Gölgeler

,

Yıllardır hep gelişmek için çabaladım. Daha iyi bir insan olmak, daha iyi bir anne olmak, daha iyi bir eş, evlat, öğretmen, arkadaş, dost vs. Bu hayatta hangi kimliklere sahipsem hep daha iyisi olmak için çalışıp durdum. Bunca zamandır sahip olduğum güzel özelliklerimi 🙂 daha da güzelleştirip parlatmaktı istediğim. Zaten öyle olmalı değil miydi? Güçlü taraflarımızı daha da güçlendirip, zayıf yönlerimizi geliştirmemiz gerekmez miydi? Ama ben bir süredir eksik bir şeyler olduğunu hissediyordum. Aslında eksik olanın ne olduğunu biliyordum da tam olarak kabul edemiyordum. Gölgede kalmış, karanlık, göremediğim, görmek istemediğim taraflarım vardı 😮 Parlak, ışık saçan, güçlü yönlerimin ve geliştirildiğinde parlayıp ışık saçacak zayıf yönlerimin yanı sıra bir de asıl görmem ve kabul etmem gereken karanlık yönlerim vardı. Benden en çok ilgi bekleyen, yıllardır yadsıyıp durduğum özelliklerimdi onlar. İşte eksik olan buydu.

Sevgi herşeyi kapsar, ayrım yapmaz.

Hiç birimiz bencil, cimri, öz-güvensiz, sıkıcı, çok bilmiş, kaba, ukala, kötü, görgüsüz, bilinçsiz, aptal, yetersiz, bayağı, geveze, dedikoducu, acımasız gibi niteliklere sahip olmak istemeyiz. Ama sahibizdir. İşte o muhteşem özelliklerimizin yanı sıra bu tükaka özelliklerimizi de kabullenmeli ve sevmeliyiz. Çünkü hepsi biziz ve biz onları ne kadar inkar edip simsiyah karanlıklara gömersek o kadar fazla dikkatimizi çekmeye çalışıyorlar. Nasıl mı? En sık kullandıkları yöntem hayatımıza bu tür insanlar ya da deneyimler olarak girmek. Biz o özelliğimizi fark edip kabul edene kadar bu böyle devam edecek. Hani aynı tür ilişkileri farklı insanlarla defalarca yaşamak ya da aynı insanla döngü halinde aynı sorunu tekrar tekrar yaşamak gibi benzer deneyimleri yeniden ve yeniden yaşarız ya, işte böyle bir durum fark ettiğinizde durun. Evet gerçek anlamda durun. Bir süre, şöyle bir 2-3 dakika bekleyin. Derin nefesler alın. Mesela 20 defa derin nefes alıp verin, nefesinize odaklanın, sadece nefesiniz ve siz kalın. Ardından düşünmeye başlayın ve kendinize şu soruları sorun:

Beni üzen, kızdıran, hayal kırıklığına uğratan (vb.) bu yaşantıda asıl rahatsız olduğum şey ne?

Tam olarak ne hissediyorum?

Hangi duygu?

Beni etkileyen şey tam olarak ne?

Bu sorularla, yaşadığınız duyguyu ve bu duyguya sebep olan özelliği tespit edin. Bulduysanız süper. Tebrikler, işte bir karanlık yanınızı buldunuz. Şimdi onun kaynağını bulmaya çalışın. Ailenizdeki birinde, belki bir öğretmeninizde, çocukluğunuzda sizin için önemli olan birinde, yaşadığınız bir olayda bu özelliği edinmiş ve onu bilincinizin derinliklerine gömmüş olabilirsiniz. Özelliği bulduktan sonra onu kabullenmek en önemli adımdır. Bir sonraki adım ise hoşunuza gitmeyen bu özelliğe sahip olmak size ne kazandırıyor? Bulamadınız mı? Biraz daha düşünün, yanıt orada, içinizde.

Altın karanlıkta bulunur.

Carl Gustav Jung

Biz ışığımız ve gölgelerimizle bütünüz. İkisi de hepimizde var. Tüm aydınlık ve karanlık veçheler hepimizde var. Onları görmemiz ve kabul etmemiz gerekiyor. Aydınlığı kabul etmek ve daha da parlatmak kolay olan, asıl ilgilenmemiz ve fark etmemiz gereken karanlıkta kalmış özelliklerimiz. Jung’un ifadesiyle gölgelerimiz.

Bir gölgenizi fark edip kabul ettiğinizde ve bu özelliğe sahip olmanın size ne kazandırdığını anladığınızda artık o özelliğinizle ilgili yaşantılar yaşamazsınız ya da bu özelliğe sahip insanlar sizi rahatsız etmemeye başlar. Artık yapmanız gereken başka bir gölgenizi keşfetmektir.

İnsan insanın aynasıdır.

Hayat tam ve bütün olduğumuzu bize hatırlatmak için gölgelerimizi diğer insanlar yoluyla bize yansıtır.

 

Şencan Gültutan
Profesyonel Koç
www.sencangultutan.com

Affetmek

,

İster fiziksel ister zihinsel ister ruhsal olsun, küçük büyük tüm yaralar iyileşmek ister. Organizma bu yönde sürekli çaba gösterir. Bütünsel sağlık için bu sürece bilinçli olarak müdahale etmemiz gerekir. Beden, zihin ve ruh üçlüsü sürekli birbirini etkiler, bütünsel çalışır. Doğru beslenerek, spor yaparak bedenimizi, olumlu düşünerek, olayları oldukları haliyle görüp kabul ederek zihnimizi, duygularımızı kabul edip ifade ederek ve dönüştürerek ruhumuzu sağlıklı tutarız.

Affetmek bütünsel olarak iyileşmektir.

Peki, nasıl affedilir?

Affetmek için önce fark etmek gerekir.

Fark etmek, duyguyu tanımlamak. Herhangi bir olayda, durumda tam olarak ne hissettiğinizi tanımlayıp o duygunun adını koymak kabullenmenin ön şartıdır. Bilincinde olduğumuz şeyi kabul ederiz. Konumuz affetmekse;

“Affetmek istediğim kişiyle ilgili, yaşadığım olayı düşündüğümde hissettiğim duygu tam olarak nedir?” Kendinize bu soruyu sorun.

Duygu ne?

Affetmeyi gerektiren olayların kökeninde yatan duygular hayal kırıklığı, üzüntü, değersizlik, kızgınlık, öfke gibi duygulardır. Bunların arasında en belirgin duygu kızgınlık, öfkedir. Affedemediğimiz kişiye karşı güçlü bir öfke duyarız ve bu duygu bastırsak da zaman zaman yüzeye çıkarak bizi de ilişkide olduğumuz insanları da olumsuz etkiler. Bazen farkına varmasak da davranışlarımızın, düşüncelerimizin, söylediklerimizin kontrolünü ele geçirir. Öfke; yüksek frekanslı, enerji veren, harekete geçiren bir duygudur. Enerji yükleyen bir duygu olduğu için, bilinçli ya da bilinçsiz bir şekilde öfkeyi bırakmak istemeyiz bazen, ondan besleniriz. Bize hedef verir çünkü.

Beklentisiz olmak.

Peki, yaptığı, söylediği şeylerden dolayı birine öfke duymamızın, ona kırılmamızın, üzülmemizin sebebi nedir? Beklentilerimiz. Herkes bize iyi davransın, saygılı davransın, bizim istediğimiz gibi düşünsün, bizim istediğimiz gibi davransın isteriz ve bu beklentiler devam ettiği sürece döngü halinde aynı şeyleri yaşar, aynı kırgınlıkları, öfkeyi hisseder dururuz. Hâlbuki ilişkide olduğumuz kişilerden beklentimiz olmazsa kronik bir şekilde onlara kırılmak, kızmak, onun yüzünden üzülmek için bir sebebimiz de olmaz. Bu hiç üzülmeyeceğimiz, hiç kimseye kızmayacağımız anlamına gelmez tabi.

Örneğin çocuğunuz bazı kurallara uymuyor diye ona kızıp durmayın bununla beraber o uymuyor diye kuralsız da olmayın, kuralları devam ettirin tabii ki ve bir de strateji değiştirin.

Sizi dolandıran birini affedin, hatırladığınızda ona ya da böyle bir duruma düştüğünüz için kendinize kızıp durmayın, kendinizi kabul edin, o kişiyi de mahkemeye verin.

Hepimiz kendi değerlerimize göre yaşarız ve diğer insanların da aynı değerlere göre yaşaması gerektiğini düşünürüz. Oysaki herkes aynı değildir ve farklı olmaya da hakkı vardır. Ayrıca farklılıklarımızda da birizdir. Daha derine inersek, aslında bizde olmayan hiçbir duyguyu yaşamayız, başka bir deyişle bizde olmayan hiçbir duyguyu kimse bize hissettiremez. Örneğin suçluluk duygusu bende zaten var olmasa kimse bana kendimi suçlu hissettiremez ama tabi bu başka bir konu.

Duyguyu yaşayıp bitirmek.

Elbette ki kızacağız da, üzüleceğiz de, kırılacağız da belki. Peki, ne olacak? Hissettiğimiz duygu her neyse hayal kırıklığı, öfke, o duygunun içinde takılıp kalmayacağız. Duygumuzu yaşayıp bitireceğiz. Yani duygunun içinden geçeceğiz. Gerekirse dışarı çıkıp olaya, karşımızdaki kişiye ve belki de en önemlisi kendimize dışarıdan bakacağız ve gerçekte neler olduğunu bir de o açıdan göreceğiz.

Kabullenme.

Beklentisiz olmak yanında kabullenmeyi getirir. Yani herkesi, her şeyi olduğu gibi kabul et. Değiştirebileceğin tek şey sensin. Karşındaki kişiyi değiştirebilir misin? Hayır. O, isterse kendisini değiştirebilir. Yaşadığın bir olayı değiştirebilir misin? Hayır. O olaya bakış açını, o olayın sende yarattığı duyguyu değiştirebilirsin. Sadece kendini bilebilirsin, sadece kendine gücün yeter. O zaman kendini, duygunu kabul et ve dönüştür. Kabul etmek değişimin, dönüşümün ilk adımıdır. Peki, kabul etmenin ön şartı nedir? Hooop en başa dönüyoruz; duyguyu fark etmek.

