Bağ(ım)lılık Yahut Değerler Zinciri

,

Modern iktisat biliminin babası sayılan Adam Smith’in “görünmez el” (invisible hand) kavramı, bireylerin kendi çıkarları (geçim, karın doyurma) doğrultusunda yaptıkları iktisadi faaliyetlerin sonucunda, aslında süreç içindeki hiç kimsenin bilinçli biçimde amaçlamadığı muzzam bir “sosyal fayda” ortaya çıktığını anlatır. Bu kavram, iktisadi hayatın temelini oluşturan piyasa, işbölümü ve hatta karşılıklı bağımlılığın da veciz bir tanımıdır. Smith’in verdiği örnek çarpıcıdır: Sabah kahvaltı soframızdaki ürünler kasabın, manavın, market sahibinin hayırseverliğinin sonucu olarak orada değildir. Kasap, manav ve market sahipleri kendi geçimleri için bunları üreticilerden temin edip piyasa üzerinden bize sunmaktadır. Ama sonuçta ortaya çıkan sosyal fayda olağanüstüdür. Piyasa ile gelen uzmanlaşma, her birine ayrı ayrı yetişemeyeceğimiz çok sayıda ürün ve hizmeti bizim tek başımıza yapabileceğimizden çok daha iyi bir şekilde sunar. Aynı şekilde, piyasa bizim ürünlerimiz ve emeğimiz için de etkin bir pazar, yani geçim kaynağıdır.

Bir önceki yazımızdaki düşünce deneyinde, dünyanın bütün nimetleri tek başımıza kaldığımız bir dünyada bizim olsa da hayatın çekilmez olacağını görmüştük. Zira, başka insanlara iytiyacımız var.

Peki, başka insanlar olsun elbette, ama keşke piyasaya muhtaç olmasaydık, her birimiz ve hatta her millet “kendi kendine yeterli” olsaydı, daha iyi olmaz mıydı diye düşünebiliriz. Mesela, hepimizin evinin önünde küçük bir bahçesi olsa ve her gün bir meyve bütün besin ihtiyacımızı karşılasa, kimseye ihtiyacımız olmasa, hayat zahmetsiz ve daha güzel olmaz mıydı?

Biraz üzerinde düşündüğümüzde bunun da hiç de iyi bir hayal olmayacağını hemen fark ederiz. Zira para ve piyasa mekanizmasından yoksun bir dünya yoksul, gelişmemiş, iletişimsiz, sıkıcı ve hatta daha az sevgi içerirdi. Tek bir besine bağımlı olarak yaşayan doğadaki canlılardan pek bir farkımız da kalmazdı. Bugünün olağanüstü nimetleri olan gelişmiş ürünleri icat edip pazarlamaya ihtiyacı olmayan insanlar olmadan gelişme dürtüsü olur muydu? Geçim derdi ve piyasanın gerekleri olmasa bu derece yoğun bir iletişim ve bunun yan ürünü olarak sosyal bağlar (işbirliği, dostluk ve sevgi) da gelişemezdi, değil mi?

Bu açıdan bakıldığında, pazar (piyasa mekanizması) insanlığın “keşfettiği” muhteşem bir “doğa kanunu”dur; farklı farklı insan toplulukları ve milletlerin karşılıklı bağımlılık içerisinde alışveriş yapmaları ve iletişime geçmelerini sağlar. Bu yönüyle piyasa, bir insan icadı olmaktan çok, radyo dalgalarını veya metallerin işlevlerini öğrenmek gibi bir keşiftir. Dünya hayatının doğasında içkin olan karşılıklı bağımlılığı öğrenmemizi sağlayarak işbirliğine dayalı daha barışçıl bir hayatı zorunlu kılar. Hatırlayalım, piyasa mekanizmasından yoksul ilkel kabilelerin, kendilerinde olmayan ürünleri (ve hatta kadınları, yani müstakbel eşlerini bile!) diğer kabileleri yağmalayarak elde ettiklerine dair çok sayıda örnek bulabiliriz tarihten. Zira piyasanın olmadığı bir yerde barışçıl iletişim de ortaya çıkamaz.

