Ma (*)

,

Ma (*)

* Sanskritçe anne (mother)

Ah!

***

Ateş oldun, içimde yanıyorsun Annem!

Yaş oldun, gözümden akıyorsun Annem!

***

Ben sandım ki, yedisi, kırkı, elli ikisi geçince acı da hafifleyecek, geçecek.

Öyle olmuyormuş.

Zaman geçiyor, acı geçmiyor. Sadece biçim değiştiriyor. Alev alev yanan bir ateşten, için için yanan bir kora dönüşüyor.

Dönüşen ve dönüştüren bir acı.

***

Sen gittiğinden beri -mış gibi yapıyorum Anne.

Hayat devam ediyormuş gibi.

Ölenle ölünmüyormuş gibi.

Allah sıralı ölüm versinmiş gibi.

Zaman ilacıymış gibi.

Unutmuş gibi değil ama bir anlığına bile olsa avunmuş gibi.

Çok sevdiğin demli çayı içerken boğazım düğümlenmiyormuş gibi.

Özleminle başa çıkabiliyormuş gibi.

Hasretin bir bıçak olmamış, ruhumu, kalbimi oymuyormuş gibi.

Nefes alıyormuş gibi.

Yaşıyormuş gibi.

-mış gibi.

***

İnsanın eşya kadar hükmü yokmuş.

Sen gittin, eşyaların kaldı.

İzlerin duruyor bende.

***

Bugün doğumgünün Anne.

Seni toprağa verdiğimiz dokuz ayı geçti. Bizi karnında taşıdığından daha uzun zamandır toprak ananın koynunda yatıyorsun.

Yaşlı ve hasta bir kadının ölümü değil yasını tuttuğum. Aksine senin daha mutlu ve huzurlu olduğuna, daha iyi olduğuna eminim. Böyle yaşamayı istemezdin zaten, ben de istemezdim.

Anne-kız olarak yaşayamadıklarımızın yasını tutuyorum ben. Yarım kalanların.

Evet, Annemi çok özlüyorum. İçim sızlıyor. Ama yakın bir zamanın özlemi değil bu, hastalıkla mücadeleyle geçen senelerin, belki de bir ömrün özlemi.

***

Rüyalar rahat vermiyor. Uykularımın tadı yok.

Tarihi bir binadayım, müzeye benziyor içerisi. Sanat eserlerinde senden izler var, bazen bir heykele takılı kalmış bir fular, bazen bir tabloda seni anımsatacak bir iz… İpuçlarından seni bulmaya çalışıyorum Anne, oradaymışsın güya, varlığını hissediyorum.

Labirent gibi galeriler arasında koştururken tekrar başladığım noktaya geliyorum. Anlıyorum ki binanın her yerini dolaşmışım ama sen yoksun… Olduğum yere çöküp hıçkıra hıçkıra Anne diye ağlıyorum.

Uyandım.

***

Kalbi aynı yerden yaralı, çok sevdiğim bir arkadaşım yazmıştı; annesi varken kendisinin ne güzel olduğunu… Okuduğumda içimden bir şey kopmuş, burnumun direği sızlamıştı.

Ne var ki, hayat beni aynı yarayla örseleyince anladım ancak, tam olarak ne demek istediğini.

Sen varken ben ne güzelmişim Anne. Senin yokluğunda gülüşüm dudaklarımda dondu, gözlerimin ışıltısı gitti. Ne saçlarım eskisi gibi parlak, ne de en sevdiğim elbisem yakışıyormuş gibi geliyor artık.

***

Benim Annem Zümrüdü Anka kuşu. Küllerinden doğar yeniden, yeniden…

“Ölürse ten ölür, canlar ölesi değil.”

-Yunus Emre

***

Sana ait bir defter bulmuştum Anne. 1960 tarihli. 18 yaşındayken gittiğin Ankara okul gezisinin günlüğü. Aralarda sevdiğin şarkıların sözlerini ve şiirleri de yazmışsın… Senden yıllar sonra ben de aynı şarkıları, şiirleri defterlerime yazıyordum. Ben kendimi hep babamın kızıyım diye düşünürdüm, bu kadar senin kızın olduğumu bilmiyordum Anne.

***

Küçükken, lojmanlarda rastlayanlar sorardı, ‘Yoksa sen Gülten Hanım’ın kızı mısın?’ diye.

Evet, ben Gülten Hanım’ın kızıyım, ismim Ayşe.

***

“Kendine iyi bak. Bir daha hiçbir ana doğurmaz seni. Bir daha hiçbir cihan bulamaz seni.”

-Ahmed Arif’ten Leylâ Erbil’e Mektuplar

Biliyorum Anne, biliyorum, sen beni merak etme.

 

Sıdıka Ayşe Banaz

 

Kennedy Olmak

,

Bir yazar üzerine yoğun okuma yaptığı bir konunun içine fazlasıyla girerse ne olur? Araştırmasının baş kahramanının yerinde kendini bulduğunda, düştüğü bu sarmaldan nasıl çıkacaktır? “O 22 Kasım 1963 günü, Dallas’ta saat 12.30’da, geçen 6 saniye içinde acaba gerçekten ne olmuştu?” Fantastik edebiyat türünde bir çok eserler veren Nazlı Eray’ın Ölüm Limuzini romanı üzerine bir değerlendirme.

“Sanki dünya sallanmış, geçmişle gelecek birbirine karışmış, şimdiki zaman sanki yalnızca düşüncelerden oluşmuştu. Canlı mıydım cansız mıydım, onu da anlayamıyordum. Acaba başka bir dünyaya mı geçmiştim bir aralıktan? Akıl sır ermez şeyler görüyordum.”

-Nazlı Eray

Amerika’nın genç, karizmatik başkanı John Fitzgerald Kennedy 22 Kasım 1963’de, Dallas’ta uğradığı suikastte öldürülür.

Romanın kahramanı bir yazar. Her akşam yapmaktan hoşlandığı bir alışkanlığı var. O gece için okumayı planladığı kitapları kadife L koltuğun ucunda hazır ediyor. Farklı yazarlardan, farklı içerikte kitaplar. Fakat son zamanlarda hep aynı konu üzerine kitaplar okuyor, 1963 senesine ait bir olay. Sadece yaşandığı ülkeyi değil, tüm dünyayı sarsmış bir cinayet: Kennedy suikastı. “Acaba ilk gençliğimin trajik bir figürü mü bu adam? Onun için mi bu kadar ilgileniyorum onun hayatı ve uğradığı suikastla?”

Yazar, 1963 senesinin olayları içinde dolaşmakla kalmıyor, kendi hayatında da geçmişe ziyaretlerde bulunuyor. Yirmi küsur yıl geride kalmış insanlar, mekanlar, puslu hatıralar. Emektar eski şoförünün yardımıyla hatırlamaya çalışıyor. “Son yirmi beş yıl yaşadıklarım belki daha yoğun olaylardı. Bu olabilirdi unutmamın sebebi….. Ama bütün o insanlar değişmiş, hayatımdan geçip gitmiş, yok olmuşlardı. Yeni insanlar, yeni olaylar çevreliyordu beni. Bambaşka düşünceler taşıyan bir beyindi şimdiki beynim.”

Bu ziyaretler o kadar gerçekçi ki, geçmiş, şimdi, gelecek nerede başlayıp, nerede bitiyor, hepsi karışmış durumda. En önemli duraklardan biri Mamak’taki kurşuncu Zeynep Bacı’nın bahçesi. En son yirmi yıl önce gittiği bu bahçeye fırlatılmış bir top gibi atılmış buluyor her defasında yazar kendini. Suikast üzerine okuduğu kitaplar, incelediği komplo teorileri ve bacının geçmişteki bahçesine gidişler derken araştırdığı olayların bir parçası haline geliyor ve Amerikan Başkanı Kennedy’nin bir kopyası oluyor. 2016’da, Ankara’da Tuzluçayır’da Kennedy’nin dünyaya yansıması oluyor, Kennedy’e dönüşüyor… “Bana sorarsan her şey Zeynep Bacı’nın Tuzluçayır’daki eski bahçesinde başladı. Üstüme bir kimlik, bir kader bulaştı orada.”

Kahramanımız, bu yıpratıcı süreci atlatmaya çalışırken içsel konuşmalar yaparak bildiği hayata tutunmaya çalışıyor. Konuşmaları yaptığı kişi çok eski arkadaşı, kadim dostu sevgili Lulla’sı. Birlikte çok gezmişler, ağır hastalıklar atlatmışlar, çok şey paylaşmışlar. Onlarla birlikte okuyucu da dönüp dolaşıp kah Bursa anılarına dalıyor, kah kitap fuarları, imza günleri vesilesiyle gezdikleri şehirleri, ülkeleri ziyaret ediyor.

Yazarın, başına gelen inanılmaz olaylardan kaçarak güvenliğine sığındığı evinde, anneannesinden kalma eski fotoğraflar yalnızlığına eşlik ediyor. Bu fotoğraflardan ona bakan geçmişin yüzleri, şimdiki zamanda farklı kimliklerle çıkıyorlar karşısına; psikiyatrist Nihal, Fokurtu Cafe’deki garson Tahir… Bir de yazar kendini hüzünlü ve yalnız hissettiğinde, içinde çalan bağlama takımı var, tenha bayram günlerinde mesela veya Pazar öğleden sonraları, iç sıkıntısını gidermek için eski parçaları çalıyorlar içinde.

Kahramanımız, bu Kennedy halinin ne kadar süreceğini bilemeden, eski hayatına dönmeye uğraşıyor. Bu arada da saniye saniye bildiği, bütün komplo teorilerini ezberlediği suikast anını defalarca yaşıyor, her defasında can havliyle kurtulmaya çabalayarak. Yeni kimliğiyle hayatına da yeni insanlar dahil oluyor; JFK hayranı, fiziği de ona benzeyen polis memuru Tippit, suikastı yapan Lee Harvey Oswald, suikast anını filme çeken Abraham Zapruder, Amerikan Sefareti’ndeki görevli Barbara. Hayatındaki bu yeni insanlarla Dallas ve Ankara Tuzluçayır arasında, zamanda savruluyor.

Nazlı Eray son romanı Ölüm Limuzini’nde adeta ebru sanatı yapar gibi, suya rengarenk boyaları atıyor, sonra bir dokunuyor bir şekil, bir daha dokunuyor bir başkası. Her baktığınızda size farklı bir dünya gösteriyor. Desenleri hayalgücünde istediği gibi tamamlamayı okuyucusuna bırakıyor.