 

Şencan Y. Gültutan
Profesyonel Koç
www.12kocluk.com

Ruhunu Konuştur

,

Tüm organizmaların yaşamlarını devam ettirebilmek için enerjiye gereksinimi vardır. Enerji yaşam kaynağıdır. Düşünmek, konuşmak, hareket etmek, bir şeyler üretmek ve daha bir dolu şey yapmak için kullanırız bu enerjiyi. Bedenimizin hayatta kalması enerji ihtiyacının karşılanmasına bağlıdır. Yiyecekler yoluyla aldığımız besinlerle birlikte nefesle bedene alınan oksijen ve su da hayati değere sahiptir. Yediklerimiz, nefes ve su ile içimize aldıklarımız çok önemlidir. Öyle ki yediğimiz şeye dönüşürüz. Ağır, sindirmesi zor besinler alırsak, temiz ve sağlıklı su içmezsek ve ne yazık ki şehir yaşamındaki gibi kirlenmiş havayı, hele bir de bilinçsizce solursak siz düşünün artık neye dönüşeceğimizi. Önce kronik yorgunluklar, sonra yavaş yavaş hastalıklar gelir bedenimize. Ancak biz insanlar sadece bedenden ibaret değiliz. Bütün olarak bakarsak bedenin içerisine hapsolmuş 😛 Zihin ve ruh vardır bir de. Bu ayrılmaz üçlüden birinde meydana gelen bir değişiklik diğer ikisini de hızla etkiler. Hani hastayken daha bir ilgi bekleriz ya, işte bedendeki bu aksaklık ruhumuzu da etkilediğindendir. Çünkü biliriz ki ruh ilgi gördüğünde, sevgi gördüğünde zihin iyileşir, düşünceler temizlenir, beden kendini daha hızlı iyileştirir. Son yıllarda sıkça karşılaştığımız zihin gücüyle kendini iyileştirmeler bu temele dayanır. Herkesin kendi kendine başarabileceği bir şeydir aslında. Denemesi bedava 🙂

Bu gerçekten yola çıkarak diyorum ki beslenme çok çok önemlidir ve bedeninizi beslediğiniz gibi ruhunuzu ve zihninizi de özenle beslemelisiniz. Ruhu beslemek zihninizi netleştirir, farkında olmadığınız duygularınızı düşüncelerinizi fark etmenizi, kendinizi tanımanızı sağlar. Gündelik hayatın sıkışmışlık duygusundan kurtulup kendinizi özgür hissetmenizi sağlar. Yavaşlamanızı, durmanızı sağlar. Gün içerisinde konuşan hep zihindir. Biraz da ruhu konuşturmak gerekir. Sanat ruhu konuşturur. Ruh konuşunca zihin de beden de dinginleşir, ne geçmiş vardır ne gelecek, sadece an vardır, şimdi ve buradasınızdır. Varoluşla bütün olursunuz, bir olursunuz. İzin verin kendinize, izin verin var olmanıza.

Resim yapın, müzikle uğraşın, şarkı söyleyin, bir müzik aleti çalın, dans edin, yazın, çizin, ekin biçin, gezin, doğada sakince zaman geçirin, yoga yapın, dağlara tırmanın. Kısacası o uzun zamandır ertelediğiniz şey her ne ise haydi yapın onu. Neyi bekliyorsunuz? Sadece şu an var. Ama yaparken aşkla, ruhunuzu katarak, hatta sadece ruhunuzu değil ruh, beden, zihin hepsini birden katarak yapın ve içinde mutlaka sanat olsun.

Ve nefes… Nefes beden, zihin, ruh; üçünü de besleyen yegane besindir. Hiç olmadı her gün, gününüzün bir kısmında, aşkla, tüm benliğinizle, içine sanat katarak, yüzünüzün ortasında kocaman bir gülümsemeyle nefes alın…

 

Şencan Y. Gültutan
Profesyonel Koç
www.12kocluk.com

2018’in Üniversitelisine

,

Eylül geldi, okul hazırlıkları başladı. Üniversite sınavına girecek bazı öğrenciler derslere başladı bile.

Yeni bir yıl, yeni umutlar, yeni hedefler. YGS, LYS… Uzun soluklu bir çalışma. Ülkemizde yapılan bu sınavlar sadece bilgiyi ölçmüyor. Sınavlarda başarılı olabilmek için görünür ve görünmez kriterler var aslında ve ölçülen her şey sınav sırasındaki davranışlarınızdan ibaret değil. Peki, başka neleri ölçüyor?

  • Evet, bilgiyi ölçüyor, çok bilen daha iyi yapıyor çoğunlukla. Çoğunlukla çünkü sadece bilmek yetmiyor.
  • Mantık, muhakeme, sebepsonuç, bağlantı kurma gibi birçok beceriyi ölçüyor.
  • Zamanı iyi kullanmayı ölçüyor. Bildiklerinizi ne kadar kısa sürede hatırlıyorsunuz? Ne kadar hızlı okuyorsunuz? Test tekniğiniz, bir stratejiniz var mı?
  • Konsantrasyonu ölçüyor. Ne kadar uzun süre odaklanabiliyorsunuz? Konsantrasyonunuz bozulduğunda ne kadar çabuk toparlanıp yeniden sınava odaklanabiliyorsunuz?
  • Duygularınızı ne derece kontrol edebildiğinizi ölçüyor. Sınav esnasında duygularınızdan arınıp, kaygınızla baş edebiliyor musunuz? Sadece sorulara odaklanabiliyor musunuz?
  • Azmi, sabrı, sebatı ölçüyor. Ne kadar zamandır sabırla, azimle, vazgeçmeden çalışıyorsunuz?
  • Hedefinizi gerçekleştirmek için ne kadar motive olduğunuzu ölçüyor. Motivasyonunuz düştüğünde yeniden şarj olabiliyor musunuz? Vazgeçmeden, pes etmeden yolunuza devam edebiliyor musunuz?
  • Planlı, bilinçli çalışmayı ölçüyor. İhtiyacınıza ve kişisel özelliklerinize uygun bir çalışma sisteminiz var mı? Düzenli ve planlı mı çalışıyorsunuz?

Bu ölçütleri göz önünde bulundurarak çalışmaya başlar ve devam ederseniz hedefinize çok rahat ulaşırsınız. Bir özet geçelim isterseniz, bir nevi yol haritası:

  1. Bilgini artır, dersi dinle, çalış, bol bol soru çöz. Böylece aynı tip soruları gördüğünde hemen tanırsın ve bu sana zaman kazandırır.
  2. Her öğrendiğin bilgiyi önceki bilgilerinle ilişkilendir, bağlantı kur, mantığını anla. Böylece daha kolay, hızlı hatırlarsın.
  3. Net bir hedefin mutlaka olsun. Yorulduğunda, sıkıldığında, sana güç verecek bir motivasyon kaynağı edin. Hedefinle ilgili olabilir mesela.
  4. Planlı çalış, hangi konuda ne durumda olduğunu bil, rasgele değil bilerek çalış. Çalışma planın olsun.
  5. Hızlı okuma çalış (şimdikinden hızlı olsun yeter).
  6. Odaklanmanı güçlendirmek ve sınav kaygınla baş etmek için gerçek bir sınavdaymışsın gibi bol bol deneme çöz. Kaygın yükseldiğinde dur, nefesine odaklan, sakinleş.
  7. En önemlisi kendine inan, şu 7 milyarlık dünyada seninle aynı şartlara sahip bir kişi bile başarmışsa sen de yapabilirsin…

Hatırla; çok zeki olan değil, çok çalışan da değil, kendini tanıyıp, düzenli, bilinçli çalışan kazanıyor 🙂

Ara ara dur ve kendine sor:

“Elimden gelenin en iyisi bu mu?”

2018’in üniversitelisi; başarılar…

 

Şencan Y. Gültutan
Profesyonel Koç
www.12kocluk.com

 

Gülümse, çünkü yıldız sensin…

,

Yıldızları görmek için tüm ışıkları kapatman gerek. Zihnini susturduğunda mucizelerin küçük küçük ışıldadığını görmeye başlarsın.

Size de hiç olur mu? Hani içinizden bir anda bir soru geçer belli belirsiz, sonra ansızın bir yerde yanıtı duyar ya da okursunuz. Bazen canınız bir yemek çeker ve gittiğiniz yerde o yemek karşınıza çıkıverir. Çok sıkıntılı bir anınızda, kendinizi çıkmazda hissettiğinizde, bir anda ışık yanar ve çözümü görürsünüz, ya da belki, o ruh haliyle ettiğiniz duanın bir anda gerçek olduğunu yaşamışsınızdır. İşte o ruh hali, o an, sadece anda olduğunuz, zihninizin sessiz olduğu, ilahi olanla, yaratıcıyla ya da evrenle, adına her ne diyorsanız onunla doğrudan iletişimde olduğunuz andır.

Şimdi” sonsuz olasılık barındırır, “anda” olmak hayatı kolaylaştırmaktır. İşleri zorlaştıran, isteklerimizin gerçekleşmesine direnç gösteren belki de kendimizizdir. Yargılarla, hırslarla, arsız isteklerle, geçmişin izleri, geleceğin kaygısıyla, özümüze yabancılaşmış olduğumuz için şimdide, anda kalamadığımızdan, hepimizde doğal olarak var olan yaratım gücünü unuttuk. Gündelik hayatın koşturmacası içerisinde kendimizle, öz benliğimizle etkileşime geçemiyoruz. Bize şah damarımızdan bile yakın olanın sesini duyamıyoruz. Ne zaman ki bilinçli zihnimiz bir an da olsa susuyor işte o zaman gerçek Ben’i duymaya başlıyoruz. Meditasyon, yoga, nefes gibi çeşitli yollarla o geveze, çokbilmiş zihnimizi susturma üzerinde çalışmaya başladığımızda algılarımız açılıyor ve duymaya, görmeye, hissetmeye, fark etmeye başlıyoruz. Aslında her an yaratım halindeyiz. Her ne yaşıyorsak kendimiz oluşturuyoruz. Birçok öğreti, din de aynı şeyi söylemez mi? Özünü tanı, kabul et, güven, gülümse ve bırak. İsteklerin bir esin olarak özünden geldiğinde gerçek olur.

