Hayatın Kıymetini Bilmek ve Her şeye Rağmen Adil Yaşamak…

,

Bizlere bahşedilmiş olan en değerli hazine hayattır. Bu hazine, hayata dair unsurların bizlere armağan edilmesi ya da bir başka bakış açısı ile emanet edilmesidir. Canımıza da, cananımıza da, yârimize, yaranımıza da; tabiattaki bütün canlılara da, yeryüzündeki her insana da böyle bakmalıyız.

Bize sunulan imkânları kullanırken hayatı konforlu yaşayacağız diye eşyanın esiri olmamalı, yaratılış gayemizi asla unutmamalıyız.

Yaşamak; bakmak, görmek, hissetmek, duymak, düşünmek, konuşmak, sevmek hepimiz için çok kıymetli hayat unsurları ve paha biçilmez armağanlardır. Önemli olan bizim bunun ne kadar farkında olduğumuz; hayatın hakkını vererek ve hak edenlerle paylaşarak yaşayıp yaşamadığımızdır.

Konumumuz, durumumuz, maddi ve manevi varlığımız, makam ve mevkiimiz ne olursa olsun asıl olan yaşamaktır; sağlıklı, kaliteli, huzurlu, en mühimi de adil yaşayabilmektir. Bize bu nimeti bahşedene samimi teşekkürümüzü ancak bu yolla sunabilir ve emaneti ancak bu şekilde koruyabiliriz.

Bana göre herkes öncelikle kendi yaşamının sağlıklı, huzurlu, mutlu ve adil olup olmamasından sorumludur. Uçak yolculuklarına başlarken yapılan uyarı anonslarında şöyle bir cümle hep dikkatimizi çekmiştir bilirsiniz:

“Herhangi bir tehlike anında başınızın üstündeki kapaklar açılacak ve oksijen maskeleri ortaya çıkacaktır. Çocuklu yolcularımızın önce kendi maskelerini, daha sonra çocuklarının maskelerini takmaları gerekmektedir.”

Bu da çok net bir biçimde göstermektedir ki önce bizim ayakta durmamız, sağlıklı olmamız, yaşamımızın kaliteli ve adil olması gerekir. Böyle olabilirse ancak diğer insanlara karşı olan sorumluluklarımızı daha olumlu bir biçimde yerine getirebiliriz.

Kendini sevmeyenin başkasını sevme ihtimali zayıftır. Kendi sağlığını koruyamayanın başkasının sağlığı için sorumluluklarını yerine getirmesi mümkün değildir. Kendini bilmeyenin başkasını bilme şansı yoktur.

Kendimizle, kendi yaşamımızın kaliteli ve adil olması ile ilgili sorumluluklarımızı yerine getirdiğimizde önümüze hemen ailemiz ve çevremiz çıkar. Bu öncelikler sıralaması kendimiz, ailemiz ve yakın çevremizden başlayarak genişleyip yeryüzünün bütün insanları ve canlılarına kadar uzayıp gider.

Bu arada hayatı kaliteli ve adil yaşamak derken sakın bunun zenginlik, mal, mülk, para, pul, makam, mevki, menfaat ve bunlar için her şeyi mubah görmek olarak algılamayın. Ben burada hayatın özünden, bizatihi kendisinden bahsediyorum.

Çevrenize bakarsanız görürsünüz:

Nice fakir vardır ki hayatı birçok zenginden daha onurlu, kaliteli ve adil yaşamaktadır. Yine nice zengin vardır ki maddi bakımdan her imkânı olmasına rağmen hayatı bir türlü kaliteli, huzurlu ve adil yaşayamamaktadır.

Demek ki mesele zenginlik veya fakirlik değil; hayatı her şeye rağmen sevmek ve adil yaşamak anlamında sorumluluklarımızı yerine getirmektir.

