Felsefenin Tesellisi

,

İnternette dolaşan kısa bir hikaye çok dikkatimi çekti. Hikayeyi biraz daha kısaltarak özetleyelim:

“Bir ağacın gölgesinde, adam felsefe kitabı okuyordu. Sorular üstüne sorular, adamın kafasını karıştırmıştı … ‘Keşke ağaç olsaydım, hiç düşünmeden yaşasaydım’ dedi.

Birden ağaç dile geldi: ‘Ben düşünmüyorum belki ama düşünen insanlara o kadar çok ders verebilirim ki’ dedi.

Adam heyecanla, ‘Seni dinlemek isterim’, dedi.

Ağaç konuşmaya başladı: ‘At o felsefe kitabını elinden, şimdi bana bak ve beni dinle … dedi ve hayat dersini sıralamaya başladı:

1-Ağaç yaşken eğilir. Her şeyin bir zamanı vardır.

2-Düşen ağaca balta vuran çok olur. Hayatta düşmemeye dikkat etmek gerek.

3-Bizi yok etmeye çalışan baltanın sapı bizdendir… İç düşman daha tehlikelidir.

4-“Ulu çamlar fırtınalı diyarlarda yetişir”… İnsanı geliştiren zorluklardır.

5-Ağacın kökü ne kadar derinse, boyu o kadar yükseğe çıkar… tarihinize sahip çıkın.

6-Ağaç yapraklarıyla gürler, insan da ailesiyle, sosyal çevresiyle.

7-Hiçbir ağaç ‘bahar gelecek mi’ diye düşünmez … görevinizi yapıp sabırla bekleyin.

8-Meyveli ağacı taşlarlar. Bilgili, becerikli, başarılı insanları çekemeyen çok olur.

9-Her ağaç kendi toprağında büyür. İnsan yetenekleri de uygun ortam bulursa gelişir.

10-Beşikten mezara kadar ağaca muhtaçsınız. Bize hep “odun” gözüyle bakmayın.

Adam ağaca yeniden baktı. ‘Aslında odun olan bu ağaç değil; benmişim meğerse’ diye geçirdi içinden”. (Bitkilerle Sohbet adlı kitap’tan)[1]

Bu hikayedeki önerileri beğendiniz mi?

Daha önemlisi, önerileri hoş bulmakla birlikte hikayede size tuhaf gelen bir şeyler, üslup, tonlama var mı? Hani, ilk başta zihninizde bir çelişki fark eder gibi olup, hikayeye kendinizi kaptırdığınızda unuttuğunuz ve zihninizden uçup giden bir şey?

Oysa, zihnimize düşen bir “bit yeniği” hissini atlamak bazen çok önemli detayları gözden kaçırmamıza ve Schopenhauer’in bizi uyardığı gibi yazarın mantık zinciri içine hapsolmamıza neden olabilir, değil mi?

Öyleyse, geri dönüp hikayenin başı ve sonuna bir kez daha göz atalım.

Hikayenin başında “felsefe kitabı okuyan” ama bir ağaç gibi “düşünmeden yaşamayı arzu eden”, (muhtemelen felsefe okuduğu için) “kafası karışmış” biri var. Ağaç ise kendisi “düşünmese de” (!?) bilgece önerilere sahip ve bunu “gerçeğin nihai bilgisini” verircesine kesin (son nokta! 😊) bir tonlama ile aktarıyor. Bu hikayeye göre okumanın, özellikle felsefe okumanın kafa karıştırmaktan başka bir yararı yok; en iyisi bilge birini bulup gerçeğin nihai bilgisine ulaşarak “düşünmeden yaşamanın” huzuruna (!) erişmek. Ağacın bilgeliğinden etkilenen adamın bilginin/bilgeliğin kaynağına yönelmek yerine (sahi, ağacın insan hayatına dair bilgi kaynağı ne?), düşünmeye çalıştığı için “Aslında odun olan bu ağaç değil; benmişim meğerse” hayıflanmasına ne demeli?