Gözlerini kapat, gülümse, deriiiin bir nefes al, nefesini yavaşça ver ve bir daha, bir daha… Artık dışarıya değil içeriye bakıp özünü, nefsini, içindeki yıldızları görme zamanı…

Tüm ışıkları kapat ki yıldızlar kendini göstersin…

 

Şencan Y. Gültutan
Profesyonel Koç
www.12kocluk.com
 

Ana gibi yar baba gibi diyar olmaz…

,

Kahramandır baba… Sığındığımız liman, her daim arkamızda hissettiğimiz güçlü nefes, varlığının yettiği heybettir baba. Kökleri toprağın altında sapasağlam bir ağaç gibidir. Rüzgâr, fırtına, yağmur, sel, her koşulda ayaktadır, seni de kuşatır, korur, kollar.

Kız çocuğunun tanıdığı ilk erkektir, ilk aşktır. Erkek çocuğunun ise olmak istediğidir, idealdir…

Babamdan öğrendim:

Yüzmeyi babamdan öğrendim. Ne kadar korksam da derinlere gitmekten; ben bilmiyordum ama babam biliyordu… Gözü üzerimde, cesaretle attığında beni denize belimde simidim olmadan bir baktım yüzüyormuşum zaten, ben bilmiyordum ama babam biliyordu… Cesareti, korkmamayı, güvenmeyi babamdan öğrendim.

Akşam işten gelip, ödevimi kontrol edip de “kaç dakikada yaptın bunu?” diye sorduğunda yaptığım işi düzgün yapmayı babamdan öğrendim.

Sabırlı, sakin olmayı babamdan öğrendim. Matematikten takıldığımda telefonun bir ucunda, iş yerinden bana sabırla matematik anlatan babamdı çünkü. Matematik aşkı babamdan geçti. Matematiğin her şey olduğunu babamdan öğrendim.

“Haydi, odana” diyerek beni odama gönderdiğinde, “neden ki?” soruma “gidince anlarsın” deyip de odama gidip dakikalarca nedenini anlamadan bekleyip, sonra ışığı kapatıp yanına gittiğimde ancak anladığımda ışığı açık bırakmış olduğumu; tutumlu olmayı, her türlü milli servetimize sahip çıkmamız gerektiğini babamdan öğrendim.

Dağ tepe tırmanmayı, dağlarda kekik toplamayı, melengiç ağacının yapraklarının tadını, kaysı, incir, erik, elma ve daha bir sürü ağacı tanımayı, hayvandan, böcekten, hiçbir şeyden korkulmayabileceğini,  doğanın bir parçası olmayı ve daha bir sürü bir sürü şeyi babacığımdan öğrendim. Saymakla bitmez…

Günlerin, haftaların, yılların içerisinde yaşarken, özellikle de çocuklukta çok da bilincinde olmuyoruz neler kazandığımızın. Büyüyüp de biraz durup düşününce anlıyoruz ne çok şey örendiğimizi anne-babalarımızdan.

Asıl eğitim, bir öğretmen edasıyla anlatarak, dikte ederek değil de yaşamın, yaşamanın içinde gerçekleşiyor. İçerisinde duygu, var oluş, bireyin kendisi, ruhu yer aldığında kendiliğinden, olanca doğallığı ve kalıcılığıyla meydana geliyor öğrenme. O yüzden çocuklarımız bin kere söylediğimiz şeyi değil de bir defa bile olsa bizden gördükleri davranışı yapıyorlar. O yüzden okul bir yere kadar eğitim verebiliyor ve öğretmenlerin bir türlü ulaşamadığı ve davranışlarını düzeltemediği “zor” öğrencileri oluyor. Çünkü öğrenmede en önemli faktör modellemedir, çocukların ilk ve en etkili modelleri ise anne-babalarıdır. Model olmak öğretmekten, anlatmaktan, söylemekten, dikte etmekten çok daha zordur ama etkilidir, hızlıdır. Eğitim ve öğrenme açısından bakıldığında aslında kolay olandır da. Tek yapmanız gereken çocuğunuzda var olmasını istediğiniz davranışları sergilemenizdir (zor olan kısmı burası sanırım) gerisi kendiliğinden gelir. Elbette hatalarımız olmaktadır, olacaktır. Önemli olan davranışımızın, davranışlarımızın etkisinin ve çocuklarımıza verdiği alt mesajların farkında olmaktır. Gerekirse konuşup anlatarak, alt yazı geçerek, alt mesajlarda tabi ki düzeltme yapabilirsiniz.

Aslında herkes olması gerekeni, ideal olanı bilir. Önemli olan, ideal olanla olmakta olan yani var olan arasındaki farkı kapatmaya çalışmaktır. Bu, tek doğru olduğu anlamına gelmez tabi, evrensel olana, gerçeğe giden bir sürü doğru vardır elbet. Bu doğrulardan biri veya bir kaçı ile aile olarak, ortak hareket ederek yol almak gerekir. Anne baba olmak bu yolda rehber olmak demektir, rehber olmak ise kendisi başka yolda yürürken çocuğuna “bakma sen bana, sen şu yoldan git” diyerek değil de doğrudan çocuğun yürümesi gereken yolda yürüyerek olur. Çünkü biz nereye gidersek çocuklarımız da oraya gider. Tıpkı annelerinin peşi sıra yürüyen minik civcivler gibi…

Tüm babaların babalar günü kutlu olsun…

 

Şencan Y. Gültutan
Profesyonel Koç
www.12kocluk.com

Anne

,

Anne dediğimde aklıma gelen ilk şey hiçbir karşılık beklemeden, sadece vermektir. Bebeğini kucağına almadan başlar anne vermeye. Kanından verir, can getirir dünyaya, canıyla besler, insan yaratır. Ana olmak hayat verdiği canda var olmak, bu dünyadan gitse de var olmaya devam etmektir.

Yakın zamanda okuduğum bir yazı beni çok etkilemişti, Chicago’da yaşayan Türk genetikçi Hande Özdinler annesinin vefatından sonra yazmış. Annemizle bağımızın kaynağının sadece göbek bağı olmadığını gördüm. Daha büyük ve ömür boyu devam eden biyolojik bir bağlantımız daha varmış annelerimizle. Belki siz de okumuşsunuzdur, okumayanlar buradan ulaşabilirler  “Mitokondrisi bende kaldı” .

Tüm zamanlarda annelik kutsal olmuştur. Bugün bilim de bunu kutsamış durumda. İnsanın, yaşamının ilk saniyesinde tüm ömrü boyunca kullanacağı enerjinin kaynağı olan mitokondrisini annesinden aldığını öğrendiğimde hem çok etkilendim hem de anne olarak pek bir hoşuma gitti  Tabi hemen anneciğim geldi aklıma. O ilk anda hücrelerimi çoğaltacak, dokularımı oluşturacak, bir ömür kim bilir kaç defa atacak olan kalbimi ilk defa hoplatacak enerjinin kaynağını bana aktarmış olduğunu ve hala onun ilk ateşlemesiyle başlayan enerjiyi kullandığımı düşündüm.

Küçükken annemize olan sevgimizi anlatırken “dünyalar kadar seviyorum”, “dünyadan güneşe kadar seviyorum”, “uzay kadar seviyorum” falan derdik. Şimdi her insanın bir evren olduğunun ayırdında diyorum ki “Anneme duyduğum sevgi hani öyle bir sevgi ki… Tüm hücrelerimde hissediyorum, tüm hücrelerimin taa içinde taşıyorum o sevgiyi, düşününce büyüklüğünü gözlerim yaşarıyor, öyle büyük işte”

Ana olmak belki de evrenin, var oluşun, tanrının kadına sunduğu en büyük hediyedir. Yaşam döngüsünün en başındadır anne. Sevginin bedenlendiği en güzel anlamdır anne. Düşündüğünüzde hem içinizi ısıtan hem yaşları gözlerinize hücum ettiren, değeri ölçülemeyen, varlığın tüm anlamlarını özünde taşıyan, evrenin ruhudur anne.

Çocukluğumuzda söylediğimiz birçok şarkının söz yazarı ve bestecisi, “Karnında Güneş Olan Adam” Muammer Sun’un “Annemize Türkü”sünü söylemeyen yoktur sanırım. Ne güzel anlatır anneyi.

Haydi, bu anneler gününde, anneciğimize söyleyelim bu türküyü yine. Bu âlemden ayrılmışsa anneciğimiz bilelim ki; yaşıyor hala tüm hücrelerimizde, var olacak biz var olduğumuz sürece… Türkümüzü söyleyelim bu dünyadan geçmiş bütün annelere, duyarlar belki de… Ne de olsa mitokondrileri hala hayat veriyor birilerine…

ANNEMİZE TÜRKÜ

Güneşin alası çok
Her evin çilesi çok
Analar çeker yükü
Kimsenin bilesi yok

Gelin çiçek derelim
Yollarına serelim
Sevgi dolu türkülerle
Annemize verelim

Çocuğa bakar anne
Evine tapar anne
Gece gündüz çalışır
Yarını yapar anne

Gelin çiçek derelim
Yollarına serelim
Sevgi dolu türkülerle
Annemize verelim

Anamız başımızda
Her öğün aşımızda
Ananın emeği var
Her iyi işimizde

Gelin çiçek derelim
Yollarına serelim
Sevgi dolu türkülerle
Annemize verelim

Muammer Sun

Bu yazıyı yazmamda bana esin veren “Annemize Türküyü” hatırlatan, annelerimizi her yerde yaşatan, en azından haftada bir gün beni çocukluğuma döndüren güzel yürekli, değerli koro şefim Atilla Çağdaş Değer’e, bizi buluşturan koromuza adını veren Muammer Sun Hocamıza, sevgiyi, bilgiyi paylaştığımız “MÜZED Muammer Sun Eğitişim Korosu” korodaşlarıma selam olsun…

Tüm tohumların sevgi olduğu ve sevginin büyütüldüğü bir dünya dileğiyle…

 

Şencan Y. Gültutan
Profesyonel Koç
www.12kocluk.com
 

Yeni Atölyede İlk Röportaj…Çağımızın gerçek sanatçılarından Cezmi Orhan ile yazarımız Şencan Gültutan görüştü.

,

Çağımızın gerçek sanatçılarından çok değerli Cezmi Orhan’ı, henüz tadilatını bile tamamlamadığı yepyeni atölyesinde ziyaret ettik. İşlerinin ve yoğun programının arasında bize vakit ayırarak sorularımızı her zamanki içtenliği, sanatçı duyarlılığı, bilgeliği ve misafirperverliği ile Cezmi Orhan farkı ile yanıtladı. İşte merak ettiğiniz o yanıtlar. Ben dinlemeye doyamadım eminin siz de okumaya doyamayacaksınız 🙂 Keyifli okumalar… Sevgiyle, Şencan Gültutan.

