Oyunculuğa hak ettiği değeri veren, gerçek bir oyuncu, gerçek bir sanatçı; Hakan Salınmış ile yazarımız Özde Sinem Eser görüştü.

,

Oyunculuğa hak ettiği değeri veren, gerçek bir oyuncu, gerçek bir sanatçı; Hakan SALINMIŞ

Değerli oyuncu Hakan Salınmışı kendi tiyatrosu olan TİYATRO 1112 GARAJ da ziyaret ettim. Kendisi ve oyuncu arkadaşlarıyla unutulmaz bir gün yaşadık. Büyük bir misafirperverlik gösterdiler ve beni en iyi şekilde ağırladılar. “Bir Şair Bir Evlenme” oyununu da seyretme fırsatı yakaladım. Son dönemlerde en beğendiğim oyunlardan biri oldu. Kendisine ve tüm TİYATRO 1112 GARAJ ekibine teşekkür ederim.

ÖSE: Sizi büyük bir kitle yakından tanıyor, biz biraz daha yakından tanıyabilir miyiz?

HS:1964 yılında Ankara da doğdum. İlk orta ve lise tahsilimden sonra tiyatroya merak saldım. Ve yapmak istedim. Ama dedem ve babam otomobil tamircisiydi. İki kuşaktır gelen bir süreç vardı. Ve babam dedi ki; tamirci olacaksın. Ben de mecburen liseden sonra dükkânda çalışmaya başladım. Fakat insanın içinde böyle bir heves olunca onu zapt etmek ve durdurmak çok mümkün olmuyor. Rahmetli babamın çok haberi olmadan ben geceleri gizli gizli Altındağ Belediye Tiyatrosunda oyunculuk adına ufak ufak birkaç adım atmaya başladım. Sonra biraz şans biraz kısmet ne derseniz deyin bugünlere kadar geldi.5 sene önce iş yerimi kapattım.5 yıl öncesine kadar hala tamircilik yapmaya devam ediyordum.

ÖSE: Oyunculukla ilk tanışmanız nasıl oldu?

HS: Sanıyorum lise 1 çağlarıydı. Edebiyat öğretmenimiz vardı. Ve o bizi ilk defa tiyatro ile tanıştırdı. Ben liseye kadar hiç tiyatroya gitmemiştim. Çok enteresan geldi. Ama ben bunu yaparım diye de düşünmedim. Sonra sonra edebiyat öğretmenimizle bir şeyler çalışmaya başlayınca baktım böyle keyifli güzel bir şey. Ama ben bunu profesyonel yaparım diye hiç düşünmedim. Ben sadece tamircilik mesleği yaparken ileride çocuklarıma anlatacak bir anım olsun, hayatımın bir köşesinde de sanat olsun diye yaptım. Yoksa bu işten para kazanayım, profesyonel oyunculuk yapayım diye hiç aklıma gelmedi. Ta ki 93 yılında ‘Ferhunde Hanımlar’a oyuncu olarak ilk adım atmamla birlikte profesyonellik bu alanda benim için başladı.

ÖSE: Ailenizle neler yaşadınız bu süreçte? Tamirci olmanızı isteyen ebeveynleriniz varmış. Nasıl karşıladılar oyuncu olma isteğinizi?

HS: Anneciğim çok hoş karşıladı. Fakat babamın ben televizyonda oynayana kadar yaklaşık 10 senelik süreçte tiyatro yaptığımdan hiç haberi olmadı. Rahmetlik hiçbir oyunumu da gelip seyretmedi. Çok kızardı. Ondan gizli yaptım. Onun haberi olsa yaptırmazdı. Akşamları açık öğretimde derse giriyorum deyip gündüzleri dükkânda çalışıp, gece tiyatro yapmaya gidiyordum. O yüzden böyle sıkıntılı bir süreçti benim için. Ama bazen bu tür olumsuzluklar ve zorluklar insanı daha yaratıcı ve daha üretken olmaya zorluyor. O anlamda bir etkisi oldu tabi.

ÖSE: Şimdiye kadar canlandırmayı çok istediğiniz ama canlandıramadığınız bir karakter oldu mu?