Ne yazık ki hepimiz bu hususta çeşitli ihmallerle yaşıyoruz. Hem kendimizin yani bize emanet edilen bu kutsal hayatın kıymetini bilmiyoruz hem de ailemiz ve çevremizin hayatının huzurlu, sağlıklı ve adil olabilmesi için üzerimize düşeni yerine getirmiyoruz.

İnsanlar bazen kendi hayatlarını ve diğer insanların hatta pek çok canlının hayatını sıkıntıya sokacak hareketleri yapmakta adeta birbirleri ile yarışıyorlar.

Çıkın trafiğe, bunu görürsünüz. Hemen hemen bütün ortamlarda, bazen kutsal mekânlarda bile bunu görmek mümkün.

Kendi hayatımızın konforu adına, kendi çıkarlarımız için, küçük küçük şahsi menfaatler ya da sözüm ona sevap kazanmak adına başka hayatların konforuna tecavüz etmekten asla imtina etmiyoruz.

Kendine saygısı olmayan bir sürü insan, başkasına da saygı duymadığı için hayatı bazen yaşanılmaz hale getirebiliyor.

Burada ego ortaya çıkıyor. İnsanımızın egosu kendini sevmesi, kendi yaşamını kaliteli ve adil hale getirmesi anlamına gelmiyor maalesef. Aksine insan, egosunun esiri olunca hayatı hem kendine hem de çevresine zehir edebiliyor.

Kabahatimizi, eksikliğimizi, yanlışlarımızı, inatçılıklarımızı, yetersizliklerimizi idrak edip düşünerek aslımıza, özümüze dönmek varken sürekli olarak mazeret ve bahane üretiyoruz. Varsa yoksa nefsimizi tatmin, küçük ve şahsi çıkarlar… Minik sevaplar peşinde koşarak “kendini” kurtarma telaşı…

Oysa yaşamak, her şeye rağmen yaşamaktan geçiyor. Kendini ve çevreni sevmek, insanı ve doğayı sevmek, toplumu ve memleketini sevmek; her şeye rağmen sevebilmekten geçiyor. Yani hesapsız, kitapsız, beklentisiz, sevginin özünü yakalayarak sevmekten geçiyor.

Hayatın kendisi zaten güzeldir. Yaratılış bizatihi kendisi özel ve mükemmeldir. İnsan zaten yaratılmışların eşrefi olarak vasfedilmiştir. Böyle tanımlanan bir varlığın kendi yaşamını kaliteli, adil ve her şeye rağmen güzel yaşaması gerekir. Kendi yaşamı adil olmayanın başkası için adil davranabilmesi mümkün müdür?

Yine yüce bir beyan olarak aklımızda şu tavsiyenin kalması iyi olur diye düşünüyorum:

“İnsanların en hayırlısı insanlara faydalı olandır.”

Kendi yaşamının kıymetini bilen; iyi, güzel, anlamlı, sağlıklı, kaliteli ve adil yaşamayı sevgiyle ve her şeye rağmen başarabilen insanlar zaten kendi doğallıkları içerisinde mutlaka başkasının yaşamına da olumlu katkı sağlar. Bunu da herhangi bir beklenti ile değil, her şeye rağmen hayatı ve bu hayatı kendisine armağan edeni sevdiği için başarır.

Herkesin ama herkesin bu konuda öncelikle kendini ve bütün sorumluluklarını muhasebe etmesi, kendisi ile sık sık hesaplaşması faydalı olacaktır.

Hayatta bir kişinin bile yaşamının adil ve kaliteli hale getirmek adına atılacak faydalı bir adım tasavvur bile edilemeyecek önemli bir iyiliktir. Tabii ki öncelikle kendimizden başlayarak.

O zaman; Alvar İmamı Efe Hazretleri (Muhammed Lutfi Efendi)’nin dediği gibi biz de diyelim:

“Allah bizi İNSAN eyleye!”

Osman GÜZELGÖZ

Osman Güzelgöz

Osman Güzelgöz

Yazarın Diğer Yazıları