Nuh’un Gemisi Hazır: Cennete Dönüş Zamanı

,

Doğayla savaş halindeyiz.

Kazandığımızda, yok olacağız.

Hubert Reeves

Bir düşünce deneyi yapalım: Bir sabah uyandığınızda, baktınız ki bütün dünyada sizden başka tek bir insan kalmamış. Bir virüs bütün insan soyunu tüketmiş, bir siz kalmışsınız.

Ne hissederdiniz?

Tamamı size kalan dünyanın bütün bağları bahçeleri, en güzel evleri, arabaları, bomboş sahilleri… kısacası dünyanın bütün imkanları sizi mutlu etmeye yeter miydi?

Sizi bunu düşünedurun, her gün görüp de kanıksadığımız bir mucizeyi bize hatırlatan iki dizi filmden bazı alıntılar yapalım.

The OA adlı dizinin bir karakterinin yalın sözleri (dizinin ana temasıyla pek bir ilgisi olmasa da) çok şey anlatıyor: “Atalarımız, yani avcı-toplayıcılar Ay’a her bakışlarında onda tapınılacak bir şeyi, bir tanrıçayı gördüler. Biz Ay’a baktığımızda ise oraya gitmek istedik. Uzay yarışı, Ay yüzeyine önce kimin insan indireceği üzerineydi. Kafamızı buna takmıştık, ama oraya inip arkamıza baktığımızda, ancak o zaman gerçek nimeti fark ettik. Karanlığın ortasında, o yaşayan mavi gezegeni görmek pek çok kişinin ufkunu açtı. Dünyayı uzaydan görüp, bu açıdan bakan her astronot, Yerküreyi bir mucize olarak tanımladı.”

The 100s adlı dizinin konusu ise tam da bu bakış açısının ürünü: 97 yıl önce, dünyada insan medeniyetini yok eden bir nükleer savaş sonucunda, kalan bir avuç insan, bir uzay gemisinde neslini devam ettirmeye çalışıyor. Ne var ki, bu uzay gemisi de ömrünün sonuna yaklaşırken, insan soyu burada da tükenmek üzeredir. Son çare olarak, yüz kişilik bir gençten oluşan bir ekibi, yeniden yaşanılır hale gelip gelmediğini öğrenmek amacıyla, yeryüzüne gönderirler. (Uyarı! Yazının bundan sonrası, dizi akışının önemlice bir kısmını ifşa ediyor). Bizim mehtaba bakıp hülyalar kurduğumuz gibi, uzaydan mavi gezegene bakan insan soyunun son temsilcileri de hülyalar kuruyor, bir gün o cennete yeniden kavuşma hayaliyle yaşıyorlardı. Aslında çoğu Yeryüzünü hiç görmemiş, ölen ebeveynlerinin anlattıkları üzerinden bir cennet hayali kurmuşlardı.

İnsanlığın ortak hafızasında yer alan (kutsal kitaplarda anlatıldığı gibi) cennetten kovulma ve sonrasında üstüne bir de büyük tufan hikayeleri de böyle bir şey anlatmıyor muydu?

Diziye dönersek, Dünya’ya gönderilen gençler yeryüzüne inince ne gördüler?

Bizim her gün görüp de kanıksadığımız bu cennetin hayal ettiklerinden de güzel olduğunu, elbette. Faciadan 30-40 yıl sonra, artık insanların yaşamadığı Çernobil şehrinin yoğun bir bitki örtüsüne bürünmesi ve birçok canlı türünün de yeniden çoğalması gibi, yeryüzü de yeniden insan eli değmemiş bir cennete dönüşmüştü çünkü.

Sonra ne mi oluyor?

Tarih tekerrür ediyor ve insan soyu bu cennet içinde kaynakları büyütmek ve hakça bölüşmek yerine, kaynaklar için savaşa tutuşuyor. Cenneti cehenneme çevirmenin kestirme yolunu, yani tarih boyunca yaptığımız şeyi, iyi anlatıyor The 100s adlı dizi.

***

FAO’nun (BM Gıda ve Tarım Örgütü) tahminine göre, dünyada üretilen gıdaların üçte biri tarladan sofraya ve oradan da çöpe giden bir süreç içerisinde, kayıp ve israf sonucu heba oluyor. Dünyada milyonlarca insan açlık çekerken, yeni bir üretim artışı yapmadan, sadece bu kayıpları azaltmak bile dünyada açlığa çare olacak büyüklükte. (Dahası, elde kalanlar da aslında ihtiyacımızdan fazla!). Hollanda, Danimarka ve İngiltere’den bazı örnekler, teknolojinin harekete geçirdiği birçok sivil inisiyatifin bu konuda umut vaat ettiğini gösteriyor.

