Arka Ev’de Tıkılıp Kalmak

,

Şimdiye kadar kimseye açamadığım her şeyimi sana açabilmeyi umuyorum.

Umarım sen benim için büyük bir huzur ve destek kaynağı olursun.

Anne Frank

12 Haziran 1942

Öğretmenim canım benim canım benim

Seni ben pek çok pek çok severim.

Sen bir ana, sen bir baba,

Her şey oldun artık bana.

 

Ne olur, hiç kimse kendisinden başka bir şey olmasın bu aralar! Herkes kendi olsun. Öğretmenler öğretmen; ana babalar, ana baba olarak kalsın. Çocuklar okullarına gitsin, velileri iş yerlerinde çalışsın, hayat normale dönsün. Ama bu o öyle bir normal olsun ki, eski normale hiç benzemesin.

Acaba yukarıdaki şarkı hala okullarda öğretiliyor mu? Şayet öğretilmiyorsa ve sen bu şarkıyı biliyorsan, büyük olasılıkla Koronavirüs’e karşı riskli yaş grubundasın. Hele bir de çoğumuz gibi işini evden yapmaya başladıysan, yüksek olasılıkla evde çocuklarınla kafayı yemek üzeresin. Çocukların eğer ergense sana benden artı puan. Çocukların alfa kuşağındansa bonusların artıyor. Kısacası Allah kolaylık versin.

Çocuğu nereme sokacağım, okulları tatil ederlerken bir de bunu söyleselerdi!

Diye, sokakta bağıra bağıra cep telefonuyla konuşuyor kadın, elinde alışveriş poşetleri, sinirli sinirli ilerlemeye çabalıyor. Belli ki iş yeri çalışmaya devam etmesini istiyor. Çalışan bir ebeveyn olarak evde çocuğunla kalsan ayrı, işe gidip çocuğunu bırakacak yer bulamasan ayrı sorun. Büyükanne, büyükbabalara da bırakamıyorsun artık. Eve tıkılıp kalmak bu olsa gerek sanıyorsun. Yanılıyorsun!

Photo from https://www.annefrank.org/en/

Bugün seninle Hollanda’ya gidiyoruz, 78 yıl öncesine, 1942 yılına; İkinci Dünya Savaşı’nın tam ortasına.

Amsterdam’a ilk 1995 yılında gittim, sonra dört beş defa daha. Her seferinde erteledim. Bir türlü hazır hissetmedim kendimi Anne ile buluşmaya. Neyle karşılaşacağımı gayet iyi biliyormuş gibi! İki yıl boyunca bir evde mahkûm hayatı sürmek, hayır mahkûm hayatından daha da öte; fark edilmemek için çıtını bile çıkarmadan, ertesi gün hayata gözerini açıp açamayacağından sürekli endişe duyarak yaşamak. Azap…

Hava bildiğin buz; gibisi yok. Rüzgâr tüm kanalları dört dönmüş, emdiği nemi üzerimize üflüyor. Ne deri eldiven ne yün bere beş para etmiyor. Arka Ev, Amsterdam’ın en popüler ve merkezi yerlerinden De 9 Straatjes yani 9 Sokak bölgesinde yer alıyor. Sanki o korkunç olaylar burada yaşanmamış. Şık butiklerin vitrinleri ışıl ışıl. Zenginlik göz kamaştırıyor.

Frank ailesi zamanında hayli zenginmiş, şimdi orta halliden halliceler. Baba Otto, olayların sarpa saracağını hissedince işini ve ailesini Frankfurt’tan Amsterdam’a taşımaya karar veriyor 1933 yılında. Başta akıllıca görünen karar kısa zamanda boşa çıkıyor. Kötülükten yeterince uzağa gidemediklerini anladıklarında iş işten geçmiş oluyor.

Anne Frank Müzesi’nden

Otto Frank, reçeli yoğunlaştırmak için kullanılan pektin ve baharat işinde. Bugün “Anne Frank’ın Evi” ya da “Arka Ev” diye bilinen ev; işte tam bu iş yerine arkadan küçük bir kapı ile bağlı. Başka evlerin arasına sıkışıp kaldığı için bütün gözlerden uzak kalmış ek bir ev, Arka Ev.

8 Temmuz 1942, Çarşamba

Sevgili Kitty,

Pazar sabahından şimdiye yıllar geçmiş gibi. Çok şey yaşandı…Evet, yaşıyorum ama nerede ve nasıl diye sorma… Saat üçte…verandada tembel tembel uzanmış kitap okuyordum. Biraz sonra Margot tedirgin bir halde mutfak kapısında belirdi.

“Babama SS’lerden bir bildiri geldi.” dedi fısıldayarak…

Gelen çağrı Anne’ın kendisinden üç yaş büyük ablası Margot için. Aylardır hazırladıkları Arka Ev’e beklenenden daha erken sığınmak durumundalar.

Yatağımdaki son gecem olduğunu bilmeme karşın başımı yastığı koyar koymaz uyuyakaldım…Geceyi bir buzdolabında geçirecekmişiz gibi kalın giyindik, amacımız biraz daha fazla kıyafeti yanımıza alabilmekti. Bizim durumumuzdaki hiçbir Yahudi elinde kıyafetlerle dolu olan bir valizle evden dışarı çıkmayı göze alamazdı. Üzerime iki gömlek, üç pantolon ve bir elbise, bunlara ek olarak da etek, manto, yazlık mont, iki çift çorap, kalın ayakkabı, bere, şal ve daha bir sürü şey giymiştim…

Saat yedi buçukta…kapıyı arkamızdan kapattık; vedalaşmam gereken tek kişi küçük kedim Moortje idi.

Anne hatıra defterinin ilerleyen sayfalarında geriye bırakmak zorunda kaldığı Mootje’ye olan özleminden söz edecek.

Toplanmamış yataklar, masada kahvaltı atıkları ve kedi için mutfağa bırakılmış yarım kilo et… Tüm bunlar bizim alelacele gittiğimiz izlenimini veriyordu. Ancak “izlenimler” umurumuzda bile değildi. Sadece gitmek istiyorduk… Uzaklaşmak ve güvenle gideceğimiz yere varmak… O kadar.

Dünyanın gözü önünde; Yahudiler, LGBT topluluğu, çingeneler, engelliler ve toplumun türlü türlü dışlanmış bütün kesimleri toplama kamplarında açlık, kötü muamele, ağır işçilik ve bulaşıcı hastalıklar yüzünden katlolurken, Frank ailesi tek çözümü kendi kendilerini eve kapamakta buldu.

Bugün, gezegen olarak topyekûn tarihte benzeri görülmemiş bir karantina döneminden geçiyor. Çoğumuz şu ya da bu şekilde tam ya da kısmi karantina hayatları sürüyor, hepimiz bir nevi Arka Evde yaşıyoruz. Gerçi karşılaştırmaya bile utanıyorum, bizimki Anne’ın hayatına ancak teğet geçebilir.

Prinsengracht (Prens Kanalı) 263 numaralı eve yaklaşamıyorum, ayaklarım geri geri gidiyor. Oyalanıyorum. Oysa bugün müze olarak işlev gören Anne Frank’ın evini sadece online bilet alarak belirli saat aralıklarında ziyaret edebiliyorsun ve zamanını geçirirsem zar zor bulduğum biletim yanacak.

Prinsengracht 467. Dört kanatlı, açılabilir, üst kısımları camlı, alelade bir dükkâna ait olabilecek sıradan kapılar. İçeriden hafif bir ışık sızıyor. Nasıl yer ki burası? Yüzümü cama yapıştırıyorum; aynalar, yüzlercesi. Altın varak çerçeveli antika aynalar. Jean-Christophe Grangé’nin romanlarından uyarlanmış bir filme set olabilecek gizemli, loş, hafiften ürkütücü bir mekân. Acaba içeri girsem mi? Yasak olmasın?

Dar, epey uzun depo dükkân. Her iki tarafta, sıra sıra işkence zincirlerine asılmış aynalar. Etrafta kimsecikler yok. Solda tahta cam bölmenin arkasında masalarında çalışan bir adam ve bir kadın. Puslu camların ardından beni görmüyorlar, görmelerini zaten istemiyorum. Yalnız kalmak, tanınmamak, hatta saklanmak için ideal. Tavandan bir salıncak sarkıyor. İş gittikçe garipleşiyor, birazdan bir çocuğun ruhu “babaaa…” diye seslenecek adeta. Dükkânın ortasına markasını bilmediğim siyah lüks bir araba park etmiş. Kimselere görünmeden kaçıp kurtulsam mı? Bir anda, beyaz iş önlüğüyle sarışın uzun boylu, soluk benizli bir kadın beliriyor karşımda, sert ve sakin bir tonla orada olmamamı ima eder tarzda “Burada ne arıyorsunuz?” demesini bekliyorum. Aynalar galerisinde karşılaştığım bu kadın acaba gerçek mi? Ya ben? Karşılıklı iki aynanın sonsuzluğunda kaybolmuş, kendi içimde bir yerlere bakıyorum.

Hollandaca bir şeyler söylüyor. Ses tonu gayet sevecen. Anlamadığımı anlayınca İngilizce konuşuyor. Anouk Beerents’in Antika Aynalar Dükkânı’ndayım. Ortalıktaki sisler kayboluyor. İki üç yüzyıllık Fransız ve İtalyan, altın ve gümüş varaklı aynaların sonsuzluğunda sohbete başlıyoruz. Antika aynaları olduğu gibi koruyup çerçevelerini restore ediyorlar. İzlemeye koyuluyorum. O kadar rahatlatıcı ki, el ustalığı isteyen işler daima ilgimi çekmiştir.

O-YA-LA-NI-YO-RUM!

Prinsengracht 263 numaraya ulaşmak için tam 102 bina ileriye yürümem gerekiyor. Ne bulmayı umuyorum orada; ergen bir kızın, toplama kampına gönderilmeden önce, 13 yaşından 15 yaşına dek hayatının son iki yılını kaybettiği bu Arka Ev’de? Amsterdam’da ziyaret edilebilecek bin yer varken. Bir yere gitmeyi bu kadar istemezken, gitmeyi takıntı haline getirmek.

Ayaklarımı sürüye sürüye vardım.

11 Temmuz 1942, Cumartesi

Babam, annem ve Margot hala on beş dakikada bir çalan ve saatin kaç olduğunu bildiren çanın sesine alışamadılar. Ben alıştım, hatta kısa bir süre içinde hoşlanmaya başladım. Bu ses özellikle geceleri güven verici geliyor. Sanırım böyle saklanmanın bana neler hissettirdiğini bilmek istersin. Sana sadece bunu henüz benim de bilmediğimi söyleyebilirim. Burada kendimi asla evimdeymiş gibi hissetmeyeceğime inanıyorum. Sadece kendimi uzun bir tatil yaptığım, kendine özgü bir pansiyonda gibi hissediyorum… Arka ev biraz nemli ve çarpık olmasına rağmen ideal bir gizlenme yeri. Bütün Amsterdam’da, hatta belki tüm Hollanda’da daha iyi düzenlenmiş bir yer yoktur.

Sol taraftaki bina Otto Frank’ın iş yeri sağ taraftaki bina Arka Ev. Evin sadece ikinci, üçüncü katı ile tavan arasını kullanabiliyorlar.

Aslında var. Hollanda, Yahudilerin benzer acılar yaşadığı Fransa ve Belçika arasında en fazla kayıp veren ülke. 140,000 Yahudi’nin 104,000’i yani %75’i Nazilerin soykırımına uğruyor. Saklanmaya çalışan 30,000 kişiden 2,000’i kaçmaya çalışıyor. Saklanan 28,000 kişinin 12,000’i yakalanıyor. Sadece Hollanda’da 16,000 tane daha Annelies Marie Frank var. Çoğu yeri işgal edilmiş Avrupa’nın diğer köşelerindeki Arka Evleri, oralardaki hayatları sen hayal eyle.

Tarih bizi sosyal medyada paylaşılan, marketlerde paylaşılamayan tuvalet kâğıdı savaşlarıyla anacak. Batı dünyası raflarda zerresini bırakmamış. Neyse ki biz hala tam gelişemiş ülkeler arasındayız da baklagiller seviyesinde ilerliyoruz, 1940lardaki Hollanda’dan farkımız yok.

9 Kasım 1942, Pazartesi

Arka Ev’in ruhunu anlatabilmek için sana nasıl gıda maddesi temin ettiğimizden de söz etmeliyim… Gıda maddesi karneleri illegal yollardan alınıyor… Evde bulunan yüz konserve kutusunun dışında, … dayanıklı bir tüketim maddesi olduğu için 135 kilogram bakliyat satın aldık… Bu kışlık erzakı, saklayabileceğimiz en iyi yer olan tavan arasına çıkarmalıydık. Peter’i bu işle görevlendirdik. Altı çuvalın beşi, kazasız belasız yukarı çıkabildi. Peter tam altıncı çuvalı sırtlanmıştı ki çuvalın alt dikişi patladı ve kahverengi fasulyelerden oluşan bir yağmur merdivenlere yağmaya başladı… kâbus gibi bir gürültü koptu. Peter önce çok korktu, sonra da beni aşağıda, merdiven başında, fasulye adasının ortasında ayak bileklerime kadar gömülmüş olarak görünce kahkahalarla gülmeye başladı.

Namıdiğer kiliseye sonunda ulaştım, hemen yanında Amsterdam Pancake’çisi onun yanında da önünde insan gruplarının bekleştiği modern bir yapı. Hani nerede Anne’ın evi? İşte bu modern yapının arkasında gizli. Soğuk iliklerime işledi, şimdi donuma yapacağım. Müze değil, sanki konsolosluk girişi. Güvenlik had safhada, saatinden önce kimseyi içeriye almıyorlar. Yine de şansımı denemeliyim. Sıkışmışlığım jest ve mimiklerime yansımış olmalı. Güvenlik görevlisinin kafasını hafif ve hızlı bir hareketle sağ yana eğmesi “Hadi hemen yap da çık.” anlamına geliyor besbelli. Bildiğin modern bir müze, tuvaleti de öyle. Eski evden eser yok, arkada gizleniyor olmalı. İşimi bitirip hemen çıkıyorum. Burada her şey kurallara bağlı. Tam saati gelince, ziyaret öncesi yarım saatlik rehberlik paketini satın alan grubumu içeri alıyorlar. Pırıl pırıl, bembeyaz boyalı orta büyüklükte bir toplantı odasına alınıyoruz. Birazdan her yer kararacak, ruhumuzda aklıktan eser kalmayacak. Kendimizi cehennemin dibinde bulacağız, haberimiz yok. İkinci Dünya Savaşı’nda yaşananlar bir film şeridi gibi gözümüzün önünden geçiriliyor.

Biliyor musun, şeytanın hani şu bir insandan çıkıp diğer insanın bedenini ele geçirdiği o korku filmlerine inanır oldum galiba. Bu insanların kim olduğunun önemi yok. Bir SS subayı yahut Yahudi soykırımının hiç yaşanmadığını iddia eden İranlı bir molla ya da bir Filistinliyi evinden eden İsrail hükümeti arasında fark var mı sence? İnsan bedeninde seyahat eden; dil, din, ırk, millet, cinsiyet tanımayan bir garip zebani.

Geçenlerde sağ ayak bileğimi burktum. Epey süredir sola yükleniyorum. Birkaç gün önce de sağ kolumu incittim. Malum evde karantina halleri. Yapılması gereken alışık olmadığımız onlarca iş ve artan ev kazaları. Bedenimin en tanımadığım, pek ilgisiz bıraktığım sol yanı ile cebelleşiyorum. Çorba karıştıracağım, olmuyor; saçlarımı yıkayacağım, yok; elektrik süpürgesini iki kolumla iteliyorum. Bedenimin sağı solundan farklı mı, üstün mü? Diyorlar ki dünyanın %10’u solakmış. İnsanlar sadece solak oldukları için birçok konuda yok sayılıyor, zorla değiştirilmeye çalışılıyor. Oğlum Çınar solak, hiçbir makas eline uymuyor. Makasları, okul sıralarını, kahve cezvelerini ve daha pek çok şeyi sağlaklar için üretiyoruz. Solaklar için tek tük üretilen her şey hem zor bulunuyor hem de diğerlerinin en az iki katı fiyatla satılıyor. Biliyor musun yıllardır doğru olduğuna inanarak kullandığım sağlak sözü bile sözlükte yok. Gerek de yok, ne de olsa biz sağlaklar aslolanız. Solakları adlandırırken ötekileştirdiğimizin farkına bile varmayız.

Yazı yazarken başvurduğum kitaplar genelde haftalarca evin her yerinde geziniyor. Aynı anda yazacağım birçok yazı üzerine okuyor, düşünüyor, hayal kuruyorum. Çınar, Baobab Yayınları’ndan çıkan “Anne Frank’ın Hatıra Defteri”nin muhteşem resimli romanını eline geçirdiği andan itibaren soru yağmuruna başladı.[xii] Onca damlanın arasında, aslında tek bir sorusu var:

Baba bu insanlara neden eziyet ediyorlar?

Yedi yaşındaki oğlumun zihninde, hiçbir eziyet gerekçelendirilememeli. Ohhh hecelemesi bile zor.

Hiçbir nedeni yok Çınar. Sen solaksın değil mi? Bu insanların da solak olduğunu düşün, hem de hepsinin. Solak olmak sence acı çekmenin, çektirilmenin bir gerekçesi olabilir mi? Son derece normal öyle değil mi solak olmak? Yahudi ya da diğerlerinden farklı olmak da öyle.

Yüzüme baktı, soru yağmuru geri dönecek biliyorum.

Uzun uzun yazayım istiyordun belki de. Sana Anne Frank’ın evini gezdireyim istiyordun, başka yerleri gezdirdiğim gibi. Ev bomboş, içeride hiçbir şey yok. Tamtakır kuru bakır. Fasulyelerden de eser yok. Tek bir duvar var, Anne’ın film artistlerinin fotoğraflarını, manzara kartpostallarını falan yapıştırdığı, insancıllıktan geriye kalan tek bir duvar. Ağlama duvarı. O noktaya kadar durdurabildiysen eğer; göz yaşların şimdi bebeklerinden istemsizce fışkırıyor.

Hiçbir boşluktan bu kadar etkilenmemiştim!

İki yılın sonunda namussuzun biri, şeytanın ta kendisi, Frank Ailesi’ni ispiyonluyor. Naziler hepsini apar topar toplama kamplarına yolluyor.

Ailenin bütün üyeleri ölüyor, geriye sadece Baba Otto dönebiliyor. Bu yazıyı er ya da geç yazacaktım, yazının adı da “Anne Frank’ın Babası” olacaktı. Ancak içinden geçtiğimiz, evlerimize hapsolduğumuzu sandığımız şımarık günlerimizde, ne bileyim “Arka Ev’de Tıkılıp Kalmak” daha iyi bir başlık gibi geldi bana.

O bomboş evden aklımda kalan tek şey dopdolu bir fotoğraf. Bugünden tam 21,879 gün önce, bir Salı günü, 3 Mayıs 1960’ta Baba Otto Frank, ailesiyle iki yılını geçirdiği Arka Ev’in tavan arasına geri dönmüş. Arnold Newman, o bir anlık duruşu siyah beyaz dünyada dondurmuş. Baba, çatıyı taşıyan evin ahşap direğine sağ omzuyla yaslanmış, sağ ayağını az yüksekteki ahşabın üzerine koymuş. Damarları belirgin sağ eli yumruk olmuş. Sol bedeni dimdik ayakta. Kafası hafif öne eğik, karşılıklı iki aynanın sonsuzluğunda kaybolmuş gibi, kendi içine dönmüş bir yerlere bakıyor. Anıların ağırlığı içinde kayıp bir baba. Kıyımdan geriye döndüğü sanılan, aslında hiç dönememiş…

Otto Frank’ın Arnold Newman tarafından Arka Ev’in tavan arasında çekilen fotoğrafı.

Sabah oldu. Çınar uyandı. Yatağından sesleniyor.

Babaaa…

Yanına gidiyorum.

Biliyor musun sana niye minik fındığım diye sesleniyorum? Büyüdüğünü biliyorum, gelecek ay 7 yaşını bitireceksin. Ne kadar büyürsen büyü yine de daima benim çocuğum olarak kalacaksın, minik fındığım olacaksın; abin de öyle, boyu boyumu geçmiş olsa bile.

Çınar sorularını dümdüz soruyor:

Sen ölene kadar mı?

Hayır Çınar, ben öldükten sonra da, daima!

Korona günleri zor ve bir o kadar da özel. Sen de ailene ve dostlarına sımsıkı sarıl e mi?

 

Sait Fehmi Ağduk

https://hayatevi.org/

 


[xii] Anne Frank’ın Hatıra Defteri, Uyarlayan:Ari Folman Çizen:David Polonsky, www.baobabyayinlari.com

Meltem Kokulu Paris

,

Rafet Bey, neden yaptığım bütün yemekleri yemeden önce kokluyor?

Diye utana sıkıla soruncaya kadar, hiçbirimiz babamın kayınvalidemin yaptığı yemeklerin yanı sıra; metaller de dahil olmak üzere, etrafındaki her şeyi kokladığının farkında değildik. Sohbet koyulaşınca anlaşıldı ki, ben ve iki oğlum da dünyaya burnumuzla bakıyormuşuz.

Bu hafta parfümün başkenti Paris’teyiz. Birlikte Fragonard Parfüm Müzesi’ni koklayacağız.

Beş duyudan en arkaik ve hayvani olanları sanırım koku ve tat alma duyularımız. İşitme engelliyseniz eğitim alabileceğiniz bir okulunuz, görme engelliyseniz kullanabileceğiniz “Braille”[1] adında bir alfabeniz vardır. Ya tat ve koku alamıyorsanız? Nedense bu iki duyu hep daha geri plandadır, onlar olmadan da bir şekilde yaşamı sürdürürüz ya da sürdüreceğimizi sanırız. Oysa, hayvan olsaydık koku ve tat almadan hayatta kalabilir miydik? İnsanlar aleminde neredeyse sadece yemeğin lezzetine varmak ve güzel kokmaya indirgenmiş bu iki duyu, hayvanlar için yaşamsal.

Az ya da çok hepimiz koku salar ve koku alırız. Böyle söyleyince aklına nahoş kokular geliyor olabilir. Ter ya da benzer kötü kokulardan söz etmiyorum. İnsanların parfüm, deodorant, sabun, gibi dış bir kokuya bulanmadıklarında; terlemeden, osurmadan ya da geğirmeden, durup durdukları yerde doğal olarak nasıl koktuklarından söz ediyorum. Evet hepimiz kokuyoruz ve farkında olalım ya da olmayalım, birbirimizi kokularımızdan tanıyor, hatta kokularımız yüzünden birbirimize çekilip itiliyoruz. Çantada keklik gördüğümüz bu duyumuz, en yaşamsal kararları çaktırmadan almamızı sağlıyor.

