şu anda fotoğrafına baktığımda Papa II. Julius ile Michelangelo arasındaki pazarlık sonucunda, Mişel’in içinde bulunduğu durumu temsil ediyor, müzeyi gezdiğim sırada kim bilir ne hissettirmişti, ileride bir zamanda tekrar karşılaştığımda neler hissettirecek.

Meydanı aşıp, Santa Maria Novella Bazilikası’nın cephesinin güzelliği karşısındaki aval aval bakışlarımı müzeden aldığım bez çantanın içene doldurdum. Şehrin merkezine doğru yöneldim. Sokak aralarında kaybola kaybola Santa Croce Bazilikası’na kadar yürüdüm. Arno Nehri 1966 yılının 4 Kasım’ında taşıyor, kiliseyi beş metre su basınca birçok eser zarar görüyor. İtalya restorasyon demek, yıpranmanın nedeni çoğu zaman bir afet olmuyor. Zamanın eserleri yavaş yavaş bağrında öğütüyor. Tek çare üretmeye, yaratmaya devam etmek, çözüm modern sanat ya da sanatı güncellemek.

Veee beklenen an, Duomo meydanındayız. Söz konusu Floransa olunca beklenen anlar o kadar çok ki. Meydanda, “Duomo’nun Büyük Müzesi” adı altında üç yapı var, Floransa panoramasının vazgeçilmezi Santa Maria del Fiore Katedrali, Giotto Çan Kulesi ve Vaftizhane. Her biri ayrı bir öneme sahip. Vaftizhanenin mozaikleri ve bronz döküm kapılarını görmen gerekiyor, en azından fotoğraflarına bakmalısın. Gelelim can alıcı noktaya. Bir yapı düşün, kubbesi kendisinden meşhur. Bu kubbe işi çok ciddi. En büyük kubbeyi yapıp binaya taşıtabilmek yüzyıllar boyunca bir onur meselesi olmuş. Katedralin kubbesi mimarının adıyla anılıyor: Cupola del Brunelleschi. Aya Sofya’dan biliriz ya da gotik katedrallerden, böyle binaların yanlarına doğru kanat gibi çıkmalar olur, işte onların her biri binanın kubbe ya da çatı ağırlığını yanlara verip yıkılmasını önlemek içindir. Brunelleschi çözüm olarak kubbeyi iki kabuktan oluşturmuş, böylece hafiflemesini sağlamış. İçeride tuğladan bir kabuk, dışarıda rüzgâr ve dış etkenlere karşı koruyan biraz daha ağır bir kabuk. Belki her yeni yılı da böyle karşılamak gerekir, yekpare bir kütle gibi değil de, adım adım ilerlemek. Belki sorulan sorulara da böyle yaklaşmak gerekir, bir anda tüm yanıtları vermeye çabalamak yerine, parça parça cevaplamak.

İçeri girmek için metrelerce kuyrukta beklemen gerekiyor. Floransa her yıl milyonlarca turist çekerek dünyanın en çok gezilen şehirleri arasında en ön sıralarda. Ilıman iklimi ile her mevsim ziyarete uygun diyorlar, kışın nasıl olur bilmem. Kuyruğa girmiş bin bir millet arasında Çin da artık turizmdeki yerini aldı, hatta sağlamlaştırdı. Eskiden yurt dışında alışveriş yaptığınızda gümrük çıkışında ilgili belgelerinizi gösterip vergi iadesi alabilirdiniz, artık zor. Birçok ülkede bu sıralar yüzlerce Çinli tarafından istila ediliyor.

Bina girişine yeni ulaştık, birazdan içeri girip merdivenleri tırmanmaya başlayacağız. Nefes nefese derken, iç kubbedeyiz. Katedralin zemininden bile kocaman görünen fresklere dibinden bakmak kesilen nefesini daha da tutmaya çalışmana neden oluyor. Devasa zebaniler, burnunun dibinde insanları yiyorlar. Cehennemi bir renk cümbüşü. Asıl yolculuk yeni başlıyor, zirveye tırmanacağız. İç ve dış kabuğun arasındaki göksel dehlizlerden ilerliyor, koridorları aşıp yeniden merdivenleri tırmanıyoruz: IŞIK. Masmavi bir gökyüzü. Türkiye’de eski bir şehre yükseklerden bakıp beton arasında sıkışıp kalmış tarihi eserlerin azlığına iç çekeriz, ahhh keşke tarihi dokuyu koruyabilseydik diye. Floransa muhteşem bir halı, farkı yüzyıllardan gelen binlerce yapı iç içe. Aslında insan yapımı bu karmaşa hiç de doğal değil. Belki de etrafı yemyeşil dağlarla çevrili olunca göze daha bir hoş görünüyor.

Sanat ve mimariden hoşlanıyorsan [hoşlanmıyorsan Floransa’da işin ne demiyorum, belki de aşığınla romantik bir film setinde olmak sana yetiyor, varsın öyle olsun] Firenze Card denilen bir kartı satın almanı öneriyorum, ucuz değil ancak tek tek müze giriş biletlerini satın almaktan kat kat ucuza geliyor ve bazı müzelerde Hızlı Geçiş/Fast Track özelliği sağlıyor. Hızlı Geçiş, normalde bir müzeye ya hemen ya da az bekleyerek girebilmek demek, söz konusu Floransa ya da Paris gibi dünya şehirleri olunca hızlı geçiş sıraları bile çok uzun olabiliyor. Bu kartı alınca bir sürü yere tekrar para ödemeden girebileceğimi bildiğim için hiçbir fırsatı kaçırmak istemiyorum. Kubbeden inip, hemen yanındaki Giotto Çan Kulesi’ne tırmanıyorum, zaten vermişim Avroları bari sonuna kadar keyfini süreyim manzaranın.

