Kelimelerim

,

Yeni bir yazıyı daha kafasında tasarlamaya başlıyordu ki,”-Sıcak iyice artıp hafiften içim geçmeden suya bir atlayayım” dedi…

Kafasında onlarca konu dolaşıp duruyordu. Suya daldığında, kelime denizinin içinde yüzüyormuş ve hava almak için yüzeye çıktığında saçlarında omuzlarında kalan kelimeleri alıp kullanıyormuş gibiydi. Suyun altında ilerliyor ve yüzeye çıkıp her nefes alışında, birkaç kelime birkaç duygu üzerinde takılı kalmış oluyordu. Üzerinden akıp suya tekrar dönmeyenleri alıp, onları biraz beklemesi için iplere yerleştirip tekrar dalıyordu kelime denizine…

“Ne kadar derine dalarsan dal en büyük midyeyi çıkaramazsın…” sözü misali; en diptekinden en yüzeye yakın olan kelimeler de gün yüzüne çıkabilmek için yarışıyorlardı birbiriyle, en (büyük!) olduğunu gösterme çabasıyla…

Yazar, iplere asılmış olanları tamamen kuruyup yok olmadan kullanmalı hem de yeni gelenlere yer açmalıydı kurumak için bekleyen diğerlerinin yanlarında…

Parmakları düşüncelerinin hızına yetişmekten yorgun, iplerle bilgisayarın klavyesi arasında koşturup duruyordu. Bu arada gözleri de boş durmayıp keskin bir gözlemle parmaklarını izliyordu. Bu koşuşturmada kazayla basılan yanlış bir iki harfin hızını kesmesinden de şikayet ediyorlardı. Titiz bir eğitmen misali! Gözler, bu kontrolcü görevinin yanı sıra, eğer hoşnutsuzluğunu çok fazla belli ederse parmaklarının küsmesinden de korkuyordu. Yani yazarın beyni, elleri, gözleri, anlık duyguları hepsi birbirleriyle yarış halindeydi.

Ama kelimeler de boş durmuyor, öylece kağıda dizilmelerinin yetmeyeceğini, bir süre sonra sıralanmalarının değişebileceği bilinciyle, parlayarak kendilerini gösterme çabasındaydılar. Kısacası bu durumda en çok yorulan kelimelerdi aslında…

Bir yandan da, “-Ne alemi vardı sanki güzel güzel huzurlu sularda dolaşırken tutulup çıkarılmanın!” diye düşünmüyor da değildiler hani 🙂 Aslında hep beraber diğerleriyle birlikte yüzmekten çoook mutluydular. Şimdiyse özenle seçilip kağıda dökülünce, belki sadece birkaç kişinin dikkatini çekecek, gerçekten ilgi alanındaysa eğer en az bir, hadi bilemedin iki kez okunup sonsuzluğa geri döneceklerdi. Ya da hiç görülemeden öylece solup gidecek ve zamanla tamamen kaybolacaklardı… Ne büyük haksızlık!

Oysa gerçekte,hepsi de güzel bir beynin içine girip oradan başka denizlerden gelen bambaşka arkadaşlarıyla zenginleşerek yeniden yeniden görülmek/okunmak istiyorlardı. Bunu başarabilen şanslılar sayıca çok azdı! Tıpkı “kayıp balık Nemo” filmindeki bir sahnede olduğu gibi; bazıları sadece küçük oldukları için balıkçı ağının boşluklarından geçip yaşamaya kaldıkları yerden devam edebiliyorlardı. Bazılarıysa güçlü cüssesini ve keskin dişlerini kullanarak ağları parçalayıp, arkalarından gelen kendince yetersiz olanlara da bir şans tanımış oluyorlardı, bunu yaptıklarından tamamen habersiz!

Kendini kurtarırken farkında olmadan başkalarına da yol açmak! Salt yaşamda kalma mücadelesiyle içten gelen bir eylemin müthiş sonuçları! En klasik söylemle durgun suya atılan taşın halkaları…

Keşke her bir kelimenin böyle bir etkisi olsaydı!

Sihir gibi… Mucize gibi… Beklenmedik anda beklenmedik bir şekilde oluşuvermek! Bambaşka dünyaları da oluşturuvermek…

Yazar, çoktaaan uyuyup gittiğinden habersiz,’’-Vazgeçtim yüzmekten, hazır uyku bastırmışken hafiften kestirmek sanırım daha iyi olacak.’’ dedi ve sularından ayrılmaya hazırlanan kelimeler de olduğu yerlere geri dönüverdiler.

” Umarım burada her ay paylaşmaya çalıştığım yazılarımdaki, sularından süzülüp gelen benim kelimelerim de sizlerin hayal dünyasında bambaşka şekillerde canlanıp, sizlerde güzel bir yer edinip ardından başka denizlere akma sevdasında olanlardır…”

Sevgiyle kalın

 

Belma Kafadar KARAÇAM