En yüksek potansiyelimizi gerçekleştirmek

,

İşten ayrıldığımdan bu yana odağım evime, aileme döndü diye daha önce de paylaşmıştım. Corona salgınıyla birlikte iyice ev oldu hayatım. Tüm aile evdeyiz. Hiç geçirmediğimiz kadar birlikte zaman geçiriyoruz, yemekler yapıyoruz, evimizi temizliyoruz, konuşuyoruz, dinleniyoruz…

Bu deneyim her birimiz için farklı duyguları tetikliyor. Bazılarımız yoğun korku ve kaygı ile mücadele ederken, bazılarımız da evde olmanın tadını çıkarabiliyor. Ben de Corona salgınının ülkemize gelişi sonrası geçen 2 haftadır kendimi izliyorum. Bende neler oluyor, bu durum bana ne hissettiriyor diye bakıyorum.

Ben de herkes gibi tüm dünyanın iyiliği, sağlığı için kaygılanıyorum, dua ediyorum. Gelişmeleri takip ediyorum. Kendimi ve sevdiklerimi korumak için elimden geleni yapıyorum, kendime daha iyi bakıyorum vs. Ancak, tüm bunların yanı sıra içimde farklı bir duygu daha var. Bir nevi huzur veren, şifalandıran bir şeyler oluyor. Kendimi durup durup lise yıllarımdaki hislerle baş başa buluyorum. Yıllarca ne zor günlerdi dediğim günleri tuhaf bir huzurla anımsıyorum. Yıllar sonra, o günlerde isyan ettiğim anlara saklanmış keyfi yakalayıveriyorum içimde. Acaba diyorum bu dejavu hali bana bir şey mi anlatıyor? Neleri anımsıyorum, geçmiş nerelerde tekerrür ediyor yazmak ve yazarken daha da çok şifalanmak istedim o yüzden.

Lise yıllarında okul dışındaki zamanım evde geçerdi benim hep. Öyle arkadaşlarımla buluşayım, bir çıkayım gezeyim gibi durumlar olmazdı pek. Okula gider ve hemen eve dönerdim. Sonra da hep evde zaman geçirirdim. Zira babam oldukça kuralcıydı bu konuda, kimseye güvenmezdi ve kardeşlerimi ve beni evde tutarak korumaya çalışırdı kendince. Sadece bir arkadaşım vardı okul dışında görüşmeme izin verdiği. Belki de o zamanlarda babaların çoğu böyleydi bilmiyorum ama ben çok kızardım. İçimde ona söyleyemediğim sözler birikir, fırtınalar kopardı. Bana bu denli karışmasa da yapmayacağım bazı şeylerin kararını en baştan onun vermesi büyük haksızlıktı bana göre. Artık ben liseye gidiyordum ve kendim için iyiyi kötüyü değerlendirebilirim diye düşünüyordum. Keşke beni böyle yönetmek yerine benim yanımda olabilseymiş sadece. Bunlar durumun bir boyutu elbette ama Corona günlerinin bana anımsattığı kısım bu değil; o zamanlar yaşadıklarımın bir diğer yüzü…

Ortaokul ikinci sınıfa kadar İstanbul’da yaşadıktan sonra o yılın ortasında Milas’a taşınmıştık. Babam Ege’yi çok sevdiği için, kendine büyük emeklerle Milas’ta bir iş kurdu. İlk zamanlar işler fena değildi. Yavaş yavaş yoluna giriyor diye düşünüyorduk ama elbette ailecek İstanbul’dan, alıştığımız yerden ayrılmak zaman zaman zor geliyordu. Bambaşka bir kültürdü Milas. Küçük bir kasaba olmanın verdiği herkesin kasabada tüm olan biteni bilmesi vs bana çok değişik geliyordu. Ama bir yandan da çok şanslıydık. Oturduğumuz apartmanda bizim gibi İstanbul’dan gelen komşularımız vardı ve onlarla arada konuşmak iyi geliyordu bize. Hatta karşı komşumuz Afife Teyze ile yollarımız kesiştiği için yıllarca şükrettim. Kendisi bir kitap tutkunuydu ve kocaman bir kütüphanesi vardı. Çocukluğundan beri okuduğu tüm kitaplarını saklamıştı. Ben de istediğim zaman gidip onun kütüphanesinden kitap alabiliyordum. Malum okul dışında genelde evde olduğum için ben de kendimi boş zamanlarda kitap okumaya vermiştim. Bazen kendimi öyle çok kaptırırdım ki kitap okumaya, gece uyku tutmaz kalkar gece lambasıyla okumaya devam ederdim sabaha kadar. Kitaplar arkadaşım olmuştu adeta. Onlardaki hikâyelerin içine girer her şeyi unuturdum. Ben de böyle yazabilsem diye hayaller kurardım hatta. O zamanlar bilgisayarlar, cep telefonları yoktu hayatlarımızda. Babamın bir daktilosu vardı. Arada onu alır kendimce hikâyeler yazardım. O daktilonun tuşlarına basınca çıkan seslerle kendimi bir başka hissederdim. Sanki çok önemli bir yazarmışım gibi…