 

Nazlı Eray – Ölüm Limuzini, Everest Yayınları

Sıdıka Ayşe Banaz

 

Yaşamın Ucundaki Prenses

,

Türk edebiyatının lirik prensesi olarak anılan Tezer Özlü, kısacık hayatını “prenses”likten çok başka bir noktada yaşamış. Selda Terek Bilecen’in “Tezer Özlü” hakkındaki biyografik romanı Lirik Prenses Tezer üzerine bir değerlendirme.

“Genç okurlar onun yazılarında bastırılmış başkaldırılarını, özgürlük tutkularını, yalansız bir dünya özlemlerini buldular. Yazmanın yalnız estetik değil aynı zamanda etik bir sorun olduğunu gördüler. Tezer’in yazdıklarına olan bağlılıklarının bir nedeni de bu olmalı.”

-Ferit Edgü

Ufak tefek bir kadın. Ruhu hiçbir zaman kalıbına sığmamış. Çatlatıp dışarı çıkacak bir yol aramış kendine kısacık ömrü boyunca. Çocukluğundan beri hep tepkili, hep sorgulayan, hep karşı çıkan olmuş. Kural olarak konulan herşeyin “değil”i olmaya çalışan, Tezer Özlü.

Ailesindeki kadınlardan edindiği miraslar, Tezer Özlü’nün olduğu kadını şekillendirmiş. Anneanne ve babaannesi oldukça güçlü birer kadın profili. Yaşadıkları döneme göre hayli cesur davranarak kocalarını terketmişler ve çocuklarını kendileri büyütmüşler. Kendilerine “iyi” gelmeyen bu adamları çekmemişler.

Annesi, aşk olmayan evliliklerinde babasını bir erkek olarak beğenmediğini, sevmediğini hep hissettirmiş. Annesinin bu mutsuzluğunu gözlemleyen, içselleştiren Tezer Özlü, sonradan meydana çıkacak depresyonuna belki de farkında olmadan zemin hazırlamış. Babasına tepkili oluşunun altında da annesinin babasına karşı olan sevgi eksikliğini sahiplenip yansıtması var bir ölçüde.

Ve ablası, dostu Sezer. Aralarında sadece bir yaş olmasına rağmen, Sezer hep abla, Tezer hep küçük kardeş olmuş. “Hayatımın Sezer’e yetişmekle geçeceğini hissetmiş olmalıyım.”

Öğretmen olan anne babası Anadolu’yu gezerken, çocukluğu bir yerde köklenemeden geçer. Bunun etkisini de yetişkin hayatında İstanbul-Ankara-Avrupa arasındaki gidiş gelişlerinde ve bir yere ait olamayışında hissetmiş. 11 yaşındayken babasının görevi nedeniyle İstanbul’a yerleşirler. İlkokul ve lise döneminin geçtiği Beyoğlu hayatını biçimlendiren önemli yerlerden olur.

Yedi yaş büyüğü ağabeyi Demir önünde önemli bir rol model. Hukuk fakültesinde okuyan ve edebiyatla hep iç içe olan Demir ile arkadaşları fikirleriyle Tezer’i etkiler, siyaset hakkındaki ilk düşüncelerini şekillendirir. Yaşamı boyunca, dünyada ve Türkiye’de olan tüm olaylara karşı gösterdiği duyarlılığının tohumları bu dönemde atılır.

Eğitimci ailenin “okul etikettir” diyen asi kızı Tezer, 1963’de lise mezuniyetine ramak kala okulu bırakır ve ablası Sezer’in peşinden Almanya’ya gider. Birlikte Paris’e geçen kızkardeşler, burada tiyatrocu Güner Sümer’le tanışmalarıyla kendilerini dönemin Türk sanatçılarının çevresinde bulacaklardır.

Türkiye’ye döndüklerinde Güner Sümer ile evlenen Tezer Özlü için Ankaralı ve tiyatrolu günler başlar. Yazmaya başladığı öykülerinde yeni tanıştığı bu çevreyi ilham kaynağı olarak kullanacaktır. Bu arada eğitim protestosunu da sonlandırıp liseyi dışarıdan bitirir. Bir yandan Goethe Enstitüsü’nde kitap çevirileri yapar.

İlk andan itibaren hatta öncesinden beri problemler olan evliliği Tezer Özlü’ye yaramamıştır. Eşinin hayat temposu bünyesinde yorgunluklar yaratmaya başlar ve “manik depresif” tanısı bu dönemde konur. Ailesindeki güçlü kadın figürlerinin aksine evliliğini hemen noktalayamaz – üstelik maddi manevi bu evliliğe mecbur olmadığı halde.

Bu zorlu zamanlarda Ferit Edgü’nün dostluğuna tutunur, zihninden geçenleri onunla paylaşır. Ferit Edgü’nün Paris’e taşınmasıyla mektuplarla devam eder dostlukları. Bir diğer tutunduğu dal ise yazmaktır. Kendini yazarak ifade etmeye çalışır. “Uğruna sınırlarını yok ettiği her düşünceyi sorguluyor.”

Tekrar mani atağı geçirdikten sonra boşanıp İstanbul’a gider. Ancak tam anlamıyla yerleşemediği için İstanbul-Ankara arasındaki göçebe hayatını, Ankara’da ablası Sezer ve eşi Orhan Duru ile İstanbul’da Paris’ten dönen Ferit Edgü sevgi ve dostluklarıyla toparlarlar.

Bu dönemde sinema yönetmeni Erden Kıral ile tanışır. Aradığı güven ve şefkati bulduğuna inanır ve evlenirler. Deniz isminde bir kızları olur. Arnavutköy’deki evlerini mutlulukla, kızının büyümesiyle geçirdiği zamanı huzurla hatırlamaktadır. Çocukluktan tanıdığı Leyla Erbil ile bu dönemde biraraya gelip yakın dostluk yaparlar.

Eşinin mesleğinden dolayı ilgi odağını tiyatrodan sinemaya çevirmiştir. Bu arada dergilerde yayınlanan öykülerinin derlemesinden oluşan ilk öykü kitabı Eski Bahçe 1978’de yayınlanır. Bunu, kendi yaşamından izleri otobiyografik olarak anlattığı Çocukluğun Soğuk Geceleri izler.

Evliliğinde huzur ve mutluluğu fazla uzun sürmez maalesef. Detayları biriktirdiği ilişkisinde kocasıyla arasındaki mesafe büyümüştür. 1981’de sanatçı bursuyla Berlin’e gidip Alman radyolarında Türk edebiyatı üzerine programlar yaptıktan sonra hayranı olduğu ve etkilendiği yazarların izini sürdüğü bir yolculuğa çıkar. Prag’da Kafka, Trieste’de Svevo ve Torino’da Pavese’nin hayatlarından ve eserlerinden izleri takip eder.

Bir İntiharın İzinde isimli kitabını bu gezinin birikimleriyle kaleme almıştır. Almanca yazdığı kitap ile 1982’de Marburg Kent Edebiyat Ödülü’nü kazanır, üstelik anadili Almanca olmayan bir yazar olarak. Kitap daha sonra Türkiye’de Yaşamın Ucuna Yolculuk adıyla yayınlanacaktır.

Berlin’de girip çıktığı sanat ortamlarında fotoğrafçı Hans Peter Marti ile tanışır ve aşık olurlar. İstanbul’a döndüğünde eşi Erden Kıral’dan boşanır ve 1984’de Zürih’e taşınıp Hans Peter ile evlenir. Kızının da yanına gelmesiyle artık mutluluğu tamamlanmıştır. Yine de alttan alta birşeyler rahatsız etmeye başlar. Bu huzursuzluğunun sebebinin ne olduğunu anlamaya fırsat bulamadan göğüs kanserine yakalandığını öğrenen Tezer Özlü, hastalığın kısa sürede ilerlemesiyle 1986’da hayata veda eder…

Selda Terek Bilecen, kısacık ömründe verdiği az sayıda eserle Türk edebiyatında iz bırakan ve her yaştan okuyucuyu etkilemeyi sürdüren Tezer Özlü efsanesinin arkasına sızıyor. Çocuk, genç kız, kadın olan Tezer Özlü’ye dokunuyor, hayatından çekip aldığı detaylarla o etkileyici satırları yazan canlı kanlı bir Tezer Özlü portresi sunuyor. Bunu yaparken, Çocukluğun Soğuk Geceleri, Her Şeyin Sonundayım / Tezer Özlü – Ferit Edgü Mektupları ve Tezer Özlü’den Leyla Erbil’e Mektuplar’dan yaptığı çarpıcı alıntılar ile anlatımı zenginleştiriyor.

Yazar, bu biyografik romanı kaleme alırken, Tezer Özlü’nün hayatının yanında bir başka hikaye kurgulamış. İsmi Tezer olan ve yaşamındaki diğer detaylar da ünlü yazarla benzerlik gösteren bir edebiyat fakültesi öğrencisinin yaşadıkları, Tezer Özlü’nün hayatındaki önemli dönüm noktalarına da işaret ediyor. Selda Terek Bilecen iki Tezer’in birbiri içine geçmiş hayat hikayesini ilginç bir örgüyle anlatıyor.

 

“Bir yüksekliğin, bir başıma olduğum bir yüksekliğin en ucundayım. İnemiyorum. Yaşayamıyorum. Ölemiyorum.”

-Tezer Özlü, Yaşamın Ucuna Yolculuk

Selda Terek Bilecen – Lirik Prenses Tezer, Destek Yayınları

 

Sıdıka Ayşe Banaz

 

Yetim Yıldızlar

,

“Yaklaşık seksen yıldır yazıyorum. Önce mektup, sonra şiir ve konuşma, sonra hikâye, makale, kitap, şimdi notlar.” 2017’de kaybettiğimiz John Berger’in son kitabı Hoşbeş üzerine bir değerlendirme.

“Seneler boyu beni yazmaya iten şey, yazılması gereken bir şeyler olduğunu ve ben anlatmaya çalışmazsam hiç anlatılmadan kalacağını hissetmemdi. Kendimi ağırlığı olan, profesyonel bir yazardan ziyade, boşlukları kapayan biri gibi görüyorum.”

 

John Berger’in ölümünden sonra çok şey yazıldı çizildi çok yönlü sanatçılığına dair. Dile kolay; roman, senaryo ve belgesel yazarı, ressam, sanat eleştirmeni. Hakkında hararetle yazılan bu sanatçıyı tanımak için “hayatı ve eserleri”ne bakmak ne kadar yeterli olur? Oğuz Atay’ın Tutunamayanlar’da değindiğinden yola çıkarsak, 90 yıllık dolu dolu bir ömrü, “hayatı ve eserleri”nden öğrenmeye çalışmak beyhude bir çaba olabilir.