ŞG: Sevgili Cezmi Orhan bize biraz kendinizden söz eder misiniz?

CO: Bir görüşmede yanıtı en zor sorudur bu. Çünkü kendinden söz etmenin zorluğu öznel bir alanın nesnel bir dile çevrilmesi zorluğudur. Ancak kaçış yok. İlk ve Orta öğretimimi Malatya’nın Doğanşehir ilçesinde tamamladım. Ardından Gazi Üniversitesi Eğitim Fakültesi Resim-İş Eğitimi Bölümü’nde lisans ve Hacettepe Üniversitesi GSF Resim Bölümü’nde Yüksek Lisansı bitirdim. Sonrasında Sanatta Yeterliğe devam ettim. Bu eğitim sürecinin can alıcı temel noktaları; annemin resim yapmama yaptığı olağan ötesi teşvik ve katkılarının yanı sıra bugün ikisi de önemli ressam olan Ekrem Kadak’ın ortaokulda, Yusuf Demirtaş’ın da lisede, bir rastlantı sonucu, resim öğretmenim olmalarıdır.

Bu rastlantının bugün ressam olmamda tarifsiz bir yeri vardır. Öyle ki Ekrem Kadak’ın ortaokulumuzda oluşturduğu atölyede resim yapmanın yarattığı büyük coşku ve ardından bir beyaz eşya dükkânında gerçekleştirdiğimiz sergi ressamlığımın adeta başlangıç adımıdır. Gerçekten de ortaokul ikinci sınıfta yaptığımız bu sergiyle kendimi ressam olarak duyumsamış ve iç disiplinimi hep bu hayal üzerine kurgulamışımdır.

ŞG: Bir dönem sizden resim dersleri almıştım ve unutulmaz anılar bıraktınız bende. Hatırladığım şeylerden biri de resim yapabilmek için yetenek gerekmediğini söylediğiniz. Oysaki çoğumuz tam tersini düşünürüz. Peki, Leonardo Da Vinci, Michelangelo gibi ressamlar nasıl olunuyor? Bunu biraz açabilir misiniz?

CO: Beraber çalıştığımız dönemi böyle yâd ettiğin için çok teşekkür ederim. Doğrusu senin de desende gösterdiğin ilerleme ve estetik incelik ile üzerimde oldukça olumlu bir izlenim bıraktığını söylemeliyim.

Evet. Yetenek konusunda kanım bu. Özellikle bunda desen çizebilme konusunda daha ısrarcı olduğumu söylemeliyim. Yetenek, bir taraftan erken uyarılmış ilgi olmakla beraber, çok çalışma ile gerekli düzeyde yoğunluğun üst üste oturmasıyla ortaya çıkan bir yetkinleşme eylemliliğidir.

Kuşkusuz bireyde, sanat yapabilme kişilik özelliklerinin belirmiş, özendirme/özenme arayışının başlamış ve tutkulu bir kişiliğin bastırılamaz arzusunun fark edilir duruma gelmiş olması beklenir.

Yetenek, özellikle büyük sanatçılara çok sık yakıştırılan bir meziyet olarak karşımıza çıkar. Evet, büyük sanatçıların daima ortalamanın üstünde bir yeteneğe sahip oldukları tartışma götürmez bir gerçektir. Ancak bu, onların yaşamöyküsüne bakıldığında şaşırtıcı bir durum değildir.

Söz konusu, Rönesans’ın ve tüm zamanların büyük sanatçıları Leonardo ve Michelangelo’nun serüveninde yine vergisel bir meziyetin değil, erken yaşlarda fark edilmiş kişilik özelliklerinin, hatırı sayılır bir eğitim sürecinin ve adeta insanüstü bir çabanın sonucunu görürüz. Her ikisi de onüç ondört yaşlarında çağlarının önemli sanatçılarıyla yıllarca süren, usta çırak yöntemiyle oldukça disiplinli eğitimden geçmişlerdir. Dehalar veya sanatçılar huzursuz, tedirgin ve zaman kavramları olmayan insanlardır. Örneğin yazar Gogol’un yaşamı neredeyse ayakta geçmiştir. Sehpa gibi bir sürü şeyler yapıp onların üzerine kâğıtlar koyup her birinin üzerine yazarak çalışmıştır. Hiçbir zaman oturarak yazı yazmamıştır. Buradaki huzursuzluk sıradan bir huzursuzluk değildir, içindeki yaratma cesaretinin ve arzusunun bastırılamazlığının huzursuzluğudur.

ŞG: Buna zaman kaybetmemek de diyebilir miyiz?

CO: Zaman kaybetmemek, gelen esini, ilhamı o anda kaçırmamak, yazılacakları o anda yazabilmek, yapılacakları o anda yapabilmek ve o sehpadan o sehpaya, o sehpadan o sehpaya giderek bütün yazılarını yazıyor. Leonardo da 24 saatin içinde kesik kesik toplamda 4 saat uyuyor, 20 saat çalışıyor. Bu bazen sanat, bazen bilim, bazen anatomi, bazen desen, bazen başka şeyler. Picasso günde 16 saat resim yaptığını söylüyor. Yani şöyle bakıldığı zaman aslında deha emektir, deha alın teridir. Tabi bu alın terinin bir özelliği var, bu alın teri kuşkusuz ki bedenle harcanan alın terinden farklı bir alın teridir. Zekânın, üstün zekânın veya üstün çabanın, bilincin ve aklın yaratıcı unsurlarıyla donanmış bir çalışmadır, belki beyin çabasının en üst emek türüdür. Sıradanlaştırarak söyleyeyim, böyle baktığınız zaman, bu çabayı herhangi biri verse o da belki bir deha kadar değilse bile dâhiye yakın sonuçlar elde eder.

ŞG: O zaman hepimizde öyle bir potansiyel var diyebiliriz.

CO: Tabi ki var. İnsanın fark etmediği, ancak karşılaşmalarla ortaya çıkabilecek olağandışı meziyetleri, birikimleri ve gizil gücü var.

ŞG: Peki bu karşılaşma ile mi ortaya çıkar? Tesadüf mü o zaman?

CO: Karşılaşmayla ortaya çıkar. Karşılaşmayı birkaç ana unsura bağlamak lazım. Örneğin modern toplumların oluşumundan sonra öğretmenlerin bilgi aktarımları sırasında bilgi ile karşılaşma pasif karşılaşmadır, sizin çok aktif olmadığınız, pasif olduğunuz bir ortamda bilgi size aktarılır. Bir yerden bir yere gidersiniz, daha aktifsinizdir, bir sanat eseri, bir sanatçı, doğada her hangi bir uyarıcı nesne görürsünüz ve uyarılırsınız. Bu karşılaşma sizdeki potansiyelin kıvılcımını yakabilir ve bu bir süre sonra meşaleye dönüşebilir. Kişisel görüşüme göre karşılaşma gelişmenin en büyük özelliğidir. Karşılaşma aynı zamanda ilerlemenin de ana unsurudur. Örneğin muhafazakârlık başka hiçbir kültürle karşılaşma arzusunu kabul etmemektir. Oysa başka kültürlerle, yapılarla, çatışmalarla karşılaştığınızda, kültürel çatışmalar yaşadığınızda ilerleme kat edersiniz.

ŞG: O zaman karşılaşmayı yakalayabilmek için de ona açık olmak, o hazır bulunuşluğa sahip olmak gerekir diyebilir miyiz?

CO: Denebilir çünkü rastlantı, karşılaşma, tesadüf hazır kafalarla ilişkili bir meseledir veya açık algıyla karşılaşma bir karşılaşma anlamı taşır. Birikim yoksa belli bir alana doğru yönelmemişseniz, duyarlık geliştirmemişseniz veya duyarlığınız kendiliğinden açık değilse o karşılaşmadan bir sonuç alamazsınız. Yerden çıkarılan bir arkeolojik nesnenin, tarihi eser kaçakçısı için farklı, köylü için, köyün muhtarı için, çoban için, müze küratörü için farklı anlamları vardır. Karşılaşma doğal olarak karşılaştığı aklın ve zekânın birikimiyle anlam bulur. Benim bu karşılaşmadan kastım sanatçı duyarlılığını içinde tutan ve gerekli şartları adeta arayan demektir.

ŞG: Bu arayış bilinçli bir arayış olmayabilir mi?

CO: Tabi, bilinçli olmayabilir.

ŞG: O anda da fark edilebilir yani.

CO: Evet, içindeki potansiyelin, gizil gücün, enerjinin bireyi o tarafa doğru yönlendirecek bir yoğunlukta olması lazım.

ŞG: Karşılaşma sayesinde de enerji akışa geçiyor yani.

CO: Evet. Otonom gelişme diye de bir şey de vardır tabi ama bu zayıf bir gelişme, zayıf bir genetik havuzdur, akraba evliliği gibidir. Oysa karşılaşma zengin bir havuzdur ve neredeyse kültürel melezleme olur ve kültürel melezlenme insan gelişiminin en önemli ayaklarından birisidir hatta lokomotif özelliği taşır. Bugün hala Paris’in, New York’un ya da Berlin’in taşıyıcı olmasının nedeni çok farklı uluslardan, etnisiteden, inançtan, kültürden insanların orada karşılaşmaları ve birbirlerini beselemeleridir. Gelişmemiş yerlere bakın, ortalamanın da altında bir kültürel yapı yüz yıllarca oraya hükmetmekte ve dolayısıyla da herhangi bir gelişme, ilerleme olmamaktadır.

ŞG: Yani aslında herkesin hayatında resim, müzik, heykel gibi bir sanat dalı olabilir, olmalı. Peki, hayatımıza sanatı dâhil etmemiz bireysel gelişimimiz, ilişkilerimiz, iletişim şeklimiz ve toplumsal ileri gidiş bakımından nasıl bir etki yaratır sizce?