Doğal insan kokusunu, en iyi sütten kesilmiş bebekler ve çocuklardan alabiliriz. Süt kokmazlar, parfüm türevleri kullanmazlar ve ağır ter kokuları olmaz. Kendileri gibi, öyle güzel kokarlar ki. Sonra bir de yaşlılar var. Hijyenlerine özen gösteriyorlar ya da özen gösteriliyorsa, yani üzerlerine köhnemişliğin kokusu sinmemişse, bilirsin, hem kendilerinin hem evlerinin kendilerine has bir kokusu olur yaşlıların. Kimse aynı kokmaz, hatta aynı kişi bile hayatının her döneminde, hatta günün farklı saatlerinde farklı kokabilir. Yaşımız, kilomuz, ne yiyip içtiğimiz gibi bir sürü etken nasıl koktuğumuzu belirler. Koku yüzümüz gibidir gün be gün değişir ve aynı yüzümüz gibi bizim kim olduğumuzu dünyaya haykıran bir kokumuz vardır.

Nedendir bilinmez, kendi kokumuzu al(a)madığımız, kendimizi beğenmediğimiz ya da sadece ter kokusundan arınmak için, çoğumuz olduğumuzdan başka türlü kokmak isteriz. Bildiğimiz kadarıyla binlerce yıldır durum böyle. Oysa, birbirlerini ve çevrelerini kokulardan tanıyan hayvanların aleminde parfüm kullanmak riyakarlık sayılabilir. Parfüm kullanmak, bir anlamda maske takmak ya da kendimizi tanınmaz hale sokacak kadar aşırı makyaj yapmak gibidir. Aslında kandırmacadır. Parfüm kullanınca sadece başka bir şey gibi kokmaz aynı zamandan kendimize has kokumuzu, yani karakterimizi bastırmış oluruz! Durum böyle midir gerçekten?

Aslında tam olarak değil. Çünkü, kimse kendi kokusunu yok edemez. Hani derler ya aynı parfüm herkeste farklı kokar diye. Bir şekilde makyaj akar, maske düşer, asıl foyamız meydana çıkar. Kullandığımız her parfüm bizimle karışır ve ortaya yepyeni bir insan aroması çıkar. Neyse yüklenmeyelim parfümlere bu kadar. Kendimize uygununu bulduk mu, mükemmel bir giysi gibi üzerimize oturur. Medeniyet nasıl çıplak gezmememizi telkin ediyorsa; güzel kokmayı, hiç olmazsa kötü kokmamayı teşvik eder.

Paris’in merkezindeki Opera metro durağından gün yüzüne çıktığında, karşında muhteşem bir yapı belirir: mimarı Charles Garnier’nin adıyla anılan Opéra ya da Palais[2] Garnier. Yapının sol kolunda kalan Rue[3] Auber’de biraz ilerleyip ikinci soldaki Rue Boudreau’ya döneceksin. Yine solda yer alan Parfumeur Fragonard dükkânı seni aldatmasın, hedefimiz biraz daha içeride. Dükkânın yanındaki üstü açık pasaj, etrafı binalarla çevrili avlulu meydana açılır. Musée du Parfum[4] yazısını görünce içeri dal. Her yirmi dakikada Fransızca ve İngilizcenin yanı sıra birçok dünya dilinde düzenlenen, yarım saat ile bir saat arasında süren, bedava turlardan birine adını yazdır. Ailesinin gözetiminde her yaştan çocuk müzeyi gezebiliyor. Paris’teyiz, köpeğin koltuğunun altına sıkışacak ya da küçük bir çantaya sığacak boyuttaysa ona da eyvallah.

Bir dönemin l’Eden Théâtre yani Cennet Tiyatrosu binasındayız. Zamanında oryantal tarzda inşa edilmiş, fil heykelleri ve egzotik bitki süslemelerinin her taraftan fışkırdığı müthiş bir binaymış. Kötü işletildiği için batmış. Yerine manège vélocipédique yani kapalı bisiklet sahası yapılmış. Çağın en modern taşıma aracı olarak görülen bisiklet, kullanmayı öğrenmek isteyen Parisliler için on dokuzuncu yüzyılın önemli meselesi. Gel zaman git zaman aynı binada 118 yıl boyunca ünlü İngiliz mobilya mağazası Maple & Co yer almış, ta ki bugüne dek.

İliklerine kadar tarih kokan bu yapıdan daha doğru bir yer olabilir mi koku müzesi için. Yeri gelmişken, bibliosmia diye bir laf duydun mu hiç? Kitap kokusu demek. Raflarda yerini yeni almış ya da çoook eski bir kitabı koklamanın verdiği hazzz…

Turumuz başlıyooor… Esprili genç bir kadın. Adı Angélique, olabilir de olmayabilir de. Ah şu isimleri aklımda tutabilsem. Kendisi mihmandarımız. Hint asıllı Amerikalı ve Arap iki aile, birkaç Avrupalı çift, bir de biz; birlikte gezeceğiz. Pusetindeki ufaklık sayesinde yolumuzu kaybetmemiz mümkün değil. Tur boyunca annesinin ağzına tıkıştırdığı cipslerin yarısını yere döktüğü bir Hansel ile Gretel hikayesi içinde ilerliyoruz.

Hayır, biz Fransızlar Orta Çağ boyunca kötü kokmuyorduk.

Diye başladığı cümlesi, bir milletin topunu bilinçsizce yargıladığımız için utanmamıza neden olacakken;

Koktuğumuz dönem Rönesans’tı.

Diye devam ediyor Angélique. Hep bir ağızdan dolu dolu kahkaha atıyoruz diyeceğim yalan olacak. Bu grupta ruh yok. Pısırık pısırık dinliyorlar sadece. Benim dışımda kimse soru sormuyor.

Fransa’nın güneyindeki Grasse[5] şehrinde 1926 yılında Eugène Fuchs tarafından kurulmuş olan La Parfumerie Fragonard[6], adını ünlü ressam Jean-Honoré Fragonard’dan[7] (1732-1806) alıyor. Grasse, dönemin önemli deri merkezlerinden, Jean-Honoré’nin babası deri eldiven üreten bir zanaatkar. Hanımlar eldivenleri ve giysilerinin güzel kokmasını istedikleri için, koku endüstrisi zaman içinde deri üretimine paralel olarak gelişiyor. Deri giyim zamanla gözden düşüyor, Grasse ise güzel kokulu çiçeklerin yetişmesine uygun iklimiyle Fransa ve dünyanın koku başkentine dönüşüyor.

Eugène’in torunu Jean-François Costa parfüm dünyasına yeni bir boyut ekliyor. Yıllar boyunca oluşturduğu parfümle ilgili objeler koleksiyonu, zaman içinde müzeye dönüşüyor. Bugün şirkette anaerkil yönetim hâkim. Jean-François’nın kızları Françoise, Anne ve Agnès; sırasıyla yönetim, ürün geliştirme ile kreatif ve stil bölümlerinden sorumlular.

Bir yandan koku teknolojisine ilişkin bilgiler ediniyor, parfümün üç düşmanı ışık, ısı ve nem ile tanışıyor, diğer yandan Mısır ve antik çağdan günümüze kadar biriktirilmiş koku ile ilgili nesnelerin önünde arzıendam ediyoruz.

Eskiden kadın ve erkek kokusu diye bir şey yoktu.

Diye sözünü sürdürüyor Angélique.

Hatta bu eğilim Uzak Doğu’da devam ediyor. Bölgeden gelen turistler kadın ya da erkek kokusu fark etmeksizin bütün kokuları üniseks olarak kullanıyorlar.

Şaşkın bakışlar, kültürel kodların zorlandığının belirtisi. Belli ki dünyanın bu tarafındakiler için erkeksi ve kadınsı kokular ayrımı devam ediyor. Sordukça konunun ayrıntılarına giriyor. İki camın arasındaki, hayvan yağının içerisine kıstırılmış yasemin çiçeklerine bakıyoruz. Eskiden uygulanan çok meşakkatli bir çiçek koku özütü elde etme yöntemini anlatıyor Angélique. Koku yağa geçiyor, oradan alınıyor, falan filan…

Veee… Angélique’in sesi gittikçe uzaklaşıyor.

Almaz mısınız?

Küçük yuvarlak kutunun içine hafifçe daldırdığı işaret parmağını kibarca burnunun dış çeperine sürüyor. Samimi bir iş görüşmesi. Üniversite hocası şaşkın bakışlarımız üzerine sorusunu tekrarlıyor.

Amber almaz mısınız? Sakinleştiriyor, migrenime iyi geliyor. İspermeçet balinası, midesi ya da bağırsaklarında sindiremediği bu mis kokulu maddeyi yani amberi kusuyor. Amber bazen yıllarca okyanuslarda yüzüp elbet bir gün kıyıya vuruyor. Kıyıdan ya da denizin ortasında yüzerken bulunup toplanıyor.

İşte tam o sırada müzede bir nadire kabinesinin[8] önünden geçiyoruz. Rönesans ve Barok döneminde, coğrafi keşifler ve bilimsel çalışmaların artmasıyla birlikte, dünyanın farklı yerlerinden gelen nadir canlılardan tutun da farklı deniz kabuklarına oradan garip sanat eserlerine birçok egzotik parçanın sergilendiği camekanlara verilen ad nadire kabinesi. Almancası “wunderkammer” Fransızcası “cabinet de curiosités”. Döneminin aristokrat ve burjuva kesiminin rağbet ettiği alışık olunmayan bu nesnelere insan baktıkça bakmak istiyor nedense. Koku elde edilen bitki, meyve, çiçek, kök, tohum ve doldurulmuş hayvanları camekan ardında sergiliyorlar koku müzesinde. Aklımın İspermeçet balinasına ve ambere gitmesi boşuna değil yani

Sıra parfüm etiketleri bölümüne geldiğinde yine anılara dalıyorum. Karşıyaka’daki evinde, süslenme masasının üstünde duran tuvalet aynasında anneannemin silueti. İrili ufaklı bir sürü şişe, içlerinde çeşit çeşit parfüm. Ancak bir tanesi var ki asla unutmak mümkün değil. Günledik kullandığı Hatıralar kolonyası.

Koku hafızadır biliyorsun. Her koku bizi farklı insan, mekân ve zamanlara raptiyeler. Belki defne ve zeytinyağlı sabun kokusu beni çocukluğumdaki bir hamama ışınlarken; sokakta yanından geçen kadının ağır parfüm kokusu, seni ortaokuldaki sıfırcı öğretmeninin hayaletiyle karşı karşıya getirir. Kim bilir? Elbette burnumuz!

Hatıralar kolonyasının kokusu beni bir çırpıda Karşıyaka’ya, anneannemin dizlerinin dibine götürür. Ankara’dan İzmir’e her gidişimizde önce Eyüp Sabri Tuncer’in Ulus’taki tarihi mağazasına uğranır, Hatıralar hediye paketine sarılırdı.

Parfüm, Latince “per fumum” sözünden gelir, anlamı “duman aracılığıyla” demektir. Kokunun sıvı olmadığı, buhurdanlıklarda tütsü olarak yakıldığı buğulu yüzyıllar. Kokunun dini ritüellerde tanrılara yaklaşmak için kullanıldığı mistik ortamlar. Ölülerin dirileceğine inanıldığı, kokunun gücünün her şeye yettiği zamanlar.

Gerçekten de öyledir! Üç yıl önce yarım kalan bir şişe Hatıralar’dan avucuma dökülen her damla anneannemi bir anlığına da olsa hayata döndürmeye yeter. O anda Paris sokakları ılınır, Karşıyaka’da bir meltem eser; kayınvalidemin yaptığı bütün yemekler buram buram babam kokar.

Koku, hiçbir duyuya benzemez, büyülüdür.

Aynı ışık gibi doğudan yükselir, batıda parfüm olur batar.

 

Said Fehmi Ağduk

 


[1] Braille alfabesi, diğer adı da görme engelliler ya da körler alfabesidir. Louis Braille tarafından 1821 yılında geliştirilmiş ve görme engellilerin okuyup yazmaları için kullanılan alfabedir.

[2] Palais: Saray

[3] Rue: Sokak

[4] Parfüm Müzesi

[5] Gras diye okunur.

[6] La Parfümöri Fragonar diye okunur.

[7] Jan Onore Fragonar diye okunur.

[8] http://www.artfulliving.com.tr/sanat/ronesans-doneminde-koleksiyonerlik-nadire-kabineleri-i-18915

Cumbalı Maastricht*

,

Altı aya yayılan bir yolculuğa çıkacağız seninle, benim de yeni adım attığım farklı bir dünyaya. Bildik coğrafyalara başka açıdan yaklaşacağız. Alışık olmadığımız kavramlar keşfedeceğiz. Bir kısmını mantıklı bulup, bir kısmına hiç anlam veremeyeceğiz. Anlam veremesek de anlamaya çalışmanın keyfini yaşayacağız. Bazen belki yanlış, belki örtük laflar edecek, bir sonraki yazıda bunları düzeltmeye, açıklamaya çalışacağız. Öyleyse en güzeli “Sürçü lisan ettiysek affola.” diye başlamak.

Kaşiflerin neden seyahat ettiklerini tahmin edebiliyoruz, peki ya sanatçılar! Neden yer değiştirme ihtiyacı duyuyorlar? Bence onlar da hepimiz gibi ışığı ve aydınlattıklarını arıyorlar. Lambanın pervanesi böcekten nedir ki farkımız?

Avrupalı sanatçılar yüzyıllar boyunca kıtalarının güney ve doğusuna aktı. İtalya, Yunanistan ve ışığın gerçek anlamda yükseldiği Doğu’ya, kadim uygarlıklara uzandılar. Amerika ve diğer kıtaların keşfi, egzotik ülkeler ile tropik adaların cazibesi, gezginlerin yanı sıra sanatçıların güzergahlarını belirledi. Tazelenmenin adı Yeni Dünya oldu.

Ancak Yeni Dünya tanımı da son iki yüzyılda durmadan değişti. Elektrik önce gecelere sonra gündüzlere sızdı. Teknoloji bizi dijital evrenlerle tanıştırdı, zaman ve mekân algımızı dönüştürdü. Bugün hepimiz, yerimizden zerre kıpırdamadan, kucağımızdaki bilgisayarlar, tabletler ve cep telefonlarımız sayesinde; en uzak galaksilerden, mikroskobik evrenlere ziyarette bulunabiliyoruz.

Peki insan sıcaklığının yanında sanal serinliğin esamesi okunur mu? Dünya müzelerindeki en ünlü tabloların dijital kopyalarını milimetrik çatlaklarına varıncaya kadar görmek ile, eserin aslının önünde durmak arasında yüzlerce ışık yılı fark yok mu sence de? Bence sanatçılar, benzer nedenlerle, sanat ve kültürün yoğrulduğu memleketlere bizzat gitmeyi; oralarda kâh kendi başlarına kâh meslektaşlarıyla zaman geçirmeyi tercih ediyorlar.

Rönesans dönemindeki hamiler eskilerde kaldı. Geçmiş yüzyıllarda asil ya da burjuva, varlıklı ailelerin sanatçılara yaptıkları davetlerin yerini konuk sanatçı programları; sarayların, malikanelerin yerlerini sanatçı evleri aldı.

Önümüzdeki aylarda sanatçıların misafir oldukları bu programlar ve evlere seninle birlikte misafir; yer değiştirmenin sanatı nasıl beslediğine şahit olacağız.

Gezinin yepyeni bir boyutuyla tazelenmeye ne dersin?

Trenim, Maastricht[1] Garı’na yaklaşırken, çoktan yere eğilmiş olan güneşin hüzmesi, sonbaharın çalı çırpıya dönüştürdüğü ağaç dalları arasından gözümün tam içine giriyor. Henüz bilmiyorum; aynı bulutlar, güneşe günlerce yüzünü göstertmeyecekleri gibi ha bire suratıma tükürüp duracaklar.

Neredeyse hiçbir adı doğru düzgün telaffuz edemediğim alçak topraklar ülkesi Hollanda’dayız[2]. Maas Nehri üzerinde kurulduğu için Maastricht adını alan şehir, acaba güneş ışıkları altında nasıl görünürdü.

Eşyalarımı otele bırakıp Jan van Eyck Academie’ye[3] yetişmeye çalışıyorum. Burcu[4] ile buluşacağız, akşamüzeri sunumu var. Bir sanatçının, sanatına bakışını kendisinden dinlemek ilginç olacak. Sadece sunum yapmayacak, bir grup sanatçı arkadaşıyla birlikte akşam yemeğini de hazırlıyorlar. Karşıdan güler yüzlü bir kadın geliyor; biraz telaşlı, biraz yorgun. Belli ki iş yetiştirmeye çalışıyor. Önce tanışıyoruz. Neden sonra,

Akşama ben de kabak tatlısı yaptım.

Diyor. Ve tekrar hazırlıklar için mutfağa koşturuyor.

Birazdan Pieternel ile buluşacağız. Pieternel -tüm harfleri birbirine sıkıştırarak bir çırpıda söyleniliyor- Jan van Eyck Academie’deki sanatçı ağırlama sorumlumuz.

Jan van Eyck Academie bir art residency, Türkçesi sanatçı konuk evi, hadi daha da basitleştirelim sanatçı evi. Sanatçı evleri, dönemlik olarak -süreleri çok değişken olmakla birlikte, birkaç haftadan bir yıla hatta biraz daha uzun süreye yayılabilen- konuk sanatçı programları düzenliyorlar. Sanatçılar, işlerinden oluşturdukları dosyaları ile projeleri dahilinde bu programlara başvuruyorlar. Eleme sürecini aşıp yüzlerce sanatçı arasından sıyrılabilenler, sanatçı evlerinde konuk olma şansını yakalıyor.

Alacakaranlık… “U” harfi şeklinde bir bina, her tarafında kocaman pencereleri var. Hem şekli, hem de pencerelerinin büyüklüğü sayesinde binaya dört yönden ışık giriyor olmalı gündüz vakti. Evet, Hollanda’da bile. Öyle deme, kış ışığının kıtlığı seni aldatmasın; yazın günler epey uzun burada. “İnci Küpeli Kız” filmi sonrasında, 400 yıl önceki ününe daha da ün katan Vermeer’in pencere ışığını en iyi kullanan Hollandalı ressamlardan biri olduğunu hatırlamak gerek.

2014 yılında hükümet ciddi bir bütçe kısıntısına gitti. Ben de o dönemde çalışmaya başladım Akademi’de. Ya kendinizi yeniler, insanları dahil edersiniz ya da fonlarınız kesilir denildi özetle.

Diyor Pieternel.

Tekerleme haline gelmiş bir münazara konusu vardı bizim okul yıllarımızda, bilmem hala öyle mi. “Sanat, sanat için mi, toplum için mi?” diye, bildin mi? Sanatçının sabah akşam bizi düşünecek hali yok herhalde, ancak bizden kopuk bir sanat ve sanatçı da düşünemiyor, düşünmek istemiyorum. Velhasıl, Pieternel’in anlattıklarından benim anladığım, bu durum iyi olmuş sanki. Sanatçılar bir yandan eserlerini özgürce üretirken diğer yandan bu akşam dinleyeceğimiz gibi, çalışmalarını anlatacakları herkese açık sunum günleri düzenliyorlar artık. Akademinin kapıları her zaman herkese açık.

Sıkıldın mı? E hadi gel biraz gezelim. Maastricht sokakları Noel’e hazırlanıyor, alışveriş çılgınlığı kapıda. O da yetmezmiş gibi “Black Friday” denilen o şey de girdi hayatımıza; “ihtiyacın olmasa da, al koy kenara”nın İngilizcesi. Düdük kadar şehirde aynı mağazadan üçer beşer tane var. Sokağı dönüyorsun hadi bir tane daha. Bu kadar çok Rolex vitrinini, bu kadar yakın mesafede, belki bir tek Davos’ta görmüşümdür. Maastricht, pek çok Avrupa şehri gibi geniş bir nehrin iki yakasına dantel gibi açılmış. Yeni binalar eskileriyle kolalanmış, sırıtmıyorlar. Merkezdeki yolların büyük kısmı araç trafiğine kapalı.

Noel pazarı rengarenk çeşit çeşit çiçeklerle dolu. Peynirlerin çiçeklerden az kalır yanı yok. Şarküteri ürünleri, sıcak şarap… Yemelik farklı tropik meyveler ve süs amaçlı küçük orman meyvelerinden yapılmış mini Noel çelenkleri, kapılara asmak için.

İki yaşlı amca “Hooop hooop birader, in aşağı bakalım!” türünde bir şeyler söylüyorlar bisikletli gence. İkisinden de hayli uzun oğlan, süklüm püklüm inip bisikletini sürümeye başlıyor. Amcaların üzerlerindeki formalarda “Volontair” yazıyor.

Gönüllü müsünüz siz? [Buralarda neredeyse herkes İngilizce konuşuyor.]
Hayır. Gönüllü polisiz! Şehrin gözü ve kulağıyız biz. [Özgüvene gel.]
E çekelim mi o zaman bir selfie?
Şaşkın bakışları arasında selfie’mizi çekmekten geri kalmıyoruz. Gazete bayindeki konuşmaya gidiyor aklım. Orta yaşlı adam hayli yaşlı kadına anlatıyor.

Avrupa bitti!
Nasıl yani? Yok canım.
Genç nüfus politikamız patladı? Yok olacağız.
Gerçekten mi?
Evet, rakamlar ortada.
Yok olmaktan acaba kimi kastediyor, sormasam da beyaz Avrupalılardan söz ettiği aşikâr. Bugün Avrupa’da birçok büyük şehir, bizim Türkiye’de varlığından haberdar bile olmadığımız insan renklerini barındırıyor. Maastricht ise daha burjuva, daha elit. Hollanda zengin bir ülke olmasına karşın, yaşı ileri olanlar iş gücü içinde yerlerini alıyorlar. Bizde evinde örgüsünü ören yaşlı teyzeler, ayaklarını uzatıp gazetesini okuyan amcalar; burada tezgahtarlık, garsonluk dahil her işi yapıyorlar. Ve yine bu yaşlı insanlar tiyatro ve konsere gidip hayata karışıyorlar. Küçücük şehirde onlarca sergi yüzlerce etkinlik var.

Toplantı salonu dolu. Burcu, sorgulatıcı ve zihin açıcı bir sunum yapıyor. Çiçeklerle ilişkisinden söz ediyor. Ekrana formu bozulmuş bitkilerin görsellerini yansıtıyor. Acaba eserlerde ne anlatılmak istendiğini anlayabilecek miyim? Görsel sanatlar insanın kendini yalnız ve soyutlanmış hissetmesine neden olabiliyor. Daha Modern sanatı anlayamazken, Çağdaş sanat dijital dünya ile yoğruluyor. Sınanacak mıyım? Hiç de öyle olmuyor. Birçok şeyi anlıyorum, hatta hoşuma gidiyor içinden geçirildiğim süreç.

Asıl etkileyici deneyimi ertesi gün yaşayacağımdan habersiz otelime yollanıyorum. İş gezilerinin, en yorgun, en güzel anları geceler. Gündüz çalıştığın için, şehri turlayabileceğin yegâne zaman. Şehirler de insanlar gibi geceleri rahatlayıp pijamalarını giyiyor. Havanda dövülmüş sarımsak misali; parke taşları üzerinde insanların topuklarıyla ezilmiş sonbahar yaprakları, yağmurla yumuşamış, etrafa kesif bir koku yayıyor. Sokak aralarında gezinerek otelime varıyorum.