Ancak, asıl sorun bu değil; asıl sorun, birçok bilim insanının yakındığı gibi, biz insanların dikkatini hiç olmazsa sıradan şeyler kadar olsun küresel sorunlara çekip farkındalık oluşturabilmek, insanlığın ortak yaşamsal sorunlarının ancak karşılıklı bağımlılık bilinci içinde çözülebileceğinin bilincine varmak. Sözgelimi, iklim değişikliği ve çevre sorunlarının önemlice bir kısmı bizim farkındalığımızla çözülebilecek türden; kalanı da tüm insanlık olarak adil bir fedakarlığı paylaşmamıza bağlı. Ama hiçbirisi de imkanlarımızı aşacak düzeyde değil. Bu konuda bireyler olarak her birimize ve her ülkedeki milletlere düşen ve aslında sanıldığı kadar zor olmayan görevler var. Ayrıntıları bu yazımızın sınırlarını aşıyor ama şu kadarı açık ki, bizi uyarmaya çalışan bilim insanlarına daha fazla kulak vermemiz gerekiyor çok geç olmadan.

***

Yazımızın başındaki düşünce deneyine geri dönelim. Bütün imkanlar denizi içinde olsanız da dünyada tek başınıza kaldığınızda, mutlu olmak bir yana, yaşamın çekilmez hale geleceğini hemen fark ettiniz değil mi? Durup bir an düşünmek yetiyor; dünyada mutlu olmamız ve refahımız tüm ırk ve mizaç çeşitliğiyle birlikte, başka insanların varlığını zorunlu kılıyor.

İnsan dışındaki canlıların nüfusunu ve oranını dünya otomatik olarak dengeliyor. İnsan ise durmadan yayılan ve yeryüzünde yürümeye başladığından itibaren dünyaya hâkim olma potansiyeli taşıyan bir canlı. Bu süreçte hayat bize hiçbir canlıya vermediği bir ağır görevi yüklemiş; sürekli gelişmek ve ilerlemek. Zira bisiklet sürmeye benziyor medeniyetimiz,

durduğumuzda düşüyoruz. Düştüğümüzde ise kıt kaynaklar için savaşarak hiçbir canlının yapamadığı kitlesel kıyımı yapıyoruz.

Oysa öte dünyada umduğumuz cennete ulaşabilmek için önce burada, bu dünyada cennetimizi kurmakla görevliyiz ve bunun için gerekli imkan ve yeteneklere sahibiz. İnsanlık karnemizin notları bu süreçte verildiğine göre, daha iyisi ve kusursuzu olan öte dünya cennetine ulaşmak da her şeyden önce bu yeryüzü cenneti idealine verdiğimiz katkıya bağlı, değil mi?

“Hal ve gidiş” karnesi kırıklarla dolu olsa da :), insanlığın şimdiye kadar ki başarılarını da küçümseyemeyiz. Önceliklerimizi yeniden düzenlersek, adil ve sürdürülebilir kaynak kullanımını da başarabiliriz. Bu açıdan bakıldığında, dünyanın kaynakları da neredeyse sonsuzdur aslında.

Zifiri karanlık içinde, soğuk ve uçsuz bucaksız uzayda, imdadımıza yetişecek Nuh’un gemisi, aslında işte bu güzel gezenimizin ta kendisi; İçine her türden canlıyı ve tüm insanlık ailesini almak üzere tasarlanmış muhteşem bir gemi. Öyle bir gemi ki, kızılca kıyametin ortasında, dört buçuk milyar yıl önce demir almış zamandan. Tam donanımlı, ultra konforlu bu olağanüstü gemi, saatte yüz dokuz bin kilometre hızla süzülüyor1 uzayda. Biz fanilere için ölüm korkusu salan depremler, bu gemi için hafif sarsıntılar sayılır ancak. Oysa ne badireler atlatmış bu yolculukta; bağrına uzaydan dev gülleler saplanmış, yeryüzünün hakimleri dinozorlar hiç yaşamamış gibi olurken, keskin iklim değişiklikleri üzerinde yaşayanları defalarca değiştirmiş, nice yıkılmaz zannedilen insan medeniyetleri bir kalemde silinmiş yüzeyinden. O ise yoluna devam ediyor aynı hızla.

“Kaptanı Nuh olan bir gemide dalgalardan korkulmaz” derler. Lakin bu geminin kaptana ihtiyacı yok, zira bu gemiye hiçbir şey olmaz. Kırılgan olan, tehlikede olan o değil; biziz çünkü!

Çok geç olmadan doğru adımları atmalıyız. Yeryüzü cenneti idealimize her zamankinden daha yakınız. Nuh’un gemisi limanda hazır… her zamanki gibi.

Öncelikle, günlük yaşamdan küresel ölçekteki daha esaslı konulara kadar, insan medeniyetinin nasıl bir karşılıklı bağımlılık içinde olduğu ve esasen güzel olanın da bu olduğunu görmemiz gerekiyor. Gelecek yazımızda buradan devam edelim.

Sevgiyle kalın.

Mehmet MURAT

 


1 “Kurşun gibi” diyemiyoruz, zira en hızlı kurşun saatte 4-5 bin km civarında bir hızla gider. Dünyanın Güneş etrafındaki yörüngesel hızı saatte 109 bin, Güneşin Galaksi merkezine göre yörüngesel hızı ise yaklaşık 900 bin km.