Korkmasaydın Ne Yapardın?

,

2015 yılının ilk baharıydı…

Okuduğum bir makalede rastladım ona. İlk olarak ismiyle kandırdı beni; “Peynirimi Kim Kaptı?”

Makale yazarı “büyüklere küçücük bir masal” olarak tarif ettiği kitabın kendi değişim süreci üzerinde yarattığı farkındalıktan ve çevresinde kitabı hediye ettiği hemen herkesi nasıl etkilediğinden bahsediyordu.

Hayatta hiçbir şeyin tesadüf olmadığını bilerek hemen ertesi gün aldım kitabı.

İncecik bir kitap olduğunu görünce (84 sayfa) biraz kafam karışsa da son sayfayı çevirdiğimde doğru zamanda, bana iyi gelecek kitapla buluştuğumun farkındaydım.

Kitap kullandığı peynir ve labirent metaforları ile; sığındığımızı sandığımız konfor alanlarına nasıl körü körüne bağlanarak değişime direndiğimizi ve aslında yaşadığımız hayatta bunun nasıl bir illüzyon olduğunu anlatıyordu özetle.

Değişiminden kaçmak mümkün değilse her daim elindekinden vazgeçebilmenin ve yeni denizlere yelken açmaya hazır olmanın gerekliliğini hissettiriyordu satır aralarında.

Peynir peşine düştüğümüz herhangi bir şeyi temsil ediyordu; bir işi, ilişkiyi, maddi olanakları, sahip olmak istediklerimizi, gücü, otoriteyi…

Labirent ise, bu peşine düştüklerimizi ararken hayatımızı geçirdiğimiz yeri simgeliyordu; içinden çıkılması ancak çaba ve azim ile mümkün olan karmaşık bir mekanı!

Spencer Johson’un 1998 yılında yazdığı ve bugüne yirmi sekiz milyon adet satan bu incecik kitap tam da kendi bilinçaltı labirentime götürdü beni; kalın, iddialı, yeni araştırma sonuçları ile bezeli birçok gelişim kitabının yapamadığı bir farkındalık yarattı!

Yıllarca hep benim olacağını sandığım, kaybettiğimde yenisini hangi yönde arayacağımı hiç de düşünmemiş olduğumu fark ettiğim peynirimle yüzleştirdi.

O sıralar, kurumsal hayatımı sona erdirme kararımın üzerinden bir yıl geçmiş, sudan vakitsiz ve hazırlıksız çıkmış ergen balık ruh halimi üzerimden atma çabaları içerisindeydim.

Kendine yön belirleyecek bir pusula, ulaşılacak hedef belirlemeye çalışan insanın sabırsız heyecan ve umudu ile birlikte birçok kafa karışıklığı ve kaygı ile doluydum.

Kitabın orta yerinde aniden karşıma çıkıveren kısacık bir soru soğuk duş etkisi yarattı bende;

“Korkmasaydın ne yapardın?”

Korkmasaydım ne yapardım?

Evet, çok tanıdık bir duyguydu bu, biliyordum. Kendime bile itiraf edemediğim korkularımla karşılaştım ayna misali baktığım sayfada.

Dile kolay; yirmi beş yıl çok sevdiğim bir alanda; reklam ve medya sektöründe çalışmış, sürekli öğrenerek iyi bildiğim işleri yapmış, mutlu bir konfor alanı kurmuştum kendime.

Lakin eski işimle ilgili coşkumu çoktan yitirmiştim.

Başka bir tutku düşmüştü içime artık, hayatımda yeni bir anlam yaratma ihtiyacı ile doluydum. Gelecek için, içimdeki arayışı dindirmek için, ilerde geçmişime bakıp “iyi ki yapmışım, gururluyum” diyebileceğim bir şeyler için…

Yapacaksam “zaman bu zamandır” duygusu!

Odağında insan olan bir iş yapmak istiyordum.

Ve en büyük hayalim kadınlarla ve gençlerle çalışmaktı. Yarım asırda öğrenebildiğim ne varsa onlardan öğrenebileceklerimle buluşturmaktı dileğim…

Ama kolay değil işte değişim. Bir tarafta yeni heyecanım, taze bir enerji ile, içimi kıpır kıpır canlı tutarken diğer yanda yıllar sonra kendimi ait hissettiğim alanın dışında kaldığım için huzursuzdum.

Tanımadığım bu yeni bir yolda yürümeye nereden başlayacağımı dahi bilmiyordum.

Yolda kaybolmaktan, çıkmaz sokaklara girmekten, doğru insanlarla karşılaşmamaktan, bugüne kadar canla başla yarattığım öz güvenime, öz saygıma, kısacası “benim” olduğuna inandığım her şeye zarar vermekten korkuyordum.

Özetle başarısız olmaktan korkuyordum.

Ve öylece duruyordum korktuğum için.

Küçük kitaptan beklemediğim bu soru ile silkelenip derin birkaç nefes eşliğinde, kendime sordum; “ne yapardın korkmasaydın?”

Benden aldığı cesaret ile korkusuzdu cevabım; “Yola çıkardım,” dedi iç sesim, “harekete geçerdim!”.

Biliyordum ki; hareket tüm evrenin bütününde akış yaratır, besler, büyütür, iyileştirir. Yola çıkmak değişimin ilk koşuludur; sabırlı bir öğretmen gibi öğretir, ilerletir, hedef oluşturmanı ve o hedefe ulaşmanı kolaylaştırır.

Önce korkularımı, ardından iflah olmaz mükemmeliyetçiliğimi kabul ettim.

Yanlarına heyecanımı, umudumu, anlam arayışımı arkadaş verdim.

Başarısızlıktan öğrenebileceklerime kucak açtım.

Niyetimi belirleyerek yola çıkmaya karar verdim.

Joseph Campbell Kahramanın Sonsuz Yolculuğu kitabında yeni bir yolun hepimizin gözünü korkuttuğundan bahseder; zira yolculuk uzun, zor ve belirsizliklerle doludur.

Diğer yandan çıktığımız her yolculuk öz keşiflere olanak tanır, kişisel gelişimimiz için bir yol haritası sağlar. Yolculuk çağrısını herkesin değil, sezgileriyle güçlü bağlar kurmayı öğrenenlerin hissedebileceğini yazar Campbell ve ekler; yolculuğumuz ancak biz kalben hazır olduğumuz zaman başlar. Önümüze çıkan tesadüfler sadece hazır olduğumuz zaman fark ettiklerimizdir.

İşte tam da Campbell’in tarifindeki gibi hepimizin içinde olan kahramanımı yola çıkardım o gün. Zaten sonradan anladım ki; son birkaç yılını, farkına bile varmadan, bu yolculuğu hayal ederek geçirmiş, kendi içsel hazırlığını yapmış.

Sadece kalben de hazır olmayı beklemiş ve minik bir kitabın desteğiyle oluyor bütün bunlar sanmış…

Yolculuk üç yılda beni, o bahar sabahı hayal bile edemeyeceğim bir yere getirdi.

Bugün gelişim yolunda ilerlemek isteyen gençlerle ve kadınlarla “yolda” olmanın gururu ile dolu içim.

Kadın liderleri güçlendirmek ve bir sonraki kariyer yolculuklarına hazırlamak üzere çalışan harika bir ekibin parçasıyım, sivil toplum kuruluşlarında gençlere mentorluk, kurumsal hayatta genç profesyonellere ve ekiplere koçluk yapıyorum.

Dünyanın en iyi eğitim şirketleri ve üniversiteleri ile iş birlikteliklerim var.

O bahar sabahı korkmasam, tam da bunları yapmak isterim diye düşünüp, tatlı bir düş görmüş gibi hissetmiştim.

Korkuyordum, hem de çok!

Ama yine de yaptım.

O zaman şimdi vaktidir. İstersen sen de sor kendi kalbine;

“Korkmasaydın ne yapardın?”

Gerisini sen biliyorsun zaten.

Sevgiyle ve cesaretle…

 

Selma Yalaman Serger

Bitmeyen Krizlerden Bana Kalanlar

,

“Ve fırtına dindiğinde nasıl hayatta kaldığını, bunu nasıl atlattığını hatırlamayacaksın. Aslında, fırtınanın gerçekten bitip bitmediğinden de emin olamayacaksın. Ama şurası kesin. Fırtınadan çıktığında fırtınaya giren kişi olmayacaksın artık. İşte fırtına dediğin tam da böyle bir şeydir.” Haruki Murakami

Soy ağacımıza göre, her iki taraftan da büyükanne ve dedelerim 1. Dünya Savaşı dönemi çocukları. Annem ve babam da 2. Dünya Savaşı başında ve sonunda doğmuş.

Pek çok çağdaşım gibi genlerime kazılı savaş ve sonrası dönemlerin kendine has ruh hali!

İlk ve en canlı gençlik anılarımdan biri İstanbul’a taşındığımız gün olan 12 Eylül 1980 tarihine ait; eşyalarımızı evimizin önünde duran kamyondan indirmeye korktuğumuz sabaha…

1990, iş hayatına başladığım yıl. İlk hatırladıklarımdan biri birkaç ay sonra patlak veren Körfez Krizi! ABD’nin, 2. Dünya Savaşı’ndan sonra kurulan en büyük koalisyon gücü ile Irak’a girdiği dönem.

Savaş; canlı yayınlarıyla televizyon tarihinde bir çığır açarken, benim zihnime kazınan; ikiye katlanan fiyatlar, çakılan büyüme hızı, zıplayan enflasyon, tepetaklak yuvarlanan ekonomimiz!

Aramızdan birileri işten atılacağına, %60-70 enflasyona rağmen, zam almadan geçirdiğimiz yılları sorun bile etmememiz!