Sabah, olmak; hava, aydınlanmak için büyük çaba harcıyor. Bir saate, Burcu’nun İngiliz grafik sanatçısı John Morgan ile gerçekleştireceği stüdyo ziyaretine katılacağım.

Burada kaldığım sürede toplamda yedi sekiz tane stüdyo ziyareti gerçekleştirdim. Gelecek sanatçıların isim listeleri her pazartesi günü akademinin kapısına asılıyor. Erkenden kalkıp kim olduklarını dahi bilmeden adımı ekledim.

John pür dikkat dinliyor Burcu’yu. İstanbul’da gerçekleştirdiği bir çalışmasını anlatıyor Burcu. Sofrada bırakılmış yiyeceklerin fotoğraflarını gösteriyor. John bir anda sırt çantasından bir kitap çıkarıyor. Daha dün Almanya’da üniversitede verdiği derste anlattığı, sofrasını sanata dönüştürmüş bir sanatçının çizimlerini göstermeye başlıyor. Tesadüfi bir an mı bu yaşanan? Ayarlasan denk düşmez. Planlanmış olmasa da, sanatçı evi böyle bir yer. Genel ortamı yaratıyorsun, sanatçılar için nefes alacakları bir artmosfer[5] oluşturuyorsun adeta; tesadüfler kendilerini davet ediyor.

İki sanatçının konuşması su gibi akıyor.

Bitkilerdeki mutasyon çok ilgimi çekiyor. Botaniğin [bitkibilim] Osmanlı’daki karşılığına bakıyorum. Doğu ile batının bitkileri ele alışı farklı. Biz daha süslemeci yaklaşıyoruz. Örneğin Şükûfe[6], en doğala yakını, realist batıdan etkilenerek gelişmiş yine de çok süslemeci.

John Burcu’ya önerilerde bulunuyor. Bu tek taraflı bir süreç değil kesinlikle, iki sanatçının birbirinden nasıl öğrendiğine şahit oluyorum. Ortada namıdiğer sanatçı egosundan eser yok.

Öğleden sonra baskı atölyesindeyiz. Aynı anda üç sanatçı daha çalışmalarını sürdürüyor. Özel bir teknikle siyah modelinin fotoğrafını basmaya çalışıyor Mo. Elbette soruyorum tekniğin adını. Başlıyorlar mı aralarında tartışmaya. Anlıyorum ki, belli başlı üç beş basım tekniği olsa da deneysel çalışmalar söz konusu. Sanatçı evleri, sanatçılara zengin teknik imkanların yanı sıra, dünyanın her yanından gelen sanatçılarla tanışma, bir arada üretme, birbirini etkileme ve birbirinden etkilenme ortamı sunuyor.

Ticari bir baskı tekniği olarak Japonya’da ortaya çıkmış çevre dostu mürekkeple çalışan Riso Print’i uygulayacak bugün Burcu. Dışarıdan bakınca teferruatlı bir fotokopi makinesinden başka bir şeye benzemiyor. Sanatçıların son yıllarda özellikle tercih ettikleri bir teknik. İçeriği dijital olarak daha önceden hazırlanmış bir sayfanın basımı neredeyse yarım günü alıyor. Renklerin ayarlanması, denenmesi, tekrar ayarlanması, baskıya hazırlık derken… Üç kişinin uğraşları, başarıya ulaşıyor.

Son gün, su değirmeninden devşirme bir kafede buluşup işlerini konuşmaya devam ediyoruz Burcu’yla. Su, değirmenin tamburunu özgür ve çabasızca döndürüyor. Su, medeniyet demek ve Avrupa şehirlerinde daima başrolde. Aklıma Yasin Semiz’in yeni izlediğim “Asfaltın Altında Dereler Var” adlı belgeseli geliyor:

Kavaklıdere, Hoşdere, Bentderesi, Cevizlidere, İncesu Caddesi…[7] Ankaralılar farkında değiller ama her gün Ankara’nın sokak ve caddelerinde yürürken aslında yer altında kalmış derelerin üzerinden geçiyorlar.

Ne yazık ki en çok yapmak istediğimiz mağara turuna vaktimiz kalmıyor. Oysa Maastricht mağaralarıyla ve bu mağaralardan çıkarılan kumsu taşlarla yapılan evleriyle ünlü. Biz derelerimizi yerin altına gömerken, onlar yerin altından çıkardıkları taşlardan geriye kalan mağaralarını bile turizme kazandırıyor.

Velhasıl, kendimizi sanata verdik, mağaralar hayal oldu. Ya bir daha gitmemi bekleyecek ya da sen gidip anlatacaksın bizlere bu mağaraları artık.[8] Ancak önceden randevu almayı unutma, elini kolunu sallaya sallaya giremiyorsun; labirent gibi uzayıp giden yer altında kaybolmamak için rehbere ihtiyacın var. “Ahh… kim bilir ne öyküler kaçırdık.” demek yerine, “Bizi ileride daha ne maceralar bekliyor!” diyelim o zaman.

Mağaralardan çıkardıkları taşları üst üste koyup, cumba ile taçlandırıyorlar evlerini Maastrichtliler. Her zaman değil, bazen. Cumbalı bir ev kolay yetişmiyor. Nedir cumbalıyla cumbasızın farkı? Sen ben ile bir sanatçı arasındaki fark ne ise o kadarcık…

Yan yana sıkı düzen dizili evlerin pencerelerinden en fazla karşıdaki bir iki bina görünür, oysa cumbalı ev öyle mi! Azıcık bir çıkıntı, iki boyuttan kurtarıp üçüncü boyuta zıplatıyor hayatı. Baştan sona, bütün bir sokağı görebiliyorsun oturduğun yerden. Bir de köşe binaların cumbaları var ki, işte onların tadına doyum olmuyor, dört yolun gagasında şahin kesiliyorsun. Bütün yollar sana çıkıyor. Cumbalı ev sanatçı iken, köşedeki cumbalı ev usta sanatçı olup çıkıveriyor. Bakış açın genişledikçe sanatın kocamanlaşıyor.

Soruyorum Burcu’ya: “Ne kattı sana bu konuk sanatçı programı?”.

Yanıtı durumu özetliyor.

Başka insanların gözünden kendi pratiğime bakmayı!

 

Said Fehmi Ağduk

 


Be Mobile Create Together! Projesi hakkında bilgi edinmek için,
https://www.bemobilecreatetogether.eu/TR/2-hakkinda/ linkini ziyaret edebilirsin.
[1] Maastiriht diye okunuyor.
[2] Netherlands, alçakta uzanan ülke, toprak anlamına geliyor.
[3] https://www.janvaneyck.nl/en/news/
[4] Burcu Yağcıoğlu’nun çalışmalarına yakın zamanda https://www.bemobilecreatetogether.eu/TR/6-sanatcilar/513-burcu-yagcioglu/ adresinden ulaşabileceksin.
[5] art(sanat)+atmosfer=artmosfer
[6] Sözlükte “çiçek” anlamına gelen şükûfe kelimesi tezhip sanatında, XVIII. yüzyılın birinci yarısında Avrupa resim sanatı etkisiyle ortaya çıkan çiçek minyatürleri için kullanılır. https://islamansiklopedisi.org.tr/sukufe
[7] Bugün mahalle adı olarak andığımız bu isimler aslında göze görülmez olmuş derelerimizin adları. Adeta adlarını mahalleye bırakıp yer yarılmış da yerin içine girmişler. Ancak hala oradalar ve akmaya devam ediyorlar.
[8] https://www.exploremaastricht.nl/en/maastricht-underground

 

 

Karşıyaka’nın Karşı Yakası Urla

,

Yunanlılar oluş ve ölüşten söz ederken düzgün düşünmezler; çünkü hiçbir şey olmaya gelmez ve geçip gitmez, ancak olanlar birbirlerine karışır ve birbirinden ayrışır. Öyleyse oluşa, birbirine karışma; ölüşe de, birbirinden ayrışma demeleri doğru olacaktır.

Anaksagoras

Bu yazı burada bitmez, sözümüz balla kesilsin.

Urla gezimize pek yakında devam edilsin.

Demiştim hatırlarsan, “Urla Kemik Hastanesi” yazımda. İşte o gün geldi çattı. Bambaşka bir Urla’ya gideceğiz bugün, Karşıyaka’nın karşı, ruhumuzun öte yakasında yer alan. Olmadan, ölmeden; toprağa karışıp, havadan ayrışıp, yeniden yeniden vuku bulacağız, filozof Anaksagoras’ın memleketinde.

İzmir’in üç denizi vardır, nedense sadece körfezi dillendirilir. Ege’nin incisi, kuzeyde Midilli, batıda Sakız, güneyde Samos’a doğru enginlere açılır. Körfezin rahminde başlayan hikayemiz, Urla’yı aşıp güneyde Sığacık Körfezi’nde suya karışacak. Laf aramızda bu kez hazırlıklıyım, yanıma mayomu almayı unutmadım.

Yeni adıyla Salah Birsel, bizim bildiğimiz adıyla Banka Sokağı’nın sonuna kadar yürüdün mü karşına Karşıyaka Çocuk Esirgeme Kurumu çıkar. Anne yarısıdır teyze; evine varmak için Çocuk Esirgeme’nin cennet bahçesinin duvarını boydan boya geçmem gerekirdi. Bahçeye bitişik uzuuun kaldırımı yürürken, uzuuun eller uzanacak, beni ailemden koparıp demir parmaklıkların arasından içeri vakumlayacak diye ödüm patlar, hışımla karşı kaldırıma zıplar, oradan yürürdüm.

Biyolojik değil, candan teyzemdi. En yakın dostumun annesi, bizzat dostumdu. Ortaokul ve lise yılları boyunca haftanın en az iki üç günü ders çalışmaya gittiğim bu yuvada, beş çayında tadı hala damağımdaki kekimizi yer -ahhh kek kalıbı bile gözümün önünde hala- dersler bitince hemen gitmez, akşam yemeğine kızarttığı köfteleri löpürdetmeden eve dönmezdim. Asla bitmeyeceğini sandığım uzun yıllar nasıl da uçtu gitti. On sekiz yaşında İzmir’den ayrıldım, her geri dönüşümde ziyaretine gittim Candan Teyze’min. Her gidişimde yer çekimine biraz daha yeniliyor, o kısaldıkça ben uzuyordum.

En son karşılaştığımızda bir farklılık vardı. Heyecanını, bir süredir görüşmemiş olmamıza vermek istedim. Söylediklerini tekrarlayıp duruyordu. Konduramadım.

Bir dahaki ziyaretimi evinde değil, Karşıyaka’nın karşı yakasında gerçekleştireceğimi nereden bilebilirdim!

Darüşşafaka’nın Urla Rezidansının nizamiyesindeyim. Kalbim küt küt atıyor, acaba nasıl bir durum ile karşılaşacağım, Alzheimer hastalığının hangi evresiyle? Beni tanıyacak mı? Ne söyleyeceğim, ne söylemeyeceğim? Gerçi anneannemden aşinayım, ama…

Hastalığın değişik evrelerindeki konuklar, binanın farklı bölümlerinde bakım görüyor. Candan Teyzem, orta seviyedekilerin bulunduğu bölümde. Derin bir nefes alıp, hobi odasının kapısını yavaşça aralıyorum. Gün boyunca yaptıkları farklı etkinliklerle, hastalığın hızlı ilerlemesi engellenmeye çalışılıyor.

Tam karşı köşede, cin gözlerle dimdik bakıyor, bakıyor, bakıyor… Belli ki ona da iyi bakılıyor burada. Saçları pamuk beyaz, boyattığı yıllar geride kalmış. Suratımın piksellerini tarayıp, bilgiyi proses etmeye çalışıyor sanki. Tereddüt içinde. İki arada bir derede azgın ve belirsiz suların içinde yüzmeye çalışıyor. Daha yakınına gidiyorum. Ve işte o an:

Fehmiii…

Çığırır gibi, çağırır gibi. Ohhh, tanıyor beni. O içten, kocaman gülümseyiş ancak çocuksuluğun masumiyetinde yeşerebilir. İki saat içinde, anıları teker teker, yavaş yavaş, tekrar tekrar elden geçiriyoruz.

Vücudumdaki 650 kasın her biri gerim gerim gerilmişken, nasıl oluyor da pelte gibi hissediyorum. Tanıdı, hatırladı, bir araya getirdi beni. Mutluluk sarhoşluğu bu olsa gerek. Biraz önce dağılmış bir şekilde girdiğim nizamiyeden, muntazaman çıkıyorum.

Urla kollarını açmış bizi bekliyor. Ara sokaklarda kaybolma zamanı. Gökte ucunu gördüğüm minareyi takip edince, kendimi Hacı Turhan Kapan Cami’nin önünde buluveriyorum. Beş yüzyıldır ayakta kalmayı başarıp, güzel bir restorasyonu hak etmiş. Pırıl pırıl kum rengi taşlarını, gerdanlık gibi işlenmiş tuğlalar sarıp sarmalıyor. Demir parmaklıklı pencereleri açık, kapısı kilitli.

Köşeyi dönünce gördüğün bahçe bir Osmanlı mezarlığı, ne yazık ki restorasyondan muaf tutulmuş. Kim bilir kimler dinleniyor mermerlerin altında, belli ki ziyaretçileri bile çoktaaan öbür tarafa göçmüş.

Dışarısı bin derece. Şeffaf kanatlı koca böcekler, gövdelerinde kamufle oldukları asırlık ağaçları çılgınlar gibi cırlatıyor. Birinin gölgesine sığınıyorum. Önce susar gibi oluyorlar, iki saniye sonra tam gaz devam. Normalde insanın beynini delebilen bu ses, gariptir hiç rahatsızlık vermiyor. Böcekler, zihnimin kıvrımlarında biriken tortuları tek tek temizliyorlar tiz sesleriyle. Öyle yorgunum ki. Cami’nin kapısına yönelmişken biri sesleniyor.

Anahtar orada asılı bak, aç gir içeri.

Arkamı dönüyorum, kimse yok. Hayırlara karşı. Kalın duvarların ardında hoş bir serinlik. Mihrabın iki yanında boyum kadar iki duvar saati; koca sarkaçları bir o yana tik, bir bu yana tak. Cır, tik, cır, tak; cır, cır, tik, tak… Şu anda ihtiyaç duyduğum yegâne şey: Düzen. Sınavlara girmeden önce annemin söylediği “Allah zihin açıklığı versin.” sözünün şimdi tam zamanı. Hemşehrimiz Anaksagoras olsa ne derdi bu duruma; kaostan kozmosa, karmaşadan düzene ulaşmak için ne tavsiyelerde bulunurdu. Aklın bulanıklığına karşı bir merhemi var mıydı? Sür iyileşsin.

Kubbe içinde ve duvarlarda yer yer silinmiş kalem işleri, Urla’nın bir zamanlar sahip olduğu renkli yaşamının cafcaflı şahidi. Yol genişletme çalışmaları sonrasında kıyıda kalmış şadırvan başlı başına şaheser. Tavanına çizilmiş yalılar acaba sadece ressamının hayal gücünde mi hayat bulmuşlar? Sahi gerçekten var olmuşlar mı?

Cami kapısının tam karşısında bir kitap koridoru, sonundaki yemyeşil avlu içeri buyur ediyor. Yine de izin almak lazım. Sesleniyorum.

Kimse yok muuu?

Buyrun girin, girin.

Diyor Öte Sahaf’ın sahibi. Urla’nın meşhur Sanat Sokağı’ndan epey ötedeyiz. Türk Mahallesi’nde, saatler geçirebileceğin bir mekân. Minik avlusu, kaktüsleri, papirüsleri ile huzurlu kitap yuvası. Eski bir İzmir haritasının kopyasını edinmenin mutluluğuyla yoluma devam ediyorum.

Yürüyorum. Her adımda hafızam tazeleniyor. Candan Teyzemle sarf ettiğimiz kelimeler, cümleler zihnimde çın çın çınlıyor:

Fehmi ne güzel günlerimiz oldu. Seni kendi oğlum olsan bu kadar sevemezdim. Bir kızım bir de sen. Sen benim köfteme bayılırdın. Hiç utanmazdın, gelir açardın buz dolabını hiç sormadan. Başka birisi yapsa neler söylerdim. Ama sana tek kelime etmezdim. Sen benim köftemi, bir de kekimi çok severdin. Fehmi tanımadım seni, geldiğinde hemen değil mi? Ama sonra tanıdım Fehmi. Tanıdım değil mi? Fehmi ben çok unutkan oldum. Fehmi sen benim köftemi çok severdin. Sen evlendin mi? Senin bir eşin vardı, iyi kızdı ama adını hatırlayamıyorum. Ablan da vardı senin. Fehmi sen benim köftemi çok severdin. Sen evli miydin…

Az ilerideki Fatih İbrahim Bey Cami’ni çırılçıplak soymuş, üzerinde gıdım sıva bırakmamışlar. Taşı, tuğlası anadan üryan. Deri değiştiren yılan gibi. Ege’nin camilerini hep sevmişimdir, devşirme taşlarıyla her daim iki milenyum öncesinden göz kırparlar.

Girişindeki sütunların Korint başlıkları kim bilir nereden peydahlanmış. Belki de burası için yapılmışlardır, kim bilir? Ben bilmem, ben hiçbir şey bilmiyorum. Restorasyon bitsin yine gelelim, Candan Teyzemi tekrar ziyaret edelim.

Cami’nin hemen altından bir dere geçiyor. Normalde adını öğrenmeden bırakmam, aklıma bile gelmiyor sormak. Su akıyor, ben bakıyorum. İçinden, kıyısından köşesinden su geçen yerler medenidir derler, Urla da uygar. Yukarılara, aşağılara her yöne yürüyorum. Kâh yer yarılıyor içine giriyor, kâh göklere uçuyorum. Yolun nereye vardığını hiç bilmeden.

Acıktım çok. Kendimi Beğendik Abi’ye attım. En vejetaryenden pek etoburuna aynı anda hitap eden lezzet durağı, diyemeyeceğim. Çünkü dur durak bilemiyorsun, yemek tezgahındaki mamaları görünce. Şevketi bostan mı, ekle; kabak çiçeği dolması mı, ekle. Sen de zorlanınca boğazına düşenlerden misin? Mecburen yürüyecek, tıka basa doymanın bedelini ödeyeceğiz.

Kitap serileri vardır “Dünyanın en güzel bilmem nesi” başlığı altında sürüsünü çıkarırlar. Bizim kitabın adı da “Urla’nın En Güzel Dükkânı” olsun mu? Tam önündeyiz. Olduğum yerde dikelmiş, Kekliktepe Dükkânı’nı dikizliyorum. Kafam yerinde değil. Buyur edilince içeri giriyorum.

Sabun yapmayı ninemden öğrendim. Zeytinimizi kendimiz topluyoruz Kekliktepe’den…

Diye anlatıyor. Soruyorum da soruyorum ama ne sorduğumun farkında bile değilim. İstanbul’da okumuş, doymuş, bıkmış, köyüne dönmüş. Adı mı ne, hatırlamıyorum. Bugün bütün isimler yitik. Erken hasat zeytinyağı, zeytin ağacı servis ve mutfak ürünleri, el yapımı doğal zeytinyağı sabunları, mermer servis ve mutfak ürünlerinin en güzelleri; otantik ortama serpiştirilmiş. Olduğum yere çöküp az bi dinleniyorum.

Beni kendi halime bırakıp, “Kendinizi evinizde hissedin” diyerek dükkândan çıkıyor. Ne kadar oturduğumu hatırlamıyorum. Neden sonra geliyor; enginar, lavanta, yasemin ve üzüm çekirdekli küçük sabunlarla dolu kâğıt bir kutu hediye ediyor. İnsan insanın halinden anlıyor, hem de bir bakışta. Mis gibi kokuyor hayat, iyi geliyor.

Urla’da bir şarap rotası var biliyor musun? Vazgeçilmezim Urla Şarapçılık. Uğramadan, tadım yapmadan geçmem. Hele bir şarapları var ki adı da, tadı da, hikayesi de insanı kendinden geçiriyor: Hypnose. Tam da bugüne uygun değil mi?

Boğazkere bağında tesadüfen çıkan beyaz üzümlerin fark edilip incelenmesi sonucu keşfedilen, Beyazkere diye adlandırılan üzümlerden yapılan ilk şarap. Hafif eğimli bağın yan yolundan salına salına ilerliyorum. Güneş alçalmaya başladı, hava hala sıcak.

Ana körfezden uzaklaştıkça, Sığacık körfezine daha da yaklaşıyorum. Sığacık dibimizde olsa da pek bi alakamız yok. Oraya giden doğrudan bir yol var mı onu dahi bilmiyorum. Umursamıyorum da. Tek amacım suya ulaşmak, arınmak. Deniz çok soğuk olduğu için istiladan kurtulmuş müthiş koylar var buralarda. On yıl önce tek Allah’ın kulunun uğramadığı yerler az biraz keşfedilmeye başlamış.

Sen evli miydin? Fehmi sen benim köftemi çok severdin. Ablan da vardı senin. Senin bir eşin vardı, iyi kızdı ama adını hatırlayamıyorum. Sen evlendin mi? Fehmi sen benim köftemi çok severdin. Fehmi ben çok unutkan oldum. Tanıdım değil mi? Ama sonra tanıdım Fehmi. Fehmi tanımadım seni, geldiğinde hemen değil mi? Sen benim köftemi, bir de kekimi çok severdin. Ama sana tek kelime etmezdim. Başka birisi yapsa neler söylerdim. Hiç utanmazdın, gelir açardın buz dolabını hiç sormadan. Sen benim köfteme bayılırdın. Bir kızım bir de sen. Seni kendi oğlum olsan bu kadar sevemezdim. Fehmi ne güzel günlerimiz oldu.

Sar baştan. Oku tersten. Tekrar tekrar.

İki saat boyunca.

Gülümsemeler, hüzünlenmeler, kahkahalar.

Göz yaşı? Asla!

İlkokul öğretmeni, zekâ küpü Candan Teyzem.

Dünyanın en güzel günleri artık sonsuza kadar bizim.

 

Sait Fehmi Ağduk

 

Medyum Ağacın Memleketinde

,

Bergama’dan Ayvalık’a doğru ilerlerken, Dikili girişini geçer geçmez kafanı batıya çevirdiğinde, kilometreler boyunca seni takip edecek olan Ege Denizi ile yoldaşı Midilli Adası’nı göreceksin; sağ tarafına baktığındaysa, alçak dağların göğe doğru hafif bir eğimle uzandığını. Maki severler beni mazur görsünler, bu tepeler üzerlerinde öyle aman aman bir bitki örtüsü barındırmazlar. Kısacası pek bir albenisi, hele hele deniz manzarası ile aşık atacak mecali yoktur kara tarafının. Durup bakmazsın bile, yanından geçip gidersin.

Oysa çok yanılıyorsun! Çünkü o tepelerin ardında, altında ve üstünde iki hazine yatar: altın ve altından çok daha değerli bir can.

