Ömrümün Sonunda Söylemek İstediklerim

,

Bir gün, rüyasında yaşlıca bir adam gördü. Bembeyaz sakalları hariç, her şeyiyle adam öylesine tanıdıktı ki hemen anladı, bu kendi yaşlılığı idi. Hayat onun için düz bir çizgide akmıştı sanki; bugünden bir çizgi çekilse, sonunda ne olacaksa o olmuştu adeta. Gelecekteki hali heyecanlandırmadı adamı ama hayal kırıklığı da yaratmadığı için, şükretti.

Hayat çizgisi böyle devam edecekse, fena sayılmaz diye düşünerek geçirmişti ki günü, o gece rüyasında yine yaşlı bir adam gördü. Bu kez tanımakta zorlandı, ama dikkatli bakınca bunun da kendi yaşlılığı olduğunu fark etti. İçi burkuldu. Ne olmuştu da böylesine bezgin, neşesiz, hatta huysuz ve yalnız biri olup çıkmıştı. Yüzünden adeta pişmanlık okunuyordu: “İnsan ömrünün sonunda, yaptıklarından çok yapamadıklarından pişmanlık duyarmış”. Nefes nefese, terler içinde uyandı.

O günü neşesiz ama bir o kadar da düşünceli geçirdi. Bir yanda hayatının baharında kurduğu hayalleri, bir yanda her günü birbirine eşit günler içinde geçen şimdiki yaşamı, bir yanda da aklından gün boyu çıkaramadığı (ve kendine bir türlü yakıştıramadığı) o yaşlı adamın hali… Kaygıyla zihninde uçuşan bu düşüncelerle uykuya dalmıştı ki, yine bir yaşlı adam gördü. Ama bu adam çok farklıydı ve bu kez başka biri olduğunu düşündü bir an. Ama yok, canlı, ışıl ışıl gözlerle bakan, merakı hiç sönmemiş, bu bilge adamın yüz hatları öncekilerden pek de faklı değildi. Anladı ki bu da kendi yaşlılığı idi.

***

Son rüya içini açmıştı açmasına da, bu rüyaları neden şimdi görmeye başlamıştı?

Şimdi otuzlu yaşların sonuna gelmişken, daha önce önemsemediği, hatta rasyonelliğin zıddı olarak gördüğü duygularına kulak vermeye başladığı için miydi?

Sahi, “ömrünün sonunu, kendi cenaze törenini” düşünseydi, nasıl bir manzarayla karşılaşırdı?

Törende kim, ne diyecekti hakkında? Daha doğrusu, insanların ne demelerini isterdi?

Ya kendisi, ömrünün sonlarında kendisini nasıl anlatmak isterdi?

Dünyanın önde gele tarihçilerinden merhum Halil İnalcık’ın bir röportajında söylediği “72 kitabım var, çoğunu 80 yaşından sonra yazdım… Bir şeye âşık oldunuz mu her şeyi unutursunuz işte” sözleri geldi aklına.

***

Halil İnalcık’ın sözleri ve bu rüyalar iyi bir ilham oldu. Peşinden sürükleyecek bir hedefi/hayali olduğunda, insan, kendi hayatının senaryosunu yazabilirdi belki de. Tabii, hayatın bu senaryoya katacağı acı-tatlı sürprizler de var. Güzel sürprizler ise çoğunlukla sırf biz o ilk adımı atıp yola çıktığımız için olacak.

Boş bir kağıt ve renkli kalemleri alıp, hayat çizgisinin muhtemel akışlarının bir grafiğini çizmeyi denedi. İlk gördüğü rüyadaki haline “ortalama gelişim eğrisi (OG)”, ikinci gün gördüğüne ise “ortalama-altı gelişim eğrisi (OAG)” adını verdi. Bunu 20’li yaşlarına doğru yaşadığı hayat çizgisindeki aşağı yönlü kırılmaya bağladı; bu, Prof. Carol Dweck’in meşhur ettiği “sabitlenmiş zihin kalıbı (fixed mindset)” kavramına denk geliyordu.

Son gördüğü güzel rüyadaki haline “üstün gelişim eğrisi (ÜG)” adını verdi. Bu, Prof. Dweck’in “gelişim zihin kalıbı (growth mindset)” adını verdiği olumlu zihinsel tutumla ulaşabileceği gelişim çizgisinin de (buna da “olağan potansiyel eğrisi (OP)” adını vermişti) üstündeydi. Otuzlu ve ellili yaşlarda yaşanması muhtemel yukarı yönlü bir kırılma bunu sağlayabilirdi.

Yoksa yanılıyor muydu? “Gerçekçi” olmak gerekirse, Halil İnalcık gibi örneklere bir istisna olarak bakılabilirdi neticede, değil mi?