1994, reklamcılıktan televizyon sektörüne geçtiğim yıl. Türkiye’nin 90’lı yıllardaki en derin krizini, ilk defa hiper enflasyonu yaşayarak deneyimlediği zamanlar! Birleştirilen satış ekipleri, işten çıkarılan insanlar, kırılıp dökülen hayaller!

Bir başka işimde, ilk genel müdürlük heyecanımla, 2000 yılında inanılmaz bir büyüme hızı yakalamışken, 2001 yılında patlak veren Türkiye Cumhuriyeti tarihinin en büyük ekonomik krizi!

Havalarda uçuşan Anayasa kitabı, birkaç günde %40 değer kaybeden Türk Lirası, işsizler ordusuna katılan milyonlarca kişi! Önümüzde, sil baştan açtığımız yepyeni sayfalar.

2008 yılında anaokuluna başlayan oğlumla birlikte benim de tam zamanlı işe dönüşüm ve akabinde ABD’de başlayıp aynı hızla bizi vuran küresel ekonomik kriz.

2013’de Gezi Olayları, 2015’te düşürülen Rus uçağı, 2016’da başarısız darbe girişimi…

Bütün bu sıraladığım olaylar sadece bir çırpıda aklıma gelen ve kendi kişisel tarihimde tanık olduğum “önemli ekonomik krizler”e neden olan olaylar… Böyle bakınca, çok daha derin ve sosyal depremlere yol açan konularımıza girmesek bile, krizsiz bir dönem yaşamak kısmet olmamış neredeyse!

Ve her biri için hatıramdaki ortak duygu derin bir endişe, hüsran ve hayal kırıklığı.

Bugün, yakın tarihimizin belki de en belirsiz ve derin krizlerinden birinin, kartopu etkisiyle büyüyerek, üzerimize doğru yuvarlandığını görürken zihnimde sürekli geçmişten bu kareler dönüyor.

Zaman zaman etkisiz eleman gibi hissederek motivasyonumu kaybediyor olsam da, en büyük desteği “Bitmeyen Krizlerimden Öğrendiklerim” çantamın “Yine Yeniden” bölümünden çekip çıkarttıklarımdan alıyorum. Sabırla tek tek okumak için her bir seferde!

İşte bu bölümden zor zamanlarda bana rehberlik ederek, hayattaki gerçek kutup yıldızımı hatırlatan, durmak yok mücadeleye devam dedirten ve üstelik bilimsel olarak faydaları da kanıtlanmış birkaç öneri;

Hayatta engelleyemeyeceğim şeyler var

Kontrol duygusu güçlü bir insan olarak yaşadım yıllarca, sandım ki gerekli önlemleri alırsam kendimi ve sevdiklerimi belirsizliklerden korurum. Tabii ki hayat en güzel öğretmen, bireysel kontrol alanımız da düşündüğümüzden çok daha dar.

Kabul etmekten başka çarem olmayan bir yer çekimi kuralı!

Hayatımda gerçekten önemli olanlar

Kiminle olduğum nerede olduğumdan daha önemli her zaman; sevdiklerim, gerçek arkadaşlarım, ailem yanımda ise ne gam!

İşimden, gücümden olabilirim; bunu yaşadım da, çok şükür ki sağlığım yerinde ve yeniden başlama gücüne sahibim.

Zor zamanlardaki ben gerçek benim

Kolay zamanlarda hayat hepimize güzel, işler tıkırında, moraller yüksek.

Kriz ortamları, yola beraber çıktığımız insanların ve kendi değerlerimizi gerçekten test etme zamanı. Satışlar her ay düşüp, hedefleri tutturamayıp, tahsilatlar aylarca geciktiğinde patronum bana nasıl davranırsa davransın, ben bana bağlı çalışanlara hala aynı anlayış ve takdiri gösterebiliyor muyum?

Evin bütçesinde sürekli yeni zorunlu kısıtlamalara gidildiğinde eşime ve çocuğuma hala aynı sevgi, şefkat ve güler yüz ile sarılabiliyor muyum?

Var mı bu sorulara düşünmeden evet diyebilmek gibisi!

Olayları değiştirme gücüm olmasa da bakış açımı değiştirebilirim

Krizleri hayatımın merkezine koyup koymamak bana ait bir karar. Eğer hayatın sadece yukarı çıkan bir merdiven olduğunu düşünüyorsam işim zor. Durmam gereken geniş ara katlar ve yeni bir tepeye tırmanmadan önce gelen inişlerle dolu hayat yolu.

Doğadaki gibi ömrü var her çiçeğin, yaprağın. Mecazi olarak da olsa önce bazı şeylerin yok olmasını kabullenmek lazım tekrar yeşerip cana gelmek için.

Evet çantamın bu bölümü bu kadar az ve öz! Gerisini bana bırakmış.

Şimdi, tam da bu öğrendiklerimle, sayısız kriz içine düştüğüm yirmi beş yıllık kurumsal hayattan sonra, ilk defa girişimciliğe cesaret ederek hayallerimin peşine düştüğüm bu dönemde yaşadığımız bu yeni ve derin krize teslim etmiyorum umudumu.

Aksine cesur ve uyumlu olmaya, sürekli öğrenmeye, birlikte gelişmeye, ilerlemeye, harekete geçmeye ve yapılmamış işleri hayata geçirmeye taraf oluyorum.

Krizi körükleyen negatifliği değil gerçekçi pozitif ruh halini, bildiklerimi paylaşmayı ve işbirliğini seçiyorum.

Ve bir Japon atasözünün dediği gibi “Yedi kere düşersek, sekiz kere kalkacağımızı…” biliyorum.

Yine, her krizde olduğu gibi, krizi nasıl öngörüp önlem alamadığıma üzülmeden, bu sefer ne öğreneceğime, başlangıç zihniyeti ile hayatın bana nasıl yeni yollar açacağına merakla ve umutla bakmaya karar veriyorum.

Hayatta maddi hiçbir şeyin garantisi olmadığını bir kez daha hatırlayarak!

Sevgiyle…

 

Selma Yalaman Serger

Sen Kimin Kızısın?

,

Yıllar önce katıldığım bir yazı atölyesi çalışmasının bir bölümünde bizi biz yapan hikayelerimizle çalışıp, geçmişin hafızalarımıza hapsettiği irili ufaklı anıları bir araya toparlarken katılımcılardan birinin anlattığı bir hikaye hepimizin kalbine ok gibi saplandı.

Hikaye, atölye çalışmasına Japonya’dan katılan Yoko’nun, yirmili yaşlarının sonunda dil öğrenmek için gittiği İngiltere’de bebek bakıcılığı yaparak kaldığı evde yaşadığı minik bir anısıydı aslında.

Bebek bakıcılığı yaptığı sırada eş zamanlı olarak İngilizce kurslarına da katılan Yoko’nun patronları onun İngilizce dil kursunun bitirme sınavından aldığı oldukça başarılı notları duyunca gerçekten çok sevinmişler ve “Yoko bu muhteşem, seninle gerçekten gurur duyuyoruz…” sözleriyle mutluluklarını dile getirmişlerdi.

Yoko, neredeyse otuz yıla yaklaşan hayatında, kendisine sevgiyle sarılan bu insanların ağzından duymuştu ilk defa “…seninle gurur duyuyoruz…” cümlesini.

“…seninle gurur duyuyoruz…”

***

O ana kadar hepimizin ortak teması kuvvetli yönlerimizi paylaştığımız hikayelerdi. Herkes irili ufaklı  herkes başarı hikayelerini sanki yaşanan anlara geri ışınlanıp, aynı mutluluk kümesinin içine girmişçesine gururla anlatıyordu.

Pozitif enerjiyle yükleniyorduk her bir hikaye sonrasında; neşeli, heyecanlı, gelecekten umutlu…

Yoko’nun anlatırken gözyaşlarına engel olamadığı hikayesi ise hepimizi durdurdu önce.

Gurubun sistemine, hızla kalplerimize dokunan, sahici bir farkındalık getirdi.

“Bütün, parçaların toplamından fazladır” tezinin duygular için de ne kadar geçerli olduğu hissiyle aydınlandı çemberimiz.

***

Yoko’nun hikayesi, tüm gurupta yarattığı benzer etkiyle, beni de çocukluğumun en kıymetli günlerine taşıdı.

En büyük derdimin görülmek, takdir edilmek, sevilmek ve kabul edilmek olduğu günlere.

Onun kırılganlığını en yalın haliyle paylaştığı etkileyici hikayesini daha dinlerken kelebekler karnımdan kalbime doğru kıpırdanmaya başlamıştı bile.

Zihnimin çok da anımsamadığı ama duygusu içime gizlenmiş anılar, çekmecelerini zorlamaya başladılar sanki “hatırla bizi” diye minik hassas kanatlarını birbirine değdirerek…

***

O zamanlar hiç farkında olmasam da bir kız çocuğu olarak kendimi beğendirmek, başarılarımla gururlandırmak, ne kadar akıllı ve farklı olduğumu ispat etmek istediğim ilk kişi de babamdı doğal olarak.

İlkokulun ilk sınıfları da bütün bu başarıları taleplerimin karşılığını üretebileceğim en organik ortamım…

Okulda sıradan olmayan her başarımı heyecanla ayrıştırır, sadece babamın açabileceği bir pakete sarıp sarmalar, akşam babam eve geldiğinde bu büyük paylaşma anının keyfini nasıl uzatabileceğimin hayaliyle geçirirdim günün önemli bir bölümümü.

***

O yaş kızlarına mahsus sabır ve yaratıcılığımla; hikayemi defalarca farklı şekillerde kendime anlatıp, her seferinde biraz daha süsleyip, zekice kurgulayıp, heyecan dozunu arttırmayı da unutmadan beklerdim o kutlu anı.

***

Bu önemli paylaşma anında babam gözlerini benden ayırmadan beni dinler, memnuniyetini hissettirir, benimle birlikte sevinir ve lakin hep aynı cümleyi kullanarak bitirirdi konuşmasını.