Yazarın ölümünden önce yayımlanan son kitabı “Hoşbeş”. Yaklaşık yüz sayfalık bu kitapta, onbir denemeye -kendi deyimiyle notlara yer vermiş. Kimisi birkaç sayfa, kimisi ise yirmi sayfadan fazla olan bu notların herbiri çok katmanlı, içinde sonsuz hikaye olasılığı barındırıyor. Bu kadar yoğun bir içeriği birkaç cümle veya paragrafta sunarak okuyucuya hissi aktabilmek de yazanın becerisinden kaynaklanıyor.

Kitabın orijinal ismi Confabulations. Karşılığının samimi konuşmalar, rahat, sınırlamasız, seremonisiz konuşmalar olduğu söylenebilir. “Hoşbeş” tam da kitabın içeriğiyle uyumlu bir başlık olmuş bu anlamda. Adeta sevdiğiniz bir dostunuzun veya tanıdığınız, saygı duyduğunuz bir büyüğün dost meclisindeymişsiniz gibi, hiç bitmesini istemediğiniz, birbirini izleyen, konu konuyu açan sohbetler. Dolu bir hayatın, damıtılmış, damağınızda hoş, bir parça da buruk kalan tadı…

John Berger’i hiç tanımıyor olsanız veya bütün eserlerini ezbere biliyor da olsanız, Hoşbeş, kendini sıcak ve samimi bir sohbetin içinde bulmak isteyen herkes için ideal bir kitap. Her bir notta insana, zamana, doğaya, farklı ülke ve kültürlere yolculuk vaadi var.

Otoportre

“Yazma faaliyeti benim için hayati bir faaliyet oldu hep; bir şeyleri anlamlandırmamı ve devam etmemi sağlıyor.”

John Berger kendi portresini çizmekten daha çok dille olan ilişkimizi anlatıyor. Edebi çevirilerde özgün metin ile evsahibi metin arasındaki ilişkiyi tanımlarken konuşulan dilin canlı bir yaratık olduğundan, anadil teriminden yola çıkarak dilin yaratıcısının dişi olduğundan bahsediyor ve sözel olmayan dillere de değiniyor –işaret dili, davranış dili gibi.

Rosa’ya Armağan

“Sık sık okuduğum bir sayfadan çıkıp gelirsin -bazen de yazmaya çalıştığım bir sayfadan- ve başını geri atarak gülümsersin.”

Üzeri ötücü kuşların resimleriyle bezeli bir kibrit kutusu koleksiyonuyla zamanda bir yolculuğa çıkıyoruz, Rosa Luxemburg’a ithaf edilmiş bu notta. John Berger “Rosa”ya temsili bir armağan olarak düşündüğü kibrit kutusunun hikayesini anlatırken, sık sık Rosa Luxemburg’un mektuplarından, eserlerinden alıntılara da yer veriyor.

Münasebetsizlik

“Evrendeki yıldızların yarısından fazlası hiçbir takımyıldıza ait olmayan yetim yıldızlardır. Takımyıldızların hepsinden daha fazla ışık verirler.”

John Berger, kendisini böyle bir hikayeci yapanın ne olduğuna dair yaptığı sorgulamada bir ipucu yakalıyor ve sade ve derin bir içgörüyü paylaşıyor; varolan ebeveynin yokluğunda gelişen yetimlik hissini… “Kendimi bildim bileli, bir tür yetim olduğumu hissetmişimdir. Beni çok seven bir ana babaya sahip olduğum için, tuhaf bir yetimlik.”

Düşme Sanatına Dair Bazı Notlar

“Ancak beş paralık bir komedyenim, tek istediğim insanları güldürmek.” diyen komedi dehası Charlie Chaplin’e ithafen yazılmış bu nottta, sanatçının küçük yaştan itibaren edindiği öngörülerden yola çıkarak katman katman bir dünya açıyor önümüze John Berger. Ona göre Charlie Chaplin’in ayakta kalabilmesinin sırrı çok katmanlı olması. “Bir yandan aynı, diğer yandan farklı olan yeni bir adam. Chaplin’in dünyasında Gülme ölümsüzlüğün takma adıydı.”

Ben de Arkadya’dayım

“Her kültür kendi Arkadya’sını yaratır.”

Elli yıllık dostu olan ressam arkadaşı Sven’in dolu dolu hayatından kesitler ve birlikte anılarına yer verirken, cenaze törenine katıldıktan sonra yaşananları anekdotlar halinde aktarıyor. “Sven’in konularını seçmediğini, onların emrinde olduğunu düşünmüşümdür hep.”

“Hikayelerimizin bizi ele geçirme tehlikesi olduğunu bilsek, başka türlü yazar mıydık acaba?”

Dikkate Dair

“Yüzücüler olarak bir tür eşitlikçi isimsizliği paylaşırız.” diyerek belediye yüzme havuzlarındaki gözlemlerinden yola çıkıyor John Berger. Havuzun cam duvarlarından gözüken bir akağacı resmederken, bir metni olmasını hedefliyor, “sözsüz bir dilde”. Cam çatıdan gördüğü beyaz bulutların hareketinden ise “sözsüz hikayeler” geliyor aklına. “Artık ben onları seyretmiyorum; onlar beni seyrediyor.”

La Lalala Lalala La

İtalya’da Comacchio kasabasında, Yılanbalığı Festivali’ndeyiz. “XX Settembre Meydanı’nda çalınan ve doğaçlanan müzik, birbirinden farklı ve eşsiz yüz küsur kalbe nasıl aynı güçle nüfuz ediyor? Kendisinin gerisinde kulak kabarttığı ne?” Yazar, okuyucuyu da yanına katarak doğanın, müziğin, mekanların yaptığı zaman içindeki aktarımların peşinde düşüyor. “Burada mesafe, ayırmak yerine birleştiriyor.”

Şarkıya Dair Notlar

“Şarkı geçmiş tecrübeleri anlatır. Söylendiğinde şimdiyi doldurur. Hikayeler de aynı şeyi yapar.”

John Berger, merkezine “şarkı”yı koyduğu bu notunda ayrı ayrı gibi gözüken konular açıyor önümüzde. Garcia Lorca’dan, kendi yaptığı bir çiçek resmiyle ortaklıklar içeren bir dasçı fotoğrafına, Paris metrosunda kendi aralarında işaret diliyle konuşan sağır bir grup gençten, bir köşebaşındaki cambaz ailesine kadar ve daha birçok konuya göz atıp çıkıyoruz yazarla birlikte ve yine son olarak şarkılarda duruyoruz. “Bütün şarkılarda mesafe vardır. Şarkılar bir yokluğa söylenir. Şarkılar bağ kurar, toparlar ve bir araya getirir.”

Bir Ses

“Belki de ilk insani beceri, yönetme becerisi. İnsanı homo sapiens yapan bu.”

Yazar izlediği bir film üzerine -şimdiye kadar gördüğü filmlere hiç benzemeyen- içinde yaşadığımız dünyada topluluklara ve yönetme becerisine dair görüşlerini paylaşıyor.

Buluşma Yeri

John Berger okumaya başladığı bir şairin şiirlerinden yola çıkarak çölde olma deneyimini düşünüyor ve ortada kalıvermişlik hissinden bahsediyor. Ve buradan hareketle günümüzdeki olaylara yaklaşım içinde tarihin rolünü irdeliyor. “Tarihin, geçmişle geleceği birbirine bağladığı hissi tamamen ortadan kalkmasa da marjinalleşiyor. Bu yüzden de insanlar Tarihsel bir yalnızlık hissinden mustarip.”

Kayıtsızlığa Karşı Nasıl Direnmeli?

Yazar, kitabındaki son notunda, herşeyi sayılara döken istatistiklere, siyasete, haber ve bilgi bombardımanına, yaşanan bir tür kişisel ve tarihsel hafıza kaybına, Einstein’e uzanan geniş bir yelpazeye değiniyor. Ve notlarına kendisinin yakın zamanda yaptığı çiçek resimleri eşlik ediyor. “Doğal görünümleri bir metin gibi “okumak” mümkün müdür acaba?”

John Berger
Hoşbeş (Confabulations)
Metis Yayınları

Sıdıka Ayşe Banaz

Son Nokta

,

“Niçin ruhumuzun asla ısınamadığı kalıplarda kalmaya mecburuz? Bir insana bundan daha büyük bir işkence olur mu?” Bir mektubunda böyle soruyordu Sabahattin Ali.

Osman Balcıgil’in “Sabahattin Ali” hakkındaki romanı Yeşil Mürekkep üzerine bir değerlendirme.

“Başın öne eğilmesin

Aldırma gönül aldırma…

Ağladığın duyulmasın

Aldırma gönül aldırma…”

Bu dizelerin ait olduğu “Hapishane Şarkıları”nın beşincisini Sinop Hapishanesi’nde yatarken kaleme almıştı Sabahattin Ali. Kısacık ömrü boyunca defalarca hapis cezası alacak, en son Sultanahmet Hapishanesi’nde yatarken henüz kırk yaşında olmasına rağmen saçları üzüntüden bembeyaz olacaktı.

Osman Balcıgil romanının omurgasına Sabahattin Ali’nin hayatını yerleştirmiş. Yazarın biyografisine sadık kalarak, gerek kişisel anılarla gerek mektuplardan dökülen satırlarla hayat hikayesini zenginleştirmiş, derinleştirmiş. Romanda konusu geçen isimlere ve olaylara dair detaylı dipnotlarla yaşanan dönemi adeta bir tablo gibi okuyucunun önüne sermiş.

Sabahattin Ali’nin hayatında belirleyici rolü olan iki önemli yolculuk var. İlki yazar Sabahattin Ali’nin doğumuna zemin hazırlayacak, ikincisi ise insan Sabahattin Ali’nin ölümüne sebep olacaktı. Yirmi yıl farkla çıkılan bu yolculuklar arasında doludizgin yaşanmış kısacık bir ömür sürecekti ünlü yazar.

Yıl 1928. Öğretmen Okulu mezunu heyecanlı, atak genç bir adam. Her zaman temiz, şık, bakımlı. Saçı, gözlükleri, kıyafeti hep düzgün… Almanya’ya dil öğrenmek üzere gönderiliyor. Almanya’da geçirdiği 1,5 yıl boyunca edindiği tecrübe ve izlenimler tüm hayatına etki edecekti Sabahattin Ali’nin.

Yazmak istiyor. Bu nedenle sürekli not tutuyor, kendi deyimiyle biriktiriyor. Ta ki kendini bir şair, hikayeci, yazar olarak görmeye hazır olana dek. Çocukluğundan itibaren hayatının her döneminde çok okuyor. Yerli ve yabancı yazarları, her ülkenin edebiyatından örnekleri takip ediyor.