CO: Kuşkusuz öyle. Olabilir değil olmalıdır. Çünkü sanat pedagojisi (eğitim ve eylem süreçleri olarak) en amatörü dahi bireyin duygu dünyasının uyumunu düzenleyen (harmonisinin) en üst araçlardır. İnsan daima iç dünyasının huzuruyla gönenir. Sanat veya sanat uğraşı bunu, çıkarsız, beklentisiz, özgür, vaadsiz ve itaatsiz bir biçimde sağlayabilen en kolay ulaşılır alanların başında gelir. Sanatın doğal sonuçlarından biri özgür bireyin inşasıdır. Bireysel gelişim denen şey de ancak güdümlenmeden ya da güdümden çıkmış özgür bireyin inşasıyla mümkündür. İnsan-insan, insan-toplum, insan-doğa, insan-hayvan, özetle bütün ilişkiler ve iletişim formları için asgari gereklilik; önyargıdan, çıkardan, beklentiden, ayrımcılıktan vb. hallerden uzak olmakla sağlanabilir. Bu özellikler ancak vicdanı ve aklı hür insanda vücut bulur. İşte sanat uğraşı bireyin iç dünyasını bu niteliklerle kurar. Çünkü bütün sorunsalı güzellik olan bir disiplin alanının döşeyeceği yolun başka bir sonuç vermesi beklenemezdi herhalde.

Öyleyse her insan, istediği takdirde bir sanat dalında kendisini ifade etmeye olanak bulur. Sanat yalnızca profesyonellerin varlık alanı olarak görülmemelidir. Sanat herkesindir. İster yapma-etme, ister kuram-bilgi ve ister izleyici-alımlayıcı olarak.

Ayrıca toplumsal ileri gidiş olarak da eğer sanatın ve sanatla ilgilenmenin sonuçları merak ediliyorsa, Ortadoğu ve Afrika gibi sanatsız toplumlarla Avrupa ve Amerika gibi sanatlı toplumların gelişmişlik farklarına bakılmalıdır. Sanatın öncü olmadığı hiç bir toplum ilerleyemez. Buluş yapamaz. Teknoloji geliştiremez. Çünkü bu fiillerin rahmi hayaldir, meraktır. Sanatçı akıl hayal kuran ve merak eden akıldır. Hayal yoksa hiç bir şey yok demektir. Örneğin Leonardo uçmayı hayal etmeseydi bu gün tonlarca demir havada uçmazdı.

Onun için Cumhuriyetin kurucu aklı, Cumhuriyetin esası kültürdür diyerek, Osmalı’da başlamış olan aydınlanmacı adımlara (Sanayi-i Nefise Mektebi gibi ) yeni ve daha ileri adımlar ekleyerek sanatın öncülüğüne ve kültüre inançlarını ortaya koymuşlardır.

ŞG: Tarihin yazıyla daha doğrusu “resim”le başladığı biliniyor. Yani insanlar “insan” olduğundan beri semboller kullanıp resim yapıyorlar diyebiliriz. Tabi ritim-müzik, dans ve heykel de hep vardı hem birey olan insanın hayatında hem de toplumsal hayatta. Bu bana sanatın insanın ruhunda var olan durdurulamaz bir enerji olduğunu düşündürüyor. Belki bir varoluş enerjisi, siz ne dersiniz?

CO: Evet. Doğru. İnsan bir doğa varlığı olmanın yanı sıra doğaya, aklın ve becerinin sonuçlarını ekledikçe kesintisiz bir ruhsal enerjinin birikimine sahip olmuştur. Ritim, sesin kontrolü, vücudun anlatımsal bir dile evrilmesi, başparmağın evriminin en ileri sonuçlarından olan üç boyut forma hâkimiyetin yanı sıra, insanın doğaya eklediği en üst ve öncü motif çizgi ve çizgi yoluyla gelişen soyut düşünme yeteneğidir. Tabi ki bu da varoluş enerjisinin bitmezliğine kaynaklık etmektedir.

ŞG: Baş parmak?

CO: Başparmak insan evriminin akıldan önceki ilk temel mekaniğidir. Başka hiçbir canlının başparmağı çalışmaz. Başparmak tutma eyleminin, kavrama eyleminin mekaniğidir. Kavrama nesneye biçim vermek için olağanüstü bir olanaktır ve sadece insanın evriminde gerçekleşmiştir. Dolayısıyla nesne yapma, savunma silahları geliştirme, barınma için ilk mimari çaba, ardından tarımın gelişmesi… İnsanlık tüm bu gelişmeleri başparmağın evrimine borçludur. Eğer başparmak olmasaydı insanlık bu kadar gelişmezdi ve aklını da bu kadar geliştiremezdi çünkü akıl nesne ile iletişim halindeyken gelişir. Gereksiz bir akıl gelişmez.

ŞG: Bu çift taraflı olabilir mi? Akıl evrimleştiği için başparmak da evrimleşmiş olabilir mi?

CO: Ben tersini düşünüyorum. Mekanik duyuları geliştirir, duyular mekaniği geliştirmez. Vücut bir makinadır. Akıl bunun çerçevesinde gelişir. Daha sonra döngüsel bir durum başlar. Ben mekaniğin akıldan önce olduğu kanaatindeyim. Nesne ürettikçe nesnenin felsefesi oluşur. Nesne yoksa felsefe olmaz.

ŞG: Üretmek için bir ihtiyaç doğmuş ve bu ihtiyaç da akılla beslenmiş olabilir mi?

CO: Tabi ki burada artık o dönüşüm başlamış oluyor. Bu tutma eylemi olmasaydı akıl gelişebilir miydi bilemiyorum.

ŞG: Çok eski çağlardan beri resim, müzik, heykel gibi sanat dalları psikolojik rahatsızlıkları tedavi etmek amaçlı kullanılıyor. Sizce sanat nasıl bir güce sahip ki böyle bir etki yaratıyor?

CO: Sanat onarıcı, yapıcı, yükseltici ve uyumlayıcıdır. Uyumlamak insanın harmoni kurabilme becerisinden kaynaklıdır. Harmoni nedir? Doğanın kendiliğinden getirdiği, insanın kentler yaratmaya başladıktan sonra gözüne en uygun ve en insani normlar, oranlar üzerinden iç doğasıyla kurduğu o bütünlüğe harmoni denir. İnsan bir harmoni varlığıdır. Mimaride harmoni, uyum yoksa orada insan huzursuz olur. Bu huzursuzluk sanatçı esinine benzer bir huzursuzluk değil çöküntü huzursuzluğudur. Şimdilerde İstanbul’un şehir siluetinin bozulduğu söyleniyor, aslında bozulan siluet değil insanın şehirle kurduğu dengenin harmonisidir. İnsan o harmoniyle manevi bir ilişki kurar. Sanat, maneviyat ilişkisinin en üstüdür çünkü dolaysız, beklentisiz, vaatsiz ve itaatsizdir. Doğada kendiliğinden bir harmoni vardır. İnsan doğayla altın oran ve kendi iç düzeni üzerinden bir harmoni ilişkisi kurar. Hatta doğadaki besin zinciri bile bir harmoni ilişkisidir. Hiçbir hayvan kullanmayacağı bir barınağı yapmaz, yemeyeceği bir besini avlamaz. Bu doğanın ve insan doğasının kendiliğinden getirdiği olağanüstü bir harmonidir. Harmoni yoksa; insanın, doğanın veya herhangi bir canlı varlığın huzur bulması mümkün değildir.

ŞG: O zaman sanat bu harmoniyi sağlar diyebilir miyiz?

CO: Evet, dolayısıyla sanatın insan psikolojisi üzerindeki etkileri üzerinden söylersek, sanat onarıcıdır, yapıcıdır, yükseltir, süblime eder ve uyumlayıcıdır, harmoni kurar.

ŞG: O zaman bilinçdışının aradığı o harmoniyi, dengeyi, uyumu; sanat yine bilinçdışından geldiği için sağlıyor diyebilir miyiz?

CO: Bilinçdışını Freudyen anlamıyla değil de, daha çok insan potansiyeli, insanın duygu potansiyeli, birikimler, deneyimler üzerinden tanımlamaktan yanayım. Bilinçdışı aynı zamanda kültürel maneviyatla beslenen bir alandır.

ŞG: Bilinçdışı kelimesini özellikle kullandım, yani farkında olmadığımız anlamında.

CO: Evet evet, ama bilinçsiz değiliz, sadece farkında değiliz. Sanat büyük güçtür. İnsanın kendini ifade de dolaysız ortaya koyabildiği ender bir disiplindir.

ŞG: Peki bu kendini dolaysız ortaya koymayı bilinçli mi yapıyor insan?

CO: Bilinç kavramını; insanın yaptığı her şeyi kontrolle, iradesiyle, öğrenilmiş, didaktik formlarla, önemli ölçüde yargılar olarak ortaya koymak diye düşünüyorsak evet bilinç dışı. Ama ben bilinç meselesini çok da bizim anladığımız anlamda irade olarak görmüyorum. İrade olarak kavradığımız alanın daha ötesinde bir anlama sahiptir. Bilinç kavramı aydınlanmanın kavramıdır. Aydınlanmanın temel özellikleri olan araştırmacı olmak, okumak, yazmak vs. bilinçli olmanın da ana kaynaklarıdır.

Sonuç olarak, psikolojinin en büyük açmazı kendini alabildiğince özgür ifade edememek ise sanatın en büyük olanağı ve zemini de kendini ifadede en özgür araç olmasıdır. İşte bu nedenle sanat yoluyla insan kendini onarır. Aynı zamanda sanatın büyük gücüne insanlığın en büyük zekâlarının dahli ve ilgileri de delalettir. Sanatla ilgilenen insan, zekâ ve dehadan payını alarak ruhsal yükselmenin gönencini yaşar. İşte aynı zamanda onarıcı olan da budur.

ŞG: Sanatçı olmak nasıl bir şey? Sanatçı beyni nasıl çalışıyor?