“Tabi ki sen kazanacaksın o şiir yarışmasını kızım! Sen kimin kızısın!”

“Tabi ki seni seçecekler Anneler Günü konuşmasını yapmak için! Sen kimin kızısın!”

“Tabi ki sen…! Sen kimin kızısın!”

“Kimin kızısın sen!”

***

“Kahraman Babasının Kızı”ydım ben tabi ki!

Anneme beslediğim sevgi ve şefkat terazinin kefelerinde ne kadar ağır bassa da, şimdiki durduğum yerden baktığımda anlıyorum ki, birçok konuda babamdı rol modelim.

Onun gibi özgür ruhlu, maceraperest, cesur, girişken, hayatı geldiği gibi kabullenip dayanıklılığını hiç kaybetmeden tekrar tekrar deneyen, üretken, esprili biri olmaktı hayalim.

***

O gün o yabancı şehirde, hiç tanımadığım bir Japon kızının “…seninle gurur duyuyoruz…” hikayesi benim “Sen kimin kızısın!” hikayeme kendi içimdeki alanı açtı.

Unutulmaya yüz tutmuş ve tam da adı konmamış duygular görülmenin rahatlığına kavuştu.

***

Dile gelmek isteyen kelimeler içinse henüz vakit erkendi.

Cesaretim, boğazıma takılan bu düğümleri açıp, o duyguların söze dökülmesine izin vermeye hazır değildi daha…

***

Sonraki zamanlarda birçoğumuz gibi ben de önce kendimle, sonra çocukluğumla, sonra kabul etmekle, sonra tekrar başa alarak hayatla hesaplaşma döngüsüne epey bir emek verdim.

“Kahraman babamın kızı” kimliğimi üzerimden çıkarıp gerçekten kim olduğumun peşine düştüm.

Doğal olarak “Sen kimin kızısın?” sorusu da, duygusu da unutuldu gitti.

Birkaç yıl öncesine kadar!

***

O sonbahar, babam bir ameliyat sonrasındaki nekahat dönemi için ilk defa uzun süreli olarak evimizde kalmaya geldi. Yılda bir iki kez bizi ziyarete gelse de hiçbir zaman birkaç günden fazla kalmayı tercih etmediği için birlikte geçireceğimiz bu beş altı haftalık süreç hepimiz için bir ilk olacaktı.

Oldukça meşakkatli geçeceği ile ilgili bilgilendirildiğimiz iyileşme döneminin bizim evde hep birlikte nasıl geçeceği ile ilgili oldukça tedirgindim.

Zor beğenen, dominant ve bazen oldukça talepkâr olabilen, arada huysuzluk limitlerini de zorlayabilecek yönlerinin hatırası içimde kımıl kımıl hareketlenmedi dersem yalan olur.

Fakat o da ne!!!

En önemsiz konulara bile minnetle teşekkür eden, yediği her basit yemeğe bir şölen sofrası iltifatları oluşturan, bize yük olmamak için en destek gerektiren işlerini bile kendi yapmaya çalışan bir adam vardı karşımda.

Sanki hafif yaş almış, burnunun altına kalın bıyık yapıştırılmış bir pamuk prens!

***

Ön yargılarımdan ve gereksiz kaygılarımdan utandım.

İyi huyuna bir de inanılmaz gayretinin eklendiğini her gün tekrar tekrar görünce, dayanamadım;

“Baba inanılmazsın. Bu kadar azimli olabilecek, kendini bu kadar hızla iyileştirebilecek ve bu önemli zor dönemi bu kadar morali yüksek bir şekilde atlatabilecek başka birini tanıdığımı düşünmüyorum. Gurur duyuyorum seninle…”

Diyerek uygularımı paylaştım.

Duyduklarından çok memnun, uzun uzun anın keyfini çıkardı önce.

Sonra ağır aksak yürümeye başlarken;

Tabi ki çok hızlı ve keyifle iyileşeceğim!” dedi ve ekledi; “Ben kimin babasıyım?”

***

Şimdi bütün bu hikayelerden bana kalan duygular; sevgi, şefkat ve kabullenme…

Bir de feminist yazar Sara Maitland’ın şu satırları;

”Ben babamın kızıyım. Onu sevmedikçe kendimi sevemem.”

Sevgiyle…

 

Selma Yalaman Serger

 

İyi Kötü Faydalı Faydasız…

,

Uzun zamandır beklediğim bir eğitimdeyim. Çoğu kurumsal şirketlerin insan kaynakları, iletişim departmanı yöneticilerinden ve kurumsal eğitim sektörü profesyonellerinden oluşan on iki kişi hemen kaynaşıyoruz ortak ilgi ve benzer hislerimizin sıcaklığını hissederek.

Hemen herkes son derece pozitif ve katılımcı.

Bir kişi hariç!

Eğitimin başından beri yüzü hiç gülmeyen, çoğu ortak kanıya karşı çıkan, beden dilinin sesiyle bulunduğu ortama pek de bayılmadığını gayet net anladığımız biri var aramızda.

Oldukça bilgili görünüyor lakin; doğruları kesin ve değişmez.

Köşeli, dobra ve iddialı.

Kahve aralarında üç beş kişilik guruplar halinde sohbetlerimiz oluyor. Sohbetlerden birinin konusu insanın içsel yolculuğunun çeşitliliği üzere. Katılımcılardan biri heyecanla gittiği bir yoga inzivasını ve bu yolculuğun kendisinde nasıl bir değişim yarattığını anlatıyor. Bir diğeri bir nefes kampında yaşadıklarının nasıl kendine başka bir hayat yolu çizmeye yönelttiğini paylaşıyor.

Herkesin deneyimi farklı ve faydası kendine özel; aile dizimleri, meditasyon kampları, dişil-eril yönlerimize ait çalışmalar, insan vücudundaki enerji noktalarının psikolojisini deneyimleten atölyeler…

Liste uzayıp gidiyor.

Gurubun ortak ruh hali; merak duygusuyla farklı deneyimlerden ne öğrenebilirim noktasında.

Eğitimin başından beri gurup sohbetlerinin dışında kalmayı tercih eden iddialı katılımcımız aniden gurubun ortasına dalıyor. Bütün bu çalışmaların yaşadığımız çağın saçma ve faydasız ticari oyuncakları olduğunu belirtiyor. Adına havalı ön ekler koyularak insanların duygusal boşluklarından ve çaresizliklerinden yararlanıldığını, kandırıldığını, özellikle de kadınların bu tuzaklara düşmeye çok meyilli olduğunu açıklıyor.

Kendisinin bu tür eğitimler, kamplar, atölyeler gündeme geldiğinde arkasına bakmadan kaçma duygusu yaşadığını ekliyor.

***

Sıcak gurup enerjisi, beklemediğimiz bu çıkışın etkisi ile donup kalıyor. Kimse sözün üzerine söz söylemeye teşebbüs edemeden molanın bittiğini anladığımız minik çan çalıyor!

Victor E. Frankl’ın “Uyaranla tepki arasında bir boşluk vardır. O boşluk, vereceğimiz tepkiyi seçme gücümüzü barındırır.” sözü canlanıyor zihnimde.

Çan sesi bu boşluğun bir bölümünü doldurarak bana destek oluyor. Seçme gücüme sırtımı dayayıp, kahvemin son yudumun keyfine varıyorum!

***

Sonrasında bu minik şok anı beni 2014 yılına ışınlıyor. Hayatımı yeniden tasarlamak üzere yola çıkmaya henüz karar verdiğim, uzun süre kendime özel bir şey yapmamış olmanın getirdiği huzursuzlukla kitaplar arasında kaybolduğum günlere…

Kaçırdım hissine kapıldığım gelişim duygusunun paçasından tutup yakalayabilmek için arsız ve görgüsüzce kitap satın alıyorum. Böyle bir toplu kitap satın alma gününde çok satanlar reyonunda bir kitap dikkatimi çekiyor.

Kitabın ismi YOL. Yazarının adını ilk defa duyuyorum; Metin Hara. Sayfalarını karıştırıyorum merakla. Alışkın olmadığım bir dil hayat buluyor satır aralarında. Ergenlik yıllarımın pembe dizilerini anımsıyorum nedense. Oysa kitap kişisel gelişim raflarında!

Geriye bırakıyorum kitabı.

Algıda seçicilik; sonrasında birçok yerde kitap karşıma çıkıyor. Tatilde bir arkadaşımın elinde görüyorum önce, sonra haberlerde yüz bin satış adetlerine ulaştığını öğreniyorum.

Kötülük damarım kabarıyor; bu ülkenin en çok izlenen filmleri ile çok okunan kitaplar arasında paralellik kuruyorum.

***

Aradan bir yıla yakın bir zaman geçiyor. Bu sefer küçük bir semt kitapçısında kitaplara bakarken hemen yanı başımda kitaplarla ilgili konuşan iki genç kızın sohbetine kayıyor dikkatim.

İncecik uzun boylu olan “Ben artık hep aynı romantik aşk hikayeleri anlatan kitaplardan sıkıldım. Değişik bir şey okumak istiyorum” diyor. Arkadaşı daha bilen kişi. Arka arkaya farklı kitap önerileri getiriyor. Orhan Pamuk ve Elif Şafak isimleri çalınıyor kulağıma. Gülümsüyorum.

Tam sohbetten kopmak üzere iken “Bak burada bir de Metin Hara’nın YOL kitabı var, istersen onu okuyabilirsin, ben çok severek okudum ve çok faydasını gördüm” cümlesi yakalıyor beni.

Merak genlerim mitoz bölünmeye uğruyor.

