İşçi Bayramı ve bir futbol maçının düşündürdükleri…

,

13 yaşındaki oğlum, gittiği özel okulun futbol takımında oynuyor. Futboldan hiç anlamayan ve yıllarca ilgilenmemiş olan ben de bu vesile ile bu dünyayı biraz daha yakından tanıyorum.

Bana futbol kariyeri yapmak istediğini söyleyince ”özel okul takımında olmaz” diye düşünüp belediyenin takımına yazdırdım. Bugün ilk kez rakip takımın kim olduğunu da bile bilmeden maçına gittim.

45 dakika önce oradaydık. Tribünde, çoğunluğu baba olan veliler vardı. Sohbet edebileceğimi düşündüğüm bir grubun yanına oturdum, biraz da isteyerek kulak misafiri oldum. Sohbet ”İstanbul’da trafik çok, neler çekiyoruz” dan başladı; ”bir gün et yemeye gidelim, iyi mangalcılar var” diye devam etti. Sonra 1-2 kadın da geldi ve sohbete katıldı. Şimdi de çocukların Paris gezileri konuşuluyordu.

Yanlış yere oturduğum yönündeki sezgilerim iyice kabarmıştı. İçinde oturduğum grubun bir başka özel okul olabileceğini düşünmeye başlamıştım, sonrasında haklı da çıktım.

Biraz sonra hemen yan kısımda ayrı bir topluluk oluşmaya başlamıştı. Bunlar belediyede oynayan çocukların aileleri olmalıydı. Yavaşça kalkıp oraya geçtim. Ne de olsa bu benim oğlumun takımıydı.

Hepi topu 10 adım gitmiştim ama sanki bambaşka bir dünyaya gelmiştim. Birbirini ”selamın aleyküm” diye karşılayan topluluk zamanla çok daha kalabalık oldu. Sadece bir veli değil, eşleri, çocukları, hatta akrabaları da izlemeye gelmişti. Babaların bir kısmı, işlerinden kaçıp gelmişlerdi; 1 Mayıs’tı, tatildi ama çalışıyorlardı. Kadınların giyimi genellikle diğer gruba göre daha kapalıydı. Pek erkeklerle yan yana oturmayan bu kadınlar, kendi aralarında sohbet ediyorlar, getirdikleri diğer çocuklara bisküvi ve meyve suyu dağıtıyorlardı. Küçükler de meşgul olsun diye ellerine telefon verilmişti, çoğu gürültülü patlamalı oyunlar oynuyorlardı.

Belki maçlara gidenler için sıradan olan bu durum benim için sosyolojik bir gözlem halini almıştı. Sonrasında olanlardan ufak sahneleri anlatayım. Aşağıdaki bizim takım diye söz ettiğim, belediye takımı:

  • Hakem her nedense ilk yarıda özel okulun yaptığı birkaç faulü görmezden geldi. Hiç anlamayan ben bile görmüştüm.
  • Bizim takımın babaları çok sinirlendi ve hem hakeme hem de sahaya fazlaca bağırmaya başladı.
  • Sonra rakip özel okul olduğu için ayrıcalıklı görüldüklerini ve faullerin bu sebeple verilmediğini düşünmeye başladılar ve kızgınlıkları arttı.
  • Aralarda bu özel okulun hakeme rüşvet vermiş olabileceğini düşündüler (ben buna çok şaşırdım, çünkü bu özel okul, sporu hobi olarak gören, yabancı dil ağırlıklı ve genellikle yurtdışında yaşayacak çocuklar yetiştirmeye odaklı bir okuldu).
  • Arada hakemle kavga eden babalar oldu, kadınlar yine aralarında konuştu ve diğer çocuklarla ilgilendiler; çok bulaşmadan eşlerini desteklediler.
  • Hakem polis çağırmakla tehdit edince olan biraz duruldu ve aralarında sahaya ve hakeme baskı yapma kararı aldılar.
  • Zaten kalabalık bizim bölüm, 2. yarıda daha da sesliydi. Tutku ile sahaya bağırdılar.
  • Diğer takımın babaları da coştu ve bağırdı ama sayıca az olduklarından sesleri ve enerjileri daha az çıktı.
  • Sonra diğer takımın babalarından biri bizim tarafa ”niye bağırıyorsunuz” diye bağırdı. Bizim takımın babaları ”siz de bağırıyorsunuz, biz sizi rahatsız mı ettik” diye cevap verdi. Bir süre de bu şekilde bir atışma yaşandı.
  • Bir ara bizim takımın babalarından bazıları, ”biz bunları muhtarlık seçiminde yendik neyse ki” diye geçmişteki bir zafer anını anarak mutlu oldu.

Sonuç: Bizim takım kazandı, herkes dağıldı. Çıkışta özel okul velilerinin pahalı araba markalarına değinildi.

Bütün bunları izlerken acaba ben hangi topluluğa aitim diye düşündüm ve kendi düşüncemden rahatsız oldum. Orada 2 kesim o kadar ayrılmıştı ki, birilerine ”biz”, birilerine de ”onlar” deme ihtiyacı duymuştum. İşin tuhafı hiçbirine biz ve onlar demek istememiştim, çünkü iki tarafta da birbirini hor görme vardı. Maalesef ülkemizde yıllardır bunun daha da pekiştirildiğini düşünüyorum.

O an kendi konumumu fark ettim. Orada iki tarafta da bulunan bazı kişiler gibi sessizdim. Çok varlıklı ailelerde büyümesem de genelde şanslı olmuştum. İyi devlet okullarında okumuştum, sonrasında ise hep çalışmıştım. Bir şeyler ortaya koymak, kazancımı hak etmek gibi dertlerim olmuştu, hala da var. Ülkemizdeki büyükçe bir kesimi sessizce ve gözleyerek, biraz da endişe ile temsil ediyordum.

Endişeliydim, çünkü futbol oynayan ve şans eseri o veya bu aileye doğmuş bu çocuklar da bu ortamdan zehirleniyorlardı. Biz hiçbir şey söylemesek bile… Çünkü her zaman dediğim gibi, insanlar (özellikle çocuklarımız) söylediklerimize değil, duygularımıza tepki verir.

Koçluk seanslarının sonlarına doğru bir farkındalık yaşandığında bazen ”neye ihtiyaç var” diye danışanlara sorarız. Burada da kendime aynı soruyu sordum.

Bence ihtiyaç, bir arada oturup ortak konular bulmak ve paylaşmaya çabalamaktı. Bu iyi bir başlangıç olabilirdi.

Çünkü bu ülkenin insanları olarak aslında hepimiz aynı gemideyiz. Farklı kesimlerden, ekonomik düzeylerden gelmiş de olsak aslında sandığımızdan çok daha fazla ortak konumuz var. Bunu en çok annelerin çocuklarına benim çocuğuma baktığım gözlerle baktıklarını gördüğümde hissediyorum.

Tüm emekçilerin işçi bayramı kutlu olsun…

Hande Arıkan

Hizmetlerimi ve tüm yazılarımı ve görmek için web sitemi ziyaret edebilirsiniz.