Resimli Ay dergisi Sabahattin Ali’nin hayatında bir dönüm noktası, hem yazarlığına hem de hayat görüşüne katkıları açısından. Burada ünü Türkiye’yi çoktan sarmış olan Nazım Hikmet ile tanışacaktı. Almanya dönüşü sıkça bulunduğu Resimli Ay ortamında sanat ve edebiyat bilgisine siyaseti de eklemeye başlayacaktı.

Sabahattin Ali Türkiye’ye döndükten sonra öğretmenlik mesleğine başlar. Aydın’da öğretmenlik yaptığı dönemde henüz 24 yaşındayken ilk defa tutuklanır ve Aydın hapishanesinde üç ay yatar. “Kuyucaklı Yusuf”un temeli burada atılacak, karakteri hapishanede tanıdığı bir mahkum üzerine yaratacaktı.

Daha sonraları Kuyucaklı Yusuf romanı mahkeme kararıyla toplatıldığında, Reşat Nuri Güntekin davada bilirkişilik yapmış ve raporunda yazarı ve eserini şöyle tarif etmişti: “Sabahattin Ali kanaatimce son neslin hikayecilerinin en kuvvetlisidir. Ve Kuyucaklı Yusuf romanı memleketimiz ve edebiyatımızın yüzünü ağartacak kıymetli bir sanat eseridir.”

Nazım Hikmet de roman yazmaya yönelmesini çeşitli vesilelerle teşvik etmişti: “Romanını nasıl sabırsızlıkla ve ne büyük güvençle beklediğimi tasavvur edemezsin. Bak konkre (net) konuşuyorum: Hikaye ve romanda bugün sen varsın, senden sonra Kemal Tahir var, sonra Orhan Kemal var, Suat Derviş var…”

Konya’da öğretmenlik yaparken tutuklandığında ise Konya ve Sinop hapishanelerinde yatarken biriktirdiği yaşanmışlıklar üzerine Candarma Bekir, Duvar, Çaydanlık, Katil Osman, ve Kazlar hikayeleri ile Hapishane Şarkıları’nı yazar.

Özel hayatındaki dönüm noktası ise sevgili eşi Aliye ile evlenmesi ve biricik kızı Filiz’in doğumu olacaktı. O zamana kadar çok çabuk aşık olması, kendini hemen kaptırması ile biliniyordu. Yakın dostu Pertev Naili Boratav’ın tabiriyle aşık olmayı seviyordu. İlginç tesadüf, Orhan Veli’nin de aşık olduğu Nahit Hanım’a (Nahit Hanım’a Mektuplar) uzun süre karşılıksız bir aşk beslemiş Sabahattin Ali. Öyle ki Almanya’dan şiirlerini Nahit Hanım’a hediye olarak göndermiş. Konya’da öğretmenlik yaptığı dönemde de Eskisi Gibi (Ben Sana Vurgunum) şiirini yine Nahit Hanım için yazmış.

Sabahattin Ali ailesi ile birlikte Ankara’da bir düzen kurar ve Devlet Konservatuarı’nda Carl Ebert ile dramaturg olarak çalışmaya başlar. Bu dönemde Sofokles’in Antigone çevirisini yapacak ve tiyatro oyunu sahneye konulurken dramaturji açısından da büyük başarı kazanacaktır.

Bir taraftan kendi yazı çalışmalarına da aralıksız devam ederken Ali “İçimizdeki Şeytan”ı kaleme alır. Bu kez konusu kendi deyimiyle “yarım aydınlar”dır.

II. Dünya Savaşı’nın başlamasıyla yeniden askere alındığı dönemde “Kürk Mantolu Madonna”yı yazmaya başlar. Bu ünlü romanını kendisi şöyle tarif eder: “Dünyanın en basit, en zavallı, hatta en ahmak adamı bile, insanı hayretten hayrete düşürecek ne müthiş ve karışık bir ruha maliktir. Niçin bunu anlamaktan bu kadar kaçıyor ve insan dedikleri mahluku anlaşılması ve hakkında hüküm verilmesi en kolay şeylerden biri zannediyoruz?”

Nazım Hikmet ise bu süreçler boyunca yazarı etkilemeye devam ediyordu. O sıralar 28 yıl hapse mahkum olmuş olan Nazım Hikmet “Memleketimden İnsan Manzaraları”nı yazıyor, yazdıkça da dostlarıyla paylaşıyordu, bunlardan biri de Sabahattin Ali’ydi. Ünlü şairle olan mektuplaşmaları Sabahattin Ali için çok kıymetliydi. Nazım Hikmet’e cevaben yazdığı mektubunda “Şu an inan ki, senin dostun olmakla değil, sadece seninle aynı devirde yaşamış olmakla övünüyorum.” demişti.

Artık tanınan bir yazar olan Sabahattin Ali fikirlerini daha geniş kitleler ile paylaşmak üzere kendisine yakın görüşlü yazarlar ile bir araya gelip Yeni Dünya Gazetesi’ni çıkarmaya başlar. Ancak, logo tasarımında yaşanan bir grafik hatası üzerine gazetenin yayın hayatı dört sayıda biterken, Sabahattin Ali de devlet memurluğundan atılır. Bu da hayatındaki bir diğer dönüm noktasıdır.

Sevdiği öğretmenlik mesleğine veda etmek zorunda kalan yazar, Aziz Nesin’le birlikte Markopaşa isimli muhalif bir dergi yayınlamaya başlar. Markopaşa için yazdığı yazılardan ötürü ilk andan itibaren hakkında çeşitli defalar dava açılır ve hapis cezaları alır. Tirajı giderek artan dergi birçok kez kapatılacak, farklı isimlerle yayınlanmaya devam edecek ve en sonunda da birçok engelden dolayı yayınlanamaz hale gelecektir.

Osman Balcıgil ön planda Sabahattin Ali’nin hayatını ilmek ilmek örerken, arka planda da Türkiye’de ve dünyada olan biteni anlatıyor. Öyle ki hem ünlü yazarın hayatını hem de Türkiye’yi ve dünyayı etkileyen tarihi olaylara tanıklık ediyoruz bir taraftan. Örneğin Harf Devrimi’nden sonra Latin alfabesiyle basılan gazeteler, Almanya-İtalya-SSCB ekseninde yaşanan ve dünyayı II. Dünya Savaşı’na doğru hızla sürükleyen gelişmeler, Türk edebiyat ve sanat dünyasından verilen kesitler; dergiler, tiyatro oyunları, moda ve cemiyet hayatı, Soyadı Kanunu, ABD ile SSCB arasındaki soğuk savaş yılları, Türkiye’de çok partili sisteme geçiş dönemi gibi.

Yıl 1948. Maddi sorunlar içinde iyice bunalan Sabahattin Ali ailesini de düşünerek yurtdışına gitmeyi ilk defa ciddi olarak değerlendirmeye başlar ancak pasaport başvurusu reddedilir. Üst üste gelen davalar, maddi zorluklar ve yazı yazmasına artık hiçbir zemin kalmayışı ünlü yazarı çaresizliğe sürükler, çıkacağı ikinci ve son yolculuğuna hazırlar.

Sabahattin Ali yazılarını yeşil mürekkepli dolmakalemi ile yazıyordu. Yeşil mürekkep alametifarikasıydı adeta. Arkadaşı Rasih Nuri İleri’ye iyi olduğunu bildirmek üzere yazdığı notta imzasına bilerek nokta koymadı, bu arkadaşı ile arasında özel bir işaret idi. Ne yazık ki bu hareketiyle hayatına son noktayı koymuş oldu.

Osman Balcıgil, okuyucuyu Sabahattin Ali’nin yanına katıp, onun rüzgarında sürüklerken derin duygular yaratıyor. O şiirlerin, hikayelerin nerelerden ilham alındığını, hangi koşullarda olgunlaştığını birebir yaşatıyor okuyucuya. Sabahattin Ali’nin eserlerini okumuş olsanız da veya henüz hiç okumadıklarınız varsa, Osman Balcıgil’in bu romanından sonra hepsine farklı bir gözle bakacak, okuduklarınızı bile tekrar okumak isteyeceksiniz.

“Başım dağ saçlarım kardır

Deli rüzgarlarım vardır

Ovalar bana çok dardır

Benim meskenim dağlardır…”

 

Osman Balcıgil, Yeşil Mürekkep – Bir “Sabahattin Ali” Romanı, Destek Yayınları

Sıdıka Ayşe Banaz

Beyaz Körlük

,

“…. aslında körlük, umudun tükendiği bir dünyada yaşamaktı.”

José Saramago’nun Körlük romanı üzerine bir değerlendirme.

Şu anda her ne yapıyorsanız, bir anlığına durun. Elinizdeki işi bırakın. Dosya büyüklüğünde beyaz bir kağıt bulun. Süt beyazı bir kağıt. Şimdi etrafınıza birkaç dakikalığına göz gezdirin, ister evde veya işte olun, ister dışarıda, farketmez. Detaylara dikkat etmeye çalışın, renklere, şekillere… Belleğinize kaydedebildiğiniz kadar görsel bilgi kaydedin. Bundan sonraki adımlar çok basit. Beyaz veya açık renkli bir duvarın önüne geçin. Yaklaşın. Beyaz kağıdı yüzünüzün önünde göz hizasında olabildiğince yakın tutun. Gözlerinizi sıkı sıkı kapatın. Kağıdı daha da yaklaştırın, yan görüş alanınızı da engelleyecek kadar yakın tutun. Gözlerinizi açın. Tek görebildiğiniz kağıdın süt beyazı rengi olsun. Az önce çevrenizde gözlemlediklerinizi aklınızdan geçirin. Bundan sonra ise tüm dünyanızın sadece bu beyaz renkten ibaret olduğunu düşünün, adeta bir süt deniziyle çevrili olduğunuzu zihninizde canlandırın, yaşayın. Tebrikler, José Saramago’nun körler dünyasına hoşgeldiniz.

Aniden baş gösteren bir körlük salgını. Trafik ışıklarının yeşile dönmesini bekleyen adam, direksiyonun başında birdenbire kör olur. Ancak her şeyi kapkara görmesi gerekirken bembeyaz görüyordur, “tıpkı açık gözlerle bir süt denizinin içine dalmış gibi”. Oysa ki bu beyaz körlüğe yol açacak hiçbir klinik bulgu yoktur. İlk körü, göz doktoru izler, muayenehanedeki diğer hastalar derken zincir uzayıp gider.

Romanda karakterlerin isimleri yok. Biz onları yazarın belirlediği özellikleriyle tanıyoruz. Doktor, ilk kör ve karısı, koyu renk gözlüklü genç kız, şaşı çocuk ve gözü siyah bantlı yaşlı adamdan oluşan bu küçük gruba doktorun sağduyulu ve zeki karısı rehberlik ediyor.