İzinsiz bir şekilde yandaki konuşmaları dinleyen meraklı teyze konumuna düşmeyi dahi göze alarak; benim de farklı bir kitap aradığımı, konuşmalarına kulak misafiri olduğum için YOL kitabıyla ilgili düşüncelerini merak ettiğimi söylüyorum. (“Bembeyaz, minicik bir doğru olmayan söz kimseyi incitmez, eninde sonunda bir sosyal araştırma sorusu bu!” duygumu da fark ediyorum.)

Kitabı öneren ve enerjisi üzerinden taşan okuyucumuz “Ben çok çabuk sinirlenirdim bu kitabı okumadan önce, en ufacık bir gerginlikte hemen sesim yükselirdi mesela! Sonra bu kitabı önerdi bir arkadaşım, okudum. Çok işime yaradı. Neden öyle davrandığımın sebeplerini gördüm, bu durumu nasıl engelleyebileceğime dair ipuçları öğrendim. Her zaman işe yaramaz tabi bu tür şeyler ama yine de…” diye devam ediyor.

Şaşkın bir halde, karmaşık düşüncelerle dolan zihnimi susturup teşekkür ediyorum sohbetlerine beni de dahil ettikleri için.

***

O gün o küçük mütevazı kitapçıda, kendilerinin daha iyi hallerine ulaşmaya çalışan bu iki genç insan bana çok keskin ve derine saplanmış bir ön yargımla ilgili dev bir boy aynası tutuyor.

Her bir insanın içsel yolculuğunun biricik ve kendine özel olduğunu, her birimizin bu yolculukta farklı kaynaklardan beslenebileceğini, önemli olanın niyet olduğunu öğretiyor.

***

Hepimiz farklı kültürlerden geliyoruz; atalarımızdan miras genetik faktörlerimiz, anne ve babamızla kurduğumuz özel ilişki, yakın aile fertlerinden öğrendiklerimiz, okuduğumuz okullar, çocukluk ve gençlik arkadaşlıkları bizi biz yapan değerlerimizi, karakterimizi oluşturuyor. Aynı zamanda hayatı etiketleme şeklimizi ve ön yargılarımızı.

En yakınlarımız bile buz dağının üzerindeki bizi görürken biz hayatımızı buzdağının görünmeyen bölgesindeki değerlerimiz, kültürümüz, ön yargılarımız, konuşulmadan-farkına varılmadan kabullendiğimiz zihinsel ve duygusal mirasımızla yaşıyoruz…

Bugünlerde geriye dönüp baktığımda ben de hayatımın uzunca bir süresinde çok zihin odaklı ve önceden edinilmiş çerçevelerin içinde, ön yargılarımla kucak kucağa yaşadığımı fark ediyorum. Bu farkındalıkla hala varlığına yeni tanık olduğum düşünce kalıplarıma şaşırıyorum.

***

Bu şaşkınlık anlarımın mihenk taşı; sevgili Gestalt Fakülte Lideri’m Gila Şeritçioğlu’nun da eğitimlerde hep söylediği üzere; “İyi-kötü, doğru-yanlış, haklı-haksız… Güzel de, kime göre? Onun yerine sorulması gereken; bize hizmet ediyor mu hizmet etmiyor mu? Bütün mesele bu!”

***

O zaman kendinizden daha iyi bir ben çıkarma uğraşında size hizmet ettiğini veya edeceğini düşündüğünüz her türlü yola ön yargısız, sevgi, şefkat ve kararlılık ile sahip çıkmanız dileği ile…

Sevgiler,

 

Selma Yalaman Serger

 

Kendinden Büyük Hayallerin mi Var?

,

“Ben Youtuber olacağım!”

“Ben ünlü bir basketbolcu olup NBA’de oynayacağım!”

Ergenliğe girmeye bir kala, fiziksel yaşları 13, deneyimledikleri yaşları 5-25 aralığında değişken… Neredeyse her gün uzayan boyları gibi ruhsal durum göstergeleri de anlık olarak bir uçtan diğerine savruluyor olsa da şahane bir topluluk.

Oğlum ve arkadaşları!

Bu aralar beni en çok şaşırtan, eğlendiren, bildiklerimi unutup yeni şeyler öğrenmeme imkan veren, umutlandıran şeylerden biri onlarla vakit geçirmek.

Birlikte olduğumuz zamanlarda gelecek ile ilgili hayallerini anlatmaya teşvik ediyorum onları çoğu zaman. Malum erkek olmanın getirdiği genel bir konuş(a)mama durumu var tabii…

Ama konu gelecek ve hayal kelimelerinde birleşince yüzlerinde gerçek bir gülümseme, kalplerinde pırpır eden kelebeklerle birlikte bugünden kopup başka bir zamana kanat çırpıyorlar zihinlerinde.

“Gelecek” ve“hayallerin” ortak kümesi Russell Westbrook veya en azından Logan Paul gibi olmak. (Benim gibi daha önce bilmeyenler için Russell Westbrook günümüzün en başarılı ve popüler NBA oyuncularından biri, Logan Paulise yirmi milyon abone sayısına yaklaşan bir youtuber!)

***

Onlar hızlıca ulaşılması mümkün, mütevazı hayallerini özetleyip birbirleri ile güreşmeye ya da basketbol potasının çemberine asılmaya koştuklarında benim de içimdeki küçük kızın sesi canlanıyor aniden ve her seferinde.

“Ben de astronot olmak istiyorum!”

***

“Astronot!”

Her birimize defalarca kez sorulan “Söyle bakalım, büyüyünce ne olacaksın?” sorusuna benim verdiğimi hatırladığım ilk cevaptı bu.

Astronot olmak istiyordum.

Malum 60’lı yılların sonu 70’li yılların başları; önce Yuri Gagarin sonra Neil Armstrong’un şimdiki NBA oyuncuları ve youtuber’lardan bile çok daha havalı olduğu zamanlar.

Üstelik yetmiş dokuz bölümlük Uzay Yolu dizisinin her bölümünü defalarca izlemişliğimiz de var…

Nedeni ne olursa olsun astronot olmak demek; sonsuz bir özgürlük, imkansızı başarmak, sınırları zorlamak, farklı olmak, bilinmeyene ayak basabilme umudu, bütün dünyanın gözü önünde yerçekimsiz uzayda asılı kalmak, nefessiz beklenen bir habere dönüşmek…

Yani acayip havalı, müthiş bi duygu!

Hayali bile insanı mutlu etmeye yeter!

***

Sorulan sorunun cevabını büyük bir inanç ve ciddiyetle vermiş olsam da “Astronot olmak istiyorum!” yanıtım her seferinde önce bir şaşkınlık sonrasında “Hay ilahi çocuk!” ya da “Çocuk olmak ne güzel, hayalin bini bir para…” kıvamında sevgi(!) sözcükleri ile karşılanırdı.

Bu cevabı duyan hemen herkes, sanki her seferinde farklı ve beklenmedik bir fıkra dinlemiş gibi önce şaşırıp sonra güldüğüne göre, astronot olmanın insanları oldukça mutlu bir meslek olduğunu düşündüğümü hatırlıyorum önceleri!

***

Bir süre geçtikten ve ben de biraz daha duygu okuma yeteneklerimi geliştirmeye başladıktan sonrabu kahkahaların mutluluktan çok komik bir fikre verilen tepki gibi gözükmeye başladığını da.

Hatıramda asılı kalan tırnak içi cümle; “Hmmmm demek astronot olacaksın! Ne güzel! Haahaaahaaaaa!”

Bende bıraktığı duygu; kocaman bir yürek burkulması!

Astronot olmanın nesi bu kadar komik ise!!!

***

Sonrası bulanık olsa da anlaşılabilir.

Neden astronot olamadığımdan çok neden bu hayalden vazgeçtiğim.

***

Bütün bu düşünsel geri dönüşlerle aslında bugün oğlum ve arkadaşlarının youtuber veya NBA’de basketbolcu olma hevesleri ile benim astronot olma sevdamın arkasında yatan motiflerin birbirinden çok da farklı olmadıklarını anlıyorum.

Biliyorum ki bizi şekillendiren en önemli faktörlerden biri çevremiz. Belki de en önemlisi. Zamanın bir ruhu olduğu gibi her dönemin kendine has çekim alanları var.

Bana rol modelini söyle sana kurabileceğin hayali yazayım misali.

Kim bilir belki bir de, hayalinin bile insanı mutlu etmeye yettiği, benzer havalı duygular!

Ve tabii ki; ön yargısız ve imkansızlıklarla, öğrenilmiş verilerler kısıtlanmamış hayal dünyası zenginliği.

***

İşte tam da bu nedenle bu hayallerini “Ah zamane çocukları işte! Hepsi çabucak ünlü ve zengin olma peşinde” düşüncesi ile yaftalamaktan özenle kaçınıyorum.

Önemli olan hayal kurma yeteneklerini hep canlı tutup, yaratıcılık, azim ve umutla onların peşinden gidebilmeleri. Doğal olarak bu kocaman hayallerinin gerçekleşmesi mümkün olmayabilir ama peşinden koşulan her bir hayal, en azından, onları sevdikleri bir alanda mutlu olabilecekleri bir hayata yönlendirebilir.

***

Ünlü eğitimci ve yazar Sir Ken Robinson’ın çok izlenen TED Konuşması’nda okulların çocukların yaratıcılığını ve hayal kurma ihtimallerini nasıl da öldürdüğünden bahsediyordu. Oysaki yaratıcılığımızın, hayallerimizin ölmesi için okulu beklemeye bile gerek kalmıyor çoğu kez.

Aileler ve yakın çevre yeterli oluyor başkalarına bırakmadan.

“Sabitlenmiş düşünce” tarzımız öldürüyor çocuklarımızın ve aslında hepimizin içindeki hevesi. Hayata baktığımız çerçeveyi değiştirme isteksizliğimiz, karşımıza çıkan ilk engelde vazgeçişlerimiz, koruma içgüdümüz, korku ve endişelerimiz.