Azıcık meraklan bakalım neymiş o canlı diye. Şşşştt…bilenleriniz bilmeyenlerinize söylemesin sakın.

Köylüsü ve son dönemde etrafta türeyen turist zararlısı dışında kimsenin geçmediği asfaltımsı yoldan içeri sapılır, az bi sonra da iyice sapıtılır. Kimdir turist zararlısı? Gittiği her yerin ekonomisine kısa vadede katkı yaparmışçasına çalım atan; pet şişe, naylon torba, meşrubat kutusu ve türevlerine bağımlılık geliştirmiş; neden bilinmez, kendisini çığlık çığlığa oradan oraya atan, cansız ve heyecansız canlı türü: Etten Robot.

Nebiler (Aşıklar) Şelalesi tabelasını gördün mü sakın oradan içeriye döneyim deme, bas git. Şaka şaka, biz çevremize özen gösteren iyi vatandaşlarız, özeliz, dönebiliriz. Yol yumuşak bir rampayla kıvrıla kıvrıla yükselirken, kahvemsi bej tonları hafiften yeşile döner. İşte o zaman uygun bir yerde arabanı sağa çek, arkana dön bak. Enfes bir panorama. Yanılmıyorsun, çek içine doya doya, manzaraya oksijen karışmış. Etrafa yayılmış meşe ağaçlarının palamutları katmer katmer bir çiçeğin içine saklanmışlar. Bölgeye has meşe palamutları farklı, tonlarcası zamanında boya yapımında kullanılmak üzere, Ege’nin bu tarafından Avrupa limanlarına taşınırmış. Sentetik boyaların icadıyla palamut ticareti durmuş. Oksijenin hası sadece bu meşelerden gelmiyor, dedim ya “Altından çok daha değerli bir can var burada.” diye, az daha yolumuz kaldı.

Fazla değil, üç beş yıl öncesine kadar Nebiler Şelalesi’nin ne bileni vardı ne de ziyaret edeni. Buraların yerlisi bile çalı çırpı arasında, orası burası çizile çizile yolunu zor bulurdu. Şelale özel mülkün içinde yer alıyormuş meğerse, girişinde bilet kesiyorlar artık. Zeytinli toprak yoldan geçip arabanı ağaçların arasında güneşten gizleyebiliyorsun. Güney Ege dolmuş taşmış belli ki, insanlar eskiden çok rağbet etmeyip denizini soğuk buldukları Kuzey Ege’nin kuş uçmaz kervan geçmez bu nadide güzelliğine ulaşabilmişler.

İnanmazsın, şelalenin tepesine tesis kurmuş, zemini gözleme ile döşemişler. Keşke onun yerine duvarları ses geçirmeyen bazlama ile kaplasalardı. Yanlış anlaşılmasın gözlemeye de bazlamaya da bayılırım. Ama dedim ya her şey yerli yerinde güzel. Gezi anılarımı yazmaya başladığımda, alaycı olmaktan özellikle kaçınacağıma söz vermiştim kendime. Bu gezide üzgün, kırgın ve bıkkınım. Bu hislerden arınabileceğim, sükûnet içinde sakinleşebileceğim bu doğal güzelliğin, elimizden çekilip alınmasına, aleni hırsızlığa kızgınım. Oğlum Çınar ise hiç oralı değil. Gördüğü her türlü su birikintisinde mutlu olmayı kolaylıkla başarıyor. Hayran hayran bakıyor küçük şelaleye.

Asıl şelalenin daha ileride olduğunu duyunca keyfim geri geldi. Orasının daha sakin olabileceği ihtimali bile beni şenlendirdi. Başladık yürümeye. Sağ olsun birileri kırmızı yağlıboyayla kayaların üzerlerine oklar çizmiş. Yol uzadıkça hedeflerine varmadan geri dönenlerin sayısı azaldı. Diğerlerini bertaraf edip yumurtasına hızla ilerleyen sperm misali, “Ohhh bundan da kurtulduk, biz kazanacağız. Doğanın hâkimi biz olacağız.” halleri. Vazgeçtikleri yetmezmiş gibi, öğüt vermeye kalkışıyorlar bakışlarıyla. Gözleriyle cümleler kuruyorlar: “Biz çok gittik vazgeçtik. Siz de bizce daha ileri gitmeyin. Zaten saçın sakalın ağarmış senin, yanındaki bebeyi de telef etme!”

Çınar kararlı. “Baba başarabiliriz.” deyince akan sular duruyor. Durmasa da geçen yıllara göre epey az akıyor dere. Acaba neden? Neden olduğunu birazdan öğreneceğiz. Yine de her yer o kadar güzel ki. Çınarlar minik fidanlardan asırlık ağaçlara, boy boy, her yerde. Hele zakkumlar, pembe çiçekleri. Su tertemiz. Hava sıcak olsa da bunaltıcı değil, üstelik aylardan Ağustos. Bazı yerlerde derenin üzerinden atlaman gerekiyor, Çınar’ı kucağıma alarak taştan taşa sekiyorum. Ne çok istiyor şelaleye ulaşmayı, içine atlamayı. Yanımıza neden mayo almadık ki! Neyse, yüzmeye müsait değil suyun seviyesi.

Az gittik uz gittik, dere tepe kıvrım kıvrım gittik. İnsanlar tekleşip tükleşti. Soruyoruz gördüklerimize “Daha yol var mı?” diye. “Var.” yanıtları azaldıkça yokluğun tadını çıkarıyoruz. Bu arada söylemeyi unuttum sana, yolumuzun daha başlarında bir mağaraya rastlamıştık, derenin içinden akıp geçtiği, harika bir yer. Hemen heveslenme, yarasalar falan kaçıyordu kalabalıktan, o seviye. Anladım ki insanlar şehirde, insanlık doğada güzel.

Karşımızda kocaman yuvarlak hatlı tombul granit kayalar; suyun, rüzgârın yüzyıllara yaya yaya yumuşattığı. Hop oradan, hop buradan geçelim derken minyatür şelale bir anda, önünde oluşturduğu doğal havuzuyla karşımıza çıkıyor. Mayo yok ya yanımızda, Çınar’a “Oğlum girilmez, akan su buz gibidir.” diyorum. Çınar’ın salyaları hayran bakışlarının arasından akıp suyu ılıtıveriyor. Niye inanmıyorsun ki bana? Nil Nehri’nin, timsah tanrı Sobek’in akan teri olduğuna inanmış insanlar binlerce yıl boyunca, sen de artık idare et canım.

“Tamam hadi atlayalım Çınar” diyorum. Adet oldu, su gördük mü mayo aramaz olduk…

Şelalenin dibinde yalnız başına dikelen çaycıdan başka kimse yok etrafta. Hani o aşağıdaki tesis var ya, oradan yollamışlar öncü kuvvet olarak. İkinci şelaleciği zapturapt altına alsın diye. Belki diyeceksin “Sana ne, el alemin mülkünden, nasıl isterlerse öyle kullanırlar.” Yok yok demezsin. Çünkü sen ve ben özeliz, çevremize özen gösteren iyi vatandaşlarız. Sorgularız suyun, havanın, toprağın, madenin mülkiyetini…

Şelale havuzunun suyu resmen ılık. İnsanın çıkası gelmiyor. Üzerinde dumanlar tüten kömür ateşinde demlenmiş çayımızı yudumlarken… O da ne, halk geliyor. Akın akın. Hani gelmeyeceklerdi, hani ikinci şelaleye ulaşmaları zordu. Kaldık mı hipster elit külodumuzla suyun içinde. Çınar başlıyor dalgasını geçmeye, “Hi hi hiii, çıksana baba sudan, çık-saaa-naaa….” Bekle bekle faydası yok. Güneş daha da yükselip, hava ısındıkça gelenler artıyor.

Ortamda şelalenin billur sularından kaynaklanmayan bir pırıltı… Kadınların kollarında, beylerin boyunlarında şıngır mıngır bilezikler, zincirler. Suda kalmaktan büzüşen parmaklarımı kulağıma götürüyorum. O da ne? Bir yüzük, bir de küpe… Altına da üstüne de doyamamışız buraların. Hepimiz çoook özeliz çoook. Altınlarımızla daha da güzel.

Oysa sadece sen ve ben özeldik, elittik, doğaseverdik, iyi vatandaşlardık, farklıydık ötekilerden. Altına üstüne özen gösterirdik çevremizin.

Uzun lafın kısası, kaşla göz arasında fırladık sudan, kıvrıla tırmana yolumuza devam ettik. Yanlış yöne sapmışız meğerse, farkında olmadan yolumuz Kozak’ın altına düşmüş. Olur mu kamyon trafiği köy yolunda? Vızır vızır, biri gelirken diğeri dönüyor. Çukuralan Altın Madeni’nden tonlarca toprağın içinde altın mikronu[1] taşınıyor. Kaz Dağları’ndan çok önce, Madra Dağı’nın eteklerinde Ovacık’ta başlamıştı arayış. Süreç Çukuralan’da tıkır tıkır işliyor. Verilen ve daha işletmeye alınmamış maden izinlerini duysan dudağın uçuklar.

Hiç altın madeni görmemiştim, şimdi de gör-e-medim, dibine kadar gitmeye gönlüm razı olmadı. “Zaten büyük olasılıkla yoldan çevirirler, ne de olsa özel mülkleri almazlar içeri!” diye geçirdim içimden. Olayın boyutunu ancak akşam Google Earth’ten bakınca anlayabildim. Göz görmezse gönül rahat rahat katlanırmış. Türkiye’nin değil dünyanın göz bebeği fıstık çamı ormanlarımızın tam ortasında, yengem görse “Elemterefiş, kem göze kızgın şiş.” diyeceği türden bir nazar, acıyan ve acıtan bir yara.

Merakım, Altın Madencileri Derneği’ne kadar uzandı.[2] “Acımasız olma, meseleye bir de diğer tarafın gözünden bak.” dedim kendime. Web sitelerinin ilk sayfasındaki “Altın Madenciliğinde Kamuoyunun Merak Ettiği Konular” sunumunu inceledim. Sen de incelemeli ve kendi kararını kendin vermelisin. İki soru özellikle ilginç geldi.

İhtiyaçlarınızdan vazgeçebilirseniz, yer kabuğunu kazmayız!!!

Arabanızdan, bilgisayarınızdan, telefonunuzdan, buzdolabınızdan, çamaşır ve bulaşık makinenizden, kalorifer sisteminizden, elektrikten, oturduğunuz evinizden, uçaktan, trenden, gemiden, asfalt yollardan, kısacası hayatınızdan, kullandığınız tüm araç ve gereçlerden VAZGEÇEBİLİR MİSİNİZ? Vazgeçebilirseniz madenciler yer kabuğunu kazmaz.

Türkiye’de sadece altın üretiminde mi siyanür kullanılmaktadır?

Sunum bu minvalde devam ediyor; Türkiye’de kullanılan siyanür kimyasallarının sadece %3’ünün altın üretiminde geriye kalan %97’sinin başka sanayi dallarında kullanıldığını anlatıp, neden altın madencilerine bu kadar yüklenilirken diğer sanayi dallarına ses çıkarılmadığından dem vuruyor. İlerleyen sayfalarda, Atatürk’ün, İkinci Meclis önünde çekilip sonradan renklendirilmiş meşhur fotoğrafının eşliğinde, neden 1933 yılında “Altın Arama ve İşletme İdare Başkanlığı”nı kurduğu soruluyor.

Haklılar, bunlar hepimizin kendisine sorması gereken meşru sorular. Ne onlu ne de ONSsuz yapamıyoruz. Küçük bir yüzük, minik bir küpe derken vazgeçemediğimiz madenler ve enerjinin kölesi haline gelmiş durumdayız. Meseleye topyekûn, gezegen boyutunda yaklaşmamız gerekiyor.

Yine de sormadan edemeyeceğim. Atatürk’ü mezarından çıkarıp sorabilseydik, bugünün dünyasında yaşanan altın madeni felaketleri, nedenleri ve sonuçları konusunda nasıl bir yanıt alırdık kendisinden acaba? Benzer soruların yanıtlarını yaşayan devlet insanlarından alamadığımıza göre, başka kime soracağız?

Saçma değil mi? Çok saçma! Ama işte öyleyse böyle…

Çark ettiğim maden yolunun az ilerisindeki dönemeçte Madra Çayı çağlardı yakın zamanda. Artık akmıyor. Yukarıdan baktığında görebildiğin kurumak üzere olan yapayalnız bir iki göletcik. Küresel ısınma mı yoksa altın madeni mi suçlu? Yönü mü değişmiş yoksa çayın? Belki Kibariye biliyordur yanıtını, “Kim bilir?”. Yüzümüzü en iyisi kumuldan gök yüzüne çevirelim. Büyüleyici çam sakızı kokuları hepimizi sarhoş edip gerçekleri unutmamızı sağlayabilecek mi dersin? Susmaksızın cırlayan yazın cazgır böcekleri topumuzu hipnotize edebilecek mi? Belki de bunlara hiç gerek yok, nasılsa doğal halüsinasyonlarımız bize yeter.

Hadi çok yüklendim bize, konuyu geliştirelim. Fıstık çamlarının altın değerinde yenilebilir tohumlara sahip olmalarının yanı sıra -kilosu bin liraya yaklaşmış- yüzyıllardır peyzaj düzenlemesinde kullanıldığını biliyor muydun? O kadar güzeller ki, antik dönem villalarından, imparatorluk saraylarına ormansı bahçelerin vazgeçilmez unsuru olmuşlar. Kozak’ta ise, doğal granit kütlelerinin arasından, çırpı gibi uzanan gövdeleri ve gök yüzünde havai fişek misali patlayan dalları ve iğne yapraklarıyla, yeşil pofuduk bulutsu hatta çocuksu bir halleri var. Bu ağdalı cümlelerime bayılıyorum, gerçek bir gezi yazısı yazıyormuşum havasına sokuyor beni. Ağda demişken, aklıma karamel geldi, o da şerbeti hatırlattı. Şerbet de helvayı. Madem karmışlar helvasını Kaz ve Madra Dağları’nın, bana da şöyle bol çam fıstıklı tarifini vermek düşer. Yakın zamanda Facebook, Instagram ve Twitter hesaplarımda bulabilirsin: @hayatevinde. Patlattım mı reklamımı da, işte şimdi tam bir gezi yazarı oldum.

Ormanın ortasında futbol sahası büyüklüğünde bir alana yaymışlar bizim helvanın fıstık çıkarılacak kobalaklarını. Dalıyorum içeri. Canavar sesli makineler Kozaklıların kobalak dedikleri kozalakları parçalayıp içinden en sona kalan kabuklu çam fıstığı yani küneri çıkarıyor. Belli ki asıl künerler önceden silkelenmiş içlerinden. Bu sona kalan künerler fabrikaya yollanıp kırılacak, içlerinden kavrulduklarında altın rengini alan çam fıstıkları çıkacak.[3] Makinelerden biri kısa süreli susunca sohbete başlıyoruz işçi arkadaşlarla.

Cennetin göbeğindeyiz diyeceğim, dilim varmıyor. Onlar da ben de cehennemimize çevirmek üzere olduğumuzun farkındayız buraları. Başlıyorlar anlatmaya. Herkes biliyor neyin ne olduğunu, paranın değerini. Fıstık çamının yüksek ticari değeri var!

Abim, fıstık çamımız en güzelidir bizim dünyadaki. Tükeniyor. Nedenini bir türlü bulamadılar. Altın madeni dediler. Sonra Basra Böceği[4] dediler, bal yapımında kullanmak için getirdiler uzaklardan. Bu böcek çam ağacının öz suyunu emiyor, sonra affedersin abim bildiğin sıçıyor. İşte arılar da boku yiyip bal yapıyorlar. Sen duydun muydun hiç böyle bişey! Yani bulamadılar bir türlü nedenini. Son on yıl içinde 2500-2000 tondan 200 tona düştü burada üretim. Taaa İtalya’ya gidiyor bizim fıstıklar. İtalyanlar markayı vurup İtalyan diye satıyorlarmış dünyaya. Bizim fıstıkları…

Farkındayım kaçırdım keyfini. Sen de haklısın, rahat rahat bir gezi anısı okumayı bekliyordun. Ne yapalım, altın yaldızlı değil burada durumlar, o yüzden istediğin daveti alamayacaksın bugün. Köyden kente göçten hiç bahsetmedim bile, üzülmeyesin diye. Yani bir elin balda, bir elin fıstıkta, diğeri de altında olamıyor aynı anda. Seçmek zorundayız.

Biliyor musun, fıstık çamı, ağaçlar aleminin medyumu gibidir, geleceğini görür! Görmekle de kalmaz, sonraki üç yıl boyunca ne kadar ürün vereceğini sürgünleri aracılığıyla kulağımıza fısıldar. Sana seçim hakkı verir. Köylü de böylece geleceğini öngörebilir. Kobalaklar toplandıktan sonra güneşe çıkarılmadıkları sürece açılmadan korunabilirler. Diyelim bu yıl ürün iyiydi ancak gelecek sene o kadar iyi olmayacak. Bu yılın kozalaklarının hepsi kullanılmaz, bir kısmı sonraki yıla, yıllara saklanır. Zamanı gelince güneşe serilir ve açılmaları sağlanır. Nakit para gibidir kobalak, banka gibi depolarda saklanabilir.

Fıstık çamların arasında gezinirken Çınar sorusunu patlatıyor:

Baba çimler çam ağacı olabilir mi?

Şaşkınım. Hayallerine set çekmemek için, yekten hayır demekten kaçınıyorum. Suskun bakışlarım arasında, imdadıma yine onun yanıtı yetişiyor.

Olamaz değil mi yoksa aralarından yürüyemezdik.

Geleceği çamlar, gerçekleri çocuklar haykırıyor. Biz görmezden geliyoruz!

 

Said Fehmi Ağduk

Yorumlarını paylaşmak, diğer yazılarım ve fotoğraflarımı görmek için blog sayfam www.hayatevi.org’u ziyaret edebilir ya da bana doğrudan yazabilirsin: hayatevinde@gmail.com


[1] Mikron: Bir metrenin milyonda biri, milimetrenin binde biri, mikrometre. https://sozluk.gov.tr
[2] http://altinmadencileri.org.tr/
[3] http://www.habay.com.tr/urunlerimiz/
[4] marchalina hellenica

 

Aşkını Ver-Ona

,

Sahnemizi açtığımız şu güzel Verona’da

Soylulukta birbirine denk iki aile

Eski bir düşmanlıktan gelen bir kavgada;

Yurttaş kanı yurttaş elini lekeler burada.

İşte ölümcül döllerinden bu iki ailenin

Doğar yıldızları sönük iki talihsiz sevgili,

Yürek parçalayan acı yazgılarıyla bu iki genç

Ölümleriyle toprağa gömer büyüklerinin kinini.

 

Zırnnn, zırnnn, zırnnn…

Telefon çalar, ahize kaldırılır.

İyi günler hanımefendi, Fehmi’nin annesi misiniz?
Evet buyurun.
Oğlunuz her gün kızımı evimize bırakıyor.
Öyle mi, ne kadar güzel.
Güzel değil efendim, bırakmasın etraftan laf oluyor.
Peki kızınız bu konuda ne düşünüyor hanımefendi?
O daha çok küçük.
Katılıyorum. Gerçekten de dokuz yaş etrafın laf etmesi, sizin de bunları dert etmeniz için çok küçük. Biraz büyüsünler o zaman arayın. Yok, asıl o zaman hiç aramayın, çünkü büyüyünce kararlarını kendileri verecekler, öyle değil mi?
Sahnemizi açtığımız o güzelim Karşıyaka’nın ara sokaklarında bir Ankara İlkokulu vardır, üzerine konduğu eski kilisenin hala ayaktaki kocaman bahçe kapısından girilir içeri. İki talihsiz sevgilinin yıldızları orada doğmuş orada sönmüştür. Kazulet, pardon Kapulet’in hanımıdır bu işin müsebbibi. Minik Fehmi çarşının göbeğindeki evine beş değil on beş dakikada ulaşmayı, yolunu Kordelyo’dan geçirmeyi tercih etmişse ne olmuştur? Ufak tefek sarışın, mavi gözlü İnci’yi, “Evimiz sizin evinizin yolu üzerinde.” diye kandırdıysa; İnci de bu beyaz yalanı sinesine çektiyse, soylulukta birbirine denk bu iki aileye ne laf düşer.

Yani sırf Jülyet ve Romeo’nun aşklarına sahne olan Verona’yı yazacağım diye nedir bu çektiğim çile. Hikâye bildiğin arabesk, insanın içini kurutuyor. Shakespeare’in yazdığını bilmesen adını “Hasret” koy “Kendini Asmalı Konak” koy. Kur film setini Kapadokya’ya, Mardin’e kur -oraları da ne güzel yerlerdir, söz yazacağım yakın zamanda-; al sana bin ölümlük, yok yok bin bir bölümlük dizi. E diyor zaten Özdemir Nutku çevirdiği klasik eserin giriş bölümünde:

Dört yüz yıldan bu yana, parlaklığından bir şey yitirmeden günümüze gelen Shakespeare’in romantik tragedyası, Romeo ve Juliet, aslında doğuda batıda, kuzeyde güneyde, birçok ülkenin halk öyküleri içinde yer alan, bilinen bir aşk temasını ele alır. Birbirine düşman iki ailenin gençlerinin birbirini sevmesi aslında çok işlenmiş bir temadır. Bu temanın ortaya çıkaracağı konu da nerede olursa olsun aşağı yukarı aynı olacaktır ancak bir yapıtın ölmezliği işin öyküsünde değil, o öykünün yazarı tarafından ele alınışında var olur.

Verona, Milano ile Venedik’in arasında deniz kıyısından beride yer alır. Dibinde olmasa da Garda gölüne yakın, Adige Nehri’nin menderes yaptığı bir kıvrımın içine yerleşmiş güneş ışığında parıldayan dünyalar güzeli bir incidir. Adige; Seine ya da Thames nehirleri gibi geniş yataklarında çekingen çekingen değil, dalgalarını göstere göstere coşkuyla akar.

Verona, eskiden Veneto Cumhuriyeti’nin bir parçası olduğu için, sadece Venedik’in sanılsa da, aslında cumhuriyetin tamamının simgesi olan San Marko Aslanı’nı burada da her yerde görmek mümkün. Gezecek pek çok yeri olmasına karşın dünya Verona’ya temelde iki şey için akıyor, Jülyet’in Evi ile Opera Festivali’nin gerçekleştiği Verona Arenası. Elbette her ikisini de ziyaret edeceğiz, ama en en güzeli sokak aralarında kaybolacağız. Ayrıca şehir merkezinde değil Adige’nin sağ kıyısındaki diğer Verona yani Veronetta’da kalacağız.