HS: Ben özellikle dizi ve sinemalarda rol ayrımı yapmıyorum. Oyuncu dediğimiz insanın Türkiye de ne yazık ki karşılığı çok yok. Türkiye de yapımcıların ve yönetmenlerin daha kolaycılığa kaçtığı bir yöntem sonucu sizin iyi oynadığınız bir şey varsa, rahmetlik Kemal ağabey gibi (Kemal Sunal) gülen adam, saf adam gibi ve ölene kadar onu oynarsınız. Ben böyle bir şeyi çok arzu etmediğim için bugüne kadar irili ufaklı bir sürü farklı rolde oynadım. İçlerinde çok sevdiğim arzu ettiğim şeylerde vardı. Çünkü ben kendi günlük hayatımda çok gülen bir adamım. Her şeye gülerim. Gizlim saklım hiç olmaz. Öyle olunca biraz daha ketum ve daha agresif karakterler oynamayı istiyordum. Bir sürü de oynadım. Öyle olunca şimdi bir de şunu oynasam dediğim bir şey çok yok aslında.

ÖSE: Ben sizin sıkı izleyicilerinizden biriyim. Ve fark ettiğim şu ki; her role rahatlıkla girebiliyorsunuz. Üstünüze yapışan bir rol yok. Gerçek bir oyuncuda olması gereken de bu aslında. Peki, bunu nasıl sağlıyorsunuz? Bu işin sırrı nedir?

HS: Oyunculukta seçmiş olduğunuz yöntem çok önemli. Almış olduğunuz eğitimde çok önemli. Çünkü bazen eğitim dediğimiz şey negatif sonuçlarda doğuruyor. Çalıştığınız hoca çok önemli. Eğer 3-4 hocayla senelerce çalışırsanız bir süre sonra o hocaların kopyası haline geliyorsunuz. Bence sıkıntı biraz buradan başlıyor. Aslında geniş bakıp hiçbir rolü ayırt etmeden ufak büyük demeden oynamaya çalışmak gerekiyor. Sanki böyle olunca her şeyden biraz biraz görerek gözünüze ve ruhunuza taktığınız at gözlüklerini atabiliyorsunuz. O zamanda tabi daha geniş bakıp, daha farklı detayları seçip onlar üstünden çalışarak başka başka tipler ve karakterler yaratabiliyorsunuz.

ÖSE: İzleyici sizi ne kadar iyi tanıyor? İzleyiciye kendinizi yansıtıyor musunuz? Canlandırdığınız karakterlere kendinizden bir şeyler katıyor musunuz?

HS: Bazen öyle oluyor ki; örneğin son dizim VATANIM SENSİN deki karakter çok farklı bir karakterdi. Onun içine daha girip, daha derinlere indiğimde benim içimde de olan ama daha önce hiç fark etmediğim şeyleri fark ettim. Ben hayatımda şiddete karşıyım, çok plan program yapamam, birine tuzak hazırlayamam falan ama sonra bakıyorsunuz ki insan olarak aslında bunların hepsi içinizde var. Bir yerlerde sıkışmış. O zaman hiç olmazsa rolde bunu bir yapsam nasıl oluru yapıp kendi içinizde sizi kışkırtan şeyler de bulabiliyorsunuz. Öyle olunca insana ekstra keyif veriyor.

ÖSE: Peki biraz da tiyatrodan bahsedelim mi? Şuan bulunduğumuz TİYATRO 1112 GARAJ’ın oluşma süreci nasıl gerçekleşti? İsim bana tamircilikten gelen bir alıntı gibi geldi.