CO: Sanatçı olmak, her şeyden önce kendi farkının farkında olmak ve bu farkın açığa vurulmasında her hangi bir mahcubiyet duymamaktır. Biliyorsunuz meziyetler uzun süre ortaya konmaz, mahcubiyet duyar, utanır, çekinirler insanlar. Oysa sanatçı olmak kendinin farkına varmaktır “Benim bir farkım var ve ben bu farkımı ortaya koymakta hiçbir şekilde mahcubiyet duymamalıyım” diyebilmektir. Sanat insana bu özgüveni verir. Sanatçı olmak, varlığa, insana, doğaya ve çevreye başka bir açıdan yani duyarlık üzerinden bakmaktır. Duyarlık, aklın, zekânın ve sezginin, yalın ve yalansız sentezi demektir. Neden yalın ve yalansız? Yapay duyarlılıklar vardır, aslında duyarlı değil ama duyarlıymış gibi görünür. Buna timsah gözyaşları denir. Aslında biliyorsunuz timsahların gözyaşı duygu, duyarlılık kaynaklı değil fizyolojik bir durumdur. Örneğin siyasi ya da toplumsal çıkar gözeten insanların dezavantajlı gruplara karşı duyarlı olduğu numarası çok çekilir. Dolayısıyla bir duyarlığın içinde aklın, zekânın, sezginin en normatif, en doğru işlevi olmalıdır. Bunlardan biri yalansız değilse insanlığın aleyhine dönüşebilir. İkinci dünya savaşında bilim insanlarının insanlığa nasıl ihanet ettiğini gördük. Onlar da aklın, zekânın ve sezginin gücünü kullandılar. Ama yalan söylediler, yalın değillerdi. Duyarlık, saf aklın, zekânın ve sezginin hiçbir pragmatist nedene dayanmadan kullanılmasıdır. Sanatçı bu özellikleri kendinde toplayabilen nadir insanlardandır. Sanatçı olmak, çocuk saflığıyla insanlığı ileri taşıma arzusunda olan bir hayalperest olmaktır. Müstakil birey olmak, egosantrik olmak ancak asla egoist olmamaktır.

Sanırım sanatçı beyni; iyiye, güzele, dostluğa eğilimli, arayan-araştıran, yenilikçi ve ilerlemeci bir beyin olarak çalışıyor.

ŞG: Peki, Türkiye’de sanatçı olmak desem? Nelerle mücadele ediyorsunuz?

CO: Türkiye’de veya başka bir yerde önce olan bitenin ayırdında olan insan ve sonra sanatçı olarak, her halükarda verilen mücadele saygın bir varoluş mücadelesidir. Bu varoluş kişisel varoluş savaşımı üzerinden insanın ve insanlığın yani en yüksek perdeden hümanizmin de insanın varoluş çabasıdır. İnsanlık tarihinin en soylu mücadelesi en başından beri hümanizm mücadelesidir. Erasmus’tan More’a, Hallac-ı Mansur’dan Pir Sultan’a uzanan bir savaşımdır bu.

Dolayısıyla sanatçı olarak karşılaştığımız zorluklar esasen insanlaşmanın karşılaştığı zorluklardan bağımsız değildir. Ancak yine de güncel ve pratik sorunlar bakımında ülke zorlukları ele alınacak olunursa çok sayıda güncel sorundan söz etmek mümkündür. Bunların başında; yönetici sınıfının öncelikleri, tercihleri, yönelimleri ve yönlendirmeleriyle ortaya çıkan uydu sosyolojinin, hayatın ve iklimin zorlukları gelmektedir. Muhafazakârlık denen, hiçbir şekilde insan gelişiminin yirmi birinci yüzyıl koordinatlarına uymayan, kadın ve erkeği eşitlikten alı koyan, yaratma ve üretme alanını belli kesimlere veya belli cinsiyete tekelleştiren bu uydu sosyoloji günümüz toplumunun en büyük zorluklarından birisidir. Sanatçı duyarlı bir insan olarak,  bunlardan bağımsız yaşayan bir varlık değildir. Bir rüzgâr esse bir yaprak kadar sallanır, bir soğuk olsa bir sokak hayvanı kadar üşür. Tüm bunların toplamıdır sanatçı olmak.

Bu zorluklar sanatçının doğal atmosferine daha az sergi, daha az uluslararası ilişki-iletişim, daha az dolaşımda olmak, daha az takdir, daha az ışık ve ne yazık ki az… daha az… daha az hayat ve umut olarak yansımaktadır.

Ancak her şeye rağmen, umudun vahası olan sanatın içinde olmak, sonsuzluğun bir neferi ve umudun bir parçası olmak tarifsiz bir huzurdur. Çoğalmaktır. Çok olmaktır.

ŞG: Paylaşmak gibi mi?

CO: Buradaki paylaşmak, karşılaşmanın yarattığı, karşılıklı düşünce, arzu, birikim ve fikir alışverişidir. Sanatın zaten bütün meselesi budur. Bir şair kitap olacak kadar şiir yazarsa onu bastırıp Ahmed Arif olmak ister. Bir kitapla insanlık bütün bir Türkçe tarihi hasretinden prangalar eskitir. Çünkü şair onu paylaşmak ister. Eğer tek şiir ise onu da bir şekilde paylaşmak ister. Çünkü sanatçı bilir ki karşılaşma veya paylaşma ile o yapıt tam anlamıyla anlam bulur. Çekmecede saklı, hiç kimseyle paylaşılmayan bir sanatın doğal olarak hiçbir karşılığı yoktur.

ŞG: O zaman eserleri paylaşmak gerekir.

CO: Evet. Ressamlar bunun için her yıl, birkaç yılda bir resimlerini insanlarla, sanatseverlerle, sanat alımlayıcısıyla paylaşırlar. Buradaki alımlayıcı maddesel, parasal bir anlam taşımamaktadır. Erhan Bener bir kitap yazarsa bunu yayınlamak, bütün insanlığın ortak malı haline getirmek ister. Paylaşılan şey insanlığa ait hale gelir ve sanatçı insanlığa ait olmak ister.

ŞG: Sanatçı aslında o eseri paylaşmak için yapmıyor olsa da sonuç oraya gider.

CO: Sanatçı kendisi için üretir. Ama o bütün toplumun ve bugünün malı olur. Mustafa Kemal “Sanatçı alnında ışığı ilk duyumsayan kimsedir” demiştir. Bu sanatçı ileriyi gören kişidir anlamında düşünülmemelidir. Hiç kimsenin yarını görme ihtimali yok. Sanatçıların diğerlerinden farkı, o günü, o anı doğru hissetmesi ve yaşamasıdır ki zaten bugün çok ileri bir zamandır. Kendi çağınızdaki insanlarla aranızdaki farkı düşündüğünüz zaman, bugünü bugün olarak hissediyor ve yaşıyorsanız zaten bugün çok ileridedir. Gelecek dediğimiz şey olsa olsa tasavvurdur, hayaldir. Şimdi ölürüz ve gelecek olmaz. Benim görmediğim gelecek gelecek sayılmaz. Örneğin, Leonardo’nun uçma arzusu gelecekle ilgili bir mesele değildir. O anın meselesidir. Leonardo bir fütürist değil bir zaman insanıdır, toplumun geri kalanı ondan üç-beş yüzyıl geridedir. Bütün sanatçılar aslında bir zaman insanıdır.

Gelecek yoktur, bugün vardır, iyi insanlar galiba geleceği fazla düşünmezler, bugünü yaşanır hale getirmek, düzeltmek isterler.

ŞG: Eğitim sisteminin, “eğitime maruz kalmanın” insan üzerindeki etkilerini nasıl görüyorsunuz? Kendi öğrencilerinizde gözlediğiniz durumlar var mı?

CO: Eğitim verdiğim insanlarda eğitimin iki türlü sonucunu görmek mümkün. Eğitim istendik insan tipini yetiştirme işidir. Demek ki devletleşmiş toplumsal yapılarda insanı nasıl istiyorsanız ona göre müfredat hazırlıyorsunuz. Bu müfredatın sonuçları var. Fransa’daki özgür insan ve özgür insanın eğitimi gibi özgür insan da yetiştirebilirsiniz, bizdeki köy enstitülerinin eğitimi gibi hem kuramsal hem uygulamalı, bilgiye dönük, çok yönlü eğitim de verebilirsiniz. Bu bir hedef meselesidir. Yönetici sınıfın ufku, ideolojisi ve aklıyla biçimlendirilir. İnsanlık bu iradi yönlendirmenin çeşitli zamanlarda olağanüstü zararlarını gördü, yararlarını da gördü. Eğitimin yapısı sürekli olarak tartışılmalı ve gündemde tutulmalı, yeni insanın nasıl özgürleşeceği üzerine olmalıdır. Özgürlük dışında hiçbir eğitim formu insanlığa yarar getirmez. Yani insanlar; özgür insanları yaratmanın ya da insanların özgür bir şekilde var olabilme imkânlarının ne olduğu üzerinde geliştirilemiyorsa ne yapılırsa yapılsın bundan olumlu sonuç alınamayacaktır.

Gelelim bana gelen öğrencilerin geldiği eğitimden kaynaklı farklara. İki türlü eğitim var, bir tanesi devletin, diğeri ailenin verdiği eğitim. Öğrenci tutucu bir aile, tutucu bir okul ve kadrodan geliyorsa kuşkusuz ki tutuk bir birey oluyor. Kendisini ifadede, oturup kalkmakta veya içindeki yeteneği dahi ortaya çıkarmakta son derece çekingen ve cılız oluyor.

Aile, öğretmenler, okul biraz daha özgürlükçüyse, klasik öğretmen olmaktan çok gerçek öğretmense ve öğrenci ile arasındaki ilişkiyi eğitimin gerektirdiği saygınlığa indirgemişse, yani kimlik kullanımından, not kullanımından, korkutmaktan vaz geçmişse, oradan gelen öğrenci becerikli, üstün vasıflı, yeteneği gelişime açık bir birey oluyor. Bunu gözlemliyorum.

ŞG: Neredeyse 30 yıldır “Kum Sanat”ta sanat eğitimi veriyorsunuz. Hatta bir süre Milli Eğitim Bakanlığı bünyesinde öğretmenlik yaptığınızı biliyorum. Bir sanatçı, eğitmen ve veli olarak okullarımızda sanat eğitimi nasıl olmalı sizce?

CO: Bu şekilde ideal konuşmalar yerine bugün ne oluyor diye bakmak lazım. Bugün ne oluyor? Sanat adına, bilim adına, felsefe adına kötü şeyler oluyor. Bu üç şey adına kötü şeyler oluyorsa diğerlerinin bir anlamı ve mantığı yoktur artık. O eğitimi yapmanız veya yapmamanız hiçbir şey ifade etmez. Bu çocuklara doğru felsefe vermezseniz matematiği anlayamaz, doğru sanat vermezseniz trafik ışığındaki saygıyı dahi anlayamaz, doğru bilim eğitimi, doğru bir şüphelenme, kuşkulanma eğitimi vermezseniz tehlikelerden kendisini nasıl koruyacağını kavrayamaz.