Diğer yandan Stanford Üniversitesi Psikoloji Profesörü Carol Dweck’in ortaya attığı “gelişme düşüncesi”;

  • Zorluklar karşısında yılmadan azimle çalışma-öğrenme yeteneğine sahip kişilerin,
  • Sadece zeki ve yetenekli olmanın değil gelişmenin peşinde olanların,
  • Başarısızlıktan korkmayan ve bunu öğrenmek için bir fırsat olarak görenlerin,
  • Başkalarının başarılarından ilham alan ve kendi başarma umutlarına sıkı sıkı sarılanların

hayatın her alanında daha fazla ve sürekliliği olan başarılara imza attıklarını ve daha tatminkar hayatlar sürdürdüklerini ortaya koyuyor.

O zaman sevdiklerimizin kimi zaman bize gerçekçi gelmeyebilecek kocaman hayalleri ürkütmesin gözümüzü. Yeter ki hayalleri kendi yetenek ve güçlerine uygun, çaba ve azim ile kendilerini geliştirebilecekleri konularda olsun.

İnsan ömrü gençken uzun görünse de yaş aldıkça bir çırpıda geçiverdiğini anladığımız bir yolculuk. Bunun için önemli olan, sadece nihai hedefe kilitlenmek yerine, cesur hayallerle süslü ve anlamlı bir yaşamın keyfine varabilmek.

İşte sadece bu nedenle bile bırakın hayallerimiz kendimizden büyük olsun.

Düşe kalka yapacağımız hayat yolculuğunda başarısız olmakhiç hayal kurmamaktan daha kötü olmayacaktır.

Sevgilerimle,

 

Selma Yalaman Serger

Güçlü ve Yürekli

,

“Güçlü olmak yürekli olmayı gerektirir. Yürekli olmak içinse insanın kendi gerçekleri ile yüzleşebilmesi gerekir.”

Sevgili Engin Geçtan’a saygıyla…

***

Geçen ay Imposter Sendromu yazıma hem sosyal mecra ortamlarından hem de özelden o kadar “ben de” diyen yorumlar aldım ki konunun çevresinde kalmak “bir nevi” şart oldu.

Madem çoğumuz başarılarımızı sahiplenemiyoruz, başarısızlıklarımızın üzerini örtüyoruz,

Ne yaparsak yapalım hep daha fazlasını yapmak zorundaymışız hissiyatı ile yaşıyoruz,

Mükemmelin peşinde hayatlarımızı heba ediyoruz…

Bu durumda zaman harekete geçme zamanıdır!

Üstelik güzel bir yerdeyiz; yürekli olmaya ve yüzleşmeye karar verdik,

Farkına vardık,

Adını koyduk,

Sahiplenip sarmaladık sıkı sıkıya…

O zaman şimdi bu sıkıntıdan yavaş yavaş ayrılma ve kurtuluşa ulaşma zamanıdır!

…desem de çok inandırıcı olur mu bilemedim.

***

“OLMAZ TABİİ” seslerini görür gibiyim zira yaşayanlar bilir; bu meret duygular insanın derisinin hemen altına nüfus eden bir yaratık gibi kessen kesilmiyor, atıp kurtulayım desen bulunmuyor, çantadan bir türlü çıkarıp bırakamadığın gereksiz ıvır zıvırlar gibi nereye gitsen seninle geliyor sinsice!

Sırtında bir koca küfe yük misali…

Zira değiştirilmesi en zor konu; duygular!

Oysa ki kendimizi ne kadar olduğumuz gibi kabul edip, hoşgörülü olabilirsek çevremizdeki insanları da oldukları gibi kabul edebilme imkanımız en nihayetinde de daha mutlu olabilme olasılığımız o kadar artıyor.

O zaman adım adım ilerleyelim. Biz daha hain ve acımasız olalım! Çaktırmadan arkasından dolanalım.

Konu Imposter Sendromu ise ben varım.

Yaşasın kötülük!

***

Ben ilk farkındalık şokumu atlattıktan ve var olan Imposter Sendromu belirtilerimi birer ikişer tespit ettikten sonra kendimi kabullenmek ile başlamıştım savaşa. Geriye dönüp hayatımın farklı evrelerinde neler yaşamışım, hangi konularda “başarı” hangi konularda “başarısızlık” kutularına tik atmışım önce onlara bakmıştım.

İlk olarak ilk iki işimde kendi çapımda gayet başarılı işlere imza atarken üçüncü işimde işten çıkarılışımla yüzleşmiştim mesela! Olay olduğunda bunu en yakın çevremde bile kaç kişiyle paylaşmıştım, emin değilim.

Sıfırdan büyük olma ihtimalini de oldukça düşük görüyorum!

Şimdi yıllar sonra burada bunu yazarken bile böyle hafif bir kalp çarpıntısı, ufak dozda bir iç sıkışması yaşamıyorum sanılıyorsa büyük yanılgı olur tabi, onu da söylemem lazım.

Evet ekonomi kötüydü, şirket tepetaklak düşüşe geçmişti, bir çok kişi işten çıkarılmıştı ama fark etmez…

İtiraf ediyorum işte; hayatımda bir işten atılma tecrübesi var.

Eş zamanlı olarak bir de aldatılma hikayesi yazılmıştı bahtıma… Birbirini takip eden birkaç gün içinde hem de!

Artık Merkür Venüs’ten ayrılıp Neptün’ün arkasına mı geçmişti, Mars ve Jüpiter birlikte geri mi gitmişlerdi, ay ve güneş bir arada mı tutulmuştu hiçbir fikrim yok.

O konuları astroglara bırakıyorum ama eş zamanlı oldukları unutamayacağım kadar acı bir gerçek!

***

Ohhh rahatladım gerçekten tam itiraf.com gibi oldu bu.

Biraz da Muhterem Nur’un cesur biyografi kitabının adı gibi; “Ömrümce Ağladım” benzeri bir rüzgar mı esti acaba???

Her neyse; durum özetle böyle…

***

Konuyu magazinleştirip duygusal çözülmemizi de yaşadıktan sonra tekrar ciddiyete dönelim ve önemli psikiyatrist ve yazar Elisabeth Kübler-Ross’dan bir alıntıyla durumumu edebileştirelim;

“ Tanıdığım en güzel insanlar, yenilgiyi, acıyı, mücadeleyi ve kaybı yaşamış olan ve diplerden çıkış yolunu kendileri bulmuş romantik ve anarşist olan insanlardır.

Bu kişiler yaşama karşı geliştirdikleri kendine has takdir, direniş, duyarlılık ve anlayışla; şefkat, nezaket, bilgelik ve derin sevgiden kaynaklanan bir ilgi ve sorumlulukla doludurlar.

Güzel insanlar öylece ortaya çıkmazlar; onlar oluşurlar…”

İşte bu. Bir daha okuyorum.

Evet kelimesi kelimesine bu.

Ben oluşuyordum.

Başarısızlıklarımla, hayal kırıklıklarımla, zaferlerim ve yenilgilerimle, utancım ve gururumla ben bütün oluyordum.

İçimde varlığından haberdar bile olmadığım bir çocukluk fotoğrafım ile karşılaşma sevinci…

***

Imposter Sendromu’ma karşı attığım ikinci önemli adımım ise kendi yetenek ve güçlerimin farkına vararak yaşamaya başlamak oldu.

Başkaları kadar iyi olmaya, mükemmeli yakalamaya çabalamak ya da bende olmayan güçlerin peşine düşmeye vakit harcamak yerine, var olan benden daha iyi bir ben çıkarmaya çalışmak.

Bu adım hayatımın en özgür zamanlarına taşıdı beni. Kendimle kavgam azaldı.

Kabullendim.

Fırtınalı denizlerde “daha iyi bir ben” ihtimaline yelken açtım…

***

Böyle kolay kolay okunmasına kanmayalım lütfen. Zor zanaat insanın değişmesi, dönüşmesi.

Allahtan imkansız değil…

Bir de sanılmasın ki bu kadar ile bitip gidiyor bu sıkıntılı durum. Imposter bu düşer mi insanın yakasından pıt diye!

***

Kendisi ile davamız hala uğraşı aşamasında ve kısa vadede pek bitecek gibi de gözükmüyor. Ama çok puanım var kendisine karşı kazanılmış!

Uygulamayı planladığım, başlayıp daha istediğim seviyeye gelemediğim, bir yapıp bir beceremediğim bir sürü silahım var cebimde.

Mesela;

  • Bu duygularımı konuşmak, gerektiğinde bilmiyorum diyebilmek ve yardım istemeyi öğrenmek.
  • Güvendiğim ve duygusal olarak yargılamayacağımdan emin olduğum ailemin ve dost çevremin desteğine başvurmak.
  • Kendime karşı şefkatli ve nazik olmayı öğrenmek. (diğer bir değişle kendimi yerden yere vururken daha dikkatli davranmak!)
  • “Bilirkişi”liğe soyunmayıp hep öğrenme ruh hali içinde yaşamak.
  • Kendi hikayemi sevmek ve sonuna kadar sahip çıkmak.

***

İşte böyle…

Bugün bu konularda havalı havalı ahkam kesebiliyorsak önce Dr. Pauline Clance ve Dr. Suzanne Imes’in 30 yıl önce başlattıkları çalışmaların hakkını vermek, sonrasında da Valerie Young ve Amy Cuddy’yi şükran ve minnet duyguları ile anmak gerekir düşüncesindeyim.

İyi ki varlar.

***

Bitirirken İngiliz tarihçi ve filozof Bertrand Russell’ın beni her zaman gülümseten bir alıntısı son sözü söylesin istedim;

“Dünyanın en büyük problemi, akılsız ve fanatik kişilerin kendilerinden son derece emin olması, buna karşılık zeki insanların sürekli şüpheler içinde olmasıdır.”