İllaha Milano ya da Venedik’ten gitmek zorunda değilsin Verona’ya. Milano’nun yakınında Bergamo diye bir şehir, İstanbul’dan oraya doğrudan uçuşlar var. Bergamo Alpler’i gören bir tepeye yerleşmiş şahane bir orta çağ şehri, vaktin olursa muhakkak zaman ayır. Biz Milano’da kalıp bir geceliğine gitmiştik Verona’ya. Yanımızda küçük bir sırt çantası olduğundan biraz dışarıda kalan tren garında inince şehrin tarihi merkezine kadar keyifli bir yürüyüş yapmıştık. Yükün var ise o yol yürünmez, demedi deme. Garda inince meydanlık bir alan hemen ilerisinde de şehrin on altıncı yüzyıldan kalma giriş kapısı Porta Nuova var. Dümdüz ilerleyip karşına çıkan parkı geçince hemen orada yer alıyor meşhur Arena.

Tabii biz öyle yapmayacağız seninle. Neden mi, e… daima olduğu gibi, gökyüzüne uzanan bir kule ya da başka bir şey, belki bir kuş çelecek aklımızı, neymiş diye sokak aralarında tepesindeki haçı bir bula bir kaybede yavaş yavaş yaklaşacağız. Sonra karşımıza belki de turizm rehberlerinde adı geçmeyen bir mücevher çıkacak. Enfes bir avlusu olacak.

Bu kez karşımıza, gerçeğine sadık olarak restore etme geleneğinin başlatıldığı ilk yapılardan biri olan Museo di Castelvecchio çıkıyor. Akşamüzeri olmasına karşın hava epey aydınlık, ancak müze kapalı, geniş avlusunu gezip yanı başındaki Adige’yi takip ediyoruz. Nehir kıyısı farklı yüzyıllardan yüzlerce binayı barındırıyor. Yüzünü yukarı çevirince tepelerin irili ufaklı evler, malikaneler ve kiliselerle bezendiğini görebilirsin.

“Ponte della Vittoria köprüsünü selamlayarak ilerliyoruz!” Kuralım mı bu harcıalem gezi yazısı cümlesini? Yok gerçekten selamlayalım hem köprüyü ve hem de dört bir yanında göksel tanrılara seslenen heykellerini, klasik duruşlu modern sanat eserlerini. Biraz ileride Ponte Pietra, bence Verona’nın en güzel köprüsü, yarısı taş, belli ki bir dönemde yıkıldığı için neredeyse tekrar yapılan diğer bölümleri tamamen tuğla. Beyaz taş ve kırmızı tuğla öyle yakışmışlar, erimişler birbirlerinin içinde; sen de aşıklar köprüsü ben diyeyim Jülyet ve Romeo Köprüsü. Geçiyoruz Adige’nin diğer yakasına.

Biraz sorup soruşturduktan sonra orta çağdan kalma evimizi bulup, zemin kattaki sakız çarşaflı odamıza kavuşuyoruz. Hafif tatlı nem kokusu dönemin atmosferini vurguluyor, inan hiç rahatsızlık vermiyor. Ne de olsa bir gece kalacağız. Minicik bir avluya açılıyor oda. O gece ne yedik anımsamıyorum. Pizza mı, al dente makarna mı; öylesine yorgunduk ki. Al dente, dişe gelir demekmiş İtalyanca’da, bildiğin diri makarna yani. Ben daha iyi pişmiş seviyorum, dişime değeceğine anneannemin yaptıkları gibi yanaklarımı doldursun istiyorum.

Yattık kalktık, avludaki kahvaltıyı hiç unutmayacağım, bizdeki zengin ve lezzetli kahvaltılarla alakası yok, kızarmış ekmek, tereyağı, reçel, peynir çeşitleri ve bir iki de şarküteri ürünü o kadar, ancak havası yeter. E hani zeytin? Koskoca Akdeniz’de bizim dışımızda kahvaltıda zeytin yiyen millet yok. Ne mi yapıyorlar, yemeğe koyuyor bir de garnitür olarak tüketiyorlar. Velhasıl kahvaltı Verona’da her hâlükârda güzel…

Dur daha geçmeyeceğiz Adige’yi. Hazırsan önce biraz tırmanacağız, dün uzaktan görüp içimizin gittiği ancak yorgunluk ve zamansızlıktan çıkamadığımız o tepelere çıkacağız. Castel San Pietro’ya giden patikayı, gir bak Google Maps’ten, hemen buluyorsun. Adım adım yükseldikçe şehir aşağıda küçülüyor; manzara ilerilere doğru genişliyor, genişliyor, genişliyor.

Patlasın inşallah balon gibi!

Diye geçirmiştim o zamanlar içimden Bayan Capulet için. Şimdi üzerinden yıllar geçmiş unutmuştum derken, karşıma çıkarmasın mı hınzır Facebook. Ne yapmış etmiş, ilkokul arkadaşları, şu bu derken bağlantıları kurmuş, İnci’nin annesini bulmuş karşıma çıkarmış. Bi de utanmadan “Hadi arkadaş olun.” diyor. Yaşlanmış ama botoks yaptırmamış, hoş kadın. Onca yılın anısını sırtımda taşıyacak değilim ya attım gitti Adige nehrine. Ohhh, yüklerimden arındım, şimdi gidebiliriz İnci’nin evine. İnci mi dedim, yok canım Jülyet diyecektim.

Verona’nın merkezindeyiz. İç içe sokaklar, güzel insanlar. Çıplak taş yüzeyli, sıvalı, sıvaları dökülmüş her çeşit bina; birbirine karışmış farklı yüzyıllardan farklı inşaat tarzları ve renkler. Güneş hepsini eşit aydınlatıyor, gökyüzü masmavi, ara ara beyaz pamuklar. İnsanlar çoğalıyor, artıyor, belli ki turistik bölgedeyiz. İyi ki Veronetta’da kalmışız. “Misafir misafiri sevmez, ev sahibi hiçbirini sevmez.” diye bir laf vardır ya aynen öyle. Turist olarak diğer turistler üzerine üzerine geliyor insanın. Turist, İtalya için büyük gelir amma, yerlisinin içi bizden de çok bayılmış. Gerçi Akdeniz yayvanlığı ortamın gerilmesine izin vermiyor hiç. Yine de şükür, şehir en merkezdeki bir iki meydanı saymazsak, gündelik hayatını tüm doğallığıyla sürdürüyor

Katolik inancı, Vatikan’ı kalbine damgalamış İtalya’nın vazgeçilmezi. Kiliselerine adeta kilit vurulmuş Hollanda ile taban tabana zıt bir memleketteyiz. Kafamı çevirdim ki o da ne? Bir rahibe, sokak arasındaki dükkanlardan birinde giysi deniyor.

Çocuklar bisiklete biniyor, yaşlılar balkonda cep telefonlarıyla konuşuyor, sevgililer öpüşüyor. Hayat Adige’nin kıyısında akıp gidiyor. Kontrolsüz sevinç, zamanlı zamansız hüzün, havai ve fişeksi patlamalar. Yalandır aşkı kalbin yönettiği, midedir aslında tutkunun hükmettiği. Hadi üç organda anlaşalım, kalp, mide ve en aşağıdaki; en yukarıdaki, beyin dediklerinin esamesi okunmaz ateşler içinde yanarken.

Dur, etme acele. Yaklaşıyoruz Jülyet’in avlusuna, az kaldı bekle hele…

On dört ve on beşinci yüzyılda Veronalılar nasıl yerlerde yaşamışlar, ne yemiş içmiş, neler giymişler merak ediyorsan hooop dal içeriye: Fondazione Museo Miniscalchi Erizzo. Mitolojik bir hikâyeyi tasvir eden çini tabak, her yanı fayanslarla kaplı devasa bir şömine ya da bir şeytan otomatonu çıkabilir karşına, Miniscalchi Ailesinin evinde.

Biraz ileride, şehrin tam kalbinde küçücük bir sokak var; tam ortasında Dante’nin heykelinin bulunduğu Piazza dei Signori ile Verona’nın en büyük, ince uzun meydanı Piazza delle Erbe’yibirbirine bağlıyor. Torre dei Lamberti yani Lamberti Kulesi’nin girişi işte o sokakta.

Hadi gel yukarı çıkalım, şehre kuşlarla birlikte bakalım. Spiralin mükemmel şekline bürünmüş merdivenlerin bitiminde, çanlarla birlikte şehrin en güzel manzarasına hakimiz. Taaa ileride birazdan şans eseri önünden geçeceğimiz Chiesa di San Fermo Maggiore bizi bekliyor, ancak farkında bile değiliz buradan, durduğumuz noktadan. Kuş olmak böyle bir şey, geneli görür, ayrıntıyı kaçırırsın. Belki de şahin gözümüz olmadığından bize öyle geliyor.

“Git de, San Fermo Maggiore Kilisesi’ni gez.” demez kimse, oysa gitmelisin, çünkü seni üç sürpriz bekliyor orada. İlki muhteşem ahşaptan yontulmuş tavan. İkincisi dünyanın en güler yüzlü çocuk İsa heykeli. Ana oğul olarak görmeye alışık olduğumuz İsa’yı belki de ilk defa baba oğul olarak hayal edebileceksin. Ne de mutlular anlatamam.

Veee üçüncü olarak kilisenin bronz kapılarını göreceksin. Yirminci yüzyıl heykeltraşı Luciano Minguzzi yapmış, ben çok sevdim. Sanatçı ölümü mü, yaşamı mı tartıyor sen karar ver. Gerçi vermek zorunda kalacağız birazdan birlikte bu kararı, çünkü adımlarımız bizi Jülyet’in yuvasına getirdi bile.

Capuletler’in evindeyiz. Sevgilisini arayan yalnız ve melankolik gençlerden çok; güler yüzlü öpüşüp koklaşan kumrular var etrafta. Ne garip! Trajik öykümüzün karanlığını İtalyan güneşi silip süpürüyor adeta, yoksa Amerikan kapitalizmi mi desek?

Bir yandan avludaki duvara eski usul çaput bağlanırken, diğer yandan binanın içinde dört yöne bakan monitörlere dokunarak mektup yazılabiliyor Jülyet’e, dilekler dileniyor.

Öykünün sonuna gelip de aşıklarımız Verona’yı sonsuza dek terk ettiklerinde, iki baba konuşuyorlar acılı pişmanlık içinde. Mantague, Capulet’e sesleniyor:

Ama fazlasını verebilirim ben sana!

Kızının heykelini dikeceğim som altından,

Verona bu adla bilindiği sürece,

Daha üstün bir heykel dikilmeyecek

Vefalı ve sadık Juliet’inkinden.

İşte o heykelin bronzdan yapılmış olanı, avlunun sonunda bizim gibi turistleri bekliyor sessiz, hareketsiz. İnanç bu ya, Alâeddin’in sihirli lambası misali, eliyle Jülyet’in sağ göğsüne ovanlar aşkı buluyor ya da aşklarını koruyorlarmış. Gel de ovma şimdi.

Bir eksik var burada. Ruh yok, kaçmış başka bir yere saklanmış sanki. Acaba nereye? Elbette bir labirente. Milattan sonra 30 yılında yapılmış, dünyadaki en iyi korunmuş örneklerinden biri olan Verona Arenası’nı orta çağda insanlar bir labirente benzetiyorlarmış. Rönesans’tan beri operalar sahneleniyor bu muhteşem yapıda. Verona Arena Festivali, 1913 yılında Guiseppe Verdi’nin yüzüncü yaş gününü kutlamak için bir yaz opera festivali olarak Aida Operası ile başlatılmış.

“Yazımızı, Mısır’ın genç komutanı Radames ile Habeş Prensesi Aida’nın olağanüstü ama ne yazık ki yine pek acıklı aşk hikayesi ile kapatacağız.” derdim ama öyle olmayacak, oldurmayacak davullar. Günün yorgunluğu ile ikinci perdede uyuklamaya başlayıp üçüncü perdede tamamen uyuyunca, daha fazla rezil olmamak için dördüncü perdeyi izlemeden orta çağdan kalma küçük evimizin yolunu tutacak, mis kokulu çarşaflarımızda alacağız soluğu.

Ve rüyamızda ne göreceğiz. Elbette “Letters to Juliet” filminin fragmanını. 1957’de Jülyet’e yazılmış ama asla kendisine ulaşamamış bir mektubun peşinden koştuğumuz bu şahane sulu zırtlak romantik komediyi -şayet Vanessa Redgrave ve Gael García Bernal, filmde oynamayı kabul etmişlerse- gönül rahatlığıyla tavsiye edebilirim sana.

Ah, Romeo, Romeo! Neden Romeo’sun sen?

İnkâr et babanı, adını yadsı!

Yapamazsın, yemin et sevdiğine,

Vazgeçeyim Capulet olmaktan ben.

“Sevgilim” de ki, vaftiz olayım yeniden;

Romeo değilim bundan böyle ben.

 

Bizim hikâye biter burada mutlu sonla.

Düşmez soylulukta birbirine denk bu iki aileye laf.

Nihai sözü aşk söyler.

 

 

Said Fehmi Ağduk

Bahar Meclisi

,

Hâkimiyet, bilakayduşart milletindir.
Mustafa Kemal Atatürk

Ben seni dinlemedim
Sen beni anlamadın
Cevapsız soruların
Boynumda kolların, al senin olsun!
Sen beni yenemedin
Çünkü ben senle oynamadım!
Kurnaz oyunların, çıkmaz bu yolların
Al senin olsun!

Yasemin Mori

Ankara’ya devletle işin yoksa yolun düşmez derler, yolunu düşürenlerin çoğu akraba ve tanıdıklarını ya da Anıtkabir’i ziyaret etmek için gelenlerdir. Oysa Ankara’da ilkbahar özeldir, demokrasinin baharı Birinci Meclis ise bir ayrı güzel.

Son yıllarda hakiki karanfil kokladın mı hiç? Diyeceksin ki nerede çocukluğumuzdaki karanfiller; burnunun ucunda zınk diye duran, keskin, insanı kendine getiren tertemiz, güçlü nota. Meclis, doksan dokuzuncu kez 23 Nisan’ına kavuşuyor. Balkonlarından, genel kurul salonunun kürsüsünden taşan karanfil kokuları ziyaretçilerini demokrasiyle sarhoş ediyor!

Ankara’da üç tane meclis binamız var. Birinci Meclis, Ulus’un göbeğinde anıtın hemen karşısında. İkinci Meclis onun hemen iki yüz metre aşağısında. Türkiye Büyük Millet Meclisi deyince hepimizin aklına gelen son meclis, Kızılay’ın hemen ilerisinde Bakanlıklar mevkiinde yer alıyor. Bugün Birinci Meclisi gezeceğiz, sıkı giyin; buralarda Mart değil Nisan’dır kapıdan baktırıp kazma kürek yaktıran.

Ankara bozkır, cihan imparatorluğunun başkentinin yanında esamesi okunmaz, amma…

Parmak Çocuk’un hikayesini biliyor musun? Evlatlarını besleyemedikleri için acılar içinde kıvranan, çareyi çocuklarını ormana bırakmakta bulan ana babanın hüzünlü ve ürkünç hikayesini. Baştan sona acayip. Oğlum Çınar’ın masala ilişkin sorduğu tek bir soruyu bile yanıtlayamadım.

– Baba neden çocuklarını ormana bırakıyorlar? Neden böyle bir şey yapıyorlar baba?

Sahi bir ana baba çocuklarını neden ormana bırakır? Masalda yanıtı yok. Tahmin ediyorsun, tahminin ise içler acısı. Çocuklarının açlıktan ölmesini görmeye dayanamayacakları için sanırım. Peki aç kurtların zavallı çocukları ormanda parçalayacağı gerçeği. Herkes biliyor, kimse gıkını çıkarmıyor! Neyse ki Çınar da bu konuya değinmiyor. Kural neydi, çocuk soruncaya kadar konuyu deşme, sorarsa da suları bulandırmadan, sorduğu kadarını yanıtla.

Parmak çocuk zekâ küpü, ana babasının konuşmasına kulak misafiri oluyor, ormana götürülmeden önce ceplerini küçük çakıl taşlarıyla dolduruyor yolunu kaybetmemek için; teker teker arkasında bırakıyor. Ana baba eve dönünce bir de görüyorlar ki, kendilerine borcu olan efendi borcunu getirmiş. Tabii perişanlar, ahlar vah vahlar, neden oğullarımızı ormana bıraktıklar. Tam o sırada Parmak Çocuk tüm kardeşlerini toplamış eve geri getiriyor, bir mutluluk bir huzur. Piyango zengini misali, hazıra dağ mı dayanır, paralar suyunu çekiyor yine. Hadi baştan, çocuklar ormanı boyluyor. Çınar’dan yorum:

– Hiç akıllanmıyor mu bunlar!

Bu kez ana baba güya akıllanmış, Parmak Çocuk’u odasına kilitliyorlar, geçen seferki gibi dışarı çıkıp da çakıl taşı toplayamayıp dönüş yolunu bulamasın diye. O da ceplerini ekmek kırıntılarıyla dolduruyor mecburen. Orman ahalisi kalabalık; kuşu var, sincabı var, yılanı var çıyanı var yiyip bitiriyorlar hepsini. Çocuklar ormanda ışık yanan tek yuvaya sığınaduracaklar. Amaniiin o da ne, burası çocukları yiyen devin evi. Devin karısı, sakın gelmeyin diye uyarıyor, ama çocuklar her hâlükârda ölecekler geceyi dışarıda geçirirlerse, biliyorlar. Denize düşen yılana sarılır misali, dalıyorlar eve. Hiç olmazsa o gece karınları doyacak, sabaha kadar canlı kalacaklar bir ihtimal. Devin bizim oğlanlarla aynı sayıda kızları var, parmak çocuk gece kendi şapkaları ile devin kızlarının kukuletalarını değiş tokuş ediyor. Sabah dev bebelerinin anası çığlık çığlığa. Dev karıştırıp kendi kızlarını yemesin mi. Masalı yazan Charles Perrault’nun aklından neler geçiyordu acaba? Manyak mı, dahi mi? Hep karıştırılan yanıt. Nereden bulaştım ki ben bu masala! Defaten “Çınar, istersen okumayalım daha fazla artık.” diyorum, merak dorukta. Velhasıl ana fikir: Parmak Kadar Çocuk, bütün kardeşlerini kurtarıyor.

Masalı okumamın üzerinden daha bir ay geçmeden, Birinci Meclis’i gezerken jeton düştü; Mehmet Ruhi Arel’in “Çanakkale Savaşı Düşman Kaçtıktan Sonra” tablosunun tam karşısında.

Her masal gibi bu masal da bize bizi anlatıyor. Parmak Çocuk meğerse bir Kurtuluş Savaşı hikayesiymiş. Vallaha en az senin kadar ben de şaşırdım bu keşfime. Ana ve baba, çocuklarını sevseler bile kurtuluşa bir türlü inanamayan İstanbul ve kifayetsiz padişahını temsil ediyor. Dev, İtilaf Devletleri rolünde; el alemin çocuklarını yemeye çalışırken, kendi evlatlarını felakete sürüklüyor. Parmak Çocuk ise, inandığından asla geri dönmeyen, inancını sonuna kadar koruyup, tüm kardeşlerini kurtaran, imkansızı başaran Mustafa Kemal ve kimselerin pek bir şeye benzetemediği Ankara rolünde. Başrolü kapmışlar. Efendim neymiş deniz yokmuş. O denizi olmayan Ankara olmasa, bugün boğazda nasıl keyif sürecektik a hanımlar, a beyler.

Bir sağdan bir soldan çekiştire çekiştire mundar ettik. Paylaşamadık bir türlü. Neymiş efendim Atatürk senin, Osmanlı benim. Günahıyla sevabıyla hepsi de hepimizin değil mi? Değil, sevaplar benim, günahlar kabahatler ÖTEKİNİN. Nedir bu ana babaların, nedir bu parmak çocuğun yıllardır çektikleri. Yerin dibine sokmak isteyenler, yere göğe sığdıramayıp yüceltenler.

Oysa her şey konuşulabilmeli!

Parlamento, Fransızcada konuşmak anlamına gelen “parler” fiilinden üretilmiş aynı “hoparlör”deki gibi. “Haut” yüksek “parleur” de konuşan demek. Mesele yüksek yüksek değil, tatlı tatlı konuşabilmek her şeyi. “Meclis”in anlamı da bir o kadar kıymetli, oturmak anlamına gelen “cülus”tan geliyor. Bir konuyu konuşmak veya görüşmek için oturmak, toplantı yapmak demek.

Bugün Kurtuluş Savaşı Müzesi olarak hizmet veren I. TBMM Binası, nohut oda, bakla sofa, mini mini kendi içinde bir parmak meclis adeta. Hepi topu sekiz oda, kulis ve Genel Kurul Salonu’ndan oluşuyor. Kurtuluş Savaşı, bu meclisten yönetiliyor. 20 Ocak 1921’de Türkiye Cumhuriyeti’nin ilk Anayasası olan Teşkilatı Esasiye Kanunu, 12 Mart 1921’de İstiklal Marşı, 1 Kasım 1922’de Saltanatın kaldırılması burada kabul ediliyor. 24 Temmuz 1923’te Sevres’e takla attıran Lozan Barış Antlaşması, 13 Ekim 1923’te Ankara’nın başkent oluşu ve elbette 29 Ekim 1923’te Cumhuriyetin ilanı ile Gazi Mustafa Kemal’in Cumhurbaşkanı seçilmesi yine bu Meclis’te onaylanarak kabul ediliyor. Az zamanda çok ve büyük işlerin başarıldığı Meclis işte burası.

 

Mütevazi merdivenlerinden çıkar çıkmaz karşında küçük bir mescit, sağlı sollu Reis (Meclis Başkanı) ve Riyaset (Başkanlık) Divanı Odaları; sol tarafta sırayla Şeriye Encümeni (Anayasa Komisyonu) Odası, Kulis, Encümen (Komisyon) ve Kâtip Odaları yer alıyor. Bunların karşısında, koridorun en sonunda İdare ve Başkatip Odaları var. Koridorun en ortasında sağda Genel Kurul yani Meclis Toplantı Salonu var. Salonda bulunan kürsüyü, Ankaralı bir marangoz kendisi yapıp Meclise hediye etmiş. Milletvekillerinin oturduğu sıralar bildiğin okul sırası, Muallim Mektebi (Ankara Öğretmen Okulu) ile şimdiki Atatürk Lisesinin ilk binası olan Ankara Mektebi Sultanisinden (Taş Mektep) getirilmiş. Sonradan elektrikli hâle getirilen iki petrol lambası ile sac sobalar civar kahvehanelerden, büro malzemeleri ise resmî dairelerden temin edilmiş.* Artık sen hayal et hangi koşullarda kurulmuş Cumhuriyet.

Bir yeri gezerken herkesin aklında farklı bir şeyler kalır; benim unutulmazlarımdan biri de üzerinde “Ve Emrühüm Şura Beynehüm” yazılı levha oldu. Hattat Mehmed Nuri Sivasi Abduh tarafından deri üzerine Gubari tekniği ile yazılmış olan levha, 1920-1924 yılları arasında, belirli zamanlarda Meclis’in duvarına asılırmış. Şura Suresi’nin 38. Ayetindeki bu söz “İşleri, aralarında şura (danışma) ile olanlar” demek. Bir mecliste olması gereken her şeyi tek kelime ile özetlemiyor mu sence de? Acaba hangi zamanlarda, hangi amaçla asılıyordu bu levha. Sürekli değil de bazen asılıyor olması ne kadar etkileyici değil mi? Ne de olsa sürekli göz önünde olanın bir süre sonra farkına bile varılmayabiliyor.