Kitap okumanın yanında el işleri yapardım zaman geçirmek için. Bir dönem örgü örmüştüm bol bol. Yine Afife Teyze’den aldığım el işi dergilerinden bulduğum kazak modellerini yapardım. Ne güzel şeyler yapmıştım 15 yaşlarındayken. Bir şeyler üretmek, emek harcayıp ortaya bir şey çıkarmak, bunu kullanmak veya hediye etmek çok keyif veriyordu bana. Boş durmayı hiç sevmiyordum. Sanki rahmetli babamın beni evde tutarak yaşamamı engellediği bazı deneyimleri evde sürekli bir şeyler üreterek, öğrenerek telafi etmeye çalışıyordum. Yaşıtlarım farklı şeyler de deneyimliyordu belki ama ben de okuyordum, öğreniyordum, üretiyordum. Kendimi yapabildiğimce geliştiriyordum. O zamanki aklımla zannediyordum ki hayat dışarda, arkadaşlarla gezince, eğlenince hayat oluyor. Sadece öyle değilmiş sonraları anladım. Babama kızdıklarımın hepsi geçti gitti yıllar içinde.

Bir ara da makrome yapmayı öğrenmiştim dergilerden baka baka. Saksılıklar, çantalar yapmış ve hediye etmiştim sevdiklerime. Kendimce uydurduğum o modellerin beğenilmesi o kadar mutlu ediyordu ki beni. Belki o zamanlardan beridir seviyorum insanlara özel hediyeler vermeyi. Hediyeler onlara özel olsun istiyorum hep. Dantel yapmayı bile denemişliğim vardır lise yıllarımda… Bir diğer sevdiğim meşgalem de tatlılar, hamur işleri yapmaktı o dönem. Annemin yemek kitaplarından yeni tarifler denerdim ara ara. Sonra da yiyenler beğendiğinde çok sevinir ve kendim yaptığım şeyden yemezdim, başkaları yesin mutlu olsun diye. Hala da böyleyim ben çoğu zaman başkalarını mutlu etmekten mutlu oluyorum. Çoğu zaman unutuyorum sadece kendimi mutlu edecek şeylere zaman ayırmayı, hayattan sadece kendim için keyif almayı. Ya da böyle mi zannettim yıllarca. Aslında sevdim ben o yıllarda yaptığım şeyleri; el işlerimi, kitaplarımı, yemekler yapmayı, kendimle olmayı, düşünmeyi, sıkılmayı, sıkıldıkça yaratacak şeyler bulmayı. Özümüz bu belki de.

Babamın işleri bir iki sene iyi gibi gittikten sonra ben lisedeyken yavaş yavaş bozulmaya başladı. Ekonomik kriz vardı ve babam aldığı krediyi ödemekte zorlanıyordu. Emeklerinin bu şekilde zarar görmesinden çok üzülüyordu. Bence ağır bir depresyondaydı. Bizleri mutsuz ettiğini hissedip kendini suçluyordu ama tabi ki bunlar hiç konuşulmuyordu aramızda. Ailede bir sessizlik vardı. Annem ya da babaannemle konuşurduk bazen. Hepimiz için zor günlerdi. Maddi olarak giderek çok daha faza zorlanıyorduk, akrabalarımız destek oluyordu ara ara. Babamsa inatla işleri kurtarmak için mücadele ediyor ve tüm emeğini bırakıp İstanbul’a geri dönmek istemiyordu. Fakat ailenin psikolojisi bozulmuştu iyice. Babam sinirli bir adam olmuştu, daha çok bağırıp çağırıyordu. Annem çok üzülüyordu olanlara, arada kalıyordu, bizi düşünüyordu. Ben lise ikinci sınıftayken bu zorlu durumlar had safhaya gelmişti diyebilirim. Ben kendimi derslere vermiştim. Okuldaki en başarılı öğrencilerden biriydim. Üniversite sınavı yaklaşıyordu ve ben yaşadığımız durumlar sebebiyle geleceğim için deli gibi kaygılanıyordum. Üniversiteye gidebilmek istiyordum ama nasıl olacaktı bilmiyordum. Ne dershaneye gidebilecek paramız vardı ne de psikolojimiz iyiydi. Başarabilir miydim bunca zorluğa rağmen üniversiteyi kazanmayı bilmiyordum.

