Geliş

,

Yaşamımız hızla akıp giderken, ele almaya fırsat bulamadığımız akıcı dilleri ile sürükleyici aile bağları konulu romanları okuyabildiğimiz; izleyemediğiniz romantik komediler ve bilim kurgulara izin veren uzun yaz gecelerindeyiz.

“Başından sonuna kadar hayatında olacakları bilseydin yaşanacakları değiştirir miydin?”

Bir insanın hayatı diğerleri için sıradan bir hikaye gibidir. Bir başı, bir sonu ve beklenmedik dönüşleri vardır. Okudukça o insanı daha iyi tanıdığımızı düşünür ve gelecek sayfalarda nasıl kararlar vereceğini tahmin edebileceğimizi varsayarız. Aslında bu beklenmedik dönüşler olmasaydı, muhtemelen hiçbir hikayeyi sonuna kadar okumaya değer bulmazdık.

Peki, şimdi kendi hikayenizi okuyabildiğinizi düşünün. Kitabınız önünüzde duruyor, ilk yarısı hatırladıklarınız, unuttuklarınız ve unutmaya çalıştıklarınızla dolu binlerce sayfa. Ayracınıza geldikten sonra ise sizi bekleyen bir soru var: “Okumaya devam etmeli miyim?”

Merak içinde onayladığınızda, sıra diğer soruda:

“Okuduğum gibi devam etmeli miyim yoksa yaşanacakları değiştirmeli miyim ?”

Ted Chiang’ın “Hayatının Hikayesi “adlı öyküsünden beyaz perdeye uyarlanan 2016 yapımı Geliş (Arrival) filmi bu soruyu sormakla kalmıyor ve insan zihninin doğrusal zaman algısının ne denli ilkel bir lütuf olduğunun da savunmasını yapıyor.

NLP’de zaman çizgisi çalışma zemininde bir çok teknik uygulanır. Bazı duygular bize zamanın geçişi hakkında referans gösterir. Uzak geçmiş, geçmiş, yakın geçmiş, gelecek ve uzak geleceği çizgi üzerinde görselleştirip, geçmişte yaşadıklarımızın gelecek planlarımıza ışık tutmasını sağlar, diyebiliriz. Kişinin geçmişi ile geleceğini birbirine bağlayarak zamansal çerçevede çalışmalar yapmaya yarayan yararlı bir tekniktir. NLP ve zaman çizgisi gözlüğüyle izlenmesini ve henüz filmi izlemeyen ve izlerken şaşırmayı tercih edenlerin bu yazıyı bir başka zaman yeniden okumalarını tavsiye ediyorum.

Film uzaydan gelen farklı bir türün medeniyetiyle insanlık arasındaki ilk irtibat ile başlıyor. Film ilerledikçe, dünya liderlerinin durumun belirsizliği karşısındaki tutumlarının onları giderek işbirliğinden uzaklaştırdığını ve korkuya teslim olmalarına sebep olduğunu görüyoruz. Uluslararası anarşinin belirsizliği, irtibat kurulmaya çalışılan yeni türün neden geldiğinin bilinmemesiyle birleşince de iletişim kurmak için kullandığımız dillerin ne denli kültürel ve semantiğe dayalı olduğu vurgusu var. Filmin ana karakteri olan dilbilimci Louise Banks’ın da hikayedeki yeri bu şekilde belirginleşmiş oluyor. Yeni tür ile iletişim kuracak bir çevirmen olarak girdiği hikayede, türlerarası bir elçiye dönüşüyor ve dünyayı, anlaşmazlığın getirdiği yıkımın eşiğinden döndürüyor. Bunu nasıl yaptığı ise ilk başta sorduğumuz soruların kaynağı olarak işleniyor. Düşünce yapısının toplumun konuştuğu dil ile şekillendiğini savunan Sapir-Whorf Hipotezi tabanında geliştirilmiş olay örgüsünün sonunda Louise Banks, uzaylıların dilini konuşmayı öğrendiğinde, dördüncü boyut olan “zamanı” döngüsel olarak tecrübe etmeye başlıyor. Bu sayede geçmiş, gelecek ve şu an onun için kavramsal olarak anlamsızlaşıyor ve bütün yaşamı döngüsel “an”lardan ibaret hale geliyor. Böylece bir çocuğu olacağını ve onun amansız bir hastalık ile mücadelesini de öğrenmiş ve yaşamış oluyor. Çocuğunun doğumu ve ölümü her ne kadar bizler için hikayesinin en önemli noktaları olsa da hayatı bir bütün olarak tecrübe eden Louise için çocuğunun hayatını yaşanmaya değer kılan anlardan biri oluyor.

Bizim hikayemiz okunurken, üzerinde durmadan geçtiğimiz sessiz ve sıradan “an”ların bütününe yaşamak demiyor muyuz zaten?

Sağlık ve huzurla

Nurkan Zaim

Profesyonel Koç

Nurkan Zaim

Nurkan Zaim

Yazarın Diğer Yazıları