Sevgilerimle,

Selma Yalaman Serger

 

Meryl Streep ve Maya Angelou İle Ortak Noktam!

,

Bundan sekiz dokuz yıl önceydi sanırım. Bir arkadaşım yurt dışında sinema televizyon okumuş üzerine de psikoloji yüksek lisansı yapmış kuzeninin sinema ve reklam sektörleri ile ilgili sohbet etmek için benimle tanışmak istediğini söyledi.

Kararlaştırdığımız gün, mutabık kaldığımız saatte dakika sektirmeden ofise gelmişti bile.

Kocaman gözlerinden merak taşan, coşku dolu beden dilinden biran önce yola koyulma isteği okunan, taze heyecanlarla dolu şahane bir genç kadın geldi oturdu karşıma.

Önce onun hayallerinden sonra da cebine doldurduğu sayısız sorusuyla merak ettiği sektörlerin iç dinamiklerinden, iş olanaklarından, Türkiye’deki iş hayatının kadınlara sunduğu inanılmaz eşit imkanlardan bahsettik uzunca bir süre.

Öğrenme arzusu ve naif beklentileri beni de akışın içine çekti, o sordukça ben döküldüm, ben anlattıkça o daha çok merak etti.

Toplantımızın sonuna geliyorduk ki aniden “Peki siz nasıl bir yol izlediniz, nasıl başarılı oldunuz bu sektörde?” diye soruverdi.

Hooopps, kal orada!

Yine çalışmadığım yerden gelen en kazık soru.

Hissiyatım; sanırsınız Ayşe Arman röportajı veriyorum, yarın tüm Türkiye benim cevabımı okuyacak, bütün bu sektörlere girecek genç kadınlar da bıraktığım ayak izlerini bulmaya çalışacaklar!!!

Hızlıca toparlanıp, kendimi gerçek dünyaya ışınlayarak soruyu ikiye böldüm zihnimde;

1)Bir yol izledim mi?

2) Başarılı oldum mu?

***

Hay Allah! Gel de anlat şimdi bütün hayatımın bir tesadüfler zincirinden ibaret olduğunu, çok çalıştığımı ama şans meleğinin de hep sağ omzumda konuşlandığını, evrenin doğru zamanlarda çoğu kez doğru insanları karşıma çıkardığını.

Ayrıca sektördeki bir sürü başarılı insana baktığımda da benim durduğum nokta hiç de anlatılası bir başarı hikayesi değil üstelik!

Ama olmaz ki. Böyle mi rol model olacağım ben bu cin gibi akıllı ve azimli kadına!

***

Mili saniyeleri birbirine ekleyip kendimce kısacık bir hikaye oluşturuyorum kafamda.

Anlatmaya başlıyorum dilim döndüğünce. Ama elimde değil, ne kadar beğenmesem, bastırmaya çalışsam da iç sesim hakim oluyor anlattığım detaylara, kelimeleri seçip, sahipleniyor arsızca!

Hep güzel tesadüflerin bir araya gelişi, hep şanslı oluşlarım, hep yeni başlangıçları, dönüm noktalarını tecrübe etmemden kaynaklanan kolaylıklar, kendiliğinden açılan yollar, teklif edilen işler, ulaşılan konumlar…

Benim dışında sanki tüm evren bana yardım etmiş. Bütün kolektif bilinçaltı toplanıp ben iyi bir şeyler olabileyim, basamakları kolayca tırmanabileyim diye yola dökülmüş!

Hay bin kunduz!

***

Dikkatle dinliyor beni. Gözleri kocaman açılmış.

Çok iyi bir dinleyici. Ama biraz şaşkın mı ne?

Çok mu hızlı anlattım acaba? Gerçeklerden kaçar gibi!?

***

Gözlerini biraz daha açabiliyormuş, tereddütle; “Şey nasıl söylesem… Sanırım sizde bir çeşit Imposter Sendromu var” diyor.

Aramıza tombul bir sessizlik bulutu giriyor.

***

Haydee buyrun buradan yakalım hep birlikte. “Bu bir çeşit Imposter Sendromu da nedir, konumuzla ne alakası olur” denmez ki şimdi.

Ne olduğunu bile henüz bilmediğim bir sıkıntım var ve bunu sadece bir saat önce tanıştığım bir yabancı mı teşhis ediyor!

Gelmiş bana danışmaya. Yapılacak şey mi bu!

Ama psikoloji mastırı var tabii. Roller hızlıca karışabilir bu durumlarda.

***

Akıllı bir genç kadın olarak konuyla ilgili cehaletimi hemen çakozlayarak toparlamaya çalışıyor etrafı.

Bu sendromun; “Özellikle başarılı olmuş insanlarda görülen, tüm elde ettiklerini sadece şansa, çok çalışmaya, tesadüfe bağlama, kendi başarılarını hiçbir şekilde sahiplenmeme, daha ileri durumlarda kendilerini geldikleri konumu hak etmeyen birer sahtekar olarak görme ve bu durumun er geç ortaya çıkacağından endişelenme sendromu” olduğunu açıklıyor.

***

Yok canım” diyorum, konuya tam hakim olmamanın getirdiği sıkıntıyı çaktırmamaya çalışarak. “Bu yok bende. Bir kere başında da söyledin; başarılı insanlarda görülen bir sendrommuş bu!”

Cevap vermek ile vermemek arasında kaldığı ince çizgide hızla ayağa kalkıp sevgiyle sarılarak iyi şanslar diliyorum kendisine. Hangi yöne gitmeye karar verirse versin bana haber vermesini ve destek olabilirsem mutlu olacağımı ekliyorum.

***

İşte böyle tanıştırılıyorum sevgili Imposter sendromu ile ve düşüyorum bu tuhaf “sıkıntı”nın peşine !

İlk kez 1978 yılında Amerikalı klinik psikologlar Dr Pauline Clance ve Dr Suzanne Imes tarafından teşhis edilen ve isimlendirilen Imposter Sendromu’nun daha çok başarılı kadınların muzdarip olduğu bir “sıkıntı” olduğu sanılırken derinleşen araştırmalar; erkeklerin de en az kadınlar kadar bu sendromu deneyimlediklerini ve nüfusun yaklaşık %70’inin, hayatlarının bir bölümünde de olsa, bu sendromdan etkilediğini gösteriyor.

Sayısız edebiyat ödülü kazanan Maya Angelou on bir kitap yazdıktan sonra bile “Her seferinde bütün bunların hepsi bir oyun ve bu sefer beni bulacaklar” diye düşünüp yazdıklarının gerçekten iyi olduğuna inanmazken, üç Oscar Heykeli’ni eve götüren Meryl Streep bir röportajında sürekli “Neden birileri beni tekrar bir filmde görmek istesin ki? Zaten nasıl rol yapılır hiç bilmiyorum. Öyleyse neden hala bu işi yapmaya devam ediyorum” diyen iç sesini paylaşıyor.

Oysa aşırı derecede kendimizi beğenme ya da gerçekten en az çaba ile yetinme gibi duyguların etkisi altında değilsek Imposter Sendromu’nu bir şekilde deneyimliyor olmak çok normal. Önemli olan yoğunluğu!

Sürekli ve her işte mükemmelin peşinde olmak, içten içe başkalarının asla bizim kadar iyi yapamayacağını düşünmek, hep deli gibi çalışmak zorunda hissetmek, kimseden yardım isteyememek, elde ettiğimiz başarıları yok saymak…

Bunlar hep bu sevgili sendromun hediyeleri…

Bu sendromun, veya hissediş, deneyim, sıkıntı adına ne derseniz deyin, farkına varmazsak, kabullenip bu deneyimin bizi nasıl engelleyip, önümüze kocaman duvarlar ördüğünü görmezsek hediyeler daha büyük paketlere sarmalanıp, artarak yolumuza dökülecek.

Konu derin, araştırma çok, öneri bol…

O zaman bu yazı; öncelikle kendimde olduğunu kabullendiğim, farkındalığım arttıkça da çevremdeki pek çok kişide varlığını tespit ettiğim ortak sendromumuzu sahiplenme ve konuya giriş yazısı olsun.

Devamı gelir nasıl olsa kısmetse!

Son sözü konuyla ilgili çalışmaları ile de ünlü sosyal psikolog Amy Cuddy’den bir alıntıya bırakalım en güzeli;

Bazen kendi yolunuzun üzerinden çekilmeniz gerekir ki kendiniz olabilesiniz”

 

Sevgiyle,

Selma Yalaman Serger

Hayatınızın en önemli iki günü…

,

Kahraman bir Yunan askeri olan Er savaş alanında hayatını kaybeder. Kendisi ile aynı yazgıyı paylaşan diğer askerlerin yanına taşınan bedeni günler boyunca ebedi yolculuğa uğurlanmayı bekler.

Aradan on iki gün geçer. Er, diğer cansız bedenlerle birlikte yakılmak üzere meydana taşınacağı sırada, daldığı neredeyse ölüm kadar derin uykusundan uyanarak tekrar hayata döner. Şaşkın gözlerle ne olduğunu anlamaya çalışan arkadaşlarına, ölümle yaşam arasında geçen bu sürenin büyüleyici hikayesini anlatır.

Er bu süreçte kendini cennet ile dünya arasında bir istasyonda bulmuştur. Burada bir yandan ruhlar yargılanarak “cezalandırılacaklar mı yoksa ödüllendirilecekler mi” buna karar verilir.

Diğer tarafta ise farklı ruhlar dünya yolculuğuna hazırlanır. Bu yolcu ruhların bazıları yeni bir deneyime hazırlanan olgun ruhlarken, diğerleri dünya üzerindeki ilk yolculuk heyecanını yaşayacak taze ruhlardır.