Her ne kadar modern zamanlarda yaşıyor olsak da, çözüm kolera, sarıhumma salgınlarının görüldüğü eski çağlardan bulunur. Yönetim kararıyla, körler ve körlerle temas edip salgından etkilenme ihtimali olan herkes izole edilmiş bir binaya toplanarak toplumdan tecrit edilir. Gıda, sağlık ve temizlik malzemesi ihtiyaçları yönetim tarafından sağlanacak, körler bu yardımlar ile yaşamlarını idame ettireceklerdir. Böylece salgının yayılmasının engellenebileceği düşünülür. Ancak salgın birbiriyle ilişkili olan bu küçük grupla sınırlı kalmaz, yayılır.

Karantina altına alınan körler yeni hayatlarına Maslow’un İhtiyaçlar Hiyerarşisi’nin en alt basamağından başlarlar; yemek, barınma gibi fizyolojik ihtiyaçlar. Yönetim tarafından gönderilen az miktarda gıdayı herkese yetirmeye çalışırken, kişisel ve yaşam alanı temizliklerini de şartlar elverdiğince yapmaya çalışırlar. Ancak su akmayan duş ve tuvaletler ile bunu yapmak pek mümkün olmaz. Gün geçtikçe kendi pisliklerine batarlar. Hayata tutunmaya çalışırken kendi içlerinde ölümlere de tanık olacak, ölülerini gömüp, insanca yaşamaktan ellerinde geriye kalan kırıntılarla devam edeceklerdir.

Karantinadaki körlerin sayısı arttıkça, farklı problemler çıkar. Herkesin körlükle insanca yaşam mücadelesi verdiği bu zorlu ortamda, “ahlaksız körler” hepsinin başına bela olur. Bu ahlaksız körlerin insan ırkının en aşağılık seviyesi olduğunu söyleyebiliriz. Kendileri de kör olmasına rağmen, silah ve kaba kuvvet avantajını kullanarak diğerleri üzerinde üstünlük kurmaya çalışacaklardır. “Körler hep savaş halindedir, her zaman da öyle olmuşlardır”. Ahlaksız körler, iğrenç sistemlerini en temel ihtiyaç olan yiyecekler üzerine kurgularlar. Yiyeceklere karşılık olarak önce herkesin değerli eşyalarını gaspederler. Daha sonraki talepleri ise kadınların bedenleri olur. Ancak hesaba katmadıkları bir şey vardır. Kadınlar kendilerine yapılanı unutmaz.

Bundan sonra ahlaksız körler ile diğer körler arasında ezeli ve ebedi bir mücadele yaşanır, özgürlük mücadelesi, iyi ile kötünün savaşı. “…. bütün hikayeler evrenin yaratılış hikayesine benzer, o anda orada kimse yoktur, kimse tanık olmamıştır ama yine de olanları herkes bilir.”

Artık herkes kör. Bütün ülke. “Sonsuz bir gündüzü yaşayan körler” ülkesi. Karantina altındakileri kontrol altında tutabilecek bir yönetim otoritesi yok. “Bazı körlerin sadece gözleri kör değildi, zihinleri de kördü”. Ortada tecrit filan kalmaz, serbestlerdir. Gel gör ki, içerisi ayrı bir cehennemdir, dışarısı ise apayrı. Mağazalar, dükkanlar yağmalanmış. Evler işgal edilmiş. Yiyecek yok. Su yok. Elektrik yok. Kanalizasyon ve altyapı sistemleri çökmüş. Sokaklar çöp, insan pisliği ve cesetlerle dolu.

Küçük grubumuz doktorun karısının liderliğinde organize olur, birbirlerine sahip çıkarak, destek olarak, ellerinde olanı paylaşarak hayatta kalmaya çalışır. Şartlar elverdiğince insanlıklarını koruyup barınma, beslenme, temizlik ihtiyaçlarını karşılarlar. Salgından önceki hayatlarına dair izler arayıp, ailelerine, evlerine ulaşmaya çabalarlar. Ancak, öyle bir an gelir ki, bir daha eski hayatlarına dönemeyeceklerini anlarlar.

Işık Ergüden’in çevirisiyle yayınlanan Körlük romanında yazarın kendine özgü yazım şekline sadık kalınmış. José Saramago, nokta ve virgülden başka noktalama işareti kullanmıyor.

Saramago, okuyucuyu korkunç bir kaosun, beyaz bir kabusun tam ortasına yerleştiriyor. İnsan ırkının ne kadar alçalabileceğini, bir insanın hayatta kalabilmek için onurundan, insanlığından ne kadar ödün verebileceğini sorgulatıyor. Körlük sert bir eser. Okuduğunuzda derinden sarsılmaya ve düşünmeye hazırlıklı olun.

“Bence biz kör olmadık, biz zaten kördük, Gören körler mi, Gördüğü halde görmeyen körler.”

José Saramago, Körlük – Kırmızı Kedi Yayınevi

 

Sıdıka Ayşe Banaz

Markanızın Yol Haritası – Marka İkonları

,

İkon (Fr. İcône)

Bir kişi, düşünce, akım veya herhangi bir şeyi tek başına simgeleyen ve anlatan şekil veya resim.

– Büyük Türkçe Sözlük, TDK

 

 

 

 

Öz marka değerlerinizi belirledik, öz marka mesajınızı yarattık, bunları aktaracağımız marka kişiliğini belirledik.

Artık marka yol haritası hazırlamanın son adımındayız: Marka ikonlarınızın belirlenmesi.

İkon kelimesinin sözlük anlamına baktığımızda görsel kavram çağrışımı yapıyor. Marka açısından ele aldığımızda ise daha geniş kapsamda düşünmek doğrudur. Bir marka ikonu, markanızı müşterinin zihninde canlandırmaya yarayan herhangi bir “şey” olabilir. Marka ikonu beş duyudan birini tetikleyebilir; görme – Nike amblemi, işitme – Coca Cola açma sesi, dokunma – iPhone tasarımı, koku – Starbucks kahve, tat – Mc Donald’s patates kızartması gibi.

Marka ismi

Marka ismi sadece bir kelime olmanın çok ötesindedir, sizinle ilintili kavramlar (konsept) dahilinde düşünülmeli ve arkasında mutlaka müşteri ile bağ kurmayı hedefleyen bir rasyonel olmalıdır.

Bir toplulukta kendinizi tanıtmak için isminizi söylersiniz. Aynı durum markalar için de geçerlidir. İnsanlar sizden bahsederken markanızın ismini kullanırlar, bu nedenle marka ismi önemli marka ikonlarından biridir. Marka isminizin ayırt edilebilmesi ve kolay hatırlanabilmesi büyük avantajdır.

Marka isminiz, samimi, soğukkanlı veya yaratıcı olduğunuza dair bir fikir verebilir. Bu nedenle marka kişiliğinizle uyumlu olmalıdır. Marka isminizin ne şekilde algılandığını kavrarsanız, pazarlama stratejinize göre bu algıları kuvvetlendirecek veya etkisizleştirecek yönde iletişim kurgulayabilirsiniz.

Bu çerçevede değerlendirdiğinizde, marka isminiz ne kadar özgün ve akılda kalıcı? Marka isminiz söylendiğinde karşı tarafta ne gibi imgeler çağrıştırıyor? Nasıl duygusal tepkiler uyandırıyor? Al Ries ve Jack Trout’un Positioning: A Battle For Your Mind eserinde, “Bu konumlanma çağında, vereceğiniz en önemli karar ürünün adının ne olacağıdır.” Bu tanımlamayı ürün yerine marka ifadesiyle okuduğumuzda, ismin marka için önemini daha iyi anlayabiliriz.

5 duyumuzun marka dünyasındaki yeri

Marka ismiyle bilinirlik yarattıktan sonra markalaşma sürecine 5 duyumuzla ilgili olabildiğince marka deneyimi eklemek avantaj sağlayacaktır. Duyuların kullanımı, müşterilerin başka markalara geçişini de zorlaştırır.

Marka ikonlarını beş temel duyuya göre sınıflandırabiliriz:

  1. Görsel (görme): Logo, ayırt edilir ürün veya ambalaj, kurum veya ürün renkleri, yazı karakteri, tasarım, görsel teknik, mimari, giyim vb gibi.
  2. Ses (işitme): Müzik, seslendirme.
  3. Dokunma: Genel tasarım ve şekil, doku, ısı, el işi, makine üretimi vb gibi.
  4. Koku
  5. Tat

Görsel ikonlar

Logo: Görsel bir semboldür. Ürün, hizmet veya kurumu temsil eder. Sadece isimden, sadece amblemden veya isim ve amblem birleşimden oluşabilir.

Ürün, hizmet veya kurum karşıdaki kişiye bir anlam ifade ediyorsa logo zihinlerde somutluk kazanır. Bu da markalaşma sürecinin bir sonucudur. Logonuzun iyi veya kötü olması değil, sizi marka hedeflerinize ulaştırmada faydalı olup olmadığı önemlidir.

Logonuzla ilgili şu soruları kendinize sorabilirsiniz:

  • Yeni müşteriler için soyut bir sembol olarak,
  • Mevcut müşteriler için markanızın tutarlı bir sembolü olarak logonuz neyi ifade ediyor?
  • Logonuz vermek istediğiniz mesajı karşı tarafa aktarabiliyor mu?

Son maddeyi biraz açacak olursak; örneğin yenilikçilik öz mesajlarınızdan birisi iken logonuz demode ve hantal bir izlenim veriyorsa, burada yapabileceğiniz bazı aksiyonlardan biri logonuzu güncellemek veya yeniden tasarlamak olabilir. Veya logonuzu yenilikçiliği vurgulayan bir slogan ile birlikte kullanabilirsiniz.

Renkler: Renkler, marka mesajınızı hemen iletme gücüne sahiptir. Kurum veya ürün renklerinizi mesajınızla uyumu çerçevesinde değerlendirip, gerekirse bu konunun uzmanlarından destek almanız iyi olacaktır.

İçinde bulunduğunuz rekabetin kendine has kategori renkleri vardır. Strateji olarak siz de kategori renklerini kullanmayı tercih edebilir veya farklı renkler seçerek ayrışmayı tercih edebilirsiniz.

Yazı karakteri (tipografi): Yazı karakteri markalaşmanın önemli unsurlarından biridir. Nasıl bir izlenim yarattığına ve marka kişiliğini pekiştimesine dikkat edilmelidir.

Yazı karakterleri iki temel gruba ayrılır:

  • Tırnaklı karakter: Daha kıvrımlıdır. Gözün bir harften diğerine geçişini kolaylaştıran küçük çizgileri (tırnakları) vardır.
  • Tırnaksız karakter: Süslemelerden arındırılmış, harfin özü ortaya çıkarılmıştır. Her harf tek başına bir bütündür ve sadedir.