Oysa karşılıklı bağımlılık (piyasa mekanizması) bireylerden milletlere kadar tüm insanlık için barış içinde bir arada yaşamayı, daha akılcı bir yol ve daha karlı bir iş haline getirir. Sözgelimi dünyanın bir ucunda keşfedilen radyo dalgalarının işlevleri, dünyanın dört bir köşesinde kimsenin hayal edemeyeceği yeni ürün ve meslekleri ortaya çıkardı, değil mi? Durmadan gelişip çeşitlenen işbölümüne dayalı yeni iş ve meslekler “adeta yoktan” bir geçim (rızık) kaynağı olmaktadır. Sürekli bir gelişimin motoru olması da cabası.

Karşılıklı Bağımlılığın Hareketi ve Bereketi

Piyasa mekanizması ve karşılıklı bağımlılığın ortaya çıkardığı olağanüstü dönüşüm, sayısız nimetleri yanında, başta küresel çapta yoğun rekabet olmak üzere, bazı zorluklar da getirdi beraberinde. Bunu olumsuzluk olarak algılarız çoğunlukla.

Gezegenimizi daha renkli hale getiren farklılıklarımız ve …

… bunun olağanüstü bir karşılıklı bağımlılık ve iletişime dönüşmesi. Küresel deniz, kara ve hava ulaşım ağları. Kaynak: http://globaia.org/en

Oysa, biraz geriye çekilip tarih perspektifinden baktığımızda, karşılıklı bağımlılığı hayata değer katan bir sürece dönüştüren ticaret kanallarının (piyasa mekanizması) sürüklediği dönüşümün baş döndürücü boyutlarını daha iyi görebiliriz. Yukarıdaki harita, bu sürecin Yerküreyi adeta bir arı kovanına çevirdiğini göstermektedir. Genel olarak yükselen refah düzeyi, işte bu muazzam süreçlerin sonucu.

Peki, bir an durup, daha yakın zamana kadar atalarımızın tatmadığı veya bugünkü kadar kolay erişemediği onca nimeti düşünmeye çalışsak, ne görürüz? Adam Smith’in örneğinden yola çıkarak bir düşünelim: Sabah kahvaltı soframıza gelen ürünler, geçim derdi değil de sırf iyilik için bize sunulmuş olsaydı ve bizim bunlar için ilgili kişilere teşekkür (veya rica) etmemiz gerekseydi, kaç kişiye ulaşmamız gerekirdi?

Gerçek şu ki, bu hayal edemeyeceğmiz kadar karmaşık bir süreçtir ve hiç ama hiç de kolay değildir. Nitekim, yazar AJ Jacobs, bunu bir fincan kahve için denemeye kalkmış, ancak bu bir tek ürün bile Jacobs’a birkaç yıl süren bir dünya seyahatine mal olmuş. İş, kahve çekirdeğini aldığınız market çalışanına ve hatta Kolombiya’ya kadar gidip bir dağ köyündeki çiftçiye teşekkür etmekle bile bitmiyor. Kahve çekirdeklerini pazara ulaştıran kamyondan, bu kamyonun yüzlerce değişik parçasının üretildiği 10-15 farklı ülkedeki insanların emeğine, kamyon için döşenen yol işinde çalışanlara, yol için asfalt üretenlere… daha kahvenin işlenip pazarlanmasına bile gelemedik. Siz en iyisi hiç saymaya bile kalkmayın, karşılıklı bağımlılığın ortaya çıkardığı “hareket ve bereket” süreci tek bir ürün için bile bu derece olağanüstüdür. İnsanları piyasa denen bu sürece dahil olmaya iten nedenler olmasaydı (asıl nimet işte bu ihtiyaç!), böylesine karmaşık bir sistem işleyebilir miydi, hem de kendiliğinden?