Ve bir gün karar verdim. Yıl 1990, kazanacaktım. İnsanlar ne şartlarda neler başarıyorlardı. Neden ben yapamayayım ki dedim. Kendimi güçlü hissettim o gün ve karar verdim hatta hayalini bile kurdum. Çok güzel bir hayaldi. Hayal etmek bana daha güç verdi. Ben Boğaziçi Üniversitesi’ni kazanacaktım, hem de Ekonomi bölümünü ve ailemi bu zorluklardan kurtaracaktım. Ne büyük bir hayal değil mi 16 yaş için ama ben kurdum o hayali o zorluklar içerisinde. Öyle geçirdim Milas’taki son iki senemi. Benim hayalim tüm ailemin hayali oldu ve hepimize güç verdi belki de..

Ankara’da yaşayan rahmetli dayımla konuştuğumda üniversiteye hazırlanmak için test kitaplarına ihtiyacım olduğunu söylemiş ve ondan Ankara’dan bana birkaç tane kitap alıp göndermesini istemiştim. Milas’ta alabileceğim çok fazla test kitabı seçeneği yoktu. Kuzenim Güliz benden 3 sene önce girmişti sınava ondan eski test kitaplarını istedim. Bir süre sonra belki de birçok çocuktan daha fazla test kitabım olmuştu. Geçmiş müfredat da olsa Güliz’in kitaplarıyla başladım işe daha Lise 2’nin yarısındayken. Sonra canım dayımdan bir koli kitap geldi. Ankara’daki bütün dershaneleri dolaşmış ve neler alabiliyorsa almıştı. Nasıl mutlu olduğumu anlatamam. Hayalime bir adım daha yaklaşmış hissediyordum kendimi. Çok şanslıydım, hayat beni destekliyordu. Başladım çalışmaya…

Sınav günü geldiğinde biliyordum hayalimin gerçekleşeceğini. O kadar planlı hazırlanmıştım ki… Kendimden hiç şüphem yoktu. Çok şükür ki her şey de rast gitti ve gerçekten de hayal ettiğim gibi kazandım Boğaziçi Üniversitesi Ekonomi bölümünü. Ailem de okulun yurdu çıkmayınca mecburen taşındılar İstanbul’a. Zaten işler de kötüydü, babam artık iflas etmişti. Her şeye yeniden başlamak için benim İstanbul’a gelişim bir vesile olmuştu onlara da. Hayalime bir adım daha yaklaşmıştım. Yeni bir düzen kuruluyordu tüm ailem için, yeni baştan başlıyorduk birçok şeye ama olsun umut doluydum ben. Nitekim hayallerimin çoğu gerçek oldu yıllar içinde… Okulun son yıllarından itibaren çalışmaya başladım, kardeşlerim üniversiteyi kazandılar, babam kendine yeni bir düzen oturtmaya başladı. Allah yardım etmişti bana ve aileme. Yaşanan onca zorluğun içinden güçlenerek çıkmıştık. Çok zorlanmıştık, yıpranmıştık ama geçmişti fırtına. Yaralandık da çok bu dönemde hepimiz ama o yaralar şifamız da oldu. Kendime dönüp baktığımda hayal etmenin verdiği gücü öğrenmiştim. Daha ne olsun ki. İnsan hayal edip istedikten ve bunun için elinden geleni yaptıktan sonra tüm hayaller gerçekti zaten. Yeter ki niyeti iyi olsun, elinden geleni yapsın ve Olana, Oldurana güvensin… Hayatımın sonraki yıllarında yaşadığım tüm zor zamanlarda bu tecrübe bana ışık oldu. Aile çok önemliydi, birbirimize sahip çıkmak ve desteklemek ne kadar kıymetliydi. Zorlukların içinde çıkıyordu belki de en yüksek potansiyelimiz. O zorluklarda daha çok paylaşıyor insanlar gönülden, birbirlerine destek oluyor. Yokluğun içinde görüyoruz kendi varlığımızı, neleri var edebildiğimizi. Para değil bizi insan yapan; yeteneklerimiz, hayata kalbimizden gelerek sunabildiklerimiz, çabalarımız bence. Herkesin elinde olanı ortaya koyması ve paylaşması ne kadar kıymetli. Benim tecrübemde olduğu gibi dayımın, kuzenimin destekleri, annemin babamın benim istediğimi başarmam için arkamda durması, kardeşlerimin o yıllarda ben çalışabileyim diye evde sessiz durmaları ve daha birçok şey; hepsi birer hediyeymiş. Bana ne çok şey öğretmiş o dönem.