Yazı karakteri seçiminde, kullanacağınız farklı platformları göz önünde bulundurun; broşür, yıllık raporlar vb gibi geleneksel pazarlama materyalleri ile web, sosyal medya gibi dijital pazarlama alanlarında nasıl duracağını değerlendirin. Tercih ettiğiniz yazı karakterinin kalın, italik gibi tüm stillerini araştırın. Tamamen özgün bir yazı karakterine sahip olmak isterseniz, konusunda uzman bir tasarımcıyla çalışmanız gerekecektir.

Tasarım: Katalog, rapor, broşür gibi tüm pazarlama materyallerinizi bir masanın üzerine yerleştirin ve şu kriterlere göre değerlendirme yapın:

  • Farklı materyaller arasında bir bağ var mı?
  • Ön plana çıkan renkler var mı?
  • Tasarım öğeleri arasında tekrarlayan var mı?
  • Genel olarak tasarımlar katı ve düzenli mi? Esnek ve akışkan mı?
  • Görsel ağırlıklı mı? Tipografiye mi yönelik?
  • Ürün/hizmet mi ön planda, insanlar mı?

Örneğin, şirketiniz kişi odaklı ise tasarımlarınızın biraz esnek olması beklenir. Sadece ürünleri ön plana çıkarıyorsanız, biraz insan faktörü eklemeniz iyi olacaktır. Tasarımlar için yaptığınız değerlendirme bu örnekteki gibi marka hedefinizle uyum olup olmadığını net görmenizi sağlar. Aynı alıştırmayı rakiplerin pazarlama materyalleri için de yapabilirsiniz.

Ses ikonları

Seslendirme (dış ses): Markanızın sesi marka kişiliğinizi doğrudan aktarır. İnsanlar marka sesinizi duyduğunda, markanız hakkında bir fikir edinirler ve dinlemek isteyip istemediklerine karar verirler.

Markanızın sesini belirlerken, marka kişiliğiniz için yanıtladığınız soruları yanıtlamanız gerekir. Markanızın sesi kadın mı, erkek mi? Genç mi, yaşlı mı? Yerel mi, uluslararası mı? Gibi. Ses seçimini yaptığınızda, onu mümkün olan her platformda kullanın, tv reklamları, kurumsal tanıtım filmi, radyo, telefon karşılama mesajı gibi.

Müzik: Müzik, insanların hissetmesini istediğiniz duyguları aktarmanın en hızlı yollarından birisidir. Duygusal bağ yaratmak için önemli bir pazarlama aracıdır. Ürün/hizmet veya kurumsal markalaşma sürecinde müzik kullanmak öenmli bir avantajdır.

Koku ikonları

Koku, markanızı tanımlayabilir. Örneğin dünyanın neresinde olursanız olun bir Starbucks’a girdiğinizde aynı kahve kokusunu alırsınız. Veya bir Mc Donald’s restoranının yakınundan geçerken duyulan patates kızartması kokusu. Bu tanıdıklık hissi, size ürünlerin kalitesi hakkında herhangi bir pazarlama materyalinden çok daha fazlasını söyler.

Marka yol haritasının son adımı mevcut marka ikonlarınızın neler olduğunu belirlemek, bunların açıklanması ve olası yeni ikonların geliştirilmesi idi. Bu bölümde yaptığınız alıştırmalar ile markanız için neyin işe yarayıp yaramayacağı konusunda sağlam fikir edindiniz. Böylelikle geleneksel ve dijital pazarlama materyalleri konusunda kreatif ekiplerle çalışırken istek ve beklentilerinizi doğru aktarabilecek ortak bir dile sahip oldunuz.

Markanızın Yol Haritası yazı serisini buraya kadar izlediyseniz, kendi markanız için yol haritası çizecek tüm çalışmayı yapmaya hazırsınız demektir. Amacınız, uygulama hedefli, markanızın daimi rehberi olacak bir yol haritası oluşturmak. Şirketinizin tüm bölümlerinde kullanabilecek, canlı ve güncel bir markalaşma dokümanına sahip olacaksınız. Marka yol haritası çalışması ile markanızı sağlam bir temele oturtmuş oluyorsunuz. Yol haritanızın bir kişiyi değil tüm şirketi temsil ettiği inandırıcı olursa, çalışanların burada yer alan fikirlere sahip çıkma olasılığı artacaktır.

 

Kaynak: Mike Moser – Marka Yaratmanın Beş Adımı (United We Brand)

Sıdıka Ayşe Banaz
Pazarlama İletişimi Danışmanı

 

 

Markanızın Yol Haritası – Marka Kişiliği

,

Bu sayımızda, marka yol haritası adımlarını izlemeye devam ediyoruz. Şimdiye kadar öz marka değerlerinizi belirledik ve bu değerlerden öz marka mesajınızı yarattık. Sıra bu değerleri ve mesajı aktarmak için kullanacağımız marka kişiliğini belirlemeye geldi.

Nasıl her insanın kendine özgü bir kişiliği var, aynı şekilde markaların da kişiliği vardır çünkü markalar canlıdır. Markalar yaşar.

Bazen istemeden de olsa “kişiliksiz” olma tuzağına düşülür. Bu iki türlü olur:

  1. Şirkette marka kişiliğini belirleyen çok kişi varsa

Şirketin belirlediği bir marka kişiliği yoksa marka, iletişim fonksiyonlarını üstlenen bireylerin ayrı ayrı kişiliğini yansıtır. Sonuç olarak, çeşitli kişilik özelliklerinin düzensiz bir karışımı meydana gelir ve net tanımlanabilen bir marka kişiliği oluşmaz. Marka yol haritası burada devreye giriyor. Bu yol haritasını sağlam oluşturduğunuzda, kişilerin şahsi heveslerine, görüşlerine bağlı kalmak yerine, temelini şirketin özünden alan tutarlı bir kişilik belirlemek mümkün olur.

  1. Şirkette marka kişiliğini belirleyen hiç kimse yoksa

Şirketler tarafsız görünmek adına marka kişiliğini belirlemekten kaçınabilirler. Tüm somut bilgileri pazarlama materyallerinde, iletişim platformlarında arka arkaya sıralayıp bırakırlar. Müşteri ile etkileşime girmekten kaçınıp, duygusal bağ kurmazlar. Olay mekanikleşir. Bu durumda müşteri, aynı ürünü, hizmeti sunan, bunu yaparken de marka kişiliğini işin içine katan başka bir alternatif ile karşılaştığında onu tercih eder.

Ünlü reklamcı David Ogilvy, Bir Reklamcının İtirafları kitabında marka kişiliğinin önemine şöyle değinmiş: “Reklamlarını, markası için en belirgin biçimde tanımlanmış kişiliği oluşturmaya adayan üretici, pazardaki en büyük paya ve en yüksek kara sahip olur.” Burada önemli olan markanız için tutarlı ve uygun kişiliği belirlemektir, öyle ki bu marka kişilik özellikleri üst yönetimden tüm ekiplere, en küçük pazarlama materyalinden en büyük iletişim platformuna kadar her yerde yansımasını bulmalı ve istikrarlı olmalıdır.

Öz marka değerlerinizi belirleme ve öz marka mesajınızı yaratma alıştırmalarını kolaylıkla yapmış olabilirsiniz, yine de sıra marka kişiliğini yazıya dökmeye geldiğinde biraz zorlanmanız normaldir. Peki marka kişiliğini yaratırken karşılaşabileceğimiz güçlükler nelerdir? Bunları bilirsek, aşmamız da kolay olur.

  • Marka kişiliğini belirleme sorumluluğunu şirket dışında birisine devretmeyi isteyebilirsiniz örneğin reklam ajansı, metin yazarı, halkla ilişkiler ajansı gibi. Ajansların bu işteki rolünün dikkatli tanımlanması gerekir. Marka kişiliğini yaratmak için uzmanlıklarını tarafsız bir şekilde kullanırken, başlangıçta sizden bu iş için iyi bir bilgilendirme (brief) almaları ve buna sadık kalmaları gerekir. Yaratılan marka kişiliği size ait olmalı, sizi temsil etmelidir, ajansı değil.
  • Hedef kitle değiştikçe marka kişiliği değişmez. Öğrencilere hitap ederken başka, çalışan kesime hitap ederken başka kimliğe bürünemezsiniz. Marka kişiliğiniz her durumda sizi temsil edebilmelidir. Kim olduğunuza dair sağlam fikir sahibi olmalı ve bunu çeşitli platformlarda ifade ederken her koşulda tutarlı olmalısınız. Markalar bu güvenin üzerine inşa edilir.
  • Her gün hepimiz bir çok mesaja maruz kalıyoruz. Bunların arasından sıyrılabilmek markamız için önemli, nasıl sıyrılabildiğimiz ise işin kritik yönü. Ürün veya hizmetiniz için sunabileceğiniz rasyonel faydaları bir kenara ayırdığınızda duygusal faydalar açığa çıkmaya başlar. Marka kişiliğiniz tam da bu anda canlanmaya başlar, duygusal bağ kurulduğunda. Sunduğunuz ürün veya hizmetin satın alınabilmesi için duygusal nedenleri bir kere zihinlere yerleştirdiğinizde, rasyonel nedenler artık satışı gerçekleştirmek için güçlü birer argümana dönüşür. Marka büyüyüp olgunlaştıkça rasyonel nedenler önemini yitirse de müşterinin markaya olan duygusal bağı kalıcı olur. Marka kişiliğiniz ile yaratmak istediğiniz bağ bu duygusal bağdır. Piyasada olup bitene, rakiplerinizin tüm aksiyonlarına rağmen müşterinize sizin markanız için “bunu daha çok seviyorum işte” dedirten kuracağınız duygusal bağdır.
  • Beyin fırtınası toplantılarında çeşitli kişilik özelliklerinin rastgele önerildiği ve en “ideal” bulunanların marka kişiliği olarak belirlendiği durumlar da sağlıksızdır çünkü çizilen kişilik gerçekdışıdır. Marka kişiliğinizin inandırıcı olduğundan emin olmanın bir yolu, gerçek bir kişiyi referans olarak almaktır. Apple örneğinde Steve Jobs’u hatırlayın. Eğer bu kadar belirgin bir kişilik bulamıyorsanız, şirketinizin çalışanlarında olmasına önem verdiği, saygı duyduğu ve ödüllendirdiği ayırt edici özellikleri ele alın. Örneğin başarısı inovasyona dayanan bir şirket yaratıcılığa önem veriyor demektir. Buna destek olarak diğer ayırt edici özellikleri düşünün, örneğin yenilikçi, proaktif, hedef odaklı vb gibi. Marka kişiliğinizde kullanacağınız bu ifadelerin şirketin bütününü temsil ettiğinden emin olun.