– Egemeeen koş, bak gerçek telefon.

Annesi, belli ki hayatında hiç ahize görmemiş oğlunu eğitme peşinde, meclis koridorlarını tiz sesiyle çınlatıyor. Belki de çocuğundan bile heyecanlı, pardösüsünün düğmeleri muntazaman baştan sona ilikli, ev işlerine bir süre ara verip azıcık gezebilmenin keyfiyle coşmuş. Kadınların seçme ve seçilme hakkı kazanmasının eşiği I. Meclis. Kadın sesleri ancak II. Meclis’te duyulmaya başlayacak. Onu da gezeceğiz başka bir gün doya doya hiç merak etme.

Diğer etkilendiğim şey üzerinde “DİKKAT DÜŞMAN DİNLİYOR” yazılı tahta telefon santrali. Telefon değil, bizi o günlere götüren bir zaman makinesi adeta. Bazen sorarlar ya en çok sevdiğin kitap, film falan nedir diye. Asla o anda gelmez aklıma. Bak şimdi geldi, “Başkalarının Hayatı – Das Leben Der Anderen” muhteşem bir film. İzle ve o anda hayata siyah ve beyazın ötesinde bak. Demokratik Almanya Cumhuriyeti (Doğu Almanya) hükümeti, çöküşünden beş yıl önce iktidarını acımasız bir kontrol ve gözetleme sistemiyle sürdürmeye çalışmaktadır. Stasi adlı gizli polis servisine bağlı binlerce muhbirin yaptığı ihbarlar sonucunda 17 milyon nüfuslu ülkede 200 bin kişi fişlenerek dosyası tutulmuştur. Hükümetin ve Stasi’nin hedefi, “başkalarının hayatları” hakkında her şeyi bilmektir.

Bir de kocaman bir masa var I. Meclis’te, ilk bakışta pek bir şey ifade etmiyor, albenisi yok. Meğerse üzerinde Lozan Anlaşmasının imzalandığı masanın ta kendisiymiş. Türkiye’de İsviçre’nin diplomatik temsilciliğinin açılışının sekseninci yıl kutlaması sırasında 11 Kasım 2008 tarihinde İsviçre Konfederasyon Başkanı Pascal Couchepin tarafından dönemin Cumhurbaşkanı Abdullah Gül’e sunulmuş.

Lozan Anlaşması’nı, Lozan Üniversitesi tören salonunda bu masa üzerinde, baş delege sıfatıyla TBMM Hükümeti Dışişleri Bakanı İsmet (İnönü) Paşa imzalıyor. Anlaşmanın imzalanmasının şerefine aynı gün saat 17:00’den itibaren Ankara, İstanbul, İzmir, Diyarbakır, Sarıkamış, Adana ve Erzurum’da 101 pare top atışı yapılıyor. Delegasyonun basın danışmanlarından bir tanesinin Yahya Kemal Beyatlı olduğunu söylemiş miydim? Asıl neyi unuttum biliyor musun, I. Meclis binasının inşasına aslında 1915 yılında, İttihat ve Terakki Fırkası tarafından kulüp binası olarak başlanmış; projeyi yürütme görevi de dönemin İttihat ve Terakki Fırkası Ankara temsilcisi Memduh Şevket (Esendal) Bey’e verilmiş. Edebiyatın ruhunu bir nebze bile olsa siyasete üflemesi nedendir bilmem içimi ısıtıyor.

Nerede kalmıştık, aaa evet karanfilde… Ben, karanfil koklamaktan asla vazgeçmedim; şimdilerde o eski kokuyu pek bulamamanın hayallerimi kırmasına da asla izin vermedim. Peki ya sen, son yıllarda hakiki karanfil kokladın mı hiç?

Sahi devin karısı hangi rolde acaba bu hikâyede? Yok öyle armut piş ağzıma düş; onu da sen bulacak yanıtını bana yazacaksın: hayatevinde@gmail.com

*https://www.tbmm.gov.tr/yayinlar/brosurler/kurtulus_savas%C4%B1_muzesi.pdf

Herkes gezgin olacak diye bir koşul yok. Kim hazırlamış bulamadım ama birçok mekânı 3 boyutlu gezebileceğiniz bir internet sitesi var. I. Meclis’i de gezebiliyorsunuz. Keyifli gezmeler: http://www.3dmekanlar.com/tr/eski-meclis-binasi.html

 

Said Fehmi Ağduk

 

Frankfurt’tan Palavralar

,

Palavra palavra palavra palavra palavra

Hepsi palavra inanmam sana

Palavra palavra palavra

Fikret Şeneş

AYIP!

Ormanın derinliklerinde gizli bir gölet. Kadınlardan birisi tamamen soyunmuş, dizlerine kadar suya girmiş. Diğeri de neredeyse anadan doğma, üzerinde kalan son örtüyü çıkarıp suya girmek üzere. Belli ki bir şey olmuş. İkisi de endişeli, bize bakıyor.

Durum aşikâr, öyle değil mi? Sana bana belki, ancak beş buçuk yaşındaki Çınar için öyle değil. Bilgisayarın başına oturmuş ne yazacağımı düşünürken yanıma geldi ve Facebook hesabımda neler olduğunu merak ettiğini söyledi. Carl Blechen’in 1928/29 tarihli “Terni Parkı’nda Yıkanan Kadınlar” tablosunun son Frankfurt seyahatimde çektiğim fotoğrafına rastladık.

  • Çınar burada ne görüyorsun?
  • İki kadın var, havuza giriyorlar.
  • Başka
  • Yalnız havuzun kenarı pek temiz değil.
  • Sence nasıl bakıyorlar?
  • Endişeli.
  • Nedenini biliyor musun?
  • Hayır?
  • Peki bir tahminin var mı?
  • Iıııı…

Bir süre bakmaya devam edip yanıt veriyor.

  • Havuz çok küçük, ablası da girince bence sığamayacaklar, onun için endişe ediyorlar. Peki sence niye endişe ediyorlar baba?

Anlatıyorum, bak diyorum burası ıssız bir orman, etrafta kimse olmadığı için güven içinde soyunmuşlar. Ansızın birileri gelmiş, onlara yakalandıkları için hem şaşırmış hem de utanmışlar bence. “Aaaa…” diyor. “Ama çok ayıp, görseler bile bakmamalılar.” Soyunmak mı ayıp, soyunana bakmak mı? İlla bir ayıp var yani.

Frankfurt gezimiz ne ahlak ne de kültürle ilgili. Konumuz sanat. Herkes sanatı okuyabilir yeter ki…

Gezmeye hazır mısın, programımız yüklü, ancak bol bol yürüyecek nefes alacağız. Şansımıza, ocak ayı olmasına karşın en sevdiğim hava, paramparça bulutu. Bir anda kapatıyor, zannediyorsun ki sonsuza kadar karanlık altında kalacaksın, sonra bulutlar göğün bir tarafında parçalanmaya başlıyor, güneş neredeyse ısıtacak. Sonra aniden her yeri yine kaplıyor siyah pamuklar; deli gibi bir sağanak. Gün batımına doğru, tam giderayak müthiş bir turuncu-sarı, yataydan yataydan her yeri aydınlığa boğuyor. Dengesizliğin en şahane hali.

Biliyorsun, yazılarımı gezi rehberi gibi oluşturmuyorum, gel bugün bir değişiklik yapalım bize bir rota çizeyim. “Frankfurt am Main” yani Main Nehri üzerine kurulmuş olan Frankfurt. Ne güzel bir isim değil mi? “Boğaz içindeki İstanbul” der gibi. Bir şehrin suyla ilişkisi üzerinden tanımlanması harikulade. Rotamızı Main etrafında oluşturalım. Nehrin bir yakasından gidip diğer yakasından geri dönelim. Gittiğim yoldan dönmeyi tercih etmem, yolculuğun her bir anı taze olmalıdır mümkünse. Bu nedenle severim dünyanın yuvarlak olmasını.

Öğlen Frankfurt’ta olup günün yarısını kazanmak istiyorsan Türk Hava Yolları’nın sabahın köründe bir seferi var İstanbul’dan. Ankara ya da başka bir şehirden yola çıkıyorsan gece güne dönmeden yola çıkman gerekiyor. Frankfurt Havaalanı Avrupa’nın en büyük ulaşım merkezlerinden biri, iner inmez metro ile şehir merkezindeki Hauptsbahnof yani ana tren garına ulaşman 15-20dk. Otele yerleşmeyeceksen, bavullarını emanete bırakabilir ya da küçük bir ücret karşılığı kilitli dolaplara yerleştirebilirsin. Ben öyle yaptım çünkü Frankfurt dışında bir kasabada kalacağım.

Turumuz tren garında başlıyor. Şu anda Frankfurt’un kuzey batısındayız. Garın hemen üst kısmı Frankfurter Messe yani fuar alanı. İlk defa 1150 yılında duyuyoruz adını. İmparator II. Friederich ziyaretçilere imparotorluk ayrıcalığı temin ediyor, benim korumam altındasınız diyor taaa… 1240 yılında. İlk kitap fuarının yılı 1478. Eeee…. Doğal olarak Avrupa ve Almanya’nın merkez bankaları burada. Kutsal Roma İmparatorları yüzyıllar boyunca burada taç giymişler. Avrupa’nın en yüksek gökdelenleri de burada. Hatta Main nehri üzerindeki gökdelenlerden dolayı buraya Mainhattan diyenler de var. Öyle, bir günde olmuyor hiçbir şey, emek gerekiyor!

Sırtını gara ver, tam önündeki ana caddeye dal. Karşıya geçiyorum, gözüm bir tabelaya ilişiyor. Benimle gezmek istiyorsan alışacaksın, yol bendeki bütün merak genlerini gıdıklıyor. Üzerinde Oscar Schindler yazıyor. Gerçekten de o mu? Evet Schindler’in Listesi filmindeki Schindler bu. Aslında Nazi Partisi üyesi, oportünist bir sanayici. Kim bilir neler görüyor, neler yaşıyorsa nedamet getiriyor. Hauptbahnof’un tam karşısındaki bu mütevazi apartman dairesinde geçiriyor son yıllarını. İsrail’de Zion Dağı’nda gömülü olan tek Nazi Parti üyesi kendisi. İnsanlar değişir, ülkeler dönüşür. Kanıtı tam karşımdaki bronz tabelaya kazınmış.

Sırtını gara vermiştin ya, tam önündeki ana cadde Kaiserstrasse. Öğlen oldu, karnım acıktı. Biraz ileride yolu trafiğe kapatmışlar, tam ortada devasa bir mangal. Meşhur Frankfurter sosisi pişiriyorlar, üzerine hardal yanında da patates kızartması. Nehre paralel, aynı caddede ilerliyoruz. Sağlı sollu bir sürü dükkân. Birazdan karşımıza Gallusanlange Parkı çıkıyor. Sağımızda Frankfurt’un yeni opera binası, az sonra eskisini de göreceğiz. Sola, parkın içine giriyorum. Geçen gidişimde Avrupa’yı kırıp geçiren bir kar fırtınası Frankfurt’un üzerine doğru ilerlediği için Main gökdeleninin tepesine çıkamamıştım. Mümkünse ziyaret ettiğim her şehri yukarılardan bir yerden görmek isterim. İyi gelir bana. Ne güzel bir park, birazdan şair Schiller karşılayacak bizi, bir sürü heykel parkın tamamına serpiştirilmiş. Modern mimariden hoşlanıyorsan, gökdelenlerin bini bir para.

Aslında yolu uzattık, ne yapalım parktan geçmek daha keyifli. Hava buz gibi, arada yüzünü gösteren güneş gökdelenlerden fırsat bulursa handiyse ısıtacak azıcık ellerimizi. Bir kadın heykeli öne eğilmiş, anne olmalı, memelerinden birisini eliyle sıkmış diğerini koluyla sıkıştırmış. Sanki süt veremiyor, besleyemiyor evlatlarını, sanki acı çekiyor, kaidesinde “Den Opfern / Kurbanlara” yazıyor. Acaba hangi kurbanlar. Bir ve İkinci Dünya Savaşları’nın dışında Avrupa’da milyon tane savaş olduğunu, dünyanın en kanlı kıtası olduğunu düşünürsek burasının, yanıt bütün kurbanlar olabilir.

Main Kulesindeyiz, enfes bir şehir panoraması. Rüzgâr epey güçlü esiyor, neyse ki sıkı giyindim. Hayal ediyorum. İkinci Dünya Savaşı’ndan önce Frankfurt tarihi bir şehir, müttefik kuvvetlerin bombardımanından sonra geriye korkunç bir harabe kalıyor. Burası yeni bir şehir artık. Yıkılmaktan kurtulmuş, sonradan ciddi şekilde tamir görmüş ya da yeni baştan yapılmış eski yapılar, modernlerinin arasına serpiştirilmiş. Goethe’nin evi de bunlardan biri, sıfırdan inşa edilmiş. Eşyalar savaş öncesi depoya kaldırıldığı için, ev müzeye dönüştürüldüğünde geri getirilebilmiş, böylece eski görünümüne kavuşmuş. Biraz ileride Römer, Almanca Romalı demek. Şehrin tarihi merkezi burası, pazar alanı ve belediye binası da burada. Burası da savaşta yerle bir olmuş, binaların çoğu orijinallerine uygun olarak yeniden inşa edilmiş. Kafamı çeviriyorum, eski opera binası. Bulut, sadece onu görebileyim diye bir an kenara çekilip sahne ışıklarını üzerine tutuyor adeta.

Zirve, müthiş bir dinginlik, kuzey rüzgarları karanlık düşünceleri üfleyerek uzaklaştırıyor. Üşüdüm. Son teknoloji asansörle 150 katı dakikasında iniveriyorsun. Eski Opera binasını yakından görüp, Römer’e doğru kıvrılıyorum. Sence de tatlı zamanı gelmedi mi? Bir İtalya değil Almanya ama ne yapalım, el yapımı olmasa da iki top Häagen-Dazs’ı mideye indirelim. Saygısızlık olmasın, Goethe heykelinin yanından geçerken sırtımı dönüyorum. Ahhh çocukluğum, annem sokakta asla dondurma yemezdi. Biz ise Karşıyaka’da çarşının tam ortasındaki Beyoğlu Pastanesinin dibinden ayrılmak istemezdik. Sahipleri elbette İstanbullu değil Laz’dı. Bir çikolatalısı vardı ki… Bitter ve tuzlu karamelli bademli dondurmamı yalana yalana ilerliyorum.

Tam karşımda Aziz Paul Kilisesi. Her şehrin, her milletin önemsediği, diğerlerinden ayrı tuttuğu yapıları vardır. Sen dışarıdan gelen birisi olarak çoğu zaman kavrayamazsın bu bağı. Paulskirche için durum böyle değil, özel bir bina olduğu her halinden belli. Oldum olası sevmişimdir yuvarlak ve oval yapıları, doğanın bir parçasıdır onlar. Sen hiç dikdörtgen şeklinde organik bir şey gördün mü hayatında? Ben görmedim. Adı kilise olsa da, uzun yıllar kilise olarak kullanılsa da, sadece bir kilise değil Paulskirche. İkinci Dünya Savaşı sonrası Frankfurt’un yeniden inşası sırasında, yapımına ilk başlanılan bina. Peki neden? 1848-1849 yılları arasında Ulusal Meclis Almanya’nın birleşmesi ve ilk anayasasını yazmak için burada bir araya geliyor, ancak başarılı olamıyor. Prusya taş koyuyor ve elbette başkaları. Almanlar hem dünyaya, belki de daha çok kendilerine mesaj veriyorlar ilk olarak bu binayı dirilterek savaş sonrasında. Aynı mesajı Römerberg’deki belediye binasının cephesinde de görebiliyorsun. Eski binaların yıkılan kısımları onarılırken iki tanesi yeni baştan yapılmış. Ön cephesi modern mozaik olan bu binaların birinin işlemelerinde stilize Anka kuşları kullanılmış. Frankfurt’u küllerinden doğurmuşlar. İşte tam da bunu anlatan bir sergi var Alman Mimarlık Müzesinde [Deutsches Architekturmuseum]

“Die Immer Neue Altstadt” yani “Her Zaman Yeni Eski Şehir” adındaki sergi sadece Frankfurt şehrini yeniden kurmayı değil, bence Almanya’nın İkinci Dünya Savaşı sonrasındaki ruh halini de anlatıyor. Almanlar, en azından bir kısım Alman tarihlerinden ciddi bir şekilde ders çıkarmışlar. Irkçılığın yükseldiği bir dönemde bence hepimiz bu kafileye katılmalıyız. Düştüğümüz yerden bir avuç toprakla kalkıp devam etmeliyiz. Öyle çok istiyorum ki içinde bulunduğumuz coğrafyanın küllerinden doğmasını.

Paulskirche’nin önü ve solu belediye binası, daha doğrusu binaları. Orta çağdan kalma binalar yetişmeyince, eklektik bir şekilde ötedeki berideki binaları satın alarak yayılmışlar. Turistik fonlu fotoğraflar çektireceğin yerler işte buraları. Oradan Frankfurt’un katedrali Kaiserdom St. Bartholomäus’a geçebilirsin. Şimdi savaşta her yer yıkıldığı ve sonradan yeniden yapıldığı için, doğal olarak o kadar çok yıkıntıyı ayağa kaldırırken orijinaline sadık kalamamışlar. Katedral gotik ama, içinde oymalı taşlar falan bekleme. Yeniden yapılan binalar biraz tiyatro dekoru gibi. Hemen yanda Karikatür Müzesi var. Frankfurt bir müzeler şehri, onlarcası birazdan geçeceğimiz nehrin diğer kıyısında inci gibi sıra sıra dizilmiş.

Tam karşıya geçeceğim, Eski Köprü’nün [Alte Brücke] ayaklarından birinin oturduğu adacığın üzerindeki çok dik çatılı yapayalnız bina dikkatimi çekiyor: “Geeel bana, geeel burayaaa…” Yanıtım: “Elbette, hemen oradayım.” Yağmur çiseliyor, adımlarım sıklaşıyor. Bu şehirde gökdelenlerin yanı sıra, eski görünümlü birçok modern bina var, Portikus da bunlardan biri. Silüeti eski, kendisi yeni.

Zaman yolculuğumuz baş-lııı-yooor. Birazdan Edward Hopper’ın “Cobb’un Ahırları ve Uzaktaki Evler / Cobb’s Barns and Distant Houses” tablosundaki evlerden birinin içine gireceğiz. Steril bir ortam, gereksiz bütün ayrıntılar ayıklanmış, kendine has bir ışık. Portikus gerçek mi yoksa ünlü Amerikalı ressam Hopper’ın tablolardan fırlamış da Frankfurt’ta ortaya çıkmış bir hayalet mi? Sen karar ver. Köprünün bitiminden hemen önce, minik bir köprü ayrılıyor sağa doğru, üstü açık ince uzun bir koridor. Hava karardı, fırtına patlamak üzere. Etrafta kimse yok. Bende mi bir gariplik var, yoksa gezilerimde kendimi bir anda kimsenin olmadığı mekanlarda bulma konusunda uzmanlık mı geliştirdim? Gerçi burası Almanya, pek çok yer ıssız.

İnce uzun kapalı kapı. Elimi uzatıp kapı kolunu kendime doğru çekiyorum. Aydınlık. Sanki yeni ameliyat olmuşum. Aman Allah’ım görüyorum. Müzik hafifçe yükseliyor, Ajda katılıyor “Palavra, palavra, palavra…” Bir Türk filminin ortasında mıyım? Burası da ne böyle?

Şahane, karşımda bir insan dikiliyor, yüzünde gülümsemesi ile genç bir kadın.

  • Burası nedir?
  • Bir sergi alanı.
  • Gezebilir miyim?

Geziyor, hiçbir şey anlamıyorum. Broşürde yazılanlar daha da kafamı karıştırıyor. Sanatı anlatmaya çalışan, çalışırken işleri iyice karıştıran ağdalı dilden hiç haz etmiyorum. Sadece bazı insanların anlaması için yazılmış izlenimi veren içine bin bir türlü terim sıkıştırılmış metinler. Felsefi metinler için de durum farklı değil. Bir metin insana “Ben salak mıyım?” sorusunu sordurtmamalı. Ne dersin?

Kıza sormaya karar veriyorum.

  • Bana sergiyi biraz anlatabilir misiniz?

İnanmazsın, bir çırpıda anlatıyor. Gözlerimi gerçekten açıyor bu kez. O andan itibaren etrafımdaki tüm nesneler anlam kazanıyor, sanatçı ile sanatı arasında ben de kendime bir yer ediniyor, düşünmeye başlıyor, hissediyor ve sorguluyorum. Sanatçının amacı da bu değil mi, beni sürece katmak?

Yazının sonuna geldik, senden bir ricam olacak. Yavaşlayalım burada. Çünkü gezimizi içe yapacağımız bir yolculuk ile bitireceğiz. Adım adım ilerleyelim olur mu?

Olay şu. İki sanatçı var. Nijerya doğumlu Leo Asemota, hem Londra hem de doğum yeri olan Benin Şehrinde yaşıyor. Nástio Mosquito diğer sanatçımız, Angola doğumlu; Lizbon ve Ghent’te yaşıyor. Bunlar özel bir radyo programında karşılaşıyorlar, aralarında bir tür bağ kuruluyor. Ara ara birbirlerine sesli mesajlar yolluyorlar.

Sonra serginin 3 küratörü devreye giriyor, iki sanatçı ile birlikte; toplam beş kişi arasında ortak bir konuşma başlıyor. Ulónga denilen bir Angola geleneğinden yola çıkıyorlar. Aralarından biri, en son buluşmalarından beri ne deneyimledi, düşündü ve hissetti paylaşıyor. Konuşma böyle devam ediyor. Portikus denilen alanda gerçekleşecek #215 sergisinin konusu buradan doğuyor.

Uzun lafın kısası, Leo Asemota & Nástio Mosquito birbirleriyle daha önce gerçekleştirmiş oldukları iletişimin yansımalarını onları temsil eden nesnelere dönüştürüyorlar. O nesneler de Portikus’ta belirli bir düzen içinde sergileniyor. Peki ben hala bir şey anladım mı? Hayır!

Birbirleri ile neler görüşmüşler bunları sergide somut nesneler olarak görüyoruz ancak anlayamıyoruz, çünkü içeriğini göremiyoruz. Konuştuklarını bir kâğıda yazıp duvara assalar ya da banda kaydettirip dinletseler anlayacağız. Yani bizim anladığımız bir dilde konuşsalar anlayacağız! Anlayacak mıyız gerçekten?

Serginin esprisi de burada. Ne konuştular ne yazıştılar bunu bir tek onlar biliyor. Bizim bildiğimiz tek şey birbirleri ile bir tür bağ kurdukları ve bunları bazı nesnelere yükledikleri, ancak nesneleri okuyabilecek bir aracımız yok. Bu aynı şuna benziyor, eskinin kaseti ya da plağı, şimdinin CD’si ve DVD’sine bakınca bir şey duyar ya da görür müyüz, hayır. Onu önce bir cihaza takmamız gerekir ki ya ses çıkarsın ya da görüntü bir ekrana yansısın.