Sırada kentin kalbi Piazza della Signoria. Saray Pazartesi günleri de açık: Palazzo Vecchio. Mitoloji bilmiyorsan işte 2019, şahane bir fırsat. Bir şey moda olunca insan ister istemez bir süre sonra soğuyor, her yer hikâye anlatma kurslarıyla dolup taşıyor, sosyalleşmek için şahane, ama gerçek bir hikâye dinlemek istiyorsan mitolojiden daha güzel ne olabilir ki! Ya da rehber tutmalısın, yoksa bu duvarlar sana dilsiz. Eski Yunan ve Roma öyküleri fresklerden fışkırıyor. İşte Rönesans.

Zonk, zonk, zonk, tabanlarım isyan ediyor. Öğlen ne atıştırdım hatırlamıyorum bile, akşam güzel bir yemeği hak ettim. Arno Nehri kıyısında modern bir baraka görmüştüm dün gece, kapanmak üzereydi, şimdi açık. Gece olunca nehir bir ayna, bütün şehri geri yansıtıyor. Aynı benim ülkem gibi üç yanı denizlerle çevrili İtalya’da, aynı Ankara gibi bir kara şehri olan Floransa’da deniz ürününün en güzelini yemek. Çıtır çıtır kalamar ve yanında yerel bira.

Sabah doyurucu bir kahvaltı. İstediğimi yiyebilirim, gençlik yıllarımdaki kiloma en yakın olduğum günler, neredeyse damatlığımın içine sığıyorum. Zaten bol bol yürüyeceğiz seninle bugün. Boboli Bahçeleri ve Pitti Sarayını gezeceğiz sabahtan. Medicilerin yeni sarayı, eski sarayları şehrin tarihi merkezinde. İki saray arasından Arno Nehri geçiyor. Artık ne entrikalar çeviriyorlarsa halka görünmeden iki saray arasında gelip gidebilmek için, birkaç kilometrelim bir geçit yaptırıyorlar. Bu geçit Veccio Köprüsünün üzerindeki bir kanaldan geçiyor. Floransa’ya tekrar gelmek için bir sebep daha, zamanlamam geçidi görmeye izin vermiyor.

Boboli Bahçeleri, içinde minik malikaneleri, tepede porselen müzesi, çeşit çeşit bitki türleriyle, nefes alınacak bir cennet. Güneş görmeye gelsinler, pembe derili kuzeyliler sere serpe çimlere uzanmışlar. Saray, sanıldığı gibi mobilyalardan ibaret değil, saray demek tarih demek, tarih demek savaş demek. Altın varaklı mobilyaların kıvrımlarında Fransa ve İtalyan ordularının, piyadeleri koşuştururken süvariler dört nala etrafa saçılıyorlar. Şal desenli, bitki dokulu jakar kumaşlar; kırmızı, mor, mavi, lacivert, yeşil ve sarının en patlak halleri. Kristal Venedik aynaları, Bohemya kristalleri, porselenler, gümüşler. Pırıltının yorgunluğunu atmak için kendimi tekrar bahçeye atıyorum.

Kasap, manav ve derici gibi esnaf; nehre yaydıkları pis atık ve çirkin koku yüzünden daha Mediciler döneminde Veccio Köprüsü’nden kovulmuş. Bugün köprünün üzerinde daha çok kuyumcular ve kaliteli ürünler satan dükkanlar var. Çin malı yok, Çinli var.

Köprüyü geçip önce sağ sonra sol yapınca Uffizi’ye geliyorsun. Bir Louvre olmasa da dünyanın en etkileyici müzelerinden biri, ilk göz ağrım. Buraya sadece ve sadece Botticelli’leri görmek için bile gelinir. Rahatlıkla Türkiye’nin herhangi bir kebapçısında bile rastlayabilirsin Botticelli’nin İlkbahar ya da Venüs’ün Doğuşu tablolarına. Çok ünlüler ve çok büyükler, yüksek tavanlı binanın kocaman duvarlarını kaplıyorlar. Sandro Botticelli, resmetmiyor, tuale roman yazıyor. Koridorlar boyunca sanat, sanat, sanat…

Floransa’da ömür geçer, sanat bitmez. Daha Bargello Ulusal Müzesi var. Dünya tarihinin önemli heykellerini barındıran, sonra az ileride Dante’nin evi. Ve daha neler neler…

Her güzel şeyin bir sonu var. Son durak Michelangelo’nun Davut Heykeli. Floransa Akademisi’nin Sanat Galerisi’nden içeri giriyoruz. Uzun süredir kavuşmayı beklediğin bir dostunla karşılaşmadan hemen önce ne hissediyorsan o.

Geçen sene Floransa’yı ziyaret etmeden önce fikrimi alıp. Dönüşte ıkına sıkıla konuşmaktan çekinen dostlarımın Davut heykeli üzerine yorumları [belki de içten yanıt vermeleri için bu kadar zorlamamalıydım]: Ayyy ne o öyle, kocaman çıplak taştan bir adam heykeli işte!”

