Eleştir-me Beni

,

Sıkı durun! Lafını esirgemeyen yanımı tutamadım bu sefer (sanki hep tutarmışım gibi…!). Eleştirilmekten korkmayan var mı?

Eleştiri deyince, çoğumuzun aklına ilk olarak; kötü ya da birilerine göre çirkin, anlamsız, gereksiz, can sıkıcı laflar gelir değil mi?

Toplumumuzda olumluların söylenmesi, takdir edilmesi nedense pek akla gelmez/önemsenmez! Güzel geribildirimleri kendimize saklarız. Çocuklarımıza bile “yüzüne fazla söyleme, şımartma!” deriz. Aslında, o yanını da gördüğünü, yücelttiğini söylesen, güzelliklerini de beslesen ne kaybedersin?

Eleştiriye açık mısınız?

“Evet! Hazır ve nazır eleştirilerinizi bekliyorum. Gelin, açıkça söyleyin yüzüme !” desek bile, içimizden hemen savunmaya geçeriz. Haklı çıkacak yanlarımızı ararız. Çünkü kendimizi çoook beğeniriz. En doğru biziz, en iyi biziz, yaşasın saklı ya da açık megalomanlık!

Şaka bir yana, zaten kendimizi, önce biz beğenmeliyiz. Aynı zamanda en doğru eleştiriyi de kendi kendimize yapabilmeliyiz. Çünkü çayın da sensin, süzgecin de! Nedenini/amacını senin kadar iyi, başka kimse bilemez ki…

Elde var bir; kendini beğen ve ilk eleştirini sen kendine yap!

Bize yapılan eleştirilere, genellikle alınır, kırılırız. Hatta azıcık hassas biriysek hemen düzeltmeye bile çalışırız. Aslında en başta kavrayamadığımız, bizi eleştirenin olaylara kendi çerçevesinden baktığı, onun da kendine has bir değer süzgeci olduğudur.

Eleştirenlere bakarsak;

Korkak Cesurlar; burnundan kıl aldırmayan birine değil eleştiri, normal diyalog için bile fazla yanaşamazken, uyumlu ve duygusal birini tepkisinden korkmadığından daha kolay ve acımasızca eleştirirler.

İyi niyetliler; gerçekten karşısındakinin iyiliğini düşünürler ve onu düzeltmeye çalışırlar.

Dobra takılanlar; bazen inciteceğini bilemeden, eleştirisini, huyu gereği, öyle pat diye, kıvırmadan, yumuşatmadan olduğu gibi söylerler.

Kıskançlar; Kötü niyetliyse yapamadığını, senin yaptığını görüp kıskanırlar için için, eleştirerek seni de her türlü aşağı çekmek isterler.

Bilinçsizler; yaşamı boyunca, farkında bile olmadan, ona öğretilen doğrulara göre, neyi niye dediklerini bilemeden, seni yargılayabilirler.

Kinciler; pusuda ’’ben demiştim bak gördün mü’’ demeyi beklerler.

Kaçak dövüşenler; hiçbir şey söylemez de, gözleriyle, mimik ve hareketleriyle söylemekten beter ederler. Ne olduğunu anlayamazsın!

Gerçek yorumcular; fikrine değer verdiğin için, gönüllü bir şekilde, sen ‘’eleştir beni’’ dersin.

“Sen bilirsin”ciler; “tamam ben biliyorum da, sen ne diyorsun? O taraftan nasıl görünüyor?”. Hiçbir şey söylemez, tepki de vermez. Öyle kalırsın; o duygusuz, yorumsuz, suya sabuna dokunmayan, “bilmem” yanıtıyla!

Sonuçta evet, seni en iyi sen bilirsin! Tek koşul gerçekten bilmek istersen!

Elde var iki; kendini tanı!

Aslında tüm geribildirim verenleri can kulağı ile dinlemeli, iyi/kötü ayırmadan! Seni ciddiye alıp yorum yapıyor, sana önem veriyor, zaman harcıyor. Ne güzel! Bu, sana mutlaka bir şeyler katıp, farklı bakış açılarından görmeni sağlayacaktır. Gelişmene de yardımcı olacaktır. Belki göremediğin küçücük bir detay, önünde binlerce yol açacaktır. Hiç eleştiri olmazsa, karşındakilerin gerçekten ne düşündüğünü bilemezsin. Hayal gücünle baş başa kalırsın!

Elde var üç; herkesi etkin dinle ve süzgecini de iyi kullan!

Göz ardı edemediğimiz başka bir gerçek de, duyduğum güzel bir sözdeki gibi “incir ağacından portakal vermesini bekleyemeyiz”. Yapılacak en iyi şey, portakalı ummak yerine, inciri daha lezzetli hale getirmektir bence…

Yani sonuç olarak;

Elde var dört; bazen de, neyse odur! Eleştirsen de, eleştirilsen de!

Siz ne dersiniz?

Hadi bakalım, GERÇEKTEN bekliyorum eleştirilerinizi!

Sevgiyle kalın,

Belma KAFADAR KARAÇAM
Profesyonel Yaşam ve Öğrenci Koçu