Asemota & Mosquito benzer bir şey yapıyorlar, daha önceki görüşmelerini birtakım nesnelere dönüştürüyorlar ve sergiliyorlar. Örneğin camlara yazılmış şifreli notlar. Saman kağıtlarına çizilip daha sonra kutulara koyulmuş resimler. Bunları biz okuyamıyoruz, sadece kendileri biliyorlar içeriğini.

Bize yol gösterecek bir diğer kelime de Palavra. Birçok anlama geliyor bu kelime. Aynı Ajda Pekkan’ın şarkısındaki gibi boş söz anlamına geliyor. Avrupalı sömürgecilerle yerlilerin ilk karşılaştıklarında doğaçlama bir şekilde birbirleri ile iletişim kurmaları anlamına geliyor. Hatta Afrika’da yerlilerin yaptıkları kabile toplantısı anlamına da geliyor.

Peki ne anlıyoruz biz bu sergiden?

Bir Portikus var Portikus’tan içeri. Ana binanın içine Portikus’un minyatürünü suntadan yapmışlar. İçinde bir mikrofon, sesini kaydedip mesajını bir tanıdığına yollayabiliyorsun. Aaaa ne güzel hemen yapayım. Olmuyor çünkü kaydı dinleyecek kişinin yine gelip minyatür Portikus’ta dinlemesi gerekiyor. Hevesim palavra oluyor. Ebru nasıl kalkıp gelecek Frankfurt’a. Kaldı ki senin bu yazıyı okuduğun Pazar, serginin son günü.

İşte burada sanatın çok boyutluluğu, eleştirelliği devreye giriyor. Elinde cep telefonu, çat onu ara çat bunu söyle. Yok öyle! Gerçekten iletişim kuruyor muyuz?

Bak bir şeyler anlıyoruz biz bu sergiden!

Aynı bu yazının başındaki beş buçuk yaşındaki oğlum Çınar gibi, ben gibi, sen gibi. Ne kadarsak, neredeysek o kadarını alıyoruz sanattan. Aynı hayattaki gibi, ne kadar ekmek o kadar sosis. Ama her şeyden öte keyif alıyorum; belirsizliğinden, sunduğu seçeneklerden, bize bıraktığı özgür alanlardan sanatın.

Sergi salonunun merkezindeyim. Etrafım birtakım nesnelerle sarılı, hiçbirinin içeriğini okuyamıyorum. Ama biliyorum, iki insan birbiri ile iletişime geçmiş, birbirlerine karşı hisler beslemiş. Etrafım artık nesnelerle, kelimelerle değil hislerle dolu, o dili konuşamasam da, şifre kırıcıya sahip olamasam da paylaşımın varlığını hissediyorum. Diyaloğun gücünü, insanların birbirlerini anlamalarının ne denli önemli olduğunu. İki insanın arasındaki ilişkinin mahremiyetini. Saygı duyuyorum. Belki sen bambaşka şeyler yaşayacaktın Portikus’ta. O senin Portikus’un olacaktı o zaman.

Aslında seninle monologvari bir tür Ulónga yapıyoruz. Aramızdan biri, ki o hep ben oluyorum, en son buluşmamızdan beri ne deneyimledi, düşündü ve hissetti paylaşıyor. Bu durum iki taraflı olsun istersen eğer, bloğumdan yorumlarını paylaşabilirsin. Böylece hepimiz sen ne deneyimledin, düşündün ve hissettin öğrenebiliriz.

Öyleyse başlasın Ulónga!

Frankfurt gezisi elbette bitmedi. Devamı gelecek…

Yorumlarını paylaşmak, diğer yazılarım ve fotoğraflarımı görmek için blog sayfamı www.hayatevi.org ziyaret edebilirsin.

Said Fehmi Ağduk

Hayat Geçer, Mısır Kalır

,

Kimler geldi hayatımdan kimler geçti

Hiçbirisi hasretini gidermedi

En güzeli senin kadar sevilmedi

Kimler geldi kimler geçti

Fikret Şeneş

“Dünyanın 7 Harikası da çocuğum gibi, hepsini eşit seviyorum.” dersem yalan olur. Bir sıralama yapmam istense, hiç düşünmeden piramitleri ilk sıraya yerleştiririm, peki hangisini?

Şu bir gerçek ki, kendileri ile ne kadar özdeşleştirilse de Mısır, piramitlerden ibaret değil. Mısır; silindir, yeri geldiğinde kare, bazen bir küre ya da yamuk, zaman zaman iki boyutlu ve dik kafalı, çoğu zaman katmanlı ve derindir.

Hayatın geçiciliğinin en iyi ifade bulduğu ülkenin, sonsuz hayatın peşinden koşan Firavunların memleketi olması hiç şaşırtıcı değil.

Mısır, üçe beşe bakmaz. On, yirmi hatta yüz, iki yüz yılın esamesi bile okunmaz burada. Kadim sözüne adını veren bu ülkede her şey akar gider. Taş kum olur, su Nil olur, rüzgâr mit olur: akar, akar, akar…

Eğer mıymıntılıktan kurtulmak, üzerindeki ölü toprağını atmak, bakış açını değiştirmek, yani yeniden doğmak istiyorsan Mısır’a gitmelisin. Tecrübe göstermiştir ki Mısır diriltemez ama kesinlikle tekrar tekrar doğurur. Bunu sadece Nil Nehri’nin suyuyla değil, çölünün kumuyla yapar. Çünkü ölmeden, tekrar doğamazsın.

Yıl 3150.

Milattan önceki üç bin yıldan söz ediyoruz. Biz daha milattan sonra iki bin yılı ancak devirebilmişiz, dünyanın gidişatına bakıp ha bire karalar bağlıyor, umutsuzluğa kapılıyoruz, Trump’ı sadece Amerika’nın değil tüm dünyanın başına gelmiş en fena ve izleri en kalıcı şey olarak tanımlıyoruz.

O ciddi, o deneyimli, o bilge Mısır patlatıyor bir şarkı Ajda’dan “Kimler geldi hayatımdan kimler geçti…”

Trump Firavun mu be ya, o da ölmeyecek mi bi’gün?

Oysa Mısır her şeyin bir sonunun olduğunu avaz avaz bağırıyor. Dün akşam ne yediğini unutan ama kendisini dünyanın efendisi sanan 21. yüzyılın Dijital Sapiens’ine bundan büyük ders olur mu?

M.Ö. 3150, Manşet: Yukarı ve Aşağı Mısır birleşti! Amanın tasalar bitti, şahane bir şey oldu.

Şimdi biliyoruz ki bunun üzerinden yüzlerce, binlerce yıl geçecek ortada Eski Mısır diye bir şey kalmayacak. Anlayacağın Trump çölde kum tanesi.

Ortadoğulu Afrikalı,

Hristiyan Müslüman,

Sulak alanlı Çöl,

Tezatların Ülkesi Mısır.

Biz de öyle yapalım, yazıya tersten başlayalım, alışageldiğimiz piramitlerden değil.

Küçükken bütün camilerin birbirine benzediğini sanırdım: bir kubbe, yanına çiz bir kalem minare. Mahallelerimizdeki camilerin tamamı böyle değil miydi? Osmanlı camileri ile Bizans kiliseleri arasındaki benzerlikten söz etmeyelim bile. İlkokul yıllarında, bugün önümüzde duran birçok şeyin tarihin derinlerine uzanan bir geçmişi olduğu, uygarlıkların kendilerinden önce gelen başka bir uygarlık üzerinde yükseldiğini yeni yeni görmeye başlıyor, neden sonuç ilişkisinin zamana yayılımını algılamakta güçlük çekiyordum.

Ibn Tulun Cami, bir yandan çok yabancı, diğer yandan çok tanıdık, Kahire’nin ortasında bir Mardin. Saatlerimi geçirebilirim burada, aylardan Kasım olduğunu da düşünürsek, hava ne sıcak ne soğuk. Geniş mekâna yayılmış dinginlik.

Abbasi Halifesi Ma’mun’un bir Türk kölesi varmış, onun oğlu olan Ahmad ibn Tulun için yapılmış bu cami. Ahmet, al-Fustat’a yani eski Kahire’ye vali olmak üzere, 868 yılında Mısır’a yollanıyor. Belli ki epey hırslı biri, iki yıl içinde bütün ülkenin valisi oluveriyor, kısa süre sonra bağımsızlığını ilan edip Abbasilere vergi ödemeyi reddediyor.

Al-Fustat’ın kuzey doğusunda, zamanın Musevi ve Hristiyan mezarlığının olduğu yerde yeni bir kraliyet şehri kuruyor. Söylence o ya, aynı yer meğerse tufanın ardından Nuh’un gemisinin karaya oturduğu ve Tanrı’nın Musa’ya seslendiği tepeymiş. Hemen yakınındaki Qal’at al-Kabsh ise İbrahim Peygamber’in oğlunu Tanrı’ya kurban etmeye hazırlandığı mekân. 905 yılında Abbasiler yönetimi tekrar ele geçirince şehri yerle yeksan etmişler, şehrin ihtişamından geriye sadece Ibn Tulun Cami kalabilmiş.

Cami’nin daha sonraki yıllarda eklenmiş alıştığımızın dışında bir minaresi var, şansın varsa tepesine çıkabiliyorsun. Hem minare hem de perspektif yüzünden kendini o anda bir Giorgio de Chirico tablosunun içinde buluveriyorsun.

İnsan insanı, mekân mekânı andırıyor.

Ahmad ibn Tulun ile Kavalalı Mehmet Ali Paşa’nın hikayelerinde de epey benzerlikler var. Tarihin tekerrüründen kastettikleri bu olsa gerek. Mısır, üç yüz elli yıl boyunca Osmanlı toprağı diye geçse de; yüz elli yıl Mısır Hidivi Kavalalı Mehmet Ali Paşa ve soyunun Osmanlı’ya karşı duruşları ile geçiyor. İlginç olan, bu ayaklanmalardan birinde Osmanlı’nın, İngiliz ve Fransızlardan beklediği yardım gelmeyince Ruslara başvurması. İngiliz ve Fransızlar, Rusların işe fazla müdahil olmasından rahatsız oluncaya kadar devreye girmiyorlar. Sonrasında Mehmet Ali Paşa’yı hizaya getirip, Osmanlı ile arasını yapmaya çalışıyorlar. Ne Osmanlı bir günde yıkılmış ne de Avrupa iç işlerine bir günde müdahale etmiş. Uzun zamana yayılan çürümenin kokusu Ortadoğu’nun üzerine adım adım sinmiş. Kendi kaderini elinde tutamayan ya da daha doğrusu kendinin kim olduğunu hala sorguladığı için kaderini yazamayan bir coğrafya. Ahhh o dış mihraklar yok mu…

Gerçeğin farklı yüzlerini, ilgili ülkeyi ziyaret ettiğinde görebiliyorsun. Kahire’nin merkezindeki kalenin ortasında muhteşem bir Osmanlı cami yükseliyor, en azından görüntü bu. Adı Muhammed Ali Cami. Kumtaşından yapılmış caminin iç yüzeyi, alabaster ya da su mermeri denilen yarı saydam olduğu için ışığı geçiren o güzelim mermerlerle döşenmiş. Alice Harikalar Diyarında misali, dev bir mücevher kutusunun içinde dolaşıyor, damarları resim gibi ve pürüzsüz taşları seyre dalıyorsun. Aşırı kalabalık; halılar uzun süredir süpürge yüzü görmemişler. Camiden çıkar çıkmaz çoraplarımı çöpe attım. Yanında kesinlikle galoş götürmelisin, ayakkabına değil çorabına giymek için.

Neden sonra anladım ki o Muhammed Ali bizim okul kitaplarımızdaki Kavalalı Mehmet Ali Paşa. Camisini, Mısır’da uzun süre hüküm sürmüş Memluklu değil de Osmanlı tarzında inşa ettirmesi tesadüf değil, aksine bir gövde gösterisi. Mitolojik bir baba oğul ilişkisi. Açıkça burasının sultanı benim diyor babası Osmanlı’ya. Boynuz, kulak birbirine karışmış. Kalenin içindeki sarayı ziyaret ederken, Topkapı ile Dolmabahçe’den tınılar kulağına çalınıyor.

İş için gittiğim seyahatlerin başına ya da sonuna bir iki gün ekleyerek ve her günün sonunda kendime zaman ayırmaya çalışarak gezebiliyorum birçok şehri. Kahire de bunlardan biri. Tarihi çarşısı neyse ki geç saate kadar açık. Bir batılıya çok ilginç gelebilecek ortamı, ikinci Sex and the City filmindeki Abu Dabi Pazar sahnesini hatırlattı bana. Kısacası her şey aşırı turistik, Kapalı Çarşı yanında otantik kalıyor, oysa ki orta çağın en önemli merkezlerinden birisi burası. Aklımda kalan en güzel anı, tanıştığım papirüs zanaatkarının bir gün sonra gidip almam için hazırladığı baykuş resmi, bir de eşime hediye etmek için zorlukla arayıp bulduğum uçlarında scarabeus yani kutsal bok böceği olan bilezik.

Ortasından Nil Nehri’nin geçtiği, çöl kumunun tozunun her yere sindiği, oluşturduğu pusun çoğu zaman gökyüzünde bir mide ağrısı gibi asılı kaldığı bu büyüleyici şehirde gezecek o kadar çok yer var ki. Kıpti Mahallesi’ni kesinlikle listene almalısın. Kıptiler Mısır’ın yerlisi ve dünyanın ilk Hristiyanları. Yedinci yüzyılda İslam gelmeden önce, Mısır’da nüfusun neredeyse tamamı Hristiyan. Bugün oranlarının yüzde on ila yirmi civarında olduğu düşünülüyor. Büyük bölümü Kahire’nin yanı sıra ticaretin asıl merkezi İskenderiye’de yaşıyormuş. Burada başka bir önyargımla daha yüzleştim. Kıpti Müzesini gezerken rastladığın Arapça yazılı kitapları; aşikâr olmasına ve açıklamalarında İncil oldukları yazmasına karşın, Kuran olarak görmekten kendimi alamadım. Sen Ortadoğu’da yaşa, dünyaya Batı’nın gösterdiği çerçevenin dışından bakama. İncil neden eski Yunanca, Latince ya da başka bir Avrupa dilinde olsun ki?

Vapurda otururken saniyenin milyonda birinde göz göze gelirsin birisiyle, o bakışta kendisi hakkında her şeyi anlatır, acısını hissedersin, tüm bunlar nasıl oldu kendine açıklayamazsın. Ülkeler de böyle, şehirler de; sana konuşurlar, içlerini açarlar. Bu hissi en yoğun yaşadığım ülke Yugoslavya idi, ben geliyorum diyordu parçalanma. İkinci olarak Mısır’da yaşadım benzer bir hissi. Bir şeylerin Tahrir’e doğru yaklaştığı çok açıktı.

1870’ten 1952’deki devrime dek uzanan bir “Belle Epoque” dönemi yaşanıyor Kahire’de. Tahrir Meydanı’nın doğusundaki mahallelerde gezerken bir nevi Beyoğlu hissi yaşıyorsun. Oryantal sosa batırılmış ya da batırılmamış Batı tarzındaki birçok bina, çöl kumuna uzun süredir maruz kalmanın ve fakirleşmenin etkisiyle harap olsa da, bir zamanın ihtişamına dair epey fikir veriyor. Aralarda Mısır mutfağını tadabileceğin güzel restoranlar var.

Kendini her yönden gelen araçlardan korumayı başarırsan, Kahire Müzesi yürüyüş mesafesi. Birçok yolda şerit diye bir şey yok. Arabalar uçabilseler tepene inebilirler. Trafik kazasına kurban olmamış araba sayısı pek az. Sokaklar, tekrar vurulacağından neredeyse emin oldukları için macunlanmış ama boyanmamış araçlarla dolu.

Ezilmeden müzeye varıyorum. Louvre ve British Museum’un Mısır’a ayrılan bölümleri meğerse devede kulakmış. Anlatmak mümkün değil, tıka basa yığmışlar eserleri. Eski Mısır uygarlığına azıcık ilgi duyuyorsan bu müzeyi görmemezlik edemezsin. Antik bir müzecilik anlayışı diyelim. Ben gördüğümden beri değişmiş midir bilmiyorum, çünkü üzerinden Arap Baharı geçti, restore etme imkanları olmamıştır sanırım, aynı duruyordur. Duvarların boyalarının dökülmesini ve her yerin toz içinde olmasını dert etmezsen, arkeolojinin cenneti işte tam burası.

Veee… elbette korku hikayelerini romanlara ve filmlere ödünç veren meşhur firavun Tutankamon, müzenin lanetlisi. Mumyalar iç içe birçok sandukanın içerisinde. Tutankamon’un maskı ise sandukalarının dışında sergileniyor, görmeye değer. Müzede benim en çok etkilendiğim bölüm burası değil, Firavun Akhenaton’a ayrılan oda. Akhenaton ya da IV. Amenhotep tarihin en önemli dini reformistlerinden biri, eski inançları yasaklayıp, bütün toplumu Güneş Tanrısı Aton’un etrafında birleşmeye zorluyor, bir anlamda tek tanrılı dine geçiş. Tabii öldükten sonra herşey eski düzene dönüyor. Akhenaton’un tasvir ve heykellerinde ciddi bir proporsiyonsuzluk göze çarpıyor, sıra dışı. Bugün kendisinin bir genetik hastalık yüzünden büyüyen kemiklere dolayısıyla normalden uzun uzuvlara sahip olduğu düşünülüyor.

Kahire ve yakınında görecek daha çok yer var. Hadi artık gidelim şu piramitlere, çocukluk ezberimize kavuşalım: Keops, Kefren, Mikerinos. Ben de çoğu insan gibi Giza Piramitlerinin çölün ortasında olduğunu sanıyorum, belki de öyleler, ancak şehir o kadar büyümüş ki çölün dibinde bitivermiş. Hemen önlerinde yıllar önce adını Amerika’da yaşayan uzak bir akrabamızdan duyduğum Sefenek ya da gerçek adıyla Sfenks. Gitmiş görmüş, çok etkilenmiş. “Ne harika, acaba ben de bir gün görebilir miyim?” derken, şimdi önlerinde dikeliyorum. “Gerçekten burada mıyım, bir hayalim gerçek mi oldu?” diyemeden üzerime çullanan insan kalabalığı. Mısır’ın diğer adı Bahşiş. Çöl devasa, ama adım atamıyorsun.

Gerisin geriye yürümeye başladım. Kendimi atların olduğu küçük bir meydanda buldum. Ata ilk ve son kez sünnet törenimde binmiştim, kısaca at binmeyi bilmiyorum. Seyisler, “Abi Allah aşkına at bin, binmezsen ölümü gör.” diyor olmalılar Arapça. Atlar, seyisler, insanlar üstüme üstüme geliyor. Mecburi istikamet: “Temem.” Yoksa Vertigo filminden kaçış yok.

Sıkı bir pazarlığın sonunda, sıska bodyguard’ım Abdullah ile birlikte atlarımızın üzerinde zaferini kutlayan iki komutan misali, bütün bahşişçilere el sallayarak aralarından süzülüyor, piramitleri arkamızda bırakıyoruz. Göz alabildiğine çöl. Atımın yuları Abdullah’ın elinde, sanırım Arapça “Deh” dedi ve atıma hafif bir tekme attı. Kum Denizi artık basmakalıp bir söz değil, bizzat kendisine doğru dört nala ilerliyoruz. Ata binmeyi bilmiyorum ki, “Bacaklarını bük tam oturma.” demişti en son. Allah’ım ne oluyooorrr… kıçım mı ata, at mı kıçıma vuruyor. Her şey endişe duyamayacağım bir hızda gelişiyor. Güneşin battığı çöle, o muhteşem manzaraya doğru sekiz nala ilerliyoruz. Düşünceler öyle hızlı gelip geçiyor ki yanımdan, ardından bahtsız bedevi, onun ardından kutup ayıları koşturuyor. Kâbus gibi. Abdullah kim, ben burada ne arıyorum? Keşke İstanbul sokaklarında aynı yerde döndürüle döndürüle kazıklanan batılı turist olsam. Bildiğin çöl. Tepeye gelince bir anda durduk. Arkamıza baktığımızda, bir yanımızda sonsuz Kum Denizi öbür yanımızda Piramitler ve ardında Kızıldeniz’e doğru uzanan [temsili diyorum, yoksa Kızıl Deniz çok uzakta kalıyor] Kahire. Kısa süreli bir rahatlama, “Ohhh…” daha doğrusu “Ahhh…” deme, manzaranın keyfini birazcık çıkarma; kısa süreli.

At meydanına geri dönüyoruz, anlaştığım parayı ödeyeceğim, Arapça anlamasam da “Abi yok biz bu paraya anlaşmadık.” muhabbetini kapıyorum. Meğerse İstanbul’daki batılı turist benmişim de haberim yokmuş. Öder miyim! Polis molis diyor, sesimi kalınlaştırıyorum, omurgamı dikleştirip, biraz da kabarıyor, zırnık koparmadım sanıyorum. Akşam olunca arkadaşlardan öğreniyorum ki ben zaten pazarlığımın başında kazıklanmışım. Neyse, benden çok kazıklananlar da var.

Görünmez olmaya çalışa çalışa piramitleri gezip, biletini aldığım halde içlerine giremeden otelime dönüyorum. Gün sonu, piramidin ortasında bir delikten karınca misali yüzlerce insan çıkıyor, onlarla birlikte nasıl ifade edeceğimi tahayyül edemediğim bir koku. Yazın en sıcak gününde deodorant kullanmayan bir otobüs dolusu insandan o parfümü elde edemezsin diyeyim, istersen gerisini sen… Zaten daracık bir koridor, içeri girmek için eğilmen gerekiyor. On adım attım ve geri döndüm. Dünyanın her bucağını gezmeye can atan ben, kendimi ilk defa “Aman günün sonunda göreceğin küçük bir oda, o da kalıversin.” derken buldum.

Hikâye burada bitmiyor. Sana da, kendime de “o” hissi yaşatmadan bu ülkeden dönmeyeceğim. Kahire’de her yere; otelden ayarlayıp, otel görevlisinin önünde pazarlık ettiğin taksilerle kazıklanmadan gidebiliyorsun. Hadi seninle son ziyaretimizi yapalım, Sakkara’ya. Şehre 25 kilometre.

Sakkara da Gize gibi birçok piramidin bulunduğu geniş bir nekropolis yani mezar alanı. İçlerinden bir tanesi var ki, Mısır’da yapılan ilk piramit olduğu düşünülüyor, basamaklı piramit diye de anılıyor, Firavun Djoser için milattan önce yirmi yedinci yüzyılda yapılmış. Şanslı günüm mü, yoksa herkes Gize piramitlerini mi görmeye gitmiş, etrafta kimsecikler yok. Belki de tanrılar içlerinden aynı şeyi geçiren tüm turistleri duydu ve hepimizi birbirimize görünmez kıldı.

