İki Dudak Arası Zamandır Hayat

,

Allah “Ol” dedi, her şey oldu. Hayat, kimilerine göre iki dudak arasından alınan bir nefesle; kimilerine göre ise bir nefes vermekle başladı. Soğuk bir nefes vererek yahut bir nefes almamakla da son buluyor. Peki, bir insanın kaderi iki dudak arasında mıdır?

Bebek ağzını memeye kilitler yutmasını iki dudakla sağlar. Besinleri vücudumuza önce onlar misafir eder. Konuşma, sevinci paylaşma ve öpüşmemiz onlar sayesinde olur. Fakat öpüşmek de evrensel bir şey değildir; kültürlerin yüzde 90’ında var olmakla birlikte, farklı biçimlerdedir. Charles Darwin, ilk olarak 1872’de yayımlanan “İnsan ve Hayvanlarda Duyguların İfadesi” adlı kitabında şöyle der: “Biz Avrupalılar şefkatin ifadesi olarak öpüşmeye öyle alışmışız ki, onu insanın bir özelliği olarak algılıyor olabiliriz; ama öyle değil. Yeni Zelandalılar (Maori), Tahitililer, Papualılar, Avustralyalılar, Afrika’da Somaller ve Eskimolarda öpüşme kültürü yoktur.”

Çeşitli hareketleriyle sesleri ayarlayan iki dudak arasından çıkan sözler son derece önemlidir. Bu sözlerden oluşan kararlar insanda yepyeni heyecanlar, ufuklar açar. Kimi zaman kendi hayatımızı etkileyecek, bazen de başkalarının hayatında dönüm noktası oluşturacak sözler, kararlar dökülür. İnsan, iki dudak arasında çırpınırken onların arasına, tarifsiz hasret; yanık bir hasret türküsü, çoğunlukla büyük mutluluklar sığdırmasını bilir. Kurumuş dudaklarda kimi zaman sonsuz bir aşk barınır. Mevlana der ki: “Aşk nedir, bilmiyorsan gecelere sor, şu sapsarı yüzlere, şu kupkuru dudaklara sor.” Öyle ki; gözlerin ifade etmekte çoğu kez yetersiz kaldığı durumda aşk, iki dudak tarafından fısıldanır.

Onlardan çıkan söz bazen öyle bir kalp kırar ki, Kabe’yi yıkmak gibidir. Senelerce yapılan ibadet ve zikir sevabının hepsini bir anda alıp götürür. Öyleyse kalp kırmak niye, niçin sevdiklerimizin gönüllerini yıkarız? Yıkılan gönüller aradaki dudak payı bir mesafeyi ulaşılmayacak noktalara taşır.

Aşk kalplerde yeşerse bile, aşkın ifadesi onlarda kendini bulur. Sevildiğini hissettiğinde işte o zaman, üzerinde büyük sevda yüklü iki kor ateş olur dudaklar. Gözyaşları göz pınarından kayarak onların arasına tuzlu bir his olarak girer. İki bilinçli dudak birbirine dokunup ayrılınca oradan dökülen son sözler ağlar. Pembe mutluluklar nasıl dudaklardan öpülürse ayrılıkta yine dudaklardan öpülür. Paris’te bir de bakmışız; Eiffel kulesiyle aynı boya tutunup dudak dudağa mutluluğa açılan poz veren kalpler bir karede birleşip aşk olur. Aynı kişilerin kalplerinden akan hisler, gün gelir, camları buğulu bir kafede iki dudaktan dökülen hüzünlü bir ayrılık sözüne dönüşür.

Dileklerimiz, dualarımız, gülümseme, arzularımız, özlemlerimiz hep onlardadır. Onlarla şarkı söyler, telaş eder, veda ederiz. Onlar bir çiçektir, sözleri inci tanesidir. Hiç kalbin dudakları olur mu demeyin. Gecenin bile ertesi güne hem dudakları hem oksitlenmiş izleri kalır. İki dolgun dudak iletişimdir, yardımseverdir, etkilidir. Kimi zaman nar, kimi zaman kor; bazen gül yaprağı, kiraz, telve yahut bademdir onlar. Kimi dudaklarda görülmemiş mizan vardır. Temmuz yazının ezik bir akşamının kıpkızıl dudakları bir mahşer kalıntısı gibidir. Onlardan kalbimize kar gibi aşk düşer. “Bir kızıl goncaya benzer dudaklar”. Goncanın sakladığı güzellik nasıl bir çiçeğe dönüşüyorsa, iki güzel dudağın sakladığı da tatlı sözlerdir. Bunlardan yapılan şerbet kalplerimize derman oluverir. Yaz gelir dudaklar bülbülleşir, meyler onlardan içilir. Gönül dudaktan alev almış gibi narçiçeği oluverir.