Peki sen hangi pencereden bakacaksın 2019 yılına? Baktığında bir taş parçası mı göreceksin, yoksa yüzyılların damıtarak oluşturduğu hümanizmin taç noktası, doğadaki altın oranın şahikası bir dünya şaheseri olarak mı? 2019’u nereden bakmak istersek oradan göreceğiz, 2020 de bundan farklı olmayacak. Demek ki güzellik sadece Floransa’da değil, ona bakan gözlerde. Ne tatlı tatlı gezdik değil mi? Bana yoldaş olduğun için teşekkür ederim. Yeni yılın kutlu olsun.

 

Said Fehmi Ağduk

Çavdarhisar’da Yatıp Aizanoi’da Uyanmak

,

En kısa yolu tercih ederiz, neden? Aslolan güzergâh değil, varılacak yerdir çoğu zaman. Oysa az seçilen ve genelde daha uzun yollar, sürprizin sürüsünü barındırır.

Ankara’dan Çanakkale’ye daha uzun, ara bir yoldan gideceğiz, çünkü:

  • Yol üzerinde yıllardır görmeyi ertelediğim duraklar var.
  • Bir iş halletmem gerekiyor.
  • 29 Ekim’de yollarda olmak güzel.
  • Canım gezmek istiyor.
  • Hepsi

 

Nereden çıktı bu test? Ankara’dan yola çıkıp Sivrihisar’ı geçer geçmez karşımıza, arkasında kocaman harflerle “Dikkat! Yarış Atı” yazan bir araç çıktı. Normalde gözünün önünde bir at canlanması gerekmez mi? Hiç de değil, tek düşündüğüm, lise ve üniversite giriş sınavları; harala gürele içinde geçen gençliğim.

 

Önümüzdeki iki gün içinde yavaşlayacak, kendimizi akışa bırakacağız.

 

Yol boyunca yapmamız gereken tek bir şey var; Dursunbey’de Hayat Evi’nin çatısı için kereste bakmak. Bunun dışında hiçbir araştırma ya da plan yapmadık, kalacak yer ayarlamadık. Ahhh, yolculuk deyince gözüm dönüyor. Her yerde durmak, aynı anda her yerde olmak istiyorum. Sivrihisar’ı görmek kısmet olmadı. Eskişehir’i hiç hakkıyla gezemedim. Kütahya’dan tarih fışkırıyor. Kütahya’da yaşayan dünyaca ünlü çini sanatçısı Mehmet Gürsoy’un atölyesine uğrasak ne güzel olur. Yol üstünde değil ama, bir gün İznik’e gitmek şart. Ahhh… yıllardır Aizanoi antik şehrini görmek istiyorum. Yolumuz Frig Vadisi’nden de geçiyor…

 

O tarihi ve turistik yerleri gösteren kahverengi tabelalar var ya, insanı yolundan saptıran, gözüme çikolatalı pasta gibi görünüyorlar. Hepsini yemek, her yeri karış karış gezmek istiyorum. Öyle bir yola çıkayım ki, güzergahımı sadece kahverengi tabelalar belirlesin, zaman ve para diye bir mefhum olmasın, asla.

 

Şu eşimi de hiç anlamıyorum. “Önümüzdeki iki gün içinde yavaşlayacak, kendimizi akışa bırakacağız.” deyince niye bana inanmaz gözlerle bakıyor ki. Seni duymuyorum sanma, eşimi değil seni kastediyorum seni. Geçen yazıda da taraf tutmuştun. Ardından sosyal medyadan Ebru’nun haklı olduğuna dair paylaşımlar… Dinle öyleyse, yavaşlamak göreceli bir kavramdır, herkesin kendisine has bir ritmi vardır, benimki dokuz sekizlikse suçum ne? Türkiye kadar tarihi ve kültürel zenginliği bol bir ülkede, yüzlerce kahverengi tabelanın yanından vın, vınnn… diye geçip gitmek, sadece bir belki iki tanesine uğrayabilmek ne kadar üzücü haberin var mı?

 

Eskişehir’e vardık. Çiğbörek nerede yenecek? Tren garını arkana al, sola doğru hafifçe yürü, tam karşında Seda Çibörek Mantı. Midenin asla kaynamayacağının garantisini veriyorum. Bir porsiyonda beş tane var, içi kıyma dolu, fiyat da çok uygun. Yanında da ayran, mis… Yola devam.

 

Birazdan Frig Vadisi’nin girişinden geçeceğiz. Karnım tok ama ağzımın suyu akıyor. Ebru’ya şöyle gözümün ucuyla bakıyorum. Hiç oralı olmuyor. Coğrafya gittikçe güzelleşiyor. Kayalar, kayaçlar, dağlar, ağaçlar, orman. Asfalt yol düzgün. Tak at gözlüklerini, belli ki Kütahya’ya kadar sana başka durak yok.

