Dâhi’nin Anla(ya)madığı Ama (İsteyen) Herkesin Anlayabileceği Şeyler

,

Bir kez gönül yıktın ise …

Yunus Emre

Yıl 1947. Ölümünden 8 yıl önce. Dâhi ününün zirvesinde, yalnızlıktan çok uzak. Etrafı hayran kitlesi ile sarılı: Bilim dünyasından genç yetenekler, medya mensupları ve görüşlerine değer veren devlet erkânıyla. Ya ailesi?

Dâhi’nin doğum günü partisinde oğlu ve torunları bir aile duygusu tatmak için oradalar, ama onlara ayaküstü birkaç cümlelik hal hatır sorma sırası ancak gelir. Doğum günün partisinde bile iş konuşulmaktadır. Çocuklarıyla bir köşede yalnız kalan oğlunun zihni yıllar öncesine, üniversiteye kabulünü babasına haber verip heyecanını paylaşmak istediği ana, gider. Endişelidir; takdir görecek mi nihayet Dâhi babasından?

Bunları hatırlarken canı sıkılan ve zaten uzun aralıklarla ancak görebildiği babasıyla sohbet sırasının kendisine gelmeyeceğini anlayan oğlu hüzünle ayrılır partiden. Torunlarının hediyesi olan Güneş Sistemi maketini, onlar partiden erkenden ayrıldıktan sonra görecektir Dâhi.

Her şeyiyle titizlikle ilgilenen “sadık sekreteri” Helen’e da pek saygı duymaz ve her fırsatta “sessizliği” yüzünden iğneler, ne hissettiğine aldırmadan. Aslında herkes tarafından sevilen biridir Dâhi. Yakınları hariç.

Babasına telefonla ulaşamadığı anlardan birinde oğlu Hans yine eski günlere, üniversite heyecanını paylaştığı ana gitmiştir. “Senin yolundan gideceğim” diyerek ve elleri titreyerek uzattığı üniversite kabul mektubuna bakan Dâhi, yine takdir ve empatiden çok uzaktır:

  • Mühendislik mi? Neden?
  • Ama o geleceğin mesleği…
  • Sana bir hikaye satmışlar, bilim değil o. Sadece kurcalamak. Hayallerinin peşinde koş.
  • Benim hayalim bu!…
  • O bilim değil, Hans!

Yıllar sonra oğlu, annesinin[1] ölümünü haber vermek için geldiğinde, Dâhi bu haberden etkilenmemiştir. Kaybettiği anne acısının da etkisiyle oğlu ilk kez açar ağzını, yumar gözünü:

  • Hayatında bir kez olsun, işin yerine ailenle ilgilenmeni umdum. Sana göre biz sadece bir yüküz.
  • Bu haksızlık ama Hans.
  • Öyle mi? Bence ölmesi içini rahatlatmıştır.
  • Bu acı şeyleri yıllar önce bir kenara bıraktık sanıyordum.
  • Çünkü sen yakınlarının hislerine tamamen kayıtsızsın. Birçok insana karşı naziksin, ama kendi ailene çok zalim davrandın! Benimle bir daha iletişim kurma baba, asla!

Dâhi, belki de ilk kez pişmanlık dolu bir yürek acısı yaşamaktadır. Bu arada, yıllar önce yaşlı gözlerle eşinin “… bilimin en karmaşık konularını anlayan biri olarak, bunu (duygular) nasıl anlamazsın” diye haykırışı geçer bu kez Dâhi’nin yaş dolu gözlerinin önünden.