HS: Biz daha önce Altan ile (Altan Alkan) ve Aylin ile (Aylin Saraç) bir sürü özel tiyatroda çalıştık. Ve sonrasında kendimizi daha doğru ifade edebileceğimiz bir tiyatro olması gerektiğini düşündük. Daha yenilikçi, daha devrimci… Devrimciden kastım, teatral anlamda yenilikler açmak. Daha farklı şeyler denemek adına bir şeyler yapmamız gerektiğini düşündük. Benim de o zaman Şaşmaz Oto Sanayi Sitesinde dükkânım vardı. Tamirhane, o da 80 yıllık bir dükkân dededen kalma. Dedemden babama, ondan da bana devreden bir şey. Onunda adı ‘GM Garaj’dı. Benim dükkânı kapatacak olmam bir taraftan da beni çok üzüyordu. Çünkü alıştım tabi ki. O işi de çok seviyordum. Bir şeyler yaşasın istedim oradan. O yüzden oradaki garajı kaybetmedik. Tiyatroyu aslında orada açacaktık. Oranın adresi; 1.cadde 11.sokak 2 numaraydı. Dedik ki onu da kullanalım.1112 yapalım. Başına da tiyatroyu koyunca TİYATRO 1112 GARAJ bir anda oldu. Sonrasında tabi yeni bir tiyatro kurmak yeni bir şeyler yapmak ve bunları seyirciye alıştırmak zaman istiyor. Şimdi 6 sene oldu biz tiyatroyu kuralı. Ve daha yeni bizim tiyatromuza ait bir seyirci oluşmaya başladı. İstanbul’dan da herkes çok iyi şeyler söylüyor. Öyle olunca da bizi daha çok motive ediyor. Ne yazık ki tiyatrodan para kazanmak mümkün değil. Bunu biraz manevi tatmin için yapıyoruz. Tabi bütün bunlar bizi daha çok gaza getiriyor. Ve daha yeni daha farklı şeyler yapalım diye uğraşıyoruz.

ÖSE: Türkiye de tiyatro işletmek gerçekten çok zor diye düşünüyorum. Siz bu konuda ne düşünüyorsunuz?

HS: Sadece Türkiye de değil dünyada tiyatro zor bir iş. Sonradan öğrendiğim bir şey var. Mafya dediğimiz kişilerin hepsi her iş dalına el atıyorlar.

ÖSE: Tiyatroya da mı yoksa?

HS: Sadece tiyatroya el atmıyorlar. Çünkü mafya para kazanabileceği işler yapıyor. Tiyatro dünyanın hiçbir yerinde para kazandırmıyor. Fakat Avrupalı bunu şöyle çözmüş; tiyatro dediğimiz şey, aslında sadece sanat üretmek adına kurulan bir yer değil. Elbette işin özünde o var ama tiyatro toplumları eğitmenin tek yöntemi. Eğer tiyatroyu bir araç olarak kullanırsanız, toplumsal gelişimi medeniyet dediğimiz şeyi daha çabuk yakalıyorsunuz. Sosyal statünüzü ve seviyenizi daha yükseklere çıkarabiliyorsunuz. Ama bunun için devletin bunu böyle bir araç görüp buna destek vermesi gerekir. Biz de destek alıyoruz devletten ama ne yazık ki Türkiye’nin ekonomik şartları çok da uygun değil. Türkiye de ne yazık ki sanata ve tiyatroya bakış hiç değişmedi. Giderek daha kötüleşiyor.

ÖSE: Seyirci ilgisi de mi aynı şekilde?

HS: Tabi ki çünkü bu bir süreç. Bu süreç öyle güzel yönetildi ki onlarca yıldır insanlar tiyatrodan uzaklaştı. Elbette ki burada tiyatroların da hatası var. Senelerce yanlış işler seyirciyi itecek şeyler yapıldı. Ve karşınızda o kadar güçlü rakipler var ki. Televizyon, sinema ve birde şimdi internet var. Bütün bunların yaratacağı illüzyon ve başka dünyaları tiyatroda bir şekilde kırmak zorundasınız. Bunları yapamadığımız için de zaman içinde giderek seyircinin tiyatroya ilgisi düşmeye başladı. Bütün bunlar bir sürü imkânsızlığı ve ekonomik anlamda dar boğazı getiriyor. Bizde çözümler arıyoruz. Bulabilecek miyiz bilmiyorum. Ama başka işlerden para kazanıp tiyatro yapmaya devam edeceğiz.

ÖSE: Dizi oyunculuğu ile ilgili ne düşünüyorsunuz? Dizi oyunculuğunda da çok fazla zorluk var. Özellikle bizim ülkemizde çok zor. Gerçekten duyduğumuz kadar vahim mi çalışma şartları?