 

Bir yıl önce bayram sonrası, Ayvalık’tan Bursa’ya giden yol İstanbul ve Ankaralılar tarafından istila edildiğinden, bir kaçış olarak saptığımız yol bizi gece on gibi Kütahya’ya getirmişti. Germiyan Sokağı’na uğramış, her yerin kapalı olduğunu görünce hayal kırıklığı içinde yola devam etmiştik. Şimdi tekrar aynı sokaktayız; öğleden sonra, Kent Tarihi Müzesi kapanmak üzere. Hooop daldık içeri. “Vallaha bu kez gezeceğiz. Çıkmam dışarı.” deyince görevli “Elbette, buyurun gezin.” deyip, kapıyı içeriden kilitliyor. Gezdirmekle kalmıyor bir de video çekiyoruz. Kütahyalı Kütahya’yı seviyor, gelenekleriyle gurur duyuyor. Sadece Kütahya değil ki; Gaziantep, Urfa, Mardin, Amasya, Trabzon… Anadolu’da benzer bir ruhun yaşatılmadığı tek bir yer bilmiyorum ki.

 

Oradan çıkıp hemen yandaki binaya girdik. Çocukken çini sevmezdim. Yaşlı kokan evlerde; boyaları taşmış, özensiz yapılmış, kötü sırlanmış toprak kapların kenarlarındaki çapaklar ellerimi keserdi. Yıllar içinde anladım ki pek çok evde rastlanılan benzerleri ile gerçek çinilerin alakası bile yok. Boya ince fırça darbeleriyle pürüzsüz toprak kaplara kirpik kirpik işlenince, çini hayat buluyor ancak.

 

Kapıda bizi bir beyefendi karşıladı, odaları gezmeye başladık. Çini konusunda epey bilgili olduğu aşikâr. Bir an “Acaba?” dedim içimden. Mehmet Gürsoy ile ne karşılaşmış ne de fotoğrafını görmüştüm. “Siz?” diye soracak oldum. “Evet, benim.” dedi, kendinden emin. Eski bir Kütahya konağından, Osmanlı sarayına yolculuk başladı. Haliç desenlerinin arasından geçen yol hayat ağacına, oradan Lale Devri’ne; bir rüyanın içinde ilerledik. Meşhur kırmızıyı kaç yıllık denemeden sonra nasıl bulduğu haklı bir gururla anlattı. Canlı belgesel. Biraz sonra torunu geldi, sohbete katıldı. Hayat Evi’nin ilk çini fayansını alıp, tekrar görüşmek üzere sözleştik.

 

Dememiş miydim “Kendimizi akışa bırakacağız.” diye. Dur daha yeni başladık. Hava henüz kararmadı. Hadi bir de kaleye çıkalım. Mahalle araları yer yer Bursa’yı hatırlatıyor. Veee, zirvede bir dönen restoran. Çocukken Manisa Spil dağına gitmiştik, dönen restoranı ilk defa orada görmüştüm; bozuktu. İsmet ve Sözden amca kolları sıvayıp makine dairesine inmiş tamir etmişlerdi. O yaşlarda mucize gibi bir şey, oturduğun zeminin tamamı hareket halinde. Sandalyeler, masalar, garsonlar, müşterilerin tamamı dönüyor; yarım saat içinde 360 derece panorama emrine amade. İşte onun aynısı, yeniden burada, heyecanlandım. Günün en güzel zamanı alacakaranlığa geçiştir, hele bir de yüksek bir yerdeysen, şehrin hem gündüz hem gecesini yaşarsın. Ekim sonu olmasına karşın hava ılık, yuvarlak yapıyı çepeçevre saran balkona çıkıp manzaraya karşı çaylarımızı yudumladık. Bir yandan da karnımız acıkmaya başladı.

 

Akşam yemeği Germiyan Konağı’nda yenilecek. Sıkıcık çorbası ile başladık. Sonra ortaya azar azar mantı, tirit, cimcik ve saç kavurması geldi. Her şey mi lezzetli olur? Bahçede kına gecesi, bangır bangır:

Öyle diyon böyle diyon,
Derdin nedir söylemiyon.
Zambara mı zumbara mı,
Sende mi oldun Ankaralı?

“Buyurun gelin, konuğumuz olun.” diyorlar, yorulduk tabii, bize müsaade. Yıllarca bozkırda yaşamanın etkileri bünyeye işlemiş, hafif hafif omuz kırarak, arabamıza doğru yollanıyoruz. İnsanın içi kaynıyor.

 

Gün içinde yaptığım tek bir telefon görüşmesi sonucunda, Çavdarhisar’da kalmaya karar verdik, kırk beş dakikalık yolumuz var. Hiç tanımadığın bir yere gece yarısı varmanın uyandırdığı merak; hele burası doğanın içindeyse, ekstra heyecan. Karanlığı sokak lambaları biraz aralıyor. Belli ki ana caddesinden geçiyoruz, geniş ve tozlu. İlerideki tabela sağa dön diyor. Kıvrıla kıvrıla ilerleyip, ayın aydınlattığı yıkık minarenin önünde duruyoruz.

Arabadan çıkıp etrafı kolaçan ettim. Ortalıkta tek Allah’ın kulu yok. Uzakta köpekler havlıyor. Antik sütunlu yolun sonunda, tahta bir avlu kapısı. Yaklaşınca “Çavdarhisar Evi” yazısı görülüyor. Siyah beyaz bir film: “Tak, tak, tak…” Devasa kapıyı yaşlı kâhya Sebastian açıyor, uzun boylu, hafif kambur. Tok ve ürkütücü ses tonuyla içeri buyur ediyor. Şaka şaka, genç bir delikanlı açıyor kapıyı, geç bir saat olmasına karşın, güler yüzlü ve sımsıcak bir karşılama. Sinan aslında arkeolog. Eşyalarımızı taşımamızı yardım ediyor. Elektrikli soba odamızı anında ısıtıyor. Veee… beklenen an: “Biraz etrafı gezmek ister misiniz?”