Mısır’da ilk defa kumu ve çölü hissediyorum. Dingin. Isı okşuyor. Yanımda bir anda bir kedi beliriyor. Sen nereden çıktın? Vakur, ince uzun bacakları ile attığı her adımda takipte. Ayakkabılarım taşla karışık kumun arasında bir batıp bir çıkarken, o uçar gibi ilerliyor, sanki bu dünyadan değil gibi. Yoksa değil mi? Bir kayanın üzerine oturup seyre dalıyorum. Etrafta tek bir Allah’ın kulu yok. Sakkara’nın büyülü piramidi, basamak basamak gök yüzüne yükseliyor. Uzakta, sanki bir çırpıda tırmanacağını sandığın altıncı tabakanın zirvesinde, birisi el sallıyor. Nasıl çıkmış oraya? Zorlukla seçiyorum, üzerinde yırtık pırtık, beyaz bir şeyler mi var, rüzgârda hafif hafif dalgalanıyor gibi. Sanki bir kumaşa sarılmış da…

Etrafıma bakıyorum, kedi gitmiş, zirveye bakıyorum kimse yok.

Zamanın olmadığı Mısır’dayım artık, sonsuzluğun hüküm sürdüğü.

§

Aslında gezecek o kadar çok yer, anlatacak o kadar çok hikâye var ki. Nil’de tekne turu yapmalısın mesela, şehrin dışına doğru iki yakadaki kasabaları görmelisin muhakkak. Sonra Afrika’nın en eski camisi kabul edilen Amr ibn al-As’ı ziyaret etmelisin. Bir de ölüler şehri var, içine giremiyor, otobandan geçerken uzaktan bakıyorsun, en en en fakirlerin yaşadığı yeri şehrin. Kaldı ki ben Kahire’nin dışına çıkamadım bile. Mısır’da daha neler neler neler var.

Yazılarımı kendi kendimle kavga ede ede ancak bu kadar kısaltabiliyorum her hafta. Artık sana da iş düşüyor, ortaokul edebiyat hocamın deyişiyle duygu ve düşüncelerini

benimle paylaşırsan çok sevinirim.

 

Diğer bütün yazılarım ve bol bol fotoğraf için bloğuma abone olabilirsin: www.hayatevi.org

Instagram, Facebook ve Twitter hesaplarım @hayatevinde

Beklerim.

 

Said Fehmi Ağduk

Çapaksız Avrupa Alamanya

,

…Türkiye’nin parası az insanı çok.

Diğer yandan Almanya’nın ise çok parası ama az insanı var…

BBC’nin 1973’te hazırladığı Türkiye’den Almanya’ya göç belgeseli*

KAYBOLDUK…

Königstuhl Tepesi’ne tırmanıyoruz. Amaç, Alplerin kuzeyindeki en önemli Rönesans Saraylarından biri olan Heidelberger Schloss’a ulaşıp, şehrin muhteşem manzarasına nazır keyif yapmak ve elbette karnımızı doyurmak.

Asıl amaç, birlikte güzel vakit geçirmek.

Amcamın yüzü kıpkırmızı, birazdan kalp krizi geçirecek. Oysa onu en son gördüğümde rengi yeşildi. İzmir Enternasyonal Fuarı’nın tamamını gezip lunaparktaki bütün oyuncaklara üçer kez bindiğimizde yine aynı ekiptik: kusmak üzere olan amcam, kuzenim ve ben.

“Siz ÖL-DÜ-RE-CEK-Sİ-NİZ beni!” diye, oflaya puflaya o pütürlü derili elleriyle koca gövdeli ağaçları kavrayıp ayakta durmaya çalışırken; kuzenim ve ben, ilk gençliğin kendine has umursamazlığıyla içten patlamalı kahkahalar atarak ilerliyoruz. Nazımız amcamıza geçer, hayatta gerçekten şımarabildiğimiz belki de tek insana.

Ağaçların arasından, epey uzaktan görünen o kayalar acaba kaleye mi ait? Yok canım bildiğin dağ taş. Aslında kaleyi değil, kaleye ulaşmak için bineceğimiz füniküleri arıyorduk. Ne de olsa amcam alışkın bizimle böyle antik kuntik şeylere binmeye. Füniküleri bulamadığımız gibi kaleden gittikçe uzaklaşıyormuşuz. Birkaç saat sonra radyo ve televizyon antenlerinin dibindeyiz. Amcam öldü ölecek. Biz de öleceğiz, ama kıkırdamaktan.

§

1989, Fransız İhtilali’nin iki yüzüncü yılı. Fransa’da başvurduğum gençlik kampından gelen olumsuz yanıtı elbette “Türk olduğumuz için istemiyorlar bizi.” diye yorumluyoruz. Biyoloji öğretmenim bir Fransız, durumun farkında. Aylar öncesinden başvurmamıza, reddedilmem için hiçbir neden olmamasına karşın, hayır yanıtını almama içerleyip yazın beni kendi aile evine davet ediyor. Nasıl giderim? Almanya’da yıllardır işçi olarak çalışan amcalarımdan, hiç evlenmemiş, çocuğu olmamış büyük olanını arıyoruz. “Ben bilet yollarım, gelsin!” diyor babama “Hem de yazı bizimle geçirir.” İlk defa Batı yani gerçek Avrupa’ya gideceğim.

Heyecan dorukta. Uçağım Stuttgart Havalimanı’na indi. Nejat Amcam karşıladı. Ludwigshafen‘a gidiyoruz. Burada her yer amcamın yıllardır bize taşıdığı bavul bavul hediyeler gibi kokuyor.

Yüzyıllar boyunca bir Alman bir Fransızların eline geçmiş; sonunda ne idüğü belirsiz bir halde Fransızların elinde kalmış olan Strasburg’a çok yakınız, iş bir tren biletine bakar. Dört günlüğüne öğretmenimin evine gidip dönüyor, sonra sıkılmaya başlıyorum. O yaşlarda bir ay çok uzun süre. Amcalarım yoğun çalışıyor, acaba ne iş yapıyorlar. “Beni de götürsenize bir gün işe.” soruma bir türlü yanıt alamıyorum. Nehrin karşı kıyısı Mannheim, kuzenimle yürüye yürüye gidiyoruz sık sık. İlk Espresso’yu burada içiyor, tart denilen şeyin bin bir türünü burada tadıyorum. Türkiye daha bu lezzetlerin farkında bile değil, öyle her köşe başında Coffee Shop’ların açılması on yıllar alacak.

Farklı, ama yine de pek bir şey yok buralarda! Var da yok gibi işte. Güneşi bozuk burasının, ha bire arıza yapıyor, Alamancıların pek sık dediği gibi kaput yani. Almanca da bilmiyorum ki, sokağa çıkıp insanlarla kaynaşayım. Sanki sokakta insan mı var? Akdeniz’de sokak insandır, burada sade asfalt. Temmuz sonları, bir anda yağmur bastırıyor. Tüküre tüküre yağıyor. Hava neme doyuyor, sonra soğuyor. Garip, grili mavili gökyüzümsü boşluk.

Her şey var burada! Televizyonda ne ürünler, çeşit çeşit. Reklamın kendisini değil sesini hatırlıyorum. Bir kadın, geniş ağzı gülümseme dolu bağırıyor: “PUUUuuunika”. Meyve suyu reklamı. Nerede bizim meyveler sebzeler. Sonra o biçim filmler var, bildiğin televizyonda, ulusal yayın. Geç saat olsa, herkes yatsa da baksak diye bekliyorum. İnanmazsın, her şeyi gösteriyorlar, yuh artık. Şeffaflık ve demokrasiyi çok farklı anlamış, çoğu zaman da yanlış anlamış iki ülke Türkiye ve Almanya. Her yer tertemiz Almanya’da, otlar bile aralarında organize olup disiplin içinde çıkıyorlar topraktan; “Bak abicim sen buradan çık, ben de şuradan. Ablam sen öbür taraftan…” Acayip memleket.

§

“E amca hani beni iş yerine götürecektin?” Tık yok! Artık sesimizi kesmek için mi nedendir; bizi Heidelberg’e gezmeye götürecek. Yaşasınnn…

Radyo ve televizyon antenlerinin dibindeyiz. Königstuhl‘un tepesinde manzara şahane. Eski şehir ayaklarına amade, hemen ardında yeni şehir uzanıyor; vadi Ludwigshafen ve Mannheim’a doğru göz alabildiğine genişliyor. Tarihi tahta Füniküler’e, otuz kırk derece eğimde ilerleyen bu garip trene binip, tıngır mıngır şehre iniyoruz. O kocaman çelik halatlar bir kopsa halimiz nice olur. Kopmaz, kopamaz, burası Almanya: iki tane dünya savaşından çıkmış bir teknoloji devi, sanki hiçbir şey olmamış gibi hala ve hala Avrupa’nın lokomotifi. Füniküler kale durağına varınca saat ilerlemiş olduğu için sarayı gezemiyoruz, içimde kalıyor. 17 yaşımı yeni doldurmuş, ancak para kazanamıyor, kararları ben veremiyorum. Oysa birkaç yıl sonra olmuş olsa, atla bir trene başka bir gün tekrar gel, gez sarayı. O sırada, hayatın, yolumu Heidelberg’e dört kez daha çıkaracağını, sarayı doya doya gezeceğimi bilmiyorum ki.

Yıllar sonra bu kez ablamla birlikte Heidelberg’deyiz. Frankfurt’tan ulaşım trenle bir saat on beş dakika. Hauptbahnof yani merkez istasyonda inip, eski şehrin merkezi Marktplatz’a yürümek kırk dakika sürüyor. Yarı yolu, bizim ablamla mağazalar caddesi diye adlandırdığımız Hauptstraße oluşturuyor. Eğer bir gün yolun düşer de alışveriş yapmak istersen bu cadde işini görür, ancak ara sokaklara dal derim ben, çok güzel butik dükkanlar var. Marktplatz’ın hemen arkası Kornmarkt. Yıllar önce amcamla bulamadığımız füniküler hemen oradan kalkıyor. Paşa paşa binip en tepeye çıkıyoruz. Şahane, güneşli bir hava. Kırmızı beyaz pötikareli örtüleriyle tipik bir Alman lokantasında hayatımın en ama en güzel şnitzelini yedikten sonra enfes apfelstrudel’i mideye indiriyorum [benzer lezzettekileri yıllar sonra Viyana’da yiyeceğim, o da başka bir yazının konusu]. Ohhh, beyaz buğday birası da cabası.

Üzerime bir rahatlık geldi. Artık gezebiliriz. Tabii bulmuşken önce temiz tuvaleti ziyaret ediyoruz. Ellerimi sabuna uzatıyorum, sabunu elime alıyorum… Gözlerimden yaşlar boşalıyor. Amcam yanımızdan ayrılalı yıllar olmuş, anısı hemen yanı başımda.

Nejat Amcam Noel Baba’nın yer yüzündeki temsilciydi. Belki kendi çocuğu olmadığı için bizi hediyelere boğardı. Bavulları doldura doldura gelirdi her seferinde. Çikolata, muz ve kahve lüks iken Milka ve Chiquita’yı onun sayesinde tattık. Legolarımızla doya doya oynadık. Herkesler Mekap ayakkabı giyerken biz Adidasları çektik ayağımıza. Sonra o müthiş kahve kokusu. Türkiye’de kıtlık çekilirken, annem Alamanya’dan getirdiği yeşil kahve çekirdeklerini kavurur, değirmeni tutuştururdu amcamın eline.

Kokusuz sabun kokusu! Ellerimi sabuna uzatıyorum. Benim ellerim yumuşacık. Amcamın elleri hep pütür pütür. Gözlerim yaşarıyor…

– Amca sen neden bu kadar çok sabun getiriyorsun bize?

– Yavrum fabrikadan veriyorlar.

– Peki bu el kremleri neden torba torba?

– Onu da fabrikadan veriyorlar, bedava, bana çok fazla ben de size getiriyorum.

– Neden sabun ve krem veriyorlar ki size?

– Ellerimizi yıkayalım diye!

Ne kadar güzel bir yer burası, bence Almanya’nın en şahane yeri Heidelberg. Bu kez Kale durağında iniyoruz fünikülerden. Doya doya gezeceğiz ablamla, ne de olsa paramızı artık kendimiz kazanıyoruz.

Heidelberg, Almanya belki de Avrupa’nın en romantik şehirlerinden biri. Aşk hikayesi dinlemeye hazır mısın? Bir varmış bir yokmuş, Avrupa’nın asil ailelerinin kurbanlık evlatları, sevsin sevmesin anlaşmalı şekilde birbirleri ile evlendirilirlermiş. Neyse ki bizim hikayemizde aşk acısı yok, savaş acısı var. İlla bir acı olacak yani. Namıdiğer Kış Kralı V. Frederick ile Kış Kraliçesi Elizabeth Stuart’ın aşkları dillere destan. Nereden mi biliyorum gerçekten aşık olduklarını? Harabe sarayın, soğuk koridorlarında ilerlerken, etrafa bir ısı yayılmaya başlıyor. Bembeyaz tenli, hafif tombik rehberimizin pembe yanakları yavaştan kırmızıya dönüyor. Ateş, sarayın yıkık bacalarını değil, Alman ablamız Engelbertha’nın bedenini sarıyor, anlattıkça. Genç Frederick’in, gelinini almak için İngiltereye gidişi, orada mimarlarla anlaşması, dönünce sarayın muhteşem kulelerinden birini, İngiliz usulü tiyatro salonuna dönüştürmek için nasıl dimdik ayağa kaldırdığı… Sergilenen oyunlar veee o kara günün gelişi.

On yedinci yüzyılın başındayız. Taht Savaşları [Game of Thrones] şaka değil gerçek; kış gelmiş durumda [Winter has come.] Protestanlar ve Katolikler, her iki taraf da karşısındakinin has ak gezer olduğuna kani. V. Frederick’in Bohemya Kralı olmasına karar veriliyor. Kendilerine Kış Kral ve Kraliçesi denmesi, hükümranlıklarının sadece bir mevsim sürmesinden. Yeniliyorlar, ardından 1618’den 1648 yılına dek sürecek Otuz Yıl Savaşları başlıyor. Savaşın vahşeti, açlık ve veba yüzünden sekiz milyon insan can veriyor. Bu savaşın bizimle ne alakası var deme. Almanya’nın bölünmüşlüğünden çıkardığı acı ders Pan-Cermenizmi doğuruyor. Bu sürecin Birinci ve İkinci Dünya Savaşı’na gelip dayandığı iddia ediliyor. Demek ki savaşma seviş tezi çok doğru. Bıraksaydık Frederick ve Elizabeth’i, krallıklarını sürdürebilselerdi belki de bunları yaşamazdık. Gerçi onları sevgilerini paylaşmaktan kimse alıkoyamıyor, sürgün hayatlarında bile bir sürü çocuk yapıyorlar, hatta büyük oğulları I. George bir süre sonra Büyük Britanya Kralı oluyor. Hala hayatta olan Kraliçe II Elizabeth onun büyük büyük büyük… torunu. Hepsi Alman, hepsi İngiliz, hepsi Fransız, hepsi akraba; yıllardır savaşıyorlar. Savaş ve aşkı, saray koridorlarında bırakıp bilime ve felsefeye geçmenin tam zamanı, ne dersin?

§

Heidelberg’e beşinci ziyaretim, geçen sene tam bu zamanlara denk geliyor, Ocak ayı. Dünyanın en kapsamlı eczacılık müzelerinden biri sarayın avlu içinde kurulmuş. Soğuk ve nemli kış gününde, fotoğraf çekmek için hafiften birbirinin üzerine çıkan Japonlar ortamdaki tek ısı kaynağı. Şöyle kenara çekilse de o garip yaratığın fotoğrafını ben de çekebilsem. Dört bucaktan getirilmiş mineral ve havyan uzuvları. En ilginci de hayali bir yaratık olan tek boynuzlu at. Kendisi heykel boynuzu gerçek; bir narwhaldan alınmış. Narwhal boynuzlu bir balina türü, o dönemde boynuzunun değeri altının on katıymış. Azılı korkuları zehirlenmek olan asiller, zehri tespit etmek için kullanıyorlarmış. Tabii ki hurafe.

Heidelberg Schloss’u belki de en güzel Victor Hugo’nun sözleri tarif ediyor: “Beş yüz yıl boyunca Avrupa’yı sarsan her şeyin kurbanı olmuş ve şimdi de ağırlığı altında parçalanmış.”

Mark Twain, Hugo’dan geri kalmıyor. Savaş ve yıldırımların yıkıp döktüğü kulelerinin, doğanın önce harap edip sonra yeşilliğe boğduğu teras bahçelerinin arasında ne de güzel saklandıklarını anlatarak devam ettiriyor sözlerini: “Talihsizlik, bu yaşlı kaleye, bazen insan karakterine yaptığının aynısını yapmış, geliştirmiş.”

Evliya Çelebi adına konuşmak uygun olmaz ancak bana öyle geliyor ki sarayı görmüş olsaydı “Minare yıkık ama mihrap yerinde.” derdi.

Heidelberg’in can suyu tam ortasından geçip şehri ikiye ayıran Neckar Nehri iken, Carl Theodor Köprüsü şehri tekrar birbirine bağlıyor. Köprünün eski şehir tarafındaki girişinde iki kuleli bir kapısı var. Eski köprünün kuleleri şapka gibi çatıları, halka halka döşenmiş kırmızı taşlarının arasına sürülmüş kireç beyazı boyasının yarattığı zıtlıkla, taaa uzaklardan gör beni gör beni diye haykırıyor.

Geceyi, köprüye yirmi saniye yürüme mesafesindeki Schnookeloch’ta geçireceğim. 1705 tarihli konuk evinin odaları 2013 yılında modernize edilmiş. Tek sıkıntı giriş katında yer alan ve yine o tarihlerden beri hizmet veren aynı isimli restorandan gelen kendine has yağ kokusu; her yere nüfus ediyor. Çatı katındaki odam pek etkilenmiyor. Bir daha gitsem yine aynı yerde kalır mıyım, kalırım. Tertemiz ve yaşının olgunluğunu hissettiren bir mekân. Akşam yemeğimi Schnookeloch’ta yiyeceğim, bakalım o kokunun kaynağında neler var. Yaşlısı ve genciyle cıvıl cıvıl bir mekan. Yerel halk ve öğrenciler iç içe. Tarifinde asla ne olduğunu bilemediğim Alman sosis çeşitlerini denemek için cesaretimi topluyorum. Değişikliklere açığım açık olmasına da; lahana anneannemin elinden dolma olarak çıkmadıkça ya da acılı bir kapuskaya dönüşmedikçe, kelimenin tek anlamıyla karın doyurmak için yenilen sentetik bir gudubete dönüşebiliyor.

Sentetik demişken, amcalarımın bir kaset fabrikasında çalıştığını söylemiş miydim? O yıllarda Almanya’dan gelen boş kasetler pek revaçtaydı; plakçılara şarkı listesi ile birlikte verir doldurturduk. Yıllar sonra öğrendim ki BASF aslında bir kimya fabrikasıymış.

§

Eski köprüyü geçtim. Nehir boyunca dizilen iki katlı tarihi ve modern villaların arasından içeri gizli saklı bir yol giriyor. Yüksek ve yosun tutmuş bahçe duvarlarının arasında uzanan daracık Arnavut kaldırımı, epey tırmandıktan sonra seni Filozoflar Yolu’na çıkaracak. Eski şehrin ve kalenin en güzel panoramik manzarası burada. Heidelberg Üniversitesi Almanya’nın en eskisi. Hocaları manzaralı orman yolunu tartışa tartışa yürüdükleri için bu ismi almış. Filozoflar Yolu insanı derin düşüncelere itiyor, hatta eski düşünceleri oldukları yerden söküp tekrar önüne getiriyor. Amcalarım o fabrikada acaba ne yapıyorlardı?

Almanya boşuna bir sanayi devi olmamış. BASF bugün kendi tabiriyle “Sürdürülebilir bir gelecek için kimya yaratıyor.” 2017 yılında satışlarından 60 milyon avro sağlamış olan kurum 1800’lerin ortasında işe boya üreterek başlamış. O dönemde Çin’de köy köy dolaşarak kumaş boyası sattıkları müthiş bir pazar yaratmış, tereciye tere satmışlar. Bizim çivit, dünyanın indigo dediği boyaları özel teknoloji ile bol bol üretip, minik minik paketler halinde en ücra köylere ulaştırmışlar. Ardından kimyevi ve sentetik gübre dönemi başlıyor. Ne vizyon, ne organizasyon…

Baba tarafımın yolculuğu, tıpkı bu tüccarlar gibi batıdan doğuya, sonra doğudan batıya olmuş. Yugoslavya’nın Tikveş bölgesinden yola çıkıp İstanbul üzerinden İzmir’e ulaşıyor, bugünün Çingene o günün göçmen Mahallesi Tepecik’e yerleşiyorlar. 1961 yılında tersine yolculuk başlıyor. İki amcam, ailelerinin kaçmak için bindikleri trenlere bu kez göçmek için biniyorlar. Zamanında kendi vatanları olan Yugoslavya üzerinden geçerek Almanya’ya varıyorlar.

Hiç ama hiçbir ülke, belki Japonlar dışında, Almanlar kadar pürüzsüz ürün üretemez. Biz hala o noktaya gelemedik. Al eline Türkiye’de üretilmiş plastik bir şey, örneğin bir kova ya da elektronik bir cihaz; dikkatli bakarsan kalıp birleşme çizgisini hemen göreceksin, biraz elleyince az da olsa çapakları muhakkak eline gelecek. Oysa Alman ürünleri öyle mi, kaymak gibidir yüzeyleri, sağlamdırlar, estetik olma kaygısını İtalyan ve Fransızlara tüm çapakları da bize bırakmışlardır.

Günahlarını almayalım, yüzyıllar süren çalışkanlıklarıdır geldikleri nokta, emekleri ile hak etmişlerdir. Benimki sadece bir öz eleştiri, neden teknoloji üretmek yerine zımpara olduğumuzun bir iç hesaplaşması.

Ludwigshafen, öğleden sonra. İş sonu, amcam bitkin. Nedendir bilinmez gün içinde ellerini bol bol yıkayıp, bol bol kremlemesi gereken, hiç anlatmadığı o işi yapmış, eve yorgun argın gelmiş. Koltuğa uzanıyor. Diğer amcam mesaide, çoğu zaman geç saatte geliyor. Kuzenimle sofrayı hazırlamışız, biraz dinlenmesini bekledikten sonra hep birlikte oturuyoruz. Şakalaşmalar. “Amca sana da hem kırmızı hem yeşil çok yakışıyor.” diye sataşmalar. Kahkahalar gırla…

Artık sormuyorum, amca sen nerede çalışıyorsun diye. Biliyorum artık gastarbeiter yani misafir işçi ne demek.

Heidelberg Almanya’nın en güzel yeri, Ludwigshafen ise cehennemin dibi.

* https://www.youtube.com/watch?v=j1fn4y46czc

 

Said Fehmi Ağduk