HS: Tabi tabi artık dibe vurmuş durumda. Bundan daha kötüsü olamaz. Her işin bir standardı var. Tiyatroya geliyorsunuz tek perdelik bir oyunsa ortalama 60 dakikalık bir şeydir oyun süresi. İki perdeyse 1,5-2 saattir. Sinema filminde metin olarak bir yaprak sayısı vardır.120-130 sayfa gibi. Bunun karşılığı totalde 2 saattir. Belki 2,5 saate çıkar ve bunun çekim süresi yaklaşık 45 ile 60 gün arasındadır. Şimdi bizim ülkemizde ne yazık ki dizilerde neredeyse 130-140 sayfa her hafta geliyor ve biz bunu 6 günde çekmek zorunda kalıyoruz. Hal böyle olunca hem yaptığınız işin kalitesinden ödün veriyorsunuz hem de inanılmaz çok çalışıp perişan oluyorsunuz. Ve bütün bunların sebebi aslında çok basit… Yani herkes bunun için çabalıyor. Ama RTÜK diye bir kurum var. RTÜK diyor ki TV dizileri için dizilerin reklam alma süresi şu kadar aralıktadır. Şu aralıkta 1 veya 2 tane reklam alabilirsiniz. Daha üstünü alamazsınız diyor. O aralıkta çok geniş. Öyle olunca TV’de bir bakıyorsunuz bir dizi başlıyor 3 saat sürüyor ki 3 reklam kuşağı 4 reklam kuşağı alabilsin. Çünkü bizlerin ve yapımcı firmaların da tek gelir kaynağı işte o reklamlardan kazanılan paralar. Aslında ikisi birbirini sürekli körükleyen çığ gibi büyüyen saçma sapan bir sistem haline gelmiş durumda. Bütün bunların belki de ilk baştan doğru ayarlanması gerekiyor. Yani bugün deseniz kimse bu kadar uzun dizi çekmez. Eğer RTÜK dese ki bu reklam gelirlerini şöyle ayarlayın, süresini şu kadar yapın, bütün her şey daha makul ve insani şartlara dönüşecek.

ÖSE: Dizi oyuncularının çok enteresan isteklerinin olduğu konuşulur, kulis istekleri gibi. Sizin de istekleriniz oldu mu hiç?

HS: Benim hiç olmaz ama çok denk geldim. Mesela bir reklam filminde bir bayan oyuncumuz sabaha karşı saat 3 artık işin bitmesi lazım. Son final sahnesi çekilecek bir yaz günüydü. Ve o sahneyi çekmeden önce hanımefendi ben bu sahneyi çekmeden önce pişmiş kestane ve üstüne anzer balı istiyorum dedi. Herkes şok oldu. Şaka yapıyor zannettik ve 1,5 saat ekip gitti kestane buldu pişirdi. Tabi ki anzer balı değildi üstüne bir bal dökmüşler getirdiler. Ondan 5 tane yedi sonra kalktı. Şimdi bunun kadının canının kestane ve bal istemesiyle alakası yok. Sadece kendini ispat çabası, bu popüler kültür sebebiyle ne yazık ki starlık kavramı iyi oyunculuktan çıktı. Ne kadar çok kapris yaptığınızla ilgili bir şey haline geldi. Ne kadar çok kapris yaparsanız o kadar sevilen ve kabul gören oyuncu olursunuz. Ben hayatımda hiç böyle bir şey yapamadım.1 bardak çay bile istemem ben. Çok istiyorsam gider kendim alırım. Çünkü ben ve benim gibi insanlar buna şey gibi bakıyor; sokakları süpüren çöpçü işini yapıyor. Restoranda çalışan aşçı işini yapıyor. Hemşire hastalara bakıyor işini yapıyor. Sahnede oynuyorum, ben de işimi yapıyorum. Aslında böyle bakmak lazım, biraz oraları kaçırıyoruz galiba.

ÖSE: Peki, hiç bir şey düşünmeden, artısını eksisini düşünmeden bir seçim yapacak olsanız; film mi dizi mi sinema mı?

HS: Çok zor bunun seçimini yapmak ama herhalde tiyatro derim. Çok zor bir soru sordun Sinem. Ben bunları pek ayıramıyorum. Hepsini de çok keyifle yapıyorum.

ÖSE: Biraz da tiyatronuzdan bahsedelim istiyorum. Bu sezon hangi oyunlar var?