Belirlemeye çalıştığınız bu kişisel özelliklerin hizmet ettiği pratik bir amaç var. Kullanacağınız pazarlama materyalleri, geleneksel ve dijital pazarlama platformlarındaki iletişimleriniz gibi tüm markalaşma çalışmalarını yürütecek ajans ve kreatif ekiplere rehberlik yapacaktır. Bu nedenle belirli bir tarz ve tavrı net tarif eden bilgilendirmeler yapmak hem sizin hem ajansınızın işini kolaylaştırır. Burada en etkin yöntem bir kişiyi tarif edecek sözcükler kullanmaktır, “genç, modern, yenilikçi ve dinamik” gibi. Böylece her iki taraf arasında net anlaşılır bir iletişim sağlanmış olur.

Farkedilmek, bilinirlik, tanınırlık yaratmak istekleriyle yola çıkıp, hizmet veya ürünlerinde bir herhangi bir değişiklik yapmayan şirketlerin marka kişiliği sağlam bir temele dayanmadığı için gerçekçi olmayacaktır. Bu uğurda yapılan markalaşma çalışmaları da hedefine ulaşmaz.

Buraya kadar marka kişiliğini yaratma sürecinde dikkat edilmesi gereken noktaları gördük. Şimdi ise marka kişiliği yaratmanın en etkili yöntemine sıra geldi: Markanızı bir insan olarak düşünmek. Böylelikle;

  • İnsanlarla bağ kurabilecek bir kişilik yaratmanız kolaylaşacak.
  • Hedef kitlenizle bağırmaya gerek kalmayan bir tonda iletişim kurabileceksiniz.
  • İş hayatında stresli dönemler yaşandığında, rakamlar üzerinden değil, ilişkiler üzerinden hareket edeceksiniz. Çünkü markaların hayatta kalma yöntemi, müşteriniz ile kurulan duygusal marka ilişkisinin varlığını korumaktır.

Öz marka değerleriniz ve marka mesajınız gözünüzün önünde bulunsun, marka kişiliğinizi belirlerken bunların rehberliğine başvuracaksınız. Şahsen takdir ettiğiniz ancak markanızın gerçek kişiliğini yansıtmayan özellikleri dahil etmekten korunacaksınız bu sayede. Ürün veya hizmet köklü şekilde değişmediği halde marka kişiliğinde böyle bir değişim, marka ilişkisine tutarsızlık ve güvensizlik olarak yansır.

Aşağıdaki 4 soru markanız için amaca uygun kişilik özelliklerini seçmeye yardımcı olacak.

Markanız;

  1. Kadın mı, erkek mi, cinsiyetsiz mi?
  2. Genç mi, orta yaşlı mı, yaşlı mı, 7’den 70’e mi?
  3. Yüksek gelir düzeyine mi orta gelir düzeyine mi hitap eder?
  4. Yerel mi, bölgesel mi, ulusal mı, global mi?

Bu soruları cevapladıktan sonra, markanızın belirgin ve net ifade edilmiş olması için aşağıdaki kişilik özelliklerinden hangilerini seçersiniz?

Kendine güvenen Toplum odaklı Dinamik
Tutkulu Azimli Alçakgönüllü
Samimi İyimser Zeki
Arkadaşça Dolaysız Eğlenceli
Israrcı Sezgili Soğukkanlı
Agresif Şark kurnazı Mazbut
Rekabetçi Özenli Eğitici
Sevecen Dürüst Kışkırtıcı
Nükteli Güvenilir Kuşkucu
Pragmatik Çalışkan Dikbaşlı
İdealist Empatik Çığırtkan
Duygusal Yaratıcı Dingin
Mantıklı Emin Çatışmacı

 

Şirketler markaları için kişilik özellikleri çıkarırken olumsuz olanları seçmekte zorlanabilirler. Halbuki önemli olan hitap ettiğiniz müşterilerin görüşüdür. Örneğin, doğa sporlarını yapan bir hedef kitle için dikbaşlı, kışkırtıcı ve çığırtkan gibi ayırt edici nitelikler marka kişiliğiniz için uygun olabilir. Kişilik özelliklerini belirlerken etkili iletişimle ilgili ayırt edici birkaç özelliği de listenize dahil etmenizde fayda var çünkü öz marka değerlerinizi hedef kitlenize “aktarabilecek” bir kişilik yaratmaya çalışıyoruz.

4-5 maddelik bir kişilik özelliği listesi belirledikten sonra her bir özelliğin markanızın amacına uygunluğu hakkında bir paragraflık bir yazı yazınız. Burada kullanacağınız tarz ve tavır büyük ihtimalle markanızın kişiliğini yansıtacak ve ona hayat verecektir. Belirli bir kişilik özelliğinin markanız için neden uygun olduğunu anlatmak hedef kitlenize ulaşmada önem taşır. Ne kadar öz ve kolay anlaşılır olursa, marka kişiliğiniz o kadar tutarlı olur.

Ekim sayısında, isim, logo, renkler gibi marka ikonları üzerinde çalışacağız.

Kaynak: Mike Moser – Marka Yaratmanın Beş Adımı (United We Brand)

 

Sıdıka Ayşe Banaz
Pazarlama İletişimi Danışmanı

 

Markanızın Yol Haritası – Öz Marka Mesajı

,

Temmuz sayısındaki yazımda marka yol haritanızı hazırlamanın ilk adımı olan öz marka değerlerinizi belirlemek üzerine birlikte çalışmıştık. Bu çalışma sonucunda şimdi ve gelecekte alacağınız tüm kararlarda –ürün, hizmet, ortaklık vs– size rehberlik yapacak öz marka değerleriniz artık hazır.

Bu yazıda, bu öz değerlerden nasıl öz marka mesajı yaratacağımız ile devam ediyoruz.

Öz marka mesajı nedir, oradan başlayalım.

Öz marka mesajı, şirketiniz ile bağ kuran tüm kitlelere -çalışanlarınız, müşterileriniz, tedarikçileriniz, stratejik ortaklarınız, potansiyel hedef kitleniz, üst yönetiminiz vb- aktaracağınız ana mesajdır.

Şirketinizin var olma sebebi nedir?

Ocak sayısındaki yazımda, bir markanın hikayesini anlatabilmek için markanın kim olduğunun, nereden geldiğinin net olarak tanımlanması gerektiğinden bahsetmiştim. Markalar ticari faaliyetlerini sürdürürken, varoluş sebeplerini de tanımlamalı ve marka hikayesinin içinde anlatmalıdır. İşte, öz marka mesajı, marka hikayenizin çekirdeğidir.

İzlenimler ile gerçekler arasındaki farklar

Markalaşma, gerek zaman gerekse finansal yatırım gerektiren, hepsinden önemlisi emek isteyen bir süreçtir. Şirketinizin öncelik vermesi gereken alanları belirlemek için ‘izlenimler’ ile ‘gerçekler’i karşılaştırma alıştırması yapabilirsiniz. Bunu yaparken mümkün olduğunca objektif yaklaşmanız, her devirde geçerli bir yol haritasına sahip olmanızı sağlar. Bir örnek vaka yaratalım ve hayali bir indirimli marketler zincirini ele alalım.

 

İzlenimler Gerçekler
Müşterilerinin çoğunluğu ekonomik geliri kısıtlı kişiler veya öğrencilerdir. Müşterilerinin çoğunluğu ulusal zincir marketlerin müşterileridir.
Ürünleri markalı ürünler kadar kaliteli değildir. Ürünleri bilinen iyi üreticiler tarafından özel markalı olarak üretilen kaliteli ürünlerdir.
Mağazaları yaygın değildir. Mahalle, semt gibi yerleşimlerde yaygın olarak bulunurlar.

 

Listeyi uzatmak mümkün. Şimdi kendi şirketinizi bu gözle ele alıp, karşılaştırmalı listenizi yapın. Bunun sonucunda pazarlama olarak öncelik verilmesi gereken konulara yaklaşmış olacaksınız.

Esaslı bir fikir bulma

Öz marka mesajınız şimdi olduğu kadar ve gelecekte de geçerliliğini korumalıdır. Zaman aşımından korunacak bir mesaj bulabilmek için “bakış açısı” kazanmanız gerekir. Bunun için izleyeceğiniz adımlar, günlük operasyonel işlerinizden uzaklaşma, faaliyet gösterdiğiniz kategoriden uzaklaşma, iş dünyasından uzaklaşma ve en nihayetinde kültürel ufku görme aşamasıdır. Yine hayali bir örnekle konuyu açalım. Varsayalım ki, Avrupa’da bir ülkede belirli bir grup tekstil ürününün pazarlama ve satışını yapıyorsunuz. Türkiye’de üretim yaptırdığınız ürün gamının marka yönetiminin yanı sıra ithalat, stok yönetimi, sevkiyat, dağıtım noktaları vb pek çok detayla ilgilenmeniz gerekiyor. Öz marka mesajınıza esaslı bir fikir bulabilmek için önce operasyonel işlerinizden, sonra tekstil kategorisinden ve ticaret hayatından biraz uzaklaşmanız gerekir. En nihayetinde faaliyet gösterdiğiniz ülkenin “tasarım” konusunda dünya liderliğini üstlendiğini farkettiğinizde, kültürel ufku yakalamış olursunuz. Böylece dönüp tekrar işinize odaklandığınızda, mesajınızın esaslı fikrine “tasarım” açısından yaklaşacağınızı ve marka hikayenizi bu bakış açısıyla anlatmanız gerektiğini net kavramış olursunuz.

Öz marka mesajını şekillendirmek

Bu aşamaya kadar, şirketinizin var olma sebebini belirlediniz, izlenimler ile gerçekleri karşılaştırdınız, mesaja esas olacak fikri bulmak üzere odağınızı değiştirdiniz. Artık öz marka mesajınızı bir cümlede vücuda getirmeye hazırsınız. Bunu olabildiğince sade ve etkili yapabilmek için şu sorulara cevap arayalım:

  • Öz marka mesajınız yeterince sade ve açık anlaşılır mı?

Mesajınızı birine okuyun ve ifadeyi tekrarlamasını isteyin. Eğer tekrarlayamıyorsa mesajınız yeterince sade değildir. Tekrarlayabilirse bir süre sonra yine sorun. Unutmayın, işinizle ilgili tüm kararların çıkış noktası işte bu ana “sade” mesaj olacaktır.

  • Piyasada sizi diğerlerinden farklı kılıyor mu?