1955’teki ölümüne doğru giden yıllarda sağlığı giderek bozulurken, etrafı da seyrekleşmeye başlar. Bozulan sağlığının da etkisiyle giderek huysuz biri olmuştur. Oğlu ve torunlarını yıllardır görmezken, Helen’e iğneleyici sözleri de artmıştır. Artık üniversitedeki ofisine de uğramaz olmuş, içine kapanmış, bulmaca çözerek zaman öldürmeye çalışan Dâhi’nin kapısını bir gün küçük bir kız çalar:

“Benim adım Alice. Dünyadaki en akıllı adam sizsiniz. Bütün gazeteler öyle söylüyor. Evren hakkında söylediğiniz onca şey Amerika’daki bütün çocuklar için çok önemli. O yüzden, kalanlı bölme işlemime yardım etmeniz kritik öneme sahip …” Bu inanılmaz sevimli pazarlama taktiği işe yaramaz, ama kapı kapanmak üzereyken küçük kız son bir hamle yapar: “… kurabiyelerim var!”. Uzun süredir tatlı yemesi yasaklanmış Dâhi’ye cazip bir teklif. Kapı yeniden açılır.

Artık sık sık derse gelen Alice, bir gün Dâhi’ye “bu nedir?” diye kitaplar arasında sıkışıp kalmış Güneş Sistemi modelini gösterir. Torunlarının yıllar önce verdiği doğum günü hediyesi. Hüzünlenen Dâhi’yi harekete geçirme görevi, o hep suskun ve her söyleneni harfiyen yapan Helen’e düşecektir. Yıllar önce “bir daha asla görüşmeyelim” diyerek ayrılan oğlunu aramasını, emreder bir sesle söyler Helen: “Dünyanın sizi nasıl hatırlayacağını çok fazla umursuyorsunuz. Ama dünya, kendi ailenizle başlar ve biter.”

Dâhi, yıllar sonra oğlu, torunları ve küçük dostu Alice’le bir aradadır. Ama oğlu için geçmiş henüz kapanmamıştır: “Başka insanlarla aran çok iyi. Ama bana kendimi değersiz hissettirdin. Anneme de.”

Hayatının sonuna doğru anladığı sıradan, ama belki de en önemli şeyleri itiraf etme sırası Dâhi’dedir: “Ben gençken, babam fiziğin zaman kaybı olduğunu söylerdi. Hayatının sonuna doğru anladım ki zalimlik etmiyormuş, benim için korkuyormuş. Bu yüzden onu affettim. Ama çok geçti. Seninle gurur duyuyorum Hans. Zeki bir mühendis ve benden iyi bir babasın. Annen de harika bir bilim insanı idi. İnan o olmasa hiçbir şeyi başaramazdım.” Hans’ın eli, belki de çocukluğundan beri ilk kez, babasının eline sevgiyle uzanmaktadır.

Ama bilimin dâhisi Albert Einstein’ın sağlığı, artık zamanının dolduğunun işaretlerini vermektedir. Sadık sekreteri Helen, kendisine ilk (ve son) kez “sen bir lütufsun” diyen ölüm döşeğindeki Dâhi’ye şaşkın ve dolu dolu gözlerle bakmaktadır.

***

İnsanları anlamak, düşünceleri ve sözlerinden önce onların duygularını anlamak değil mi? Her şeyi özetleyen o anahtar cümleciğin, “kendimi değersiz hissettirdin”, ölmeden önce duyulacak bir söz olması ne talihsizlik. Freud’un veciz ifadesiyle, “insanların size ne yaptığını unutabilirsiniz, ne hissettirdiğini asla”.

Bunu anlamak için dâhi olmak da gerekmiyor, ilgi ve merak yeterli. Bilimdeki başarısı sorulduğunda, “özel bir yeteneğim yok, ama çok meraklıyım” diyen dâhi Einstein’ın anlamaması için de bir sebep yoktu anlaşılan, ilgisizlik dışında. Oysa ilgimizi göstermek için, “ya sen ne düşünüyorsun bu konuda?” veya “ne hissediyorsun?” gibi birkaç cümlecik soru ve biraz empati bile yeterli, öyle değil mi?

Not: Bu yazı, bir TV kanalında bir süre önce yayınlanan “Deha (Genius)” adlı diziden bazı replikler ve ilham alınarak yazılmıştır.

 

Mehmet Murat

 


[1] Dâhi’nin, oğulları henüz küçükken, hiç de empatik olmayan bir tarzda ayrıldığı eşi, bilim insanı fizikçi Mileva Maric.