Karşılıklı Bağımlılıktan Karşılıksız Bağlılığa

Sırf piyasa mekanizması ve karşılıklı bağımlılık var diye, bütün insanların sevgiyle dolup birbirlerine sarılacağını söylemiyoruz elbette J Ancak bu olağanüstü sürecin getirdiği bereketin yedi milyarı aşan dünya nüfusunu, çok değil bir yüz yıl öncesine kıyasla bile, çok daha müreffeh ve barış içinde yaşattığını da görmemiz gerekir.

Karşılıklı bağımlılık süreci öylesine yoğundur ki, artık bunu ancak “küresel değer zinciri” (global value chains) kavramıyla ifade edebiliriz. İktisadi faaliyetlerin temel unsurları olan üretim, ticaret ve yatırımlar öylesine bir uluslararası özellik kazanmıştır ki, bir ürünün dizaynından üretimine, pazarlamasından dağıtımına kadar tüm süreçleri küresel bir ağ halinde farklı ülke ve bölgelere dağılmıştır. Öyle ki, bu sürecin içinde yer alıp almamak arzulanır bir şey değil, hatta artık bir seçenek bile değil; zira refah seviyenizi bu değer zinciri içerisinde aldığınız pay belirlemektedir.

Bu derece bir içiçe geçmişlik ve karşılıklı bağımlılığın temelinde ne var, bu sürecin itici gücü nedir?

Bunun cevabı olarak bir çok faktör sayılabilir, ancak bizce en temel dinamik, farklılıklarımız. Sözgelimi, insanların farklı farklı yetenek, eğilim, bakış açısı v.b. ile donatılmaları iktisadi hayatta her birimize farklı istihdam imkanları sunarken, ülkelerin farklı doğal ve beşeri kaynakları da küresel değer zinciri içinde bir yer edinmelerini sağlamaktadır. Bu farklılıkları, klasik iktisadın “kaşılaştırmalı üstünlükler” kavramıyla da açıklayabiliriz. Ayrıntısı (ve eğrisiyle doğrusuyla bir muhasebesi ve değerlindirmesi) bu yazının sınırlarını aşar, ancak kısaca bu farklı üstünlüklerin uluslararası ticaret ve iktisadi faaliyetleri çeşitlendirip zenginleştirerek küresel refaha katkıda bulunduğunu söyleyebiliriz.

Bugün milletlerin yarışı işte bu değer zinciri içerisinde ne oranda yer aldığıyla (kısaca üretim gücüyle) ilgilidir ve bu muazzam süreç tüm farklılık ve çeşitliliğiyle birlikte insanlık ailesinin işbirliğini zorunlu kılmaktadır. Ve iyi ki de öyledir, insanlık tarihinin gördüğü en yüksek refah seviyesi işte bu sürecin sonucudur.

Esasen farklılık ve karşılıklı bağımlılık hayatın her alanında vardı ve bir doğa kanunudur. Doğada bu süreç öylesine berlirleyicidir ki, sözgelimi küresel düzeyde böcek (özellikle arı) popülasyonunun azalması ciddi bir kaygı sebebidir. Temel yiyecek kaynaklarımız onlara bağlı olduğuna göre, böceklerin olmadığı bir dünyada teknolojik imkanlarımızın da bir değeri olmayacaktır. Aslında uzağa gitmeye de gerek yok, beden ve ruh sağlığımız bile bağırsaklarımızda yer alan bir kaç kiloluk bakterilere bağlı. Küresel düzeyde ise, örneğin Amazon ormanlarını koruması için Brezilya’nın sorumluluk içinde davranmasına ihtiyacımız var.

Kısacası, karşılıklı bağımlılık bir zorunluluk. Ancak getirdiği nimetler düşünülürse, bağımlılıktan çok bağlılık duygularına, bir başka deyişle barış içinde bir arada yaşamayı önceleyen insanlık ortak değerlerine bağlılığa ihtiyacımızın olduğu açık, öyle değil mi?

Sözün özü

Filozof Bertrand Russell’ın ifadesiyle, “giderek artan bir karşılıklı bağımlık içindeki günümüz dünyasında sevgi bilgelik, nefret aptallıktır”.

Sevgiyle kalın.

Mehmet MURAT

Profesyonel Koç