 

Yıllar önce Hierapolis antik şehrinin sınırları içinde, termal havuzları olan bir otelde kalmış, gece çıkıp ay ışığı altında dolaşmıştık. Böyle bir deneyimi tekrar yaşayabileceğim aklımın ucundan bile geçmezdi. Teklifin üzerine “Elbette.” diye atlarken, Ebru dinlenmeyi tercih etti. Sinan ile birlikte köyün içinden, tapınağa, oradan stadyum ve tiyatroya kadar yavaş yavaş yürüdük. İşte “kendini akışa bırakmak”, hayatın doğallığıyla getirdiklerine izin vermek. Yolumuzu Selene aydınlatıyor.

 

Sabah horozlarla birlikte uyandık. Şehirde köy kahvaltısı dedikleri şeyin burada yediklerimizle alakası olmadığını söylememe gerek yok. Köy yumurtası, köy reçeli, köy ekmeği, köy sütü, köy kaymağı, köy peyniri bir de nar ekşili şeftali… Bahçede mis gibi bir hava, kahvaltının gerçek hali.

Birazdan rehberimiz Hüseyin Bey geliyor. Çayımızı yudumlarken “Ne kadar sürer gezmek?” diye soruyorum. “Size bağlı ama aslında bütün gün sürüyor.” Planlı gelmedik ki, daha yolumuz var. Onun üzerine “E hadi başlayalım bakalım, bakarız” diyor.

Aizanoi’un ortasından dere geçiyor, üzerinde dört tane antik köprü var, bunlardan bir tanesi restore ediliyor. İlkinin yanından geçip ilerliyoruz. Sağımızda bütçesi onaylanmış restore edilmeyi bekleyen eski köy evleri, solumuzda boylu boyunca antik bir duvar. Osmanoğulları’nın Batı Anadolu’ya yerleşmesi sırasında Çavdar Tatarları Aizanoi bölgesine yerleşerek burayı üs olarak kullanmışlar. İlçenin Çavdarhisar adını bu boydan aldığı biliniyor. Çavdarhisar Belediyesi’nin web sitesinde konuya ilişkin birçok bilgi bulabilirsin. Duvar bitiminden sola dönünce, dün gecenin mistik tapınağının, güneşin altında vakur bir şekilde dikildiğine tanık oluyorsun. Dünyanın en iyi korunmuş Zeus Tapınağı, yoldan hafif bir eğimle yukarı doğru yükselen tepeciğin üzerine oturtulmuş. Yaklaştıkça ihtişamı artıyor. Sütunların altında minicik kalıyorsun. Bir kısmı yıkılmış olmasına karşın ayakta olan kısımları çok iyi korunmuş, bütününe ilişkin çok iyi fikir veriyor. Hemen ileride demir parmaklıklar, belli ki yasak bölge. “Ah kim bilir neleri göremeyeceğiz!” diye dışımdan geçirirken Hüseyin Bey “Yooo, göreceksiniz.” diyor. Bizim için mi açacak acaba, diye düşünüyorum, ne de olsa görevli kendisi, yetkisini bizim için kullanır belki. Öğrenilmiş çaresizlik benimkisi. Demir parmaklıkların sonundaki zaten kapı sonuna kadar açıkmış. Aşağıya doğru uzanan demir merdivenlerden iniyoruz. Zindan mı? Değil; tapınak odası mı, değil! Tapınağın zemin alanının neredeyse tamamını kaplayan büyüklükte tek bir sütun ile bile desteklenmeyen tonoz tavanlı yekpare salon. Tapınağın altında sanki bir tapınak daha. Dünyada eşi benzeri yok. Zamanında sadece din adamlarının girebildiği bu alanda kentin hazine ve arşivinin saklandığı düşünülüyor.

Sağa sola mezar taşları yerleştirmişler, Bunlardan birinin dibinde, normalde soğuk havalarda saklanan, beklenmedik bir konuk ile karşılaşıyoruz… O da bizim için aynı şeyi düşünüyor olmalı. Her şeyin yavrusu güzel de, bir de yüzümüzü yüzümüze tıslamasa. Kıvrıla kıvrıla bir deliğe saklanıyor.

Aizanoi’un diğer bir ilki de birbirine yaslanmış stadyum-tiyatro ikilisi. Dünyada yine benzeri yok. İki saat çoktan geçmiş bile. Hamam ve mozaiklerini görecek vaktimiz kalmadı. Restore edilen köprünün üzerinden geçerken, altımızda akan derenin berrak sularından avaz avaz kazlar havalanıyor. Köprü, o zamanlarda denizlere açılmış bir tüccar tarafından finanse edildiği için, denize ilişkin mermer rölyeflerle süslenmiş. Tekrar köyün içine giriyoruz. Köy ve antik şehrin iç içe olduğu antik şehirlerden bir başkası aklıma geliyor, Ara Güler’in keşfine ön ayaklık ettiği Afrodisias. Köy artık Afrodisias’tan kopmuş durumda, böyle bir deneyim yaşamak istiyorsan belki de elini çabuk tutmalısın Aizanoi’a gelerek.

