Çatışma Yönetimi

,

Hayatımızda belli aralıklarda problemlerle karşılaşıyoruz. Acaba bu problemin çözümünde izlenebilecek temel prensipler olabilir mi diye hiç düşündünüz mü?

Yani sadece sizin şahsınıza veya o spesifik problem ait değil de herkesin karşılaştığı her türlü probleme uygulanabilecek genel bir reçete acaba var mı?

Vedik felsefe çatışma yönetimi ile ilgili 3 temel yöntemden bahsediyor, şimdi sırasıyla onları biraz inceleyelim.

Benim payım minimum %50

Herhangi bir olay yaşadığımızda hemen karşı tarafı suçlamak yerine bu olayın bizim başımıza gelmesindeki kendi payımız olduğunu da düşünmemiz gerekir ve bu pay minimum %50 dir! Hatta problem yaşadığımız kişiye göre yaş veya bilinç seviyesi olarak daha üst bir konumdaysak o durumun oluşmasında bizim payımız %50 den de fazladır. Çünkü bir büyük olarak karşımızdaki kişinin durumunu doğru analiz edip problemin yaşanmasını engelleme şansımız varken bunu yapmamışız demektir. Bu sebepten dolayı çoğu insanın yaptığı tipik hatayı, yani suçu komple karşı tarafa yıkma hatasını yapmadan olaylara yaklaşmamız gerekir. Zaten böyle yaklaşırsak ortada bir problem kalmaz sadece karşı taraf ile işbirliği içinde çözmemiz gereken bir durum vardır..

Bunu aynı trafik kazasında çarpışan 2 arabanın durumu gibi görebilirsiniz. İki taraftan biri kurallara tam uysaydı ya kaza hiç olmazdı ya da çok hafif bir şekilde atlatılabilirdi. Ciddi kayıpların olduğu kazalara baktığınızda biri daha az biri daha çok bile olsa hep iki tarafında suçlu olduğunu görürsünüz

Aynı şey evlilikler içinde geçerli. Eşinizle aranızda bir problem varsa o problemin oluşmasında sadece onun payı değil sizin payınızda vardır. Suçu sadece karşı tarafta görürseniz mevcut durumu hiç bir şekilde değiştiremezsiniz.

Ben “OK’im”, karşı taraf da “OK”

İnsanın 4 yetersizliği vardır.

Duyu organlarımız mükemmel değil. Gözümüz sadece belli dalga boyu aralığındaki ışığı algılayabiliyor. Aynı şekilde kulağımız sadece çok dar bir frekans aralığındaki sesleri duyabiliyor. Hal böyleyken çevremizi tam algıladığımızı söylemek ne kadar doğru olur bu tartışılır. İllüzyona kapılma eğilimimiz var. Geçmiş deneyimlerimiz, korkularımız yaşadığımız travmalar algımızı etkiler ve bu yüzden olayları olduğu gibi değil belli bir yanılsama ile algılarız. Ünlü psikolog Carl Gustav Jung’un dediği gibi “İnsanların dünyayı olduğu gibi değil algıladıkları gibi görürler”. Yalan söyleme eğilimimiz var. İnsanlar çoğu zaman bilmediği konular hakkında bile o konunun uzmanıymış gibi konuşur. Hata yapma eğilimimiz var. Algısı objektif olmadığı ve duyu organları da yetersiz olduğu için insanın kendi geliştirdiği teoriler de mükemmel değildir, içinde hep bir hata payı vardır..

Bundan dolayı her hangi bir durum karşısında bizim düşüncemizin doğru, karşı tarafın düşüncesinin yanlış olduğu ön yargısına kapılmadan; bizim algılarımızın yetersiz olduğu ve karşı tarafın olayı bizim göremediğimiz başka bir boyuttan gördüğü ihtimalini kabul ederek karşı tarafla konuşmalı ve olayı irdelemeliyiz.

“Ben haklıyım” önyargısı ile girdiğimiz tartışmalarda pozitif sonuç alma şansımız çok düşüktür. En önemli şey, karşı tarafı zihnimizde yargılamadan olayı bizim gördüğümüz şekli ile karşı tarafı suçlamadan ve egosuna zarar vermeden anlatabilmektir.

Eğer karşı tarafı zihninizde yargıladıysanız, söylediğiniz kelimeler doğru kelimeler olsa bile, karşı taraf sesinizdeki enerjiden onu yargıladığınızı hisseder ve buna tepki gösterir.

Bu ders bana niye geldi?

Başımıza gelen her şey bize bir şey öğretmek bizi “İnsanı Kamil” yolunda geliştirmek için gelir. Eğer bir problem yaşıyorsak biz bir şeyleri yanlış yapmışız demektir ve evren biz bu hatamızı fark edelim diye bize dersler gönderir.

Bu üç prensibi hayatınızda karşılaştığınız bütün problemlerin çözümünde kullanabilirsiniz.

 

Okan Arslantürk
Mimar, Profesyonel Koç, Aile Danışmanı