HS: Bu sezon ‘Bir Şair Bir Evlenme’ var. Aslında hepimizin ortaokulda okuduğumuz şair evlenmesi oyununun biraz daha günümüze uyarlanmış hali. Ve bir de Eduardo Galeano’nun Kadınlar diye bir romanı var. Onu oyunlaştırmaya uğraşıyoruz. Bu sene böyle… Bir de çocuk oyunumuz var İçimizdeki Bahçe diye. Bu şekilde devam ediyor. Bizim tiyatro ile ilgili şöyle bir sıkıntımız var tiyatronun mekânı ATB iş merkezinde. Aslında Ankara’nın göbeğinde bir yer. Ama herkes için sanki çok uzakta çok farklı bir yerdeymiş gibi algılanıyor. Çünkü buraya ulaşım biraz sıkıntılı… Bunlar aslında tiyatroya insanların erişimini engelleyen durumlar. Ama aslında metroya bindiğiniz zaman Macunköy istasyonundan burası 10 dakika falan çok uzak değil.

ÖSE: İzleyiciler biletleri nasıl temin edebilirler?

HS: Biletler burada gişede satılıyor. Ayrıca biletixten de alınabiliyor.

ÖSE: Çok da hoş bir kafeniz var burada tiyatronun al katında. Sanırım burası da izleyicilere hizmet veriyor?

HS: Evet. Oyun sırası ve öncesinde hizmet veriyor.

ÖSE: Biraz şahsi konulara girelim mi? Kendinize ait kurallarınız var mı?

HS: Zor bir soru. Aslında var elbette. Öncelikle herkese karşı adil olmaya çalışıyorum. Bundan hiç ödün vermemeye çalışıyorum. Onurlu bir hayat yaşamaya çalışıyorum. Bunu etkileyecek işler yapmamaya çalışıyorum. Ve bana sorarsanız var oluşumu hissettiğim günden bugüne herkesi eşit birer birey ve insan olarak görmeye çalışıyorum. Bu yüzden kadın erkek neden ayrılıyor anlamıyorum, bana sorarsanız herkes insan. Elbette ki fiziksel farklılıklarımız olacak. Psikolojik ve fizyolojik farklılıklarımız olacak. Ama bunun yanında insan olduğumuzu hiç unutmamamız gerektiğini düşünüyorum. Ve o yönde de çok katı kurallarım var.

ÖSE: Her röportajda oynadığım bir oyun var. İzin verirseniz sizinle de oynamak istiyorum. Size kelimeler söyleyeceğim, siz de bu kelimelerle ilgili aklınıza ilk gelen şeyi söyleyeceksiniz.

Sahne: Oyunculuk
Para: Lazım bir şey
Mutluluk: Huzur
Yemek: Off diyorum
Şöhret: Gereksiz
Aşk: Elde etmesi çok zor
Yol: En keyif aldığım yer
Şehir: Ankara

ÖSE: Harika cevaplar. Bir sorum daha olacak. Kendinizi bir film sahnesinde hayal edin. Bu film sizin hayatınızın filmi, sahnede ne görüyorsunuz?

HS: Bir arabanın altında şanzımanı indiriyorum.

ÖSE: Bu röportaj 1 Nisan’da yayınlanacak. Hiç 1 Nisan anınız var mı? Yaptığınız bir şaka ya da size yapılan bir şaka?

HS: Ben genelde yapamam her sene unuturum. Kendi yaş günümü bile unuttum. O yüzden hep tuzağa düşerim. Çünkü aklıma bile gelmez.

ÖSE: Siz benim gözümde bu işi hakkıyla yapan, gerçek bir oyuncusunuz. Bir üstatsınız. Tecrübelerinize dayanarak bu mesleği yapmak isteyenlere önerileriniz neler?

HS: Hangi işi yaparsanız yapın ilk şart işinizi sevmeniz. Gerçekten severek yola çıktıysanız bir şekilde mutlaka karşılığını bulur. Tabi sadece sevmekte yetmiyor. Üstüne çok çalışmak gerekiyor. Benim bir düşüncem var. Hangi iş olursa olsun yapacağınız işten zarar da etseniz, para da kazanmasınız, o işi gücünüzün yettiği en iyi şekilde yapmak zorundasınız. Bunun içinde çaba sarf etmeniz gerekiyor.

ÖSE: Okuyucularımıza son olarak ne söylemek istersiniz?

HS: İnsan olmadığımızı unutmadan eşit ve özgür yaşayacağımız güzel bir ülkeye selam ve sevgilerimi iletiyorum.

ÖSE: Bu hoş sohbetiniz için çok teşekkür ederim.

Özde Sinem Eser

Özde Sinem Eser

Yazarın Diğer Yazıları