En sonunda Aizanoi’un üçüncü alametifarikasına geliyoruz. Borsa binası, elbette dünyanın ilk borsası. Keşfi çok ilginç. 1970 Gediz depreminde cami yıkılınca yerine yeni cami yapmak için temel kazmaya başlıyorlar, bakıyorlar ki altında kocaman mermer bloklardan oluşan başka bir yapı. O zaman da enflasyon varmış, Roma, fiyatları her yerde sabit tutabilmek için imparatorluğun dört bucağına fermanlar yolluyor. Yuvarlak borsa binasının dış duvarlarına her şeyin ücreti kazınmış. 16-40 yaşlarında bir erkek kölenin iki eşeğin ücretine, aynı şekilde üç erkek kölenin bir atın fiyatına eşdeğer olduğu belirtilmiştir. İnsan ve hayvan hakları mücadelesini dumur eden bir sahne.

Buraya tekrar tekrar gelmek istiyorsun. Hele tam giderayak biraz daha ileride dünyanın ilk Kybele sunaklarından biri olduğunu öğrenince. Kaldı ki, Kütahya’da görülecek bir sürü Osmanlı eserini geride bırakmış olmanın acısı daha dinmemişken.

DURSUNBEY’DEN SONSUZ ŞÜKÜR

Geçen haftaki yazımda belirtmiştim, her haftanın yol yazısının sonuna Hayat Evi’ndeki gelişmelere ilişkin bir bölüm ekleyeceğim diye. Ev inşa ederken en önemli konulardan birisi de kullanılacak malzemeleri tanımak ve nereden temin edileceğini belirlemek. “Hem hesaplı hem de kaliteli olacak.” mottosu bakalım bizi daha nerelere sürükleyecek. Çatıda kullanılacak ahşabın peşine düşüyoruz, yolumuz bizi Çavdarhisar’dan iki buçuk saat ilerideki Dursunbey’e çıkarıyor.

Yüksel, babadan keresteci, dürüst ve ağaçtan anlıyor. Amacı satmak değil, anlatmak. On beş dakikada bir tekrarladığı “sonsuz şükür” lafını içselleştirdiği aşikâr.

  • Herkes, mümkünse evinize yakın bir bölgeden gelen ahşabı kullanın diyor, doğru mu?”
  • Ahşap o iklime alışkın olduğu için uyumu kolay oluyor. Doğru tabii.

Türkiye’de her yerde orman yok, olanların da ağacının kalitesi farklı farklı. Hayat Evi’nin çatısı açık olacak, yani tahtaları evin içinden görünecek, bu yüzden ahşabına özen gösteriyoruz. Ağacın budakları azaldıkça görünümü pürüzsüzleşiyor, fiyatı da artıyor. Evin yapımı dövizdeki artışa denk geldiği için, sohbet sık sık ekonomiye geliyor.

  • Burası Dursunbey, orman bizim, ağaç bizim.
  • Abi; kesimi, taşınması, mazotu, şusu busu, birçok şey dışa bağımlı.

Atölyeyi gezdiriyor. Arka tarafta hızarın başında bir kadın çalışıyor, “Helal olsun, sırf bunun için bile buradan alışveriş yapılır.” diye içimden geçiriyorum.

  • Yüksel, nasıl koruyacağız ağacı, böceklenmeden söz ediyorlar.
  • Abi, emprenye yapacaksınız.
  • O ne?
  • Büyük fırınlar var, ağaçları içine yerleştirip özel bir kimyasalı emdiriyoruz.

Karnımız acıktı.

  • Abi benim konuğumsunuz, birlikte Suçıktı’ya gideceğiz.
  • Ne yiyeceğiz?
  • Her şey var abi.

Güveçte, tereyağında pişirilmiş ve en önemlisi kılçıkları çıkarılmış enfes bir alabalık yedikten sonra bizi yolcu ediyor. Fiyat teklifi arkamızdan gelecek. Ancak bir hafta sonra elimize ulaşan teklife “Sonsuz şükür.” deyip başka seçenekler aramak zorunda kalacağımızı henüz bilmiyoruz.

Dursunbey’den Ezine üç buçuk saat. Sohbet yer yer “Atıldık bir maceraya da, bu evi bitirebilecek miyiz acaba?” endişeleriyle grileşiyor. Kepsut, Balıkesir, Havran derken yolumuz Edremit’e yani denize çıkıyor. Ahhh o deniz, yanıltıcı, kandırıkçı deniz. İnsanı nasıl da rahatlatıyor. Akçay, Adatepe, Ayvacık derken, bir de bakmışsın ev bitmiş. Hayaller hayaller…

Gerek yol gerek Hayat Evi’ne ilişkin diğer yazılarım ve fotoğraflarımı görmek için blog sayfamı www.memurcocugu.com ziyaret edebilir, Instagram, Facebook ve Twitter’dan @memurcocugu1972 hesaplarımı takip edebilirsin.

 

Said Fehmi Ağduk

www.http://cavdarhisar.bel.tr/

Kız Sen Afrika’nın Neresindensin?

,

Çok eski bir yol hikayesi anlatacağım bugün sana; epey uzun bir yolculuğun ilk kısa hikayesi. Sana; bir ev, üç kıta ve beş neslin hikayesini anlatacağım. Yolların, evlerin, köylerin, şehirlerin, ailelerin hikayelerini anlatacağım. Hepsi hakiki, çoğu ilk ağızdan. Bugünkü hariç; çünkü kadim zamanları, bilim dışında kimse hatırlamaz.