Geçenlerde bir makale okudum, Avrupa Birliği devletleri tavsiye kararı niteliğinde bir program geliştirmişler; eğitimin her kademesinde, ister hukuk okusun, ister tıp, ister başka bir şey okusun, her hangi bir sanat dalından seçtiği bir dersten başarılı olamadığı zaman diplomasını alamayacak, doktor, avukat vb. olamayacak. AB şimdilik tavsiye kararı niteliğinde olan bu karar ileride zorunlu hale getirilmelidir diyor. Bunun üzerine düşündüğümüzde sanatın ne kadar önemli olduğu meselesinin bizde ne kadar aksadığını ortaya koymuş oluruz.

ŞG: Kendi öğrencilerimden biliyorum, tiyatro, resim, müzik gibi bir sanat dalını meslek olarak seçmek istediklerinde anne-babalar, gelecek ve geçim kaygısı taşıdıklarından “sen önce bir üniversite oku, mühendis-avukat vb. ol sonra resim, tiyatro vs. yaparsın” türünden yanıtlar veriyorlar, vaz geçirmeye çalışıyorlar çocuklarını, hatta “yetkilerini” kullanıp “hayır” diyorlar. Siz ressam olmaya karar verdiğinizde aileniz nasıl tepki verdi?

CO: Babam bir ilçede sağlık memuruydu ve fikri biraz daha farklıydı. “Ressam olmak falan biraz sıkıntılı ama resim öğretmeni olursan atanırsın, hayatın garanti olur. Ben arzularım ki sen hukuk oku” derdi. Annemse okuma yazması olmayan bir kadın, ama bir halk filozofu, bir bilge. Derdi ki babama “ Bu çocuk resim yapmak istiyor, eninde sonunda resimle de kendi hayatını kazanmayı becerir. Çocuğa karışma.” O zamanlar eve elli kiloluk çuvallarla toz şeker alınırdı ve annem onların bezlerini babamın tahtadan masasına raptiyelerle tuval gibi gererdi ben resim yapardım. Bunlar benim ilk tuvallerimdi. Benim böyle enteresan bir şansım vardı. Ailelerin tiyatro, resim, müzik gibi sanat isteyen çocuklarına bunun yerine onu hobi olarak yaparsın, öncelikle sen bir meslek edin, ekmeğini kazan falan demeleri, aslında güncel hayatın, pratik yaşamın doğal sonuçlarından bir tanesi. Aileleri bu konuda suçlamamak lazım. Çünkü filmlerde, senaryolarda ya da gerçek hayatın içinde, varsa bir iki kötü örnek, zayıf örnek onu gösteriyor ve gündemde tutuyorlar. Çünkü sıra dışı hayatlar ilgi çekicidir. Bu ilginç hayatları bütün sanatçıların hayatları sanıyorlar. Sanıyorlar ki bunu tercih ettiğinde çocuk hakikaten geçimini sağlayamayacak.  Oysa öyle değil. Hele günümüzde, televizyonlarda bu kadar dizilerin oynandığı, sinema sektörünün, reklam sektörünün bu kadar geliştiği bir alanda çocukların tiyatrodan, grafikten veya resimden mezun olup da ekmeğini çıkaramaması söz konusu bile değil. Ama birey tembelse hangi alandan gelirse gelsin hiçbir alanda başarılı olma şansı yok. Yani tembelse zaten tıp, hukuk, eğitim yani öğretmenlik, mühendislik okuyamamıştır. Ama kendisini geliştirmiş olan bireyin sanatta ekmeğini çıkaramayacağı, aç kalacağı düşüncesi tamamen bir şehir efsanesidir. Aileler yeteri kadar bilinçlendirilmediği, bilgilendirilmediği için bu konuda suçlanmamalıdır. Kendileri de bu konuda çok bilgilenme arzusunda değiller.

ŞG: Sanatı bir meslek olarak görmüyorlar sanki?

CO: Gören aileler var, çoğaldı. Benim verdiğim eğitim süreci ve yıllar bakımından baktığım zaman bu yargının çok değiştiğini görüyorum. Sanatı meslek olarak görmek isteyen, hatta çocuğu başka bir şey istediği halde çocuğunda sanatı gördüğü için güzel sanatlar okumasını isteyen, çok ısrarcı olan aileler var. Aile çok istiyor bazen de çocuk istemiyor.

ŞG: O zaman ne oluyor peki?

CO: Kuşkusuz çocuğun dediği oluyor. Diğer türlü de çocuğun dediği oluyor. Aile çok fazla direnç gösteremiyor. Ancak çocukta eşite yakın düzeyde başka bir alan daha varsa çocuk ona kayabiliyor. Sanatta bir ağırlık oluşmuşsa aile o konuda olumsuz anlamda bir başarı elde edemiyor. Çocuk yine bildiğini, düşündüğünü yapıyor.

ŞG: Zaten öyle de olmalı. Güzel sanatlar fakültelerine öğrenci hazırladığınızı biliyorum. Hayatını resme, sanata adamak isteyen genç sanatçılar için neler söylemek istersiniz?

CO: Gençlere ya da kalplerinin sanat için çarptığını düşünenlere -bunun yaşı yok- söyleyeceğim şey şudur. Bu arzunuzu, isteğinizi önce inanca sonra da mutlaka tutkuya dönüştürün. Tutkuyla, arzuyla kuşatamadığınız, kavrayamadığınız bir meselede istediğiniz sonuçları elde edemezsiniz. Yani insan hem tembel hem sanatçı olmaz. İçinizde uyanmış sanat bilincini, arzusunu hiçbir nedenle ertelemeyin ve bastırmayın. Çünkü hayat ertelemeye gelmez. Ölüm başucunuzda. Her şey yarım kalır sonra ve bugün ertelediğiniz hiçbir neden aslında o kadar da önemli olmayabilir, ileride onu görürsünüz. Yani ne sebeple erteliyorsanız rasyonel bir çözümle çözebilirsiniz. İlla herkesin sanat yapmak için çocuklarını terk edip Gogen gibi Tahiti’ye gitmesi gerekmez. Sanat ertelemeye gelmez.

Gençler için de şunu söylemek isterim:

“Diğerinden bir farkla kendini ifade etmeye başlıyorsun artık. Sanat düşünmeye başlamış olmak bütün diğerlerinden kendini ayırmak demektir. Bu öyle üstün insan anlamında değil duyarlık üzerinden ayırmak demektir. Madem bunu keşfettin, farkına vardın, alın terini, emeğini ve tutkunu ortaya koy. Başka türlü olmaz.”

ŞG: Merak ettiğim bir şey daha var; bu ilham dedikleri nasıl bir şeydir? Gerçekten gelir mi? Nereden gelir? Bilinçli olarak çağırabildiğimiz bir şey midir yoksa canı istediğinde mi gelir? 🙂

CO: İlham veya esin, sizin aslında peşine düşüp kovaladığınız, yakalamaya çalıştığınız bir Anka kuşudur. Size gelen değil sizin ona gittiğiniz şeydir esin.

ŞG: O zaman “bi dakka bi dakka ilham geldi!” diye bir şey yok yani 🙂

CO: Yoktur hayır. Bir meselenin içindeki arayış ve olağandışı yoğunlaşmadır. O yoğunlaşmayla yakalamaya çalıştığınız ve sonucunu kestiremeseniz bile bir sonuç beklediğiniz ve onun aslında sanat üzerinden somutlaşmasını murat ettiğiniz bir duygu halidir. Esin çağımızda çok üzerinde durulmayan hatta bazen alay konusu olan bir kavram. Filmlerdeki şarkıcıların, şairlerin “bana bir ilham geldi” demeleri üzerinden karikatürize edilmesi bu duyguyu biraz törpüledi. Esinsiz sanat mümkün değil çünkü esin aynı zamanda yaptığınız sanat eyleminin en üst duygu yoğunluğudur. Buna ihtiyacınız var. Öyle beklediğinizde gelen bir şey değildir. Beethoven’i düşünün, kafasının, aklının, zekâsının ve dehasının yoğunluğunu düşünün. O dehanın yoğunlaşmasının doğayla, sesle iletişimini düşünün. O sesin iç sese dönüşümünü düşünün ve onun bir harmoniye dönüşüp bir kompozisyona dönüşümünü düşünün. Nerede esin? Dışarıda mı yoksa sanatçının içinde mi? Demek ki esin bizim arkasından koştuğumuz, sanatçının iç dünyasında mevcut olan şeye denir. Zaten Anka kuşu da bir hayal kuşudur.

ŞG: Resim yapacağınız, yaptığınız zaman, yapıyorken ya da hayal ediyorken gözünüzde canlanıyor mu, görüyor musunuz onu yoksa yaptıkça mı geliyor?

CO: Her zaman olmuyor. Boş bir tuval geçekten de sonsuz, sınırsız bir dünya gibidir. Özellikle benim gibi ressamlar, sanatçılar, sonucu baştan görmezler. Boya niteliği, sürüş vs. gibi etkenlerden dolayı sonucu başka bir anlamda tahmin edebilirsin. Eskiz üzerinden veya herhangi bir somut görsel üzerinden ilerlemediğim için nerede ne çıkacağını kestirebilmem mümkün değil. Tuvalin sonucunu görüyor musun ya da tuvalin sonucunu görmek nedir dersen herhalde şöyle bir şeydir: bir el var, bir de onun üzerinde dolanan bir başka el daha var. Bu el tuvalde görünmez halde duruyor, büyük ihtimalle zihninizde de hazır. O eli yaptıkça üzerinde dolanan el gidiyor ve onun üzerine oturuyor. Onun üzerine oturduğunda tamam diyorsunuz.

ŞG: Anlatım şeklinize bayıldım sevgili Cezmi Hocam, son olarak eklemek istediğiniz bir şey var mı?

CO: Bana kıymet verdiğin için çok teşekkür ediyorum.

ŞG: Yoğun programınız içerisinde bize zaman ayırdığınız için ben çok teşekkür ediyorum.