Mesajınız kategorinin genelini veya diğer rakipleri çağrıştırmamalı, eşsiz ve farklı olmalı. Aksi takdirde maddi manevi bütün emekleriniz rakiplere yarar.

  • Gerçekleri yansıtıyor mu?

Güven işinizin temelidir. Bu temelin sağlam olması için mesajınızın inandırıcı olması gerekir. Böylelikle müşterilerinizle güçlü duygusal bağ kurarsınız. Sizin mesajınızın temelini oluşturacak gerçekler nedir? Hız? Kalite? En uygun fiyat? Bulunurluk?

  • Amacınıza uygun mu?

Mesajınız, şirketiniz ile bağ kuran tüm kitlelere bir anlam ifade etmelidir. Amaca uygun bir mesajın ilgi çekmek için bir kere verilmesi yeterli olacaktır. Anımsanmanın anahtarı amaca uygunluktur.

  • Şirketinizin öz marka değerleriyle uyuşuyor mu?

Mesajınızın, marka yol haritasının öz marka değerleri adımında belirlediğiniz değerleri temsil ettiğinden emin olmalısınız. Verdiğiniz mesaj gerçek değerlerinizi yansıtmıyorsa, markanız tehlikede demektir.

  • Bu mesajı ilk dile getiren siz misiniz?

Rakiplerinizin de söylebileceği mesajlara değil de hangi mesajın gerçekten size ait olabileceğine odaklanın. Mesajını sade ve anlaşılır bir şekilde ilk ifade eden, bu mesajın sahibi olur. İlk dile getiren ve müşterinin deneyimle inandırıcılığı yaşamasını sağlayan sözkonusu mesaja sahip olur.

Eğer mesajınızı şekillendirirken bu sorularda takıldığınız olursa, işinize yarayacak bir ipucu: Fikir almak için iyi örneklere bakın. Alanında iyi bilinen, tanınan, öncü şirketleri ve mesajlarını inceleyin. Üzerinde düşünün. Size kendi çıkış noktanız için sağlıklı bir ilham kaynağı verecektir.

Kalıcı hafızada yer edinmek

Sade ve açık anlaşılır bir öz mesaj, markanızın zihinlerde kalıcı olarak anımsanmasını sağlar. Markalar zihnin kalıcı hafızasında yaşarlar. Kısa süreli hafıza ise markaların pazarlama aksiyonları ile ziyaret ettiği yerdir.

Sade ve açık anlaşılır olmak neden önemlidir? Çünkü kalıcı hafıza bilgileri işler, basitleştirir ve öyle depolar. Öz marka mesajınızı sade ve açık olarak tasarladığınızda, doğrudan kalıcı hafızaya yerleşmesini sağlayabilirsiniz. Mesaj bir kere yerleşti mi değişmesi güçtür, çünkü zihnin çalışma prensibi pekiştirme yönündedir. Zihinlere yer etmiş bir öz marka mesajı, zamanla diğer mesajlarınızın da tutunabileceği güvenilir bir zemin oluşturur.

Şimdiye kadar üzerinde durduğumuz bilgiler ışığında düşündüğünüzde, sizin öz marka mesajınız nedir? En fazla on-on beş sözcükle ifade etmeye gayret ediniz.

Son olarak; eğer şirketiniz ürün / hizmet odaklı ise mesajınız da ürün / hizmet odaklı mı? Eğer şirketiniz kişi odaklı ise, mesajınız da kişi odaklı mı?

Öz marka değerlerimizi belirledik ve kaynağını bu değerlerden alan öz marka mesajımızı tasarladık. Eylül sayısındaki yazımda, markanızın öz değerleri ile öz mesajını aktarmak için kullanacağı marka kişiliğini belirlemek üzerinde çalışacağız.

Kaynak: Mike Moser – Marka Yaratmanın Beş Adımı (United We Brand)

 

 

Sıdıka Ayşe Banaz
Pazarlama İletişimi Danışmanı

 

Markanızın Yol Haritası – Öz Marka Değerleri

,

Haziran sayısındaki yazımda Marka Yol Haritası hazırlama konusuna giriş yapmıştım. Kısaca hatırlamak gerekirse, marka yol haritası her şirketin kendine özgü bir dokümandır ve amacı marka tutarlılığını sağlamaktır. Bu sayede, temelini kurum içi ve kurum dışı kimlikten alan, tutarlı ve güvenilir bir marka yaratabilirsiniz.

Bu yazıda, marka yol haritanızı hazırlamanın ilk adımı olan öz marka değerlerinizi belirlemek üzerine birlikte çalışacağız.

 

Yunus Emre, “İlim Kendin Bilmektir” şiirinde der ki:

İlim ilim bilmektir
İlim kendin bilmektir
Sen kendini bilmezsin
Ya nice okumaktır

Biz de şirketinizin öz marka değerlerini doğru ifade edeceğiz, bir başka deyişle önce kendimizi bileceğiz. Amacımız, şirketinizin özünü tanımlayan temel değerleri belirlemek. Bu değerler hali hazırda var olabilir, belki gün yüzüne çıkarılmayı bekliyordur veya markanızla uyumlu olacak değerleri biz atfedebiliriz. Hangi yolu izlersek izleyelim, öz değerler markanızın temelidir.

Hepimiz kesintisiz biçimde çok çeşitli kaynaklardan iletilen mesajlara maruz kalıyoruz. Bu mesajlar arasından sıyrılmak için yol; sade ve net, doğru ve tartışmaya yer bırakmayacak nitelikte öz değerler oluşturmaktan geçiyor. Bu öz değerler, daha sonra aynı çerçevedeki mesajlara dönüşecek.

I.Değer seçimi

Aşağıdaki listeden şirketinizi temsil ettiğini düşündüğünüz değerleri işaretleyin. Eğer size uymadığını düşünürseniz, kendi eklemelerinizi yapabilirsiniz. Yaklaşık 10 tane potansiyel marka değeri sıralayın. Başlangıçta herşeyi tam belirleyemezseniz endişe etmeyin, bu bir süreç, bunun için kendinize zaman verin.

Değer seçimlerini yaparken, şu ipuçlarını göz önünde bulundurmanızda fayda var:

  1. “Bu değerler yok olsaydı, şirketim şu anki varlığını sürdüremezdi” dedirtecek şekilde şirketinizle özdeşleşen değerler hangileridir?
  2. Her türlü engel karşısında şirketinizin istikrarlı bir şekilde bağlı kaldığı değerler hangileridir?
  3. Bir değere bakıp bunu şirketinize yakıştırdığınızda aklınıza tutku sözcüğü geliyor mu?
  4. İçinde bulunduğunuz kültür hangi öz değerleri takdir ediyor?

 

Toplum Kalite Performans
İnovasyon (Yenilik) Dürüstlük Konfor
Çeşitlilik Büyüme Sağlık
Güven Yaratıcılık Eğitim
Ekip çalışması Sorumluluk İnsanlar
Rekabet edebilme Bakım Kesinlik, katiyet
Bağlantı Değer Satın alınabilirlik
Taahhüt, adama Güvenilirlik Bilgi
Eğlence Olumlu bakış açısı Temizlik
Yalınlık Aile İleri teknoloji
Duyarlılık Eğlence Müşteri odaklılık
Pragmatizm Orijinallik Tarafsızlık
Güvenlik

 

II. Öz marka değerleri

Seçtiğiniz yaklaşık 10 değer içinden öz marka değeriniz olduğuna inandığınız 3-4 değeri yazın. Üzerinde yoğunlaşacağınız değer sayısı ne kadar az olursa, şirketiniz o kadar iyi odaklanır ve marka ile ilgili karar alımına dahil olan herkes için süreç o kadar kolaylaşır.

Bu seçimi kolaylaştırıcı “Mezar taşı alıştırması” önerisi:

Markanız bugün yok olsaydı, özleyeceğiniz 1-2 özelliğini yazın. Aynı şeyi rakipleriniz için de yapın. Tedarikçileriniz, çalışanlarınız, stratejik ortaklarınız, müşterileriniz ve üst yönetiminizden de bu alıştırmayı yapmalarını isteyebilirsiniz. Tüm çalışmayı bitirdiğinizde mesajların içinde duygu yüklü olan var mı diye araştırın.

Bu alıştırma, en gözde markamızı satın alırken ortadan yok olana dek hayatımızda ne kadar önemli yer işgal ettiğini hiç düşünmediğimiz varsayımına dayanır.

Birkaç örnek verelim:

Apple: Şık tasarımlarını ve kalitesini özlerdim.

Amazon: Seçenek bolluğunu ve değerlerini özlerdim.

BMW: Güvenli konforunu ve mühendisliğini özlerdim.

III. Odak

Şimdi şirketinizin odağına bakalım.

Benim şirketim öncelikle:

  • Ürün / hizmet odaklıdır
  • Kişi odaklıdır

Ürün / hizmet odaklı olduğunuzu düşünüyorsanız, seçtiğiniz öz değerlere bakın ve bu odaklanma ile uyumlu olduğundan emin olun. Aynı durum kişi odaklı markalar için de geçerlidir. Mezartaşı alıştırmasında çıkan mesajlara gözden geçirin, tespit ettiğiniz odak ile uyumlular mı?

Örneğin, Porsche, Bosch, BMW gibi ürün odaklı markaların özü genelde ürünleriyle tanımlanır. Bu durumda marka öz değerlerinde kalite, güvenilirlik, tasarım gibi ifadeler çıkar.

Kişi odaklı şirketlerde ise, çalışan memnuniyeti, adil şirket yönetimi, iyi müşteri ilişkileri gibi kavramlara rastlanır. Öz değerler; empati, dostça yaklaşım, eşsiz hizmet gibi ifadelerle tanımlanır.

Öz değerlerinizin şirket kültürüne bir bütün olarak nüfuz etmesi gerekir. Öz değerler için siyah-beyaz keskinliği geçerlidir, gri bir dünya söz konusu değildir. Böylece şirketinizde çalışan herkes kendisinden ne beklendiğini anlar ve siz de vaat ettiğinize o kadar yakın olursunuz. Bu markanızın güven uyandırması anlamına gelir ki, güvenin elde edilmesi zor, kaybedilmesi ise çok kolaydır.

Bu öz değer çalışması ile birlikte markanız için kalıcı bir temel hazırladınız. Pazar koşulları, rekabet, finansal koşullar vb değişse de alacağınız tüm kararlarda –ürün, hizmet, ortaklık vs– size rehberlik yapacak öz marka değerleriniz var. Ağustos sayısında bu öz değerlerden öz marka mesajı yaratmayı ele alacağım.

Kaynak: Mike Moser – Marka Yaratmanın Beş Adımı (United We Brand)

 

Sıdıka Ayşe Banaz
Pazarlama İletişimi Danışmanı