44 yaşımda, “Hayatım nereye gidiyor?” diye kendi kendime sorup, “Bu yıl benim dört dörtlük yaşantımın başlangıcı olsun!” diye düşündüğüm sırada; dostlarım da doğum günümde bana ne hediye alacaklarına karar veriyorlarmış: “Hayatım nereye gidiyor?” değil, “Hayatım nereden geliyor?” sorusunun yanıtını içeren bir hediye.

Çocukluğumuzda yurt dışından gelen en özel şeylerden biri de National Geographic Society’nin dergisiydi. İlk karşılaşmamızı hatırlıyorum. Capcanlı fotoğraflar, pırıl pırıl bir kâğıt ve adeta bütün evreni içine alan sapsarı bir çerçeve. Okuyamasak da resimlerine bakardık, dünya gözümüz kocaman açılırdı.

Afili bir kutu geldi kargo ile. Üzerinde National Geographic Society’nin tanıdık logosu. İçinden bir kit çıktı, kulak çubuğu gibi bir şeyler. Yanaklarının içine sürüyor, küçük iki tüpe yerleştiriyor, gelen adrese gerisin geri yolluyorsun.

Sabırla beklenen sonuç, ağustos böceklerinin çığlık çığlığa öttüğü sıcak bir yaz günü, öğlene doğru posta kutuma düştü. Ne heyecan.

“Sevgili Dost,

DNA sonuçlarınız hazır!

DNA örneğinizin sonuçları uzak atalarınız hakkında bilgiler ortaya koyuyor; Afrika’dan ne zaman ve nasıl hareket ettiler, binlerce yıl süren göçlerinde kimlerle etkileştiler. Umarız insanlık hikayesinin size ait bölümünü keşfetmekten keyif alırsınız.

Katılımınız için tekrar teşekkür ederiz.

Genographic Proje Takımı”

Günün sonunda hepimiz Afrikalıyız da, “Kız sen İstanbul’un neresindensin?” misali, acaba Afrika’nın neresindeniz, annem nereli, babam nereli? Sonra, nerelerden geçe geçe gelmişler Anadolu’ya. Anne tarafım mı, baba tarafım mı daha gezenti? Ciddi sorular bunlar. Bir süre önce soy ağaçlarımız açıklanıyor haberleri ile çalkalanmamış mıydı ortalık, sonra birkaç kuşaktan öteye gitmeyen bilgiler açıklanınca [ki zaten hepimiz o kadarını biliyorduk] hevesimiz kursağımızda kalmamış mıydı? Büyük büyük annemin adı Mimi, büyük büyük babamın adı Hoho gibi sosyal medya paylaşımlarından öteye gidememişti durum. Oysa Genographic Projesi ciddi bir iş.

Duymuşsundur, insan olarak türümüzün kökeni Afrika’ya dayanıyor. Afrika’da evrimleşmiş, gezegenimizde en uzun zamanı Afrika’da geçirmişiz. Afrika’dan çıkıp dünyanın her yanına yayılma yolculuğumuz her birimizin DNA’sında kayıtlıymış. Biz soy ağacımızı bilmiyor olabiliriz ama tüm geçmişimiz bir film şeridi gibi DNA’mızda kayıtlı. Genographic Projesi işte bunu okumaya ve insanlık olarak ortak tarihimizi ortaya koymaya çalışıyor.

Atalarımız Afrika’da yaşamaya başladıklarında, başka bir insansı olan Neandertaller zaten Avrupa’da yaşıyorlarmış. Afrika’dan Asya ve Avrupa’ya geçen atalarımız uslu durmamış, Neandertal kuzenlerimizle işi pişirmiş ama çok da fazla değil. Sonuç, en fazla yüzde beş olmak üzere hepimizde ortalama yüzde iki buçuk Neandertallik var. National Geographic’e göre bende sadece yüzde bir oranında Neandertallik varmış. “Atalarımı ne Neandertaller istemiş de bizimkiler vermemiş.” diyerek bu bilimsel veriyi eziyoruz.

Genographic Projesi, anne ve baba tarafını ayrı ayrı inceliyor, hangi yollardan geçtiklerini ortaya koyuyor. Annemin ailesini babamınkinden daha gezenti sanırdım, öyle değilmiş.

Saç önemlidir, bütün filmlerde genetik testler saç üzerinden yapılır, gerçi bu projede öyle değil ama yine de saçtan bahsetmeden geçemeyeceğim. Hani masallarda “sarı saçları beline kadar uzanan” diye tanımlarlar ya; işte o benim anneannemdi. Basma elbise giyer yine de prenses gibi görünürdü. Genlerinden mi? Belli ki değil! Kendisinin aksine kısa boylu, ağzının kenarından sigarası eksik olmayan, sözünü esirgemeyen, hayatın tam göbeğinde yaşayan bir annesi vardı: Hediye Büyükanne. Anneannemle annesinin ortak yanı gezmeyi çok sevmeleriydi. Hediye Büyükanne bir yere gidileceği zaman hop diye arabanın ön koltuğuna kurulur, sigarasını tüttüre tüttüre, etrafı izleye izleye yolun keyfini sürerdi. Yine günlerden bir gün, misafirlikten dönüşte yorgun hissettiğini söylüyor, rivayet bu ya, arka koltuğa oturuyor. Eve vardıklarında, “Anne geldik, hadi kalk.” diyorlar. Bedeni yerinden kalkamıyor. Ruhu çoktan yeni yolculuklara çıkmış bile.