 

Şencan Y. Gültutan
Profesyonel Koç
www.12kocluk.com
 

İlişki-Güven-Mutluluk

,

Mutlu olmak dediğimizde herkesin aklına bir şeyler gelir elbet. Zengin olmak, meşhur olmak, iyi bir kariyere sahip olmak, en iyi okullarda okumak, hatta çocuklarımızın en iyi okullarda okuması, başarılı olması…

Günümüzde birçok anne-baba, çocuklarıyla olan ilişkilerini okul-eğitim üzerine kurguluyorlar. Ülkemizdeki sınavlara dayalı eğitim sistemi elbette hepimizi buna mecbur bırakıyor. Çok defa anne-babaların ikilemde kaldığına şahit oluyorum. İstemedikleri halde var olan sisteme uymak zorunda kalıyorlar. Sözleri başka söylerken davranışlar başka konuşuyor. Çocuklarından yüksek başarı beklentilerinin olduğunu kendilerine bile itiraf edemiyorlar. Ne yazık ki mutluluk ve başarı okul başarısına, TEOG’dan, YGS’den, LYS’den alınacak yüksek puanlara endekslenmiş durumda. Daha da acısı, çoğu çocuk buna uyum sağlamış; hayatını, mutluluğunu sınavlardaki puanlarına bağlamaktadır. Daha iki gün önce bir anne, seneye üniversite sınavına girecek olan kızının şimdiden mide rahatsızlıkları yaşadığını, bir diğeri bu yıl sınava girecek olan kızının ağlama nöbeti geçirdiğini anlattı. Çocuklar erken yaşta aşırı kaygı yükleniyorlar. Kimi çocuklarsa isteksizlik, davranış sorunları olarak tepki veriyor, bu da nihayetinde kaygıya dönüşüyor. Çalışmayı, ödevleri reddeden çocuklarda da okula-sınavlara çok fazla önem verip stres yüklenen çocuklarda da başarısızlık korkusu, kaygı bozuklukları gibi benzer sonuçlar görülebiliyor. Anne-babanın beklentileri, ders içeriklerinin yoğunluğu, okul, dershane, sınav derken çok önemli bir şeyleri atlıyoruz hayatta.

Birçok araştırma mutluluğun temelinde güven, güvenin temelinde ise ilişki olduğunu gösteriyor. Yani insanın ilişkileri ne kadar sağlamsa o kaİlişkidar mutlu oluyor. Çocuklara güven verip mutlu etmek için gerçek ilişkiler kurulmalıdır. Gerçek bir ilişki için;

  • Her davranışın altında duygular vardır, davranışa değil duyguya odaklanılmalı, çocuğa duygusunun önemsendiği hissettirilmelidir. Örneğin kaygısı küçümsenip teselli verilmek yerine anlaşıldığı hissettirilmeli, her türlü duygusu kabul edilmelidir.
  • Çocuklarla ortak olunmalıdır. Ödev yapmak istemeyen çocuğa zorla ödev yaptırmaya çalışmak yerine gerçekte neden ödev yapmak istemediği araştırılıp birlikte çözüm aranmalıdır.
  • Yargılamak yerine anlamaya çalışılmalıdır. Çocuğun davranışının altında yatan gerçek sebep öğrenilmelidir. Çocuklar, dikkat çekmek, kabul görmek, başarısızlıktan kaçınmak, hatta cezalandırmak gibi bir sürü sebepten çeşitli davranışlar sergileyebilirler. Bazen kendileri bile bunun farkında olmayabilir. Ders çalışmayan, ödev yapmayan bir çocuk çalışıp da başarısız olmaktansa çalışmayıp başarısız olmayı tercih ediyor olabilir.
  • Sorumluluk verilmelidir. Çocuk hem ev işlerinde sorumluluk almalıdır hem de kendi davranışlarının sorumluluğunu almalıdır. Anne babaların yaptığı en büyük yanlışlardan biri de “aman sen dersine, ödevine bak yeter” diyerek çocuklara hiçbir iş yaptırmamaktır. Oysa sorumluluk almak çocuğa özgüven ve değer duygusu kazandırır. Böylece hem kendisine hem de diğerlerine değer vermeyi öğrenir.
  • Kolayı seçip “ben anneyim/babayım, benim dediğim olur” diyen kontrol mekanizması olmaktan çıkıp; kafa yorup, gönül verip, zaman ve emek harcanmalıdır.

Birlikte hareket eden, birbirini anlamak için çaba sarf eden demokrat aileler, birbirini tüketmek yerine birbirine değer katan, üretken ailelerdir.

Her birey sevilmek, değer görmek, anlaşılmak, güvenmek ister. Yargılamak, kontrolcü olmak tüm bunları bir anda ortadan kaldırır. Kişi yargılandığında savunmaya geçer güvensiz hisseder, kontrol edilmeye çalışıldığında itiraz eder ya da boyun eğer sonuçta yine güvensiz hisseder. Sağlıklı ilişkilerin olduğu bir ailedeki çocuk kabul gördüğünü, sevildiğini hisseder, bu durum çocuğa güven ortamı sağlar.

Çocuklar, anne-babalarının hoşuna gitmeyen bir davranış gösterdiğinde; annede, babada ya da her ikisinde o davranış vardır veya davranışın tetikleyicisi anne-babada, ailededir. Söz konusu çocuklar olduğunda anne-babalar her zaman önce kendilerine bakmalıdır. Biraz zaman ayırıp araştırıldığında gerçek tetikleyiciyi bulmak o kadar da zor değildir. İlk değişmesi gereken anne-babadır. Anne-baba değiştiğinde çocuk da onlara uyum sağlar. Kişi çocuğuyla nasıl bir ilişki istiyorsa, önce kendisi çocuğuna öyle davranmalıdır.

Minik YGS tavsiyeleri…

 

Şencan Y. Gültutan
Profesyonel Koç
www.12kocluk.com

Bir çiçek herkese aynı mı kokar?

,

Dünyayı duyularımızla algılarız. Peki duyularımız ne kadar güvenilir?

5 duyumuz nasıl çalışırdı hatırlayalım

Dış kulak, çevredeki ses dalgalarını kulak kepçesi aracılığıyla toplar ve orta kulağa iletir; orta kulak kendisine gelen ses titreşimlerini güçlendirerek iç kulağa aktarır; iç kulak da bu titreşimleri elektrik sinyallerine dönüştürerek beyne iletir ve böylece duyarız.

Dışarısı ne kadar gürültülü de olsa aslında beynimizin içi tamamen sessizdir.

Tat alma dile temas eden nesnelerdeki kimyasal maddelerin kemoreseptörler, koku alma ise burun içerisini kaplayan epitelyum adlı sinir hücrelerinin kokuyu algılayıp elektrik sinyalleri şeklinde beynimize iletmesi sonucu gerçekleşir.

Dokunmada da mantık aynı, deri altında bulunan sinir hücreleri gelen uyaranı algılar, elektrik sinyalleri halinde beynin ilgili bölgesine iletir ve dokunduğumuz nesnenin sıcaklığını, dokusunu vs. algılarız.

Görme esnasında ışık göz merceğinin içinden kırılarak geçer ve gözün arkasında bulunan retinaya ters olarak düşer, buradaki hücreler tarafından elektrik sinyallerine dönüştürülür ve yine nöronlarla beyindeki görme merkezine ulaşır, bir dizi işlemden sonra beyin tarafından görüntü olarak algılanır.

Aslında görme olayı, gerçekte beynin arkasında bulunan küçük, ışığın hiçbir şekilde giremediği, kapkaranlık bir noktada yaşanır.

Yani algıladığımız her şey duyu organlarımızdan beyne iletilen elektrik sinyallerinin beyin tarafından işlenerek yorumlanması sonucu bilince ulaşır. Gördüğümüz, duyduğumuz, tattığımız, kokladığımız, dokunduğumuz her şey gerçeklerin kendisinden çok beynimizdeki yansımalarıdır.

Aynı yemeği yiyen herkesin aldığı lezzet aynı mıdır? Bir sesi herkes aynı mı duyar? Renkleri herkes aynı mı görür? Ya da bir çiçek herkese aynı mı kokar?

Tüm bu duyumların tamamen fiziksel olduğunu varsaydığımızda bile herkesin algısı farklı olurken bir de buna geçmiş deneyimleri, yanımızda getirdiğimiz DNA’yı kattığınızda her şey herkes için farklı anlam kazanacaktır. Yaşadığımız dünya aynı olsa da herkesin deneyimlediği dünya bambaşkadır. Hal böyleyken algılanan şey davranış olduğunda; bir de şimdi bakın algıların nasıl da farklı, eşsiz olduğuna. Bir ses değil de bir söz olduğunda artık duyduğunuz ona yüklenebilecek anlamların sonsuz olasılığını görün, ya da gördüğünüz bir davranışın dünyada var olan her birey için nasıl da farklı şeyler ifade edebileceğini. Üstelik 5 duyunun salt fiziksel algısından çıkıp söz ve davranış algısına geçtiğimizde sisteme giren veriler sınırlıdır, eksiktir. Dikkate alınması gerekenler sadece duyulanlar, görülenler değil, sözü söyleyenin, davranışı gerçekleştirenin algısı, deneyimi, duygusu ve daha bir sürü etkendir de… Bilmediğimiz, fark etmediğimiz etkiler vardır algılarımız üzerinde hüküm süren. Tüm bunları bir matematik denklemi olarak düşünürsek her denklem eşsiz ve her çözüm kişiye özeldir. Çünkü denklemin değişkenleri her birey için eşsizdir. Hatta öyle eşsizdir ki aynı denklem farklı zamanlarda farklı sonuçlar bile verebilir. Üstelik biz bu denklemleri çözerken değişkenlerimizden bazılarını görmeyiz, duymayız, bilmeyiz. Dolayısıyla eksik veriyle denklemi çözmeye çalışırız. Böyle bir durumda ancak çıkarımda bulunabiliriz. Hiçbir zaman kesin sonuca ulaşamayız. Özellikle ilişkilerimizde yargılarımızı katarak yaptığımız bu çıkarımlar çözümsüz yeni denklemlere dönüşür. Aslında farkında olmadan hep yaptığımız şey budur; hayatı, insanları, ilişkileri anlamlandırırken. Eksik bilgiyle, eksik algıyla bir şeylerin öyle olduğunu var sayarız. Peki, gerçekte de öyle midir?

Karşımıza çıkan denklemlerin çözüm yolu; yargısız, tarafsız, empatik dinleme ve açık iletişimden, anlamaktan geçer.

Ancak o zaman denklemdeki eksik değişkenler değerlerini bulur, ortak çözüme ulaşılır, her defasında sonuç değişmez.

Ulaştığınız sonuç sevgiyse çözüm doğru demektir… ❤️

Şencan Y. Gültutan
Profesyonel Koç
www.12kocluk.com