Susarak, Merhaba!

,

“…Sadece sessizlik nehrinden içtiğinizde gerçekten şarkı söyleyeceksiniz. Dağın tepesine ulaştığınızda, ancak o zaman tırmanmaya başlayacaksınız. Ve dünya uzuvlarınızı talep ederse, sadece o zaman gerçekten dans edeceksiniz.” Halil Cibran

Bazen şehrin gürültüsünden ve gündeliğin koşturmasından uzaklaşmak üzere birkaç günlüğüne dağ bayıra, sahile, bir şekilde ıssızlığa kaçarsınız. İlk günün sabahı pür heves uyanır, belki aylardır ilk defa akıllı telefonunuzu kapatır, etrafta bol oksijenli yürüyüşler yapar, hava uygunsa yüzer, balık filan tutar, işi gücü bırakıp toptan oralara yerleşme hayalleri kurarsınız. Akşama doğru içinizdeki “yürü yürü de nereye kadar” diyen sesi duymamaya, #doğadatekbaşıma #ormandaçaykeyfi filan gibi afili etiketler yapıştırarak sosyal medyada fotoğraf paylaşma dürtünüzü bastırmaya çabalar ve kararlılığınızı kutlarsınız.

Sessizlik uzar… Bazen sizi sağır edecekmişçesine uzar… İçinizdeki ses “zaten sen…” diye başlayacakken siz bir telaş sessizlikten doğan boşluğu müzik, film, sosyal medya gibi dış uyaranlarla doldurmaya yönelirsiniz. Rahatsızlığınız arttıysa, yanınızda başkası varsa onunla, yoksa telefonda herhangi bir kurtarıcıyla, durmamacasına konuşursunuz.

Belki birkaç gün daha direnir, ay pardon dinlenirsiniz. Belki hemen eşyalarınızı toplar ve gerisingeri, o, içinde daha rahat ettiğinizi fark ettiğiniz gürültü ortamına dönersiniz. Belki günler sonra, “ben karmaşa insanıyım kardeşim, yapamıyorum kırda bayırda” deyip, tumturaklı bir kahkaha eşliğinde anlatırsınız büyük kaçış hikayenizi… Belki herkes güler, belki bir ikisi bilir de söyler, bazısı bilir de gizler, bilmez de hisseder; dış gürültüyle çevrili olma ihtiyacı, çoğu zaman iç sesimizi duymamak için kulaklarımızı tıkamaya benzer…

Bu yüzden sessizliğin sesini pek azımız sever, bazımız idare eder, çoğumuz nefret eder.

Konuşmak kadar olmasın, ben sessizliği severdim. Seçilmiş yalnızlıklar gibi, seçilmiş sessizliklerin de armağan olduğunu düşünürdüm. Sosyal iletişimde, hele de koçlukta sessizliğin gücünü kimi zaman kullanır; insanları kendi konuşma gündemimden ari, sadece onları duyarak dinlediğimi, sessizliği iyi tanıdığımı sanırdım.

Yanılmışım.

Yaşamımı konuşarak kazanıyorum. İletişimin her türlüsü gibi konuşmaya da sevdalı olmak dışında, seminer ve eğitimlerde saatler boyu keyifle konuşabiliyorum. Aksilik bu ya, şarkıcı hastalığına tutuldum! Ses tellerimde polip oluştu, sesim gittikçe daha fazla kısılıp çatallandı ve sonunda ameliyat olmam gerektiği anlaşıldı. Geçtiğimiz Aralık ayının birinci gününde operasyon geçirdim. Narkoz yorgunluğu ve ilk birkaç günün sersemletici boğaz ağrısı dışında ameliyatın fazlaca zorluğu yoktu. Asıl önemlisi, ameliyatın ardından 2 hafta boyunca tek kelime bile konuşmamam gerekiyordu. Çaresiz, sustum. Önceden tanıdığımı sandığım sessizlikle de asıl o dönemde tanıştım.

Sessizliği yazının başında, karikatürize ederek anlattığım gibi değil, gerçek ve faydalı bir uygulama olarak deneyim etmiş olanlardan, “ne var ki iki hafta susmakta canım, ben bir ay boyunca inzivadaydım” gibi tepkiler verenler oldu. Galiba onlar benim paylaştığım deneyimi değil, kendi deneyimlerinin yankısını duydu. Zira ben inzivada değil, yaşamın, gürültünün ve sorumlulukların tam da içinde sustum.

Durumumu çok acınası, müthiş bunalacağım, çaresiz kalacağım bir hal gibi görüp tatlı şefkatlerini esirgemeyenler de çoktu. Şefkatlerine minnettarım, ve elbette kimi zaman konuşamamaktan bunaldım, ama durumun düşündükleri kadar korkutucu olmakla da ilgisi yoktu.

En büyük kaygım 5 yaşındaki, henüz okuma yazma bilmeyen oğlumun beni nasıl anlayacağıydı ki, dudak hareketlerimden ve beden dilimden beni her seferinde tastamam anlayıp, anneme, eşime kendince tercüme ettiği anları, yıllar geçse de aynı sıcaklıkla anımsayacağım…

Nitekim o iki hafta su gibi dingin, usul usul geçti. Mutlak ses perhizi dönemi geride kaldı, ama halen günde birkaç saat, bazen kalabalık içinde bile, susuyorum. Zorunlu olmadıkça telefonda konuşmuyor, işin açığı bunu pek de özlemiyorum.

Anladım ki sessizlik, sorular, cevaplar ve hikayelerle tıka basa dolu. İnsanın ruhunu dinlendiren, algılarını tetikleyen, üretkenliğini harekete geçiren bir tarafı var. Gördüm ki ses çıkarmadan anlaşılmanın, yoğun, etkin ve kendiliğinden bir dinleme deneyimi yaşamanın, kendine ve karşındakilere fırsatlar sunmanın hazzı enfes…

Bu deneyimleri paylaşmak ve çoğaltmak üzere, önümüzdeki dönemde “Etkili Konuşma Sanatı” atölyelerime, “Etkili Susma Sanatı” bölümleri eklemek üzere çalışıyor ve bu konuda farklı birçok kaynaktan okumalar yapıyorum.

Geçtiğimiz gün okuduğum, Psychology Today’de yayınlanan yazısında Dr. Alex Lickerman, sessizliğin etkili kullanıldığında müthiş bir armağana dönüşeceğini ifade ediyor… “Daha önce sessizliği yalnızca yalnızken tadının çıkarılması ve başkalarının huzurunda sakınılması gereken bir şey olarak görürdüm. Şimdi, işimde kendimi daha etkili kılmak, başkalarını daha iyi anlamak ve böylece daha şefkatli, daha akıllı ve daha mutlu olmak için kullanabileceğim bir araç olarak görüyorum. Eğer hepimiz daha fazla dinleyerek vakit geçirirsek, dünyanın nasıl farklı olacağını bir düşünün…”

Mümkünse yaşamınızda kısacık da olsa sessizliğe yer açın.

Sevgiyle kalın,

Çiğdem Eren Kiziroğlu, ACC

Profesyonel Koç, Eğitmen

Çiğdem Eren Kiziroğlu

Çiğdem Eren Kiziroğlu

Yazarın Diğer Yazıları