Anneannemle ilgili anı de şöyle. 60’lı yıllarda İzmir-Antakya arası, uzun bir yolculuk. Seyahat bitip de ayaklarının tozuyla Karşıyaka’ya döndüklerinde anneannem ne derse beğenirsin: “Feeemiii [dedeme Fehmi diyemezdi] eve girmeden şöyle Kordelyo’da bir tur atsak ya arabayla.” İşte o tur bundan tam 180,000 yıl önce başlamış. Sadece anneannem değil, bugün hayatta olan bütün kadınların doğrudan ana tarafından ataları Doğu Afrika’da dünyaya gelmiş. Medya, kadın atamıza “Mitokondriyal Havva” adını takmış. Havva’dan L0 ve L1’2’3’4’5’6 olmak üzere iki ana soy geliyormuş. L3, 72,000 yıl önce bir mutasyon sonucu bu ikinci soydan ortaya çıkmış. Afrika Kıtası’nın dışına çıkan ilk kadın L3 grubuna mensupmuş. N alt grubu kuzeye doğru ilerlemiş. Konuyu uzatmayacağım, dediğim o ki; Sahara çölünün kum fırtınalarından kaçan bu grup, daha güvenli bir ortam ve su kaynakları sunan Nil havzasını takip ederek, Sina Yarımadası üzerinden Ortadoğu’ya ulaşmış. Akdeniz ve Batı Asya’da yaşamaya başlamışlar. İşte tam 60,000 yıl önce Neandertaller ile karşılaşan grup bunlar. Sonuç, kuzeye giden N alt grubu Türkiye, Doğu Akdeniz, Orta Asya, Pakistan İndus Vadisi, Hindistan, Kafkaslar, Güneydoğu Avrupa ve Balkanlar’a yayılıyorlar. Bugün Avrupa’nın genelinde en sık rastlanan grup N grubu.

Gelelim baba tarafıma. Tek uzun ve acılı yolculuklarının Balkanlar’dan Anadolu’ya yaptıkları zorunlu göç olduğunu sanıyorduk; oysa ne gezmişler ne gezmişler. Bugün yeryüzünde yaşayan erkeklerin yüzde 99,9’u gibi 100,000 yıl önce Afrika’da dünyaya gelmişler. Adem’in Y kromozomunun P305 grubuna mensuplar. 80,000 yıl önce kimisi Afrika’da kalırken, kimisi Ortadoğu ve Hindistan’a hareket etmiş. Bazıları Amerika bazıları da Avrupa’ya yerleşmiş. Babamgiller 70,000 yıl önce Etiyopya, Kenya, ve Tanzanya civarında yaşarken Afrika’ya göçmeye karar veren ilk gruba mensup. 60,000 yıl önce Arap Yarımadası’na geçen atalarım hızlıca dünyaya yayılmışlar. Güneydoğu Asya’ya kadar ulaşmışlar, hatta bir kısmı 50,000 önce Avustralya’ya yerleşen Aborijinler’in ataları olmuş. Bizimkiler Anadolu, Karadeniz ve Hazar Denizi civarında kalmışlar büyük olasılıkla. 20,000 yıl önce de Balkanlar üzerinden tüm Avrupa’ya yayılmışlar.

On binlerce yıl geçmiş, babam annemi Urla’da bir piknik alanında görmüş beğenmiş. Bu olayın Afrika’nın geniş savanalarında gerçekleşmemiş olması için bir engel var mı? Bence yok. Uzaktan akrabalarımız şu anda Arap Yarımadası, Kafkaslar ya da Balkanlar’da bir yerlerde, belki Hindistan ya da Amerika kıtalarından birinde yaşamlarını sürdürmeye devam ediyorlar. Onlar senin de ataların biliyorsun değil mi?

Ella Fitzgerald’ın bir şarkısı var:

Kuşlar yapıyor, arılar da,

Hatta eğitimli pireler bile

Hadi biz de yapalım, aşık olalım.

Şarkı, farlı milletlerden insanların birbirine aşık olması ile devam ediyor.

Uzun lafın kısası “Hepimiz kardeşiz!” sulandırılmış bir söylem olmanın ötesinde bilimsel bir gerçek. Yüz binlerce yıldır aynı yolun yolcusuyuz. Günün sonunda varacağımız yer belli. Bilmem ki neyi paylaşamıyoruz?

Not: Bugün seninle “Hayat Evi” adlı yazı dizimin ilk yazısını paylaştım. İnsanlar olarak yüzyıllardır epey yol katettik. Günün sonunda daima bir yere yerleşip huzur bulmak istedik. Hepimizin kalbinde bir ev sahibi olmak vardır, memur çocuğunun da. “Hayat Evi” işte o ev, yolun sonunda gelinen nokta.

Bu yazıya ilişkin bütün fotoğrafları görmek için blog sayfam Memur Çocuğu’nu ziyaret edebilir, Instagram, Facebook ve Twitter’dan @memurcocugu1972 hesaplarımı takip edebilirsin.

 

Said Fehmi Ağduk