Ağaca göre felsefenin bilgi kaynağı olarak bir değeri yok ki “at o felsefe kitabını elinden” diyor. Ama bir takım iddialı önermelerle kendisi “felsefe yapıyor” aslında ve önerilerinin tamamı ve daha fazlasının yer aldığı insanlığın düşünsel birikimi orada öylece bizim okumamızı bekliyor. Oysa “güneşin altında yeni bir şey yok” ve Sokrates’ten, Konfüçyüs’ten, Farabi’den … itibaren düşünürlerce adım adım, gıdım gıdım insanlığın hafızasına eklenen olağanüstü bir “düşünme malzemesi” mırasına sahibiz. Biz yeterince okumasak da, okuyup yeniden yeniden yorumlayan, daha iyi bir hayata dair ne çok yeni kitaplar görüyoruz dünyada, değil mi? Bu kitaplardaki tezlerin hemen hemen hepsinin felsefe tarihinde bir izini (bazen aynıyla 😊) bulmak mümkün. “Dünyayı ölü iktisatçılar yönetir” sözünü duymuşsunuzdur. Dünyayı yönetme düzeyine gelmiş iktisatçılar, iktisadın filozofluk deresine erişenleri aslında ve bu bütün bilimler için geçerli. Aslında, genel bir ifadeyle “dünyayı ölü filozoflar yönetir” demek daha doğru belki de.

İnsanlık tarihinin bu mirasından yararlanmanın yolu ise gerçeğin nihai bilgisini bize “düşünmeden ve zahmetsizce” verecek bir ulu ağaç veya alime başvurmak değil. Bilgiler her çağda yeniden işlenir, çoğalır ve yeni sentezlere ulaşır ve son nokta iddiası yerine zamanın imkanları elverdiği ölçüde o kaynaktan yararlanmanın yoluna bakılır, değil mi? (Bilginin ve bilgeliğin nihai düzeyini, “son noktayı” temsil eden bir durum teorik olarak olabilir. Dinlerin vahiy özünü de böyle görebiliriz. Ancak, bunları değerlendirebilmek için de gelişmiş bir “aklı işletme” yeteneğine ihtiyaç var. Burada, başa döneriz: Bunun yolu da felesefe ve aklı işletmek için kafa yoran filozoflardan geçer. Filozof diyoruz, zira adına “alim, bilgin, bilge…” ne derseniz deyin, neticede yaptıkları şey, felsefedir.)

Yazımızın girişindeki hikayeyi önemsememizin sebebini tahmin etmişsinizdir; Genel olarak felsefeye ilişkin yaygın tutumun tipik bir örneğini veriyor çünkü. Maalesef felsefe denince, yüzlerde hafif alaycı bir gülümseme ve hayata somut hiçbir katkısı olmayan “entelektüel lüks” olarak görüldüğünü hissettiren bir tepkiyle karşılanırsınız.

Pekiyi, gerçekten felsefenin hayata somut bir katkısı yok mu?

Tarihe bakalım. Doğu’nun da Batı’nın tarihteki yükselişlerinin temelinde düşünme biçiminde bir devrimin yattığı hemen göze çarpacaktır. Konfiçyüs’le Doğu felsefesinin yükselişi bilimsel buluşları ve genel olarak yükselen beşeri sermaye kalitesiyle Çin’i döneminin süper gücü yapmıştı. Sonra İslam’ın doğuşu ve bununla kazanılan özgüvenle eski Yunan felsefe klasiklerinin yeniden yorumlanması büyük filozoflar yetiştirmiş ve önce Arap dünyası sonra ise tüm İslam dünyasını uzun bir üstünlük dönemine taşımıştı, değil mi? İslam dünyasının durağanlaşması ile büyük filozoflar döneminin bitişinin aynı zaman dilimine denk gelmesi tesadüf mü? Batı’nın yükselişi de kabaca 1500’lerden itibaren başlayan düşünsel devrime dayanmıyor mu?

Tarihin uzun bir döneminde felsefe ve pozitif bilimlerin iç içe olması ve büyük filozofların çoğunun aynı zamanda döneminin önde gelen bilim insanlarını oluşturması, felsefenin değerini gölgeleyen bir etkiye sahip. Bilimler, ana kucağı olan felsefeden ayrıldıkça, felsefenin bilime katkıları daha az fark edilir oldu. Ancak, dikkatli bakıldığında tüm bilimlere can suyu sağlayan şeyin hala felsefe olduğu hemen fark edilecektir.