Mutluluğu da yeryüzünün dudaklarından tanırız. Ağzından bal damlayan iki dudak insana en büyük zevki verir. Çeşmeden su içmek, taş dudaklardan dökülen mavi hecelerin çağlayanı olmak gibidir. Bazen bir gelecek, bir keder, bir kader sıkışıverir iki dudak arasına. Kimi insanların dudaklarının akı, gözündeki aktan daha beyazdır. Ünlü Fransız şairi Louis Aragon; “mutlu aşk yoktur” isimli şiirinde; iki dudağından dökülen mısralarla; “hayat garip ve acı dolu bir ayrılıktır her an” der.

Bir çocuk gibi bükeriz dudaklarımızı, kırılır, küseriz. Shakspeare der ki; “Kadın, çok defa en çok sevdiği şeye dudak büker.” Karşısındakini küçümseyerek konuşur böyle durumda iki dudak. Dokunulmamış dudakların ruhu insana huzur verir. Bir tek defa öpüşünce şöyle kana kana, kanımız yüreğimizden akar bir mercan ışıltısıyla kımıldayan dudaklara. Bazen güler, bazen titrer, kızıl dudaklar. Sevgilinin dudakları yüreğimizdeki o muhteşem varlığının kutsal kitabı gibidir. Kimi gün suskundur, kimi gün üzerinde gülüşlerimiz donar. Ancak bahar çıkıp gelince yaşam dudaklarımızda yeniden soluklanır. Bahar demek aşkın yeşermesi demektir, aşk iki dudak arası nefesi öpmektir. Dudağın şerbeti dertlere derman olur.

Çoğu zaman dudaklarımıza kadar kavruluruz. En etkili zehir dudaklardan dökülen acı sözdür, insanları yaralayan tıpkı bir hançerdir. Jorge Luis Borges balçık dudakların kutsallığından bahseder. Gücün de “iki dudağı” vardır. İnsanın kaderi, dalgalı bir zihniyetinin iki dudağı arasında sıkışır kalır. Bir insanın, geleceği, kariyeri, kaderi hepsi iki dudak arasındadır. Kimi zaman iki dudak arasından çıkan bir söz yıkar insanı, çünkü mutlu aşk yoktur. İki dudak arası bir söz, adalet olur, merhamet olur, yolunu şaşırır kimilerine felaket olur. Bir söz, hayat aynası olur, hayatın şefkatli, saldırgan yüzünü de, masum ve günahkâr yüzünü de saniyeler içinde size hissettirebilir. Dudaklardan dökülen iki çakır söz saplanırsa sevgilinin kalbine, günlerce gözlerine uyku girmez.

Süleyman Çelebi, Mevlit adlı şiirinde; “Ol! dedi bir kere var oldu cihan/ ‘Olma! ‘ derse, mahv olur ol dem hemân” demiştir. O’nun “Ol” dediği gün her şey oluverir. Yaradılış O’nun ol emriyle olmuştur. O’nun dileğiyle yaşamak sadece bir an gibi, iki dudak arası geçecek zamandır.

Kader çok geniş bir konu. Şüphesiz insanın kaderi iki dudak arasında olmamalıdır. Yetenek ve liyakat ölçüsünde ve birikimiyle insan ehil olduğu yerlere kavuşabilmelidir. Bir görevin gerektirdiği niteliklere sahip insan; görevinde kararlı ve tarafsız olmak, dürüst olmak, güven vermek, iyi iletişim kurabilmek iyi bir dinleyici olmak, çalışanlarını destekleyici olmak, öneri ve fikirlere açık olmak, espri duygusuna sahip olmak, yanında çalışanların bilgi ve gücünü kendi gücü olarak görmek, rahatsız olmayarak çalışanların becerisini başarıya giden yola yönlendirmek gibi birikimlerini doğal olarak uygulayabilir. Yoksa, iki dudak arasından çıkacak bir söz ile insan vezir olabildiği gibi rezil de olabiliyor. Haksız yere, bir eli yağda bir eli balda olabildiği gibi, bin bir yokluk ve sıkıntı içinde kaderim deyip yaşamını sürdürebiliyor.

Ömür dediğimiz süre iki dudak arası bir zamandır. Gün gelir, saat çalar. İki dudak arasından üflenerek göklere yükselen acı ve tiz bir düdük sesiyle, hayat trenimiz istasyondan hareket edip kalkar. Sonsuzluğa doğru ağır ve sakin bir yolculuk başlar. Yahya Kemal Beyatlı’nın “Sessiz Gemi” şiirinden şu mısralar dökülür iki dudaktan:”

“Birçok gidenin her biri memnun ki yerinden, Birçok seneler geçti; dönen yok seferinden.”

Ali AKÇA