İşte tam bu noktada ruhlara dünya üzerinde deneyimleyebilecekleri birçok hayat seçeneği sunulur. İyisiyle, kötüsüyle, mutlulukları ve hüzünleri ile yaşayabilecekleri hayatların bilgilerini edinen her bir ruh kendi özel hayat seçimini yapar.

Artık kararlar verilmiş, kimin hangi hayatı yaşayacağı belli olmuştur.

Ancak kendi seçimleriyle başlayacakları dünya yolculuğuna çıkmadan önce son durakta onları bekleyen başka bir deneyim daha vardır; bu önemli yolculuk öncesinde seçimlerinin ne olduğunu ve tercih ettikleri hayat seçeneğine ait tüm detayları unutmaları gerekir!

Ve işe tam da bunu gerçekleştirmek için Unutma Nehri’nin berrak sularından içerler kana kana.

Böylece yeryüzüne indiklerinde kendi seçimlerine ait hiçbir detay kalmaz hafızalarında.

C.G.Jung’un arketip çalışmalarını detaylandırıp, güncelleştirerek popüler kültürün içine yerleştiren ve enerji tıbbı, insan bilinci alanında önemli çalışmalara imza atan Caroline Myss, çok etkilendiğim, Sacred Contracts (Kutsal Kontratlar) kitabında yer verir bu hikayeye.

Efsanenin orijinal hali ise bundan yaklaşık 2400 yıl önce yazılmış olan batı felsefesinin kurucularından Plato’nun ünlü Republic eserinde yer alır.

Myss’e göre bu hikayeyi mitolojik bir anlatı olarak dinleyerek Plato’nun binlerce yıl öncesinden bizlere gönderdiği öğretilerden biri olarak görsek de, kelimesi kelimesine inanarak içselleştirsek de sonuç çok değişmez.

Her iki yaklaşım da hayatımızı daha farklı bir bakış açısı ile yaşamamıza katkıda bulunur.

2016 yılının sonlarına doğru, tam da hayatın anlamına dair birçok konuyu derinden sorguladığım bir dönemde, yeni bir eşzamanlılık harikası olarak karşıma çıkan bu efsane/hikaye, en zor zamanda en doğru hamleyi bulan satranç oyuncusu gibi, inanılmaz bir şekilde etkisi altına aldı beni.

2017 yılıma damgasını vurdu.

Yaşadığımız hayatı, pek bir beğenip keyifle kabullendiğimiz sevimli yönlerinin yanı sıra “bu da mı benim başıma gelecekti!” dediğimiz tatsız deneyimleriyle de bir bütün olarak kendi seçimimiz olarak kabullendiğimizde yolculuğumuz bambaşka bir deneyime dönüşüyor.

O zaman hayat merak ile keşfe çağırıyor sanki bizi;

  • Peşinden koştuğum şey ne, nasıl bir fark yaratmanın derdi var içimde?
  • Neden bu insan/lar ile kesişti yolum, diğerleri ile ayrılırken?
  • Kaçışlarım hangi dönemeçte tekrar yolumun üzerine düşerek beni buluyor?
  • Bu pek de hoşlanmadığım insan bana nasıl bir ayna tutuyor?
  • Hayatımda neyi tekrar, tekrar ve tekrar yapıyor ve usanmadan hep farklı bir sonuç elde etmeyi bekliyorum?
  • Bu zorluğu ve üzüntüyü yaşamak beni başka hangi büyük trajedilerden korudu?

Hayata gelişigüzel atılıvermiş “can”lar olmadığımıza inanmak gibi rahatlatıcı bir duygu aslında bu.

İnsanın anlam arayışının sadece belli bir elit zümreyi ilgilendiren ezoterik bir ihtiyaç olmadığını düşünme lüksü.

İster doğuya ister batıya açılıp binlerce yıl öncesinden gelen bir hikayeden ilham alalım, ister modern bilimin sesine kulak verelim.

Ulaştığımız yol hep aynı.

Bu hayata geliş nedenimizi arıyoruz, aslında kendi kendimize, bilerek ve gönüllü seçmemize rağmen unutturulduğumuz.

Asi ve esprili ruhuyla günümüzü aydınlatan karakterlerden biri olan Mark Twain’in de bir asır öncesinden söylediği gibi; “Hayatınızın en önemli iki günü; doğduğunuz gün ve neden doğduğunuzu anladığınız gündür.”

O zaman, bu yeni yıl size unutturulan kendi gerçeğinize bir adım daha yaklaştığınız, bu yaşlı ama her daim kendini tazeleyen bilge dünyaya neyi seçerek geldiğinize dair izlerin peşine düşeceğiniz bir yıl olsun.

Kalbiniz iyilik, umut ve anlam dolsun…

Selma Yalaman Serger

 

Uçan Balıklar, Umut ve Mustafa Hoca…

,

Konuşmalarda günün sonuna doğru yaklaşıyorduk. Konuşmacıları takdim eden sunucu ; “Şimdi Van Gölü’ndeki inci kefali ile ilgili konuşmasını dinlemek üzere sevgili konuşmacımız Sosyal Girişimci Mustafa Sarı’yı sahneye davet ediyorum” dediğinde salonda derin bir sessizlik oldu.

TEDxIstanbul etkinliği…

UMUT teması…

Sadece konuşmacıların değil, moderatöründen, kruatörüne herkesin kendi alanında önemli bir şahsiyet olduğu TEDxIstanbul’da izleyiciler olarak çoğumuzun hayatımızda ilk defa duyduğu bir insan konuşma yapacak.

Üstelik Van Gölü gibi, ilkokuldan sonra sadece magazin sayfalarında yer alan canavar haberleri ile gündeme gelen bir coğrafyanın, inci kefali gibi, isminden balık olduğunu sezmemize rağmen(!) hakkında başka en ufak başka bir fikrimizin dahi olmadığı, bir canlısıyla ilgili…

Umut ortak teması ile TEDxIstanbul’da!

Önceki dokuz ayrı sunumu, tüm dikkatimi vererek, son derece konsantre izlemenin getirdiği hafif bir yorgunluk ve beni bekleyen yoğun hafta sonu planlarının da stresi ile hızlıca fayda – maliyet analizi yaparak “Konuşma başlamadan çıksam mı acaba” diye geçirdim içimden.

İnci kefali ile tanışsam severdim mutlaka, biliyordum, ama anında yargılamaya hazır aceleci önyargım anında devreye girerek “Şimdi kefal hikayeleri filan güzel de, unutma bir sürü işin var, çık hadi” diye dürtüyor.

Eşyalarımı el yordamı ile toparlamaya çalışıp bütün bu düşünceler zihnimde ışık hızıyla birbirinin peşinden koşarken birden Prof. Dr. Mustafa Sarı çıkıyor parlak spotların altındaki sahneye.

Mütevazı ruh halini her hareketinde hissettiren beden dili, bir çocuk gibi içten gülümseyen masum yüzü, ufak tefek bedeninden beklemeyeceğiniz enerjisi ile sahneyi öyle bir dolduruyor ki…

Duygularım, önyargılarımın üzerine zıplayıp otururken, ben kalıp dinlemeye karar veriyorum.

Konuşması bittiğinde bütün salon hep birlikte ayakta alkışlıyoruz. Bir taraftan tutamadığım gözyaşlarımı silerken, çoğu zaman bizi yöneten hızlı kararlarımızdan birine daha yenik düşmediğim ve kalmayı seçtiğim için kendi kendimi kutluyorum.

1992 yılında Van Yüzüncü Yıl Üniversitesinde akademik hayatına başlayan Prof. Dr. Mustafa Sarı, akademik çalışmalarını; o yıllarda üreme döneminde yapılan kaçak avcılık nedeniyle yok olma noktasına gelen inci kefali üzerine yapılandırır.

Sadece Van Gölü ve çevresindeki akarsularda yaşayan, o dönemde 1,2 milyon dolarlık ticari hacmi sekiz dokuz ağanın kontrolünde olan bir tatlı su balığıdır inci kefali.

Üremek için Van Gölü’nü terk ederek akarsulara doğru yol alır, kimi zaman ters akıntıya yüzerek kimi zaman uçarak ulaştığı kayalık akarsu yataklarına yumurtalarını bırakır.

Prof. Sarı bu nadide canlının yaşadığı doğal alanlarının korunması, üreme olanaklarının arttırılması, kaçak avlanılmasının engellenmesi ve bu yollarla arttırılacak gelirden bölge halkının maksimum fayda yaratabilmesi için sıvar kolları.

Konuyla ilgili atmaya çalıştığı her adımda karşısında bürokrasiyi, isteksiz yöneticileri, statükodan vazgeçemeyen kolluk kuvvetlerini bulur.

Devletin, yerel-bölgesel yönetimlerin, halkın, üniversitenin kendisine işbirliği eli uzatmadığı günlerde kaçak avlanan balıkçılarla dahi bir araya gelerek çözüm üretmeye çalışır.

Yapılan iyiliklerin ve gösterilmeye çalışılan hiçbir faydalı çabanın cezasız kalmadığı toplumumuzda başına gelmedik iş kalmaz. Tehdit edilir, mahkemeye verilir, işinden olma tehlikesiyle karşılaşır.

Ama yılmaz…

Yöreye akademisyen sosyologlar, psikologlar getirir, yerel halkın konuya yaklaşımını, dirençlerini bilimsel yöntemlerle araştırır.

Yöre kadınlarını yanına alır, karşısına çıkan her engelde yeni çözümler üretir.

En sonunda Birleşmiş Milletler’e de başvurarak tahsis edilen fonlarla hayalini gerçekleştirir.

İmkansızı başarır!