Bunun az bilinen ama oldukça çarpıcı bir örneğini bilimin dahisi Einstein’da görüyoruz. 1915’te filozof-fizikçi Moritz Schlick’e yazdığı metupta rölativite kuramının ilhamını filozof David Hume’a borçlu olduğunu vurguluyor.[2] (Bu arada, tek başına bir Einstein’ın dünyadan geçmiş olmasının, sebep olduğu teknolojik gelişmelerle nesiller boyu kaç milyon insana iş imkanı sağladığını düşünelim). Aslında, Einstein’ın dönemin filozoflarını yakından takip ettiğini ve ilk makalelerinden itibaren başlıca ilham kaynağının filozoflar olduğunu biyografilerinden biliyoruz. Einstein önceki dönemin filozoflarını okuyordu. Spinoza’nın (1632-1677) doğduğu evi 1920’de ziyaret ederek, orada ona bir şiir yazıp bıraktığını biliyor muydunuz?

Bugün de bilimde çığır açan bir bilim insanı olmanın yolu, alanının önce uzmanı ve sonrasında o alanın filozofu olmaktan geçiyor. Zira felsefe insanlığın düşünme kapasitesini artırarak bilimlerin temeli ve motoru olmaya devam ediyor. Maddi-manevi üretimin dayanağının kol gücünden beyin gücüne geçeli asırlar oldu. Milletlerin gelişme umudunu koruyabilmesinin yolu ve hatta insanlığın bir bütün olarak refahı işte bu artan düşünme kapasitesinin ürettiği devrimsel buluşlara bağlı. Çok değil, bundan 200 yıl öncesinin düşünme biçimi ve teknolojisiyle kalsaydı insanlık, 7 milyarı aşan dünya nüfüsunun halini düşünebiliyor musunuz?

Çağdaş medeniyetin olağanüstü nimetleri olan gelişmiş devlet düzeni ve demokrasi (siyaset felsefesi), hukukun üstünlüğü ve insan hakları (hukuk felsefesi)… aklınıza gelecek her alanda felsefenin yaşamsal katkısını inkar edebilir miyiz?

Pekiyi, ya felsefenin bireysel faydası? Ortalama bireyler için felsefe lüks mü?

Felsefenin bireysel hayata ilişkin değerini gelecek yazıda tarihin büyük beyinlerinin hayatından örneklerle kaleme almayı düşündüğümüzden, şimdilik şu kadarı ile yetinelim: Daha önceki yazılarımızda sıkça değindiğimiz gibi, kısaca sistemli düşünme olarak tarif ettiğimiz felsefe zihin ve beyin kapasitemizi artırır. Mucizevi kendini geliştirme yeteneği (nöroplastisite) sayesinde beynimiz öğrendikçe gelişir, geliştikçe kavrayışı derinleşir, problem çözme yeteneği artar. Genel olarak eğitim ve bilim ama özellikle felsefe bu sürecin temelidir. “Hayat problem çözmektir” (K. Popper) ve bu medeniyetin ilerleme tarzıdır. Hikayemizdeki bilge ağacın dediği gibi, “ağaç yaşken eğilir” 😊, öyleyse okullarda ilk önceliğimiz ezber değil, yeniden felsefe olmalı, değil mi?

***

Felsefe Boethius’u (480-524) zindanda, ömrünün son deminde ziyaret eder. Filozofun en kederli anında, güzel bir insan suretinde hücresine süzülen felsefe sorar: “Ne bilmek istiyorsun?”

Boethius kadere, iyilik ve kötülüğün doğasına, anlamlı hayatın imkanına ve Tanrı’ya dair ömrünün sorularını sorar. Felsefe, hikayemizdeki ağaç gibi “at kitapları elinden, beni dinle” demez 😊 O sorar felsefe cevaplar, felsefe sorar Boethius düşünür; ömrün bu son muhasebesinden felsefe tarihinin en çok bilinen eserlerinden biri, “Felsefenin Tesellisi” doğar. O günden beri, bu kitabın başlığı adeta ahlak (ve mutluluk) felsefesinin jenerik ismi gibidir.

Gelecek yazımızda buradan devam edelim.

Sevgiyle kalın.

 

Mehmet Murat

 


[1] Mesut Günsey, “Bir ağaçtan on ders” https://www.kibrishaberci.com/bir-agactan-on-ders/, 21.12.2019. Not: Yazarın bahsettiği bu başlıkta bir kitaba rastlamadım. Ama özellikle vurgulamak isterim ki, ne kitabın yazarı ne de bu köşe yazısının yazarını eleştirmek değil bu yazının amacı. Zira bu çok kısa bir alıntı ve bağlamını bilmiyorum. Bizim için bu kısa alıntının kendi başına bir mesajı var ve bu yazı bunu değerlendrimektedir.

[2] https://aeon.co/essays/what-albert-einstein-owes-to-david-humes-notion-of-time