Ama bu arada hatırladığı bir resim onu yeniden sabitlenmiş zihin kalıbından gelişim zihin kalıbına döndürmeye yetti. Bu, ilk gördüğünden beri hiç aklından çıkmayan, bir bilim-fikir insanının çalışma odasının resmi idi. Prof. Dweck’in gelişim zihin kalıbının bir özetiydi adeta: “Başarı veya öğrenme/gelişme, emekle olur”. Şans veya kaderden çok, emek ve tutkunun başarısının somut örneğiydi Halil İnalcık gibi insanlar. Gerçekten, bir tutku veya hedef, emek içermiyorsa ham hayaldi ve belki de hiç olmaması daha iyiydi.

Çizdiği grafiğe yeniden baktı. Hedefindeki kendi hayalini, İnalcık Hoca’dan aldığı ilhamla “üstün gelişim eğrisi” olarak belirledi. “Bugünden tezi yok” dedi ve ömrünün sonunda söylemek istediklerini yazmaya koyuldu. Bunlar, hedefine giden yolun her adımında kendine rehber olarak belirlediği ilkeler olacaktı:

“Gelişim zihin kalıbını ve sabit zihin kalıbını hep gözümün önünde tuttum. İçimden ne zaman yapamayacağım duygusu geçse, yapabilenlerin azimli çabalarını aklıma getirdim. Ne mutlu ki, çok geç olmadan, insanın kendi kendinin heykeltıraşı olduğunu fark ettim.

Yoluma çıkan engelleri bir “son”un değil, gelişme fırsatının işareti olarak görürdüm. Hayatın baharı da vardı, kışı da. Hayatın acılarıyla karşılaştığımda, “beş yıl sonra bunun hayatımda bir önemi ve yeri kalacak mı?” diye sordum ve gördüm ki, hayat gibi acılar da geçiyor zamanla.

Ufuk açıcı eserler veren bilim insanı ve filozofları, elimden geldiğince şükran duygularıyla takip ettim. Bilimde de deneme-yanılma, paradigma değişimi olabilirdi ve olmuştu da. Ama bunların akla ve bilimsel çabaya olan güvenimi sarsmasına izin vermedim. Hayal gücümü bileyen bilim insanlarını, sanatçıları, çığır açan sıra dışı insanları yaşamın bir nimeti olarak kabul ettim, ilham aldım.

Sabotajcılarımı tanıdım ve her biriyle başa çıkma yollarını araştırdım. Bir şeyin insanın sabotajcısı (şeytanı) haline gelmesinin, onun yeterince fark edilememesinden kaynaklandığını anladım. Neticede görebildiğiniz şeyle mücadele edebilirsiniz, göremediklerinizle değil.

Kendi zihnimi bilinçli takibe alma, duygularımı fark edebilme ve anlama becerisi kazanmak için çalıştım. Fark edip anladığınızda, bedeniniz size duygular aracılığıyla çok şey anlatır. Zira, hiçbir duygu gereksiz değildir. Bize engel olması, onların (bedenin/bilinçdışının) anlatmak istediklerini anlayamadığımızda ortaya çıkan gerilimden kaynaklanır çoğunlukla.

En önemlisi de, “dünyanın ne yönde değişmesini istiyorsan, önce kendini o yönde değiştir” düşüncesiyle hareket ettim. Bu yüzden empati, merhamet, şükran, hoşgörü/affedicilik, yardımseverlik… kısacası iyilik ve umudun yaşamsal değerinden ve gücünden hiç kuşku duymadım. Ahlakın inançtan çok aklın gereği olduğunu aklımdan çıkarmadım; ahlaksızlığın da bir akıl sorunu olduğunu.

İyiliğe inandım, değer bildim ve değerimin bilinmediği yerde durmadım. Nihayetinde insanın “en çok görüştüğü beş kişinin ortalaması” olduğu özlü sözünden hareketle, dostlarımı seçmeye özen gösterdim. Dostluklar kurmaya çalıştım ki, aklımla birlikte kalbim de huzur bulsun.

Zira mutluluğun, zorluklar ve sorunların olmadığı, naif kalplerin hayali bir ütopya değil; tutkuyla, emekle ve zorluklarla mücadeleyle insanın kendini gerçekleştirme çabası olduğunu anladım. Anladım ki mutluluk bir yolculuk ve yolun kendisi idi, varılacak bir yer değil.”

Ya siz, ömrünüzün sonunda neler söylemek isterdiniz?

Sevgiyle kalın.

Mehmet MURAT[1]

 


 

[1] 111 Yayımlanma aşamasındaki Anlamlı ve Huzurlu bir Hayat: Kendi Hayatının Senaristi Olmak© kitabının yazarı ve profesyonel koç. Bu yazı, adı geçen kitaptan kısa bir alıntıdır.