Mustafa Hoca’nın yıllar süren çalışmaları sonrasında inci kefalinin kaçak avlanması önlenir, üreme alanları koruma altına alınır ve bölgenin simgesi haline gelir…

Van Gölü’ne özgü bu özel balık yok olmaktan kurtulduğu gibi ticaret hacmi on kat artarak on iki milyon dolara yükselir. Geliri sekiz dokuz ağanın elinden çıkıp bölgedeki on beş bin kişiye ekmek kapısı olur.

Mustafa hocanın hikayesi, inandığı bir hedef belirleyerek yola çıkan yürekli, inançlı, yılmayan, fayda yaratmaya, başkalarının hayatlarına dokunarak değiştirmeye azimli bir cesur insan öyküsü.

Almadan vermenin unutulduğu, herkesin büyük balık peşinde koştuğu, ezici çoğunluğun “önce can sonra canan” diyerek yaşadığı günümüz ekolojisinde Mustafa Sarı gibi insanlar pırlantadan daha değerli.

Hiç durmadan hemen her şeyden şikayet ettiğimiz ama çözümün bir parçası olma yolunda hiç adım atmadığımız hayatlarımız için bir gerçek masal.

Tek bir kişinin yaratabileceği gerçek ve büyük bir değişim öyküsü.

Okullarda anlatılan pek çok dersin, yetişkin eğitimlerinde verilen bir dolu mesajın toplanıp hayat bulduğu insan Mustafa Hoca.

TedxIstanbul, organizasyonda yer alan konuşmaları birkaç hafta sonra internete yüklüyor. Hararetle öneririm ki, takip edin ve hocanın konuşmasını izleyin.

Hayal kurmakta bile zorlanan gelecekten umutsuz gençlere izlettirin.

Benim burada anlatmaya çalıştığımdan çok daha fazlasını bulacağınız garanti.

Mustafa Hoca’nın hikayesine sahip çıkışı, çözüm üretmekten asla vazgeçmeyişi ve tüm yaşadıklarını sanki hepimizin her gün yaptığı sıradan şeylermiş gibi tevazu ile anlatması içinizi sonsuz bir umut, iyimserlik, inanç ve mutluluk duygusuyla dolduracak.

“Ben nasıl bir fark yaratabilirim” hissi gelip içinizi kaplayacak.

Umut hep var, kaybetmeyin ve sevgiyle kalın.

 

Selma Yalaman Serger

Hayatı Yeniden Tasarlarken…

,

Kurumsal çalışma hayatımın son senelerine yakın, konfor alanımın esaret bölümünde rahat mutlu dolanıp, cesaret bölümüne bir türlü adım atamazken bir sabah yataktan kalktım ve “Gün işte bugün!” dedim.

Uzun süredir çevresinde turlayıp bir türlü hayata geçirememenin sıkıntısını yaşadığım işten ayrılma kararımı artık şirketle paylaşacak ve işimi devretmek için gerekli organizasyonu başlatacaktım.

Aynanın karşısında bir “kararlı ve güçlü kadın” pozumu da verdim.

Artık hazırdım!

Bulduğum cesaretin beni hızla terk edip gitmesine izin vermeden işe gider gitmez kendimi bitişik odalarda çalıştığımız patronumun yanına ışınladım!

Karar değiştirme ihtimalimi de yok edecek şekilde bir solukta “İşten ayrılmak istediğimi, görevimi yetkilendireceği kişi ya da kişilere devrederek işin detayını en kısa sürede aktarmak istediğimi” söyledim.

Önce uzun bir sessizlik…

Sonra saatler geçmiş gibi hissettiğim bu sürenin arkasından gelen ilk soru;

“Kaç yaşındasınız Selma Hanım?”

Kaç yaşında olduğumu gayet iyi bildiğinden emin, neden tekrar sorduğunu gerçekten çok merak etsem de konuyu bulandırmadan “48” diye yanıtladım.

“Peki! Ne yapacaksınız işten ayrıldıktan sonra?”

Planım işten ayrılmaktı, ne yapacağım sorusunun cevabını henüz koymamıştım cebime!

Hazırlıksız yakalandığı sözlüde hiç beklemediği konudan soru gelen öğrenci misali aklıma gelen ilk cevabı verdim.

20 küsur senedir aralıksız çalışıyorum. Artık çalışmayacağım. Seyahat ederim, okurum, film izlerim, ailemle –arkadaşlarımla daha fazla vakit geçiririm” gibi gayet bilindik bir şeyler geveledim ağzımda.

Yine bana çok gelen uzun bir sessizlik…

Ve ardından gelen, hayatımda önemli bir değişim noktası yarattığını sonradan çok daha iyi anladığım, o üç kısacık cümle;

“Anladım! Yaklaşık 40 yıl arkadaşlarınızla, ailenizle gezip, seyahat ederek vakit geçireceksiniz.Güzelmiş! ”

40 yıl mı!!!

Nasıl yani?!?!

Bu kez ıslak elini prize sokmuş çocuk gibi hissettim kendimi.

Çarpılmış!

Beklediğim bu değildi…

Amerikan strateji şirketi LeDuc Media verilerine göre altmışlı yılların ortasında Türkiye’de beklenen ortalama yaşam süresi 50 yıl.

Aradan sadece 50 yıl geçtikten sonra Türkiye İstatistik Kurumu’nun (TÜİK), son açıkladığı “Hayat Tabloları, 2014-2016” verilerine göre Türkiye’de beklenen ortalama yaşam ömrü erkeklerde 75’i kadınlarda 80’i geçmiş durumda.

Birçok veri asırlık ömre sahip olacak insanların sayısının her geçen gün artacağını gösteriyor.

Özetle bizi oldukça uzun bir yaşam bekliyor!

Bu veriler ile ilk defa mı karşılaşıyordum?

Tabi ki HAYIR!

Sadece; istatistiklere, dataya hakim, rakamlarla oynamayı seven biri olmama rağmen işin bu yönünü kendi gelecek planlarım için hiç aklıma getirmemiş, pek çok sunumda kullandığım, değişikliklerini takip ettiğim bu verileri kendi hayat projeksiyonum için hiç hesaba katmamıştım!

İşte tam da bu ilk şok dalgasından sonra o zamana kadar kendim için hiç aklıma getirmediğim bir gerçekle baş başa buldum kendimi;

“Önümde neredeyse yaşadığım kadar daha yaşayacağım bir süre var!

Ve benim bu dönem için hiçbir planım yok!”

O kısa ve net konuşmadan sonra, beklemeden aldığım bu sözel darbe ile kös kös odama gidip oturdum. Kendimi kendi hayatıma karşı, belki de ilk kez, öngörüsüz, plansız, programsız ve hazırlıksız yakaladım.

Ve her şeyi bir kenara bırakıp önce hayatımın bu ikinci yarısında nasıl bir hayat yaşamak istediğime odaklanmam gerektiğini anladım!

Sakin, soğukkanlı ve dingin mizacının yanı sıra delegasyon yetenekleri ve karmaşa içinde vazgeçmeden yaratmaya çalıştığı güven ortamı nedeniyle kendi liderlik çantama oldukça değerli katkıları olduğunu düşündüğüm o dönemki patronum, ben o an pek farkına varmasam da, çok ihtiyacım olan bir koçluk sürecini başlatmıştı.

Çok iyi bildiğim halde kendi hizmetime kullanmadığım bir konuyu, özenle seçtiği birkaç kelime ve güçlü bir soru ile hayatımın odağı haline getirivermişti.

Ardından “hayatım, ben onu planlamaya çalışırken başıma gelenlermiş” şeklinde gelişti. Birkaç aya kalmadan hazırlıksız olduğumu düşündüğüm hayatımın geri kalan kısmı aniden başlayıverdi.

Bu dönemde hayatımı yeniden tasarlarken ilk ihtiyacım olanın geniş kapsamlı bir farkındalık olduğunu anladım. Kendimi bu yeni dünya düzeninin değişken, belirsiz, karmaşık ve muğlak yapısına hazırlayabilmek için profesyonel koçluk hizmeti de dahil olmak üzere bu konuda bana destek olabilecek tüm dostlarımdan destek aldım. Okudum, araştırdım, eğitimlere katıldım.

Sonra farkına vardım ki, unu eleyip eleği duvarımıza asmayacaksak, bu yeni dünya düzeni bizden sürekli öğrenmemizi, kendimizi geliştirmemizi ve kendi standartlarımızda bu değişimin hızına ayak uydurmamızı bekliyor.

Özenle alet çantama yerleştirdiğim bu yeni farkındalık ile birlikte esaret ve cesaret alanım birbirine karıştı. Ama bir kuzey yıldızı gibi sabitlediğim “hayatımın ikinci yarısı tasarımı” hedefim hep bana yol göstermeye, her sabah yeni bir güne başlama enerjisi vermeye ve amacım olmaya devam etti.

Şimdi bu öz tasarım çalışmaları ile geçen üç yılın sonunda, konuyla ilgili kendi çapında önemli adımlar atmış, çiçeği burnunda bir mentor-koç olarak ben de en çok bu farkındalık ve kişisel gelişim çabalarını önemsiyorum.

Artık daha da iyi biliyorum ki hepimiz ihtiyacımız olan cesaret, azim ve tutkuya sahibiz. Bilgimizi ve yeteneğimizi geliştirmek için de yaşadığımız çağ o kadar zengin kaynaklar içeriyor ki…

Önemli olan sahip olduğumuz bütün bu değerlerin farkına vararak, kör noktalarımızın üzerine yoğunlaşıp, hayatımızın kontrolünü ele geçirmek ve yaşamak istediğimiz anlamlı hayatı tasarlayabilmek.

Evet, hayat süremiz uzuyor ama zaman da daha çok hızlanarak akıp gidiyor.

Gelin biran önce cesaretle farkındalıklarımıza yelken açalım. Hayat yolculuğumuz gerçekten seçtiğimiz ve tasarladığımız yolda ilerlesin.

Sevgiyle…

Selma Yalaman Serger