Sonraki yıllarda çoğunlukla evde geçirip bir şeyleri kaçırıyorum zannettiğim o yılların acısını çıkarmak için odağım daha çok iş hayatında, başarıda, kariyerde oldu sanırım. Hep bir koşturmaca ve bir şeyler başarma, öğrenme peşindeydim. Hem iyi bir anne ve eş olayım, hem başarılı bir iş kadını olayım hem de kendime zaman ayırayım, kendimi bulayım diye koşturup durdum. 2020 başında işi bırakıp bir mola verene kadar bu böyle gitti.

Şimdilerde daha farklıyım, eskiye geri dönüyorum. Corona günleri beni daha da fazla nostaljik yaptı. Tekrar yuvaya döndüm. Odağım kendim, evim. Bolca zamanım var ve içimden geleni yapmakta özgürüm. Her ne kadar pek dışarı çıkamasak da yine lise yıllarımda olduğu gibi kendime hobiler bulmak, kitaplarda kaybolmak, hayaller kurmak için çok güzel bir fırsat. Bunu fark ettikçe eskiden isyan ettiğim o evde olma, arkadaşlarımla görüşememe, gezememe hallerini sevgiyle anımsıyorum. Onlar da güzelmiş, yaratıyormuşum, kendimi ve neler yapabileceğimi keşfediyormuşum. Seviyormuşum ben o yaptıklarımın hepsini. Mecburiyet diye adlandırdığım her şey aslında içimden gelenlermiş. Gelmese zaten yapmazdım zaman olsa bile. Şimdi ancak kucaklayabiliyorum bunları sevgiyle.

Durduğumuz anlarda, zorlandığımızda, engellerle karşılaştığımızda buluyoruz içimizdeki cevheri belki de. Şimdi de farklı bir şekilde yaşadığım bu evde olma hali bakalım neleri uyandıracak içimde diye merak ediyorum. Kim bilir belki de dostlarımızı, sevdiklerimizi, onlara sarılmayı özleyeceğiz en çok. Birlikte yaşadığımız ama modern hayatın koşturmacasından zaman ayıramadığımız ailemizle daha derin ilişkiler kuracağız. Afife Teyze’nin benim için bir hazine oluşu gibi şimdi de eşimizin, çocuğumuzun, bu dönemde görüşebildiğimiz insanların içlerindeki hazineleri keşfedeceğiz. Birbirimizle içimizden akan güzellikleri paylaştıkça korkuya kapılmaktansa, hayatlarımız da sevgiyle akmaya başlayacak ve yaşadığımız andan keyif alabileceğiz. Arada ben de korkuyorum elbette ne olacak diye ama şu an bana o kadar güzel geliyor ki evde olmak. Tekrar yemekler yapmak, kızımın yanında olmak, evimi düzene sokmak, okumak ve bazen öylece durmak… Sanki eskiden olduğu gibi.

Dün düşündüm de gençken beni zorlayarak büyük hayaller kurduran, en yüksek potansiyelimi yakalatan hayat acaba yine bir şeyler planlıyor mudur diye. Kim bilir dedim böyle evde kendimle daha çok baş başa kaldıkça belki kurarım yine kocaman bir hayal, yaratırım sonra onu ilmek ilmek ya da bu sefer sadece anın tadını çıkartmak olur odağım ve her ne olacaksa kendiliğinden ve kolaylıkla oluverir ve o zamanlardaki kadar zorlamam kendimi, ne olacağım korkusu değil kalbimden gelenler olur motivasyonum. Mecburiyet gibi bir anlam yükleyerek değil de içimden geldiği için, aşkla, sevgiyle gerçekleştiririm tüm hayallerimi Corona günlerinin anısı olarak…

Sağlıcakla, sevgiyle kalın.

Öznur Önal

Öznur Önal

Öznur Önal

Yazarın Diğer Yazıları